18. Bölüm

18.Bölüm- Kapıların Ardındaki Çocuk

Aden Sakaaa
adensakaa

Sanırım küçükken yaramaz bir çocuktum. Bilmiyorum. Sevilmememin nedenini buna bağlardım. Füsun abla diye bir kadın vardı. Doğruyu söylemek gerekirse benim için bir abla değil ilk ve tek anne figürü oydu. En eski anımı hatırlamaya çalıştığımda hep o kadın gelirdi gözlerimin önüne.

 

Anne diye sayıklamalarım, ağlayaışlarım çalınırdı kulaklarımda. Herkesin annesi vardı. Benim de vardı. O benim annemdi. Yani annem olmalıydı. Bilmiyordum ki...

 

Onunla beraber yaşıyor, tüm temel fiziksel ihtiyaçlarımı gideriyordu ama konu sevgiye gelince hep uzak hep soğuk.

 

Dışarıdaki küçük çocuklar anne diyordu bazı kadınlara. O kadınlardan biri de benim evimde vardı. Benim annem. Evet, eminim. Herkese 'O benim çocuğum. Annesiyim.' diyordu.

 

Annem değil mi şimdi bu kadın? Annem işte.

 

Ama değilmiş. En uzun gecede ansızın bırakılmıştım sokağa. Ders kitaplarında en uzun gece diye ilk kez öğrenirdi çoğu arkadaşım, o geceyi; ben ise o gece sokakta kalarak gerçekten de ne kadar uzun olduğunu, günün asla aydınlanmadığını yaşayarak öğrenmiştim.

 

Anne diye tanıdığım ama bana anne demeyi yasaklayan bir kadın tarafından en uzun gecede bırakılmıştım sokağa. Küçük bir çocuk, yedi yaşında bir kız nasıl dayanabilirdi ki sokakta?

 

Annesi tarafından sokağa bırakılmadan önce son sözleri takıldı bu kez kulaklarıma. "Senin gibilerin yeri daima bu kapıların ardı... Bir avuç sevgi kırıntısı için ömür boyu yalvaracaksın. Benim hayatımı mahvettiniz, şimdi de senin hayatın mahvolsun."

 

Sanırım haklıydı. Onun hayatını mahvetmişim. Mahvetmişimki o içten bedduası kabul olmuş. Biraz eksik biraz yanlış ama kabul görülen bir beddua. Benim gibilerin yeri nerde bilmem ama benim yerim hep bu kapının ardı olmuştu. Yine bir kapının ardındayım. En çok hak ettiğim bu kapının sıcak tarafıydı ama kapının soğuk tarafına ilk bu evin kapısıyla tanışmıştım.

 

Belki Hardemirler beni bir kapının ardına, soğuk yüzüne bakacak şekilde kapının önüne koymamıştı ama Hardemirler bu kapıları bana tanıtan ilk aile olmuştu.

 

"Seni her seferinde bu kapının önünde düşündüren şey ne?" Yanımda varlığını bir anlığına unuttuğum adam ile ana geri dönüp bakışlarımı kapıdan ayırarak ona baktım. Koyu sarı saçları, gecenin karanlığına inat, renginden hiçbir parıltıyı kaybetmemiş; koyu yeşil gözleri merakla yüz ifademi süzüyordu.

 

Güzel gözlerinden bakışlarımı çekip kapıya baktım. "Bir annem vardı, biliyor musun?" Kısık çıkan sesim ile ne tepki verdi bilmiyorum. İlgilenmiyorum da.

 

"Şu baba dediğin adam gibi mi?" Öz olmayan yani. Onu kast ediyordu. Dışarıdan küçük kıza bulduğum o anne ve babadan bahsediyordu.

 

"Evet ama biraz farklı." Babam dediğim adam beni öldürmek istiyor gibi ama beni seviyor da. Annem dediğim kadın ise en derin ve en eski geçmişim. Hatırladığım ilk terk edilişim.

 

"Nasıl bir fark bu?" Sesindeki merak beni konuşmaya teşvik etti.

 

Bakışlarımı kapıdan ayırıp onu izlemeye başladım. "Babam beni seviyor ama annem beni sevmiyordu." İç çektim. "Annem kar yağdığı bir gece sokağa atmıştı beni ve kapının önüne bıraktığında 'Senin yerin daima bu kapının ardı' demişti." Boğazımda bir yumru oluştu. Dudaklarımı birbirine geçirip yutkunmaya çalıştım. "Pars," dedim acı içinde. "Ben daha yedi yaşındaydım. Neden yedi yaşındaki bir çocuğun yeri kapının ardı olsun ki? Oysa annem beni sevsin diye çok uslu dururdum. Üstümü falan da hiç kirletmez her dediğini yapardım."

 

Canım acıyor. Gözlerim yanıyor ve ben artık her nefes aldığımda boğazıma saplanan bu acıdan yorulmuştum. Kimse fark etmiyor ama pes etmenin eşiğindeyim.

 

Yanımdaki adam bunu beklemiyordu. Başka bir şey bekliyordu ama ona ilk kez bu denli açık olmam, onunla acımı paylaşmam ve benimle beraber acımasını istemem onu bozguna uğratmıştı.

 

O, belki de yine ağzımdan laf almanın derdindeydi. Sesimden nefret ediyordu ya. Belki onun nedenini öğrenir amacıyla bana soru sormuştu ama beklediğini eline vermemiştim. Ben ona en geçmişimi sunuyordum. Karanlığımın ilk günlerini sunuyorum.

 

Şu an aklına gelen o yedi yaşındaki kızın görüntüsü ile mi gözleri dolmuştu?

 

Ya da karşısında acıyorum diye mi?

 

"Özür dilerim." Fısıltı dolu sesi acıyı bu soğuk gecede üzerimize serpiştirdi. "Özür dilerim, ben gelmeliydim..."

 

Güldüm. Sesli bir gülüş değildi. Mutlu bir gülüş de değildi. Keşkelere boyanan bir gülüştü. "Ama gelmedin, gelmediniz."

 

Bakışlarımı yerle bir olan adamdan çekip yine önümdeki kapıya baktım. Bir gün ölürsem bu kapıların ardında ölecekmişim gibi hissediyorum.

 

Derin bir nefes verip içine daldığım bu kasvetten zihnimi ve ruhumu bir süreliğine uzak tuttum.

 

"Girelim mi içeriye?" Yanımdaki adama dönmeden sorduğum soru ile hareketlendiğini fark ettim ve birkaç saniye sonra elindeki anahtar ile kapıyı açtı.

 

"İçeride fazla anahtarlar vardı. Gel birini vereyim." dediğinde ellerine takılı olan gözlerim yüzüne tırmandı.

 

"Ben anahtar kullanmıyorum." Kısık bir sesle konuşmamla bakışları bana döndü.

 

Çatık kaşları, keskin çene hatları ve gözlerindeki anlamsız bakış ile bir anlığına ona bakındım sadece. Peri Hanım, kendine benzer çocukları doğurmakta iyiydi. "Neden?" diye ince dudaklarından ayrılan soru ile çehresinden bakışlarımı çekip sadece gözlerine odaklandım.

 

"Unuttun mu, Pars? Benim yerim bu kapıların ardı." İçim acıdı. Yutkunmaya çalıştım ama yutkunamadım. "Bu kapılar için bir anahtarımın olması saçma olurdu. Ben de kullanırken elimden alınmamasını sağladım işte."

 

Parmakları anahtarın üzerinde duraksadı. Bana ne olduğunu bilmiyordu. Amcam ile konuşurken ve daha sonra adamlara söyleyip çiçekçiye getirttiği ve saatlerini oraya verdiği için benim nerede olduğumu aslında bilmeyen bu adam akşam yaşadıklarımı da bilmiyordu.

 

Mesela daha iki saat önce benim emrimle üç adamın leşleri ayaklarımın önüne serilmişti. Hayır, kesinlikle pişman değildim ama ben de bir insanım. Birilerine yaslanıp konuşmak, ağlamak ve dertleşmek istiyordum.

 

Bu gece Pars; denizimin içindeki o yılanım olmuştu. Ona sarılmaktan başka çarem yoktu. Ya ona sarılacaktım ya da batacaktım.

 

"Ne yaşattılar sana?" Gözleri doldu. Karşımda duran ve maskeleri çoğu kez benden daha iyi kullanan bu adam, tüm somutluğuyla karşımda acımla acıyordu.

 

Bakışlarımı tekrardan ondan çektim. Birden bire utandım. Annemin yani Füsun ablanın kızı olabilseydim; bir annenin kızı olabilmeyi becerebilseydim, bunların hiçbirini yaşamazdım ki ben.

 

Bir annenin kızı bile olamamışım neye yararım acı çekmekten başka.

 

"Üşüdüm."

 

Üşümekten nefret ederdim.

 

"Tamam." Neye tamam dediğini çok anlamadım. O da neyi onayladığını bilmez gibiydi zaten. Kapının açtığı kilidi ile kapıyı arkaya doğru itekledi ve kapıdan benim geçmem için bir süre bekledi.

 

Ardına iteklendiğim o kapı, bu kez birileri tarafından benim için açılıyor ve beni, sıcak tarafa davet ediyordu. Belki benim yerim oraya ait değildi belki de orada bir misafirden ibarettim ama her şeye rağmen oradaki sıcaklığı hissedebildim. Tüm ihanetime rağmen.

 

Bir adım attım. Küçük bir adımdı ama devamı geldi. Bu küçük adımların sonu evin içi oldu. Başımı sağ omzumdan arkaya çevirip arkamda kalan adama baktım. Orada öylece dikilmiş, benim karışık hislerimle yarışan karışık bakışlarla beni izliyordu.

 

Birbirine geçirdiği dudakları kıvrıldı ve dudağında şefkatten peydahlanan o tebessüm var oldu.

 

"Evine hoşgeldin," Sanki cümlesi bitmemiş gibiydi ve devam edecek gibi duruyordu ama vazgeçmiş gibi bakışlarını kaçırdı. Bir şey demeyeceğini düşünüp önüme döndüğüm an "Asya." ismim dudaklarından bir fısıltı gibi yayıldı.

 

İsmim yerine kardeşim mi demek istedi acaba?

 

Son anları zihnimde tartarken evin içinde büyük bir gürültü koptu ve Parsla içinde olduğumuz duygusallığı anında bir kenara bırakıp solumuzda kalan salona doğru hızlı adımlarla ilerledik. Salonun aralık duran kapısından içeriye doğru girdiğim an Parsta bana yetişmişti ve ikimizi gören aile üyelerinin tüm bakışları bize dönmüştü.

 

Tüm Hardemirler, salonda ayakta duruyor. Arem öfke ile kardeşlerinin önünde duruyordu. Arem'in önünde yerde olan gözlüğü gördüğümde kaşlarımı çattım. Arem evin içinde sürekli gözlüğünü takardı ve asla düşürmezdi. Şu an düşürdüğünün farkında bile değil gibi.

 

Öfkeli bakışları benim ve Pars'ın üzerinde gezindi. "Neredeydin?"

 

"Dışarıda bir..." Pars, sakince açıklama yaparken Arem öfke ile araya girdi.

 

"Sen değil! Yanındaki neredeydi?" Tüm kaos benim için miydi?

 

Bakışlarımı Pars'a çevirdim ve kısık ses tonum ile konuştum. "Yine gecenin yıldızı ben olmuşum da haberim yok."

 

"Cevap ver, Asya!" diye yeniden bağıran dağ ayısı ile öfleyip ona döndüm.

 

"İnanır mısın, Aremciğim bir tur kocaya kaçıp geldim." Cık cıklayıp devam ettim. "Ama baktım kocam istediğim gibi değil, bastım tekmeyi baba evine geri döndüm işte." Benim ayıplayan tonda çıkan ses tonum burda sadece Parsı eğlendiriyordu.

 

Yanımdaki adamın gülüşü kulaklarıma ilişti. "Öfkeliyken sataşma şununla." Omuz silkip ben de güldüm.

 

"Asya..." dedi Arem ve gözlerini kapatıp ellerini yüzüne doğru kaldırdı. Parmakları gözlerinin etrafında gezinip baskı uygulamaya başladı. "Bak abicim," deyip ellerini çekti, gözlerini açtı. "Bu evde biri ihanet ediyor ve..."

 

Bu kez sözü kesilen oydu. Ben tarafından. "Hmm, anladım. Dedin evin içinde bir ihanet varsa buda sonradan gelen kızdan başkası değildir." Başımı alayla eğip devam ettim. "Doğru anlamış mıyım?"

 

Gözlerime baktı. Bir şey demedi. Demesine de gerek yoktu. Yalan da yoktu ya burda. İhanet eden bendim ama bilmediği ben tek değildim. Bunu şu anlık bilmesine gerek yoktu. Şu anlık Çağrı abimi, bu dağ ayısının eline veremezdim.

 

"Güvenmediğin bir insan ile aynı çatı altında yaşamamalısın." dedim ilk baştan beri istediğim şeyi vurgulayarak. Bu evden bir an önce defolmak istiyordum.

 

"Kızım, gel şöyle otur." Barybars Beyin sesi ile bakışlarım ona kaydı. Bakışlarında yorgunluk vardı. Omuzları çökmüş gibiydi. "Sadece senden değil, şu an bu evin içindeki herkesten şüphe ettik."

 

Omuz silkip bana ne der gibi dudaklarımı büzdüm. "Ben misafirim. Misafire böyle mi davranılır?" dediğimde bu kez gözlerindeki yorgunluk öfkeye yerini bırakmıştı.

 

Bunlarda sadece bana kızıyor.

 

"Baba, ne oldu?" Pars olaya müdahale edip okları kendi üzerine çekti.

 

Babası, bakışlarını zorlukla benden çekip oğluna döndü. "Biri sistemi başkasına satmış."

 

Satmak? Allahtan o salak abim, bana satmamıştı. Böbreğimi de satsaydım o parayı bulamazdım ya. Bakışlarım bir anlığına köşede sessizce bizi izleyen Çağrı abime takıldı ve onun da aklından bunun geçtiğini anladım ama duygularımız tam tersiydi. O pişmanlık yaşıyordu bana satmadığı için. Enayi. Ben olsam satardım.

 

"Ne?" Yanımda şaşkınlıktan bedeni kasılan adamla ona baktım. Neden bu kadar şaşırıyorlar ki? Alt tarafı sistemi ödünç alıvermiştim bir süreliğine.

 

"Baba, ne dediğinin farkında mısın? Kim yapmış bunu? Nasıl..." Ard arda sorularını dizen Pars ile benim de konuşmaya dahil olmam gerektiğini hissettim.

 

"Ne sistemi?"

 

Tüm bakışlar bana döndü ve Arem'in gözlerinde öfke daha da arttı. "Sen sistemi falan boş ver. De bakalım bir sen, neredeydin bu gece?"

 

Sistemi çaldığıma değil de başka bir şeye mi sinirlenmişti bu?

 

Kaşlarımı şaşkınlıkla çatıp ona baktım. "Ne alaka be!" diye cırladığımda öfke ile üzerime doğru yürüdü.

 

"Tek bir kez soracağım sana." Adımları önümde durdu. "O kadın, sen miydin?"

 

Hangi kadın? Liderin varisi olan kadın mı ya da kadın olan kadın mı? Varis olmamdan şüphelenmişti ama nereden? Yüzümde maske varken sesimi ise değiştirmiştim.

 

Bunu şimdilik bir kenara bırakıp yeniden maskelere sığındım. Sadece bu kez maskelerim soyut bir kargaşadan ibaretti. "Hangi kadın?" Aptalmışım gibi ona baktım. "Yani soruyorsan evet kadınım ama o kadından kastın kim..." Yine cümlemim devamını getirmeme izin vermedi.

 

Parmakları öfke ile kollarıma uzandı. İki eli kollarıma bir pençe gibi yapışıp bedenimi kendine doğru çevirdi. Bunca öfkesinin, gözü dönmüşlüğün içinde dahi canımı yakmıyor sadece tenimi tutuyordu.

 

"Lider'in varisi sen misin?" Ve oda buz kesti.

 

Arem'in gözlerinin içine demin nasıl bakıyorsam şimdi de aynı şekilde bakıyorudum. Hiç bir şey benim için değişmemişti çünkü bunu bekliyordum. Hazırlıklıydım ve o gözlerimde istediğini bulamazdı.

 

Ama diğerleri hazırlıksızdı.

 

"Olmaz..." Peri Hanım'ın odada fısıltı ile çıkan sesinde korku vardı. "Arem, olmaz. Olmaz. Benim kızım olmaz." Delirmiş gibiydi sesi.

 

"Kızına sormak gerek." Aremden ayırmadığım bakışlarım, kemikli burnu üzerinde bir an takılı kaldı. Bir yumruk atıp kırsam ve içimi rahatlatsam nasıl iyi olurdu.

 

"Bu varislikte para var mı?" Benim hiçbir şeyden haberim yok ki(!) "Eğer varsa ben varis falan da o kadın da olurum. Hiç sıkıntı değil." Öfke ile parmaklarını benden çekip saçlarına daldırdı. Onu gördüğüm ilk andan itibaren saçları daima düzgün taranmmış ve asla bozulmamış bir şekilde dururdu ama bu hareketi ile saçları dağılıp yüzüne doğru döküldü.

 

"Asya, neyin içinde olduğumuzdan haberin var mı senin?" Parmakları öfkesi ile sürekli hareket içerisindeydi. Bir yüzüne tırmanıyor bir saçlarına dalıyordu.

 

"Sizin neyin içinde olduğunu bilmiyorum. O kadını da bilmiyorum. Varisi falan da bilmiyorum." Evin içindekilere gözlerimi gezdirdim. "Ama neyi biliyorum, biliyor musun? Sizin bu işleriniz yüzünden zarar görecek olanın ben olacağımı. Sizin yüzünüzden tüm oklar bana çevrilecek değil mi?" Sonda sesim korku dolu çıkmıştı.

 

"Asla!" Ve Baybars Hardemir bir kez daha varlığını odada yankılattı. "Kimse kızıma bundan sonra dokunamaz!" Yemin eder gibiydi ama onun yeminlerinin bir işlevi yoktu.

 

"Yirmi yıldır; yapan, yapacağını yaptı zaten." İlk andan beri ilk kez duygularımda bu kadar dürüsttüm. Bu cümlem ondan çok benim canımı yaktı. Yakan zaten yaktı da; aptal can, bir kez daha yanmak için çırpınıyor.

 

Beklemediğim bir şey oldu. Bir beden önüme geçip Arem ile aramızda durdu. "Abi, neden ondan şüphelendin?"

 

Pars'ın sorusu ve beni korumaya çalışması ile şaşkın bakışlarım geniş omuzlarında asılı kaldı.

 

Arem'in çaresiz sesi kulaklarıma ilişti. "Oraya bir kadın geldi ve ona benziyordu. Pars, aynı gibiler. Konuşması, alaycı tavrı ve öfkesi..."

 

Pars bir anlığına omzunun arkasından bana baktı. Bütün gün onunlaydım ben. O böyle biliyor. O evrak işleri ile ilgilenirken benim seranın bir köşesinde uyukladığımı düşünüyordu... Ama şüphe de ediyordu şu an.

 

Bakışları benden ayrıldı ve önünde duran adama çevrildi. "Bütün gün Asya benimle beraberdi." dediğinde Arem'in rahatlayarak verdiği derin soluk sesi kulaklarıma ilişti.

 

"Tamam, o zaman." dediğinde Pars hızla atıldı. "Peki ne haininden bahsediyordun? Asya, varis değil ama ihanetten ve sistemden de bahsetmiştin."

 

Arem'den önce bu kez babaları konuştu. "Biri sistemi Liderin varisine vermiş." Pars'ın gerilen omuzlarını gördüm.

 

Odanın içindekileri daha rahat görebilmek için iki adım sola kayıp merakla olanları izlemeye çalıştım ve bu hareketim Buğra'nın gözünden kaçmadı. Dudaklarında alaylı bir gülüş ile beni izleyip göz kırptı.

 

Onun bu tavrı ile kıkırdadım. Tüm bakışlar tekrar beni bulunca bu kadar öfkeli adamın hedefi olmamak için anında Buğrayı sattım. Özür dilerim doktorcuğum.

 

İşaret parmağımı kaldırıp Buğrayı gösterdim. "O, beni güldürdü."

 

Buğra bu tavrıma kahkaha atıp başını iki yana salladı ve yanıma doğru adımladı. O arada da Enis'e seslendi. "Enis, koçum hadi gel. Biz ikizini de alıp bu ortamdan çıkalım. Bu kaos bizim karakterimize çok."

 

Annesinin yanında duran Baha da hareketlenip çıkışa doğru ilerlemeye başladı. "Bana da çok bu kaos. Beni de alın."

 

Arem anında araya girdi. "Hiçbir yere gitmiyorsun. Bu üçü tek çıkabilir."

 

Baha hayretle kendini gösterdi. "Bir de hain sensin de tam olsun!" Öfke ve incinmiş bir sesle abisine yükseldi.

 

Peri Hanım müdahale etti bu kez. "Oğlum, ben burdan kalkıp gitmiyorum. Kendimden şüphe edecek duruma geldim, senin rahatlığına bak."

 

"Ben mi rahatım?" diye yine şaşırdı Baha.

 

Sanırım gerginliğini farklı şekilde yansıtıyor ki ailesi anlamamış.

 

"Otur şuraya, oğlum. Sana hainsin falan demedik. Sisteme giriş yapanlardan biri bir hata yapmış olmalıki varis sisteme sızabilmiş. Yoksa hain falan yoktur bizde." diye oğlunu yumuşatıp salonda tutmaya çalıştığında kaşlarımı çattım.

 

Arem, bana ilk hain imasında bulunduğunda beni neden korumamıştı ki? Hain olabileceğimi düşünmüştü. Düşünmediği ve reddetiği varis olmamdı. Doğru ben onun sadece doğurduğu o çocuğuydum.

 

Bakışlarımı gördü ve derince yutkundu. Konuşmak için aralanan dudaklarını es geçtim ve bakışlarımı ondan çektim. Onunla konuşmak istemediğimi anlamış olmalıki sesini duymadım.

 

"Tamam, anne." Baha'nın sesi ile zihnimde kaybolmamak için bakışlarımı önüme gelen iki bedene çevirdim.

 

Kumral saçları dağınık bir şekilde yüzüne dökülen Buğra ile yüzümde istemsizce bir tebessüm var oldu ve bakışlarım yanındaki adama kaydığında duraksadım. Bakışlarında sakinlik vardı. Bir çok usta yalancı görmüştüm ve her birinin yüzlerinde onlarca maske... ama hiçbirinde bu sakinliği, bu gözlerinin ardındaki boşluğu görememiştim.

 

Benim bakışlarım gibi onun da bakışları benim üzerimdeydi. Onu her gördüğümde kalbimde garip sancılar yeşeriyordu. Ona, kırgın değildim; kızgın da değildim. Ben sadece onunla oturmak istiyordum. Onunla yan yana durup göğü seyretmek istiyordum.

 

Belki bir gün ikizimle beraber göğü izleyebilirdik.

 

"Gelin bakalım abisinin gülleri." Buğra hiçbir sorun yokmuş gibi arkasında kalan kaos hiç yaşanmamış gibi kollarını iki yana açtı. Sol kolunun altına Enis'i çekti ve bir adım atıp -ki bunda Enisinde ona ayak uydurması gerekmişti- yanımda durdu. Havada asılı kalan sağ kolunu da benim üzerime alıp ikiz kardeşleri iki kanadının altında sardı.

 

İkiz kardeşler... Garip bir tat bırakmıştı damağımda. Benim ikizim. Hala inanmıyorum ama Enis, benim ikizim.

 

Buğra'nın adımlarına uyan adımlarımız ile salonu terk etmiştik. "Neden bizi aldın ordan?" Buğra genelde kaoslardan uzak duruyordu ama bu durum ciddiydi.

 

"Onların herhangi bir işi ile ilgilenmiyorum. On sekizimize girdiğimizde annemiz ve babamız bize bir kere sorarlar: O dünyanın içinde olmak istiyor musunuz?" Kolunun altından yüzüne bakıyordum o ise bize rehber oluyordu bu dar koridorda. Bir anlığına bakışları önünden ayrılıp bana döndü. Kısılan kahve rengi bakışları ve uzun kirpikleri ile bakışlarım gözlerinin üzerinde gezindi. "Ama ben istemedim. Ben daha sakin ve monoton bir hayat istedim. Şu anki hayatımdan da memnunum açıkçası." dediğinde anladığımı ifade etmek için dudaklarımdan bir kaç mırıltı döktüm.

 

Bakışlarım, Buğra'nın gözlerinden inip yirmi santim uzağımdaki çehreye takıldı. Uzun zaman sonra ilk kez onunla konuşacaktım. "Peki, sen?"

 

Buğraya sorduğum kadar özgüvenli ya da rahat değildim. Buğra beni geri çevirseydi, büyük ihtimalle bir cıngarlık yapar ve küçük bir çocuk gibi onunla uğraşırdım ama Eniste işler değişiyordu.

 

Enis, konuşmak isterse konuşurum. Sessiz kalmak isterse onunla sessizliğini paylaşırım.

 

Bir an Enis'in konuşacağını düşündüm. O sabit yüzünde kaşları teredütle çatılıp dudakları kelimelerle boğuşarak aralanmıştı ama Buğra bunu fark etmediği için o soruyu cevapladı.

 

"O da istemedi. Evde babamların teklifini reddeden sadece biz ikimizdik." dediğinde Buğra'nın cevabına odaklanamamış daha çok öfke ile Buğraya bakıyordum. Eğer bir kaç saniye daha sessiz kalsaydı şu an belkide Enis'in sesini duymuş olurduk. Belki konuşması için gerekli olan o adımı, Buğra mahvetmişti.

 

Ya da banane. Ben neden Enis'in sesine birden bire bu kadar takıntılı olmuştum ki? Kendime karşı olan bu kızgınlıkla asansörün önüne geldiğimizi dahi fark edememiştim. Önümde açılan kapı ile öfke ile içine daldım, Buğra'nın kollarının arasından da bedenimi söküp almıştım fark etmeden.

 

Buğra'nın çatılan kaşlarını asansörün aynasından gördüm. "Neden öfkelendin yine?"

 

Bezmiş bir şekilde nefes verdim. "Bu kez sizlik bir nedenden değil."

 

Buğra'nın çatılı kaşları bu sefer alayla yukarı kalktı ve dudakları da bu hareketine eşlik ederek yukarı doğru kavislendi. "Demek kendine de öfkelenebiliyormuşsun?"

 

Kaşlarımı bu anlamsız çıkarımı ile çattım. "Neden kızmayayım ki kendime? Sonuçta bende insanım ve hatalarım, isteklerim, duygularım falan var... Kendime de kızabilirim gayette."

 

"O kadar narsist bir kişiliğe sahipmişsin gibi takılıyorsun ki, kendinde bir hata bulabileceğini, buna öfkelenebileceğini düşünmemiştim."

 

"Sen gel, bana narsist de. Beni aşağıla sonra size kızayım. Sonra sen de gel, de seni tanımamışım aslında... Tamam mı?" Öfke ile irileşen gözlerime baktı.

 

Alayla "Hıh işte, benim tanıdığım kız bu." dedi ve ikinci kata gelen ve açılan asansör kapısından çıkıp gitti. Asansörde olan diğer kişiye döndüğümde onun zaten bakışlarının bende olduğunu gördüm.

 

"Bir şey soracağım." İkimizde asansörden inmeyip kapının tekrardan kapanması ile içeride kalmıştık. Işıklar sönmüş sadece yeşil, kısık bir ışık yanmaya devam etmişti. "Konuşacaktın değil mi? Eğer o abin olacak dedikoducu araya girmeseydi, sen benimle konuşacaktın değil mi?"

 

İçimdeki bu Enis merakının sadece sesine karşı olduğunu düşünüyorum şu an. Sesini daha önce duymamıştım ve bu merakımı körüklüyordu. Başka bir nedeni olamazdı.

 

Yeşil ışığın altında beliren keskin yüz hatları bir anlığına gerildi. Bir adım attı ve tam önümde durduğunda uzun boyundan dolayı üzerime doğru eğildi. Dudakları aralandı ve onun aralanan dudaklarını görünce heyecanla bakışlarım dudaklarının hareketlerini, o iki et parçası arasından çıkacak sesleri bekledim. Sonra birden dudakları üst üste dizildi ve sadece yana doğru küçük, alaycı bir hareket ile kavislendi.

 

Bu heyecanlı halim onu eğlendirmiş miydi?

 

Öfke ile bakışlarımı dudaklarından ayırıp gözlerine çevirmişti ki gözlerinde ilk kez gördüğüm o merhamet ile duraksadım. Benimle dalga geçmiyor muydu yani? Kaşlarımı çatıp "Komik değildi." diyebildim sadece ve rastgele asansörün düğmelerine basıp kapının açılmasını bekledim. Açılan kapı ile hızla o daracık alandan bedenimi çıkarıp odama doğru adımlarımı heyecanla attım.

 

Alt tarafı sesini duyacaktım bu kadar heyecana ne gerek vardı ki?

 

Odama girdiğim gibi ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkarıp odanın içinde çıplak ayak gezinmeye başladım. Önce temiz kıyafetler almış ardından da üzerimdeki kirli kıyafetleri çıkarıp duşa girmiştim. Sıcak ve kısa bir duş bedenimi gevşettiğinde bedenime havlu sarıp aynanın karşısına geçtim. Yüzümde çıkan bir kaç sivilce ile kaşlarımı çatıp kurutucu kremlerden birini alıp sürdüm. Saçlarımı kurutmadan kenara ayırdığım temiz kıyafetlere uzandım ve koyu yeşil pijama takımımı üzerime geçirdikten sonra banyodan çıktım. Odaya girdiğimde yatağımın kenarında oturan adam ile duraksadım.

 

Banyodan çıktığımı gördüğünde yerdeki bakışları beni buldu. "Umarım, rahatsız etmemişimdir."

 

Garip duruyordu. Saatler önceki o yenilmez gibi duran omuzları şimdi büyük bir yenilgi ile çökmüş gibiydi.

 

Hemen karşısında duran salıncağa geçtim ve bacaklarımı altıma alacak şekilde oturdum. "Hayır, olmadım."

 

Dudakları yukarı doğru kıvrıldı ama mutluluktan oluşan bir tebessüm değildi. Acı ile iki yana çekilmiş gibi eğreti ve zoraki duruyordu.

 

"Bir sorun mu vardı?" Ona şu an nasıl seslenmem gerektiğini bilmiyordum.

 

Derin bir nefes verdi. "Bilmiyorum." Başını iki yana salladı. "Doğruyu söylemek gerekirse bir kapana kapılmışım gibi hissediyorum ve ben, bu yaşlı bedeni nereye atmam gerektiğini bilemedim, kızım."

 

"Biraz yürüyüş iyi gelebilirdi sanki." Kısık çıkan sesim ile bakışlarımı önüme eğip sağ işaret parmağımı, sol elimdeki eklem yerlerinde olan çiziklerin üzerinde gezdirdim. "Ben de bilemedim şimdi ne desem."

 

Derin bir nefes aldı. "Yaptın zaten yapacağını." Demine nazaran daha iyi gelen sesi ile parmaklarımdaki bakışları kaldırıp ona baktım.

 

"Ne yaptım ki?" Meraklı çıkan sesim ile dudaklarındaki zoraki tebessüm gönüllü bir teslimiyeti evrildi.

 

"Var oldun... Yeniden."

 

Ona bakarken başımı omzuma doğru yatırdım. "Şimdi aklıma bir şey geldi ama bu ortama hiç uymuyor diye söyleyemiyorum ama içimde de kalacak." Bu ortama hiç uymuyordu ama yeniden dediğinde de aklıma saçma sahneler gelmişti. Ne yapabilirdim ki?

 

Dudaklarından bir gülüş firar etti. "Bak şimdi merak ettim. İçinde kalmasın aramızda kalsın." dediğinde o bilmese de rahatlamıştım. Saçma olabillir ama o an aklıma gelen şeyi söylemediğimde gece rahat edemiyordum. Yatakta ve çoğu kez bu saçma ve basit şey yüzünden saatlerce uyuyamazdım.

 

"Hani var oldun dedin ya... yeniden falan..." duraksadım ve dudaklarımdan büyük bir oflama çıktı. "Neyse ya boş ver en iyisi çünkü çok saçmaydı."

 

"Merak ettim, kızım. Hadi söyle." Baybars Bey'in meraklı sesi ile kendimi aptal gibi hissettim. Bir de adamı meraklandırdım ya durduk yere. Nasıl diyecektim ki 'Yeniden deyince aklıma ölüp ölüp diriliyor muyum ben, moruk' diye.

 

Yani derim de normalde sadece şu an garip ve yanlış bir anmış gibi geldi.

 

"Yok kalsın." Bakışlarımı ona dikmeye utandım.

 

"Asya..." Bana seslenmesi ile parmaklarımın hareketi bir anlığına durdu ve sadece "Hmm?" diye bir mırıltı döküldü dudaklarımdan.

 

"Ben seni asla yargılamam kızım." dediğinde bedenimde bir gerginlik oluştu ve parmaklarımın o sakin tutumunun yerine titrek hareketler aldı.

 

Yargılardı. Bu hayatta herkes birbirini yargılardı. Bir baba, çocuğunu yargılardı istediği gibi güçlü olmadığı için. Bir anne, çocuğunu yargılardı istediği gibi biri olmadığı için. Ben onların istedikleri kadar güçlü müyüm bilmiyorum ama istedikleri gibi biri olmadığımı biliyorum. Ben tam olarak onların karşı saflarında dururken gücüm ile sevineceklerini de sanmıyordum.

 

"Asya?" Bana tekrardan seslenmesi ile iç çektim. Bu aralar dalgınlıklarım çok artmıştı. Bakışlarımı yerden kaldırıp ona baktım. Yorgun bakışlarımı gördüğünde içi gidermiş gibi baktı. "Yoruldun mu kızım?" Sadece başımı sallayıp onu onayladım.

 

Ayağa kalkıp bana doğru yürüdü. "O zaman sen yatağa geç, ben şu saçlarını halledeyim." dediğinde hemen yanımdan sıyrılıp geçen adamın arkasından bakındım. Banyoya doğru geçtiğinde kaşlarımı çatıp parmaklarımı saçlarıma daldırdım. Duş almıştım ve saçlarımı kurutmayı es geçmiştim. Kurutmuş olsaydım da sadece ıslaklığı gidene kadar uğraşırdım.

 

Bir dakikadan kısa bir süre sonra banyodan çıktığında beni yatakta değilde yine aynı yerimde görmesi ile çehresinde bir kızgınlık belirdi ama bu kızgınlık huzurlu çehresini yine de maskeleyememişti.

 

"Baba sözü de dinlemez oldun!" diye kendince şakalaşması ile yutkundum. Bu bir kaç haftada ben onun sözünü hiç dinlememiştim. Zaten bizim tüm anılarımız bu bir kaç haftadan ibaretti.

 

Bu kez kesin olarak yanıma doğru geldi ve ben daha ne olduğunu anlayamadan beni kucağına aldı. Bu hareketi ile korkuyla çığlık atıp omuzlarına sıkıca sarıldım. "Napıyorsun?" Korku dolu sesim ile bir büyük gururla bana baktı.

 

"Kızımın uykusu gelmiş. Ona yardımcı oluyorum." dediğinde ona hayretle baktım.

 

"Ya, afedersin ama şimdi belini incitirsen olacak olan bana olur. Şap diye yere yapışırım." dediğimde gür kahkahası odada yankılandı.

 

"Sevgili kızım beni ne kadar çok düşünür. Mazallah bir yerimi incitirsem çok üzülürsün." diye benimle dalga geçtiğinde bedenimi de yatağın ortasına bırakmıştı.

 

"Ne demiş büyüklerimiz; her kurban kendi bacağından sallanır." bir an duraksadım. Baybars Bey de öylece bana baktı.

 

"Sanki bu cümle böyle değildi." dedi kafası karışmış gibi.

 

Gözlerimi kısıp düşünmeye başladım. "Sanki..." dudaklarımdan ayrılan fısıltı ile başını salladı. "Ama doğrusunu da hatırlamıyorum."

 

Benim gibi gözlerini kısıp eğlenen bir ifade ile "O zaman bu bizim doğrumuz olsun." dedi.

 

Geçmişi, bir kenara bırakıp an'a odaklandım ve güldüm. Ona karşı ilk kez bu kadar içten bir gülüşü sunuyordum. "Olsun o zaman."

 

Gözlerinin içi parıldadı. Odaya ilk geldiğindeki o hali gitmiş, yerini başka bir adama bırakmıştı sanki. Yüreği onu doğru yere getirmiş gibi.

 

Derin bir nefes verip başını iki yana salladı ve dudaklarındaki o tebessüm ile gözlerini benden ayırdı. "Hadi gel, saçlarını kurutalım."

 

Kırmadım kimseyi. Geri de çevirmek geçmedi içimden. İçimde bir yerlerde kendime karşı olan bir öfke vardı. Bana karşı yaklaşılan bu sevgi içeren davranışları hak etmiyormuşum gibi hissediyordum. Ben değil de başka bir kızın hakkıymış gibi.

 

Sırtımı ona dönüp daha rahat kurutabilmesi için yerimi ayarladım. "İstersen sen yatağa otur, ben de dizlerinin dibinde oturayım."

 

Arkamdan bir süre hiç ses gelmedi ama hemen sonra "Yer çok sert. Canın yanar."

 

İçim, kor lavlarla harlandı. Kızının yerde oturmasına dahi kıyamayan bir babanın; yatacak bir yatağı olmadığı için kaldırım taşlarını, yatağı belleyen kızı olmak da benim kaderimmiş.

 

"Tamam." dedim. Bugün bana sığınan adama karşı. Bugün ikimizin de buna ihtiyacı vardı.

 

Arkadan bir kaç tıkırtı sesi geldi hemen sonra ise makinenin o yüksek sesi. Parmakları kibarca saçlarımın arasına daldı ve sıcak hava o an tenime ilişti. "Küçükken saçının rengi daha açıktı."

 

Bilmiyordum. Küçüklüğüme dair hiçbir resmim yoktu.

 

"Özellikle güneşe çıktığında çok açık bir renk olurdu. Sarıdan çok beyaza yakındı." Şefkatle saçlarımın arasında gezinen o parmaklar ile bedenim gevşemişti. "Baha, o zamanlarda senle uğraşırdı." dedi keyifli bir sesle. "Saçlarının beyazladığını artık yaşlı biri olacağını söyleyip seni ağlatırdı. Sen de hemen ağlayıp Arem ve Pars'ın yanına giderdin."

 

Duraksadığında susmasını istemedim. "Neden onların yanına giderdim ki?" diye sordum.

 

Dudaklarından küçük bir gülüş yayıldı odaya. "Bana söylediğinde ben Bahaya kızardım bazen de ceza verirdim ama hiç şiddete başvurmazdım. Tabi sen o yaşlarda nasıl bir şeysen artık... rahatlamazdın bundan. İlla Bahayı dövmemiz gerekirdi. Sen ağlamışsan Baha da ağlamalıydı ve Baha hep senin ispiyonlarından dolayı Arem ve Parstan dayak yerdi."

 

Kaşlarımı çatıp küçük şeytan olan bene öfkelendim. "Neden Bahayı dövmelerine izin verdiniz ki? Ona da yazıkmış. O da çocuktu sonuçta." dediğimde parmakları bir an saçlarımda duraksadı.

 

"İzin vermezdik zaten. Pars ve Baha da onu hiç dövmedi aslında." dediğinde şaşkınlıkla bakışlarımı arkamdaki adama çevirdim.

 

"Ama az önce dövüyordu, dedin."

 

"Evet, öyle sanıyordun sen. Pars, elini Baha'nın vücudunda bir yere koyar Arem de oraya vururdu. Aslında sen her Bahayı şikayet ettiğinde o tokadı avuç içine Pars yerdi. Arem de kardeşinin canını yakmayacak şekilde vururdu. Bu duruma alışık olan Baha da görevini bilip yalandan ağlardı işte."

 

Şaşkınlıkla önüme döndüm. "Vay çakallar! Daha ağzım süt kokarken kandırıyorlarmış beni." Homurdanmam ile saçlarımın arasındaki parmakları kasıldı.

 

Çakalın oğullarına çakal dedim ya ben! Ama metafor bu canım...

 

"Peki neden buna izin verdin?" Bu sefer hem çakal mevzusunu açılmadan kapatmak hem de aklımdaki bir diğer soruyu sormak için hızla konuştum. "Küçük bir çocuk, başka birine atılan şiddetten mutlu olmuş. Oluyormuş. Neden buna izin verdiniz? Şiddeti iyi bir şey olarak algılayabilmiş olabilir."

 

Derin bir nefes aldı. "Biraz algılamış gibisin." Homurdanan bu kez oydu. "Hata yaptığımızın farkındaydık tabiki de ama bir yerlerde biz müdahale etmeden bunu görmüştün ve aylarca bunun üzerinde durduk. Ta ki Baha gerçekten de salya sümük ağlayana kadar."

 

Bu adam da her seferinde en heyecanlı yerinde reklam veriyordu. "Eee?"

 

"Bir gün sokaktaki çocuklarla kavga etmiş bu. Yüzü gözü kan içinde eve geldi. Onu ilk sen gördün tabi. Baha'nın ağlayışları da senin ağlayışların ile durmuş, çocukcağız kendi acısını unutup senin gözyaşlarını silmek ile uğraşıyordu. Biz sizin ağlayışlarınıza geldiğimizde sen, bahaya 'Seni dövdüler. Çok acıyor. Kan var. Çok acı.' gibi şeyler söylüyordun. O günden sonra Baha'nın dövülmesine karşı tahammülün kalmamıştı. Baha, seni yine delirtiyordu ve sen yine ağlıyordun ve sen susmayınca Parslar Bahayı dövelim diye teklif ettiğinde daha çok ağlıyordun."

 

Ne sümüklü bir şeymişim ya. Umarım ilerde çocuğum olursa bana çekmezdi. "Peki nasıl susuyordum ki?"

 

"Seni, Baha ağlatıyordu ve yine Baha susturuyordu. Nasıl yapıyordu inan hala biz de bilmiyoruz." Kesin o şerefsiz Baha, beni kandırıyordu.

 

"Çok salakmışım." dedim yüzüm düşmüş bir şekilde.

 

"Hayır sadece çocuktun." dediğinde son kez saçlarımın üzerinde parmakları gezindi sonra ayrıldı. "Bitti." Ve saçlarımın arasında dudaklarını hissettim. Saçlarıma bir öpücük bırakıp doğruldu.

 

"Teşekkür ederim." Kısık fısıltım ile arkamdan bir kaç hışırtı sesi duydum. Bir kaç saniye sonra önümde durdu.

 

Yüzünde huzurlu ve mutlu bir ifade vardı. Onu gördüğüm ilk andan beri ilk defa gözlerinin bu denli ışıldadığını görmüştüm.

 

"Sen değil ben teşekkür etmeliyim." Sağ eli yanağıma doğru hareketlendi ve yanağımı baş parmağı ile okşamaya başladı. "Teşekkür ederim bana kızımı verdiğin için."

 

Bakışlarımı ondan kaçırdım. Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmiyordum. Ben genel olarak bu evin içinde ne yapacağımı bilmiyordum. Mesela daha bugün onun karşısındayken yaşadığım duyguları gizlemem gerekirken hangi duyguya sarılmam gerektiğini, ne tepki vermem gerektiğini artık kestiremiyordum. Sahte geliyordum. Ben, kendime dahi sahteymiş gibi bir hayat yaşıyordum.

 

O da bu çaresiz anımı fark ettiğinde bana müsade etmeden kendisi konuşmayı tekrardan devraldı. "Uyuyacak mısın şimdi, peki?"

 

Başımı olumlu anlamda salladığımda "Tamam," dedi ve pencereye doğru ilerledi. Perdeleri çekip banyoya doğru ilerledi ve aralık duran kapıyı da kapatıp ışığın gelmesini engelledi. "Karanlıkta uyumayı seviyorsun. Biliyorum ama gece kalktığında bir yere çarpmaz mısın?" Endişeli çıkan sesi ile tebessüm ettim.

 

"Hayır, şimdiye dek çarpmadım." Alışmıştım doğrusu.

 

"Şimdiye dek çarpmadın diye bundan sonra da çarpmayacaksın diye bir şey yok, kızım." Kızar gibi çıkan şefkatli sesi ile iç çektim.

 

"Aydınlıkta da uyuyamam ama." Işık beni rahatsız ediyordu.

 

"Tamam." dedi sıkıntıyla bir nefes verip. "Buluruz bir çözüm." deyip yere diktiği bakışlarını tekrardan bana çıkardı. "O zaman sen uyu. Ben de gidip şu sıpalara bir bakayım."

 

"Tamam." fısıldar gibi konuşmamla dudakları kıvrıldı.

 

"Tatlı geceler, minik kızım." Şefkatli sesi kulaklarıma iliştiğinde adımları dış kapıya ilerledi.

 

"İyi geceler..." Bir an kim olduğumuzu unutup bu ana teslim olacaktım. İlk kez ona baba demek istemiştim. Olmazdı. Bu hatayı yapamazdım. Tam karşımda duran o adamdı.

 

Beni büyüten babam dememiş miydi Hardemirler düşman aile diye. O zaman ben ne halta onlara yakın davranıyorum ki?

 

Hoş, beni büyüten adam da düşmanım değil miydi?

 

Ben kendi benliğimle kavga etmeye başlamışken Baybars Bey çoktan odadan çıkmıştı. Şu an tamamen karanlığın içindeydim. Çıkarken odanın ışığını da kapatmış olmalıydı.

 

Bedenimi yatağa bırakıp karanlığın ardından tavana baktım. Hiçbir şey yoktu. Sonra elimi kaldırdım. Göz hizama denk geldi. Bakındım, göremedim. Bu kez normal karşıladım. Normal karşılamadığım şu an göremediğim bu parmakları, aydınlığın altındayken de böyle görmemdi. Işık vardı mesela ama bana ait değilmiş gibi orada benim bir parçam yokmuş gibi hissetmemdi.

 

Yan tarafıma attığım telefonuma doğru uzandım ve kısa bir süre sonra elleirme çarpan metal parçası ile yandaki tuşuna basıp ekranın açılmasını sağladım. Kör karanlığı, ışık keskin bir şekilde böldü. Komidinin üzerine ışığı verip uyku ilacımı aldım ve bir tanesini dişlerimin arasında ikiye bölüp bir parçasını yuttum diğer parçasını ise komidinin kenarına bırkatım. Sabah çöpe atardım. Bir bardak suyu da içtikten sonra bedenimi tekrardan yatağa bıraktım ve bu kez gözlerimi kapatıp uykunun beni esiri almasını bekledim.

 

Çok beklememe de gerek kalmamıştı. Uyku hızla bedenimi işgal etmişti.

 

Demiştim. Uyku her zaman kaçıştır...

 

🥕☔︎︎

 

Aynanın karşısındaki bedeni bir kaç kez daha süzdükten sonra tekrardan baştan aşağı süzme ihtiyacı hissettim. Üzerime giydiğim siyah, beyaz yakalı, düğmeli crop yeleğim vücudumun üst bölgesini toparlamış ve aynı zamanda belimi daha da ön plana çıkarmıştı. Yüksek bel, dar ispanyol paça siyah pantolonum da bacak boyumu olduğundan daha uzun göstermişti ve buna ekstra eşlik eden siyah rugan topuklu ayakkabılarım ile de bacak boyum daha uzun duruyordu. Bugün yaptığım kombini beğenmiştim.

 

Masanın üzerinde duran takılarıma göz attım. Bu kombinime altının daha sıcak duracağını düşündüğüm için gümüşleri bir kenara bıraktım. İnce halka küpelerimi taktıktan sonra kolyeleri es geçtim çünkü Semih ve Merih abilerimin aldıkları kolye hala boynumda ve çok asil bir şekilde orada duruyordu. Yeni bir kolye takmama gerek kalmamıştı... Gördüğüm ve beğendiğim tek altın saate uzandım. Genelde altın saatlerin hiçbiri ilgimi çekmezdi ama bu... Bu çok güzeldi. Yuvarlak saat çerçevesi ve incelikle işlenmiş kemer kısmı ile aşık olmuştum ilk gördüğümde. Sağ elime onu geçirip sol bileğime de yine ince ve zarif bir bileklik taktım. Son olarak sol elimin işaret ve yüzük parmaklarına da iki zarif yüzüğü geçirip bir iki adım geriye doğru gittim. Güzel gözüküyordum. Kombinim şu an tam anlamıyla istediğim gibiydi.

 

Açık bıraktığım ve bir saat önce düzleştirdiğim sarı saçlarımı arkaya doğru attım. Yaptığım makyajım da bir o kadar iyiydi. Dün gece yüzümde gördüğüm sivilceleri bir kapatıcı ile kapatıp yüzümdeki lekelerden kurtulmuş, ardından da gözlerime çektiğim eyelinerla gözlerimi vurgulamıştım. Dudağıma sürdüğüm hafif kırmızı ruj da yüzümde çok iyi duruyordu.

 

Tebessüm ederek uzaklaştım aynanın önünden ve yatağın üstüne giymek için bıraktığım uzun siyah kabanımı, bordo çantamı alıp odadan çıktım.

 

Büyük ihtimalle şu an kahvaltı saatiydi. Genelde sekizde kahvaltı etmeye özen gösterirlerdi. Bazen Buğra bu kahvaltılara katılmazdı. O da işinden kaynaklıydı. Ben zaten onların uyandığı vakitte genelde uyuyordum.

 

Asansörden inip sağ tarafa doğru ilerledim ve seslerin geldiği yöne doğru adımlarımı hızlandıdım. Bu adamlar dışarı çıkmadan önce aralarından biri, beni de gideceğim yere bırakmalıydı. Kapıdan içeriye girdiğim an hepsi susup anında bana bakmıştı. Bir neden olmadan bu masaya gönüllü oturmadığım için şaşırmış olmalıydılar.

 

Aramı abi tayfası ile bugün iyi tutmak istediğim için "Günaydın." dedim ve boş olan sandalyelerden birine doğru ilerledim.

 

"Günaydın, kızım."

 

"Günaydın, sarı civcivim."

 

"Günaydın." Birbirinden farklı tonlarda çıkan bir çok karşılıklı günaydın faslımızdan sonra çantamı kenarda duran küçük ve dar masanın üzerine bırakıp yemek masasına doğru geçtim. Buğra ve Baha'nın tam ortasında kalan boş yere geçip oturduğumda hepsi hala bana bakıyordu.

 

Kaşlarımı çatıp onlara baktım. "Ne var?"

 

"Canım kardeşim, yine sabah sabah nur saçıyor." Buğra gülerek konuştuktan sonra saçlarımın tepesine bir öpücük bıraktı ve derin bir oh çekti. "Bir de mis gibi kokarmış."

 

"Bir daha senin yanına oturmayacağım." Homurdanıp önüme döndüğümde Arem ve Pars'ın Buğraya öldürecekmiş gibi baktığını gördüm. Bunu Buğra da gördü ama çok fazla ilgilenmedi hatta keyfi daha da arttı.

 

"Hayırdır abilerim. Bir kıskandınız sanki." Bizi mi? Arem ve Pars mı? Daha neler...

 

"Defol git lan hastanene!" Arem öfke ile bağırdığında Buğra kahkaha attı.

 

"Giderim abim, giderim." Bakışları bana kaydı. "Önce kardeşimle vakit geçireyim biraz."

 

Sabır çekip Buğraya döndüm. "Geçiremezsin vakit falan."

 

Kaşlarını çattı. "Nedenmiş o?"

 

Omuz silktim. "Çünkü dışarı çıkıyorum. Yoksa neden uyanayım bu saatte, salak mıyım ben?"

 

"Biz her gün bu saatte uyanıyoruz?" Baha'nın konuşmaya dahil olduğu kısma o kadar şaşırdım o kadar şaşırdım ki kendimi yere atıp şaşkınlıktan çığlık atacaktım.

 

"Ben ne yapayım bunu, Baha?" diye bakışlarımı solumdaki adama çevirdim.

 

Dün gece Baybars Beyin konuşmasından sonra Baha'nın çocukken de benimle uğraştığını, bunun onun normali olduğunu az çok anladım.

 

"Ne kadar da kavgacı bir şeysin sen." Gözleri beğenmemezlikle üzerimde gezindi. "Ayrıca üstün çok çirkin olmuş."

 

Ne? Ağzım bir an hayretle açıldı sonra hızla kapandı. Çirkin mi? Benim kombinim mi? Bakışlarımı diğerlerine gezdirdiğimde Peri Hanım ağzına soktuğu çatalı çıkarmayı unutmuş gibi oğluna bakıyor, Baybars Bey de oğluna b*ku yedin der gibi bakıyordu. Abi tayfası ise eğlenerek bu salağa bakıyordu.

 

Tekrardan bakışlarımı Baha malına çevirdiğimde yüzüne yerleştirdiği beğenmemezlik maskesinin ardından, gözlerindeki parıltıyı görebilmiştim. Şerefsiz. "Çirkin mi Olmuş?" dedim hayretle.

 

Hızla başını salladı. "Hem de çok."

 

"Anama babama sövsen bu kadar koymazdı, pezevenk!" diye bağırdım. "Ne kadar uğraştım biliyor musun, sen?"

 

Bakışlarım, bizi izleyen büyük abilere kaydı. "Şu salağı neden insan gibi dövemediniz? Bakın bana çirkinsin dedi."

 

Çirkinmişim ya ben? Oysa bugün aynadan baktığımda çok güzel görmüştüm kendimi.

 

Arem ve Pars'ın kaşları aynı anda çatıldı ve bakışları öfke ile Baha'nın üzerinde gezindi. Baha gelecekleri bildiği için korku ile ellerini havaya kaldırıp "Valla ben ona çirkin demedim. Kıyafetleri çirkin dedim." dediğinde Arem hızla ayağa kalktı.

 

"Bitirdim oğlum seni!" Hemen ardından Parsta kalktı. "Bitirdik seni oğlum." Sanırım dün gece Pars sadece dış kapıyı değil, kalbinin kapılarını da aralamıştı bana.

 

Ve oh olsundu şerefsiz Bahaya.

 

Baha hızla ayaklanıp masadan kaçtı ve ardından da onu takip eden iki katil kılıklı herif. Eğlenerek evin içinde korku ile koşan ve onu yakalamaya çalışan adamları izledim.

 

"Bıraksaydın bari yemek yeseydiler." Çağrı'nın sesi ile gülerek ona döndüm.

 

"Yok, abi. O pezevenk bunu hak ediyor." ve tüm kaos birden duraksadı. Buğra'nın elindeki çatal önündeki çay bardağının içine düştü. Bardak kırıldı. Baha, Arem ve Pars evin içinde koşturmayı bırakıp şaşkınlıkla bana bakmaya başlamıştı. Enis, kıstığı şüpheli gözleri ile bir bana bir Çağrıya bakmaya başlamış ve Peri Hanım ile Baybars Bey de en az diğerleri kadar şaşkınlıkla bana bakmaya başlamıştı.

 

Ne oldu birden bire?

 

Korku ile onlara bakıp "Ne oldu?" dedim. Bir şey mi kaçırmıştım ağzımdan. Çağrı bana malmışım gibi baktığında yine bir şey anlamadım.

 

"Aldatıldım. İlklerim gitti. Hayallerim yıkıldı." Oha, Buğra'nın sevgilisi mi varmış? Ayrıca aynı anda hepsi nasıl öğrendi bunu? Ben nasıl kaçırdım ki?

 

"Ya, çok üzüldüm. Bildiğim bir duygu benim de malesef... Ama sevgilin olduğunu da bilmiyorudm." Yok diye biliyordum hatta.

 

Buğra bana öfke ile dönüp hayal kırıklığı ile konuşmaya başladı. "Salak, ne sevgilisinden bahsediyorsun?" deyip demin öptüğü yere vurdu acıtmadan. "Senden bahsediyorum burda?"

 

Vurduğu yeri ovup ona şaşkınlıkla baktım. "Tövbe yarebbim, tövbe... Ne diyorsun oğlum sen? Ne aldatması?"

 

"Lan gözümün önünde Çağrı şerefsizine abi dedin ya!" Hayretle Çağrıya baktı ve onu gösterdi. "Hemde bu kansıza ilk abi dedin? Benim yerime!" Son dediği ile parmakları kendini göstermişti.

 

"Benim neyim eksik de bana abi diyemiyormuş?" Konu bu değildi ki şimdi Çağrıcığım.

 

"Sen!" diye araya girdi Arem öfke ile.

 

"Farkında değildim. Hem lafın gelişi bir abidir o. Ben bu kadın düşmanına neden abi diyeyim ki?" Çağrıya neden abi dedim ki şimdi? Belçimle kala kala ağzım açılır olmuş her yerde.

 

"Evet, o yüzden öldürüp gömelim." Buğra'nın teklifini anında Pars onayladı.

 

"Asya'nın arkadaki serasına gübre olarak da dökeriz bunu. Sonra yeriz o sebzeleri." Yuh artık. Caniler.

 

"Nee!" Peri Hanımın korku dolu sesi ile hepimiz ona baktık. "Oğullarım siz salak mısınız? Ve benim oğluşumdan uzak durun!" Öfke ile ayağa kalktı. "Yedirmem kimseye oğlumu!" dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Oğluşu gübre olup midemize inecek gibiydi.

 

"Koru beni anam! Bunlar delirmiş, çıldırmış!" Çağrı, abilerinin korkusu ile yanına gelen annesinin kollarına sığındı.

 

"Peri hayatım, bırak şu iti. Abileri gerekeni yapıyor işte." Baybars beyin rahatlığı ise Peri Hanımı delirtmişti.

 

"Zıkkım ye Baybars, oğluma mı göz koydunuz yemek için!" diye bağırdığında hepsi aynı anda "Evet!" dedi.

 

Biraz daha bu ortamda kalırsam ya gülmekten ölecektim ya da ortamı ciddiye alıp delirecektim. Zaten bir şey yiyememiştim. Aç kaldım yine.

 

"Sohbetinize doyum olmaz ama ben artık çıkayım." dediğimde öfkeli tüm bakışların hedefi ben olmuştum şimdi. "Ne oldu ya yine?"

 

Ben bunların duygu değişimlerine ve fikirleirne yetişemiyorum artık!

 

"Nereye kız sabahın köründe?" diye bana bağıran Peri Hanım ile şok oldum. Kadının içindeki polyanna ölmüş de gömülmüş. Helal olsun bana bir ay bitmeden kadını ne hale getirdim.

 

"Dışarı." dedim biraz korkarak. Yeni ruh halini bilmiyordum sonuçta bu kadının.

 

"Ne yapacaksın?" diye sorduğunda istemsizce dudaklarımdan "Kocaya kaçacam." bu iki kelime döküldü.

 

Allah beni kahru bela etmeye! Merih ve Semih abime yaptığım o şakayı alışkanlıkla burda da söylemiştim.

 

"Buğra, oğlum bana bir şey oluyor?" Baybars beyin acı içinde çıkan sesi ile bakışlarım ona kaydı. Adam fenalaştı...

 

"Baba bir dur sen de! Ben bir kendime geleyim." Buğra'nın donuk ifadesine baktığımda hepsinin bunu ciddiye aldığını gördüm.

 

"Valla şaka yaptım." Gel de inandır bunları.

 

"Olmaz..." dedi Peri Hanım.

 

Haklı kadın valla. Olmaz, kaçamam ben. Hem kaçacak bir kocam da yok ki. Olsa belki.

 

"Olamaz zaten Peri Hanımcım. Benim kocam yok ki kaçayım."

 

"Yani olsa kaçacaksın?" diye durduğu yerden öfkesini yüzüme haykırdı Pars. Pars'ın ilk kez bağırdığını duyan az insan vardır ki onlardan biri olma şerefine layık oldum.

 

"Büyük ihtimalle." Yalan yok.

 

"Baybars, gitmişim utanmadan aynı kendimden yapmışım." Peri Hanım demin Pars'ın oturduğu yere çöktü. "Olmadı bu. Olmadı..." Polyannalıktan, papanlığa doğru o serüven.

 

Derin bir nefes verip bu garip aileden bir an önce kurtulmanın derdine düşmüştüm ki Buğra tekrardan konuşmaya başladı. "Kızım, en son sevgilin seni aldatmamış mıydı? Nereden çıktı bu koca merakı?" Ciddi ciddi sorduğu soru ile daha ona öfkelenemeden Baha araya girdi.

 

"Lan, bir de seni aldatan bir adama mı kaçıyordun?" Öfke ile üzerime doğru geldi. "Kim lan o piç? Öldürücem onu!" diye bağırdığında şaşırdım. Şu an ki tavrından çıkardığım tek sonuç beni korumaya çalışmasıydı.

 

Şaşkınlıkla ona baktım. "Eğer öyle bir şey varsa bundan sanane Baha." Sonuçta ilk günden beri burnumdan çıkarıyordu bu adam.

 

Öfke ile saçlarını çekiştirdi. "Kızım, delirdin mi sen? Nasıl banane? O it, kim ki kardeşimi aldatıp üstüne onu kaçıracak kadar yürek yemiş olabilir?" Öfkesini çıkaracak bir şeyler arar gibi etrafta gezindi bakışları sonra Buğra da duraksadı. "Kim biliyor musun?"

 

Buğra sıkıntıyla bir nefes verdi. "Sence biliyor olsaydım burda olur muydum? Çoktan o itin şah damarını söküp atmıştım." Doktorcuğum? Ne diyorsun?

 

"O kadar kolay ölüm yok, o ite." Baybars Beyin sesi ile ona döndüm. Gerginlikle gömleğinin düğmelerini açıyordu. "O kim ki benim kızımı kaçırıyor? Yavşak oğlu yavşak."

 

"Yuh!" Kimse beni umursamadı.

 

"Ne demek istiyorsun Baybars sen!" diye öfke ile araya giren Peri Hanımdı. "Kimse senin kızını kaçıramaz ama sen beni kaçırabilirsin öyle mi? Ben, babamın kızı değil miydim?" diye Baybars Beye bağırdığında hayretle onlara baktım.

 

Kaçırmak? Şaşkınlıkla elime ağzıma götürdüm. "Allahtan bir kahvaltı yapayım dedim. Ailenin içindeki tüm cevherleri döktüm ortaya ya."

 

"Ne alakası var Peri? Benle senin o şerefsiz baban bir mi?" Yok artık.

 

Şaşkınlıkla Peri Hanıma döndü bakışlarım. "Tabiki de bir değilsiniz. En azından benim babam, kızını yirmi yaşına kadar koruyabilmişti."

 

Bu çok ağır oldu ama. Kendi aralarında hala kavga eden abi tayfası bile bu son cümle ile susup annelerine hayretle bakmıştı.

 

Baybars Bey acı ile yutkunup hayal kırıklığının serpiştirildiği gözlerini eşine dikti. "Öyle mi Peri?"

 

Peri Hanım ne dediğini yeni fark etmiş gibi duraksadı. Bir kaç kez dudakları aralandı ama sonra vazgeçip dudaklarını kapattı. Başını salladı ve "Öyle." dedi.

 

Baybars Bey oturduğu sandalyeden ayağa kalkıp bana baktı. "Kızım eğer birine kaçmayı planlıyorsan, kaç. Sonuçta ben Peri'nin babası gibi olmadığım için seni değil de o iti öldürmeye çalışırım."

 

Sonra en az kendisi kadar ağır bir enkazı arkasında bırakıp gitti.

 

Bakışlarım Peri Hanımı bulduğunda yüzündeki ıslaklığı gördüm. Eğer alacağım cevap beni tatmin etmezse o ıslaklığa benim de yaşlarım eşlik edecekti.

 

"Baban, seni öl..." Devamını getiremedim. Dilim varmadı. Çenem titrediğinde kısılan sesim ile de devam edemeyeceğimi teyit ettirip sustum. Ama o anladı.

 

Hızla itiraz etti. Başını gerginlikle iki yana salladı. "Hayır, benim babam bana kıyamazdı. Babamın silahından çıkan kurşunun asıl sahibi sevdiğim adam yani babandı. Ben gönüllü olarak o kurşunun önünde durdum. Babam, bana kıymazdı."

 

Ama en çok babası, kızına kıymıştı.

 

Bu konuşulanlar onu yormuş gibi derin bir soluk verdi ve yavaş hareketlerle ayağa kalkıp ona bakan yedi çocuğunun üzerinde gözleri gezindi.

 

"Çocuklar, siz babanızı boş verin. Bazen ne dediğimizi bilmediğimiz anlar oluyor işte." dediğinde tebessüm edip bana baktı. "Üzgünüm kızım, ilk kez kendi isteğinle oturmuştun kahvaltıya onda da zehir ettik sana." O da yıkılmış olan eşi gibi bizi ardında bırakıp çıktı.

 

Hepsine ben mi neden olmuştum? Oysaki öyle bir amacım yoktu. Olsaydı bile bu kadar nokta atışı yapamazdım.

 

Önümde duran altı adama bakmaya çekindim bir an. Ben gelmeden önce ailecek huzurla yemek yiyen bu adamların huzurunu, ailesini dağıtan kişi bendim. Onlarla ne zaman bir yakınlık hissetsem böyle oluyordu işte. Onların ailesine ait olmadığımı hatırlıyordum, görüyordum ve hissediyordum. Çabaya bile gerek yoktu artık.

 

Hiçbir çaba bundan sonra bu aileye ait olabileceğim hissini veremezdi içimdeki o küçük kıza. Kaybetmişti. Farkındaydı. Artık ailesizliğini kabullenip ölmeliydi içimde.

 

Bakamadım önümdeki adamlara. Hızla ayağa kalktım ve kimseye bir şey diyemeden orayı terk ettim. Her şeyin içine etmemiş gibi...

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

YENİ BÖLÜMDEN

 

İlk arabanın arka kapısı açıldı ve içinden Selçuk Koral tüm ihtişamı ve öfkesi ile indi.

 

İkimizin de bakışları başka kimseyi görmedi. Onun neye bu denli öfkeli olduğunu anlayamayacak kadar kendi öfkemde boğuluyordum.

 

“Asya…” Dişlerinin arasından öfkeyle ayrılan ismim ile adımları bana doğru ilerledi.

 

Önümde anında bir beden dikildi. “Bir adım daha atarsan leşini kimse bulamaz.” Arem’in bağırması ile yanımda dizilen diğer abi üyelerini gördüm.

 

“Çık önümden Hardemir. Yoksa asıl o zaman kim kimin leşini kaybediyormuş görürsün!” diye öfke ile bağırdığında dayanamadım.

 

Arkamda kalan Selim’in belindeki silahı, daha o engel olamadan aldım. Peri Hanımın atığı çığlık ile tüm bakışlar bizi buldu anında. Bu sırada yanımdaki bedenler gerilmişti. Benim ise gördüğüm tek kişi, Selçuktu.

 

Arem annesinin çığlığına dönerken Selçuk'u yeniden görmemi sağlamıştı. İki adım atıp Arem'i arkamda bıraktım ve silahı tam da önümde duran adama doğrulttum. Selçuk'a doğrulttuğum silahla beraber onun tüm adamları da aynı anda bana silahları doğrulttu.

 

“Burda tek bir leş var, Koral!” diye dişlerimin arasından konuştum.

 

Selçuk'un bakışları sol elimdeki silaha takıldı ve dudaklarında bir kıvrılma yeşerdi. “Eğer silah doğrultacaksan, sıkmasını da bileceksin.” Alayla güldü. “Ama sen daha hangi elinle tutması gerektiğini bilmiyorsun.” Cümlesi bittiği gibi parmaklarım tetiği çekti. Karşımdaki adam acı ve şokla bana baktı.

 

 

 

 

 

 

 

Baya uzun bir bölüm olduuuu... Bu bölüm içerisinde çokkk güzel bir spoiler vardıııı....

 

Neyse... Gelelim bölüme. Bölümü nasıl buldunuz?

 

Ben bölümü paylaşıp hazırlanmaya başlıyorum. Evet, saat 5te...Ağlicammmm...

 

Seviliyorsunuz 💚

Bölüm : 10.03.2026 05:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...