
Selamm ben geldim.🏵️🏵️🏵️
Sizler bölümü okurken bende hemen yeni bölüme başladım sizler için. Artık yavaş yavaş vedaya doğru gidiyoruz. Ne siz onlardan nede onlar sizlerden ayrılmak istiyor ama maalesef vedalaşmak zorundayız. Onları yazarken ben çok keyif alıyorum. Bazende beni hüngür hünngür ağlatıyorlar.
Birgün kitap halinde evinizdede misafir olmayı çok istiyoruz. İnşallah bir gün diyorum. Artık yavaş yavaş sırların açığa çıktığı yerlere geldik. Bu bölümde bunlardan bir tanesi olacak. hem eğlenip hemde üzüleceğiz.
Son düzlükte desteklerinize daha çok talibim. Lütfen yorumları esirgemeyin. Yapacağınız bir yorum bizi bir adım ileriye götürecek. Ben sizlere inanıyorum el ele verirsek başaracağımızı da biliyorum. Lütfen satır aralarını boş bırakmayın okuyup geçmeyin ben yazarken günlerce tek bir sahneye kafa yoruyorum. Yazıyorum siliyorum araştırıyorum. Hepsi size güzel birşeyler vermek adına..
Sizlerden tek istediğim yıldızı parlatmanız ve en az üç yorum yapmanız...
Bölüm veto sayılarımız: 350 beğeni ve 200 yorum
Sosyal medya hesaplarım
Tiktok, İnstagram, Watpadd, Kitappad ve dream
55Cerkezkizi05
Takibe almayı unutmayın. İnstagram da kitap sohbet grubu var gelmek isteyenler dm de ulaşabilirler...
________________________________________
Bir adam sevdim...
Yüzünde ki gülüşe. gözündeki hüzne vurulduğum.
Saçlarının dalgasında hayaller kurduğum.
Gözlerinin rengine hapsolduğumda, imkansızı gördüğüm....
Bir adam vardı....
İlk aşkı, ilk heyecanı, ilk sevdayı tattığım.
Çocuk yanımın sonsuzluğu, genç kızlığımın kabusu olan.
Ben onu sevmeyi bile sevdim, o sevdiğim dediğini öldürmeyi....
Bir adam tanıdım...
Ruhuma işleyen, rüyalarımı süsleyen, dualarımda yer edinen.
Sol yanımın kanayan yarası, gözyaşımın son damlası olan.
Gönlümün baş tacı, ruhumun mezar taşı olmayı kendine yakıştıran.
Bir adam sevdim, aşkımın yolu, sevdamın son kurşunu olan.....
=55Cerkezkızı05=
Bölüm Şarkısı: Mahsun Kırmızıgül- Melekler Ağlar...
Bazen çıktığımız yol bizi hiç ummadığımız bir sınavla karşılaştırırdı. Kimi zaman buna kader derdik, kimi zaman tesadüf... Oysa insan çoğu zaman alnına yazılanı yaşardı.
Zeynep kaderini değiştirmeyi başarmıştı.
Üvey baba zulmünden kurtulmuş, kendi ayakları üzerinde duran güçlü bir kadın olmuştu. Ama insan ne kadar güçlenirse güçlensin, içinde hep eksik kalan bir taraf olurdu. Onun da bir yanı kırgın, bir yanı yarımdı...
Yarın ömür boyu sürecek bir yola adım atacaktı.
Fakat ne annesi olacaktı yanında ne de babası...
Bazen onların yokluğunu öyle derinden hissediyordu ki göğsünün ortasında görünmez bir boşluk açılıyor, içi sessizce sızlıyordu. Annesi, babasına dair tek bir iz, tek bir hatıra bile bırakmamıştı.
Belki yaşıyordu...
Belki o da tıpkı kendisi gibi kızını arıyordu...
Ama "belki"ler gerçeğin ağırlığını hafifletmiyordu.
Şükrettiği tek gerçek ise kardeşlerinin varlığıyla Yağız'ın karşısına çıkabilmiş olmasıydı.
Üvey olmalarına rağmen amcası Rıdvan Bey ve ailesi ona öyle güzel sahip çıkmışlardı ki ailesinin yokluğunu hissettirmemişlerdi.
Hele Kadir abisi...
Bu adam onun hem abisi olmuştu, hem kardeşi...
Hem de koruyucu meleği.
Her zaman yaşından daha olgun davranan genç adam, Zeynep için bir mucizeydi.
Bugün hâlâ ayakta duruyorsa, hâlâ nefes alabiliyorsa bunda en büyük pay Kadir'indi.
Bu aileye minnet borçluydu.
Üzerinde emekleri çoktu ve bu hakkı nasıl ödeyeceğini bilmiyordu.
Sevdiği adam ve ailesi yoldaydı.
İçi kıpır kıpırdı.
Yağız'la nihayet mutluluğa doğru adım adım ilerleyeceklerdi.
Sabah erkenden kalkıp tüm hazırlıkları tamamlamışlardı. Sonrasında Yaren, Kadir abisi ve kızlarla alışverişe çıkmışlardı. Fakat alışveriş beklenenden daha hareketli geçmişti.
Zeynep'in gözünün değdiği her şeyi almaya çalışan Yaren ile Zeynep arasında küçük çaplı bir kriz çıkmış, Yaren'in itiraz kabul etmeyen tarafı yine galip gelmişti.
Kadir ise ikisinin tatlı çekişmesini büyük bir keyifle izleyen taraftı.
Dilek, Melek ve Melike birkaç kez araya girip ortamı yumuşatmaya çalışmışlar ama başarılı olamayınca onlar da kenara çekilip sonucu izlemeyi tercih etmişlerdi.
En sonunda Kadir'in taşan sabrı devreye girmiş, ortak bir noktada buluşup sulh sağlamışlardı.
Kadir, Yaren'in deli dolu hâllerini gördükçe bu kadınla nasıl baş edeceğini düşünmeden edemiyordu.
Gözü dönünce içinde bambaşka bir Yaren ortaya çıkıyordu.
Ama işin garip tarafı, Kadir tam da o hâllerine hayran oluyordu.
En son Zeynep için güzel bir Nişanlık almışlardı. Nihayet alışveriş bitmiş, yorgunluk kahvesi içmek için bir kafeteryaya geçmişlerdi.
Kızlar oturmadan lavaboya giderken Zeynep de gelen telefonu cevaplamak için masadan ayrılmıştı. Kadir, yanlarına gelen garsona iki orta şekerli kahve getirmesini söylemişti.
Ve iki sevdalı ilk kez gerçekten baş başa kalmıştı..
Ama ortam bir anda değişmişti.
Çünkü Kadir huzursuz olmuştu.
Sinop'ta tanınan bir iş adamıydı.
Burada bir kadınla baş başa görülmek demek, dedikoduların başlaması demekti.
Endişesi kendisi için değildi...
Karşısındaki kadının adının bu şekilde anılmasını kaldıramazdı. Kadir'in tedirginliği Yaren'i de ister istemez germişti. Bunu fark eden Kadir, ortamı yumuşatmak adına konuştu.
"Ee ağa kızı... Beğendin mi buraları?"
Yaren, gelen kahvesinden bir yudum aldı. Bakışları pencerenin ardında uzanan manzaraya kaydı.
"Çok... Çok güzel."
Gerçekten de çok güzeldi.
Denizin mavisi ufukla birleşiyor, hafif esen rüzgâr insanın ruhuna şifa gibi dokunuyordu.
"Güzeldir memleketim... Kim bilir, belki ileride sen de bu güzelliğin bir parçası olmak istersin."
Bunu söylerken gözlerinin içi parlamıştı.
"Bu bir teklif mi? Yoksa bir varsayım mı?" diye sordu Yaren, bakışlarını sevdiği adamın gözlerinin en derinine bırakırken.
Kadir, gelen soru karşısında bir an sustu.
İçinde yıllardır taşıdığı ciddiyet ile ilk defa bir kadının yanında hissettiği o tarifsiz heyecan birbirine karışmıştı.
O; bir kadınla öylesine vakit geçirecek, gönül eğlendirecek bir adam değildi.
Hayatı boyunca duygularını ölçüp biçmiş, kolay kolay kimseyi merkezine almamıştı.
Ama Yaren...
Yaren onun bütün dengelerini değiştirmişti.
İlk defa bir kadına kalbinin kapılarını sonuna kadar açmış, ilk defa birini hayatının tam ortasına koymuştu.
Bu kadın onun için ne geçici bir hevesti ne de gelip geçecek bir heyecan.
Daha ilk günden onunla aynı sofraya oturmayı, aynı evde uyanmayı, aynı hayata yürümeyi hayal etmişti.
Derin bir nefes aldı.
Bakışları Yaren'in gözlerine kilitlendi.
Sanki o gözlerin içinde Karadeniz'in en hırçın dalgalarıyla en sakin kıyıları aynı anda saklıydı.
"Sana açık olacağım Yaren..."
Sesi sakindi ama her kelimesi ağırlığını hissettiriyordu.
"Ben senin elini tutarken de... Gözlerine bakarken de... Seni sevdiğimi söylerken de..."
Kısa bir an durdu.
"Seni öperken bile seninle gezip tozmak, gönül eğlendirmek niyetinde değildim."
Yaren'in bakışları hafifçe yumuşadı.
Kadir devam etti.
"Ben seninle ilk günden evlilik hayali kurdum."
Sözleri öyle sakindi ki insan ilk anda ağırlığını anlayamıyordu.
"Bugün de çıktığımız bu yolda o hayali gerçekleştirmek niyetindeyim."
Bir an sustu.
Sonra hafifçe tebessüm etti.
"Az önceki soruna gelince..."
"Ben sadece fikrini merak ettim."
"Bir ağa kızının burada yaşama ihtimalini öğrenmek istedim."
Yaren, karşısındaki adama bakarken içinin nasıl bu kadar yumuşadığını anlayamıyordu.
Şimdi bu adam sevilmez de ne yapılırdı?
Kalmış mıydı hâlâ böyle ince düşünen, böyle edepli seven adamlar?
Şimdiki zamana bakınca Kadir onun gözünde gerçekten bir mucizeydi.
Artık sevdalar dillerde kolay söyleniyor, gönüllerde ise çabuk tükeniyordu.
Dün "ölürüm" diyen diller bugün ayrılık cümleleri kuruyordu.
Dün aşkından yanan kalpler bugün ihanetin gölgesinde savruluyordu.
Böyle bir çağın içinde Kadir... Bulunmaz bir nimetti.
Sevmesini bilen... Sevdiğine bakışıyla bile ihanet etmeyen bir adamdı.
Böyle bir adam sevilmezdi de ne yapılırdı?
Onunla değil Sinop'ta...Dünyanın bir ucunda bile yaşardı. Yaren'in dudakları hafifçe titredi. Gözleri dolmuştu.
"Ben burada değil..."
Sustu.
Bakışlarını onunkine sabitledi.
"Seninle Fizan'da bile yaşarım adam."
Sesinin sonu titremişti.
"Yeter ki beni hep böyle sev..."
Mavi gözlerinde biriken yaşlar sonunda taşmıştı.
Bir damla...
Sessizce yanağından süzüldü.
Kadir hiç düşünmeden elini uzattı.
O yaş yere düşmeden parmak ucuyla yakaladı.
Sonra avucunun içine aldı.
Sanki dünyanın en kıymetli şeyiymiş gibi...
Çünkü bu kadının gözünden düşecek bir damla yaş bile onun için değerliydi.
Öyle yere düşüp kaybolmasına gönlü razı olmazdı.
Birbirlerinde öyle kaybolmuşlardı ki yanlarına gelen kızları bile fark etmemişlerdi.
Dilek, Melek ve Melike onları görünce kendi aralarında kıkırdamaya başladılar.
Kadir abilerini ilk defa böyle dalgın, böyle hülyalı görüyorlardı.
Dilek, Melek'in kulağına eğilip izlediği dizideki karakteri taklit ederek fısıldadı:
"Tam bağa layık elti..."
Yaren gerçekten de Kadir'e yakışıyordu.
Dilek daha sessiz ve uyumluydu.
Yaren ise deli dolu, taşkın ve hayat dolu...
Ama ikisi yan yana gelince birbirini tamamlayan iki parça gibi duruyordu.
Melek ve Melike de Dilek'e hak vermişti.
Melek sinsi bir sırıtışla kız kardeşine döndü.
"Yalnız ikizim..."
"Bu elti seni çiğ çiğ yer. Benden demesi..."
Araya nifak sokmaya çalışıyordu.
Dilek hemen dikleşti.
"Kim demiş?"
"Sen beni öldü de gördün, soldu da gördün."
"Ben daha sahalara çıkmadım. Bir de o zaman gör."
Özgüveni tavandaydı. Havasını da atmıştı. Melike artık kendini tutamayınca kahkahayı bastı.
O sesle birlikte Kadir ve Yaren birbirine kenetlenmiş bakışlarını ayırıp sesin geldiği tarafa döndüler.
Kızlar gelmişti.
Ve onların ruhu bile duymamıştı.
İkisi de hemen toparlandı.
Sanki az önce birbirlerine öyle bakan onlar değilmiş gibi...
"Siz delisiniz..." dedi Melike gülerek yerine otururken.
Tam o sırada Zeynep de konuşmasını bitirmiş yanlarına geliyordu.
Tatlılar yenildi.
Hesap ödendi.
Ve çılgın ekip eve doğru yola çıktı...
Onlar eve doğru giderken, diğer tarafta Miroğlu ailesi de neredeyse Sinop sınırlarına ulaşmıştı.
Yol uzundu ama arabaların içi sessiz değildi.
Bazen kahkaha yükseliyor, bazen atışmalar başlıyor, bazen de yol insanın içine sakladığı duyguları ortaya çıkarıyordu.
Özellikle Berdan ve Yavuz...
Yol boyunca birbirlerini rahat bırakmamışlardı.
Sürekli didişiyor, birbirlerine laf yetiştiriyor, alttan almayı da gururlarına yediremiyorlardı.
Sanki çocukluklarından kalma bir rekabet hâlâ içlerinde yaşıyordu.
Aybeniz Hanım ise onların hâllerine şaşkın şaşkın bakıyordu.
Zavallı kadın, ikisinin de bu kadar deli dolu taraflarını tam anlamıyla bilmiyordu.
Bu yüzden aralarındaki çekişme ona bir hayli ilginç geliyordu. Bir yandan da içten içe hoşuna gidiyordu.
Çünkü Yavuz'u ilk defa bu kadar çok gülerken görüyordu.
Genç adamın yüzünde beliren her tebessüm, Aybeniz Hanım'ın da içini ısıtıyordu.
Onu en az Azade Hanım kadar seviyordu.
Mutlu olduğunu gördükçe kendi de huzur buluyordu.
Bir süre sonra Berdan yine Yavuz'un kullandığı aracın yanına yanaştı.
Camı indirip korna çaldı.
Yavuz başını çevirip ona baktı.
O bakışta net bir soru vardı.
"Şimdi ne yapacaksın?"
Berdan'ın yüzündeki sırıtışı görünce yeni bir saçmalığın yaklaşmakta olduğunu anladı.
İstemsizce camı açtı.
Berdan hiç vakit kaybetmedi.
Arabasının müziğini son ses açtı.
Sonra bütün ciddiyetiyle, sanki büyük bir aşk ilanı yapıyormuş gibi bağıra bağıra söylemeye başladı:
"Ne köşke, ne saraya... Ne servete, paraya... Saçının bir telini... Değişmem hiçbir Azerbaycan'lıya..." Burda Behruz'dan dem vurmuştı dostuna.
Marazoğlu bütün şarkıyı gözlerini Yavuz'a dikerek söylüyordu.
Resmen sevgilisine serenat yapar gibiydi.
Sonuçta Miroğlu'nun damarına nasıl basacağını çok iyi biliyordu.
Yavuz'un yüzü anında değişti.
Ama o da altta kalacak adam değildi.
Camdan biraz daha sarktı.
Hiç düşünmeden cevabı yapıştırdı.
"Senin aşkın kalbimde... Çıkmaz sokak yol gibi... Senle bizim sonumuz... Sanki karakol gibi..."
Arabada birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Yavuz'un verdiği cevabın alt metni gayet açıktı.
"Devam edersen belanı sikerim."
Berdan birkaç saniye dondu. Yavuz'dan beklemediği hareketlerdi.
Sonra öyle bir kahkaha attı ki sesi neredeyse yol boyunca yankılandı.
Direksiyona vuruyor, güldükçe nefesi kesiliyordu.
Bir yandan da gaza yüklenip arabasını öne sürdü.
"Yemin ederim sende beni seviyorsun Miroğlu!" diye bağırdı camdan.
Leyla olanları baştan sona izliyordu.
Sonunda dayanamadı.
Aybeniz Hanım'a dönüp kocasını işaret etti.
"Görüyorsun değil mi Aybeniz Anne?"
Kadın kaşlarını kaldırdı.
Leyla dudaklarını büzdü.
"Bu senin uyuz oğlun bana böyle serenat yapmadı."
Sesinde ciddi bir sitem vardı. Ama gözlerinin içi gülüyordu. Resmen kocasını Berdan'dan kıskanmıştı.
Yok yok...
En kısa zamanda bu adamı boşayacaktı.
Gitsin Berdan'la evlensinlerdi.
Nasıl olsa birbirlerini kendisinden daha çok seviyorlardı.
İçinden söylene söylene camdan dışarı baktı.
Yavuz ise duydukları karşısında gözlerini kapattı. Başını koltuğa yasladı.
Derin bir nefes aldı.
Ve yalnızca:
"Ya sabır..." diyebildi.
Çünkü bazen Berdan'la uğraşmak yetmiyormuş gibi bir de Leyla'nın kıskançlık krizlerini yönetmek zorunda kalıyordu.
Yol böyle sürtüşmeli ama neşeli ilerliyordu.
Bazen Berdan Yavuz'u kızdırıyor...
Bazen de Yavuz fırsatını bulup Berdan'a lafı geçiriyordu.
Ama araların biri vardı ki...
Bu yolculuk onun içine bambaşka duygular dolduruyordu.
Hem heyecan...
Hem özlem...
Hem de tarifi zor bir hüzün...
Çünkü yıllar önce bu şehirde tertemiz, saf bir aşk bırakmıştı.
Ve insan bazı şehirleri değil...
Bazı insanları terk edemezdi.
Mehmet Bey ...
Oysa ki; Bu yolculuk ona sevdiği kadından kalan en değerli emaneti getirecekti bilmiyordu.
Yol uzayıp gidiyordu.
Ama kalbinin içindeki o gümbürtü bir türlü dinmiyordu...
İçini tarif edemediği bir heyecan ve hüzün kaplamıştı.
Sanki bu kez sevdiği kadını bulacaktı.
Belki de bu yüzden gelmeyi bu kadar istemişti.
Son zamanlarda onu sürekli rüyalarında görüyor, geceleri kan ter içinde uyanıyordu.
Bazı geceler sıcak yatağından, eşinin yanından kalkıp dama çıkıyor ve gün doğumunu izliyordu.
Yıllar geçmişti.
Bir sevdiğinden ayrılmıştı. İlk eşini kaybetmişti. Şimdi ise ikinci eşi yanı başında odada uyuyordu.
Ama o hâlâ yeşil gözlü bir çift bakışın sevdasında yanıyordu.
En büyük korkusu ise sevdiği kadınla son bir kez karşılaşamadan ölüm haberini almaktı.
Bu yüzden her yıl düzenli olarak Sinop'a geliyor, bir zamanlar birlikte gezdikleri yerleri dolaşıyordu.
Ama özlemini çektiği o kadına bir daha hiç rastlamamıştı.
Tahir, babasının dalıp giden hâllerine anlam veremiyordu.
Sanki içinde bir derdi vardı da söylemekten korkuyordu.
Fatma Hanım ise eşinin bu hâllerini çok iyi biliyordu.
Yıllarca o kadını kıskanmıştı. Kocasının kendisini de öyle saf ve temiz sevmesini istemişti.
Allah var, Mehmet Bey bir gün bile ona saygısızlık etmemişti.
Onu el üstünde tutmuştu. Ama o da bir kadındı.
O sevgiyi...
O tutkuyu...
O aşkı yaşamak isterdi.
Belki o kadın artık hayatta bile değildi.
Ama yine de Fatma Hanım, tanımadığı o kadını hâlâ kıskanıyordu. Yıllar geçmişti. Ama yüreğindeki korku ilk günkü gibi tazeydi.
Fatma Hanım'ın dilindeki tek dua ise o kadınla karşılaşmamaktı.
Eğer Mehmet Bey sevdiği kadınla yeniden karşılaşırsa...
Onu kaybetmekten korkuyordu.
Yıllardır içinde taşıdığı korku, bu yolculukta yeniden can bulmuştu
Eroğlu ailesinin arabasında sessizlik vardı. O sessizliğin içinde derin bir savaş yaşanıyordu.
Miroğlu ailesinin arabasında ise tam tersi... Heyecan vardı.
Azade Hanım'ın ikinci gelin heyecanı herkese bulaşmıştı. Leyal hanım , eltisinin heyecandan titreyen elini tuttu.
"Merak etme. Her şey çok güzel olacak."
Azade Hanım tebessüm etti.Bu kadın onun için eltiden çok kardeşti.
"Behram Albay mı isteyecek şimdi kızı?" diye söylendi Yade Zergül.
"O dikenli kaktüs bizi beğenmedi de Albay'a mı verdi bu şerefli görevi?"
Behram bey, sabır çekti. Kalmıştı karıların arasında. Anasıda yaşlandıkca huy değiştirir olmuştu.
"Ana, Albay kendi istedi." dedi Behram Ağa kısa keserek.
Yoksa annesi konuyu uzatıp duracaktı.
"Hey gidi hey... Yavuz'um olsaydı böyle olmazdı. Anayım ben ana. Şam babası değil Behram efendi. Ben o hırtapoza yapacağımı bilirim." dedi Yade Zergül.
Behram Ağa kadınların arasında iyice bunalmıştı. Bir an önce yk bitsin istiyordu....
Leyla aynadan kendisine bakan kocasına ters ters baktı.
Neydi o az önceki hâller?
Resmen Berdan'la aşk yaşamıştı.
Peki kendisi burada neydi?
Eşek başı mı?
Ya Hasret...
Zavallı kız daha yeni kavuşmuştu sevdiğine ama bu iki playboy gözlerinin önünde aşk yaşamaktan çekinmemişlerdi.
İçinden söylenmeye başladı.
"Yaban öküzü... Dili şişe leğenlere düşesice şörikli. Beni saran o kasları yırtılasıca...."
Resmen koca karılar gibi beddua eder olmuştu.
Sonra bir an durup düşündü.
"Yok yok... Kasları yırtılmasın. Sonra beni kim kucağında taşıyacak?"
Yazık dı o kaslara aklına Yavuz'un kaslarının görüntüsü düşünce, ağzı hafiften sulanır oldu. Hele o baklavaları... Leyla'ya ateş bastı. Eli ile yüzünü yeşşiyordu. Hormonları yine tavandı.
Kaşlarını çattı.
"Allah Allah Leyla... Sen de iyice delirdin." dedi içinden.
Kendi kendine kavga etmekten neredeyse kafayı yiyecekti.
Yavuz, karısının değişen mimiklerinden ve yüz ifadesinden yine kendi kendisiyle kavga ettiğini anlayabiliyordu.
Karısı şu an gözüne o kadar tatlı geliyordu ki, yanaklarını şişirip indiren kadına bir kez daha sevdalanıyor, onun her hâli yüreğinde kocaman bir aşka dönüşüyordu.
"Hatun, içinden kavga etme. Yüzüme söyle de... Kendini yiyeceğine benim beynimi ütüle." dedi Yavuz.
Leyla, kocasına ters ters baktı. Kaşları anında çatılmıştı.
"Sana ne be! Kavga ederim etmem. Sen git Berdan'a serenat yap." dedi burnunu havaya kaldırarak.
Adem ve Aybeniz Hanım ise şimdilik sadece dinlemekle yetiniyorlardı.
"Gitmem... Gidemem... Efülim buradayken ben kimseye serenat edemem." dedi Yavuz.
Sesindeki cilve dçyanlarındaki, Adem ve Aybeniz hanımı bile mest etmişti.
"Efülin kadar taş düşsün kafana. Kart zampara."
Adem içşnden konuşuyor sanerken dışından konuşmuştu.
" 1-0 Yengem önde. " dedi.
Yavuz duyduğu söz karşısında gülsün mü kızsın mı bilemedi. Karısı onu nelere benzetiyordu. Adem'e de ters bir bakış atmayı da ihmal etmedi.
"Yavrum, bu kart zampara öpsün seni. Hastasısın bu kart zamparanın " dedi.
Adem çenesini tutamayınca araya girdi:
"Vuuu! Abim vurdu, gol oldu! 1-1"
Aybeniz Hanım ise güldüğü belli olmasın diye başındaki şalı yüzüne doğru çekti.
"Adem sus.." dedi Leyla öfkeyle.
"Konuş damat konuş.... Zaten bir sen varsın benim arkamda duran." dedi Yavuz.
" Yavuz, ayıbdır," dedi.
"Ayıp nerede biz biliyoruz da ana, senin bu gelinin benim kalbime de, aklıma da zarar veriyor. Onu ne yapacağız?"
Leyla, kocasının aşk dolu sözlerini içi eriyerek dinledi. Öfkesinin yerini duygusallık aldı.
Resmen aptal bir âşık gibi mayışmıştı.
"Yavuzz..." dedi son harfi uzatarak.
"Söyle, Yavuz'un ömrü."
Leyla iyice mayışmıştı ki, aklına bir şey gelmiş gibi yüzü bir anda eski hâline döndü.
"Utandırmasana beni, kot kafalı. Aybeniz annenin yanında iyice azdın sen."
"Efülim anam, yabancı değil ya. Hem o benim bu hâllerimden memnundur. Kadın yıllarca benim o nemrut suratımı gördü." dedi Yavuz.
Aybeniz Hanım da Yavuz'u destekler şekilde başını salladı.
"Doğrudur, kızım. Yavuz heç gülmezdi. O hallarına çox üzülürdüm. İndi sizi belə gördükcə ürəyimə ferahlıq gəlir."
Leyla, yanındaki kadına sıkıca sarıldı.
İyi ki vardı...
İyi ki tanışmışlardı.
Aybeniz Hanım da aynı sıcaklıkla karşılık verdi. Genç kadını çok sevmişti.
Zamanla aralarındaki bağ öyle güçlenmişti ki artık gelin-kaynana değil, anne-kız gibi olmuşlardı.....
**********************
"Hoşgeldin alnıma yazılan kaderim,
Kalbimin baş köşesine, ömrüme..."
Zeynep'in odasında titiz ve heyecanlı bir hazırlık vardı ve bitmişti.
Zeynep, elini usulca beline koyup aynadaki aksine baktı. Üzerindeki elbise, sanki onun silueti için özel olarak dikilmiş gibi vücudunu kusursuzca sarmıştı. Kumaşın asil rengi, gözlerinin harelerindeki o saklı yeşili tamamen dışarı vurmuş, bakışlarına derin ve göz alıcı bir anlam katmıştı. Saçlarının omuzlarına dökülen dalgaları, bu büyüleyici zarafeti tamamlayan son dokunuş gibiydi. Odadaki sessizliği, onu hayranlıkla izleyen kızların hep bir ağızdan tuttuğu nefes bozdu.
Oda sanki bir zarafet yarışının sahnesi gibiydi. Kız kardeşlerinden biri bebe mavisinin o duru zarafetini üzerinde taşırken, diğeri saks mavisinin göz alıcı canlılığıyla parlıyordu; ikisinin de kısa kollu, belden bağcıklı elbiseleri asil bir uçuşkanlıkla dökülüyordu aşağıya.
Yaren ise bordo renkli, ip askılı ve bileğinin hemen üzerinde biten balık model elbisesiyle adeta göz kamaştırıyordu.
Evin duru kızı Melike o muhteşem, hareketli kıvırcık saçlarına çok yakışan, v yaka ve kısa kollu siyah pantolon tulumunun içinde hem çok asil hem de modern bir şıklık yakalamıştı.
Dilek, Melek, Melike ve Yaren... Her biri kendi güzelliği içinde parıldarken, gözlerini Zeynep'ten alamıyorlardı. Kızların bakışlarındaki gurur ve hayranlık, odadaki aynalardan bile taşıyordu.
Melike "İnanılmaz olmuşsun..." diye fısıldarken, Yaren yüzündeki kocaman tebessümle bu kusursuz manzarayı süzüyordu. Hepsinin aklından tek bir ortak düşünce geçiyordu: Yağız onu bu hâliyle gördüğünde kesinlikle dili tutulacaktı.
Her biri kendi asil zarafeti içinde parlarken, aynadaki görüntülerine bakıp gözleriyle birbirlerini onayladılar; bu güzel anı, bugünün hatırası olarak kalplerine ve çektikleri fotoğraflara çoktan kazımışlardı.
Tam o sırada, odanın kapısında Kadir belirdi. Elindeki kadife kutuyu parmaklarının arasında sıkıca tutarken, kalbindeki heyecanı yatıştırmak ister gibi derin bir nefes aldı. Elini kaldırıp hafifçe, ama tanıdık bir tınıyla kapıya tıklattı. İçeriden yükselen o yumuşak "Gel" komutunu duyunca, eli yavaşça kapı kulpuna gitti ve kapıyı aralayarak içeriye doğru ilk adımını attı.
Fakat adımını attığı an, zaman onun için adeta durdu. Gördüğü manzara karşısında Kadir'in gözleri kamaşmış, boğazına düğümlenen o yoğun duygu dalgası yüzünden derinden bir yutkunma ihtiyacı hissetmişti.
Aynanın önünde duran Zeynep, duru ve eksiksiz güzelliğiyle odadaki tüm ışığı üzerine çekiyor gibiydi. Kadir, karşısındaki bu genç kadına bakarken yıllar bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Kollarına doğan, elinde büyüyen o küçük kız kardeşi, bugün tüm zarafetiyle karşısında dikiliyordu.
O minik çocuk büyümüş, kocaman, güzeller güzeli bir kadın olmuştu. Şimdi ise bir zamanlar elinden tuttuğu kız kardeşi, kendi yuvasını kurmak, kendi hikayesini yazmak üzere yeni bir yolculuğun eşiğindeydi. Kadir'in gözlerindeki gurur ve hüzün birbirine karışırken, odadaki herkes bu sessiz ama yürek burkan abi-kardeş anının büyüsüne kapılmıştı.
Zeynep'i gördüğü o anda duygularına yenik düştü. O, kolay kolay gözyaşlarını akıtacak bir adam değildi ancak yıllardır kardeşi bildiği kadını böylesine duru ve zarif bir güzellik içinde gördüğünde, kalbi sızladı ve gözleri doldu.
Ağlamamak için kendini zor tutuyor, duygularını kontrol etmeye çalışıyordu ama içten içe derin bir üzüntü ve gurur yaşıyordu.
Kadir'in gözleri dolmuştu; bir abi olarak şu an hem yutkunmakta hem de tek bir kelime konuşmakta tarifsiz bir zorluk çekiyordu. İçini kavuran o yoğun duygu dalgasının arasında, hayatında ilk defa Yağız'ı kıskandığını hissetti.
O teğmen bozuntusu, gözü gibi sakındığı, üzerine titrediği kız kardeşini alıp götürecekti. Damarlarındaki kan, o ani ve yakıcı kıskançlıkla adeta kaynıyordu.
Zeynep'e bu karmaşık duygularını belli etmemek için gözlerini sıkıca kapatıp açtı, derin bir nefesle kendini teskin etmeye çalıştı. Odaya doğru adım adım ilerlerken, bastığı her adımla orada bulunan bir kişinin kalbini yerinden oynattığından tamamen habersizdi.
Yaren...
Mavi harelerini Kadir'e dikmiş, ona adeta hayran hayran bakıyordu. Yavuz abisinden sonra, ikinci kez bir erkek kalbini bu denli hızlandırmayı başarmıştı.
Aslında ilki çocukluk aşkı Cihan'dı; daha beş yaşındayken Cihan'ın peşinden koşar, "Büyüyünce seninle evleneceğim ben!" diye çocukça hayaller kurardı.
Yıllar geçmiş, o küçük kız çocuğu büyümüş, başarılı bir cerrah olma yolunda emin adımlarla ilerlerken, gönlünü de bu yağız delikanlıya kaptırmıştı. Kadir, onun kalbindeki ilk ve tek gerçek aşktı. Üzerindeki kurşuni takım elbisesinin içinde o kadar karizmatik duruyordu ki, genç kadın onu sanki ilk defa görüyormuş gibi bir kez daha, yine ve yeniden hayran kalıyordu ona.
Kadir ise aslında o yoğun bakışların az çok farkındaydı; fakat şu anki tek odak noktası, tüm dünyası sadece Zeynep'ti.
Zeynep, çimen yeşili gözlerini Kadir abisine dikti. Sesinin titremesine engel olamayacağını bilse de, odadaki o ağır ve duygusal havayı dağıtmak ister gibi sordu:
"Nasıl olmuşum abi?"
Kadir'in şu an tek bir kelime dahi edecek cesareti yoktu. Konuşursa sesinin titreyeceğini, o sert abi duruşunun arkasındaki gözyaşlarının firar edeceğini çok iyi biliyordu. Kelimelere sığınmak yerine, kutuyu tutan elini sabitleyip boşta kalan ellerini kaldırdı. Zeynep'in başını şefkatle tutarak alnına sıcak, sahiplenici ve sonuna kadar güven veren bir buse kondurdu.
Hafifçe geriye çekildi. Kendisine ışıl ışıl bakan o çimen yeşili gözlere kahverengi gözlerini sabitledi ve zar zor çıkan, adeta fısıltı gibi bir sesle konuşabildi:
"Su gibisin güzelim."
Zeynep'in de çimenleri anında dolmuştu. Ancak ağlarsa o kadar uğraşılan makyajının bozulmasından korktuğu için gözyaşlarını büyük bir dirençle içinde tutmayı tercih etti. Abisinin elindeki kadife kutuya bakarak sordu:
"Bu ne?"
"Sana layık değil ama... Gecenin eksik kalan parçası," dedi Kadir, sesi hala buruk ama gururluydu.
Kadir gözleriyle Melike'yi yanına çağırdı ve elindeki kadife kutunun kapağını yavaşça araladı. İçinde, Zeynep'in bu geceki o büyüleyici kombinine kusursuzca uyum sağlayacak son parçalar duruyordu: Yeşil taşlardan oluşan, pırlanta bir su damlası set. Tıpkı Zeynep gibi zarif, kibar ama bir o kadar da nadide ve değerliydi.
Kadir, kutuyu Melike'nin eline bırakırken içinden kolyeyi aldı. Sessiz bir izin isteyerek Zeynep'in boynuna usulca taktı. Başta Zeynep olmak üzere odadaki tüm kızlar, bu ince düşünülmüş şık jeste hayran kalmışlardı. Kadir Babadağ, zevkini adeta konuşturmuştu bu seçimle. Ardından bilekliği de kutudan alıp Zeynep'in bileğine özenle taktı; küpeleri ise kendisinin takması için Zeynep'e bıraktı.
Zeynep'in eli istemsizce boynundaki o göz alıcı takıya giderken hayranlıkla mırıldandı:
"Çok... Çok güzel abi. Çok teşekkür ederim."
Genç kadın, daha fazla dayanamayarak Kadir'in boynuna sıkıca ve sevgiyle sarıldı.
Abi kardeş birbirine sımsıkı sarılırken, odadaki herkes bu anın büyüleyici hüznüne teslim olmuştu.
En çok da Yaren...
Genç kadının Karadeniz'i andıran hırçın ama duru mavi gözleri anında dolmuştu. Son beş yılı abisinden uzakta, onsuz geçmişti ve tam şu saniyede Yavuz'un yokluğunu, ona olan derin özlemini ta kemiklerine kadar hissetti. Yavuz onun için bir abiden çok daha ötesiydi; arkadaşı, sırdaşı, nazını, kahrını, niyazını çeken ve en çok da kendisine babalık edendi. Kadir ve Zeynep'in bu sevgi dolu kucaklaşmasına bakarken gözlerinin dolması, içinin böylesine sızlaması tam da bu yüzdendi.
Kadir ise Zeynep'e sarılırken bakışlarını odadaki o tanıdık çehreye, sevdiği kadına çevirdi. Zihnine bir anda üşüşen zehirli düşüncelerle sarsıldı.
Annesi haklı olabilir miydi gerçekten?
Yaren ile aralarında aşılması imkansız uçurumlar mı vardı?
Beyninde bu cevapsız sorular amansızca dönüp duruyordu. Oysaki daha dün ona tüm cesaretiyle, "Ben seninle ciddi düşünüyorum," demişti.
Tam o an, Kadir'in kahve gözleri, Yaren'in deniz mavisi gözleriyle kesişti. Yaren'in bakışları her zamanki gibi saf bir aşk ve hayranlık doluyken, Kadir bu sefer ona bomboş, adeta buz gibi soğuk bir çehreyle baktı. O an Yaren, kalbinin tam ortasından üşüdüğünü hissetti. Sanki hırçın bir kış rüzgarı bütün bedenini titretmiş, ruhunun içinden geçip gitmişti.
Neydi şimdi bu acımasız bakışların sebebi?
Odada kızların var oluşu mu, yoksa Zeynep'in gidişine olan o derin abi üzüntüsü mü?
Yaren hissettiği bu ani kırgınlıkla sarsılsa da kendini topladı. Elbet bunu da öğrenecekti, elbet bu bakışların hesabını soracaktı; hele bir şu önlerindeki fırtınayı kazasız belasız atlatsınlardı...
*****************
"Güne Ayaz bana sen vurdun,
Bir tek duam sendin kabul oldun.."
Antep'den gelen konvoy çarşının içinden geçip Babadağ'ların evine doğru ilerlerken peş peşe çalan kornalar mahallede yankılanıyordu.
Müstakil, iki katlı evin önüne arabalar ardı ardına sıralandı.
Zeynep'in içini tarifsiz bir heyecan kaplamıştı.
"Geldiler.." dedi Yaren heyecanla.
Kadir, Rıdvan Bey, Rukiye Hanım ve Kenan ise misafirleri karşılamak için çoktan kapının önüne çıkmışlardı.
İlk araçtan önce Behram Ağa indi. Uzun yolun yorgunluğu üzerinde olsa da duruşundan en ufak bir şey kaybetmemişti. Ardından Yade Zergül, tüm hanımağa heybetiyle araçtan ağır ağır indi.
Üzerindeki altın işlemeli siyah kaftan, gece karanlığında bile göz kamaştırıyordu. Başına özenle bağladığı, kıyafetiyle uyumlu şalı ve gözlerine çektiği sürme, yılların ona kattığı asaleti daha da belirginleştiriyordu. Sanki bulunduğu yere değil de bulunduğu yer ona aitmiş gibi bir hâli vardı.
Dimdik duruşu, kendinden emin bakışları ve yüzündeki o vakur ifade, daha tek kelime etmeden kim olduğunu anlatmaya yetiyordu.
Onun ardından Azade Hanım ve Leyla Hanım da araçtan indiler.
Azade Hanım'ın yüzündeki heyecan gizlenemeyecek kadar belirgindi. Günlerdir beklediği an nihayet gelmişti.
Leyla ise etrafı meraklı gözlerle süzüyor, bir yandan da aile üyelerinin heyecanına ortak oluyordu.
Diğer araçtan Yavuz, Leyla ve Aybeniz Hanım indiler.
Birkaç saniye sonra Berdan'lar ve Yağız da araçlarından çıktı.
Fakat içlerinden biri vardı ki, daha arabadan iner inmez dikkatleri üzerine toplamayı başarmıştı.
Korhan Albay...
Bu kez üzerinde kamuflajı yoktu.
Her zaman görmeye alışık oldukları askerî üniformasının yerini, üzerine kusursuz oturan koyu renk bir takım elbise almıştı.
Uzun boyu, geniş omuzları ve kendinden emin duruşuyla bulunduğu ortamda ister istemez fark ediliyordu.
Yıllar ona yalnızca olgunluk katmamıştı.
Bakışlarına derinlik, duruşuna ağırlık, yüz hatlarına ise bambaşka bir karizma eklemişti.
Asker disiplininin verdiği sertlik ile yılların kazandırdığı olgunluk bir araya gelince ortaya göz ardı edilmesi imkânsız bir adam çıkmıştı.
Leyal Hanım göz ucuyla ona baktığı anda içinde tuhaf bir şeyler kıpırdadı.
Yıllar önce Berwan Bey'i ilk gördüğünde hissettiği o garip heyecan, aradan geçen zamana rağmen bir anda yeniden canlanmıştı.
Kalbi sebepsiz yere hızlandı.
Parmak uçlarına kadar yayılan bir ürperti hissetti.
Ellerinin titrediğini fark edince şaşkınlıkla avuçlarını birbirine kenetledi.
Nedenini bilmiyordu.
Bu his ne aşktı ne de sevda...
Ama insanın içine ansızın düşen, tarif etmesi mümkün olmayan bir heyecandı.
Sanki yıllardır sessiz duran bir duygu, hiç beklemediği bir anda uyanmıştı.
Korhan Albay'ın varlığıyla birlikte etrafındaki sesler bir anlığına uzaklaşmış, kalabalığın içindeki uğultu bile silikleşmişti.
Leyal Hanım ise ne olduğunu anlamaya çalışarak derin bir nefes aldı.
Çünkü yıllar sonra ilk kez kalbi ona unuttuğunu sandığı bir duyguyu yeniden hatırlatıyordu.
Korhan Albay'ın bakışlarını üzerinde hisseden Leyal Hanım, hemen kendini toparladı.
Fark ettirmeden Azade Hanım'ın yanına biraz daha yaklaştı. Bu yaşında hissettiği duygulardan utanmış, kendine kızmıştı. Böyle şeyler düşünmek ona göre değildi. İçini kaplayan mahcubiyet, yerini yavaş yavaş öfkeye bıraktı. Kendi kendine kızıyor, kalbini susturmaya çalışıyordu.
Bu sırada Berdanlar ve Yağız'ın da araçlardan inmesiyle herkes tamamlanmış oldu.
Yağız, üzerine çektiği kömür siyahı takım elbisenin içinde oldukça şık görünüyordu. Elinde kırmızı ve beyaz güllerden oluşan gösterişli bir buket vardı. Güllerin taze kokusu etrafa yayılırken gözleri istemsizce Zeynep'i aradı.
Senem, Zehra, Sevda, Hasret ve Leyla araçlardan indirdikleri bohçaları ve hediye paketlerini ellerine almışlardı. Ağır olanları ise erkekler taşımıştı. Büyük kutular, valizler ve özenle hazırlanmış bohçalar kısa sürede avlunun girişinde küçük bir yığın oluşturmuştu.
Kapıda onları karşılayan Rıdvan Bey'in yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Misafirlerini görünce sevinci daha da arttı ve ilk sözü o aldı.
"Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Zergül Hanım, bu ne büyük şereftir böyle..." dedi içtenlikle.
Ardından eliyle kapıyı işaret ederek,
"Buyurun, buyurun. Evimizi şenlendirdiniz." diyerek misafirlerini içeri davet etti.
Yade Zergül, kendisini böylesine içten karşılayan aileye başıyla selam verdi.
"O Şeref bize ait, Rıdvan evladım."
Yaşlı kadının sesi yılların ağırlığını taşısa da hâlâ güçlüydü. Uzatılan eli zarafetle tuttu. Rıdvan Bey saygıyla elini öperek içeri buyur etti. Behram Ağa ile tokalaştılar. Rukiye Hanım da gelen dünürlerini eşi kadar sıcak ve samimi karşıladı.
Rukiye hanım, bu aileyi gerçekten sevmişti. İçlerinde yapmacıklık yoktu. Her biri olduğu gibiydi. Fakat yine de kalbinin bir köşesine yerleşen o anlamsız endişeyi susturamıyordu. Sebebini bilmiyordu ama Zeynep için içine çöken huzursuzluk geçmek bilmiyordu.
Zeynep, kapıdan giren Yade Zergül'e doğru ilerledi.
Yaşlı kadının kırışmış ama hâlâ güçlü duran ellerine uzandı. Büyük bir saygıyla elini öptü ve alnına koydu.
Yade Zergül, bu hareket karşısında yumuşayan bakışlarla Zeynep'e baktı.
Ardından iki elini kaldırıp genç kızın yüzünü avuçlarının arasına aldı. Alnına sıcacık bir öpücük kondurdu.
Zeynep'in "Hoş geldiniz." sözlerine karşılık, Yade Zergül de kelimelerden önce sevgisini göstererek "Hoş bulduk." demişti.
Bu, onun sevgisini ifade etme şekliydi.
Ardından kızlar sırayla yanına geldi.
Önce Yaren, sonra Melike, Melek ve Dilek...
Her biri Yade Zergül'ün elini öpüp hayır duasını aldı.
Yade Zergül de hepsinin başını okşayıp sıcak bir tebessümle karşıladı.
Daha sonra Behram Ağa, Azade Hanım ve Leyal Hanım içeri geçtiler.
Azade Hanım, Zeynep'i gördüğü anda göz ucuyla gelinini süzdü.
Üzerindeki kıyafet ona çok yakışmıştı. Zarafeti, duruşu ve heyecanı yüzüne yansımıştı.
İçinden bir kez daha şükretti.
Tıpkı Yaren ve Leyla gibi Zeynep'i de kendi evladı gibi görüyordu.
Çünkü bazı bağlar kanla değil, sevgiyle kurulurdu.
Azade Hanım'ın ardından Leyal Hanım geldi.
O da kapıda bekleyen kızları tek tek sevgiyle kucakladı. Her birine ayrı bir sıcaklıkla sarıldı.
Onlar içeri geçerken kapının önü yeniden hareketlendi.
Korhan Albay girdi içeri.
Her zamanki ağırbaşlı duruşuyla selam verdi. Askerî disiplininden gelen o vakur hâli, bulunduğu ortamda hemen fark ediliyordu.
Bu kez kapıda Yavuz ve Leyla göründü.
Zeynep'in yüzündeki heyecanı Leyla daha birkaç adım öteden fark etmişti.
Çünkü o, Zeynep'i en iyi tanıyan insanlardan biriydi. Onun mutluluğunu da heyecanını da bakışlarından anlayabiliyordu.
Zeynep'in üzerinde taşıdığı mutluluk, yüzündeki gülümseme ve gözlerindeki ışık her hâlinden belli oluyordu.
Leyla dostuna bakınca yüzünde hayran dolu bir ifade oluştu.
Üzerindeki elbise Zeynep'e çok yakışmıştı. Zarif duruşunu ortaya çıkarıyor, yaptığı makyaj ise güzelliğini daha da belirginleştiriyordu. Özellikle gözlerindeki heyecan, onu daha da farklı ve güzel gösteriyordu.
Kızlar ise önce Yavuz'u karşıladı.
Hoş geldin diyerek elini sıktılar.
Ardından Zeynep ve Leyla birbirlerine doğru ilerledi.
İki dost, hiçbir şey söylemeden birbirlerine sıkıca sarıldı.
Yılların değil, paylaşılan anların ve kurulan güçlü bağın verdiği bir yakınlıktı bu.
Leyla, Zeynep'in ellerini tuttu ve onu sevgiyle süzdü.
"Çok güzel olmuşsun bir tanem. Melek gibisin."
Zeynep gülümseyerek karşılık verdi.
"Teşekkür ederim canım. Sen de çok güzel olmuşsun."
İki dostun mutluluğu yüzlerine yansırken kapıda bir hareketlilik daha oldu.
Berdan ve Hasret, yanlarında kızlarla birlikte, elleri kolları dolu bir şekilde içeri girdiler.
Onların gelişiyle evin içindeki neşe biraz daha arttı.
Ve en son...
Nihayet kapıda beklediği kişi göründü.
Yağız içeri adımını attığı an Zeynep'in kalbi ritmini şaşırdı.
Sanki salon, insanlar, sesler bir anda silinmişti. Gözleri yalnızca ona odaklandı.
Siyah takım elbisesinin içinde her zamanki gibi vakur ve güçlü duruyordu. Elindeki kırmızı beyaz güller ise sert görüntüsünün arasına sıkışmış zarif bir detay gibiydi.
Zeynep nefes aldığını bile unuttu.
Bu nasıl bir adamdı böyle?
İnsan bir bakışla böylesine heyecanlanabilir miydi?
Kalbi göğsüne sığmıyor, boğazında atıyordu sanki.
Yağız'ın durumu da farklı değildi.
Yıllarca operasyonlara gitmiş, ölümle burun buruna gelmişti. Sayısız kez namluların ucunda durmuştu. Ama hiçbirinde şu an hissettiği kadar tedirgin olmamıştı.
Karşısındaki kadın, bütün cesaretini elinden alıyordu.
Çimen yeşili gözler bir anlığına onun gözlerine değdiğinde dünya durdu sanki.
O an Yağız şunu bir kez daha anladı:
Bu kadın onun yarım kalan tarafıydı.
Eviydi.
Yuvasıydı.
Ömrünün geri kalanını geçirmek istediği tek insandı.
Leyla onları izlerken kehribar gözleri doldu.
Ne kadar güzel görünüyorlardı... Birbirlerine bakarken yüzlerine yerleşen o mahcup tebessüm, gözlerindeki sevgi, heyecan...
Hepsi o kadar gerçekti ki.
Senem de aynı duygularla genç çifti izliyordu.
Yaren'in şu an dikkati başka yerdeydi.
O, Yağız ile Zeynep'ten çok Leyla'ya bakıyordu.
Çünkü herkes bu mutlu ana odaklanmışken o, ablasının içinde kalan eksikliği görebiliyordu.
Leyla'nın istemesi olmamıştı. Nişanı olmamıştı.
Sevdiği adamın karşısında heyecanla beklediği bir kız isteme gecesi yaşamamıştı.
Düğünü bile kaderin zoruyla kurulmuş bir gösterişten ibaretti.
Şimdi Zeynep'in yaşadığı her güzel an, Leyla'nın içinde kalan ukdeleri birer birer hatırlatıyordu.
Yaren'in yüreği yine en çok onun için sızladı.
Leyla ile göz göze geldikleri an, ikisinin de zihninden geçmişin kırık dökük hatıraları bir film şeridi gibi akıp geçti.
Yaren'in gözlerinde buruk bir hüzün vardı. Başını hafifçe yana eğdi. Sanki tek kelime etmeden, "Senin de böyle bir günün olmalıydı..." der gibiydi.
Çünkü o, Leyla'nın yaşamadıklarını biliyordu.
Sevdiği adamın karşısına kalbi yerinden çıkacakmış gibi çarparak çıktığı bir günü hiç yaşamamıştı.
Yaren'in içini acıtan da buydu.
Leyla ise dostunun bakışlarındaki hüznü görür görmez dudaklarının kenarını belli belirsiz kıvırdı. Kehribar gözlerinde öyle huzurlu, öyle sıcak bir ifade vardı ki...
Sanki sessizce, "Üzülme..."diyordu.
"Ben gerçekten mutluyum."
"Geç kaldık belki... zor yollardan geçtik belki... ama bugün dönüp baktığımda hiçbir eksiklik hissetmiyorum."
Yaren gözlerinde biriken yaşları tutmaya çalışırken Leyla bakışlarıyla ona güç verdi.
Çünkü bazı dostluklar kelimelere ihtiyaç duymazdı.
Bir bakış, bir tebessüm, bir göz kırpışı...
Ve yılların yükü anlatılmış olurdu.
Hakan Teğmen bu gece burada iki farklı görev için bulunuyordu.
Bir yandan Korhan Albay'ın postası olarak yanından ayrılmıyor, bir yandan da Yağız'ın sadıcı olarak en özel gününde dostunun yanında duruyordu.
O da Korhan Albay gibi üniformasını çıkarıp sivil kıyafetlerini giymişti.
Yağız'ın hemen arkasından içeri girmiş, kalabalığın arasına karışmıştı. Gözleri, günlerdir hasretini çektiği yüzü çoktan bulmuştu.
Lakin bakmaya korkuyordu.
Oysa kaç gecedir bugünü bekliyordu. Kaç kez aynı anı hayal etmiş, kaç kez onu yeniden görebileceği günü düşlemişti.
Ve sonunda oldu...
Gözleri, hasret kaldığı o ela gözlerle buluştu.
Bir anlığına zaman durdu sanki.
Kalbi ritmini şaşırdı. Göğsünde çırpınan bir kuş gibi hızla atmaya başladı.
Boğazında hissediyordu kalbinin her vuruşunu. Koskoca teğmenin bedeninde adeta deprem etkisi yaratmıştı o birkaç saniyelik bakışma.
Ela gözler...
Bir zindandı.
O gözlerin sahibi olan kadın ise o zindanın gardiyanı.
Melek...
Adı gibi.
Hayatında bugüne kadar tek derdi okumak, başarılı olmak ve ayakları üzerinde durabilmek olan genç kadın; kendisine böylesine yoğun, böylesine derin duygularla bakan adamın hislerini iliklerine kadar hissetmişti.
Ama aşk...
Aşk Melek'e göre değildi.
En azından o, kendisini buna inandırmaya çalışıyordu.
Karşısındaki adamla aynı duyguları hissediyor muydu, bilmiyordu. Fakat Hakan'ın yüzündeki özlemi, bakışlarındaki derinliği, dimdik duruşundaki güveni görmemek de mümkün değildi.
Evet... Etkilenmişti. Bunu inkâr edemezdi.
Ama ikizi Dilek gibi duygularını kolayca belli eden biri değildi. Bir çift güzel bakışa, birkaç tatlı söze ya da yakışıklı bir adama gönlünü teslim edecek kadar da aceleci değildi.
Bu yüzden bakışlarını ondan kaçırmayı tercih etti.
Çünkü bazen insanın en çok korktuğu şey, kalbinin verdiği cevabı duymaktı.
Tam o sırada Kadir ve Kenan'ın yanlarına gelmesi genç teğmenin bakışlarını istemeden de olsa Melek'ten ayırmasına neden oldu.
Ama aklı hâlâ ondaydı.
Kalbi hâlâ biraz önce gözlerinde kaybolduğu kadındaydı.
Elbet bir gün...
Bir fırsatını bulacak ve kalbine hükmetmeyi başaran o genç kadınla konuşacaktı.
Belki o gün, kader ikisine de bambaşka bir yol çizecekti.
Belki de hayatlarının yönü, yalnızca birkaç kelimeyle değişecekti.
Zaman onların hikâyesini henüz yazmayı bitirmemişti.
Asıl hikâye, birbirlerine gerçekten dokundukları gün başlayacaktı...
Herkes yerini aldıktan sonra kısa bir sohbet edildi. Ardından özenle hazırlanan yemek masasına geçildi.
Rukiye Hanım ve kızlar adeta hünerlerini konuşturmuştu. Uzun sofranın üzeri birbirinden güzel yöresel lezzetlerle donatılmıştı.
Dumanı tüten mısır çorbası, üzerine yoğurt ve ceviz serpilmiş Sinop mantısı, ağır ateşte pişirilmiş sırık kebabı, mis gibi kokan kestaneli iç pilav, yörenin meşhur Islama'sı, keşkek, altın sarısı rengiyle iştah kabartan akkabak böreği ve sofranın sonunda damakları tatlandıracak hamursuz tatlısı...
Masadaki çeşitlilik hem göze hem de mideye hitap ediyordu. Renklerin, kokuların ve lezzetlerin birbirine karıştığı sofrada herkes hayranlıkla etrafına bakmıştı. Yöresel yemeklerin kokusu eve yayılırken, misafirler de ev sahiplerinin gösterdiği özeni ve emeği takdir etmeden edemiyordu.
Sohbetler eşliğinde yemekler yeniyor, kahkahalar zaman zaman masanın bir ucundan diğer ucuna yayılıyordu. Sıcak ve samimi ortam, iki aile arasındaki bağı her geçen dakika biraz daha kuvvetlendiriyordu.
Ne var ki masanın bir köşesinde farklı bir hava hâkimdi. Mehmet Bey ile Macit'in arasındaki o tuhaf tanıdıklık hissi hâlâ kaybolmamıştı. İkisi de ara sıra birbirine bakıyor, zihninin derinliklerinde bir yere ulaşmaya çalışıyordu. Fakat yılların ardına gizlenen o hatırayı bir türlü gün yüzüne çıkaramıyorlardı.
Bu şekilde hem sofranın zenginliği hissediliyor hem de Mehmet Bey-Macit arasındaki gizemli gerilim alttan alta devam ediyor.
Yemekler yenmiş, çaylar içilmiş, koyu sohbetler edilmişti. Kahkahaların zaman zaman yükseldiği, zaman zaman ise yerini tatlı bir sessizliğe bıraktığı o güzel akşam yavaş yavaş en önemli anına yaklaşıyordu.
Masadakiler bunun farkındaydı.
Kimi heyecanını gizlemek için bardağıyla oynuyor, kimi sessizce gülümsüyor, kimi ise olacakları merakla bekliyordu.
Nihayet sıra o özel ana gelmişti.
Bir ömrün başlangıcına...
İki ailenin resmen akraba olacağı o güzel ana...
Salondaki sohbetler yavaş yavaş durulurken gözler istemsizce büyüklerin olduğu tarafa çevrildi. Zeynep'in kalbi göğsüne sığmıyor, Yağız ise her ne kadar sakin görünmeye çalışsa da içindeki heyecanı bastırmakta zorlanıyordu.
Artık söz, büyüklerindi.
Albay, aile büyüklerinden aldığı onayın ardından söze giren ilk kişi oldu. Yade Zergül ve Behram Ağa'nın başlarıyla verdikleri onayı görünce hafifçe doğruldu.
"Rıdvan Bey, buraya geliş sebebimiz malum..." dedi.
Bu sözle birlikte kızlar birbirlerine bakıp sessizce ayağa kalktılar ve mutfağa geçtiler.
Nihayet gecenin en özel anlarından birine gelinmişti.
Mutfakta tatlı bir telaş vardı. Kahve fincanları hazırlanıyor, cezveler ocağa sürülüyor, kızlar kendi aralarında heyecanla konuşuyordu. İçeride büyükler evliliğin ilk adımlarını konuşurken, mutfakta da damat kahvesi için ayrı bir hazırlık yapılıyordu.
Kahveler hazırlandıktan sonra sıra Yağız'ın kahvesine geldi.
Dilek ve Melike birbirlerine bakıp kıkırdadılar.
İlk hamleyi ikizler yaptı. Ellerine aldıkları tuzdan birer tutam kahvenin içine bırakırken:
"Bu, ablamızı bizden ayırdığın için..." dediler.
Ardından Melike öne çıktı. Karabiber kutusunu eline aldı ve fincanın içine çok az serpiştirdi.
"Bu da yıllardır dostum, arkadaşım ve sırdaşım olan kişiyi elimizden aldığın için..."
Hasret ve Senem de geri kalmadı.
Ellerine aldıkları pul biberden çok az miktarda kahveye eklediler.
"Bu da arkadaşımızı bizden alıp götüreceğin için..."
Kahvenin içeriği giderek daha karmaşık bir hâl alırken mutfaktaki kahkahalar da artıyordu.
En son Leyla fincanı eline aldı.
Bir an Zeynep'e baktı.
Dostunun gözlerinde gördüğü heyecan, mutluluk ve sevgi yüzüne istemsiz bir tebessüm yerleştirdi.
Ardından eline aldığı bal kavanozundan bir kaşık dolusu balı kahvenin içine bıraktı.
"Bu da..." dedi yumuşak bir sesle.
"...bana ve ailemize getirdiğin en güzel hediye için."
Kızlar merakla ona baktığında Leyla gülümseyerek sözünü tamamladı:
"Ve bana kazandırdığın en güzel elti, en güzel dost ve kardeş için."
Zeynep'in gözleri dolarken Leyla elini uzatıp yanağını sevdi.
"İyi ki sen..." diye fısıldadı.
Zeynep boğazına düğümlenen hislerden dolayı cevap veremedi. Sadece dostunun elini tutup sıktı.
Duygusal havayı yine Yaren bozdu.
"Ay tamam, ağlaşmayı sonra yaparsınız. Kahveler soğumadan götürelim şunları."
Sözleriyle mutfaktaki herkesi güldürmeyi başarmıştı.
Kızlar hazırladıkları kahveleri özenle tepsilere dizdiler. Derin bir nefes alıp yüzlerindeki heyecanı bastırmaya çalışarak salona doğru ilerlediler.
Zeynep, elinde tuttuğu özenle hazırlanmış kahve tepsisiyle Yağız'ın önüne geldiğinde içindeki heyecanı saklamakta zorlanıyordu. Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki, parmaklarının arasındaki ince titreyiş tepsiyi tuttuğu ellerine kadar yansımıştı.
Yağız ise gözlerini bir an olsun genç kadından ayıramıyordu.
Kahvesini uzatan Zeynep'in çimen gözlerine baktı ve hafifçe tebessüm etti.
"Teşekkür ederim." dedi.
Sadece iki kelimeydi belki ama Zeynep'in kalbi yine de hızlanmıştı.
"Afiyet olsun." diyen Zeynep;
Kahveyi verdikten sonra sessizce yerine geçip oturdu. Başını kaldırıp bakmaya cesaret edemese de göz ucuyla Yağız'ı izlemeyi ihmal etmiyordu.
Tam o sırada Hakan dostunun yanına biraz eğildi.
Dudaklarının kenarında muzip bir gülümseme vardı.
"Geçmiş olsun kardeşim..." dedi alçak sesle.
"Yandın sen."
Ardından kendi kahvesinden keyifle bir yudum aldı.
Yağız ise sanki tek başına çetin bir savaştan çıkmış bir komutan edasıyla dimdik oturuyordu.
Elindeki fincanı ağır ağır kaldırdı.
Masadaki herkesin gözü fark ettirmeden onun üzerindeydi.
İlk yudumu aldığı anda ağzına yayılan o tarifsiz tat, boğazını yakıp geçti.
Tuz mu vardı?
Karabiber mi?
Pul biber mi?
Yoksa hepsi birden mi?
Ayırt etmek mümkün değildi.
Fakat yüzüne yayılan hafif renk değişimi dışında en ufak bir tepki vermedi.
Çenesini sıkıp yutkunmakla yetindi.
Bu defa fincanı yeniden kaldırdı.
İkinci yudumu alırken gözleri doğrudan Zeynep'i buldu.
Çimen gözlere baktı.
Birkaç saniye boyunca sadece ona odaklandı.
Sanki kahvenin tadını değil de sevdiği kadının gözlerini içine çekiyordu.
Boğazını yakan şey kahve değildi artık.
Aşktı.
Özlemdi.
Kavuşmanın eşiğinde olmanın verdiği tarifsiz heyecandı.
Genç adam elindeki berbat tadı olan kahveyi tek kelime etmeden içmeye devam etti. Çünkü Yağız öyle kolay pes edecek biri değildi.
O, yıllarca dağlarda görev yapmış, binlerce zorluğun içinden alnının akıyla çıkmış bir askerdi. Nice çatışmalar görmüş, nice tehlikeler atlatmıştı.
Şimdi bçtadı iğrenç olan sevdiği kadının elinin değdiği baharatlı bir kahveye mi yenilecekti?
Asla....
O, bugün burada yenilmeyecekti.
Zaten hayatında yalnızca bir kişiye yenilmişti.
Karşısında oturan, çimen gözleriyle aklını başından alan o genç kadına...
Ve Yağız, bu yenilgiden hiç şikâyetçi değildi.
Artık gecenin en önemli anı başlamıştı
Albay, aile büyüklerinden aldığı onayın ardından söze girdi.
"Rıdvan Bey, biz buraya hayırlı bir iş için geldik. Büyüklerimizin de müsaadesini alarak bu mukaddes görevi bizzat yerine getirmek istedim."
Kısa bir duraksadı. Salondaki herkesin dikkati artık onun üzerindeydi.
"Allah'ın emri, Peygamber Efendimizin kavliyle; kızınız Zeynep Hanım'ı oğlumuz Yağız'a istiyoruz."
Sözler salonda yankılanırken herkesin bakışı Rıdvan Bey'e döndü.
Rıdvan Bey oturduğu yerde hafifçe geriye yaslandı.
İşte o an...
Yıllardır gözü gibi bakıp büyüttüğü yeğeninin artık yuva kuracak yaşa geldiği gerçeği bütün ağırlığıyla çöktü omuzlarına.
Zordu...
Çok zordu...
Belki Zeynep öz kızı değildi. Aralarında hiçbir zaman kan bağı olmamıştı. Ama bazı bağlar vardı ki kandan da güçlüydü.
Can bağı...
Yıllar içinde kurulan, emekle büyüyen, sevgiyle kök salan bağlar...
Rıdvan Bey, Zeynep'i kendi kızlarından hiç ayırmamıştı. İlk ateşlendiğinde sabahlara kadar başında bekleyen, ilk düştüğünde dizindeki yaraya üzülen, ilk gözyaşında canı yanan oydu.
Küçücük bir kız çocuğuyken avuçlarının içine aldığı Zeynep, fark etmeden büyümüş, genç bir kadın olmuştu.
Şimdi ise başka bir yuvaya uğurlanacaktı.
Kalbinin bir yanı bunun mutluluğunu yaşarken, diğer yanı tarifsiz bir ayrılığın hüznüyle sıkışıyordu.
Çünkü o an hissettikleri, öz kızını isteyen bir babanın hislerinden farklı değildi.
Hatta belki daha da fazlasıydı.
Zeynep onun kızı değildi belki...
Ama Rıdvan Bey, Zeynep için bir amcadan çok daha fazlasıydı.
Bir baba neyse, o da oydu.
"Allah utandırmasın, hayırlı uğurlu olsun iki taraf için de. Ben de amcası değil ama bu defa babası olarak verdim gitti." dedi Rıdvan Bey.
Gözlerinden süzülen yaşları saklamaya çalışırken Rukiye Hanım elini sıkıca tutup ona destek oldu.
Tam o sırada Kenan gece boyunca koruduğu sessizliği bozdu.
"Babam verdi vermesine de..." dedi hafifçe öne eğilerek.
Bakışlarını Yağız'a çevirdi.
"Oğlunuz nasıl biridir Albayım? Kızımıza iyi bakabilecek mi? Ne iş yapar, huyu suyu nasıldır?"
Bu sorunun ardından salonda kısa bir sessizlik oluştu.
Korhan Albay cevap vermek üzereydi ki Yade Zergül bastonunun ucunu yere bir kez vurdu.
"Dur hele Albay."
Yağız gözlerini kapattı. Bittiğinin resmiydi.
Yade Zergül ağır ağır kahvesinden bir yudum aldı.
"Oğlumuz askerdir." Dedi ciddi bir ifadeyle.
"Vatanına, milletine hizmet eder. Şükür bugüne kadar alnımızı eğdirecek bir işini görmedik."
Yağız derin bir nefes aldı.
Tam rahatlayacaktı ki Yade Zergül devam etti.
"Amma..."
Bu tek kelimeyle Yağız'ın bütün umutları söndü.
"Oğlumuz Gülhane maymunu gibidir. Antep otabanı bile bundan edeplidir." dedi ciddi bir ifadeyle.
Salondakiler bir an ne diyeceğini anlamaya çalışırken Yade Zergül devam etti:
"Japon yapıştırıcısı misali yapışır bir yere, kurtulamazsın.Canından bezdirir."
Herkes Yade Zergül'e dönüp şaşkın şaşkın bakıyordu. Söylediklerinin nereye varacağını merak etmişlerdi.
Eğlenen taraf ise Yavuz ve Leyla'ydı.
İkisi de Yağız'ın birazdan başına gelecekleri tahmin ediyordu.
"Kızınıza bakma konusuna gelince..." dedi Yade Zergül, kahvesini eline alırken.
"Bir ara beni baş göz etme derdine düşmüştü. Oturup alacağı başlık parasını, malı mülkü hesaplıyordu. Yazık hayallaeri suya düştü. Artık siz anlayın gerisini... "
Yağız'ın gözleri büyüdü.
"Yadem..."
"Sus!" dedi Yade Zergül, tek kaşını kaldırarak.
"Ben konuşuyorum."
Salonda kahkahalar yükselirken yaşlı kadın sözlerine devam etti:
"Kısacası çok da güvenilir biri değildir."
Bu kez kahkahalar daha da arttı.
Yağız ise aldan mora, mordansa ala dönüyordu. Kahveden mi, utancından mı bilinmez ama yüzünün rengi durmadan değişiyordu.
Yavuz'un omuzları titriyor, Berdan ise gülmemek için başını öne eğiyordu.
Yade Zergül kahvesinden keyifle bir yudum daha aldı.
"Amma velakin..." dedi.
"O kadar kusurunu saydım diye kızınızı emanet etmeyecek değilsiniz."
Bakışlarını Zeynep'e çevirdi.
"Ben torunumu bilirim. Sevdi mi tam sever. Sahiplendi mi sonuna kadar sahip çıkar. Hiçbirşeyine değil ama torunumun sevdasına kefilim. Seven adam ise; Sahip çıkar yanlış yapmaz."dedi.
Sonra yüzünü yeniden Kenan'a döndü.
"Yani içiniz rahat olsun evlat. Başınıza bela verdik ama iyi bela verdik. Sonuçta koskoca teğmen..."
Yavuz, Berdan ve Tahir daha fazla kendilerini tutamadılar ve kahkahalarını saldılar.
Babadağ ailesi ise ilk kez Yade Zergül'ün o beklenmedik, şakacı yüzüyle tanışıyordu.
Rıdvan Bey ve Rukiye Hanım derin bir nefes verdiler. Yaşlı kurt, öyle ciddi bir ifadeyle konuşmuştu ki bir an söylediklerinin gerçek olduğunu sanmışlardı.
Rıdvan bey, Zeynep'ten aldığı onay ile;
"Madem birbirlerini sevmişler, verdim gitti," dedi.
Nihayet mesele tatlıya bağlanmış, kızı istemişler ve almışlardı.
Aybeniz Hanım da bu sıcak aile ortamında bulunmaktan büyük keyif alıyordu. Yıllardır hasret kaldığı samimiyeti ve aile sıcaklığını bu evde bulmuş gibiydi.
Rıdvan Bey'in, "Verdim gitti." sözleri evin içinde yankılanırken Yade Zergül ellerini açıp başını hafifçe gökyüzüne kaldırdı.
"Ya Rabbi şükür..." dedi.
Sesinde dua eden bir insanın huşusu değil, muradına ermiş bir ninenin memnuniyeti vardı.
Sonra gözlerini salondaki en küçük torununa çevirdi.
"Berzan!"
"Buyur Yadem." diyen delikanlı yerinde hemen hazr ola geçti.
"Hele aç bizim oralardan bir hava. Ben bu gece şu şam şeytanından kurtuldum ya, oynamazsam uyuyamam."
Sözleri salonda kahkahaların yükselmesine sebep oldu. Özellikle Yavuz, Berdan ve Tahir kendilerini tutamazken Yağız başını iki yana sallamakla yetindi.
Berzan da vakit kaybetmeden telefonundan Antep yöresine ait hareketli bir halay havası açtı.
Daha müziğin ilk ezgileri duyulur duyulmaz Yade Zergül yerinden kalktı. Bastonunu koltuğun yanına bıraktıktan sonra Yağız'ın ceketinin yakasında duran mendili çekip aldı.
"Bu gece bununla oynayacağım."
Dedi ve başıyla torunlarına işaret etti.
Bu işareti alanlar hiç itiraz etmeden ayağa kalktı.
Önce Yaren, ardından Leyla, Yavuz, Tahir, Senem, Berdan, Hasret ve Berzah halaya dahil oldular. Kısa süre içinde salonun ortasında geniş bir halka oluştu.
Mendili elinde sallayan Yade Zergül ise halayın başına geçmiş, Yağız'a ara ara manidar bakışlar atmayı da ihmal etmiyordu.
Sanki yıllardır beklediği günü sonunda görmüş gibiydi.
Annesinin bu hâlini gören Behram Ağa da daha fazla yerinde oturamadı. Gülümseyerek ayağa kalktı ve gidip annesinin koluna girdi.
"Çekil bakalım ana, başı oğlun tutsun."
Yade Zergül oğluna yan gözle bakıp mendili verdi.
Azade Hanım da eşinin ardından halaya katıldı.
Rıdvan Bey ile Rukiye Hanım ise olanları hayret ve gülümsemeyle izliyorlardı.
Yade Zergül'ün içindeki coşku ikisini de şaşırtmıştı.
Daha birkaç dakika önce ağırbaşlılığı ve heybetiyle oturan kadın gitmiş, yerine torununun mürüvvetini gören neşeli bir nine gelmişti sanki.
Derken Yağız ile Hakan da halaya katıldı.
Zeynep'in de utana sıkıla halkaya girmesiyle Yade Zergül iyice şenlendi.
Omuzlarını daha sert sallıyor, mendili havada daha coşkulu savuruyordu.
Yağız'a her baktığında yüzündeki muzip ifade biraz daha belirginleşiyordu.
Sonunda torununu evlendirme yoluna sokmuş olmanın keyfini çıkarıyordu.
Böylece Babadağ ailesinin evi bir anda halayın ritmiyle doldu.
Kahkahalar, alkışlar ve yükselen halay havası birbirine karışırken evin içi şenlenmiş, istemenin resmiyeti çoktan yerini aile olmanın sıcaklığına bırakmıştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde misafirler yavaş yavaş dağıldılar. Miroğlu ailesi, kendileri için hazırlanan Macit'in eve geçerken; Korhan Albay ve Hakan Teğmen otele döndüler. Berdan ile Hasret de aileleriyle vedalaşıp ayrıldılar. Tahir ve ailesi de geceyi otelde geçireceklerdi.
Çünkü yarın onları oldukça yoğun ve yorucu bir gün bekliyordu.
Söz ve nişan bir arada yapılacaktı. Sabahın erken saatlerinden itibaren hazırlıklar başlayacak, evler yeniden telaşla dolacaktı.
Zeynep ile Yağız'ın ise içleri içine sığmıyordu.
Nihayet yüzükleri takılacak, çıktıkları yol resmiyet kazanacaktı.
Birbirlerine attıkları her bakışta aynı heyecan, aynı mutluluk vardı.
Fakat herkes mutluluğun tadını çıkarırken, şehrin başka bir köşesinde intikam ateşiyle yanıp tutuşan bir adam vardı.
Atahan...
Haberi çoktan almıştı. Kardeşi toprağın altında yatarken onların mutlu olmasına izin vermeyecekti. Öfke, damarlarında zehir gibi dolaşıyordu.
Elindeki bardağı sıkarak adamlarına emir verdi.
"Babadağ ailesiyle Miroğlu ailesini gözünüzün önünden ayırmayın. Kim nereye gidiyor, kim kiminle görüşüyor, her şeyi öğreneceğim."
Sesinde öyle bir nefret vardı ki odadaki adamlar bile ürperdi.
Atahan telefonu kapattıktan sonra yüzüne şeytani bir gülümseme yayıldı.
Ardından ağır adımlarla odanın diğer tarafına yöneldi.
Kapısı kilitli olan odaya...
İçeride günlerdir tuttuğu genç kadın vardı.
Verdiği ilaçların etkisiyle yarı baygın hâlde yatağın üzerinde yatıyordu.
Bu gecenin şanssızı o muydu bilinmezdi...
Ama bir gerçek vardı ki, bu geceden sonra hayatı geri dönülmez şekilde değişecekti.
Atahan Turalı, tuzağına düşürdüğü genç kızların tadına önce kendisi bakar, ardından onları yüksek paralar karşılığında zengin müşterilerine satardı.
Onun için insanlar yalnızca alınıp satılan birer metadan ibaretti.
Vicdanını yıllar önce kaybetmişti.
Bu kez kurbanı, yabancı uyruklu genç bir kızdı.
Daha iyi bir hayat, zenginlik ve güzel bir gelecek vaatleriyle kandırılmıştı.
Şimdi ise hayallerinin peşinden çıktığı yol, onu bir canavarın karanlık ellerine teslim etmişti.
Ve genç kız, bunun henüz farkında bile değildi...
********************
"Gecenin demine ayrılık, benim yüreğime hazan çöktü..."
Kadir, bahçedeki kanepelerden birine oturmuş, sessizce düşüncelere dalmıştı. Gözlerini karanlığa çevirmiş olsa da zihni yıllar öncesinde dolaşıyordu.
Bir abi olarak Zeynep'in evlenecek olmasını hâlâ tam anlamıyla kabullenemiyordu.
Yıllardır gözünden sakındığı, düştüğünde yaralarını sardığı, ağladığında ilk koştuğu kardeşi artık kendi yuvasını kurmaya hazırlanıyordu. Sanki avuçlarının içinde büyüttüğü o küçük kız, bir anda kanatlanmış ve uçmaya hazırlanmıştı.
Zeynep'i doğduğu günden beri canından bir parça, kanından biri bilmişti. Onu korumayı, kollamayı, sahip çıkmayı kendine görev edinmişti. Kadir, abilik duygusunu ilk kez Zeynep'le tatmış; onun ilk adımlarına, ilk gözyaşlarına, ilk sevinçlerine şahit olmuştu.
Çocukken dizini kanatıp ağlayarak yanına gelen de Zeynep'ti, korktuğu gecelerde kapısını çalıp yanına sığınan da...
Yıllar boyunca ne zaman başı sıkışsa ilk onu aramış, ne zaman mutlu olsa ilk onunla paylaşmıştı.
Şimdi ise o küçük kız büyümüş, sevmiş ve sevildiği adamla bir ömür yürümeye karar vermişti.
Kadir bunun için mutlu oluyordu elbette.
Yağız'a güveniyordu.
Kardeşinin sevildiğini, değer gördüğünü biliyordu.
Ama işte insanın kalbi mantığı kadar güçlü olmuyordu bazen.
İçinde tarif edemediği bir boşluk vardı.
Sanki hayatının en kıymetli emanetlerinden biri yavaş yavaş ellerinden kayıp gidiyordu.
Derin bir nefes aldı.
Gökyüzüne baktı.
Daha dün gibi hatırlıyordu; minicik elleriyle parmağına tutunan Zeynep'i...
Şimdi ise o eller, başka bir adamın elini tutmak için uzanıyordu.
Zaman ne garipti...
Bir bakıyordun beşiğinde ninni söylediğin çocuk, bir bakıyordun gelinlik hayalleri kuruyordu. Bir bakıyordun peşinden koşup düştüğü yerden kaldırdığın kardeşin, bir ömür yaslanacağı adamı bulmuş oluyordu.
Kadir'in dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi.
"Mutlu ol yeter, kuzum..." diye fısıldadı kendi kendine.
Rukiye Hanım, gökyüzüne dalmış, kendi kendine konuşan oğlunu görünce eline aldığı iki bardak çayla yanına doğru yürüdü. Bahçeyi saran gece sessizliği, uzaktan gelen cırcır böceklerinin sesiyle bölünüyordu. Hava serinlemiş, gökyüzü yıldızlarla dolmuştu.
"Dalmışsın oğlum, hayırdır?" diye sordu yumuşak bir sesle.
Kadir, annesinin uzattığı çay bardağını alırken teşekkür etmeyi de ihmal etmedi.
"Sağ olasın ana. Öyle gökyüzüne bakıyordum." dedi.
Rukiye Hanım oğlunun yanına oturup bacağının üzerinde duran elinin üzerine kendi elini koydu. O el yıllarca evlatlarının başını okşamış, düştüklerinde kaldırmış, yaralarını sarmıştı. Şimdi ise oğlunun içini kemiren düşünceleri anlamaya çalışıyordu.
"Ben seni bilmez miyim oğlum? Zeynep'e üzülüyorsun değil mi? Benim de içim buruk. Yıllardır analık ettiğim kız... Daha dün saçlarını tarayıp ördüğüm çocuk bugün yuvadan gidiyor. Annelerin kaderi bu olsa gerek. Hem ağlayıp hem de elimizle gelin ediyoruz." dedi, dolan gözlerini usulca silerken.
Kadir annesine baktı. Haklıydı. Zeynep sadece onun değil, Rukiye Hanım'ın da gözünün nuru olmuştu. Yıllar boyunca ona öz evladı gibi bakmış, sevgisini hiç eksik etmemişti.
Anne oğul bir süre sessizce çaylarını yudumladılar. İkisinin de yüreğinde aynı burukluk vardı. Fakat Kadir, annesini tanıyordu. Rukiye Hanım yalnızca Zeynep'i konuşmak için gelmemişti. Son iki gündür bir şeylerin peşinde olduğu her hâlinden belliydi.
Nitekim beklenen cümle çok gecikmedi.
"Sırayla yuvadan uçmaya başladınız. Bugün Zeynep, yarın sen..." dedi Rukiye Hanım imalı bir şekilde.
Kadir gözlerini kısıp annesine baktı.
"Her şey nasip kısmet ana da... Sen şimdi beni nereden çıkardın, ben onu anlamadım."
Sesindeki şüphe gizlenemiyordu. Annesinin bu tona büründüğünü çok iyi bilirdi. Belli ki dilinin altında yine bir bakla vardı.
"Niye oğlum, bekâr mı gezeceksin? Elbet sen de bir gün yuvanı kurup gideceksin. Rabbim bana o günleri de göstersin inşallah."
Kadir içinden derin bir iç çekti.
Demek konu yine oraya gelmişti.
Acaba bu kez hangi kızı bulmuştu da yol yapmaya çalışıyordu?
"Yine kimi buldun bana Rukiye Sultan?" diye sordu.
Rukiye Hanım'ın yüzü bir anda aydınlandı.
"Vallahi Kadir'im, bu sefer güzel birini bulmuşum. Sen bile hayır diyemeyeceksin." dedi heyecanla.
Kadir başını geriye yaslayıp gökyüzüne baktı.
"Anam, hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?" diye sordu.
Rukiye Hanım kaşlarını yukarı kaldırıp dudaklarını büzdü.
"Cık."
Bu tek hecelik cevap bile Kadir'in pes etmesine yetmişti.
Artık annesiyle ciddi ciddi konuşmasının zamanı gelmişti. Yoksa yine gidip habersizce bir genç kızın ailesiyle konuşacak, sonra da ortalığı birbirine katacaktı.
"Anam..." dedi yumuşak bir sesle.
"Benim güzel anam..."
Derin bir nefes aldı.
"Bak, kimsenin kanına girme. Ana, bugüne kadar seninle bu konuda çok kez konuştuk ama sen hiç durmaya niyetli değilsin."
Rukiye Hanım oğlunu sessizce dinliyordu.
Kadir bu kez bakışlarını annesinin gözlerine çevirdi.
"Annem... Bak, ben evleneceğim zaman sana söylerim. Lütfen artık ne beni ne de kendini yorma." dedi.
Sesinde sitem yoktu.
Sadece yıllardır aynı konuşmayı yapmaktan yorulmuş bir adamın çaresizliği vardı.
Rukiye Hanım ise elindeki çay bardağına baktı. Oğlunun söylediklerini duyuyordu ama bir annenin yüreği kolay kolay vazgeçmiyordu.
Çünkü onun gözünde Kadir hâlâ yuvasını kurmayı bekleyen evladıydı. Ve hangi yaşa gelirse gelsin, bir anne için evlat hep eksik kalan bir yanıydı.
"Ah benim kara oğlum..." dedi Rukiye Hanım, gözleri oğlunun yüzünde dolaşırken. Sesinde hem şefkat hem de yılların verdiği tecrübenin ağırlığı vardı.
"Sen sanıyorsun ki bu garip anan halden anlamaz. Ben senin kalbinin de aklının da kimde olduğunu bilmez miyim zannedersin? Ben senin gözünün titremesinden anlarım be oğlum."
Kadir'in bakışları annesine döndü. Şaşırmamıştı. Bir anne için bazı sırlar sır olarak kalmazdı zaten.
Rukiye Hanım derin bir nefes aldıktan sonra devam etti:
"Ama o kız olmaz annem... O bir ağa kızı. Tırnağı kırılsa aşireti ayağa kalkar. Anlıyorsun beni değil mi?"
Kadir annesini elbette anlıyordu.
O da biliyordu aralarındaki yaşam farkını.
Bir tarafta büyük bir aşiretin kızı, diğer tarafta kendi emeğiyle ayakta duran sıradan bir inşaatçı...
Olur muydu peki?
Neden olmasındı?
Kader yazdıktan, onlar birbirlerini sevdikten sonra niye olmasındı ki?
Kadir bu yola çıkarken bunların hepsini düşünmüş, her ihtimali tek tek tartmıştı.
"Anam..." dedi sakin ama kararlı bir sesle.
"Oğlunun hâlini anladın da, sen hiç bilemedin mi ki oğlun her şeyi düşünerek bir yola çıkar? Ben bu söylediklerini kaç gece düşündüm, kaç gece olmazlara koydum. Kaç defa vazgeçmeye çalıştım. Ama anne... Her defasında kalbim galip geldi."
Sözlerinin sonunda gözlerini uzaklara çevirdi.
Bazı duygular vardı ki insan ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın dönüp dolaşıp yine aynı yere çıkıyordu.
Rukiye Hanım oğlunu bilirdi.
Hem de herkesten iyi bilirdi.
Bir şeye karar verdiyse kolay kolay vazgeçmeyeceğini de biliyordu.
Ama işte anne yüreği korkuyordu.
Canının yanacağından, sonunda üzülüp kırılacağından korkuyordu.
Elini oğlunun dizine koydu.
"Sen benim ilk göz ağrımsın..." dedi sesi titreyerek.
"Dert ortağımsın, sırdaşımsın. Kadir'im, çok canın yanar. Sen kaldıramaz, altında ezilirsin annem."
Bir an sustu.
Sanki söyleyeceklerini toparlamaya çalışıyordu.
"Bak, yukarıda Allah var; kıza diyecek tek sözüm yoktur. Dört dörtlük bir kızdır. Huyu da suyu da pek güzeldir."
Kadir başını kaldırıp annesine baktı.
Rukiye Hanım'ın derdi kız değildi.
Asıl korktuğu şey bambaşkaydı.
"Lakin annem..." dedi yavaşça.
"O büyük şehirlerde yetişmiş, tahsilli, geleceği parlak bir doktor olacak. Sen ise inşaatlarda sürünen bir adam olarak kalacaksın."
Bu sözler Kadir'in canını yakmıştı ama annesine kızmadı.
Çünkü onun konuşan dili değil, korkularıydı.
"Bugün değilse yarın... Yarın değilse öbür gün... Ama mutlaka bir gün bu durum aranıza girecek. Siz istemeden birbirinizi yaralayacaksınız."
Rukiye Hanım söylediklerine öyle emindi ki onların mutlu olabilme ihtimalini hiç hesaba katmamıştı bile.
Belki de annelik buydu.
Mutluluğu düşünmeden önce evladının yaşayacağı acıyı hesap etmek...
Kadir sessizliğini korurken Rukiye Hanım son kez konuştu.
"Yanacaksın oğlum..." dedi gözleri dolarak.
"Yanarken yakacaksın. Sonunda da kül olacaksın."
Bahçeye kısa bir sessizlik çöktü.
Uzaklardan gelen rüzgâr ağaçların yapraklarını hafifçe sallarken, anne ile oğul kendi düşüncelerine gömülmüşlerdi.
"Yine de karar senin, annem."
Rukiye Hanım söylemesi gerekenleri söylemişti.
Bir anne olarak görevini yapmıştı.
Gerisi artık oğluna kalmıştı...
****************
Sabah daha güneş ufukta tam yükselmeden Babadağ ailesinin evinde hareketlilik başlamıştı. Mutfağın ışığı herkesten önce yanmış, çayın buğusu çoktan evi sarmıştı. Rukiye Hanım ile kızlar erkenden ayaklanmış, misafirler için kahvaltı hazırlıklarına koyulmuşlardı.
Güne erken başlayan Babadağ ailesi, evlerini dolduran misafirleri en güzel şekilde ağırlamak istiyordu. Mutfaktan gelen tereyağı, taze ekmek ve demlenen çayın kokusu iki katlı evin her köşesine yayılıyor, içerideki tatlı telaşı daha da hissettiriyordu.
Dün akşam yapılan isteme merasiminin ardından evin havası değişmişti.
Yorgunluk vardı belki ama herkesin yüzünde belli belirsiz bir mutluluk da okunuyordu. Özellikle Zeynep'in gözlerinden taşan heyecan, ev halkının neşesine neşe katıyordu.
Kimi sofranın hazırlanmasına yardım ediyor, kimi salondaki eksikleri tamamlıyordu. Evin içinde dolaşan sohbet sesleri, kahkahalar ve çay kaşıklarının ince tınıları birbirine karışırken, Babadağ ailesinin mütevazı ama sıcacık yuvası yeni bir güne uyanıyordu.
Bugün de en az dün kadar güzel ve heyecanlı geçeceğe benziyordu. Çünkü artık söz ve nişan günü gelip çatmıştı. Zeynep ile Yağız'ın yüzükleri takılacak, iki ailenin bağı biraz daha kuvvetlenecekti. Evdeki herkes bunun heyecanını yüreğinde hissediyordu.
Kızlar, şen kahkahalar ve tatlı sohbetler eşliğinde geçen kahvaltının ardından hazırlanıp kuaförün yolunu tutmuşlardı. Ev bir anda sessizleşmiş gibi görünse de içerideki heyecan hâlâ hissediliyordu.
Yade Zergül, Azade Hanım, Leyal Hanım, Aybeniz hanım, Fatma Hanım ve Rukiye Hanım ise salonda kurulan sofranın etrafında oturmuş, günün keyif kahvelerini yudumluyorlardı.
Bir yandan kahvelerinden küçük yudumlar alıyor, bir yandan da akşam yapılacak nişanın son hazırlıklarını konuşuyorlardı. Hangi misafir nerede oturacak, eksik kalan bir şey var mı, gençler zamanında yetişebilecek mi... Kadınların sohbeti bir konudan diğerine geçiyor, arada yükselen kahkahalar evin duvarlarında yankılanıyordu.
Berzah Ağa ile Rıdvan Bey ise Macit'i de yanlarına alarak erkenden evden ayrılmışlardı. Nişanın yapılacağı salonda son kontrolleri yapmak, eksik kalan işleri tamamlamak istiyorlardı. Böyle günlerde ne kadar hazırlık yapılırsa yapılsın insanın aklına son anda mutlaka yeni bir şey gelirdi.
Mehmet Bey ise kendini yine Sinop'un sokaklarına vurmuştu.
Yıllardır içinde taşıdığı yarım kalmış hikâyenin peşinden yürüyordu sanki.
Belki bir iz bulurum, belki bir hatıraya rastlarım umuduyla adımlarını şehrin eski sokaklarına çevirmişti.
Bir zamanlar sevdiği kadınla omuz omuza yürüdüğü yolları, birlikte oturdukları çay bahçelerini, uzun uzun sohbet ettikleri sahil kenarlarını tek tek dolaşmaya başladı.
Her girdiği sokakta bir anı karşılıyordu onu.
Her köşe başında geçmişten bir ses yankılanıyordu kulaklarında.
Kimi zaman genç bir kızın kahkahasında onu duyuyor, kimi zaman rüzgârın taşıdığı iyot kokusunda yıllar öncesine gidiyordu. Kalbinin en derin yerine sakladığı o günler, sanki birer birer canlanıyordu gözlerinin önünde.
Ne günler geçmişti bu şehirde...
Ne hayaller kurulmuş, ne sözler verilmişti.
Ama zaman acımasızdı.
Sokaklar aynı sokaklar olsa da hiçbir şey eskisi gibi değildi artık. Eski ahşap dükkânların yerini yenileri almış, bazı binalar yıkılmış, bazıları ise tanınmayacak kadar değişmişti. Şehir büyümüş, insanlar değişmiş, yıllar önüne kattığı her şeyi sürükleyip götürmüştü.
Yalnız Mehmet Bey'in içinde taşıdığı özlem değişmemişti.
Aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ ilk günkü kadar canlı, ilk günkü kadar yaralıydı. Her adımında bunu biraz daha hissediyordu. Çünkü bazı sevdalar bitmiyordu.
Sadece insanın içine yerleşip ömür boyu onunla yaşamayı öğreniyordu.
Rıdvan Bey, Macit ve Behram Ağa eksikleri gidermiş, salondan çıkmışlardı. Macit müsaade isteyerek yanlarından ayrıldı. Gitmesi gereken bir yer, görmesi gereken biri vardı.
Yaklaşık bir saatlik yolun ardından aradığı adrese gelmişti. Yıllar geçmişti buraya uğramayalı. Ama değişen hiçbir şey olmamıştı. Ev hâlâ ona eski günleri, geçmişi ve hatırlamak istemediği anıları hatırlatıyordu.
Taksiye ücretini ödeyip arabadan indi. Ahşap bahçe kapısını açarak içeri girdi.
Karısından geriye kalan tek hatıralardan biri burada yaşıyordu.
Yavaş adımlarla ilerleyip kapıya geldi. Yumruk yaptığı eliyle iki kez kapıya vurdu. Çok geçmeden kapı açıldı ve Macit, kendisine nefretle bakan o siyah zeytin gözlerle karşı karşıya kaldı.
Yıllar geçmişti ama o gözlerdeki öfke bir gram bile eksilmemişti.
"Ne işin var senin burada?" diye sordu kadın.
Sesinde ne merak vardı ne de şaşkınlık. Sadece saf ve keskin bir öfke...
Çünkü Havva, karşısında Meryem'e hayatı boyunca acı çektiren adamı görüyordu.
"Havva, hemen dikenlerini çıkarma. Merak etme, seni rahatsız etmeye gelmedim. Önemli bir konu var. Beş dakika... Sadece diyeceğimi deyip gideceğim."
Macit bahçedeki sedire geçip oturdu. Eskisi gibi değildi artık. Fazla ayakta kalamıyordu.
Havva ise yıllar sonra onu buraya getiren sebebi merak etmişti. Sessizce ilerleyip sedirin diğer tarafına oturdu.
"Kusura bakma. Şerefsizlere ikram edecek ne çayım var ne de suyum. O yüzden ne diyeceksen de git. Eşim Metin birazdan gelir."
Macit karşısındaki kadına baktı.
Gözleri hâlâ nefret saçıyordu.
Dili ise yıllar önce olduğu gibi zehirliydi.
Hak etmiş miydi?
Hem de fazlasıyla...
Zamanında çok kötülük yapmıştı. Şimdi ise hayat ona yaptıklarının hesabını tek tek ödüyordu.
"Havva... Meryem'i kaybettikten sonra toparlanamadım. Gittikçe daha gaddar, daha kötü biri oldum. Ama hayat bana öyle bir tokat attı ki... Şimdi kendi pisliğimde boğuluyorum."
Havva'nın yüzünde en ufak bir acıma belirtisi oluşmadı.
İçinden sadece:
"Beter ol..."
demek geçti.
Çünkü ne yaşarsa yaşasın, çektiği hiçbir acı Meryem'in yaşadıklarını silmeyecekti.
"Zeynep..." dedi Macit.
"Evleniyor."
Havva bir an donup kaldı.
Meryem'den kalan tek yadigâr...
Demek büyümüş, yuva kuracak yaşa gelmişti.
Gözleri doldu.
Yıllar önce dostuna verdiği sözü hatırladı.
Ama Macit yüzünden o sözünü tam anlamıyla yerine getirememişti.
"Demek evleniyor ha..." Sesi düğümlenmişti.
Macit başını salladı.
"İsterim ki annesinden kalan tek yadigâr olarak sen de bu mutlu gününde yanında ol. Bilirsin seni çok sever. Akşam sahil kenarındaki Zirve Düğün Salonu'nda nişanı olacak. Gelirseniz onu çok mutlu edersiniz."
Macit ayağa kalktı.
Söylemesi gerekeni söylemişti.
Belki de yıllar sonra ilk defa doğru bir şey yapıyordu.
Bir iki adım attıktan sonra aklına takılan düşünceyle yeniden durdu.
Arkasını dönüp Havva'ya baktı.
"Havva..."
Kadının kaşları çatıldı.
"Ne var?"
"O adam hiç geldi mi buralara?"
Havva anlamamıştı.
"Hangi adam?"
"Zeynep'in babası."
Kadının yüzü gerildi.
Yıllar sonra nereden çıkmıştı şimdi bu soru?
"Bilmiyorum... Ayrıca nereden çıktı şimdi bu soru? Sen durup dururken böyle şeyler sormazsın. Yine neyin peşindesin?"
Macit içinden derin bir nefes verdi.
Bu kadın yıllar geçse de değişmemişti.
İnsanların niyetini yüzlerinden okumayı hâlâ başarıyordu.
"Aklıma takıldı, öyle sordum. Hemen zehrini kusma."
Havva alaycı bir şekilde güldü.
"Benim zehrimden şikâyet edeceğine, Meryem'e ettiklerini hatırla."
Macit cevap vermedi.
Verecek cevabı yoktu.
Arkasını dönüp bahçe kapısından çıktı.
Ama Havva'nın içine çoktan bir kurt düşmüştü
.
Macit'in gelişi normal değildi.
Hele yıllar sonra Zeynep'in babasını sorması hiç normal değildi.
Uzun süre bahçede oturup düşündü.
Sonunda ayağa kalktı.
Akşam o nişana gidecekti.
Macit'in neyin peşinde olduğunu kendi gözleriyle görecekti.
Ve eğer Zeynep'e zarar verecek en ufak bir şey hissederse...
Bu defa karşısında yıllar önceki Havva'yı değil, çok daha öfkeli bir Havva'yı bulacaktı.
"Akşam ola, hayrola..." diye mırıldandı kendi kendine.
Sonra arkasını dönüp eve girdi.
Yavuz, Berdan ve Yağız damat tıraşı için sabahın erken saatlerinde berbere gelmişlerdi. Onlara çarşıda Hakan Teğmen de eşlik ediyordu.
Tahir, Adem ve Berzan ise Kadir ile Kenan'a yardım etmek için evde kalmışlardı. Salonun son eksikleri tamamlanacak, misafirler için yapılan hazırlıklar gözden geçirilecekti.
Berberde işler beklenenden uzun sürse de sonunda dört adam da jilet gibi hazırlanmıştı. Üzerlerine çektikleri koyu renk takım elbiseler, omuzlarına oturmuş ceketleri ve özenle düzeltilmiş saçlarıyla artık gecenin başrol oyuncuları olmaya hazır görünüyorlardı.
Sıra kuafördeki kadınları almaya gelmişti.
Hakan, Korhan Albay'ın yanına dönerken; Yavuz, Berdan ve Yağız ise üç araçlık küçük bir konvoyla önce gelin arabasını süsletmeye, ardından da kızları almaya gitmek üzere yola çıktılar.
Kuaförde ise kadınların işi nihayet bitmişti.
Saatler süren hazırlığın ardından her biri adeta başka bir masaldan çıkıp gelmiş gibiydi. Kuaför salonu saç spreyi, parfüm ve kahkahaların birbirine karıştığı tatlı bir telaşla dolmuştu.
Leyla artık tamamen hazırdı. Üzerindeki koyu zümrüt yeşili kaftan, altın işlemelerle ışığı yakalıyor ve ona asil bir görünüm kazandırıyordu. İşlemeli kemer, hamileliğinin beşinci ayında belirginleşmeye başlayan karnını zarifçe vurguluyor; kıyafetin dökümlü kesimi ise hem şıklık hem de rahatlık sağlıyordu. İnce altın detaylar, her hareketinde parlayarak ona adeta bir saray zarafeti katıyordu.
Uzun, siyah saçları kusursuz bir şekilde şekillendirilmişti. Saçlarının üst kısmı hacimli bir yarım toplu modelle geriye alınmış, geri kalan kısmı ise omuzlarından aşağıya iri ve parlak bukleler halinde dökülüyordu. Simsiyah saçlarının ipeksi parlaklığı, zümrüt yeşili kıyafetle mükemmel bir uyum içindeydi. Yüzünün iki yanına bırakılan yumuşak bukleler, güzelliğini daha da ön plana çıkarıyordu.
Fakat Leyla'nın en dikkat çekici yanı gözleriydi. Kehribar sarısı gözleri, salonun ışıkları altında altın gibi parlıyor, bakışlarına hem sıcak hem de etkileyici bir derinlik katıyordu.
O gözlerde aynı anda sevgi, güç ve biraz da yorgunluk vardı; çünkü içinde büyüttüğü bebeğin mutluluğunu her an hissediyordu.
Hamileliği ona ayrı bir güzellik kazandırmıştı. Yüzü daha yumuşak, teni daha aydınlık görünüyordu. Elini zaman zaman karnının üzerine koyuyor, içindeki minik canın varlığını hissederken istemsizce gülümsüyordu. Aynanın karşısında durduğunda sadece şık bir kadın değil, anne olmaya hazırlanan güçlü ve zarif bir kadın görünüyordu.
Nişan salonuna girdiğinde insanların dikkatini çeken şey yalnızca güzelliği olmayacaktı; Leyla'nın taşıdığı o sakin asalet, annelikten gelen yumuşaklık ve kehribar gözlerindeki ışık da herkesin hafızasında yer edecekti. O gece zümrüt yeşili kaftanı içinde adeta bir masalın kraliçesi gibi görünüyordu.
Ve Yavuz...
Yavuz onu bu halde gördüğü an birkaç saniye konuşamayacaktı. Çünkü yeşil, Leyla'da en sevdiği renkti. Yıllardır ona en çok yakıştırdığı renk buydu ama Leyla'yı bu zümrüt yeşili kaftanın içinde görünce kalbi yeniden yerinden oynayacaktı. Gözleri önce saçlarına, sonra kehribar gözlerine, ardından da bebeğini taşıyan karnına kayacaktı. Karşısındaki kadın o kadar zarif, o kadar etkileyici görünüyordu ki bakışlarını ondan ayırmakta zorlanacaktı.
O an Yavuz'un aklından tek bir düşünce geçecekti:
"Nasıl oluyor da her geçen gün ona daha çok âşık oluyorum?"
Çünkü Leyla, zümrüt yeşili kaftanı, siyah bukleleri ve kehribar gözleriyle sadece güzel görünmüyordu; Yavuz'un nefesini kesecek kadar büyüleyici görünüyordu. Onu gördüğü anda yeniden ve yeniden etkilenmeden duramayacaktı.
Zeynep aylardır hayalini kurduğu mutluluğun eşiğindeydi. Üzerindeki gece mavisi nişanlığı, salonun ışıkları altında adeta lacivert bir gökyüzü gibi parlıyor, üzerine işlenen ince taş detayları yıldızları andırıyordu.
Omuzlarını zarifçe ortaya çıkaran model, uzun ve ihtişamlı eteğiyle birleşince ona masalsı bir görünüm kazandırıyordu. Başındaki zarif taç ve özenle toplanmış saçları, güzelliğini daha da belirginleştiriyordu.
Fakat Zeynep için o günün en dikkat çekici parçası elbisesi değildi.
Boynundaki pırlanta gerdanlıktı.
O gerdanlık yıllar önce annesine aitti.
Sabahın erken saatlerinde, evde herkes hâlâ uyurken kapısı sessizce çalınmıştı. Zeynep kapıyı açtığında karşısında Macit'i görmeyi hiç beklemiyordu.
Adamın elinde eski, kadife bir kutu vardı. Yüzünde alışık olmadığı kadar yorgun ve kırgın bir ifade bulunuyordu.
Kutuyu uzatırken sesi titremişti.
"Bu... annenin gerdanlığıydı."
Zeynep ilk başta kutuyu almak bile istememişti.
Çünkü karşısındaki adam onun gözünde hiçbir zaman gerçek bir baba olmamıştı.
Yıllarca sert davranmış, kalbini kırmış, hayatını karartmıştı. Hatta bir dönem borçlarının ağırlığı altında onu tefecilere vermeyi bile düşünmüştü.
Zeynep o günleri unutamamıştı. Unutması da mümkün değildi.
Macit ise yıllardır yaptığı her şeyin vicdan azabını taşıyordu.
Bazı hataların telafisi olmadığını biliyordu.
Bazı yaraların özürle kapanmadığını da...
Ama yine de o sabah son bir umutla gelmişti.
Belki affedilmek için değil...
Belki sadece Zeynep'in annesinden kalan son emaneti sahibine teslim etmek için.
Kutuyu açtığında pırlantalar sabah ışığında parlamıştı.
Macit'in gözleri dolmuştu.
"Bunu annen sana bırakmak isterdi." diyebilmişti sadece.
Şimdi o gerdanlık Zeynep'in boynunda duruyordu.
Pırlantaların ışıltısı, gece mavisi nişanlığıyla kusursuz bir uyum içindeydi. Zarif küpeler ve bileklik görünümünü tamamlarken, annesinden kalan o değerli miras Zeynep'in kalbine de dokunuyordu.
Macit'i affetmiş değildi.
Belki uzun süre affetmeyecekti.
Ama aynada kendine baktığında boynundaki gerdanlıkta annesinden bir parça görüyordu.
Bu yüzden o sabah aldığı kutu, Macit'in değil; annesinin hediyesi gibi hissettiriyordu.
İlk göze çarpan Senem olmuştu. Üzerine oturan gümüş gri balık model elbisesi, üzerindeki taş işlemelerle ışığı yakalıyor, genç kadına zarif ve asil bir hava katıyordu.
Yaren, buz mavisi tonlarındaki işlemeli elbisesiyle adeta kış masallarından çıkmış bir prensesi andırıyordu. Elbisenin zarif kesimi ve eteklerinin akışı her adımında ayrı bir ihtişam oluşturuyordu.
Hasret ise kırmızının en asil tonunu taşımıştı üzerinde. Leyla'nın kaftanını andıran elbisesi, altın işlemelerle süslenmişti. Ancak onunki daha sade, daha zarif bir tasarımdı. Belinden aşağı düz ve kusursuz bir şekilde inen kumaş, genç kadının narin duruşunu ön plana çıkarıyordu. Kırmızı kumaşın üzerinde işlenen altın motifler ışık vurdukça kendini belli ediyor, Hasret'e adeta masalsı bir hava katıyordu. Kıvırcık saçlarını omuzlarına bırakmış genç kadın, görenin gözünü üzerinde tutacak kadar güzel görünüyordu.
Melike her zamanki gibi sadeliğin içindeki gösterişi tercih etmişti. Siyah saten elbisesi vücudunu kusursuz şekilde sararken, yırtmacı ve boynunu saran şık kesimi genç kadına etkileyici bir hava katıyordu.
Dilek ise bordo tek omuzlu takım elbisesiyle farklılığını ortaya koymuştu. Şıklıkla gücü bir araya getiren görünümü tam da onun karakterini yansıtıyordu.
Melek, saks mavisi ve ekru tonlarının uyumunu taşıyan zarif kombiniyle göz dolduruyordu. Fazla gösterişten uzak ama bakıldığında dönüp bir daha baktıran bir güzelliği vardı.
Asmin'in siyah taş işlemeli tulumu modern ve güçlü bir görünüm oluştururken, genç kadın şıklığıyla dikkatleri üzerine çekiyordu.
Sevda, kırmızı uzun elbisesiyle adeta baharın kendisini andırıyordu. Belini saran zarif kemer ve eteklerinin yumuşak dökümü, genç kadının naif güzelliğini daha da ön plana çıkarıyordu.
Zehra ise adaçayı yeşili tonlarındaki drapeli elbisesiyle son derece zarif görünüyordu. Elbisenin omuzlarından başlayıp eteklerine kadar süzülen kumaş hareketleri ona sakin ama etkileyici bir asalet katmıştı.
Hazırlıkları tamamlanan genç kadınlar aynaya son kez baktılar.
Berdan, Yavuz ve Yağız kızları almaya gelmişlerdi. Eee, Sinop sokaklarını da bir güzel inletmişlerdi.
Zeynep'i hazırlayan kızlar, Yağız gelmeden önce ona dönmemesini tembihlemişlerdi. Genç kadın merakla salonun ortasında durmuş, ellerini önünde kenetlemiş bekliyordu.
Yağız ise elinde beyaz papatyalardan oluşan gelin çiçeğiyle içeri girdi.
İlk olarak gözleri odadaki kızların üzerinde gezindi. Her biri ayrı güzel, ayrı şıktı. Bir anlığına bakışları Leyla'da durdu. Üzerindeki yöresel kaftanla tam bir hanımağa gibi görünüyordu. Asaleti ve zarafeti aynı bedende toplamış gibiydi.
Fakat o an Yağız'ın aklı da kalbi de başka bir yerdeydi.
Gözleri istemsizce Zeynep'i buldu.
Sırtı ona dönüktü.
Üzerinde taşıdığı elbise ince bedenini zarifçe sarıyordu. Daha yüzünü görmeden bile kalbinin ritmi değişmişti.
Bir an olduğu yerde kaldı.
Sanki bütün sesler çekilmiş, odada sadece o kalmıştı.
Ayakları kendiliğinden hareket etti.
Yavaş adımlarla Zeynep'in arkasına geldi.
Elindeki çiçeği sıkarken avuçlarının terlediğini fark etti. Yıllardır operasyonlara girmiş, ölümle burun buruna gelmişti ama hiçbirinde bu kadar heyecanlanmamıştı.
Titreyen elini kaldırıp genç kadının omzuna dokundu.
O küçücük temas bile ikisinin de nefesini tutmasına yetmişti.
Zeynep gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Sonra yavaşça arkasını döndü.
Ve göz göze geldiler.
Yağız'ın nefesi göğsünde kaldı.
Sanki biri gelip bütün dünyayı susturmuştu.
Çimen yeşili gözler yine bildiği gibi bakıyordu ona.
Ama bugün farklıydı.
Bugün o gözlerde sadece utangaç bir heyecan değil, aitlik vardı.
Yağız bakışlarını genç kadının yüzünden ayıramadı.
"Allah..." diye fısıldadı istemsizce.
Sesi bile çıkmamıştı neredeyse.
"Sen gerçekten çok güzel olmuşsun."
Zeynep'in yanakları kızardı.
Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki herkes duyacak sandı.
Bakışlarını kaçırmaya çalıştı ama başaramadı.
Çünkü karşısındaki adam da en az onun kadar büyülenmiş görünüyordu.
Yağız elindeki çiçeği uzattı.
"Bu da sana."
Zeynep çiçeği alırken parmakları Yağız'ın parmaklarına değdi.
İkisi de aynı anda gülümsedi.
O an ne odadaki kızlar vardı ne de dışarıda bekleyen kalabalık.
Sanki dünyada sadece ikisi kalmıştı.
Ve ikisi de aynı şeyi düşünüyordu.
"İyi ki..."
"İyi ki yollarımız bir gün kesişmiş."
Zeynep karşısındaki adamı baştan aşağıya süzdü.
Yağız, lacivertin en asil tonuna bürünmüştü. Üzerine tam oturan üç parçalı takım elbisesi, geniş omuzlarını daha da belirgin hale getiriyordu. Beyaz gömleği ve koyu renk kravatıyla son derece zarif görünüyordu. Ceketinin yakasına iliştirilen beyaz çiçek ise sert duruşuna ince bir dokunuş katmıştı. Bir asker ciddiyetine sahip olan genç adam, bugün yalnızca bir komutan değil, sevdiği kadına kavuşacak bir adamdı.
Yağız, koluna giren nişanlısıyla birlikte salondan ayrılıp arabaya doğru ilerledi. Kameraman ise o anların hiçbirini kaçırmıyor, her adımlarını kayıt altına alıyordu.
Teğmen, nazikçe kapıyı açıp Zeynep'i ön koltuğa oturttuktan sonra direksiyonun başına geçti. Yaren ve Senem de arka koltuğa bindiler. Fotoğraf çekimi için önden gitmeleri gerekiyordu.
Araç hareket ederken geride kalanlar da yavaş yavaş kuaförden çıkmaya başlamıştı.
Melike... Siyah saten elbisesinin içinde adeta gece gibi duruyordu.
Asmin'in siyah taş işlemeli tulumu, Dilek'in bordo takımı, Melek'in lacivert ve ekru tonlarındaki şık kombini, Yaren'in buz mavisi elbisesi, Senem'in gümüş rengi kıyafeti...
Her biri ayrı güzeldi.
Ama dışarıda bekleyen iki adamın gözleri onları bile görmüyordu.
Çünkü en sona kalan iki kadın vardı.
Hasret...
Ve Leyla...
Ödemeyi yaptıktan sonra kuaför çalışanlarına teşekkür ederek dışarı çıktılar.
O an Yavuz'un elindeki sigara parmaklarının arasından kayıp yere düştü.
Yanında duran Berdan'ın sigarası da aynı kaderi paylaşmıştı.
İki adam da karşılarında duran kadınlara bakakalmıştı.
Sanki bir anlığına zaman durmuştu.
Sanki kuaförün kapısından çıkanlar eşleri değil de cennetten dünyaya inmiş iki huriydi.
Leyla üzerindeki yeşil kaftanla tam bir hanımağa gibi görünüyordu. Altın işlemeler kumaşın üzerinde ışıkla dans ediyor, kehribar gözleri ve siyah saçları kıyafetin ihtişamını tamamlıyordu.
Yavuz'un bakışları karısının üzerinde sabitlendi.
Sanki beş yıl önce kaybettiği her şeyi yeniden bulmuş gibiydi.
Karşısında duran kadın sadece eşi değildi.
Yarasıydı.
Hasretiydi.
Kavuşmasıydı.
Diğer tarafta Berdan'ın gözleri ise Hasret'ten ayrılmıyordu.
Kırmızı ve altın işlemeli elbisesi genç kadının teniyle kusursuz bir uyum yakalamıştı.
Ama Berdan'ı asıl vuran şey elbise değildi.
Hasret'in saçlarıydı.
İlk defa o kıvırcık saçlar düzleştirilmiş, tepeden yapılan at kuyruğu sırtına kadar uzanmıştı.
Berdan birkaç saniye konuşamadı.
Karşısındaki kadın yıllardır sevdiği kadın olmasına rağmen onu ilk kez görüyormuş gibi hissediyordu.
Hasret kaşlarını kaldırıp gülümsedi.
"Ne bakıyorsun öyle?"
Berdan başını iki yana salladı.
"Vallahi..." dedi gözlerini ayırmadan.
"İnsan kendi karısına tekrar tekrar âşık olur muymuş, oluyormuş."
Hasret'in yanakları kızarırken Leyla kahkahasını tutamadı.
Berdan, açık gri takım elbisesiyle gecenin en dikkat çeken isimlerinden biriydi. Şık yeleği, siyah kravatı ve özenle taranmış saçlarıyla son derece modern görünüyordu. Normalde rahat tavırlarıyla bilinen genç adam, bugün tam anlamıyla bir beyefendiye dönüşmüştü.
Hasret onu gördüğünde kalbinin neden hızlandığını çok iyi biliyordu.
Yavuz hâlâ karısına bakıyordu.
Öyle derin, öyle özlem dolu bakıyordu ki...
Sanki kalabalığın içinde sadece Leyla vardı.
Ve o an herkes bir şeyi çok net anlayabiliyordu.
Bu iki adam, eşlerine delicesine âşıktı....
Leyla, belirginleşen karnıyla cilveli bir şekilde Yavuz'a doğru yürüdü.
Kocası maşallah giydiği takımın içinde taş gibiydi.
Yavuz, her zamanki gibi karizmatik ve heybetliydi. Siyah takım elbisesi üzerine adeta işlenmiş gibiydi. Duruşundaki özgüven ve keskin bakışlarıyla bulunduğu ortamda dikkat çekmemesi mümkün değildi. Siyahın verdiği asalet, onun sert mizacıyla birleşince ortaya göz kamaştıran bir görüntü çıkmıştı. Leyla'nın neden her fırsatta ona hayran hayran baktığını anlamak hiç de zor değildi.
"Ne o ağam, diliniz tutulmuş gibi?" dedi, kehribar gözlerini Yavuz'un kara gözlerinden ayırmadan.
Sonra hafifçe eğildi. Dudaklarını kulağına yaklaştırırken yüzüne muzip bir tebessüm yayıldı.
"Yaktığın kadar yakarım seni ağam..." diye fısıldadı.
"Bu ne karizma böyle? Şimdi seni şurada öpmek vardı da..."
Cümlesini yarım bırakıp geri çekildi.
Resmen adamın bütün ayarlarıyla oynamıştı.
Yavuz bir an gözlerini kapattı. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı.
"Siktir..." diye mırıldandı.
Karısı bunu hep yapıyordu.
Bazen bir bakışıyla...
Bazen tek bir gülümsemesiyle...
Bazen de kulağına fısıldadığı birkaç kelimeyle...
Koskoca adamı darmadağın etmeye yetiyordu.
Üstelik bunun farkında olarak yapıyordu.
Leyla ise yüzündeki zafer dolu gülümsemeyle ona bakıyor, kocasının düştüğü hâlden açıkça keyif alıyordu.
Yavuz etrafına baktı. Cadde kalabalıktı.
Leyla'nın elinden tuttuğu gibi kuaföre doğru yürümeye başladı.
"Ne yapıyorsun be adam? Nereye gidiyoruz?" diye sorsa da Yavuz, karısının hiçbir sorusuna cevap vermedi.
Kapıdan içeri girer girmez salondakilere dönüp:
"Bize biraz müsaade eder misiniz lütfen?" dedi.
Hem salon sahibi hem de çalışan kızlar birbirlerine bakıp kıkırdamaya başladılar. Durumu anlamaları uzun sürmemişti.
"Tabii ağam..." diyerek birer birer dışarı çıktılar.
Kapı kapanır kapanmaz Yavuz derin bir nefes verdi.
Sonra hiç vakit kaybetmeden Leyla'nın belinden tutup kendine çekti.
"Yavuz..."
Leyla itiraz edecek gibi oldu ama genç adam çoktan onu kollarının arasına almıştı.
Az önce bütün Sinop'un ortasında aklını başından alan kadının dudaklarına hasretle eğildi.
Sanki saatlerdir değil, yıllardır bekliyormuş gibiydi. Çölde kalmış gibi kana kana öptü dolgun dudakları.
Leyla'nın ilk şaşkınlığı kısa sürdü.
Bir an sonra o da kocasının omuzlarına tutunup gözlerini kapattı ve aynı tutku ile karşılık verdi.
Dünya durmuş gibiydi.
Ne dışarıdaki insanlar vardı ne de onları bekleyen onlarca kişi...
O an sadece ikisi vardı.
Nefesleri birbirine karışıyor, kalpleri aynı ritimde atıyordu.
Dakikalar sonra birbirlerinden ayrıldıklarında ikisi de nefes nefeseydi.
Yavuz alnını Leyla'nın alnına yasladı.
"Hatun..." dedi boğuk bir sesle.
"Benim ayarlarımla oynama."
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Yoksa bu kadarla kurtulamazsın."
Leyla hâlâ nefesini toplamaya çalışıyordu.
"Kuduruksun ağa..." dedi başını iki yana sallayarak.
"Hem terbiyesizsin hem de kuduruk."
Yavuz güldü.
"Bir tek sana karşı."
Sonra hafifçe geri çekilip ceketini düzeltti.
"Hadi gidelim."
Leyla aynaya dönüp kendine baktığı anda yüzündeki ifade değişti.
Makyajı bozulmamıştı. Ama ruju...
Ruju dağılmıştı. Bir saniye sessiz kaldı.
Sonra bütün kuaförü inleten sesi yükseldi.
"YAVUZ!"
Genç adam olduğu yerde sıçradı.
"Lan ne bağırıyorsun?"
"Rujumu bozmuşsun azgın teke!"
Yavuz'un yüzünde pişkin bir sırıtış belirdi.
"Az önce karşılık verirken öyle demiyordun ama."
"Git kuaförü çağır!" dedi Leyla gözlerinden ateş fışkırıyordu.
"Tamam, tamam..." dedi Yavuz gülmemek için kendini zorlayarak.
Kapıyı açıp çalışanları içeri çağırdı.
Kızlar içeri girdikleri anda ikisinin hâlini görünce dudaklarını ısırıp gülmemeye çalıştılar.
Leyla ise utanmaktan yerin dibine girmek istiyordu.
Birkaç dakikada ruju tazelendi, son rötuşları yapıldı.
Genç kadın derin bir nefes alıp ayağa kalktı.
Ama dışarı çıktığında rezaletin boyutunu anladı.
Herkes çoktan arabalara binmişti.
Ve belli ki herkes neden geciktiklerini tahmin ediyordu.
Yavuz ise hiçbir şey olmamış gibi arabasının yanında bekliyordu.
Karısını görünce centilmence kapıyı açtı.
Leyla yürürken ona öldürücü bakışlar atıyordu.
Utançtan yanakları kıpkırmızı olmuştu.
Yavuz'un keyfi ise fazlasıyla yerindeydi.
"Öyle bakma Efulim, içim gidiyor." dedi sırıtarak.
"Milletin ağzına yüz yıllık değil, bin yıllık dedikodu verdik galiba."
Leyla'nın bakışları daha da sertleşti.
Yavuz ise kahkahasını zor tutuyordu.
Çünkü karısının utanmış hâli, ona her şeyden daha tatlı geliyordu.
Eve geldiklerinde herkes hazırdı. Zeynep'ler geldikten sonra yemek yenilecek, ardından da doğruca salona geçilecekti. Bu yüzden Behram Ağa, Yade Zergül, Azade Hanım, Leyal Hanım, Rıdvan Bey, Rukiye Hanım ve Macit önden yemeklerini yiyip misafirleri karşılamak için salona geçmişlerdi.
"Yavuz, buralar sende oğlum," dedi Behram Bey.
Ağa olan oğlu gerekeni zaten yapardı ama bir baba olarak yine de emin olmak istiyordu.
Yavuz, babasına karşı ne çok sıcak ne de çok soğuktu. Aralarındaki mesafe her zaman olması gerektiği kadardı.
"Merak etme," dedi kısa ve net bir şekilde.
Kenan Dilek'i, Berzan ve Adem ise Zehra ile Asmin'i gördükleri anda dilleri tutulmuştu. Sevdikleri kadınlar hem çok güzel hem de bir o kadar asil görünüyorlardı.
Kızlarda aynı şekilde sevdikleri adamları görünce duyguları şaha kalkmıştı.
Kenan, krem tonlarındaki kombin tercihiyle diğerlerinden ayrılıyordu. Açık renk ceketinin altındaki beyaz tişört ve spor şıklığı andıran tarzı ona oldukça genç bir hava katmıştı. Dilek onu gördüğünde, karşısındaki adamın ne kadar yakışıklı olduğunu inkâr edememişti.
Berzan, krem rengi ceketi ve siyah kombinleriyle gençliğinin enerjisini taşıyordu. Diğer ağalara göre daha spor bir tercih yapmış olsa da son derece şık görünüyordu. Rahat tavırlarının altında gizlenen karizması, özellikle Zehra'nın bakışlarından kaçmıyordu.
Adem, açık gri takım elbisesiyle modern ve zarif görünüyordu. Fazla süsten uzak, sade ama dikkat çekici bir seçim yapmıştı. Üzerindeki takım onun uzun boyunu ve fit yapısını ön plana çıkarıyordu. Asmin'e baktıkça yüzüne yerleşen tebessüm ise bütün şıklığının önüne geçiyordu.
Ama işte diğerleri gibi gidip sarılamıyor, ellerini tutamıyorlardı. Kızlar da sevdikleri adamlara hayranlıkla bakmışlardı. Üçü de birbirinden yakışıklıydı.
Zeynep'lerin de gelmesiyle kadro tamamlanmıştı.
Kadir, gözleri dolu dolu kız kardeşini izlerken, sevdiği kadına da istemsizce takılıyordu bakışları. Genç kadın tam anlamıyla bir afetti. Mavi gözleri insanı içine çekiyor, baktığı kişiyi kendine esir ediyordu.
Yaren, buz mavisine çalan zarif elbisesinin içinde adeta masallardan çıkmış bir prensesi andırıyordu. Taş işlemeli üst kısmı ve dökümlü eteği genç kadının güzelliğini daha da ön plana çıkarıyordu.
Yaren ise Kadir'e nutku tutulmuş şekilde baktı.
Kadir, siyah takım elbisenin verdiği ağırbaşlılıkla her zamanki vakur duruşunu koruyordu. Fazla gösterişten hoşlanmayan adam, sade ama etkileyici görünüyordu. Siyah ceketinin altında duran beyaz gömlek ve düzgün fiziği, onu olduğundan da karizmatik gösteriyordu. Özellikle kara gözleri, koyu renk takımın içinde daha da belirginleşmişti.
Tahir ise nişanlısının yanına gidip alnına bir buse kondurdu.
"Çok güzel olmuşsun, zeytin gözlüm," dedi.
Senem, gümüş gri tonlarındaki balık kesim elbisesiyle zarafetin vücut bulmuş hali gibiydi. Bel kısmındaki taş işlemeler ve yere kadar uzanan kuyruğu ona asil bir hava katıyordu.
Senem, bu adamın varlığıyla huzur buluyor, kendini güvende hissediyordu. Hele o gamzelerine içi gidiyordu. O iki küçük çukurda ruhunu bırakabilirdi.
Tahir, lacivert takım elbisesiyle sakin ama etkileyici bir görüntüye sahipti.
Açık renk kravatı ve kusursuz duruşuyla tam bir iş adamını andırıyordu.
Gülümsediğinde ortaya çıkan gamzeleri ise bütün ciddiyetini bir anda dağıtıyor, Senem'in kalbini yerinden oynatmaya yetiyordu.
Nihayet vakit gelmişti. Konvoy hâlinde düğün salonuna doğru yola çıkıldı.
Arabalar geçtikleri her sokağı, her caddeyi korna sesleriyle inletiyor; Sinop halkı da genç çiftin mutluluğuna şahitlik ediyordu.
Salona geldiklerinde araçlarını park ettiler. Zeynep ve Yağız gelin odasına geçerken Hasret, Yaren ve Senem de onlara eşlik etti.
Geri kalanlar ise salona geçmişti.
Leyla, Aybeniz Hanım'ı yanına alarak içeri girdi. Önce kayınvalidesinin yanına uğradı. Salon daha şimdiden dolmaya başlamıştı. Bir süre sohbet ettikten sonra Aybeniz Hanım'ı kendileri için ayrılan masada Yade Zergül'ün yanına oturttu.
Ardından İstanbul'dan, Şırnak'tan ve Antep'ten gelecek misafirleri karşılamak için kocasının yanına döndü.
Şırnak'tan Berzah ve Amara çifti gelirken, Antep'ten Sıraç ile Ela gelecekti. İstanbul'dan beklenen misafir ise Cihan Akdağ'dı.
Ayrıca Yağız'ın görev arkadaşları da bu özel günde yanlarında olmak için yoldaydı.
Korhan Albay ve Hakan da nihayet salona ulaşmışlardı. Yavuz, Albay'ı kapıda karşılayıp masasına kadar eşlik etti.
Tam o sırada Leyal Hanım da kayınvalidesinin yanına gelmişti. Korhan Albay, Yade Zergül'e başıyla selam verip izin isteyerek Leyal Hanım'ın yanına oturdu.
Leyal Hanım ise hem kayınvalidesinden hem de Behram Ağa'dan çekindiği için yerinde huzursuzca kıpırdandı.
Yavuz'un dikkatinden bu detay kaçmadı.
Önce kaynanasının kızarıp bozaran yüzüne baktı, ardından Korhan Albay'ın ona yönelttiği hayran bakışları yakalayınca kaşlarını istemsizce kaldırdı.
Tam o anda Yade Zergül'le göz göze geldiler.
Yavuz'un bakışları açıkça;
"Bu ne iş?" diyordu.
Yade Zergül ise torununa tek bakışıyla;
"Sen karışma," cevabını vermişti.
Dakikalar içinde sessiz bir restleşme yaşanmıştı aralarında.
Yavuz Miroğlu kıskanç bir adamdı. Bu kıskançlığı sadece karısına değil, sevdiği herkese karşıydı.
Leyal Hanım'ı resmen Albay'dan kıskanmıştı.
Hele şu gece bir bitsin, misafirler uğurlansın... Korhan Albay'ı köşeye çekip sorguya alacağı kesindi.
Beklenen misafirler de birer birer gelmeye başlamıştı.
Berzah, karısı ve oğlu ile küçük bir aşireti andırıyordu.
Amara'nın vakur duruşu, Berzah'ın heybeti ve minik Zeyd Ali'nin masumluğu bir araya gelince ortaya insanın içini ısıtan bir aile tablosu çıkıyordu.
Yavuz onları gördükçe içi kıpır kıpır oluyordu. Bakışları istemsizce Leyla'yı buldu.
Bir gün...
Bir gün onlar da böyle olacaklardı.
Belki birgün Leyla'nın kucağında bir bebek, kendisinin omzunda bir diğeri olacaktı.
O günü düşündükçe yüzüne farkında olmadan bir tebessüm yerleşti.
Amara her zamanki gibi kendi kültürünün izlerini taşıyordu. Petrol yeşili üzerine işlenmiş altın motiflerle süslü kaftanı, onun asil duruşuyla birleşince ortaya göz kamaştırıcı bir görüntü çıkıyordu.
Berzah Ağa, toprak tonlarındaki üç parçalı takım elbisesiyle olgun ve güçlü bir görüntü sergiliyordu. Kum rengine çalan takımının içine taktığı kahverengi kravat, ten rengiyle uyum sağlıyor, ona ayrı bir ağırlık katıyordu. Yanında eşi ve oğluyla tam anlamıyla bir aile reisi gibi görünüyordu.
İkinci araçtan Sıraç ve Ela indiler.
Ela'nın siyah balık model elbisesi ise genç kadının zarafetini ön plana çıkarıyordu. Sade görünmesine rağmen bulunduğu ortamda dikkat çekmemesi mümkün değildi.
Cihan Akdağ sevdiği kadına hayran kalmıştı.
Ela da ondan farksız değildi sevdiği adam yine çok şıktı.
Cihan Akdağ, her zamanki gibi girdiği ortamın havasını değiştiren adamlardandı. Kırık beyaz çift düğmeli takım elbisesi kusursuz görünüyordu. Kendinden emin yürüyüşü, güçlü duruşu ve karizmatik tavırlarıyla Ela'nın dikkatini üzerine çekmişti.
Yanında duran Emir Talha ile birlikte adeta bir dergi kapağından çıkmış gibiydiler.
Emir Talha ise siyah takım elbisenin verdiği gizemli havayı sonuna kadar taşıyordu. Açık renk gömleği ve ciddi yüz ifadesiyle daha mesafeli görünse de, dikkatli bakan biri onun ne kadar güçlü bir karaktere sahip olduğunu anlayabilirdi. Cihan'ın sağ kolu olmasının boşuna olmadığı duruşundan bile belli oluyordu.
Leyla da dostlarını karşılamak için Tahir'le birlikte kapıya gelmişti.
Hanımağalar birbirlerini hayranlıkla süzerken, beyler kendi aralarında şakalaşıyorlardı.
Sıcak karşılamaların ve hoş beşin ardından herkes içeri geçti.
Artık gecenin en özel anına dakikalar kalmıştı.
Gelin ve damadın salona çıkmasına yalnızca beş dakika vardı.
Ayakta durmaktan yorulan Macit yerine otururken, Mehmet Bey de Behram Ağa'nın yanına gidip ona eşlik etmek istedi.
Fatma Hanım'ın içindeki huzursuzluk ise bir türlü dinmiyordu.
Şimdilik korktuğu hiçbir şey olmamıştı ama ya o kadın bu gece çıkıp gelirse?
İşte o düşünce, saatlerdir içini kemirip duruyordu.
Ve tam o sırada...
Salonun kapısında öyle biri vardı ki, gelen kişiyle birlikte yıllardır toprağın altında kaldığı sanılan sırlar, yarım kalmış hesaplaşmalar ve geçmişin gömülü gerçekleri ağır ağır gün yüzüne çıkmaya başlayacakdı
Mehmet Bey başını kaldırıp kapıya baktığında, yüzündeki tüm renk çekildi.
Nefesi boğazında düğümlendi.
Yıllardır bulmaya çalıştığı bir geçmiş, hiç beklemediği bir anda karşısında durmuştu.
Fatma hanımın eli kalbinin üzeşne gitti. Olabilir miydi? Kocasının bakışlarına bakılırsa geçmiş gelmişti...
Mehmet beyin, Dudaklarından dökülen tek kelime ise;
"Sen..." oldu.
O an zaman durmuştu.
Ne salonun kalabalığı vardı ne de yükselen müzik sesleri...
Sadece geçmiş ve bugün, aynı noktada çarpışmıştı.
Çünkü bazı insanlar yıllar geçse de unutulmazdı.
Ve bazı sırlar, ne kadar derine gömülürse gömülsün, günü geldiğinde toprağı yarıp yeniden gün yüzüne çıkardı...
İnsan geçmişinden kaçabilirdi belki... Ama kaderin hafızasından asla. Çünkü bazı sırlar ne kadar derine gömülürse gömülsün, vakti geldiğinde toprağı yarıp gün yüzüne çıkardı.
Yıllar önce yarım kalan bir hikâye, hiç umulmadık bir gecede yeniden karşılarına çıkmıştı. Ve o andan itibaren hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı....
Bölüm sonu canlarım..
Lütfen satır arası yorumlarınızı eksik etmeyin.
En azından yıldıza basıp bir tane bile olsa bölümile alakalı yorum yapın. En azından yazılan o emeğe saygı olarak bunu yapın...
Keyifli okumalar ..

Zeynep'in isteme gecesi giydiği elbise.

Kızların kıyafetleri.


Erkeklerin kıyafeti.


Rukiye hanımın yemekleri.

Sıraç Kurdoğlu.

Zeynep'in annesinden kalan set..
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 37.6k Okunma |
3.38k Oy |
0 Takip |
57 Bölümlü Kitap |