
Çamaşır makinesinden çıkardığı perdeyi aldı eline ve salona doğru ilerledi Selen. Bugün çok detaylı bir şekilde temizlik yapmıştı ve pili neredeyse bitmek üzereydi. Son gücüyle ise perdeyi taşıyarak salona girdi. Koltuğun yanına geldiğinde onun üzerine bıraktı perdeyi. Sandalyeyi aldı ve hemen perdenin yanına, koltuğun üzerine koydu. Ancak bu şekilde yetişebiliyordu.
Hemen yanında ise Lila vardı ve sehpanın üzerini siliyor, bir yandan da televizyondan açtığı çizgi filmini izliyordu. Diğerleri kendi evindeyken o annesine yardım etmek istediği için peşine takılıp sabahtan beri bir şeyler yapıyordu. Önce odasını toplamış, oyuncaklarını düzenlemişti, şimdi ise annesinin yanında olmak için aşağıya inmişti.
“Anne,” dedi sandalyeye çıkmak için hazırlanan Selen’e. “Düşmezsin değil mi?”
“Hayır, annem. Ben hep böyle yapıyorum.” Gülümsedi kızına. “Merak etme sen.”
Lila ise elinde minik bezi tutarken annesine bakıyordu. “Anne yapma bence.” dedi.
“Yok bir şey annem,” dedi Selen son kez. İlk önce koltuğa sonra da sandalyeye çıktı. Perdeyi takması bitince ise bir an başının döndüğünü hissetti. Kızının korkmaması için beklemeden inmeye başladı fakat sandalyeden adımını atacağı sırada dengesini kaybetti, sandalyeyle beraber yere düştü.
“Anne!” diye bağırarak ona doğru koştu Lila. Sandalyeyi bacaklarının üzerinden kaldırıp yan tarafa bıraktı. Yanaklarını iki elinin arasına aldı ağlarken. “Anne,” dedi ilk öncekinden daha yavaş bir şekilde. Kafasını yere çarptığını görmüştü. Saçlarını okşamak için elini kafasına götürdü fakat bir sıcaklık hissedince irkilerek elini geri çekti ve kanı gördü.
Ağlaması daha da şiddetlenirken yerden kalktı ve telefonu aldı. Kimi arasam diye düşünürken aklına ilk olarak halası geldi.
*****
Göğsümde miniğimi uyuturken duyduğum sesle telefonumu elime aldım, ablam arıyordu. Açıp kulağıma götürdüğümde ablamın sesini değil de Lila’nın ağlama sesini duyunca oturduğum yerden kalktım.
“Halam, ne oldu? Neden ağlıyorsun bebeğim?” dedim. Benim ani hareketimi görünce annem de kalktı benimle birlikte.
“Hala,” dedi zar zor. “Annem düştü.”
Ne kadar korktuğu sesinden belliydi. “Tamam kuzum, geliyoruz. Korkma sen bebeğim.” dedim ve telefonu kapatıp Çınar’ı anneme uzattım.
“Ne olmuş kızım? Ne dedi Lila?” diyen anneme bir şey demeden kapıya doğru gittim ve aynı zamanda da ambulansı aradım. Ne olduğunu anlatırken duyan annemle hızlı bir şekilde yürüyerek hatta koşarak onların evine geldik. Anahtarla kapıyı açtım ve salona girdik.
“Lila,” diye seslendim ona. Yerde yatan ablamın yanına çökmüş bir şekilde duruyordu ve sadece ağlıyordu. Hemen yanına gittim ve kucakladığım gibi onu yerden kaldırıp şakağına bir öpücük bıraktım.
Onu koltuğa oturttuğumda ablamın yanına ben çöktüm. Yanaklarını avuç içime aldım ve “Abla,” dedim. “Beni duyuyor musun?”
“Kızım,” dedi annem de dolu gözleriyle yanıma gelip, benim gibi çökerken. “Annem,” Saçını okşadı yavaşça. Lila’nın ellerinde gördüğüm kan bu kez de onun eline bulaştı.
Ambulansın sesi yaklaşınca Çınar’ı kucağıma aldım ve kapıyı açmak için ilerledim. Biri kadın biri erkek olan iki görevli içeriye girince ben de peşlerinden ilerledim. Koltuğun üzerinde korkmuş bir şekilde ağlayan Lila’yı da kucağıma aldım ve iki bebeği de göğsümde sakladım.
“Anne, sen git. Ben arkadan gelirim, çocuklar bende.” dediğimde bana sadece yine dolu gözleriyle baktı ve arkalarından ilerledi.
“Hala,” dedi Lila. Sıkıca boynuma sarılmıştı ve gözünden akan yaşlar gerdanımı neredeyse sırılsıklam etmişti. Onun ağladığını gören Çınar da ağlamaya başlamıştı.
“Bir tanelerim benim,” dedim ikisini de derince öpüp. Onları kucağımdan indirmeden dışarıya doğru yürüdüm hızlıca ve abimin arabasının anahtarını alıp arabasına bindim. Çocukları da arkaya oturtunca telefonumdan bu kez Akay’ı aradım.
“Güzelim,” diye açtı telefonu. Başka bir zaman olsaydı nazlanırdım fakat bu kez gülümseyemedim bile.
“Akay, ablam düşmüş perdeyi asarken.” dedim. Ne kadar çocukların daha fazla korkmasını engellemek için sakin gözükmeye çalışsam bile sesimin titremesine engel olamadım.
“Tamam, güzelim.” dedi. “Konumu at, geliyoruz.”
Gelen görevlilerden öğrendiğim hastanenin adını hemen ona attım. Kısa bir sürede de hastaneye ulaşınca içeriye girdik. Çınar’ı kucağıma aldığımda bir elimle de Lila’nın elini tuttum sıkıca. İkisi de biraz bile olsa sakinleşmişti, ıslak gözleriyle etrafa bakıyorlardı.
Gelirken Akay’dan sonra annemi aramıştım ve ne olduğunu sormuştum. Ameliyathaneye aldıklarını söylediği için şimdi yanımdaki iki minikle oraya doğru ilerliyordum.
Biz geldikten sonra çok bir süre geçmeden sonra Akay da yanında abim ve babamla geldi. Onlardan sonra ise Lavin ve Doruk. Babasının geldiğini görünce sakince benim kucağımdan inip onun yanına gitti Lila. Dizine oturup kollarını boynuna sardı.
Öylece bekledik, birinin çıkıp bir şey söylemesini bekledik. Bir saat kadar sonra ise kapı yavaşça açıldı ve içeriden yaklaşık otuzlu yaşlarda genç bir doktor çıktı.
Hepimizin de aynı anda kalktığını görünce “Selen Hanım’ın yakınları siz misiniz?” diye sordu.
“Evet,” dedi abim anında. “Nasıl, iyi mi?”
Gülümsedi yavaşça genç kadın. “Hiç merak etmeyin, hayati bir tehlikesi yok.” dediğinde hepimiz derin bir nefes verdik. “Şu anlık bir sorun yok fakat kafasını yere vurduğu için gözlem altında tutmamız gerek. Şimdi normal odaya alıp uyanmasını bekleyeceğiz.”
Gözlerim abime döndü doktor yanımızdan ayrılırken. Kızına sarılırken gözleri bana döndü, gülümsememe gülümsemeyle karşılık verdi.
Onlar dışarıya giderken ben ise kucağıma Çınar’ı alıp bebek bakım odasına doğru ilerlemeye başladım. Sakinleşmişti artık ama annesini göremediği için yine tedirgindi. Birkaç tutam olan sarı saçlarına derin bir öpücük bırakıp kokusunu içime çektim.
Odanın önüne gelince kapıyı tıklattım yavaşça. Açıp içeriye girince bir kadının sandalyeye oturup bebeğini emzirdiğini gördüm.
“Kusura bakamayın, gelebilir miyim?” dedim.
“Tabii ki, buyurun.” dediğinde içeriye girip kapıyı kapattım. Alt açma yerine gelince Çınar’ı yavaş bir şekilde yatırdım.
“Sizin oğlunuz mu bu yakışıklı?” dediğinde gülümsedim.
“Halasıyım ben.”
“Maşallah çok tatlıymış.” Dedi o da gülümseyerek.
“Sağ olun, sizin de kızınız çok tatlıymış, maşallah.”
Hızlı bir şekilde sırtımdaki çantadan yeni bez çıkartıp onu bağladığımda eğilip yakından baktım ona. İki elini de havaya kaldırıp yanaklarıma dokundu. Ben de onun iki eline de öpücükler bıraktım.
Ellerini ve ayaklarını kıpırdatmaya başlayınca gülümsedim. “Bir tanem,” Yanağına derin bir öpücük bıraktım. Gerileyince badisinin çıtçıtlarını kapattım ve şortunu yukarıya çektim. Üzerini düzeltince çantayı bir omzuma taktım ve onu da kollarımın arasına alıp dışarıya çıktım.
Kucağıma aldığımda yaptığı ilk şey bir eliyle üzerimdeki tişörtün herhangi bir kısmına yapışmaktı. Sonraki ise boncuk gözleriyle sadece bana bakmaktı.
Bu şekilde ben ona, o bana bakarken merdivenlerden indik. Bahçeye çıktığımızda etrafa bakındım. İlerideki bir bankta dizlerinin üzerine Lila’yı oturtmuş Lavin’i görünce yanlarına ilerledim.
Hamile olduğunu öğreneli daha bir iki hafta yeni yeni geçmişti ve beş haftalık hamileydi. Şu az zamanda bile çok değiştiğini hissetmiştim. Sigara içtiğini biliyordum, bazen dışarıya çıktığımızda içiyordu. Hamile olduğunu öğrendiği ilk anda hemen bırakmıştı. Onunla beraber Doruk da o günden beri ağzına sürmüyordu.
Yanlarındaki boşluğa oturduğumda ikisi de dönüp bana baktı. “Akay’la Doruk nerede?” diye sordum.
“Üçümüze tost almaya gittiler. Gelirler birazdan.” Lila’nın başını göğsüne yaslayıp saçlarını okşuyordu. Sakinlemiş olsa bile arada bir içini çekmesinden ağladığı belli oluyordu. Eğilip dudaklarımı yanağına değdirip öptüm, kokusunu içime çektim. Elimi sırtına uzatıp okşadım nazikçe.
“Halam,” dedim. “İyi misin?”
“Hı hı,” yaptı sadece fakat aynı anda gözünden boncuk gibi bir damla aktı. Elimi sırtından çekip yaşı sildim. Eğilip aynı yere tekrardan bir öpücük bıraktım.
“Korkma kuzum.” dedi Lavin de. “Anne çok iyi, sadece biraz dinlenmesi için uyutuyorlar onu. Bu da hiç korkulacak bir şey değil.”
Başını salladı sadece Lila. Onu çok iyi bir şekilde anlayabiliyordum, çok korkuyordu. Onun bu hallerini gördüğümüzde ben dahil diğerlerinin de kalbinin acıdığını biliyordum.
Hastanenin kapısında çıkan Akay’ı ve Doruk’u gördüğümüzde yanımıza doğru geldiler. Üçümüze de tostlarımızı uzattılar. Doruk, kucağımdaki miniği aldığında Akay da Lila’yı kucağına alıp ona tostunu yediriyordu.
“Siz bir şey yediniz mi?” diye sordum bir ısırık alırken tosttan.
“Siz yiyin.” dedi sadece tostun kağıdını açmaya çalışırken.
“Lavin,” dedi Doruk da. Yanındayken elini omzuna koydu, okşadı. “İyi misin? Miden bulanıyor mu?”
Kafasını kaldırıp ona baktı Lavin. Hafifçe gülümsedi, “İyiyim.” dedi.
Abimin beni aramasına kadar ve ablamın birkaç dakika sonra kendine gelebileceğini söylemesiyle oturduğumuz yerden ayaklandık. Odaya çıkınca bir hemşirenin ablamın yanında olduğunu ve serumunu kontrol ettiğini gördük.
“Hastamın birazdan uyanabilir. Ben şimdi çıkıyorum fakat bir şey olunca lütfen anında haber verin.” Odadan çıktığında bazılarımız ayakta dururken ben de camın önünde Çınar kucağımdayken duruyordum.
O sırada ablamın yavaşça kıpırdandığını ve göz kapaklarının hareket ettiğini gördüğümüzde başında toplandık resmen. Gözleri yavaşça açıldıktan sonra abim elini sıkıca tutup avcunun içine hapsetti.
Ona bakan kısık gözlere gülümseyerek baktı. “Aşkım,” dedi yavaşça.
Hepimiz onun ne diyeceğini beklerken ablam hiçbirimizin aklının dahi ucundan geçmeyecek bir şey söyledi.
Abime bakarken kaşlarını çattı. “Sen kimsin?” dedi.
Hepimiz doğru duyup duymadığımızı düşünürken elini çekti abimin avucunun içinden. “Kimsiniz, ben neredeyim?” dedi bakışları bize de dönüp hepimizin üzerinde gezinirken.
“Kızım,” dedi annem de bir elini abimin omzuna koyarken. “Ne demek siz kimsiniz?”
“Evet,” dedi ablam. Kendisini çekmeye başladı geriye doğru. “Ben sizi ilk defa görüyorum, ne arıyorsunuz yanımda? Gidin buradan, çığlık atarım.”
“Selen, karıcığım.” Yatağın yanında dizlerinin üzerine çöktü abim. “Kocanım ben senin, hatırlamıyor musun?”
Başını iki yana salladı ablam hızla. “Ne kocası? Yok benim kocam falan.” Dedi.
“Hayır,” dedi abim. “Bak,” Eliyle Akay’ın önünde duran Lila’yı ve benim kucağımdaki Çınar’ı gösterdi. “Bak, oğlumuz var, kızımız var bizim.”
Ablamın bakışları odadaki iki miniğe düştü. Çınar’a bir süre baktı ve sonrasında bakışları Lila’ya döndü. Çınar’a baktığından daha farklı bir şekilde, oldukça şaşkınlıkla baktı.
Lila’nın da annesine olan bakışları korkmuştu, gözleri dolu doluydu. Bir çocuğun annesine olan bu bakışları ise canımı yakmak için yeterdi hatta artard3ı bile.
“Anne,” diye fısıldadı, gözünden bir damla yaş aktı. Akay, anında elini kaldırıp sildi göz yaşını.
Ablamın şaşırdığını gözlerinden okuyabildim. Ne diyeceğini şaşırmışken gözleri dolu bir şekilde Lila’ya bakıyordu. Biz ne yapacağını kestiremesek bile o, aklımızın ucundan bile geçmeyecek bir isimi sadece Lila’ya bakarak söyledi.
Kızına bakarken, “Ayça,” dedi bir fısıldama gibi fakat bunu Lila da dahil olmak üzere hepimiz duyduk.
“Hayır, hayır,” dedi abim anında. “Selen, hayır.”
Lakin ablam hiçbirimizi duymuyormuş ve görmüyormuş gibi Lila’ya kilitlenmişti. “Ama o öldü.” dedi aynı fısıldamayla. Ellerini karnına yasladı bakışları kısa bir anlığına karnı ve karşısındaki kızı arasında gidip geldi. “Ayça ölmüştü. Benim kızım öldü.”
Abim anında iki elini de sıkıca kavrayıp kendisine çekti. “Hayır, güzelim.” Ablam ellerini sertçe çekince derin bir nefes verdi. “Ayça yok, Lila kızımızın adı.” Bakışları Lila’ya döndü, gülümsedi sorun olmadığını anlatmak için. Sonrasında Akay’a döndü, gözleriyle kapıyı işaret etti.
Akay ne demek istediğini anlayınca Lila’nın elini avucu içine alıp “Hadi bir tanem, biz çıkalım. Anne dinlensin.” Diyerek odadan çıkartmaya çalıştı ama Lila yerinden bile kımıldamadan öylece kendisine bakan annesine baktı.
Kucağımda Çınar’ı bir elimle sabitlerken kapının yanına gidip araladım. Akay da Lila’yı zorlanmadan tek hamlede kucağına aldı ve peşimden dışarıya çıktı. Onlar da çıkınca kapıyı geri kapattım.
Akay, Lila’yı koridordaki beklemek için koyulan sandalyelerden birinin üzerine bırakıp önünde dizlerinin üzerine çöktü. “Güzelim benim, biricik kızım.” dedi ve yanağına akan bir damlayı sildi sakince eğilip aynı yere minicik bir öpücük bıraktı.
Anında kendisini geri çekip onu iteledi Lila ve kırgınlığın yanında kızgın bir bakışla bize bakmaya başladı. “Ayça kim?” diye sordu. “Annem bana neden öyle dedi?”
Ben de Akay’ın yanına çöktüm. “Biriciğim,”
“Hayır!” diye bağırdı bir anda. Gözlerinden yaş akmaya devam ederken bağıra bağıra ağlamaya başladı. “Siz hep bana yalan söylüyorsunuz!”
“Güzelim,” dedi Akay da. “Neden biz sana yalan söyleyelim?”
“Söylüyorsunuz! Ben küçüğüm diye anlamayacağımı sanıyorsunuz ama ben anlıyorum!” Parmağını bana uzattı. “Sen bize geldiğinde yüzünde, kollarında izler vardı. Babam uf olmuş demişti ama ben biliyorum, biri yaptı sana bunu. Dayım da gidip seni kurtardı.” Bu kez da Akay’a döndü. “Sen de hastanede kaldığında aynısını annem demişti. Ama ben biliyorum silahın ne olduğu, biri sana da zarar verdi.”
İkimiz de donmuş gibi dururken o ağlamaya devam ediyordu. Onu ilk defa bu kadar bağırırken ve bu kadar şiddetli ağlarken görüyordum.
“Annem de uf oldu dediniz ama öyle değil, biliyorum ben. Unuttu hepimizi ama bir tek o Ayça’yı unutmadı.”
“Güzelim,” dedi Akay. “Bunu başak zaman konuşalım mı?”
Başını iki yana salladı Lila. “Ben değilim onların çocukları, Ayça onların çocukları.”
“Bebeğim” dedim bir elimi yanağına uzatırken. Ben dokunamadan kafasını yana çevirdiği için elimi geri indirdim. “Neden böyle düşünüyorsun bebeğim. Yok öyle bir şey, sen tabii ki de onların kızısın.” Gülümsemeye çalıştım yavaşça. “Sen onların biriciğisin, kızlarısın.”
O sırada uzağımızda kalan kapı açılıp dışarıya Doruk, abim ve babam çıktılar. Bizi görüp yanımıza doğru gelmeye başladıklarında Lila, babasına göz ucuyla baktı ve sonrasında oturduğu yerden kalkıp aramızdan geçti. Abimin yanına gideceğini sanırken tam tersi yönümüze doğru koşmaya başladı.
“Lila,” diye seslendim arkasından. “Nereye gidiyorsun?” Arkasından koşacağım sırada abim ilerledi ona doğru.
“Ben giderim yanına, konuşmam gerekiyor sanırım artık.”
*****
Bahçeye doğru koşan kızının peşinden koşmaya başladı Fatih. İstese anında onu yakalayabilirdi fakat bilerek yavaştı. “Kızım, düşeceksin.” diye seslendi.
Onu dinlemeden ilerlemeye devam etti Lila. Kapıdan çıkıp bahçeye geldiklerinde yerdeki bir taşa ayağı takıldı ve sendeledi. Bunu fark eden Fatih işte o zaman hızlıca koştu ve koşmaya devam ederken düşecek olan kızını kollarının arasına aldı.
“Babam,” dedi sıkıca kızına sarılırken. Bir elini aynı annesi gibi olan saçlarına uzatıp okşadı, burnunu yaslayıp derin çilek kokusunu içine çekti.
“Güzel kızım benim, güzelim,” dedi sakince. Kızının ağlama sesini duyduğu her saniye daha da kahrolduğu iliklerine kadar işliyordu.
“Ben sizin kızınız değilim, sarılma bana.” dedi ağlamaya devam ederken. Böyle demesine karşılık kendisi babasına daha sıkı sarılıyordu.
“O nasıl söz babam?” dedi Fatih. Kızını kucağında tutmaya devam ederken ilerledi karşılarında gördüğü bir banka. Kendisi oturduğunda kızını da dizinin üzerine oturtup başını göğsüne yasladı. Eğildi ve mis kokusunu bir kere daha içine çekip bir öpücük bıraktı saçına.
“Ayça kim o zaman? O da mı sizin kızınız?” diye sordu Lila başını geriye atıp babasıyla göz göze gelince.
“Evet,” dedi sakince Fatih. Artık kaçmayacaktı, öğrenmişti kızı bir şekilde. Bundan daha fazla saklayamazdı, saklasa işte o zaman vicdanı el vermezdi. “Ayça, senin ablan.”
“Nerde o zaman? Neden yanımızda değil?”
Bir elini kaldırıp kalbinin üzerine yasladı önce, sonra da kızının kalbine. “Burada,”
“Nasıl yani?” diye sordu ağlaması artık son bulurken.
“Annen senden önce ablana hamileydi. Sonrasında biz ablanı kaybettik.”
“Öldü mü?” diye sordu Lila.
Başını salladı Fatih, kızının saçlarını okşamaya devam etti. “Öyle oldu,” dedi. Öldü diyemedi, dili varmadı söylemeye.
“Annem neden bizi unuttu?” diye sordu bu kez.
“Başını vurmuş ya, ondan kısa bir süreliğine bizi unutmuş ama iyi.” Kızına bakarken gülümsemeye çalıştı. “Korkma sen, tamam mı kızım? Annen iyi, bir sorun yok.”
“Ayça çok güzel isimmiş.”
Bu kez gülümsemesi yapmacık değildi Fatih’in. “Evet,” dedi sadece.
“Çok üzüldünüz mü?”
Sadece başını salladı Fatih.
“Ağladınız mı?” diye sordu bu kez.
Yine başını salladı.
Ne diyeceğini bilemez bir şekilde babasına sarılmaya devam etti. Başı göğsüne yaslıyken bir anlık başını kaldırdı ve babasının tam kalbinin üzerine dudaklarını değdirdi.
Kalbinin bu öpücükle cız ettiği hissetti. Buz gibi olan kalbinin bir kez daha canlandığını anladı. Bunu yapabilen dört kişi vardı hayatının merkezinde sadece. Bu dört kişi de güneşiydi onun, o ise basit bir dünya. Yaptığı tek şey onların etrafında deli divane dönmekti.
Güzeller güzeli eşi, iki prensesi ve bir paşası.
Yaşadığını ilk bir çift yeşil gözle hissetmişti. Bu şekilde kalmayıp her saniye de artmıştı bu yaşama hissi. O genç artık çok uzaklardaydı, kimsenin ulaşamayacağı kadar saklanmıştı derinlere. Sevilmediği değil de saf sevgi işliyordu iliklerine kadar.
Bu an da onlardan yalnızca biriydi. O gence anlatsaydı bunları biri gelip sağlam bir küfür yerdi sadece sigara kokan birinden. Ya da şimdiki hali karşısına çıksa o gencin aynıları yaşanırdı. İkisi de birbirine iğrenerek bakardı.
Biri iğrençliğine biri de temizliğine.
Korkardı sevgiden biri, diğeri de sevgisizlikten.
Sevginin hep üzücü olduğunu düşünür, kaçmaya çalışırdı çünkü sonun hep aynı olacağını düşünürdü.
Yaş aldıkça bunun böyle olmadığını anlamıştı fakat. Çevresinde gördüklerinden hiçbiri gerçek bir sevgi değildi. Takıntıydı, elde etme isteği ve salaklıktı. Bu gerçek aşk değildi.
Fatih için aşkın sadece tek bir gerçek yüzü vardı.
O da Selen’di.
Canı yandığı an canı kopardı. Gözünden bir damla aksa onun gözlerine camlar batardı. Nefesi bir saniye kesilse ölürdü. Ölse hiç olmamış gibi yok olurdu. Kalbi kırılsa kalp krizi geçirirdi.
Ve eğer onu sevmezse bir gün kendisinden nefret etmekten yorulurdu.
Onu unutsa yaşamı unuturdu.
Selen onu unutmuştu. O da yaşamı.
Tek bir geri dönüş noktası vardı artık. İnanmak falan değildi, zaten her zerresiyle iyi olacağına inanıyordu. Dönüş noktası inancının yerini bulması, onu bulmasıydı.
Kızına daha sıkı sarıldı, saçının üzerine defalarca öpücük bırakıp eşi gibi kokan saçları okşadı. Orada öylece bekledi, zaman aktıkça aktı, kızının nefesi düzene girdiğinde uyuduğunu anladı. Hava yavaşça kararmaya başladı. Güneş silindi yeryüzünden ama onun güneşleri ömrü boyunca yanında olacak ve o da güneşlerinin etrafında deli divane olacaktı.
*****
“Tut elimi bebeğim.” Dedim Lila’ya. Akay önde ilerlerken biz de peşinden gidiyorduk. Omzumdan düşen şalımı düzelterek arkaya doğru attım.
Yanından geçtiğimiz mezarların hepsi küçücüktü fakat üzerlerinde bir sürü çiçek vardı. Rengarenk bir şekilde aslında bu dünyanın tek renginin çocuklar olduğunu belli etmek ister gibiydiler sanki.
Akay’ın durduğu mezarın yanına gelince biz de durduk. Mezar taşında Minik Kaya yazıyordu sadece. O zaman ismini sadece ikisi bildiği için yazdırmamışlardı. Mezar taşının hemen iki yanında melek kanatları vardı. Elim kadar olan toprağının üzerinde ise renk renk, çeşit çeşit çiçekler vardı.
“Bak Lila,” dedi Akay ona bakıp biraz bile olsa gülümsemeye çalışırken. Dizlerinin üzerine çöktü yavaşça. Bir eliyle Lila’nın elini tutarken diğerini yavaşça bir çiçeğin üzerine getirdi ve nazikçe yaprağını okşadı. “Ablan.”
“Konuşmak ister misin onunla?” dedim ben de diğer yanına çökerken. Başını salladı.
“Merhaba abla,” dedi çok kısık bir şekilde. “Ben Lila,”
Gözlerimin dolmaması için çok büyük bir savaş veriyordum resmen. Normalde Lavin’ler de gelecekti ama zaten hamilelikten dolayı aşırı duygusallaşmıştı. Buraya gelip bu minik mezarları görüp ağlamaktan ve Lila’yı korkutmak çekindiği için gelmemişlerdi.
“Getir bak elini böyle, çiçeklere dokun, toprağa dokun.”
Akay dediği gibi eliyle mor bir çiçeğin yaprağına dokundu. Sonra da toprağa dokundu. “Çok küçük burası, ablam benden daha mı küçük?” diye sordu.
“Onu kaybettiğimizde çok küçüktü, o yüzden.” Akay’ın da benden geri kalır yanı yoktu kendisini sıkma konusunda.
Uzanıp çiçeklerden birinin yaprağına minik bir öpücük bıraktı Lila.
Çocuk yüreği bu yüzden çok kıymetliydi. Merhamet konusunda kimse bir çocuğun önüne geçezdi.
Selamlarrrr💞💞 Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Desteğiniz için hepinize çok teşekkür ederim. İyi ki vardınız💕 Bir sonraki bölümde görüşmek üzere kendinize çok dikkat edin. Allah’a emanet olun 🫶🏻🫶🏻🫶🏻
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |