

"Bana inat, Asya. Bana inat, beni sevmeyi deneyebilir misin?"
16 Yıl Önce
İlahi Bakış Açısı
Küçük adımları, günler önce yağan ve her adımında su kütlesine dönüşen karların içinde ilerliyordu. İki hafta olmuştu. Bugünle tam iki hafta olmuştu. Tarihleri öğrenmişti. Öğretmeni, ona öğretmiş ve çabucak öğrenebildiği için de ona diğerlerinden daha fazla aferin söylemişti. Ocak, demişti öğretmeni, ocak yeniliklerin ayıdır. Yılın, yaşamın ve mutlulukların.
Doğruyu söylüyormuş. Ocağa kimsesiz bir kız olarak girmişti. Daha iki hafta önce her şeye rağmen bir evi, kıyafetleri, odası vardı. Sonra… Sonra o adam gelmiş ve ocak ayı da onun için yeniliklerin, yeni yaşamın ve acıların yılı olmuştu.
Annesinin tüm öfkesinin bedelini de Asya çekmişti. Bir kapı, bir araba, bir gözü oyulmuş kedi…
O günün üzerinden on dört gün geçmişti. Bugün günlerden de cumartesiydi. Dün cuma yani ikinci karnesini alacağı gündü ama alamadı. Dün sınıf arkadaşları karnelerini alıp anne ve babalarının yanına gidip o mutluluğu yaşarken o aç karnını doyurmanın telaşına girmişti.
Dün bir şeyler yiyebilmişti de doğrusu ama küçük bedeni, hızla o az şeyi sindirip yenisi için onu uyarıyordu. Açtı. Hiç olmadığı kadar. Yürüyecek takati kalmamıştı, zaten üşüyordu da.
Bir çöp konteynerın kenarında bulduğu iki beden büyük erkek çocuğu ayakkabıları ve günler önce çaldığı, üstündeki yeni montu. Başka çaresi yoktu ki. Ona bunu yaptıran sistemin, adaletin ve onu görmezden gelmek için çabalayan herkesin suçuydu. Yedi yaşındaki bir çocuk mont çaldı diye suçlu olamazdı. Onu koruyamayanlar suçlu olmalıydı.
Annesi varken hırsızlık yapmamıştı. Annesi artık yoktu. Ölecekti. Ölümü de annesi ona öğretmişti ve istemiyordu. O ölmemek için annesi gibi olmamak için hırsız olmuştu.
Bir duvarın kenarına sırtını yasladı, parmaklarını dudaklarına yükseltip en az dışarısı kadar soğuk olan havayı parmaklarına doğru üfledi ısınsın diye. Pek işe yaramadı. Elini bacaklarının, kollarının etrafında sürte sürte gezdirdi. Isınmadı. Üşüyordu. Çok soğuktu.
Tir tir titreyen bedeni, önünden geçen bir kadın ile oraya odaklandı. Kadının kucağında kedi vardı. Kediye garip kıyafetler giydirilmiş ve sıcak bir çantanın içine koymuşlardı. O kalabalıkta bir kedi ile göz göze gelebildi. Önünden geçip giden onca insan, o yokmuş gibi geçip gidiyor, varlığını ona sorgulattırıyordu ama kediciğin bakışları ondaydı. Hatta diğerlerinin yapmadığı şeyi yaptı. Onu gördü ve ona mırladı.
Diğerlerinin de mırlamasını beklemiyordu ama en azından birinin onunla tek bir kelime dahi olsa konuşmasını istiyordu. Birine korkularını anlatmak istiyordu. Korkuyordu. Her uyuduğunda o geceyi hatırlıyordu ve artık korkmaktan da korkuyordu.
Dudaklarını birbirine bastırıp ağlayışını yuttu. Bu hareketi ile sadece sesini dindirebilmişti. Gözleri yeniden akıttırmaya başladı zehrini. Ağlamak istemiyordu. Hava soğuk, çok soğuk. Yaşlar yüzünden yüzü daha da üşüyordu.
Kadının kucağındaki kediyi, onlar köşeyi dönene dek izledi. O kedinin yerinde olmak istedi. Biri tarafından sarıp sarınmak istedi. Başını dizlerine gömüp daha da canını yakabilecek herhangi bir olayı görmeyi engelledi.
Bir süre geçti. Ne kadar bilinmez. Aç ve uykusuz vakitlerin bedelini vücudu küçük kızdan çıkarmak istercesine onu, oraya mıhlatmıştı. Uzun bir aradan sonra gözleri aralandı. Bedeni tir tir… Öncekine nazaran daha da soğuk. Artık açlığını da hissetmiyordu. Sadece soğuk.
Isınmak için küçük bedenini zar zor ayağa kaldırdı. Gözlerini kapattığında aydınlıktı şimdi karanlık. Artık karanlıkta saklanma vaktiydi. Küçük adımları, duvara yaslı bedeni ve üşüyen bedeni ile yürek burkan bu halini kimse görmedi. Bakan çoktu ama gören olmadı.
Ya da sadece küçük kız bunu böyle biliyordu. Düşmanın dahi yüreğini yakan bu hali; oyunların değişmesine neden olmuş, oyuna yeni birilerini dahil etmesine neden olmuştu. Oyun baştan yazılmaya başlamıştı.
Bacağına, başını yaslayıp uyuyan çocuğuna göz atıp yeniden elindeki fotoğrafa bakıyordu. Sokakta, üşüyen ve aç olduğuna emin olduğu küçük bir kızın fotoğrafıydı. Kollarının arasında, ısıtmak için çabaladığı evladına inat; bir başkasının evladını bu soğukta günlerce bekletmişti. Biliyordu küçük kızın nerede olduğunu ama merak etmişti. Bir Hardemir’in inadını daha görmek istemişti ve görmüştü. Diğerleri kadar inat ve diğerleri kadar tehlikeli küçük bir kız çocuğu.
Günler önce kızın eline bulanan kana da şahit olmuştu. Onu kurtarmak, bu kadarına izin vermemek için onu korumak istemişti ama küçük kızın, düşmanının yardımına ihtiyacı yoktu.
Oyunlar o zaman değişmişti. Kendine çocuk katili dedirtmezdi. Bu yüzden ileride başına bela olabilecek bu kızı, ailesinin avuçlarına atmıştı. Bu küçük kızın sonunu getirecek onlardı. Kendi kanından olanlar… Hardemirlere güven olmazdı ve o bunu biliyordu. Özellikle de araya ihanet girerse ve küçük kızın ihanet etmesi için elinden geleni de yapacaktı.
Ve düşman planını kurup oyuncuları sahalara yollamıştı. Saatlerdir aracın içinde, sokağın kenarında bir duvar dibine sığınan yavrucağa bakıyordu. Yanında iki küçük evladıyla. Bakışları bir yanındaki yavrularına bir de sokağın sonundaki yavruya kayıyordu.
Yüreği kırgındı. Bu kızı alıp annesine götürse olmazdı. O kadına bir daha hiçbir iyiliği dokunamazdı ama bu küçük kız. O’nun kızı… O’nun canı. Babasına sıktığı kurşunlardan biri de belki bu kıza da denk gelmeliydi. Bir sokağın sonunda kimsesiz olmasından daha iyi değil midir?
“Dede?” Yanındaki küçük çocuktan gelen ses ile bakışlarını kızdan ayırıp onlara çevirdi. Anında yüzündeki tüm ölümcül ifadeler toz oldu.
“Buyur, dedesinin aslanı.”
“Biz neden eve gitmiyoruz? Babam bizi bekliyordur.” Küçük çocuk yorulmuştu da. Bütün gün koşuşturup durmuş ve artık evine gidip uyumak istiyordu.
Durdu. Ne cevap vermesi gerektiğini bilmiyordu. “Bir kız kardeşinin olmasını istiyordun değil mi, aslanım?”
Anında çocuğun yüzünde heyecan belirdi. Kalbi pır pır edip göğüs kafesini delmek için çırpındı. “Evet, evet dede.”
“Zaten, var. Sizin zaten kanınızdan olan bir kardeşiniz var.” Bakışları yine sokağın sonundaki küçük kıza takıldı. Sayılırdı…
Fark etmeden hem düşmanın yeni oyununda bir piyon olmuş, bir o kadar da bir kızı son an ölümden çekip almıştı.
Cana can, kana kan olan bu düzende canını da kanını da korumayı seçmişti. Şimdi herkesten koruma vaktiydi.
🚪🐱🚪
Kulaklarınızı kapatıp sessizliğe boyun eğdiğinizde gerçekten de sessizliğe mi kavuşuyordunuz?
Ben ne zaman sessizlik için boyun eğsem başımda bir cellat belirir ve eğilen boynumu benden alırdı. Korkardım. Ben hayatım boyunca bir çok konudan korkmuş küçük bir kızdım. Bedenim yirmiyi devireli iki yıl on bir ay oldu ama hâlâ eğilen boynumla o küçük kızın yakarış seslerini duyuyorum.
Ağlayışlarını, çığlıklarını, isyanlarını duyuyordum. Ben en çok sessizliği arzuladığımda o gürültüye maruz kalıyordum. Her seferinde o kargaşa bendeki küçük kızın hala büyüyemediğini gösteriyordu.
Keşke diyordum, keşke o küçük kızı büyütebilseydim… Ama bu artık imkansızdan da öte geliyordu bana. Bir yıldız olmam ne kadar olanaksa geçmişimdeki o küçük kızı yeniden büyütmem de o kadar olanak.
Boğazımı temizlemek için belki de daha fazla zaman kazanmak amacıyla bir iki kere öksürdüm. Eldeki o kısa vakti de bitirdiğimde konuşmaya başladım. “Beni sokaklardan alıp büyüten kişi babamdı. Bazı durumlardan dolayı soyadını veremedi.” Hızla bakışlarımı Baybars Beye çevirip kimseye bakmama sözümü çiğnedim. Keskin bir şekilde “Nedenini sormayın şimdi demeyeceğim.” dedim.
Zaten çok yakında nedenini görecekti. “Benim ortada kimliksiz dolaşmayacağım da malumunuz olduğundan yakın arkadaşına ricada bulundu ve onun soyadını aldım. Benden hemen sonra abimleri de himayesi altına aldı ve biz üçümüz babam ve amcam sayesinde bir çatının altında bir arada kaldık.” Soluksuz konuşurken kısa bir ara verdim ve gözlerimi kısa bir süre odanın içinde gezdirdim. Hepsinde kafa karışıklığı ve pişmanlık gibi duygular mevcuttu. Umursamadım ve devam ettim. “Doruker soyadını aldıktan sonra hayatım iki ev arasında gidip geldi. Yani iki evim vardı ve ben ikisinde de belli aralıklarla kalıyordum.”
En kısa ve masum şekilde anlattıklarımdan sonra duraksayıp derin bir nefes aldım. Yorulmuştum. Konuşurken insan yorulur veya soluksuz kalır mıydı? Ben kalıyordum. Özellikle uzun konuşmalarda sanki nefesim kesiliyordu ve bu konuşurken sesimin titremesine neden oluyordu.
“Benim anlamadığım neden sana soyadını vermedi o adam?” Arem’in sorduğu soru ile bakışlarımı ona çevirdim. Tam kızacaktım ki konuşmasına devam etti. “O değilde asıl mevzu biz bu adamı neden tanımıyoruz? Bir adı, soyadı yok mu?” Arem Hardemir şüphelenmişti.
“İlk sorun için açıklama yapmıştım.” dedim kızgın bir sesle. “İkinci soruna gelecek olursak sizin bu adam diye bahsettiğin kişiyi tanımaman gayet normal. Sonuçta kız kardeşini dahi yeni tanıyan birisin!” Öfkeli sesimin ardında yatan kırgınlığı, sesimi işittiğimde fark ettim. Aylar önce karşılarına çıkmış olsaydım beni bile tanımazdı bu adamlar. Sahi... Arem beni o gün tanımamıştı. Bir hiçmişim gibi bakmamış mıydı zaten bana.
“Asya,” dedi benle ne yapacağını bilmiyormuş gibi. “Uzlaşmaya çalışıyoruz. Seni tanımaya çalışıyoruz ve sen her seferinde dikenlerini bize saplıyorsun.” diye sitem ettiğinde bir anlığına bakışlarım odadakilerde gezindi.
Pars, kollarını göğsünde bir araya getirmiş dikkatli gözlerle bizi dinliyordu. Buğra, hüzünlü gözlerini bize dikmiş gergin bir şekilde bacaklarını sallandırıyordu. Baha, sizi umursamıyorum imajını çizmek için kafasını telefonuna gömmüştü. Çağrı, koltukta rahat bir şekilde arkasına yaslanmış ve öfkeli gözlerle ortalığı süzüyordu ve son kardeş kontenjanından olan ikizim sakin gözlerle bana bakıyordu. Diğerleri ile göz göze gelince bakışlarımı kaçırma isteği uyanmamıştı ama onunla gözlerim kesişince anında bakışlarım kaçmış ve içimde bir suçluluk duygusu peydahlanmıştı.
Bir kez yutkunup son kalan kişilere baktım. Peri Hanım, bedenini Baybars Beye yaslamış ve iç parçalayan bir ifade ile bana bakıyordu. Kahve gözleri kızarmış sanki her an ağlayacakmış gibi duruyordu. Sığındığı kişi Baybars Bey, ise arada Peri Hanımın saçlarına öpücük bırakıp çaresizlikle bana bakıyordu.
Sekiz kişinin yapması gereken basit bir şey vardı: Benden vazgeçmeleri. Eğer benden vazgeçerlerse bu olumsuz tüm duygularından azad edilirlerdi ama hiçbiri bu fikir hiç yokmuş gibi davranıyordu. Sürekli benimle kavga eden Baha bile!
“Eğer dikenlerim olmasaydı beni hiç tanımayacaktınız dahi. Kim bilir hangi kimliksiz mezar bana ait olurdu!” Öfke içinde söylediklerim hepsinde bir kırılmaya neden oldu. Peri Hanım korku dolu bir ses çıkardı.
“Asya, ne diyorsun sen kızım?” Baybars Beyin korku dolu sesi ile bakışlarımı Aremden çekip ona diktim.
“Ne mi diyorum? Size diyorum ki beni sürekli yargılamaktan vazgeçin! Ben buyum! Beğenmiyorsanız kapının nerde olduğunu biliyorum. Çekip giderim ve bir dakika bile düşünmem bunun için. Siz çocuklarınızı el bebek gül bebek büyütürken ben sokaklarda yaşam mücadelemi veriyordum ve bugün o kızın kalıntılarını taşırken beni yargılamaktan vazgeçin!” Bağırıp hızla ayağa kalktım. Nefes almakta zorluk çekiyor, kalbim göğüs kalbimi delmek istercesine çırpınıyordu.
Birkaç kaz yutkunup öfkemi arkaya atmaya çalıştım. “Yoruldum. Ben çok yoruldum ama kimse görmüyor!” Az önce ne kadar bağırıyorsam şimdi o denli kısık konuşuyordum. Yanağımda hissettiğim ıslaklıkla gözlerimden yaşların firar ettiğini anladım. “Sadece kendinizi düşünüyorsunuz siz! Benim kız kardeşim, benim kızım… Bir kere de Asya demediniz… Hep öncelik sizde. Bir kerede bu hayatta birilerinin önceliği ben olayım! Belki o zaman beni görür ve anlarsınız!” yine sonlara doğru yükselen sesim ile içimdekileri kusmam beni bir anlığına dahi olsa rahatlattı.
Gözlerimi yumup açtım. O sırada Peri hanım “Asya, tabiki de bizim önceliğimiz sensin!” dediğinde alayla güldüm.
“Demek Peri Hanımın önceliği benim! Desene o zaman senin önceliğin benken bir kere bile olsa sordun mu seni istediğimi?” Hem kızgındım hem de bu aptal tavırları beni güldürüyordu. “Ben bu evde gönüllü olarak durmuyorum! Bu bile sizin isteğinizle! Hadi bunların hepsi erkek hepsi gerizekalı ve anlamıyor! Siz neden beni anlamadınız?”diye yükselmem ile Peri Hanımdan önce başka biri ortaya girdi.
“Bakın, biz karışmasak dahi bize hakaret edecek bir yol buluyor bu!” Baha’nın homurtusunu umursamadım zaten onu yanıtlayan Çağrı olmuştu.
“Bildiği tek şey hakaret olduğu içindir. Ait olduğu yere dönse o da rahatlar bizde.” Çağrı’nın tiksinti dolu sesi ile dişlerimi sıkıp o tarafa doğru dönmemeye çalıştım ama bir anlığına ona bakışlarım kaydığında Çağrı'nın bunları derken bize değilde salonun kapısına doğru bakıp sesini oldukça yüksek çıkarttığını gördüm.
“Şimdi bende erkeğim. Bana da mı dedin?” Baybars Beyin alıngan çıkan sesi beni şaşkınlığa soktu.
“Şaka mısınız siz?” deyip parmaklarımı saçlarıma daldırdım. “Şunu yapmaktan vazgeçin! Size dediklerimi bir gram dahi dinlemiyor musunuz, siz? Onca söylediklerim ile siz sadece size dokunan yeri mi umursuyorsunuz?” Şaşkınlığım kendi cümlelerim ile artıyordu. “Pes yani, pes!” Cümlelerim bundan sonrası için yoktu. Sanki her biri bu an için ölmüştü.
Başımı iki yana sallayıp irice açtığım şaşkın gözlerim ile Peri Hanıma baktım. Bizden olmaz der gibi baktım. Ne anladı ne kadarını anladı bilmiyorum ama anladıkları ile dudaklarını sıkıca bastırıp gözlerini kaçırdı.
Onları bugün için çok fazla çektiğime kanaat getirip bir kelime dahi etmeden salondan çıktım. Merdivenleri ikişer ikişer tırmanıp ikinci kata vardım ve hemen sağ tarafta duran ikinci kapıya doğru adımlarımı daha da hızlandırdım.
Hepsinden nefret ediyorum. O hariç ama. O benim her şeyimdi.
Bana hissettirdiklerinden dolayı geriye kalanlardan yine nefret ediyordum!
Odaya girdiğim gibi bedenimi yatağa yönlendirdim ve bir kaç adım sonra tüm gücüm bitmiş gibi bedenimi yatağa bıraktım. Başımı yatağın başlığına yaslayıp gözlerimi yumdum ve günümü düşündüm.
Babam gelmişti ve o, Hardemirleri öğrenmşti. Hardemirler, babamın varlığını öğrenmişti ve buradaki en büyük sorun bu iki ailenin bir araya gelmesi. Bu üç aylık sürede bir araya gelmeleri olağan bir durumdu ama bunun yaşanmamasını istemem sâdece hayalperestlikten ibaretti. Baybars beyi tanıyorsam o kızı ile selam veren kuşu dahi bulurdu. Tabi bu saatten sonra.
Hoş kızını dahi bulmayan bir adam…
Kızını dahi bulamayan ama güçlü bir adam. Yıllardır dibindeki kızını nasıl bulmazdı? Nefesinden bile ona daha yakındım. Daha aylar önce yan yanaydık. Kızını tanımadan sadece ona düşman olan adama odaklanmıştı. Bu düşmanlıkların arasında hep görünmez olarak kalmıştım.
Birileri biliyordu. Kim olduğumu, kimlerle olduğumu biliyordu.
Sahi yıllardır beni bulamayan bu aile nasıl birden bire beni bulmuştu?
Düşündükçe aklımdaki belirsizliklerin sayısı artıyordu. Bildiğim veya tahmin ettiğim belli başlı şeyler vardı ama bunlar buzdağının sadece görünen kısmıydı. Ben suyun altında kendini gizleyen o gerçekliği istiyordum.
Kapının tıklatılması ile zihnimdeki kaostan hızla ayrıldım. Bakışlarımı kapıya çevirip düşündüm. Kim gelebilirdi ki? Merakıma kucak açıp “Gir.” diye kısık bir sesle dışarıdakini içeriye aldım.
Gecenin sonu için işime yarayacaktı.
Kapının ardında Buğra’nın kumral saçları, kahverengi gözleri ve keskin yüz hatları ile karşı karşıya geldim. Tebessüm ettiği surat ifadesi ile tatlı duruyordu. “Girebilir miyim?” Sıcacık çıkan sesi ile hayır deme ihtimalim yoktu.
“Hı hı.” dudaklarımdan onu onaylayan homurtular çıkınca yüzündeki o tatlı tebessüm daha da büyüdü. Odaya girip koca cüssesi ile önümde durdu ve odaya bir göz attı. Onun son gelişinden itibaren bazı çiçekler getirmiştim. Yapboz parçalarını bir köşede yere dökmüş yarısını yapılı bir halde yerde bırakmıştım. Evden getirdiğim takılarımı ise dağınık bir şekilde masanın üzerinde bırakmıştım. Onlar için bir çözüm ararken sıkılıp ortada bırakmıştım. Genelde sıkıldığım için bir işimi bitirmeden bir diğerine hızla geçerdim zaten.
“Sanırım takıları çok seviyorsun.” Gördüğü takılardan sonra bu sorusunun cevabını bildiğini ikimizde biliyorduk.
“Evet.” Kısa yanıtım ile bakışlarını masadan çekip bana döndürdü.
“Sana güzel bir haberim var o zaman.” Eğlenceli çıkan sesi ile bedenimi biraz daha ona çevirdim ve bakış açıma tam girmesini sağladım.
“Neymiş o?” Meraklı çıkan sesim, gülüşünü odada yankılattırdı.
Yanıma gelip oturdu ve bedenini bana çevirdi. “Arkadaşımın eşi, takı işleri ile uğraşıyor ve bu konuda çok iyi. Hatta sosyal medya üzerinde satışlarını yapıyor ve baya ünlü gibi bir şey.” deyip arka cebine uzandı. “Bekle sana direkt sayfasını göstereyim.” dediğinde ilgimi daha çok çektiği için başımı telefonuna uzattım ama iyi göremediğim için Buğraya biraz daha yakınlaştım.
Açtığı sayfayı gördüğümde şaşkınlıkla ona baktım. “Ben bu sayfayı biliyorum. Hata bir kaç kez alışveriş de yapmıştım.” deyip heyecanla elindeki telefonu aldım. Satıcının sayfasında aşağılara inip aldığım takıları bulmaya çalıştım. Gördüğüm bileklik seti ile ona döndüm.
“Bak, en son bunu almıştım ve gerçekten de güzeldi. Birde böyle set olarak satılmasına bayılıyorum.” Heyecanla konuşmamı büyük bir dikkat ve mutlulukla dinliyordu. “Ama uzun süredir sosyal medyaya girmeyince benim takı alışverişi biraz rafa kalktı.” Sonda çıkan üzgün sesim ile Buğra kolunu omzuma atıp beni kendine çekti.
“O zaman bizde o raftaki alışveriş işini şimdi hallederiz.” demesi ile ona döndüm.
“Gerçekten mi?” Alışveriş yapmayı severdim ama yanımda biri olunca yaptığım alışveriş daha keyifli olurdu. Çoğunlukla alışverişlerimi üç kişi ile yapardım zaten: Belçim, Melih abim ve Semih abim.
“Gerçekten.” deyip beni taklit etmesini göz ardı edip kollarının arasından çıktım ve hızla bir yerlere attığım bilgisayarıma bakındım.
“Ne oldu?” Buğra’nın meraklı sesi ile “Bilgisayarımı arıyorum.” dediğimde Buğra bir süre sessiz kaldı ve hemen sonra konuştu.
“Sanırım altımda.” Kısık çıkan sesi ile ona döndüm ve şaka yapıp yapmadığını anlamak için bakışlarımı ona diktim. Demin yüzünde ne kadar mutlu ve heyecanlı bir surat ifadesi varsa şimdi bir o kadar gergin bir surat ifadesi vardı.
“Umarım içinde özel bir şey yoktu.” Yutkunduğunda şaka yapmadığını kavrayabildim.
“Seni gebertirim! Ona kaç para ödedim sen biliyor musun?” bağırıp üzerine gittiğimde kollarını arkaya yaslayıp kalçasını kaldırdı.
“Al bakim altımdan, kırılmış mı bakalım.” demesi ile öldürücü bakışlarımı ona dikip onun ve yorgan altında kalan bilgisayarımı aldım.
Hiçbir şey olmamıştı. Derin bir nefes verip ona döndüm. “Kırılsaydı iki katı parasını senden alırdım!” diye ona çemkirmem ile kırılmadığını fark etti. Yüz ifadesi anında onunla beraber yumuşadı.
“Güzelim sen iste dakika başı sana o parayı vereyim.” demesi ile yüzümü buruşturdum.
“Aptal erkekler.” bu homurtumu duymadığına emindim zira duymasını istemiyordum.
Dikkatimi ondan çekip bilgisayarımı açtım ve az önce kaldığım yere geri oturdum. Sırtım, yatak başlığına dayalı; bacaklarım ise yataktan sarkıyordu. Böyle rahat etmeyince bilgisayarı yanımdaki adamın kucağına bırakıp yeniden ayaklandım. “Ben üstümü değiştirip geliyorum.” dedim ve giyinme odasına gittim. Üstümdeki kazağı ve pantolonu çıkarıp kenara bıraktım ve dolaptan çıkardığım beyaz, yeşil renk ağırlıklı üzerinde ananas fotoğrafları olan pijamalarımı giydim. Kirli kıyafetlerimi de alıp odadan çıtkığımda Buğrayı bıraktığım gibi buldum. Kaşlarımı çatıp ona baktım.
“Takılara bakıyor musun?” demem ile çekingen bir ifade ile bana bakmaya başladı.
“Bana bak demedin ki.” Masum sesi ile bir an gülmek istedim. Dudaklarımı birbirine bastırıp bakışlarımı kaçırdım.
“Haklısın benim hatam. Sen takılara bakın ben geliyorum.”
Yeniden çekingen sesini duydum. “Özelin varsa ve ben yanlışlıkla görürsem? ”
Bu sefer gülüşümü tutamadım. “Bir özelim yok Buğra ama bu ince düşüncen için teşekkürler. Sen takılara bak. Zaten takılara bakarken yanlışlıkla bir şey görebileceğini sanmıyorum.” dedikten sonra yeniden adımladım ve onun kızarmış suratını arkamda bıraktım. Bu haline gülerken kısık sesimi duymaması için gülüşlerimi yutmaya çalıştım.
Banyoya girdiğimde kucağımdaki kirli kıyafetleri sepete atıp elimi ve yüzümü yıkadım. O sırada sabah yüzüme sürdüğüm tüm makyaj kalıntılarını da sildim. Ferahlayan cildime nemlendirici de sürüp Buğrayı daha fazla bekletmemek için odaya geri döndüm.
Bu sefer bacaklarımı yorganın içine sokup sırtımı yatak başlığına yasladım ve ayak ucumda duran Buğra bana garip bir surat ifadesi ile baktı. Ne oldu der gibi başımı salladım.
“Ben ekranı göremem böyle.” sitemi ile kıkırdadım.
“O zaman sende yanıma gelsene.” deyip yan tarafımdaki boşluğu gösterdim ve anında gözleri ışıldadı.
Bu söylemimden vazgeçeceğimi tahmin etmiş olmalı ki hızla bacaklarımın üzerinden kendini oraya attı ve elinde bilgisayarım varken. “O bilgisayarı kıracaksın en sonunda!” Bezmiş ses tonum ile yanımda kurulan adam sağ bacağını solun üzerine atıp iyice kuruldu. Sağ yanağıma uzattığı eli ile yanağımı parmaklarının arasında kıstırmasıyla anında eline vurmaya başladım.
“Ne yapıyorsun sen be? Acıdı.” demem ile keyifli gülüşü kulaklarıma doldu.
“Yalan söyleme kız! Sıkmadım bile.” demesi ile somurttum. Kucağına yerleştirdiği bilgisayarı kendi dizlerimin üzerine bıraktım. Açık gördüğüm sayfa ile anında dikkatim takılara kaydı. Yeni gelen takılar vintage tarzıydı ve bu araların favorisi olan bu takılar benim de favorilerimdi.
Bakışlarımı yanımdaki adama çevirdim. “Sence en güzelleri hangisi?” heyecanla sorduğum soru ile bakışlarını benden çekip ekrana çevirdi ve dikkatli bir gözle sayfadaki takıları incelemeye başladı.
İşaret parmağı ile ekranda en altta kalan takıyı gösterdi. “Bu çok zarif duruyor.” dediğinde görselin üzerine bastım ve daha detaylı incelemeye başladık.
“Gerçekten de güzel ve zarif. Yazlık elbiselerle çok güzel durur.” dediğimde beni onaylayan homurtular çıkardı ve bu bir saat kadar sürdü.
En son sepeti onaylayacağım vakit Buğra bilgisayarı benden almaya çalıştı. Ters bakışlarımı ona çevirdiğimde bana sabırsız bakışlarla baktığını gördüm.
“Bıraksana.” Bilgisayarı kendime doğru çektiğimde o da kendine doğru çekti.
“Limonatam asıl sen bıraksana!” çemkirmesi ile yüzümü buruşturup bilgisayara tekrardan asıldım.
“Limonata ne be!..” dedikten sonra bir kez daha asıldım. “Ve asıl sen bırak!”
“Limona benziyorsun çünkü!” deyip bir kez daha çekiştirmeye başladı. “Ve bırak da ödemeyi yapayım!” demesi ile anında bilgisayarı bıraktım. Bunu beklemediği için dengesini kaybedip arkaya doğru yalpaladı ve o an fırsatını bulmuşken bilgisayarımı tekrardan tuttum. Hızla bilgisayarla ayağa kalkıp Buğra'nın kızgın bakışlarının karşısında durdum.
“Bana sorman gerekirdi ve ben de o zaman sana ödeyip ödememe konusunda fikrimi belirtir ona göre hareket ederdin….” Başımı iki yana salladım öfke ile. Normalde Arem'e geçen aldırttığım gibi bunu da ona aldırtabilirdim ama Arem’de bunu dile döken ve isteyen bendim. Burda ise Buğra direkt erkeklik taslamaya çalışıyormuş gibi hissettim.
Kızgın bakışları anında yumuşadı ve düştüğü yerden doğrulup tamamen oturma pozisyonunda bana baktı. “Öyle hissetirmek istemedim.” Bakışlarını benden kaçırıp konuşmaya devam etti. “Bu takılar seninle yaptığımız ilk alışveriş ve basit de olsa onları kız kardeşime almak istemiştim. Evet, önceliği kendime verdim ve heyecanımdan dolayı senin ne düşüneceğini tahmin edemedim.” Bir kez sert bir şekilde yutkundu ve son kez “Özür dilerim.” deyip başını eğdi.
Bunu beklemiyordum. Nasıl o anlık olarak kendini düşünüyor ve karşıdakinin zihninden geçenleri bilemiyorsa bende bilemiyordum. Üzgündüm ve ona nasıl yaklaşacağıma karar veremiyordum. Bu yüzden iki tarafta basit duran bu olaylarda büyük tepkiler verebiliyordu. Biz birbirimizi tanımıyorduk.
Bir iki kez boğazımı temizleyip konuştum. “Özürlük bir şey yok ki. İkimizde o an saçmaladık sadece.” dediğim gibi kalktığım yere geri döndüm ve hemen yanına oturdum.
Bu tavrım ile sorun olmadığını belli ettiğimde bakışları bana kaydı ve çekingen bir ifadeyle konuşmaya başladı. “Bilmiyorum. Diğerleri de bilmiyor. Biz sana nasıl yaklaşacağımızı, bir kız kardeşin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Sırf bu yüzden tökezlemelerimiz çok fazla.”
Alt dudağımı yalayıp bakışlarımı ondan kaçırdım. “Belki de bu bir işarettir. Bir kız kardeş belki de bu ev için fazladır.”
Cümlem bittiği an beni omuzlarımdan tutup kendine doğru çekti ve bakışlarımın onu bulmasını sağladı. “Fazlalık mı, sen mi? Asla… Sen bizim kardeşimizsin. Yirmi yıl sonra büyük bir mucize ile bize geri verilen kardeşimiz…” dediği gibi kollarının arasına aldı. Çenesini, başıma yaslayıp kolları ile iyice bedenime sarıldı. “Hiçbir anından pişman değilim. Bu kadar ekşi olmana rağmen hala iyikimsin.” dediğinde nefes almak dahi canımı yakacak korkusuyla nefes almayı bıraktım. Sanki şu an nefes alsam, bu anı bozsam, o nefes; bunun bedelini acı çekerek bana ödetecekti.
Bu ortam, bana fazla geldiğ için anında konuyu değiştirmeye çalıştım. “Ekşi mi?”
Amacımı anlamış gibi kıkırdadı ama bana da ayak uydurdu. “Limona benziyorsun ya… Bu yüzden ekşisin de.” dediğinde aramızda kalan kollarımdan birini çıkardım ve karnına bir yumruk attım. “Hayvansın.” dediğimde kıkırtısını işittim.
“Abiye el kalkmaz ve bak acıdı.” diye birden role girmesi ile gözlerimi devirip kollarının arasından çıktım.
“Acımışmış… Gel sen onu külahıma anlat düzenbaz!” deyip bilgisayar ekranına geri döndüm. “Kart bilgilerim zaten burda kayıtlı. Seninkiyle uğraşmamıza gerek yok.” deyip hızla ödeme sayfasına girdim. Ödeme kısmını onayladığımda telefonuma gelen kod ile bakışlarımı Buğraya çevirdim. “Bak, hiç uğraşmadık bile.” dedim.
Kodu da girip siparişi tamamladım ve bilgisayarı komidinin üzerine bırakıp tekrar ona döndüm. Bana bakan bakışları ile sürekli denk gelmem artık beni şaşırtmıyordu.
“Neden bana bu kadar dikkatli bakıyorsun?” diye merakla sordum.
Kahve gözlerini kısıp gözlerini çehremde dolaştırmaya başladı. Bakışları çenemde dudaklarımda burnumda gözlerimde her yerimde uzun uzun durdu. “Eskiden sadece fotoğraflarına bakabiliyordum şimdi ise kanlı canlı bir şekilde karşımda duruyorsun. Fotoğraftaki o küçük kız büyüyüp karşımda duruyor.” Büyülenmiş ses tonu ortamda yankılandı. “Rüya olmandan korkuyorum çünkü benim kız kardeşim sadece rüyalarda gelirdi, bana.”
Kalp sözlerin etkisi ile bir süreliğine dursaydı benimki bu an dururdu. Belki onunla beraber zamanda durmalıydı çünkü karşımda tüm duygularını şeffaf bir şekilde önüme döken bu adama ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Yutkunamıyor sanki nefes alamıyordum. Karşımda duran adam; beni, kız kardeşini koşulsuz seviyordu. Bilmek istediğim tek bir şey vardı: O kız kardeşi olarak gördüğü beni mi seviyordu yoksa karşısında duran Asya Dorukeri mi?
Belki bir başkası için bunun ayrımı yoktu ama benim için vardı. Kendimden istediğim kadar kaçayım ama daima ardımda olan bir gerçek de vardı: Bu adam çok güzel seviyordu ve ben onun tarafından sevilmek istiyordum. Onun abim olmasını istiyordum.
Şu an belki kollarına sarılıp abi diyebilirdim ama günün sonunda yaşayacağı hayal kırıklığını daha fazla artırmamdan başka bir şeye sebep olmazdı. Bu sefer kendimi düşünmeyip onu düşündüm. Onun için olmaz demek istedim ama sadece kekeleyebildim. “Be-ben…”
Acıyla tebessüm edip gözlerini bir anlığına yumdu. “Sorun değil. Bir şey demene gerek yok.” deyip ayaklandı. “Hem zaten geç oldu. Ben artık odama çekilsem iyi olur.” dediğinde sadece başımı sallayabildim. Arkasında kalan kapıyı gösterdi. “O zaman ben gideyim.”
“İyi geceler.” dedim en samimi halimle.
Dudakları zoraki bir şekilde iki yana kıvrıldı ve “Sana da iyi geceler.” dedi. Arkasını dönüp yavaş adımlarla odadan çıktı. Kapıyı kapatmadan önce son kez bana baktı ve gözlerinde gördüğüm o kırgınlıkla kapıyı örttü.
Bir süre kapalı kapıya baktım. Sanki o kapıdan Buğra geri gelecekte bir şeyleri halledebilecekmişiz gibi bir his belki de bir umut vardı içimde. Saçma düşünceleri bir kenara atıp ofladım.
Yataktan kalkıp giyinme odasına geri döndüm. Bugün bir daha kimse beni rahatsız etmezdi. Dolaptan siyah bir kazak ve yine aynı renkte bir tayt çıkarıp hızla üzerimi değiştirdim. Ayakkabı olarak da siyah sporlarımı alıp ayağıma geçirdim. Son kez dolaptaki siyah hırkamı da üzerime geçirip giyinme odasından çıktım.
Bir süre evdekilerin tamamen odalarına çekilmelerini bekledim. Hepsi en geç saat birde odalarına geçiyorlardı ve şimdiye dek bu saati geçeni görmemiştim. Bu yüzden saat gece bir olduğunda yavaş adımlarla odadan çıktım. Ortalığı kontrol ede ede katları indiğimde hiçbir ses duymamak kasılan bedenimi gevşetmişti. Arka kapıdan bahçeye çıkıp korumalardan saklanarak ilerlemeye başladım.
Hantal bir koruma vardı. Diğerlerine göre daha yavaş hareket ediyordu ve bugün arka bahçede tur atanlardan biri oydu. Diğeri nerde bilmiyorum ve bu yeniden gerilmemi sağlasa da benim için ekstra bir avantajda olabilirdi. Bu yüzden hantal koruma buraya gelmeden adımlarımı daha da hızlandırdım. Olağanca gölgelerin arasına, nesnelerin arkasına saklana saklana yüksek duvarların önüne kadar geldim. Şimdi de yapmam gereken tek şey bu duvarları aşmaktı.
Sabah aldığım telefon ile kaçışımı basit bir düzeyde planlamıştım ve bu kısmı da atlamadığım için kendimi tebrik ettim. Kenara bıraktığım daha doğrusu içinde toprak olan çuvalları üst üste bıraktım. Belimi tutup son haline baktım. İyiydi ve beni şimdilik idare ederdi. Basamak şeklinde üst üste bıraktığım çuvalları tırmana tırmana en üst çuvala geldim ve kollarımı kaldırıp duvara tutundum. Tüm bedenimi tek seferde yukarı itip duvarın üstüne çıktım ve duraksamadan hemen diğer tarafa atladım. Sorun asla atlamak değildi tırmanmaktı.
Ayaklarımın üstüne düştüğümde kendimi çabucak toparladım ve sokağın başında bekleyen arabaya doğru adımlarımı hızlandırdım. Arabaya yaklaştıkça adımlarım daha da hızlanıyordu. Sürekli arkama bakıp birilerine yakalanıp yakalanmadığımı kontrol etmek adımlarımı sekteye uğratıyor ama ona rağmen her an adımlarım hızlanıyordu. En sonunda da zaten koşmaya başladım ve kısa bir sürede siyah arabaya vardım. Hızla arka kapıyı açıp bedenimi içine attım.
“Sür! Sür çabuk.” Derin derin soluklar alırken iyice arkaya yaslandım. “Bir an yakalanacağım sandım.”
Ön koltuktan bir gülüş sesi yükseldi. “Bir iki gün bizden uzak kaldın tüm heyecanını kaybettin.”
“Hepsi sizin yüzünüzden! Bence bu konuyu açıp beni daha fazla delirtmeyin!” öfkeli sesimi duyunca gülüşünü anında bastırdı.
“Kızım sen hala orda mısın ya?” Şaşkın sesi ile onu boğazlamak istedim.
“Evet! Ben hala o adamların evindeyim ve sizin yüzünüzden!” Bağırmam ile başka bir ses müdahale etti.
“Sakin ol. Hala kızgın olmanı anlıyorum ve haklısın da.” Ön koltukta başını çevirip bana baktı. “Ama güzelim biz her şeyi senin iyiliğin için yapıyoruz.”
“Benim iyiliğim için olsaydı beni, düşmanlarımızın evine yollamazdınız abi!” Anlamıyorlar. O evde onlar olmadıkları için ne hissetiğimi ne düşündüğümü anlamıyorlardı!
“Güzelim, bu konuyu üç aylık bir süreç için rafa kaldırmıştık hani.” Merih abimin anlayışlı sesi ile iç çektim ve başımı salladım.
“Bu kız iyice yamyamlaştı.” Semih abimin sesini duyduğumda bu sefer ağzımı kapalı tutup kollarımı göğsümde bir araya getirdim.
“Semih, benim güzel kardeşimi küstürmekten vazgeç.” Merih abimin eğlenceli çıkan sesi ile somurtkan yüz ifadem daha da büyüdü.
Zaten ben kimdim ki anlayanım çıksın! Abilerim, en yakın arkadaşlarım ve babam beni anlamıyor. Diğerleri beni asla anlamazdı zaten… Çünkü onlar beni tanımıyorlardı bile. Beni anlamaları için tanımları gerekirdi ama onlar bundan yoksunlardı.
Akıp giden yola baktım dalgın dalgın. Her üç saniyede bir içeriye kısa bir anlığına sokak lambalarının ışığı giriyor hemen sonra ise yeniden karanlığa boğuyordu. Karanlığı seveceğim vakit, ışık yeniden beliriyor sevgimi baltalıyordu ve bu döngü dakikalarca sürdü ta ki artık ışıklar umudumu bölmeyene dek.
“Daldın yine.” Merih abimin sesi ile bakışlarımı ona çevirdim.
Kısık ve yorgun bir sesle konuşmaya başladım. “Yine derken?” Uzun süredir onun yanında değildim ve ilk andan bunu diyordu.
Tişörtünün yakasını çekiştirmeye başladı. Her çekiştirme ile gözleri daha derin bakmaya başladı. “Ne zaman içindekileri anlatamasan zihninde bir mahkeme kuruyorsun ve bu dalgınlıkların günlerce sürüyor.” Başını omzuna doğru eğdi düşünür bir ifade ile. “Söylesene günlerdir böyle dalıp gidiyorsun, değil mi?”
Belki de beni benden daha iyi tanıyordur. “Her adımımı ezbere bildiğin için kollarına mı sarılmam gerek?” Kızgındım onlara ve bu uzun süre boyunca devam edecekti. “Dalgın olduğumu, bunun sürekli yaşandığını biliyorsun. Öyleyse nedenini de biliyorsundur. Siz istediğiniz için ben ordayım. Aptal gibi iki adamın isteğine boyun eğmiş acı çekiyorum.” Sonlara doğru sesim titreyince dudaklarımı sıkıca bastırıp yutkundum ve tırnaklarımı, bacaklarıma sapladım.
Yapmamalıydım belki de ama onlara karşı mahcup hissediyordum. İstediğim her şeyi bu iki adam bana sağlamıştı ve onlar benden ilk kez bu denli büyük bir istekte bulunmuşlardı. Onlara hayır dersem nankörlük etmişim gibi hissederdim ve vicdan azabından da nefes almak benim için zorlaşırdı.
“Güzelim, nedenini biliyoruz ama yemin ederim her bir gözyaşının bedeli için ömür boyu mutluluğu ayağına sermeyi planlıyoruz.” Semih abim, ikizinden önce konuşunca bakışlarımı sürücü koltuğunda oturan adama çevirdim. Yüksek sesle konuşmasına devam etti. “Biz hiç ister miyiz kardeşimizin acı çekmesini, üzülmesini?” diye içi acırcasına sorduğunda duraksadım.
Kırgın bir sesle. “Kardeşiniz mi?” dedim büyük bir yenilmişlikle. “Siz kardeşsiniz. Ben sizin kardeşiniz değilim ki.” Kan bağı hiçbir şeydi ama bu yaşadıklarımdan sonra benim için abi figürünü var eden bu adamlar da o figüre zarar veriyorlardı.
Ben onları bile bile cehennem ateşine atıp sonra da cenneti vaat etmezdim. Onlar cennetimi planlarken cehennemde çektiğim acıları es geçiyor ve beni bir vahşetin ortasında bırakıyorlardı.
Birden duran araba ile öne doğru savruldum ve ön camdan savrulmamı engelleyen bir çift kol ile korku dolu soluklar almaya başladım. Öfke ve korku bedenimi aynı anda istila etti. “Ne yapıyorsun sen?” Titreyen bir sesle solumda duran adama baktım. “ Az daha ölüyorduk!” Bu kez sesim titrememişti.
Hızlı soluklar alıp vermeye başladım. Bakışlarımı diktiğim adam ise öfke ile bana döndü. “Belki biraz aklın başına gelir! Ne demek siz kardeşsiniz de ben değilim!” Direksiyonu iki eliyle sıkmaya başladı ve her geçen an uyguladığı güç artıyordu. “Kızım, biz seni ilk andan itibaren kardeş diye bağrımıza basmadık mı lan? Sen iki dakika rahat uyu diye çektiğimiz onca acının da mı bir anlamı yok?” Öfkeli sesinin ardında hayal kırıklığı yatıyordu ve her kelimesi ile yüzüm kızarıyordu.
Hakkım yok muydu bu iki adama yakarmaya? İçimde var olan o kargaşayı hiç kimseye yansıtmamalıydım. Kendi zihnimin çöplüğü yüzünden belki de haksızlık yapıyorumdur.
“Semih, sakin ol. Pişman olacağın sözler çıkmasın ağzından.” Merih’in sakin ve kısık sesi ortamda yankılandığında bakışlarımı Merihten çekip koltuğun arka kısmına yeniden kuruldum. Diyecek bir sözüm yoktu zaten.
“Ben mi pişman olacağım sözleri söylüyorum, Merih?” Semih, hayretle ikizine yöneltti bu sefer zehir saçan kelimelerini. “Baksana şu arkadakine! İki acı çekti hemen bizi kardeşlikten attı! O’nun için yaptığımız onca şey, onun için zaten bir anlam ifade etmiyormuş ki! Anında silermiş bu kız bizi.” Konuşmanın başında yüksek çıkan sesi son cümleye doğru kısıldı.
Semih’in her kelimesi ile benliğimi pişmanlık ele geçiriyordu. Gözlerimde yaşlar birikiyor, ağlamamak için alt dudağımı dişliyordum ve benim diyecek tek bir sözüm yoktu. Vardı aslında ama korkuyordum. Ya yine onu kıracak bir söz söylersem? Ya yine beni nankör olarak görse? Dayanamam ki. Ben bu iki adamın gölgesinde büyümüşken gölgelerinin benden alınmasına dayanamazdım. Korkardım o gölgenin ardında var olan ışıktan, aydınlıktan. Ben onlarla karanlığa sığınmıştım yıllarca.
“İkinizde aptalığı bir kenara bıraksın artık!” Merih öfkeli bir sesle konuşunca Semih önüne döndü.
“Aptallığın kimin yaptığı belli.” Ağzının içinde yuvarladığı kelimeleri, arabanın içinde net duyabiliyorduk.
“Bir farkın var mı kızdan, dingil!” dediği gibi ikizinin başına vurdu. “Sür şu arabayı da pederi daha fazla bekletmeyelim.” dediğinde bu sefer Semih’in homurdandığı kelimeleri duymamıştık ve bir daha da yolculuğumuz bitene kadar kimse konuşmadı.
Şehrin dışındaki izbe fabrikalardan birinin önüne gelince araba durdu. Herkes senkronize bir şekilde arabadan indiğinde yanımda ilk duran Merih belinden bir şey çıkarıp bana uzattı. Ne olduğunu biliyordum. Bakmama dahi gerek yoktu ama onu özlemiştim. Hızla bakışlarımı terk edilmiş harebeden çekip Merih’in elindeki gri silaha çevirdim. Kırılacak bir nesneymiş gibi hassas bir şekilde onu elime aldım.
Silahın her bi kenarını, çiziklerini özlemle inceledim. “Bu silahı özlemişim.”
Merih’in gülüşünü duydum. “Biliyorum.”
Gözlerimi ayırmadığım silahı biraz daha inceledim ve en son içindeki kurşunları kontrol ettim. Kurşunlar tamdı ve gördüğüm kadarıyla kurşunların üzerinde olması gereken o simge vardı. Demek çok da gizli bir görevde değilmişiz.
“Buraya niye geldiğimizi tekrar etmem gerek mi?” Merih’in sesine bulanmış şeytanın tınısı ortamda var olacakların belirtisi gibiydi.
“Küçük bir tekrar alabilirim.” Etrafta gezdirdiğim bakışlarım, olası tehlikelere karşı radarını çoktan açmıştı.
“Örgüte ihanet edenler var. Buraya bizi yollayan Şeytandı.” Duyduğum ismin zihnimi ele geçirmemesi için dikkatimi toplamaya çalıştım ve bakışlarımı yanımdaki adama çevirdim. “Bugün burada birileri olacakmış ve onların kimler olduğunu bulmamızı istiyor.” dediğinde kaşlarımı çatıp hiç kimsenin görünmediği, insanlığa ait olan tek şeyin üst üste dizili olan tuğlalar ile kafa karışıklığım arttı.
“Burada kimse yok! Şeytan’ın canı sıkılmış ve bizi inin cinin top oynadığı bir yere yollamış.” homurtum ile abim her zamanki sakin bakışlarını bana dikti.
“O adam durduk yere bizi bir yere yollamaz. Bizi de buraya yolladığına göre işler ciddi. Kimseye güvenmiyor, yaşlı kurt.” Keyifli sesi ile kollarımı göğsümde bir araya getirdim.
“Ee, planınız ne?” Sıkılmış ses tonum ile geldiğimiz andan itibaren konuşmayan Semih abim bu kez sesini bize duyurdu.
“Biz Merihle ön ve arka kapıyı kontrol edeceğiz. Sen ise çatıya çıkıp ordan içeriye sızmaya çalışacaksın. Elinizdeki telefonların kamerası sürekli açık olsun!” deyip önümüze bir plan serdi. “Ben arka kapıdan gireceğim. Arka kapıyı fazla koruduklarını düşünmüyorum. Ben aranızda en gürültücü olan, oradan geçeceğim. Merih, en sessizimiz. Ön kapıdan görünmeden içeriye sızabilir ve sende en çeviğimizsin. Çatı katına tırmanıp aşağıya inmen ve etrafı kolaçan etmen zor olmaz.” dedikten sonra parmağı ile önümüze serdiği planda bir yeri işaret etti. “Büyük ihtimalle konuşup anlaştıkları yer burası. Hem kapılara yakın kaçmak için hem içinde büyük boyutlarda makinalar var. Herhangi bir çatışma esnasında saklanmayı ve korunmayı sağlar. Tabi benim gibi zekice düşünmüşlerse burdalardır.”
Bu sefer parmakları başka bir noktayı gösterdi. “Çatıdaki giriş kısmı dolambaçlı. Çatıda gereksiz duran bir çok duvar ve çöp yığını var. Haritayı iyice ezberle de yönünü kaybetme.” deyip sustu ve dikkatli bir şekilde önündeki krokiyi inceledi. “Hangi gerizekalı tasarladı bunu?” Yüzünü ekşitip konuşması ile yine dikkatleri dağıttı.
“Mimarına sövmeyi bırak da devam et.” dedi Merih abim.
Semih, onaylar anlamda başını sallayıp devam etti. “Neyse,” deyip girişlerden birine parmağını koydu. “Asya, burdan içeriye sızacak.”
Konuşmasını bitirdiğinde planı daha dikkatli bir gözle incelemeye başladım. Planın kenarında not alınmış detayları inceleyip bakışlarımı, çökmek üzere olan yer yer yıkılmış fabrikanın üzerinde gezdirdim. Belli belirsiz içimde bir olmamışlık bir eksik his belirdi ama bunun kaynağını bilmediğim için susup önüme döndüm.
Başımı sallayıp abimi onayladım ve “Hadi başlayalım.” dedim.
Merih o esnada arka cebinden çıkardığı iki siyah kar maskesinden birini bana diğerini de ikizine uzattı. Kar maskesini takmadan önce açık olan sarı saçlarımı örüp uçlarını bağladım ve örüğü hırkamın altından kazağımın içine soktum. Hırkanın fermuarını da sonuna kadar çekip maskeyi taktım.
Maskeyi tam çenemin altına kadar getirmiştim ki Merih abim beni durdurdu. “Kulaklıkları ve gözlükleri takmadın.” deyip arabaya doğru ilerledi ve bir kutu ile geri döndü. “Ben ve Semih taktık. Sen de tak ve kontrol edelim.” dediğinde başımı onaylamak amacıyla salladım. Kutudaki siyah, küçük kulaklıkları kulağıma geçirip maskeyi bu sefer sonuna kadar indirdim. Bir iki ses denemesi yapıp bir sorun olup olmadığına baktık ve şükür ki sorun gözükmüyordu. Gözlükleri de takıp ayarlamaları yapan abime dikkatimi verdim. Sistemde olmayan yeni özellikler eklenmişti. Hardemirler boş durmuyor. Bu işi de halledince son eksik kısma geçtim.
“Bana yedek şarjör lazım olabilir.” dediğim gibi Semih kargo pantolonunun ceplerinden iki tane şarjör çıkarıp bana uzattı.
“Dikkatli ol.” Gergin sesine karşı arabada yaşadığımız o sıkıntılı anları şimdilik rafa kaldırarak ona maskenin altından tebessüm ettim.
“Sen de dikkatli ol, abi.” dediğimde onun da maskenin altından tebessüm ettiğini maskenin hareketinden kavradım.
Bakışlarımı Merih abime çevirdim. “Sen de dikkatli ol, abi.” dediğimde yanıma geldi. Sağ elini uzatıp başımı kendine doğru çekti ve dudaklarını maskenin üzerinden alnıma yasladı.
“Sen de dikkatli ol, güzel kardeşim.” deyip hızla bu sefer ayrıldı benden. “Şimdi herkes kendi alanına ve dikkatli olun. Herhangi bir aksaklıkta haber vermemeyi, aptalca kahramanlıklar taslayıp kendinizi tehlikeye atmayı düşünmeyin!” dedi geldiğimiz ilk andan itibaren sakinliğini kaybeden sesi ile. O şu an savaş alanında olması gereken adam olmuştu.
Semih abim ile bir asker edasıyla onu başımızla onayladık. Aldığı bu yanıttan memnunmuşçasına dudakları keyifle iki yana kıvrıldı maskenin altından.
Ve bize ihtiyacımız olan o komutu verdi.
“Başlayın!”
Yeni Bölümden
Biraz daha bana yaklaşıp dizinin üzerine çöktü ve hala bu halde bile benden bir kafa boyu uzundu. Çenemi sıkıp bakışlarımı ondan çektim. Bana bu kadar derin bakmasından nefret ediyordum.
“Gözlerin…” dedi ve sustu. Onunda sadece maskenin ardından gözüken puslu, koyu mavi gözleri vardı. Ölümüne korktuğum gözleri. Gözleri bana ölümü hatırlatıyordu. “Tanıdığım birinin gözleriyle birebir aynı.” dedi puslu ve anlaşılmaz bir sesle.
Parmaklarını kaldırdı ve çenemin altına yerleştirip bakışlarımı kendinde sabitledi. Ona nefretle baktım. Kaşlarını çattı. “Onun gibi de bakıyorsun.” dediğinde çenemdeki parmakları sıklaşmıştı.
Ona olan nefretim onu iyice öfkelendirimiş olmalı ki çenemi hızla bıraktı. O sırada bakışlarım ikizlerin üzerinde gezindi. İkisi de hazırdı. Koral’ın parmakları bu sefer maskeme indiğinde ona izin vermeden elimdeki ipi hızla koparıp onun boynuna doladım.
böyle bir 10 ay sadece uyuyabilir miyim? sanırım depresyona gireceğima ama öyle böyle değil. hadi hayırlısı
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |