

"Hardemirlere karşı içimdeki en büyük pişmanlık bu gece; silahı, öz abime doğrultmam ve sıkmamdı. Hayır, pişman olduğum onu vurmam değil de bir daha yapabilecek olmamdı. Oysaki o benim abim. O'nun gibi."
Asya L. Doruker'e âit kayıt cihazından.
22.12.2020 03:42
Oy ve yorum hatırlatması 📝
Keyifli okumalar. 🐱☠️🐱
Bir düzenden bahsediyorsanız orda belli başlı sistemlerin olması gerekirdi. Bir tık aşağı inince bu sistemi oluşturanlar mevcuttur ve aslında biz sayısal olarak iki veya üç sistem derken biliriz ki bu sistemlerin içeriği kalabalıktır. Kalabalık bir ortamda her türlü kişi bulunur ve mevcut bulunduğumuz sistemde tüm parçalar homojen bir şekilde dağılmıştır.
Her sistemde iyi, kötü, cesur, korkak, yaralı, zeki, aptal, yardıma ihtiyacı olan ve yardım edebilecek güce sahip bir çok kişi vardır. Bir sistemi belirttiğimizde akla herkesimden birileri gelir. Bu normal olandır.
Peki anormali nedir? Bu sistemdeki küçük kesimlerin başkaldırıp sistemi mahvetmesiydi. Yüzyıllar boyunca, düşmanlarını dıştan yok edemeyenler daima içten saldırıp maddi, manevi bir kayba uğramadan ülkeleri yıkmış, esir almışlardı.
Eğer içinizde küçük bir azınlık varsa; düşmanın, onları sizden olmadığına ikna etmesi ne kadar bir zamanını alabilirdi ki? Kaç kuşak sürer kaç zihin bu uğurda zehirlenirdi?
Belki de sadece bir tane ikna olan zihne kadar. Eğer biri bile ikna olmuşsa o kesim artık avuçlarındadır. Basit bir örnekle dünyada en yaygın olan dinler de bir kişi ile yayıldı. Bir kişinin yapabileceklerini hafife almak ahmakların işidir ve bunu kimi devletler kanları ile öğrenmişti. Kimi devletler ise dışarıda gördüklerinden ders çıkarıp hızla önlemini almıştı.
O devlet varlığına devam etmişti ama sistemlerin içine de küçük kollarını sokmuştu. Bu kollar öldürmek ve yok etmek için özel olarak yetiştirilmiş kişilerden oluşurdu. Devlet büyüdü, sistemler de büyüdü. Sistemler büyüdü, kollar da büyüdü ve en sonunda kollar da kendi aralarında bir azınlık oluşturdu.
Devletin kendi elleri ile var ettiği bu kolları kim yok edebilirdi? Kendi, tüm pis işlerini onlara yaptırırken ellerine verdikleri kozları, gücü; insanlığın ağzından basit bir şekilde çıkan sadakat yeminlerine bağlamaları ne kadar mantıklıydı? Değildi.
Çünkü kimse kimseye sonsuza dek sadakatla bağlı değildir. Tahta oturanlar bunu boyunlarına dolanan yağlı urganlarla ve tahtlarına kendi elleri ile var ettiği azınlıktakilerin oturması ile anlamıştı.
Devletin, önlem olarak var ettiği kollar, devletin boynuna urgan dolayıp artık bir cesetten ibaret olan bedeni halka sunmuştu.
İşte o zaman bilginin asıl güç olduğunu amlamışlardı ve devletin işini yapması için eğitilen adamların bir devleti olmuştu. Kollar iki yüzyıla yakın bir dönemdir vardı. Kimi zaman tahtta kimi zaman orduda kimi zaman mecliste ama daima her yerde.
Kollar büyüdükçe ve yeni nesiller yetiştikçe isimler değişti, yapılar güçlendi ve bugün var olan sistemi elde ettiler. Kolların ismi artık Nezirdi ve Nezir’i duyan bilir ki Nezirler tehlikenin ve ölümün habercisidir.
Peki ben kim miyim? Ben Lider olan Nezir'in varlığının kaynağı. Evet, ben varsam Lider vardı ve ben yoksam ne Nezirliği ne de liderliği boynundaki yağlı urgan ile bir cesede dönüşmesini engelleyebilirdi. Ne acı ama…
Sistemin yani Anabasis Örgütünün kendini korumaya aldığı ilk önlem Nezirlerin devamlılığıydı. Nezirlerin örgüte bir varis vermesi gerekirdi. Eğer istenilen vakitte Nezir, varisini örgüte sunmazsa öldürülürdü. Bu yüzden varislere Ruh da denirdi. Nezir'in Ruhu ve Varisi…
Attığım adımlara ait sesleri duymuyordum. Gece, bizi benliğinde saklayıp bizi koruyor bize yoldaşlık ediyordu. Elimdeki silah, belimdeki hançer ile her adımım kendinden emin ilerliyordu. Çatı boştu ama gariplik vardı. Bunu anlamak için içeriye sızmam gerekiyordu. Önümde duran devasa boyuttaki makinaları es geçip aklıma kazıdığım haritaya göre ilerlemeye devam ettim. Çatı katını çöplük gibi kullanmışlardı ve her adımda önüme devasa boyutta farklı şeyler çıkıyordu. İlerlerken arkamı bir kez daha kontrol ettim. Kimse yok. Önüme döndüğümde varmak üzere olduğum yer, bakış açıma girmişti. Yüzümde oluşan tebessümü silip anlık bir rehavete girmemek için kendimi silkeledim. İlerlerken bakışlarım etrafı tekrardan kolaçan ediyordu ve bir adım daha attığımda bakış açıma bir kapı daha girdi.
Semih abim bir girişten tek bahsetmemiş miydi? Bahsettiği giriş tam olarak önümde duruyordu ama hemen onun arkasında, birkaç metre solunda duran bir kapı daha vardı. Binaya ait planlarda bu kapı yoktu.
Verilen göreve uymaya karar verdim ve o kapıyı şimdilik rafa kaldırdım. Çatı kapısına geldiğimde kapıyı yavaş bir şekilde açıp içeriye bakındım. Kimse yoktu. Sakin ve dikkatli adımlarla hafif araladığım kapıdan bedenimi geçirip merdivenlere doğru yöneldim. Merdiven direkt alt kata sarmal bir şekilde iniyordu. Bazı noktalarda demirlere bağlanılıyor ve o demirler tüm tavanı kaplıyordu. Tavanda boydan boya her taraftan yatay yatırılmış demirlerin üzerinde rahat gezebilecek kadar güçlü gözüküyorlardı.
Merdivenlerden inmek yerine demir çubuklara yöneldim. Demir çubuklar bulunduğum alandan biraz daha aşağıdaydılar. Bu yüzden biraz daha indim ve sol tarafımda kalan demirlere doğru ilk adımımı attım. Kendimce bir iki kere sertçe basıp sağlamlığını kontrol ettim. Sağlam duruyordu.
Üstüne çıkıp altımda kalan binaya göz gezdirdim. Kolon sayıları, pencere yükseklikleri ve duvarların yüksekliği planda çizildiği gibi değildi.
Dikkatli adımlarla alanı kontrol etmeye başladım. Demir çubukların üzerinde ilerlerken hem ses çıkarmamaya çalışıyor hem de dengemi kaybetmemeye çalışıyordum. Bir kaç adım ilerimde duran kolonun yanına doğru adımlarımı dikkatli bir şekilde hızlandırdım.
Bir katlı bir bina için kalınlığı çok fazlaydı. Bakışlarımı dikkatlice etrafta gezdirdim. Demir çubukların üstünde bakışlarımı gezdirdim ama tüm alanı göremiyordum. Çatıda olan dağınıklık burda da mevcuttu. Çoğu yerde çuvallar üst üste yığılmış ardındakileri gözlerden saklıyordu, çoğu yerde ise karton kutular öylece duruyordu. Merdivenin başındayken bu alanları yeterince iyi görememiştim ama ilerledikçe bu demir çubukların eşyaları koydukları bir alan olarak kullandıklarını fark ettim. Ya da saklayacakları başka bir odayı gizliyorlar.
Önümde duran büyük çuvallara doğru adım atmıştım ki bir silah sesi ile adımlarım duraksadı. Hızlı adımlarla demin önünden geçtiğim kolonun arkasına saklandım ve bakışlarımı aşağı çevirdim. Semih abimin bahsettiği alanda tek bir kişi vardı ve o da oydu. Benim gibi bir kolonun arkasına saklanmış silahın nerden ateş aldığını anlamaya çalışıyordu.
Merih abim nerdeydi?
İçimde yeşeren korkuyu derinlere saklayıp ana odaklanmaya çalıştım. Semih abim iyiydi. Merih abimi bulmam gerekiyordu.
Merih abimin gelmesi gereken giriş kısmına doğru ilerledim. Arka kapı benden uzak kalıyordu. Dikkatli adımlarla arkaya doğru ilerledim. Arka kısımda bir hareketlilik gördüğüm an duraksadım ve oraya odaklandım.
Siyahlar içinde bir adam vardı ve onu tanıdığım an içimde bir ferahlık hissettim. Bedenimde gevşeyen her bir kası hissettim. Sessiz bir soluğu salıp ortalığı kolaçan etmeye odaklandım bu sefer.
Biri silahını ateşlemişti. Bizimkiler olabilir miydi?
“Az önce biri benim olduğum yere sıktı!” Semih abimin bir an çızırtılı gelen sesinden sonra düzelen ve kısık öfkeli sesini işittim.
Demek bizimkiler değilmiş.
“Kimseyi görmüyorum.” deyip tekrardan etrafa bakındım ama hiçbir şey yoktu.
“Nerdesin sen? Belirlediğimiz alana gelmen gerekiyordu.” Merih abimin sesi ile bakışlarım bir anlığına onun olduğu alana kaydı.
“Yukarıdayım ve sanırım adamların nerde olduğunu biliyorum.” dediğim gibi hızlı adımlarla merdivenlere doğru ilerledim.
Burda ekstra bir kat daha vardı. Küçük bir alanı kapsıyor ve bu plan ilk andan itibaren bilerek hatalı çizilmişti.
Merdivenlere vardığım an ikizlerin sesi yükseldi. “Nerdeler?” ve hemen ardından “Sen nerdesin? Kahretsin göremiyorum seni.” İkizlerin birbirine karışan sesleri kulaklarıma doluştu.
“Gizli bir oda var. Yukarıda, planlarda olmayan bir kapı daha vardı.” dediğimde Semih abimin küfürleri kulaklarıma sızdı.
“Şerefsizlere bak. Keklik gibi avlayacaklarmış bizi.” Kızgın homurtusunun ardından “Ben buradan çıkamıyorum!” diyen öfkeli sesi ile bir an duraksayacak gibi oldum.
Açık alanda sadece o vardı. Kafasını ordan çıkaracağı an avlanması an meselesiydi. Sakinliğimi bozmayıp adımlarımı atmaya devam ettim.
“Sen orda kal ve dikkatleri üzerinde tut. Biz Morri ile halledeceğiz.” Alanda isim söylemek yoktu. Herkesin kendi kod adı vardı.
Çatıya vardığım an bu kez öncekinden daha dikkatli hareket ettim. Çıktığım kapının arkasındaki kapıya ilerlemeye başladığımda Merih abimin sesini duydum. “Morri, beni bekle. Aynı anda sızacağız.” dediğinde onu onayladım ve o gelene dek etrafı incelemeye başladım.
Burdaki çer çöp aslında bu ikinci kapıyı gizlemek içindi ama yine de dikkatli bir gözle bakıldığında fark ediliyordu. Alt katta gördüğüm o kutular, çöpler de bunun gibi bir amaçla kullanılmış olmalıydı.
Etrafımı incelerken ardımda bir hareketlilik sezdim ve tam arkamda hissettiğim an hızla silahımı arkaya doğru uzatıp başımı o yöne çevirdim. Arımdaki hayaleti gördüğümde gözlerimi devirdim. “Seni vurabilirdim, Odi.”
Maskenin ardında kıvrılan dudaklarını gördüm. “Beni vurmazsın sen.” Ukala ve kendinden emin bir sesle konuşması benim de dudaklarımı iki yana kıvırlmasına neden oldu. “Hadi şu gizli kapının sırrını çözelim.” deyip konuyu anında değiştirdi ve maskelerimizin ardında var olan tebessümleri sildik.
Ben önden ilerleyip o alanı tararken o benim bakmadığım alanlardan gelecek tehlikeleri inceliyordu.
Kapıya vardığımız an bir kenarına o, bir kenarına ben geçtim. Eli ile işaret ettiği an kapıyı hafif araladı ve içeriye sızmak için güvenli olup olmadığına baktı. Güvenli olduğunu yine el hareketi ile belli ettiğinde içeriye sızdı. O içeriye sızarken son kez etrafımı inceledim ve abimin arkasından içeriye sızdım. Karanlık bizi ilk karşılayan şey oldu. On bir basamak indiğimizde önümüzde yeni bir kapı belirdi ve her şeyin bu kapının ardında olduğundan emin olmuştuk.
Parmakları ile üçe kadar sayan adamın sayımı bittiği gibi yukarıda yaptığımız giriş hareketlerimizi tekrarladık. İçeriye sızdığı an arkamızı kollayıp bende girdim ve girdiğimde bu kez ışık bizi karşıladı.
Bizi karşılayan sadece ışık değildi. Kullandığımız füzyon gece görüş gözlükleri sayesinde sadece ışığın varlığını değil aynı zamanda odadaki ısıları da net bir şekilde görebiliyorduk. BÖyle bir altı yedi insana ait ısı…
Tuzağa düştük. Hem de kendi ayaklarımızla.
Elimizdeki silahları onlara doğru uzattığımız an içeride kahkalar yükseldi. “Biz istedik bir göz, Allah verdi üç göz beyler.” İğrenç kahkahası ve kazandığını sandığı galibiyet ile dişlerimi sıktım. Kelimelerimi yine ölüme mahkum bırakmıştım şu an.
İçlerinden biri bize doğru ilerledi ve elindeki silah ile bizi korkutmaya çalıştı. “Bırakın silahlarınızı ve yüzünüdeki şu şeyleri çıkarın.” Eğlenen sesi ile bir kez daha yutkundum ve sözlerimin mezarda kalmalarını sağladım.
Yavaşça eğilip silahımı yere bıraktım. Benimle aynı anda hareket etmişti abim. İkimizin de silahları yere değdiği an, az önce bize yaklaşan adam tüm mesafeleri kat etti ve önümüzdeki silahları eğilip aldı.
Onlara karşı şu anlık şansımız yoktu. Biz iki kişiyi vurana kadar diğerleri bizi mermi manyağı yapardı. Dilimi ağzımın içinde yuvarlayıp endişenin, bedenimi istila etmesini engelemeye çalıştım.
Önümdeki adam, arkasında duranlara döndü. “Gidin şu gizlenen salağı da getirin.” Bakışları tekrar bize döndüğünde silahını doğrudan abime çevirdi. “Ve sen söyle bakalım başka adamınız var mı? Kaç kişisiniz?” dedi.
Merih abim alaycı bir sesle onun üzerine eğildi. Bu hareketten irkilen adam bir adım geri çekildi ve “Yaklaşma lan! Acımam vururum!” diye yüksek sesle bağırdı. Bu korku dolu sesi abimi sadece eğlendirmişti. Bedenimi istila etmek için kol gezinen endişe bu anda silindi. Bizden fazla olabilirlerdi ama bizden korkuyorlardı.
Kendime olan güvenim yeniden yerine gelmişti ve bu bedenime de yansımıştı. Bunu önümüzde duran, sürekli konuşan ve büyük ihtimalle buradakilerin patronu olan adam da fark etmişti. Bakışları bana döndüğünde küçümser bir ifade bedenimde gezindi. “Bu ne lan?”diye kahkaha attı. “Erkek diye yanınızda bir elli santimlik çocuk mu gezdiriyorsunuz?” Gülüşü ile odada bekleyen diğer dört adamda ona eşlik etmişti.
Ben o kadar kısa değildim ki. Benim boyum yüz altmış yedi santimdi. Gerizekalı adamın gözleri de bozuk!
Ona karşı bir tepki vermedim. Boş gözlerle ona baktım tabi o boş gözlerimi gözlüklerden dolayı görmüyordu. Bu onu öfkelendirmiş olmalı ki hiddetle gözlüğe uzandı ve sert bir hamle ile onu gözlerimden çekip çıkardı. Işık ile bütünleşen gözlerim anında kısıldı ve bu acıyı yok etmek için bir süre kısık gözlerle durdum.
“Lan soğan cücüğü yemek yedirmediler mi sana?” deyip daha da üzerime gelmeye çalıştı. Abim sakin bir şekilde durmuş bizi izliyordu. Şu an zaafları göstermek en büyük hataydı.
Sustum. Yine konuşmadım ve bu onu daha da öfkelendirdi. “Konuşsana lan! Dilini mi yuttun?” deyip yumruk yaptığı elini bana savurduğu an bacak arasına sert bir tekme attım. Anında çığlıklar eşliğinde yere yığılan adam ile diğerleri beni tehlikeli bulmuş olmalı ki silahlarını daha sert tutmaya ve tutuşlarını güçlendirmeye başladı.
Sanırım onların korkuları o tekmenin bir benzerinin bacak aralarında olmasından kaynaklıydı. Yerde acıdan kıvranan adam “Bağlayın lan şunları! Sonra ilgileneceğim!” dediği gibi silahlı adamlar bize doğru geldi. İki kişi bize doğru gelmeye devam ederken diğer ikisi arkada kalıp silahları ile diğerlerini korumaya devam etti. Zeki şey sizi.
Beş dakikadan kısa bir süre içinde odanın bir köşesinde ellerimiz ve bacaklarımız bağlı bir şekilde bir sandalyede oturuyorduk. İkimizde konuşmuyor bakışları üzerimize çevirmiyorduk. Sakin hareketlerimiz, anında boyun eğişlerimiz, bizi zararsız kılıyordu ve bu da onların dikkatsiz adımlar atmalarına neden olacaktı. Yani umarım.
Kapı açıldığı an içeriye bağırışlar doldu ve tüm küfürleri ile içeriye Semih abim geldi. “Lan itin dölü, seninle özel olarak ilgileneceğim.” dediğinde bahsettiği adam silahın kabzası ile kafasına bir tane geçirdi.
İçimde anında yeşeren acı ve endişe ile kalkmak ve onu korumak istedim ama sakin olmam gerektiğini tekrardan hatırlattım kendime. Sakin ol. Sakin ol ki kurtulabilelim.
“Senin yedi ecdadını…” Semih’in yeni edeceği küfrü kafasına vuran sarışın adam böldü.
“Lan şerefsiz hala akıllanmadın mı?” deyip yüzüne yumruğu geçirdi. Bu kez hak etmişti. Şu dilini bir tutabilseydi bu kadar dayak yemezdi.
Abim bunu geç fark etmiş gibi birden sessizleşti ve bakışları koca alanda gezindi. En sonunda bakışları bizde durdu ve kısık bir sesle bir şeyler söylendi. Buradan duymamış olabilirdik ama küfür ettiği kesindi.
Adamlara bırakmadan kendisi yanımıza doğru adımladı. “Lan siz niye yakalandınız? Hani götümü kurtaracaktınız?” Sorusu ile ben bezmiş bir soluk verdim.
“Geç otur lan şuraya. İki dakikada beynimize sıçtın.” Çok pis ağızlılar hem de çok.
Semih abim oflayıp kendini sağımda duran boş koltuğa atıp kollarını öne uzattı. Bu teslim olmuş haline adamlar keyifle güldükten sonra bileklerini bağlayıp ayaklarını da çabucak bağladılar.
Üçümüze bakan adamlardan biri “Abi niye maskelerini çıkarmıyoruz?” diye sordu.
Bunu istemiyordum. Kimliğimi gizli tutmamın en kolay kısmı cinsiyetimi tahmin edememiş olmalarıydı. Bugün bol giyinmemin nedenlerinden biri de vücut hatlarımı gizlemekti.
Abi dediği ve başta patron olarak tahmin ettiğim adam bize bakıp omuz silkti. “Ne uğraşacaz oğlum. Yeterince erkeğe maruz kalıyorum burda.” dediğinde hepsi kendi aralarında gülüşüp bizden uzağa çekildiler.
Semih abim de oturduğu ilk an bizim yaptığımız gibi alanı inceledi. Alt kata göre küçük ama ortalama bir ev boyutunda bir alana sahipti. Burda iki kapı vardı. Biri çıkış içindi diğerini ise bilmiyorduk. Bizim olduğumuz odada boyalar sökülmüş ve kimi yerler çıplak kalmıştı. Odada tek bir pencere bile yoktu ama buna rağmen oda havasız değildi. Buraya bir havalandırma sistemi yapıldığı kesindi ama oturuduğum alandan göremiyordum.
Bakışlarımı duvarlardan çekip yerde duran onlarca kutuya çevirdim. Bazı kutular açıktı ve içlerinde oyuncaklar vardı. Her halde basit bir oyuncak kaçakçılığı için buraya gelmemişizdir.
Etrafta gezdirdiğim bakışlar odada yankılanan ses ile son buldu. “Patron, üç misafirimiz var. Baya iyi kuşanmışlar. Sıradan durmuyorlardı. Ne yapalım?”
Üçümüzde tüm dikkatimizi o adama vermiş ve konuştuğu her kelimeyi hafızamıza kaydetmeye çalıştık.
Bir süre telefondan karşı tarafı dinledikten sonra “Tamam.” deyip telefonu kapattı ve adamlarına döndü.
“Burası ifşalandı. Tüm malları toplayıp gidiyoruz ve bu üçü de bizimle geliyor.” dediğinde tüm adamlar aynı anda kolilere yöneldi.
Ağzı açık kolileri bantlayıp çatıya çıkardılar ve tüm koliler bitince bize doğru ilerlediler. Benim ve Merih abimin elleri arkadan sandalyeye bağlı olduğu için sırayla çözüp önden bağladılar ve sonra üçümüzün ayaklarını çözdüler.
Silahı bize doğrultup “Yürüyün.” dediklerinde uysal kuzular gibi anında onlara uyduk. Bizi patronlarına götüreceklerse biz hep böyle uysal kalabiliriz.
Önce çatıya çıktık hemen sonra ise çatıdan indik. Bu süreç boyunca ne ben ne de abilerim herhangi biz zorluk çıkarmıştı. Bizden yaklaşık yirmi metre ileride iki araba duruyordu. Oraya doğru ilerliyordukki ileride bir hareketlilik dikkatimi çekti ve o an ilk adam düştü. Tam alnından vurulmuştu. İnce işçilik.
Patlayan silah sesleri ile adamlar bizi çoktan unutmuş kendilerini korumak için etrafa dağılmaya başlamıştı. Biz üçümüz ise kurşunların aarasında kalmıştık!
“Lan neyi bekliyoruz?” diye bağırdı Semih abim. “Kaçalım!” dediği an üçümüz binaya doğru koşmaya başladık. Bizim arabamız binanın öteki tarafındaydı ve en güvenli yerde şu anlık orasıydı. Kapıya varıyorduk ki maskeli bir adam önümüzde belirdi ve her iki elinde tutuğu silahları bize uzattı.
“Bir yere mi gidiyordunuz, gençler? Parti daha yeni başlıyor.” Duyduğum sesten bir an emin olamadım. Lütfen yanlış anlayan da ben olayım.
Bakışları, kanı donmuş gibi durduğum yere yani iki koca cüsse arasında küçücük kalan bana takıldı. “Partide bize eşlik eden prenseste varmış.” Keyifli çıkan sesi ile demin duran beynim yeniden çalışmaya başladı.
Bu oydu! Ondan başka kimseye ait olmayan kısık ama bir o kadar da gür çıkan, kendinden emin bu ses tonu ondan başkasına ait olamazdı.
Tipini habeş maymunlarına yedirmezsem ben de Asya Doruker değildim! Öfkeyle onun üzerine gittiğim an abilerim her iki taraftan kolumu tutup onu perişan etmemi engellediler.
“Bırakın dağıtacağım onun yüzünü!” Kısık sesle öfkemi dökmem bu iki adamı daha da öfkelendirdi.
“Aptal olma! Korallar burda! Derhal burdan gidiyoruz.” Merih’in verdiği yeni komut umrumda değildi. Her işin altından ya Korallar çıkıyordu ya da Hardemirler. Günün sonunda bu ailelerden birinin sonu olacaktım ama hangisi…
“Onu kendi ellerimle öldüreceğim!” Dişlerimin arasından tıslamam ile Merih kolumu sıkıp beni kendine çekti.
“Aptallığa devam edeceksen bugünkü davranışlarını tek tek rapor ederim Morri!” Sert ve bir iblise ait çıkan ses tonu ile görevim aklıma geldi. Sadece bakıp çıkacaktık. Baktım, gördüm ve birazdan çıkacağım.
Başımı olumlu anlamda salladığımda bunu aynı zamanda Koralların biricik varisi de gördü. “Demek sonunda anlaşabildiniz. Bende bir an hiç anlaşmayacaksınız sandım.” dediğinde erkeksi bir kıkırtı dudaklarından döküldü. “Neyse… Şimdi gençler siz esirmişsiniz ya işte bu esirliğe bir süre daha devam edeceksiniz!” dedi sonlara doğru asıl kimliğini ortaya döken bir ses tonuyla: Ölümcül ve karanlık.
“Ya gelmek istemiyorsak?” Semih abimin alaylı ses tonu ortada yankı buldu.
Demin Koral’ın sesine yerleşen o kötücül tını gitmiş yerine eğlenceli bir ton almıştı. “Malesef… Malesef…” deyip derin bir soluk verdi. “Sizi bırakmak isterdim. Gerçekten de ama işte prosedür falan var.”
“O zaman bende senin prosedürünü si…” Semih abimin küfrünü anında böldü. Elindeki tabancıyı iki yana sallayıp onaylamadığını belli etti.
“Sakın, sakın… Küfürden haz etmiyorum. Bak ne güzel medeni medeni konuşuyoruz.” dediğinde ensemde bir soğukluk hissettim. Boğazımdan kaçan inilti ile abimlerin bakışları bana döndüğünde hareket etmek üzereyken birden durdular. Onların ensesinde de silah vardı sanırım.
“Söylemeyi unuttum. Arkadaki arkadaşlar, bütün gece bize eşlik edecekler.” dediğinde abimin yarıda kalan küfrünü ben tamamladım. Bunu da sadece ben duydum.
Fabrikada dizlerimizin üzerinde durmuş şerefsiz Koral’ın gelmesini bekliyorduk. Sadece biz değil aynı zamanda önceden bizi rehin alan adamlardan üçü de dizlerinin üzerinde duruyordu.
Derin bir nefes verip etrafımdaki adamlara göz attım. İçerde dört adam vardı. İkisi bize sırtını dönmüş hiçbir şey yapamayacağımıza emin bir şekilde duruyorlardı. Sırtlarını çevirmelerinden bunu anlıyordum. Diğer ikisi de sıkılmış bir şekilde tepemizde dikiliyor ama dikkatleri biz dışında her yerdelerdi. Kimsenin bize odaklanmadığından emin olduktan sonra parmağımdaki yüzüğü çıkartıp uç kısmında olan minik koruma kapını kaldırdım. İşte benim küçük bıçağım.
Kimseye belli etmeden önden bağlanılmış iplerimi kesmeye başladım eğer Koral buraya girerse bir daha asla kesecek fırsatım olmayabilrdi. Bıçağı, ipe sürttüm. Biraz daha biraz daha ama bir yerden sonra parmaklarım uyuşmuş gibi olunca yüzük parmaklarımdan kayıp düştü. Adamlar sese doğru dönünce kendimi hızla yere yüzüğün üstüne atıp inledim. Tepemizde dikilen adamlardan biri gelip ensemden tutup eski halime geri getirdi beni.
“Lan, zaten canım sıkkın almayayım seni ayağımın altına!” diye bağırıp enseme bir tane geçirdi ve yerine geçti. Bu şerefsizi özel olarak öldürecektim.
Ama sorun yoktu. Yüzük bendeydi ve eğer biraz çabalarsam ip de kopacak gibi duruyordu. Bakışlarımı yanımdaki adama çevirdim. Zaten en başından beri bana bakıyordu. Etrafa dikatli bir şekilde bakıp elimdeki yüzüğü temkinli bir hareketle onun eline bıraktım ve bir kimse görmeden önüme döndüm. Tam bu sırada Koral içeri girdi. Önüme gelene kadar yürüdü ve tam önümde durduğunda bakışlarını kumaşlarının ardında sakladığım bedenimde gezdirdi.
Biraz daha bana yaklaşıp dizinin üzerine çöktü ve hala bu halde bile benden bir kafa boyu uzundu. Çenemi sıkıp bakışlarımı ondan çektim. Bana bu kadar derin bakmasından nefret ediyordum.
“Gözlerin…” dedi ve sustu. Onunda sadece maskenin ardından gözüken puslu, koyu mavi gözleri vardı. Ölümüne korktuğum gözleri. Gözleri bana ölümü hatırlatıyordu. “Tanıdığım birinin gözleriyle birebir aynı.” dedi puslu ve anlaşılmaz bir sesle.
Parmaklarını kaldırdı ve çenemin altına yerleştirip bakışlarımı kendinde sabitledi. Ona nefretle baktım. Kaşlarını çattı. “Onun gibi de bakıyorsun.” dediğinde çenemdeki parmakları sıklaşmıştı.
Ona olan nefretim onu iyice öfkelendirimiş olmalı ki çenemi hızla bıraktı. O sırada bakışlarım ikizlerin üzerinde gezindi. İkisi de hazırdı. Koral’ın parmakları bu sefer maskeme indiğinde ona izin vermeden elimdeki ipi hızla koparıp onun boynuna doladım. Bunu bu kadar çabuk ve hızlı yapmamın nedeni Koral’ın öfkeden düşünememesi ve beni hafife almasıydı.
Boynuna doladığım ip ile onunda maskemdeki parmakları boynuma dolandı. O boynuma baskı yaptıkça ben ipi sıkıyordum ve ikimizde bir diğerini bırakamıyorduk çünkü bu oyunda kaybeden ölürdü.
Boğazımdaki baskı artık ciğerlerimde isyana yol açtığında parmaklarım gevşedi. Onunda parmakları gevşemişti ama ikimizde pes etmiyorduk. Parmaklarım boynunu süslesede artık bir işlev görmüyordu. Onun gevşettiği parmakları sayesinde içime çektiğim derin nefeslerle öksürmeye başladım ve parmaklarım boynundan kaydı. O benden biraz daha dayınıklı olmalı ki benim gibi iki büklüm olmamıştı ve hala hedefinde alacağı nefesler değil de ben vardım. Psikopat adam!
Cebinden çıkardığı bıçağı hızla bana doğru savurduğunda kendimi sol tarafa attım. Bir kez daha üzerime saldırdı ve bu kez ondan kaçamadım. Üstüme atlayıp karnıma oturduğunda bıçağı kalbime doğru savurdu ve bıçak kalbime yetişemeden parmaklarım parmaklarını sardı. Bıçak ile kalbim arasında kısa bir mesafe kala durdurabilmiştim ama üstümdeki adam yüzünden hem nefes alamıyor hem de benden daha güçlüydü. Onu şu an durdurmanın tek bir yolu vardı.
“Selçuk…” Kısık ve belirsiz bir tonda çıkan sesim ile anında parmakları durdu, bakışları bana döndü ve gözlerinde şimdiye dek görmediğim o korku belirdi.
Selçuk Koral bu denli neyden korkuyordu?
“Se-sen…” diye kekelediğinde bileğini sıkıp bıçağın yönünü anında çevirdim. Bıçağın hakimiyetini kaybettiği an artık o silahsızdı. Elimde tuttuğum bıçağı böbreğinin hizasında tutup ona baktım alaylı gözlerle.
“Aptal…” Önceden kendimi geliştirdiğim bir çok alan vardı ve bu da onlardan biriydi. Ses tonumu istediğim gibi değiştirebiliyordum. Asyaya ait olamayacak kadar ince ama bir o kadar kadınsı sesi duyduğu an dişlerini öfke ile gıcırdatması keyfimi yeterince yerine getiriyordu. “Şimdi kalk üstümden!” dediğim an yavaş hareketlerle üstümden kalktı ve o kısa sürede ikizlere bakışlarım kaydı.
Semih abim, patron diye kodladığım adamı altına almış öfke ile yumrukluyordu. Merih abim ise demin enseme geçirmiş olan adamı sırt üstü çevirmiş ve ensesini yerdeki büyük bir demire üst üste vuruyordu.
Koral bundan yararlandı.
Bir anlık dikkatimi ondan ayırdığımda, elimdeki bıçağa atlayıp onu elimden çekmeye çalıştı. Onunla beraber bende tüm gücümle bıçağa asıldım. Bıçağı tutuşumdan dolayı avantaj bendeydi ama parmaklarıma uyguladığı baskıdan dolayı da güç Selçuk Koraldaydı. Elimdeki bıçağı alacağını anladığım an, sağ bacağımı kaldırıp bacak arasına sert bir tekme attım. İnleyip düşeceği vakit parmakları gevşedi ve bıçağı ondan aldım. Buna izin vermedi ve düşmek yerine ondan uzaklaşan bacaklarıma kollarını doladı. Sırt üstü yere düştüğümde boğazımdan kısık bir çığlık koptu.
Tekrar üzerime doğru gelen Koral ile küfredip kaçmaya çalıştım ama ayak bileklerimden beni tuttuğu gibi hiç ağırlığım yokmuş gibi beni kendine çekti. Sol ayağımı kaldırıp yüzüne tekme attığımda yana savruldu. Dudaklarının arasından kaçan homurtu ile bir an keyiflendim. Diğer bacağımı da kurtarıp ondan yeniden uzaklaşıyordum ki tüm bedenini üstüme attı.
“Kızım, kaçırır mıyım ben seni?” Öfke ile homurdanması ile gözlerim irice açıldı.
Ne diyor lan bu?
Bacaklarımı altında hareket ettirip tekrar ona vurmaya çalıştığımda bu sefer bacaklarımı bacaklarının arasına alıp kıstı. “Bir kez daha o enayiliği yapmam.” deyip parmakları maskeme yükseldi. Şüphelenmiş bir kere…
Parmakları maskeme yetişmeden hızla atıldım ve yüzümdeki maskeye aldırmadan parmaklarını dişledim. Dudaklarından ayrılan inilti ile daha sert ısırdım ve o an elindeki bıçağı kolumda hissettim. Anın verdiği o keskin acı ile dudaklarım aralanmış çığlık atmak için hazırlanıyordum ki Koral yine maskeme uzandı.
“O maskenin ardındaki kadını göreceğim! Kimin gözleri onunki gibi birebir aynı olabilir lan?” diye kendi kendine söylenmesi ile kolumda bıraktığı bıçağı büyük bir acı içinde çıkarıp üstümdeki adamın uyluğuna geçirdim. Derine kadar sokmamıştım ama soktuğum kadarıyla net bir şekilde acı çektiğini söyleyebilirdim.
“Gerizekalı, nah bulursun maskenin ardındakini.” deyip güldüm ve bacağında saplı duran bıçağı hızla çektim. Burun delikleri genişledi, gözleri irice açıldı.
“Seni kendi ellerimle öldüreceğim!” Kısık sesi sonlarda bir inilti ile kayboldu ve acı çekerken bacaklarımı belinin etrafına sarıp hızlı bir hamleyle onu altıma aldım.
Elimdeki bıçağı boynuna dolayıp üzerine eğildim. “Dua et ölüm emrin hala verilmedi, Koralcık!” Keyifli sesim ile gözlerinde biriken nefreti keyifle izledim.
Üzerinden kalkmak için hamle yaptığımda bileğimi tuttu. Ona öfke ile baktığımda bakışlarındaki nefret birden boşluğa esir düştü. “O olma…” dediği gibi bileklerimi bıraktı ve parmaklarını arkasına uzatıp kanamayı durdurmaya çalıştı. Pes edermiş gibi duruyordu.
Bu sefer ondan ayrılabildim. Yerde uzanan adamı görüş açımdan ayırmadan abilerimin yanına gittim. “Adamları, sese gelmeden burdan ayrılalım.” dediğimde ikiside ellerinde komalık olan adamları bırakıp ayaklandı.
“Nerden kaçacağız?” Semih abimin sesi ile ona döndüm ve etrafı incelediğini yeni bir çıkış kapısı aradığını gördüm.
“Önden çıkalım.” Merih abimin sesi ile bakışlarımız bu sefer ona kaydığında ne var der gibi başını salladı.
Oflayıp “Ön tarafta bir sürü adam vardır!” diye yakardım.
“Adamların yarısı arka kısımda ön tarafta bir kaç kişi var. Geriye kalanlar kolilerle ilgileniyor.” dediğinde rahat bir nefes verdim.
“Tamam gidelim ama ondan önce,” deyip yan tarafta bize öfke ile bakan adamı gösterdim. “Onu halledelim. Biz kaçana kadar ispiyonlar bu.”
“Zevkle.” Semih abim büyük bir keyifle bizim duyabileceğimiz bir tonda konuştuktan sonra Koral’ın yanına gitti. Koral'ın üzerine eğilip bir iki şey söyledi. Sesini biz duyamıyorduk ama duydukları ile Koral'ın da pek eğlendiğini söyleyemezdim.
Koral, öfkeyle abimin üzerine doğru atılmak istediğinde abim elindeki silahı ensesine geçirdi. Saniyeler içinde Koral bu sefer yere gözleri kapalı bir şekilde düştü. Bakışlarımı abime çevirdim ama benim endişelendiğim konu, onu endişelendirmemiş gibi duruyordu.
“Abi, kanaması var.” dedim gergin bir ifade ile.
“Evet ve bunu yapan sensin.” Semih abimin gururlu çıkan sesi ile ofladım.
“Koralların varisi burda geberip giderse peşimizi bırakmazlar.” Her iki tarafın elindeki güç eşit olabilir ama kayıplar, güçteki dengeleri bozardı. Kimi kayıplar, gücü elimizden koparıp atarken kimi kayıplar ise deliliğin verdiği o sınır ile aşılmaz bir gücü bize sunardı.
“Birde düşmanıma pansuman mı yapacağım?” Tiksinti ve şaşkınlık dolu sesi ile oflayıp abime doğru ilerledim.
“Tişörtünü çıkar.”
“Neden?”
“Adamın götünü pansuman edeceğim de beze ihtiyacım var!” diye kısık sesle yakarmamla irice gözlerini açarak ikizine döndü.
“Bu kız çok pis bir şey olmuş. Al sen şunu, ben adamın götünü şey edeyim…” deyip hızla bize sırtını döndü ve ensesine attığı eliyle tişörtünün ucunu tuttu. Tek hamlede çıkardığı tişörtü ortadan ikiye yırttı ve Koralların varisinin üzerine eğildi.
Bakışlarımı onlardan çekip Merih abime baktım. “O, Korallarla ilgilenirken biz ön kısmı temizleyelim.”
“Tamam.” Sakin ve düşünceli çıkan sesi ile yanına doğru adımladım.
“Bir sorun mu var?” Temkinli çıkan sesim ile yerdeki bakışları bana döndü. Bir şeyleri anlamak istercesine ve yanıtlar sanki gözlerimdeymiş gibi gözlerime baktı.
“Var gibi.” Rahatsız olmuş bir ses tonuyla söyledikleri, içimde garip bir uğursuzluğun yeşermesine neden oldu.
“Ne oldu, abi?” Korku dolu sesim ile bakışları değişmedi. Gözlerinden çoktan çıkardığı gözlükler sayesinde siyaha bulanan irislerindeki duygusuzluk beni daha da tedirgin ediyordu.
“Sonra konuşuruz. Şimdi burdan defolalım.” Buyurgan sesi ile sadece başımı sallamakla yetindim ve yerdeki adamlardan birinin üzerine eğilip kullanamadığı silahı aldım. İçindeki mermileri kontrol ettikten sonra çıkışa doğru ilerledim. Kapının önüne geldiğimde abim ilk kendisi çıkacağını işaret etti. Başımı onaylar anlamda salladım. Üçten geriye saydıktan hemen sonra temkinli adımlarla kapıdan dışarıya sızdı ve hemen ardından ben…
Üç adam vardı ve üçünün de bakış açısında değildik. Silahları kullansak çok ses çıkarır ve geriye kalan herkesi başımıza salardık. Silahlar iptal. Sıra hançerlerde… Abime döndüğümde iki elinde de hançerleri görmem keyiflenmemi sağladı. Ortadaki ve en soldaki adamlar onun, en sağdaki ise benimdi.
Düşünmedik. Adamlar için ekstra bir saniye tanımadık ve elimizdeki hançerleri attık. Abim elindeki hançerleri üst üste atmıştı ve ikisi de adamların boğazına saplanmıştı. Benim hançerim ise arkadan kalbine saplanmıştı adamın.
Adamlar, etkisiz.
Tam o sırada semih abim de geldi. “Bir saat boyunca hiç bir şeyi olmaz. O zamana kadar da bulurlar.” dedi bıkkın bir şekilde.
“Tamam, şimdi bu yerden defolup gidelim.” dedi bıkkın bir ifadeyle de Merih abim. Onun bu tutumu bir şeylerin ters gittiği hissini içime iyice oturtuyordu.
İçerde ne olmuş olabilirdi ki?
Arabamıza binip oradan uzaklaşmamız çok kolay olmuştu. Koral’ın adamları bizi ciddiye almamış ve güvenliği iyi sağlayamamıştı ve kaçmak bizim için çok kolay olmuştu. Şuan arka koltukta otururken düşündüklerim buydu.
Kolumda ıslaklık hissettiğimde bakışlarım oraya kaydı. Kanıyordum. Kan vardı kolumda. Aslında acı da vardı ama sanki bu acı bana ait değildi.
Kolumdan akıp giden kana baktım. Bana ait kan. Bana ait bir kol. Benim değil gibi. Görüyorum ve hatta hissediyorum acıyı ama benim değil gibi. Nasıl benim olmazdı ki? Bir başkasının bedeninde değildim, bana ait olması gereken bir bedendeysem neden öyle hissetmiyordum?
“Asya!” Ön taraftan yüksek çıkan ses ile irkilip bakışlarımı kolumdan ayırdım.
“Efendim.” Sakin sesim ile bana bakan abimin kaşları çatıldı.
“Kolun kanıyor ve sen bize demedin mi? Kızım aklını mı kaçırdın?” diye bana bağırması şu an bende bir tepki yaratmıyordu. Bakışlarımı ondan çekip akan koluma çevirdim. Benim ama bana ait değilmiş gibi hissetiğim bir kol.
Abim hala konuşuyor, bir şeylere kızıyordu. Merih abimde ona eşlik ediyordu ama onları dikkate alamıyordum sanki bana değilde başka birine kızıyorlardı ve bu beni etkilemiyordu.
Ön koltuktan hareketlenip yanıma gelen adamı gördüm. Elinde bir ilk yardım çantası vardı. Öfkeli bakışlarının arasındaki endişe tohumları, çantanın içini hızlı kurcalayan parmakları ve geriye kalan her şey… Bu anda olduğumu bana kanıtlıyordu değil mi?
Ama öyle hissetmiyorum.
Korkmam gerek. Korkamıyorum çünkü bedenimde değil de etrafta pervasızca gezen bir ruhtan ibaretmişim gibi hissediyorum. Varım ama bir o kadar da yokum.
Gözlerim kapanıyor, yavaşça uyku bedenimi istila etmiş ya da bedenim yorgun. Oysa yorgun gibi hissetmiyorum. Kolumda gezinen parmakları hissediyorum ama benim tenimde değilmiş gibi de hissediyorum. Hislerim karışık, hislerim çıldırmış.
Ama en iyisi uyumak.
Uyumak her zaman kurtarır.
YENİ BÖLÜMDEN
Benim gibi o da gülümseyip başını salladı ve “O zaman Pars bu saatten sonra senin kontrolünde, küçük hanım. Eğer sana karşı tek bir itirazı olursa gel ve babana söyle.” deyip göz kırptı.
Onun bu haline kıkırdayıp başımı salladım. “O iş bende.” dediğimde kollarında tuttuğu beni biraz daha kaldırıp alnıma bir öpücük bıraktı.
Kıkırdayıp kısık bir sesle “Anladık, anladık en güçlü sensin.” dedim
Anında gür bir kahkaha attı ve beni nazikçe yere bıraktı. Yanağımı parmağının tersi ile okşadı. “Zeki kızım.”
Bakışları benden ayrıldığında oğluna yöneldi. Demin yüzünde var olan babacan ifade gitmiş yerini korkunç bir adama bırakmıştı. “Bir daha Asya’nın ağladığını görmeyeceğim.”
Pars anında başını sallayıp babasını onayladı ve bakışları bende duraksadı. “Ağlatmam.” dedi sakin bir ifadeyle.
Baybars Bey bunun yeterli geleceğini düşünmüş olmalıki başını sallayıp bana baktı ve buraya geldiğindeki ifadesinin aksine sakin adımlarla burayı terk etti.
Hepimiz uslu uslu giden adamı izliyorduk. Gözden kaybolduğu an derin bir nefes verdim. “Bazen beni çok korkutuyor.” dedim.
“En azından sizi bazen korkutuyor. Beni her an korkutuyor.” Haris'in korku dolu çıkan sesi ile hepimizin bakışları ona döndü.
Selçuk bebişiiimmm geldi. Hem de nasıl gelmeee...
Şimdi bizim altı tane masada oturan kişilerimiz var. Bu kişilere sistemin kolu anlamına gelen Nezir deniliyor. Bu kişilerin bir de varisleri yani ruhları var. Bu varislerden üçünü tanıyoruz an itibarıyla.
Arem Hardemir, Asya Doruker ve Selçuk Koral... Üçü rakip yani. İleride Nezirlerin yerine geçtiklerinde bir lider seçmeleri gerekecek. Ee, hepsi de lider olmak istiyor 🙄. Diğer üç varisi 2.kitapta daha detaylı işlicem çünkü bunların üstesinden birlikte gelmesi gerektiği görevler olacak. Olay bu üçlü değil dördüncüsü hahahahah... Arem ve Selçuk'u çoookkkkkk zor günler bekliyor. Yani... Öyle işte.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |