21. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 21. Bölüm- Kollarında Enis, Kolarında Göğü İzliyorum

21. Bölüm- Kollarında Enis, Kolarında Göğü İzliyorum

Aden Sakaaa
adensakaa

 

Sadece sevilmek için çırpınan
Küçük bir kız çocuğunun ahı var hayallerimde
Ve ahlara dolup taşan sitemler
Ve kolların arasından
Sökülüp alınan çocukluğum

 

Tanrı'nın benim için layık gördüğü
Ve Tanrı tarafından hor görüldüğüm
Affet, sözlerimde küçük bir kızın sitemi
Geçmişimde seni sorgulayışlarım
Şimdilerde kendimi kaybedişim
Sürekli arayışlarım
Bilmiyorum sonumu
biliyorsan sonumu
Sitemli bir kız çocuğu için koru

 

 

 

BİRİNCİ KİTAP FİNALİ

4 Ay Önce

Yüzündeki öfkeli ifadeyi silip yumuşak bir tebessümü yedirdi çehresine. Merdiven basamaklarını bitirmek üzereyken adımları duraksadı. Yüzündeki yumuşak tebessüm önündeki bedeni gördüğünde silindi. Hızla maskesini yerine yerleştirip adımlarını önündeki adama doğru attı.

“Koral Bey.” Selam vermek için başını hafif bir şekilde aşağı doğru kavislendirdi.

Önündeki kadının gözlerinde takılı kalan adam, kadının hitap şekli ile anında kaşlarını çattı. “Dakika bir, gol bir Asya.”

Asya, kaşlarını çatıp adama baktı. Dilinin ucuna gelen tüm küfürleri yutmaya çalıştı. “Yine ne yaptım, ben?” diye de sitem etmeyi unutmadı.

Selçuk Koral, öfkeli kızın yüzü ile gülmek istedi. Öfkelendikçe birbirine bastırdığı dudakları ile belirginleşen çene gamzesini o an öpmek istedi. İçindeki bu isteği şimdilik arka plana attı.

“Koral demen olabilir mi?” O arada da sağ kolunu kaldırıp Asya’nın koluna girmesini bekledi.

Bir an göz devirmek istesede Asya buna engel oldu. “Soyadınızı söylüyorum diye neden bu kadar agresif oluyorsunuz?”

Selçuk, kolundaki kıza kısa bir bakış atıp derin bir nefes verdi ve kapıdan içeriye doğru girdi. “Zeki bir kızsın.” Bu kez de derin bir nefes aldı. “Bir gün anlarsın.”

Bu kez Selçuk’un görmediğinden emin olup gözlerini devirdi. “Peki, o soruma bir cevap alamadım bari buna yanıt verin.” Bakışlarını önünden çekip koluna girdiği adama doğru çevirdi. Kirli sakallarının süslediği çehresinde bir süre bakışlarını gezdirdi. “Neden ben geldim bu davete? Hâlâ anlamadım.” Akşam için farklı planları vardı. Sevgilisi ile buluşmak gibi!

Selçuk başını eğmeden bakışlarını yanındaki bedene çevirdi. “Boşta olan bir sendin.” Rahat tavrı ile Asya sinir geçirebilirdi.

“Boşta olduğumu nerden biliyordunuz?” Dememişti ki. Direkt Koral karşısına çıkıp gece davete gideceklerini ve iş ile ilgili olduğunu söylemişti. Bu kadar!

“Şu an sen söyledin.” Asya’nın o anlığına düşünme yetisi durdu. Şu an söylediyse öncesinden nasıl biliyordu?

“Sizinle tartışmayacağım.” Asya homurdanıp bakışlarını önüne çevirdi ve girdikleri devasa alana baktı.

Ortak çalıştıkları şirketlerden biri bugün kırkıncı yıl dönümlerini kutluyordu ve onlar da davetliydiler. Korallar yani.

Davetin yapıldığı salonda bakışları gezindi. Yüksek tavandan sarkan büyük ve lüks avizeler, alana sıcak bir ışık yayıyor, davetlilerin omuzlarına yansıyıp seken ışık huzmeleri giyilen pahalı elbiseleri gözler önüne seriyordu. Duvarlarda asılı olan soluk, tarihin kanlı sayfaları gibi kokan büyük afişler ise davete farklı bir hava katmıştı.

Davetlilerden gelen kısık ama kendinden emin çıkan kahkaha sesleri, fısıldaşmaların arasında kayboluyor, uzaktan gelen piyano sesi ise tüm gürültüye sıcak bir nefes üflemeye çalışıyor gibiydi.

Genç kadının adımları duraksayınca onunla beraber duraksayan Selçuk’a baktı. Bakışları zaten ondaydı.

“Neden durdun?” Adamın meraklı çıkan sesi ile bakışlarını kalabalığa dikti kadın, bir süre sonra yeniden ona döndü.

“Ne kadar eğleneceğimi düşünüyordum.” Tanıdığı birileri olsaydı her ortamda eğlenebilirdi ama burada kimsesi yoktu.

“Sıkıldığın an gideriz.” Beklemediği bu teklifle şaşkın bir ifadeyle Selçuk’a baktı.

“O kadar geldik. Ben sıkıldım diye mi gideceğiz?” Bu kadın için saçmalıktı.

Dudaklarında bir an merhamet dolu bir tebessüm var oldu, adamın. Koyu mavi gözleri daha da kısıldı. “Sen için gidilir.”

“Dün sevgilim de buna benzer bir şey demişti.” Adamı yanlış anlıyor olabilir diye kendince bir hatırlatmada bulundu kadın.

Tüm ifadesi anında değişti Selçuk’un. Öfke ile önüne döndü. “Doğru, senle bile çıkan birileri vardı.”

Asya, o an aşağılanma hissi ile yeniden nefrete büründü. Hiç bozulmamış gibi adım atmaya başlayan adama ayak uydurdu. “Doğrudur. Benle bile çıkan birileri var.” Merak etmiş gibi ona döndü. “Sahi Koral Bey, sizin çıktığınız birileri yoktu, değil mi?” Ben bile bulmuştum, sen ne diye bulamadı it, diye bağırmak isteyen kadın içinde küçük bir savaş veriyordu.

“Çıktığım birileri olmaz zaten, Asya.” Büyük bir şeyi itiraf edermiş gibi kadına döndü bakışları. “Tek biri olur, hayatımda. Onu da buldum zaten. Sadece bana gelmesi için doğru anı bekliyorum.”

İşte bunu beklemiyordu, Asya. Selçuk’un hayatı, özellikle de duyguları hakkında onunla konuşmasını şaşırtmıştı.

“Umarım, gelir.” dedi ne diyeceğini bilemez gibi.

“Gelecek.” dedi kolundaki kadına bakarak. Şimdiden kolunun arasındaydı sevdiği kadın.

Selçuk onun bir sevgilisi olduğunu biliyordu. Ondan aylardır uzak durmasının asıl nedeni de buydu. Şimdi onun yanında olmasının, artık ona kapılmaktan korkmamasının nedeni bu ilişkinin gerçeğini bilmesiydi. O adam, Asyayı aldatıyordu. Elinde kanıtları olduğu ilk anda bunu Asya'ya gösterecekti. Şu an ona söylese Asya'nın inanmama ihtimali onu delirtirdi.

Bu yüzden susuyordu. Bir de biliyordu. Asya, bu adama aşık değildi. Hatta kızlarla konuşurken duymuştu. Sadece beğendiği biriymiş. Burada derin bir soluk almıştı. En azından o adamın ihanetini öğrendiğinde acı çekmeyecekti.

Kalbine sahip olmak istediği kadının, bir başkası tarafından o kalbin paramparça edilmesine dayanmazdı yüreği.

Onlara ayrılan masaya geldiklerinde Selçuk Koral, etrafa bakındı ve ona doğru gelen davet sahibini gördüğünde adımlarını oraya doğru attı bu kez de. Asya'da ona uyum sağladı. İki taraf ortada buluştuğunda selamlaştılar ve tam o an içeriye yeni giren bir aile, ayakta selamlaşan ikilinin önündeki masaya doğru adımlamaya başlamıştı.

Hardemir ailesi kendilerine ayrılan masaya geldiklerinde rakip şirketi, aynı zamanda masadaki iki düşmanlarından birini karşılarında buldular.

Baybars Hardemir, Peri Hardemir, Arem Hardemir ve Pars Hardemir…

Dörtlü, masaya kurulmadan önce ayaktakileri selamlamak için yönlerini tamamen onlara çevirdi. Peri Hanım yüzündeki sevecen tavırla, Baybars Bey sakin yüz ifadesi, Arem çattığı bakışları ve Pars'ta babasınınkine benzer sakin gözleri ile ikiliyi izliyordu.

Hardemir ailesi, Selçuk ve davet sahibine doğru adımlarken yanlarındaki kadına çok dikkat etmemiş ve kadının oradan ayrılışına herhangi bir anlam vermemişlerdi.

Arem, kadının arkasından bakmış ve tanımadığı için umursamamıştı. Pars ise saniyeler önce başını çeviren kadının bakışlarını bir anlığına görmüştü. Kadının üzgün çehresi aklına geldikçe kaşları daha da çatılıp Selçuk’a bakıyordu. Acaba kadına bir şey mi yapmış veya söylemişti?

Asya ise davetlilerden birinin de Hardemirlerin olabileceğini düşünemediği için kendine kızmakla meşguldu. Buradaydılar. Öz ailesi buradaydı. Salona ilk girdikleri an onları görmüştü. Önce etraflarına bakınmış sonra da yanındaki iki adamı görmüşlerdi.

Asya her birine baktı. Ona değen bakışların, nasıl birer hiçmiş gibi üzerinden kayıp gittiğini, onlarla aralarındaki bağın da birer hiç olduğunu o kısa sürede anladı. Yıllar önce verdiği o kararda haklıydı.

Hardemir ailesi asla onun ailesi olamazdı. Biri dışında.

Kızları gözlerinin önünde ama onlar tanıyamamıştı. Kızamazdı da aslında.

Kim tanırdı?

Kim yıllar önce kaybolan küçük kızlarını yetişkin bir kadınken tanıyabilirdi?

Hardemirler tanıyamamıştı.

Ailesinin gözü önünde yürüyüp gitmişti o gece Asya. Ailesi bunu bile bilmeden aylar geçirmişti. Bir çok diğer karşılaşmayı da bilmedikleri gibi.


Şimdiki Zaman.

Bugün tarih yirmi bir aralık. Saat akşamın altısına vurmak üzere. Üzerimde geçen gün aldığım beyaz elbise, yüzümde doğal duran bir makyaj, bacaklarımın arasına sakladığım bir bıçak ve kalbimde yılların nefreti ve kini var. Bugün ben doğdum.

İyi ki doğdum, ben.

Kimseye gereksinim duymadan, kendime bir hediye verecektim bugün. İsmimden sonra gelen tüm soyadlarını bugün silecektim. Her bir soyadın üstünü kana bulayarak.

Güne özel beyaz renk giyiyordum. Ya bugün bu elbise benim kanım ile al renge boyanacaktı ya da kanımdan olanların kanı ile alın koyu tonuna bürünecekti.

Bildiğim tek şey gerçekler ortaya çıktığında herkesin delireceğiydi. Yıllardır bildiklerim ile ben nasıl sessiz sessiz delirip sustuysam bugün herkesin delirişini, acısını keyifle izleyecektim. Sessizliğim bedeli ağır bir bedel olarak onlardan çıkacaktı.

Aynadaki kadından bakışlarımı çekip yatağın üstüne bıraktığım beyaz kabana doğru ilerledim. Kabanı elime alıp odadan çıktım. Yanıma ne bir telefon aldım ne de herhangi bir şey. İhtiyacım olan kişiler gece boyunca yanımda olacaktı.

İki merdiveni de indiğimde salondakilerin sesini duydum. Oraya doğru adımlayacaktım ki ardımda bıraktığım merdivenden inen adım seslerini duydum ve bakışlarımı oraya çevirdim. Enis, tüm güzelliği ile merdivenlerden iniyordu. Ona yakışıklı demek istemiyordum çünkü bu tanımın onun için yetersiz kaldığını düşünüyordum. Enis, güzeldi ve bu her anlamı içerisine kapsayan bir güzellikti.

Anne rahmindeyken tüm güzellikleri o almış gibiydi. Çürüğü de ben oluyordum.

Beyaz, vücuduna tam oturan gömleği, gri kumaş pantolunu onda çok iyi duruyordu. Beyaz spor ayakkabıları ise üstündekileri daha spor göstermeye yetmişti. Yeşil hareleri, benim onu süzdüğüm gibi üstümde geziniyordu. Boş bakışları son zamanlarda yok olmuş ve şimdiki gibi dudaklarının kenarında kıvrılmalara yer vermişti. O küçük kıvrılmalar ile beğenisinden geçtiğimi anladım. Bu küçük hareketi bile içimde mutluluğun yeşermesine neden olmuştu. Bugüne rağmen.

Adımları basamakları bitirdi, bakışları en sonunda bakışlarım ile kesişti. Uzun, koyu sarı kirpikleri ahenkle dans etti ve o kirpiklerin altından harelerindeki parıltılarla bana baktı.

“Bugün çok mutlu gözüküyorsun.” dediğimde dudağındaki tebessüm biraz daha kıvrıldı ve başını onaylar gibi aşağı yukarı salladı.

Onun bu tavrı ile içimdeki merhametle dudaklarım kıvrıldı. “İyi ki doğdun, öbür yarım.” Haftalar önce bana hitap ettiği gibi ona hitap ettim.

Yüzündeki tüm kaslar o an dondu. Sonra dudaklarını birbirine bastırıp zoraki bir tebessümü yüzüne yerleştirmeye çalıştı. Sanki… sanki canı yanıyordu. Bakışlarını benden kaçırıp elini arka cebine attı ve ordan küçük bir hediye paketi çıkardı. Şaşkın bir şekilde onu izlerken paketi ikimizin ortasında yükseltti ve paketi almam için mimikleri ile paketi işaret etti.

Şaşkınlık içinde yüzen sesimle fısıldadım. “Benim mi?”

Bu halim onu güldürdü ve demin yüzüne yerleşen kekremsi tat silindi. Başını olumlu anlamda aşağı yukarı salladı.

“Oha, bana hediye mi aldın sen?” diye şaşkınlığımı net bir dille belli ettim.

Bu halime güldü ve zarif, erkeksi kıkırtısı ortamızda yankılandı. Bu kez de başını olumsuz anlamda iki yana salladı.

Kaşlarımı çatıp ona öfkeyle baktım. “Madem bana almadın, ne diye senin diyorsun?” diye ona çemkirdiğimde yüzündeki tebessüm silinip yerini, karşısında bir aptal varmış da ona bakıyormuş gibi bir ifade aldı.

Bu kez boştaki sol elini ön cebine atıp oradan telefonunu çıkardı ve bir şeyler yazmaya başladı. Yazma işi bittiği gibi bana ekranı gösterdi.

“Bu hediye senin. Hayır dediğim şey ‘hediyeyi aldığım’ kısımdı. Sana bir hediye almadım. Sana bir hediye yaptım.”

Enis'ten beklemediğim bu hamleler ile ne yapacağımı bilemez bir ifade ile bakışlarımı telefondan kaldırıp benzerini taşıdığım gözlerine baktım. Oysa ben ona hediye almayı bile düşünememiştim.

“Neden böyle bir şey yaptın, Enis?” Kısık ve kırgın sesim ortamızda yeni yeşeren duyguları suluyordu.

Gözleri bir anlığına kısıldı ve eş zamanlı olarak dudakları acı ile kıvrıldı. Sonra dudakları hareketlendirdi. “Çünkü sen…” Başta dudaklarını okuyabildim ama devamını okuyamadım. Dudaklarının hareketi sona erdiğinde umutsuz bir ifade ile gözlerine çevirdim bakışlarımı.

“Enis,” Sesini duymak istiyordum O’nun. “Ben bir yerden sonrasını kaçırdım.”

Derin bir nefes verdi ve boş ver dermiş gibi boştaki elini havada salladı. Diğer elindeki paketi bir kez daha bana uzattı. Bu kez ikiletmeden paketi aldım. Bakışlarım küçük ve eskimeye yüz tutmuş pakette bir süre duraksadı. Yeni bir hediye değildi.

Enis, bunu ne zamandır saklıyordu?

“Şimdi açabilir miyim?” Heyecana bulanan sesim kulağıma iliştiğinde kendime ben dahi şaşırdım.

Güzel tebessümünü bana sunup başını onaylamak için tekrardan salladı. Bir saniye dahi beklemeden küçük paketi açtım. Küçük bir ip bileklik beni karşıladı. Pembe, örgü bir ipin ortasında hilal ve iki yıldız vardı. Örgülerin yamukluğu ile bunun el yapımı olduğunu ve büyük ihtimalle de Enis’in yaptığını anladım.

Yüzümdeki tarifsiz ifade ile Enis’e baktım. “Sen mi yaptın bunu?”

Başını evet anlamında salladı.

“Çocukken mi yaptın, peki?” Sorularımdan sonra sesim kısılmaya başlamıştı.

Başını öncekine nazaran daha yavaş hareketlerle salladı. Beni yine onayladı.

Bilekliği ona uzattım bu kez de. “Peki, Enis bu bilekliği takmama da yardımcı olabilir misin?”

Yumuşak yüz hatlarında acı çekmeye başladığına dair belirtiler yerleşmeye başladı. Bir kez yutkunup başını salladı ve uzattığım bilekliği alıp aramızda yükseltip bıraktığım sol bileğime, yaptığı bilekliği takmaya başladı.

Boynumda abilerimin kolyesi, bileğimde ikizimin benim için yaptığı bileklik. Kendimi korunuyormuş gibi hissediyordum. Sanki bu iki takı parçası benimleyken bana hiçbir şey olmazmış gibi. Hisler ve yaşamlar…

Hislerim acaba yaşantımı doğrular mıydı yoksa hislerim beni bir yalancı olarak mı kodlayacaktı?

Enis’in parmakları son kez tenimi okşar gibi tenimde gezindi sonra da ayrıldı. Bakışlarım, tenimde daha da belirginleşen pembe bileklikte takılı kaldı. Hilal ve yıldız figürleri bana bir diğer isteğimi hatırlatıyordu.

Ben, Enis ile göğü seyretmek istiyordum.

Bakışlarımı bileklikten kaldırıp dalgın bir ifade ile Enis’e baktım. “Biliyor musun, gece gökyüzünü izlemek istiyorum.” Sesim giderek kısıldı. Bir an çekindim. “Ama seninle.”

O an Enis’te hiç görmediğim bir ifade yer edindi. Şimdiye dek acı çektiğini, kedere boğulduğu anları gördüğümü sanıyordum ama bu başka. O sanki asıl şimdi acı çekiyordu. Ne yaptığımı ne söyleyip onu incittiğimi bilmiyorum ama yüzündeki ifadeyi silmeye çalışırken bile başarısız kalıp pes etmişti.

“Enis, yanlış bir şey mi söyledim?” Korku dolu fısıltım ile hızla başını iki yana salladı ve elini arkamda kalan kapıya doğru uzattı. Geçelim der gibi. Bu konuşmayı artık bitirelim der gibi. Kalbim sızladı. Oysaki onunla konuşunca tamamlanmış gibi hissetmiştim.

Yüz ifademin bozulmasına müsaade etmeyip bir tebessümü yüzüme yerleştirdim ve Enis’in işaret ettiği yere inat, ters tarafa doğru bir adım attım. Bir adım daha ve tam onun önünde, Enis’in önünde durdum. Parmak uçlarımda yükselip yanağına şefkatle bir öpücük bıraktım.

“İyi ki doğdun, öbür yarım.” Kaskatı kasılan bedenini umursamayıp parmak uçlarımda yükselmeyi bıraktım. Topuklarımın üzerine geri indiğimde son kez ona baktım. Şaşkın ve karışık duygularla ileriye bakıyordu. Eli hâlâ havada asılı…

Bu halimize içim yanarak ona sırtımı döndüm ve gösterdiği kapıya doğru ilerledim. Enis hala arkamda durmuş ilerlemiyordu. O yokmuş gibi davranıp duygularımı tekrardan eski köşesine itekledim. Enis’e gösterdiğim yüzü içeridekiler hak etmiyordu.

İçeri girdiğimde Peri Hanım, Baybars Bey ve Baha tek vardı. Etrafta bakışlarımı gezdirdiğimde başka kimseyi görmedim. Peri Hanım, beni gördüğünde elindeki paketi heyecanla arkasına sakladı. “Asya kızım, ne çabuk hazırlandın!” Telaşlı sesi ile bakışlarım tekrardan sakladığı pakete kaydı ama arkasına sakladığı için göremedim.

“Çok fazla hazırlanmadım çünkü.” İki buçuk saattir uğraşıyordum aslında.

“Çok güzel olmuşsun, kızım.” Baybars Beyin hayranlık dolu sesi ile bakışlarımı ona çevirdim. Bakışları bir an benden kayıp karısına kaydı. “Tıpkı bir Peri gibi.” Sonda sesine çalınan çapkın ton ile Peri Hanımın kıkırdadığını gördüm.

Bakışlarımı iğrenir gibi Bahaya kaydırdım. “Sekiz numaralı kardeş için ön hazırlık mı bu?” diye fısıldadığımda Baha derin ve acıklı bir nefes verdi.

“Büyük ihtimalle.” Sesine birden muziplik eklendi. “Ama sen üzülme, yedi numara. Babamın yemeklerine şap atıyorum.” Dediği an, şaşkınlık dolu iki sese ek olarak Baybars Bey’in “Geberteceğim seni, şerefsiz!” bağırtısı eşlik etti.

“Baba, valla şaka yaptım!” Baha’nın korku dolu bağırışı Baybars Beyi ikna etmemiş olmalı ki oğlunun üzerine doğru öfkeli ve hızlı adımlarla gitmeye devam ediyordu.

“Malum yerine o şapı soktuğumda ben de şaka yapmış olacağım, it oğlu it!” diye bağırdığında şokla ikiliye baktım.

Baha, babasından korkup dışarıya doğru kaçmaya başladığında Baybars beyde adımlarını hızlandırdı ve ikisinin ardından sadece bağırışları kaldı.

Peri Hanım, bu olaya alışkın bir yüz ifadesi ile yanıma geldi. Kısa sarı saçları, yuvarlak yüz hatlarını daha da ön plana çıkarmış, kırmızı ruju, arka planda tuttuğu göz makyajı ile de Baybars Beyin dediği gibi gerçekten de Peri gibi duruyordu. Üstündeki kıyafette ona çok yakışmıştı. Balık etli vücut hattlarını, zarif gösteren, dizlerinin bir karış kadar altında biten bordo bir elbise giymişti.

Demin salondan giden ikilinin ardından hala bakıyor keyifli bir yüz ifadesi ile orayı izliyordu. “Bunları bir türlü büyütemedim.” Kendi kendine konuşmasına son verip bana döndü ve beni süzmeye başladı. Gözlerinde her saniye parıltılar yeşerip arttıyordu.

“Çok güzel olmuşsun, birtanem.” Gerçeklikle akan ses tonu hayranlık doluydu.

Ona karşı zoraki bir tebessümü dudağıma yerleştirdim. “Teşekkür ederim.” Başka bir şey demesine müsade etmeyerek hızla yanından ayrıldım. Bu kadın, gözlerimin önünde öldürülen annemi bana hatırlatıyordu. Bu kadın bana ölümü hatırlatıyordu.

Arkamdan gelen topuklu ayakkabıları ile beni takip ettiğini anladım. İkimizde salondan çıkıp dışarıya çıktığımızda kapının önünde duran üç arabanın da ön kapısının açık olduğunu ve üç adamın da bizi beklediğini gördük. Baha, Enis ve Baybars Bey birer arabanın önünde durmuş bize bakıyordu.

Peri Hanım, o an çocuklarına hitaben konuşmaya başladı. “Beyler, ben kocama eşlik ediyorum ve kardeşinizi sağ salim yanımızda istiyoruz.” Sonra bakışları bana kaydı. “Sende bir an önce şu üstünü giyin. Üşüteceksin.”

Bana kızması ile kaşlarımı çattım. Zaten giyinecektim ki! Ama tek kelime etmeyip dediğini yaptım. Kabanımı üzerime geçirip belimde kalan kemeri de düğümledim.

Memnun olmuş surat ifadesi ile daha da somurttuğumda gülüp yanımdan ayrıldı ve birkaç saniye içinde kocasının yanına varıp araca bindiler, sonra da gittiler. Geriye kalan iki araca ve önündeki adamlara baktım. Enis ve Baha. Bir tercih hakkım olsa Enis’ten yana olurdu. Baha da bunu tahmin etmiş olmalı ki aracın açık kapısını kapattı ve Enis’in arabasına doğru yürüdü. Sanırım annesinin sözlerini çok ciddiye alıyordu.

Şoför koltuğunun yan tarafında boş olan koltuğa geçip oturdu ve sert bir şekilde arabanın kapısını çekti. Kendi kendine girdiği triplerle en sonunda büyük bir dayak yiyecekti de hayırlısı.

Bakışlarımı aracın içine yerleşen siyah takım elbiseli adamdan çekip kollarını göğsünde bir araya getiren sarışın ikizime çevirdim. Bakışları yüz ifademde takılı kalmış sanki her hareketimi analiz ediyordu. Bu tepkisi bana Pars’ı hatırlattı. Fiziksel olarak benzemeleri yetmezmiş gibi şimdi de tavırları da benzemeye başlamıştı. Umarım başıma ikinci bir Pars vakası daha gelmezdi.

Hem Pars demişken aklıma takılan detay ile duraksadım. O sanki bu aralar çok daha fazla yoğundu. Kesin bir şeyler karıştırıyordu. Bugünden sonra karşılaşırsak bu konuyla ilgilenirdim artık.

Soğuk havanın tenimi dövmesi ile üzerimdeki kabana daha da sarındım ve adımlarımı Enis’e doğru attım. Enis’e yaklaştığımda son kez beni süzüp tebessüm etti ve şoför koltuğunun arka kısmına denk gelen arka kapıyı açtı. Bu ince nezaketi ile yüzümde anında tebessüm yeşerdi.

“Teşekkür ederim.” Mırıldanmama karşı sadece başını salladı ve bindiğim gibi kapıyı ardımdan kapattı. Bakışlarım aynadan Baha’nın bakışları ile kesişti. Yüzünde her zaman var olan ve demin de olan o muzip ifade gitmiş sert ve düşünceli bir ifade almıştı. Aynadan bana bakıyordu ama bakışlarımızın kesiştiğini fark etmemiş gibi devam ediyordu.

“Bir sorun mu var?” Kısık sesim ile bir an irkilir gibi oldu. Sonra sert ifadesi yüzünden silinip gitti geriye sadece düşünceli bir çehre kaldı.

“Var.” Mırıldanması ile arabaya yeni binen Enis, bakışlarını benim gibi Bahaya çevirdi.

“Ne sorun var ki?” Meraklı sesimi işitince iç çekti.

“Yakında öğreniriz, Asya.” dedikten sonra bakışlarını aynadan ayırıp Enis’e çevirdi. “Hadi, gidelim artık, abim. Bekletmeyelim diğerlerini.”

Enis, Bahaya bir süre daha bakınca Baha, Enis’in neyi istediğini anlamış gibi iç çekti. “Ciddi bir şey yok, abim. Davayla alakalı bir kaç şey aklımda takılı kaldı.” diyerek Enis’i rahatlatmaya çalıştı. Enis’te bunu fark etmiş gibi bir an kaşlarını çattı sonra da eski haline döndü çehresi. Bakışlarını abisinden çekip aracı çalıştırdı ve araçtaki son konuşmamızda orda son buldu.

Yol boyunca Baha düşünceli bir şekilde dışarıyı seyrediyor, Enis kaygılı bir ifade ile aynadan arada bana bakıyor sanki bir şeyleri kaçırıyormuş da aradığı şey bendeymiş gibi bir tavır sergiliyordu.

Aracın içi belli bir süre sonra beni baymaya, üstüme üstüme gelmeye başladığında ön koltuktaki ikiliye doğru uzanmak için hareketlenmiştim ki araç durdu. Aracın içine o kadar odaklanmıştım ki geldiğimizi dahi fark edememiştim.

Araba durduğunda bakışlarım dışarıya kaydı ve gördüğüm kalabalıkla öndeki ikiliye döndüm. “Ne bu kalabalık?”

Baha, sakin bir ifade ile bana döndü. “Baybars Hardemir, kızını tüm dünyaya tanıtıyor.”

Kalabalığa baktığım anda bile derinlere gömdüğüm anksiyetem gün yüzüne fışkıracakmış gibi hissediyordum. Arabanın etrafında, içeriyi görmeye çalışan kameraları biraz daha zorlasalar, camları delip içeriye kameraları sokacak bu insanları, anksiyetesi olmayan herhangi biri bile görse anksiyetesi yükselirdi!

“Bu kadar kalabalığa gerek var mıydı?” Fısıltı dolu sesim ile bir an yüzü yumuşadı ve önüne döndü.

“Korkma, birazdan korumalar yolu bizim için açarlar.” Baha’nın beni gevşeten sesi ile iç çekip sırtımı iyice koltuğa yasladım ve kısa süre içinde en az on koruma kameraları aracın etrafından uzaklaştırdı. O sırada, dışarıdan gelen itiraz sesleri yükseliyor endişemi daha da arttırıyordu. Sanki bir fotoğraf karesi alabilmek için her şeyi yapabilecek bir insan toğluluğunun içine kendimi atıyordum.

Bir süre daha bekledik ve en sonunda korumalardan Selim gelip kapımı açtı. Haris abi, Baha’nın kapısını, Berat da Enis’in kapısını açmıştı.

Üçümüzde arabadan indik. Baha arabanın etrafında dolanıp yanıma geldi. Solumda ikizim, sağımda öz abim vardı. İki adamın tam ortasında uzun kırmızı bir halının ucunda duruyorduk. Bakışlarımı Enis’e çevirdim. O zaten bana bakıyordu. Dudakları kıvrıldı ve sağ kolunu girmem için bana açtı. Onun tebessümüne karşılık içten bir tebessümü yedirdim yüzüme ve açtığı koluna girdim.

“Baha Bey, tüm magazini uzaklaştırdık ama babanız fotoğraf alınmasına müsaade ettiğini belirttiği için belli bir yere kadar uzaklaştırabildik.” Haris abinin sesi ile bakışlarımız ayrıldı ve Baha ile konuşan adama kaydı.

“Bir iki fotoğraf daha aldıktan sonra hepsini burdan uzaklaştırın. İçeriye girdiğimizde korumaların sayısını da arttırın. Bu gece herkes buraya gelecek, Haris.” Bakışları, etrafta bir tehlikeyi arıyormuş gibi gezindi. “Bu gece hata istemiyorum.”

“Emredersiniz, efendim.” Haris abi başını da onaylamak amacında bir kez aşağı doğru kavislendirdi ve hemen yanımızdan ayrıldı. Parmakları kulağına yükseldi ve konuşmaya başladı. Onun da gözleri, Baha’nınki gibi etrafta geziniyor olabilecek herhangi bir tehdidi karşılıyordu.

Oysaki bilmiyordu aradığı tehdidi bizzat Hardemir ailesi davet etmişti.

“Artık içeriye girelim.” Baha’nın keskin sesi ile bakışlarım tekrar ona yükseldi. Onu bu denli uzun süre ciddi görmemiştim.

İleriye doğru hafifçe çekiştirildiğimde Enis’in bana baktığını ve önünü işaret ettiğini gördüm. Yürümemizi istiyordu. Başımı onaylamak için salladım ve yürümeye başladık. İkimizin adım attığını gördüğü an Baha da yürümeye başladı ama tam ardımızda.

Bakışlarım, önümdeki binaya kaydı. Yapı beklediğim gibiydi. Uzaktan bakıldığında dahi çevresindeki her şeyi gölgesi ardında bırakan bina, yakına geldikçe daha da ihtişama bulanıyordu. Cephelerde kullanılan açık renk taşlar; ışığı yutmak yerine, geriye yansıtıyor gözleri üzerinde tutmanın ihtişamını yaşıyordu. Cephe boyunca yükselen cam yüzeylerin arkasında kalanların, dışarıyı kusursuz bir şekilde görebildiğini; dışarıda kalanların ise görebildiği tek şeyin camların, çevreden aldığı ışığı yansıtmasından kaynaklı oluşan görsel şölendi.

Bakışlarımı binadan çekip önümüzdeki devasa kapıya çevirdim. Kapıya vardığımızda bakışlarımı bu kez de Enis’e çevirdim. Üstünde hala beyaz gömleğinden başka bir şey yoktu. Oysa ben üstümdeki kabana rağmen üşümeye başlamıştım.

“Üşümüyor musun?”

Beklemediği bu sorum ile bir an kaşları çatıldı ve hayır demek için başını iki yana salladı.

“Ben üşüyorum. Ondan sordum.” Soramadığı soruların sesi ve yanıtı olmak için konuştum.

Bu defa o beni ilerletmedi. Ben onu yönlendirdim. Enis, ilerleyen adımıma ayak uydurdu ve ikimiz ardımızda kan bağımız olan adamla beraber büyük kapıdan içeriye girdik. Kapıda duran korumalardan hiçbiri bizi durdurmadığı için geçişimiz, konuklara nazaran daha kolay ve zamansızdı.

İçeriye girdiğimizde girişte bir görevli bizi karşıladı. Üzerimdeki kabanı çıkarıp ona verdim. İki adam da beni bekledi o süre zarfında ve bu kez ilerlemeye yeniden başladığımızda Baha ardımızdan gelmeye son verip sağ tarafımdaki yerini aldı.

Önümüzde demin gördüğümüz kapıya nazaran daha küçük ama yeniden ihtişamlı bir kapı belirdi. Bu kapıların ardı sanki bir salona değilde büyük bir sahneye açılıyormuş hissi veriyordu, bana. Açık kapının önüne geldiğimizde adımlarımız duraksamadı. Derin bir nefes verdim ve sol omzumda hafif bir şekilde sarkan ince kumaşı düzeltip kapıdan içeriye adımımı attım. Durduğumuz alan, salonu üstten görüyordu ve bir kaç adım sonra önümüzde büyük bir merdiven bizi karşıladı. Merdivenlerden inmeden önce etrafa göz attım.

Bakışlarım, ilk Selçuk Koral’ı buldu. Onun bakışları zaten bendeydi. Hoş, şu an tüm bakışlar zaten bendeydi. İçeride tanıdığım ve tanımadığım bir çok insan durmuş yeni gelen bu üçlüye yani bize bakıyordu. Loş ışığın altında yükselen fısıltılar kulağıma şeytanın vesveseleri gibi doluyor, içimi kemirmeye başlıyordu.

Bunca bakışa karşı gözümü bir anlığına yumdum, derin bir soluk aldım ve gözlerimi yavaşça aralayıp etraftaki insanlara baktım. Dudaklarıma yedirdiğim alaylı tebessüm ile bakışlarım, meraklı gözlerin üzerinde gezindi. İlk adımımı attım. Ardından diğer adımlarım, ilk adımımı takip etti. Koluna girdiğim ikizim, sağımda abim ile basamakları inene dek alaycı bakışlarımı kimseden çekmedim.

Baha’nın adımlarının yön değiştirmesi ve eliyle de bize orayı göstermesi ile Enisle onu takip ettim. Sahnenin yakınlarında duran bir kaç boş masa ve dolu bir masa gözüme ilişti. Boş masayı yanımızda olmayan Hardemir ailesi dolduruyordu. Bizim geldiğimizi diğerleri gibi onlarda görmüş ve onlara doğru adım atmamızı izlemişlerdi bir süre. Sonra Arem oturduğu sandalyeden kalktı. Parmakları ceketinin düğmelerinde dans etti, sakin bir tavırla ceketinin önünü ilikledi. Bu süreç boyunca bakışlarını ben ve Enis’ten de ayırmamıştı.

Arem gibi Pars’ta ayağa kalkmış ve sakin bir ifade bizi bekliyordu. İkisi de siyahlara bürünmüş, baştan sona siyah takım elbise giymişti. Arem, siyah saçları ve bakışları ile dışarıya korkutucu bir adamın imajını çizerken Pars; sarı çehresi, yeşil hareleri ile daha yumuşak ama bir o kadar da kurnaz bakışlarla duruyordu.

Bakışlarımı onlardan çekip diğer ikiliye çevirdim. Buğra, abilerine zıt olarak beyaz bir gömlek giymiş ve gömleğin ilk iki düğmesini açık bırakıp rahatlığını ortaya sermişti. Kahvenin tatlı tonundaki bakışları, mutlulukla bizi izliyordu.

Ve bakışlarım en küçük abi kategorisinde olan adama kaydı. O sandalyesinde oturmuş rahat bir tavırla içkisini yudumluyor ve bakışlarını benden bir saniye bile ayırmıyordu. Giyimi Arem ve Parsın ki gibiydi. Tamamen siyahlara bürünmüş ama bir fark da vardı. Diğerleri gibi üstündeki kıyafetler kusursuz bir şekilde üzerinde durmuyor, dağınık bir şekilde vücut hatlarından sarkıyormuş gibi duruyordu. Bakışlarım dudağının kenarındaki yaraya kaydı. Buraya gelmeden önce kavga mı etmişti?

Hangi aptal, ona dokunabilmişti?

Bakışlarımı zorlukla Çağrıdan çektiğimde Peri hanım ve Baybars Beyin yanına geldiğimizi fark ettim. Baybars Bey, evde beni ilk gördüğü andaki gibi büyülenmiş bir ifade ile beni izliyordu.

Bugün en çok bu adamın canını yakacağım için kendimden nefret ediyordum.

“Her an, bir önceki anından nasıl daha da güzel olabilirsin anlamıyorum. Tam anlamıyla bir Peri kızı gibi duruyorsun, kızım.” Sersemlemiş bir ifade ile konuşması ile yanaklarımın bir an kızardığını hissettim. İltifatına karşı ne demem gerektiğini bilemeyip Bakışlarımı etrafta bizi izleyen diğer Hardemirlere çevirdim ve bu yardımımı Peri Hanım anladı.

“Kızı, utandırdın.” Kıkırtı dolu sesi ile daha da utandım. Böyle yardım mı olur!

Buğra, onlara kızarmış gibi bir ifade ile baktı ve masanın etrafında dönüp yanıma geldi o arada da kızmayı da ihmal etmemişti. “Salın bakayım güzel kardeşimi. Bugün kimse bizi rahatsız edemez.”

Onun keyifli çıkan ve emin olduğu cümlesi ile yüzümdeki ifadeyi korumaya çalıştım. Buğra yanıma gelip Enis’in kolundaki kolumu çıkardı ve kendi koluna yerleştirdi. “Enis, kardeşimi senden çalıyorum.”

Enis kaşlarını çatıp Buğraya baktığında Buğra güldü. “Yemeyeceğim be, ikizini. Akşam kollarına geri alırsın.” dediğinde göğsüm sıkıştı. Boştaki elim kalbime doğru yükseldi. Kalbim, göğüs kafesimi delip geçmek istercesine çırpınmaya başladı o an. Buğra’nın kolunda kasılmam ile Buğra’nın bakışları hızla bana döndü ve endişeli bakışları üzerimde telaşla gezinmeye başladı.

“Güzelim, ne oldu?” Buğra, hızla bakışlarını üzerimde gezdirmeye başladığında bu garip andan kurtulmak ve çırpınışları azalan kalbim ile derin bir soluk aldım.

“Bilmiyorum,” Kekelediğimi fark ettiğimde duraksadım ve kendime bir süre tanıdım toparlanabilmek için. “Sanki kalbim…” Ne diyeceğimi bilemedim. Sanki kalbim, ne?

“Asya, hastaneye gidiyoruz.” Buğra'nın hiç kimseyi ve hiçbir şeyi umursamadan bizi ilerletmeye çalışması ile anında onu çekiştirip duraksattım adımlarını.

“Şimdi değil, yarın. Zaten anlık bir şeydi, çok iyiyim ben.” İkna etmek istercesine çıkan sesim ile adımları durdu.

Bakışları kararsız kalmış gibi üzerimde gezindi. “Söz mü?”

“Söz.” dedim tüm yalanlarıma kuşanıp.

Gergin bir soluk verip yanımızdaki diğer Hardemirlere döndü. Onunla bende döndüm ve bize merakla bakan aileye karşı tebessüm ettim. “İyiyim, bir sorun yok.”

“Emin misin, kızım?” Peri hanımın endişeli sesine Baybars Beyin sesi eşlik etti. “İstersen hemen gidebiliriz.”

İç çekip bakışlarımı onlardan ayırdım. “Gitmek istemiyorum ama sizden başka bir şey istiyorum.”

Meraklı sesini işittiğimde bakışlarım Koral ailesine ait masadaydı. Selçuk Koral ve Batur Koral büyük bir ilgi ile burayı izliyordu. “Ne istersen kızım.”

Bakışlarımı, Korallardan çekip Baybars Beye baktım. “Tüm gazetecileri, magazincileri artık her kimseler hepsini yollamanızı istiyorum.”

Bir anlığına bakışlarında bunu beklemediğine dair şaşkınlık belirtisii var oldu ama sonra zihninde mantıklı bir cevap bulmuş olmalı ki yüzünde anlayışlı bir tebessüm var oldu. “Nasıl istersen kızım.” deyip kenarda durup burayı izleyen korumalardan birini çağırdı ve istediğim şeyi korumaya söyledi.

Bakışları tekrar bana döndüğünde bu sefer yüzünde tereddütlü bir bakış var oldu. Yeşil harelerindeki parıltılar söndü. “Kızım, babam dediğin adamı da çağırdın, değil mi?”

Baybars Beyin bir an bile unutmadığım adamı bana hatırlatması ile bakışlarımı ondan çekip içeriye göz attım. Babam daha gelmemişti. Hemen yanımızda boş duran ve zarif bir şekilde Korgöz yazılı kağıttan da babamların hala gelmediğini masalarına kurulmadıklarını gördüm.

İki boş masa vardı: Biri Korgöz ailesine ait, biri de Doruker ailesine aitti.

Bakışlarımı boş masalardan çekip Baybars Beye diktim. “Hayır, babamı davet etmedim.”

Pars’ın şüpheli sesi yankılandı. “Neden?”

Bakışlarımı Parstan ayırıp üç kişinin üzerinde gezdirdim: Arem, Baybars Bey ve Peri Hanım.

“Çünkü siz zaten babamı davet etmişsiniz. Bana gerek yoktu.” Yani tanıdığınız adamlardan biri kızınıza babalık yapan adam. Yani kızınızın kaçırıldığını bilen biri, ne hikmetse sizin kızınızı bilmeyip ona babalık yapan biri. Yersen tabi.

“Bir dakika, bir dakika…” diye Baha hızla araya girdi. “Biz mi senin babanı davet ettik?” diye tekrar etmemi istedi.

Bakışlarımı Baybars Beye çevirdim. “Evet, babamı bizzat siz davet ettiniz.”

Dün babamı aradığımda söylediği ilk şey “Beni, kızımın doğum gününe öz babası davet ediyor.” olmuştu. Yazık çok üzüldüm. Böyle içim yandı sanki(!)

Baybars Bey zihninde hızla kimleri davet ettiğini geçirdi. Her isimle kaşları daha da çatılıyordu. Arem, babasına dönüp “Baba, sadece Nezirleri ve Lideri sen davet etmiştin. Gerisiyle ben ve Pars ilgilendik.” dediğinde Baybars Bey’in yüz hatları daha da gerildi.

“Benim kızıma babalık yapan adam, masada oturanlardan biri mi, Asya?” Yaşlı çehresi ve kalın kaşları her kelimesi ile daha da hareketleniyor burayı yakacakmış gibi bir izlenim yaratıyordu.

Omuz silkip kapıya tekrardan baktım. “Kimleri davet ettiğinizi bilemem ama aralarındaki biri benim babam.” dediğimde kapıdan içeriye giren aileyi gördüm.

Babam Sarhun Korgöz, dayım Pamir Korgöz, en yakın dostum Belçim Tengiz, amcam Gökhan Doruker ve ikiz abilerim Merih ve Semih Doruker kardeşler. Bu altı kişi beraber bir şekilde merdivenleri iniyor ve bana dönük olan tüm meraklı bakışları yeni gelenlere çeviriyordu.

Büyük ihtimalle odakları liderdeydi ve liderin yanında yeni gördükleri üç adamda: Doruker erkekleri.

“Dorukerler neden Korgözlerle beraber geliyor?” Pars’ın gergin sesi ile bakışlarımı gelenlerden ayırmadım. Yanıtta vermedim.

“İki ailede davetli, abi.” Buğra kendince mantıklı bir açıklama yapmaya çalıştı. “Aynı anda gelmiş olmalılar.”

Arem’in dudaklarından “Umarım.” fısıltısı aktığında iç çekip bakışlarımı onlara çevirdim ve Peri Hanımın bakışları ile kesişti bakışlarım. İçi yanarmışçasına gelen adamdan gözlerini ayırmıyordu. Bakışları Sarhun Korgözden bir an bile ayrılmadı. Tıpkı Pamir Korgöz’ün de bakışlarının Peri Hardemirden ayrılmadığı gibi.

Dudaklarıma yerleşmek için çırpınan tiksintiyi baskılayıp Baybars Beye döndüm. “Abilerimin yanına uğrayıp geliyorum.” Baybars beyin diyeceği şeyleri umursamayıp Buğra’nın kolundan çıktım ve adımlarımı masalarına yerleşen aileye doğru çevirdim.

Ardımdam yükselen Arem’in “Korgözlere dikkat et, Asya!” korku dolu ikazı ile iç çektim. Sadece Korgözlere değil bu geceden sonra Hardemirlere de dikkat etmem gerekebilirdi.

Beyaz topuklarımın üstünde zarifçe yürüyüp ayakta beni bekleyen adamların önünde durdum. İkisi de birbirinin benzeriydi. Tek farkları Merih’in sağ kaşında duran dikiş iziydi. Y şeklindeydi ama yatay bir Y harfi. Bazen yüzünde o izin olduğunu dahi unutuyordum.

Siyah takım elbiselerin içindeki adamlar bugün neler yapacağımı biliyorlardı ama eksik bir şekilde. Tamamını diğerleri gibi burda öğreneceklerdi. Yine eksik bir bilgi verdim. Planlarımın tamamını burda bir kişi tek biliyordu. Evet, asıl oyun şimdi başlıyordu. Yıllardır, kurduğum oyunları artık oynama vaktiydi. Oyun, benim; kurallar, benim. Kaybetme ihtimalim yok.

“Abilerim.” Yüzümdeki tebessüm ile ikilinin yanına geldiğimde Semih abim hızla beni kollarına çekti.

Saçlarımın tepesine bir öpücük bıraktı. “Asyam, güzel kardeşim.” Belimdeki kolları biraz daha sıklaştı. “Yirmi bir aralık bugün ve sadece bugün değil her gün iyi ki doğdun, her gün iyi ki var oldun.”

“Abi,” Konuşmama müsaade vermeyip devam etti.

“Hayır, sus ve dinle. Yanındayım Asya, yanındayız. Her ne olursa olsun biz hep seninle olduk. Kanla değil canımızla bağlandık biz.” Sözleri bittiğinde benden uzaklaştı ve son kez yanağıma bir öpücük bırakıp burnunu çekti. Uzun, keskin yüz hatları gözlerimin önünde bir çocuğun sıfatına bürünüyordu.

Sol elini tutup avuçlarımın içinde hapsettim. “Teşekkür ederim, abi. İyi ki varsın.” Dolu harelerim ile baktığım adam burnumun ucuna küçük bir fiske attı.

“Şapşal, bıraksam ağlayacak gibi duruyorsun.” diyerek duygusallaşan ortamı dağıtmaya çalıştı.

Bu haline kıkırdayıp ondan uzaklaştım. “Sen beni ağlatamazsın be!”

Rahatlamış gibi bir soluk verdi. “Oh, şükür. Fabrika ayarlarına döndün.”

Bu haline dayanamayıp bu kez yüksek sesli bir kahkahayı saldım. O an bir çok gözün üzerimde gezindiğini fark ettim. Umursamadım. Bakışlarımı ve adımlarımı bu kez Merih abime çevirdim. Yanına geldiğimde pantolonun ceplerinde duran ellerini çıkarıp kollarını iki yana açtı. Duraksamadan, onu bekletmeden kollarına atıldım. Boynuna sardığım kollarım ile ayaklarım yerden kesilmişti. Ayaklarımın yerden kesilmesini sevdiğimi biliyordu. O sevdiğim her şeyi biliyordu.

“Abim,” sonda uzattığım sahiplik eki ile derin bir soluk aldı.

“Canımın en içi.” Hitabı ile tebessüm ettim. “Umarım bugünden sonra kendin ile barışırsın güzelim. Tüm güzellikleri hak ediyorsun.” Dediğinde başımı omzuna yasladım.

“Benim güzellik anlayışıma göre mi yoksa sizin güzellik anlayışınıza göre mi?” Alaylı sesim ile erkeksi kıkırtısı ilişti kulaklarıma.

“Bu hayat, senin; senin güzellik anlayışına göre tabi ki.” dediğinde başımı omzundan kaldırıp gözlerine baktım.

Siyah hareleri merhamet ve büyük bir sevgi ile bana bakıyordu. “İyi ki abimsin.”

Alnıma sıcak bir öpücük bıraktı. “İyi ki kardeşimizsin, güzelim.” Sonra biraz eğilip parmak uçlarımın yere değmesini sağladım. Kollarımı boynundan çekip son Dorukere ilerledim.

“Amca,” Ona seslenmemle ayağa kalktı. Hızla yanına gidip kollarımı yaşlı bedeninin çevresine doladım. Parmakları anında saçlarıma daldı.

“Güzel, kızım benim.” Acı içindeki sesi ile duraksadım. Bakışlarımı ona kaldırıp merakla çehresinde bakışlarımı gezdirdim.

“Bir sorun mu var, amca?” Endişe içinde çıkan sesim ile abilerimin bakışları da bize kaydı.

“Var.” Endişeli sesi ile kaşlarım daha da çatıldı.

“Ne sorunu?” Yerimde huzursuzlukla kıpırdandım.

Birden endişeli yüz ifadesi silinip yerini kızgın bir ifade aldı. “Bana bak, kimi kandırıyorsun sen?” Ne oluyor be? “Nerden çıktı bu doğum günü? Ne planlıyorsun yine?”

Alınmış gibi amcama baktım. “Yani amcacım, doğum günümü kutluyorum o bile suç. Bu Asya ne yapsa suç zaten.”

Cümlem bittiği gibi bastonunu havaya kaldırdı hafifçe. “Bak geliyor kafana! Git başkasını kandır.” Yüzündeki kızgınlık izleri silinip yerini tekrardan endişeye bıraktı. “Asya, her ne yapacaksan kendine zarar vermeden yap. Olur mu, kızım?” Yüzündeki gerçek korku tohumları ile iç çekip sadece başımı sallayabildim. Tamam, zarar vermem demek istedim ama yapamadım. Bugün en çok yarayı ben alacakken yeni bir yalan ile baş etmek istemedim.

Bakışlarım Dorukerlerden ayırıp Korgözlerin masasına kaydığında üçlünün de bana baktığını gördüm. Babam diğerleri gibi hiç oturmamış zaten beni bekliyordu. Bastonunu iki eli ile tutup ağırlığının bir kısmını oraya vermiş, kalın kaşlarını öfke ve merakla çatmıştı.

Adımlarım oraya doğru ilerlediğinde engellemedim. Ardımda duran Hardemirleri bugün umursamadım. Sarhun Korgöz yani tam babamın önüne gelecektim ki Belçim aramıza girdi. Koluma girdi endişe ile ve yönümü çevirip Hardemirlere doğru yürümemizi sağladı.

“Aklını mı kaçırdın?” Korku dolu sesi ile bakışlarımı yanımdaki kadına çevirdim. Üzerindeki siyah mini boy elbisesi ve derin göğüs dekoltesi ile çok güzel duruyordu. Benim aksime saçlarını bağlamamış, uzun tutamlar ve bukle bukle bir şekilde omuzlarından geriye atmıştı. “Hardemirler burda!”

Bakışlarımı ondan ayırıp önüme yani Hardemirlere çevirdim. “Biliyorum.”

Kolumdaki parmakları sıklaştı. “Madem biliyorsun, ne diye oraya doğru adımlıyorsun. Kan gölüne dönüşür burası!”

Dudaklarımda sinsi ve şeytani bir tebessüm var oldu. Belçim bunu fark etti. “Allah seni kahretmesin!” Yolun ortasında beni durdurup kendine çevirdi. “Asya,” diye yeniden bana kızmaya hazırlanan kızın sözünü kestim.

“Artık değil, Belçim.” Büyük bir umutla ona baktım. “Bugün ismimin ardından gelen tüm soyadlarını silip atacağım. Asya olacağım, Belçim.” Bir an alt dudağım titredi. “Asya olmak, Asya gibi yaşamak istiyorum. Kendim olmam için bugün kimse beni durdurmamalı.”

Kelimelerim ile yüreğindeki şefkati okşadığımı ve uyandırdığımı biliyordum. Bakışlarını benden çekip tavana diktiğinde güzel boynu ortaya serildi. Bakışları tekrardan bana döndü. “İsmin, soyadın, senin için eklenen tüm sıfatlara rağmen yanındayım.” Elimi tuttu. “Yanında olacağım ve sana rağmen.”

İçimde öyle bir sevgi yumağı yeşerip patladı ki dayanamadım ve ona sarıldım. Kolları belimi şefkat ve koruyucu bir tabaka gibi sardı. Bu hayatta yaptığım en iyi dost seçimiydi.

Ondan ayrıldım ve bakışlarımı çehresine diktim. “O zaman bitirelim şu işi.”

Sert bir soluğu heyecanla verdi. “Bitirelim hepsinin işini!”

Beraber Hardemilere doğru adımlamaya başladık ve bu kez hiçbir engelle karşılaşmadan masaya varabildik. Baybars Bey büyük bir nefretle Babama bakıyordu ve Peri Hanım ise sırtını Korgözlere çevirmişti. Yanlarına geldiğimizi duyduğunda bakışlarını bize çevirdi. Yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirdi o an.

“Asya, baban daha gelmedi mi?” Baybars Beyin gergin sesi ile Peri Hanımdan bakışlarımı çektim ve ona baktım. Bakışları ben ve babam arasında geziniyordu.

“Beni tanıtacağınızı söylemiştiniz. Önce siz sonra ben.” Önce kim olduğumu öğrensin kalabalık, sonra da iki aile arasında nasıl sıkışıp kaldığımı.

“Ne çeviriyorsun yine?” Pars’ın kısık sesi kulaklarıma iliştiğinde umursamadım. Belki bu gece Pars’a da küçük bir sürpriz yapmalıydım.

Pars’ı umursamayıp bakışlarımı Baybars Beyde sabit kıldım. Kararlı ifadem ile iç çekti ve sağ elini kaldırdı. Havada asılı duran ve tutmam için uzattığı eline baktım. “Aslında seni ilk annemlerle tanıştıracaktım ama uçakları rötar yapmış, daha da geç gelirler gibi. Madem şimdi istiyorsun o zaman gel benimle. Bu gece kimin kızı olduğunu herkese duyurma vakti.”

Dudaklarımda alaylı bir ifade belirdi. Bu gece eğlenceli geçecek.

Parmaklarını tuttum. İlk kez uzattığı elini tuttum. Bakışlarım o an babama doğru kaydı. Öfke ile Hardemir ile birleşen ellerimize bakıyordu. Bakışlarımı ondan kaçırdım ve adımlarımı Baybars Beyin adımlarına uydurdum. İkimiz sahneye doğru ilerlemeye başladığımızda var olan gürültü silinmeye, odakların bizim etrafımızda yeniden toplanmasına neden oldu.

Dik omuzlarım, kendinden emin bakışlarım ve dudaklarımda sinsi sırıtış. Bugün için yıllardır bekliyordum, ben. Bugün her birinin yüzündeki o ifadeleri keyif ile izleyecektim.

Sahneye ilk çıkan Baybars Bey, bana da yardımcı oldu ve düşmeden zarif bir şekilde iki basamağı da geçmemi sağladı. Adımlarımız bu kez ortada duran mikrofana doğru ilerledi ve adımlarımızı gören orkestra müziği kesti. Bizde olmayan tüm bakışlar, müziğin kesilmesine neden olan şeyi görmek için etrafı taradı ve sahnedeki ikiliyi yani bizi gördü. İşte şimdi tüm bakışlar bendeydi. Eğer fantastik bir kitabın içerisinde olsaydım kesinlikle o kitaptaki tanrıça ben olurdum. Kendi kitabımda kraliçe zaten bendim.

Baybars Bey, hazır olduğumu görmek için bakışlarını bir kez bana çevirdi. Başımı olumlu anlamda salladım. Derin bir nefes aldı ve mikrofonu eline aldı.

Bir kere sesini düzeltmek için boğazını temizledi ve konuşmaya başladı. “Öncelikle bu mutlu gecemizde bizi yalnız bırakmayan, bu mutluluğumuza eşlik eden siz sevgili konuklarımıza en içten duygularımla teşekkürlerimi sunuyorum.” Derin bir soluk için duraksadı. O ara salondakiler onu alkışlamaya başladı. Alkışlar kısa bir süre sonra kesildi. Baybars Bey konuşmasına devam etti. “Çoğunuz hatta hepinizin bildiği gibi tam yirmi yıl önce en küçük çocuğum, Enisimin ikizi, evimizin tek kız çocuğu olan Asyam, canım kızım kaçırıldı.” Bir an duraksadı. Sanki boğazında bir düğüm varmış gibi yutkunmaya başladı ve tüm salon sessizlik içerisinde onu izlemeye devam etti.

Bakışlarım Korgözlere ve Korallara takılı kaldı. Babam, Baybars Beyin zorlandığını gördüğünde dudağında keyifli bir tebessüm var oldu. Batur Koral, çatık kaşlarla Baybars Beyi izliyordu.

Sonra ona baktım. İlk andan itibaren bakışlarını hep üzerimde hissettiğim ve onunla anında göz göze geldiğim adamla gözlerimiz denk düştü. Karmakarışıktı. Bakışları, acı içindeydi bir o kadar da öfkeli. Kalkmak ister gibi de duruyordu. Sanki burdan defolup gitmek istiyor ama benim varlığım onu durduruyordu. Onun bu karmaşası ile keyiflendim. Dudaklarımdaki tebessüm bu kez o acı çekiyor diye kıvrıldı. Bunu anladı ve çenesini öfke ile sıktı, Selçuk Koral.

“Sekiz yıl boyunca onu aradık ve bulduk.” Ne? Şaşkınlıkla ona baktım. Bakışlarımı hissetmiş gibi bana döndü ve konuşmasına devam etti. Artık önümüzdeki topluluğa değil de bana bir açıklama yapıyordu. “Bulduk sandık. Elimize bir çocuk resmi, bir ceset verdiler. Dediler bu sizin kızınız. Öldü dediler.” Güldü ama gülüşü tamamen acıya bulanmıştı. “İnanmadım. Nasıl inanırdım ki? Hissediyordum hala ben kızımı. Sonra DNA testi yaptık.” Bakışlarını acı içerisinde benden çekti. “Yüzde doksan dokuz benim kızımmış. Sekiz yıl kayıptı, kaybının acısını çektik; altı yıl ölü bildik, kızımın ölüsü ile öldüm. Mezarını yuvam bildim. Sonra bir gün yine haber geldi: Kızın ölmedi, yaşıyor. Bak bu adreste seni bekliyor diye.” Aklına gelenlerle sesi birden sertleşti.

“Kızımın yerini önce bir ölü beden ile doldurmaya çalıştılar sonra da sahte bir bedenle. Ve ben her defasında kızım sandım.” Güldü yine ama bu kez delirmiş gibi. “Yine aynı aptal oyuna geldik çünkü… Nasıl yaptılar, nasıl yapıyorlar bilmiyorum ama yine DNA testleri ile oynayıp o kızıda bizim kızımızmış gibi yutturdular bize.”

Hissetmemiş beni. Yine hissetmemişler beni. Her kelimesi onda nasıl bıçak yaraları açıyorsa bende de o denli yaralar açıyordu. Öz babama, iki kız göstermişler. Biri ölü, demişler ölü senin kızın. İnanmış. Mezarımı dahi kendi elleri ile kazmış. Sonra kızın yaşıyor, bak bu senin kanın canın demişler; yine inanmış.

Önüne atılan her yavruyu, kendi yavrusu bilmiş.

Onun sevdiği kızıymış. Asya Doruker veya bir başkasını değil. O sadece kendi kızı diye ona yutturulanların babasıymış. İnanmasaydı, kanmasaydı ve beni aramaya devam etseydi ben şu an onun kolları arasında baba sevgisini şüphesiz bir şekilde tadabilirdim.

Benim de ahım olsun, Baybars Bey. Yaktığınız kadar yanın. Yandığınız kadar da yanalım.

“Enis, kabullenmedi. Ne ölü kızı, ne eve gelen yeni kızı. O ara yaşadığı krizler artmıştı.” Mahcup bir şekilde bana baktı. “İkizi gelmiş dedik. Artık oğlum daha iyi olur dedim daha da kötüleşti. Oğullarım ve kızım arasında kaldım. Sonra Çağrı çıktı dedi bu benim kardeşim değil.” Alayla gülüp bakışlarını hala içkisini yudumlayan oğluna çevirdi. “İnanmadık. İnandırdı.”

Sustu. Bir süre konuşmadı ve kalabalığın nabzını yokladı. Sonra tekrardan devam etti. “Yıllar sonra evimize yine bir belge geldi. Ama bu kez tek kanıt DNA değildi. Belki de tek eksik belge oydu. İçinde Asya’nın kızımız olduğuna dair onlarca kanıt vardı. İçimizde yine bir umut yeşerdi ama bu kez kalbimiz yediği darbelerden dolayı kırık ve yaralı bir şekilde gittik Asya’nın kapısına.”

Bakışları bana döndü ve yüzünde konuşmasından itibaren ilk kez sahici bir tebessüm var oldu. “Onu gördüm ve onu hissettim. DNA testi için ikna etmeye çalıştık. İnat bir kız çıktı. Tıpkı çocukluğundaki gibi. Dedim ki işte benim kızım bu.” Bakışları kalabalığa döndü geri. “Yine de şansa bırakmadık ve DNA testi için bu kez oğluma güvendim. Tüm süreç boyunca Buğra testin başından ayrılmadı. Hatalı çıkma ihtimali sıfır. Asya Doruker yani yıllar önce kaçırılan kızım Asya Hardemir evine, yuvasına ve ailesine geri döndü.”

Son cümlesi ile bana döndüğünde yüzümde sadece öfke vardı. Ne bekliyordu. Acıyla, mutlulukla tüm saf duygularımla kollarına atılmamı mı?

Alayla güldüm. Dudağımdaki gülüşü bastırabilmek için alt dudağımı ısırdım ve dilimi bir tur dudağımın etrafında gezdirdim. “Madem bu gece siz acılı şovunuzu yaptınız, Hardemir Bey sıra bende.” Elimle ileride duran Hardemirlerin masasını gösterdim. “Sahneyi bana bırakmanızı istiyorum.”

“Asya,” Kısık sesle konuşması ile yüzümdeki gülüşü silip öfke ile ona baktım. “Sahne sırası, benim dedim.” Her kelimeme vurgu yaparak sözünü kestim.

Başını bir kez salladı. Olur dercesine. “Sonra konuşacağız.”

Sahneden inmek için ilk adımını attığında “Bulursanız konuşursunuz.” dedim.

Adımları duraksadı. Omzunun üzerinden bana döndü. “Bir daha kızımı benden alabileceklerini mi sanıyorsun?” Sesindeki ölümcül tını içimdeki şeytanı uyandırdı.

Bedenimde adrenalin hormunu salgılanmaya başlamıştı.

“Göreceğiz.” Meydan okumama karşılık verdi.

“Herkes gibi…” ve adımlarına devam etti. Masaya geçene kadar bekledim. Masasına kurulduğunda Baybars Beyin bıraktığı mikrofona yöneldim. Derin bir soluğu içime aldım ve bir iki kez sesimi toparlamak için öksürdüm. Sonra ise tüm alaylı ifadem ile konuklara döndüm.

“Baybars Bey gibi havalı ve acıklı cümleler kurmayacağım. Hatta bir çoğunuz için parti burda sona erdi beyler, bayanlar.” dediğim an salondaki yirmi adam aynı anda hareketlendi. İçeride büyük bir karmaşa koptu. Bu gece sadece istediğim kişiler burda olacaktı. Gerisi birer çöp, birer hiç.

“Aa, oluyor mu böyle hiç?” Şaşkın konuklara ve aileme döndüm. “Bu parti benim değil mi? Ee, ne güzel işte bugün bizden olmayan herkese siktiri çekiyorum.”

Sanırım bu kadar nezih ve yüksek ailelerin olduğu bir yerde bu konuşma yapılmamalıydı. Tabi o kişi bensem kurallar ve ahlak çerçevesi pek işlenilmiyordu.

“Asya, ne yapıyorsun?” Arem’in öfkeli sesi ile bakışlarımı ona çevirdim.

“Sevgili büyük abiciğim, sessiz kalıp masana otur yoksa bu kapının ardında kalanlardan biri de sen olacaksın.” Dediğimde buradaki söz sahibinin kim olduğunu ona belli ettim.

“Asya, kes şu saçmalığı!” Baha’nın bana kızması ile bakışlarım onu buldu.

“Sevgili avukatcığım, bu geceyi iyi kayda al, olur mu? Belki ilerde mahkemede işine yarayacak şeyler çıkar.” Gülüp salonun neredeyse boşalan son haline baktım. Pars ve Arem masadan kalkıp bana doğru adımladığında Merih ve Semih de hızla masadan kalktı ve bellerinden çıkardığı silahları direkt onlara doğru uzattı.

“Kardeşime bir adım dahi attığınızı görürsem tek bir Hardemiri buradan sağ çıkartmam.” Merih abimin yemin eder gibi dudaklarından çıkan sözcüklerle güldüm.

“Kardeşim?” Arem’in dudaklarından ayrılan tek kelimelik soru ile gerilmeye başlayan ortam bir an sessizliğe büründü. “Bize silah doğrulttuğun o elinden önce kardeşimi ağzına alan dilini kesip sana yedireceğim.”

Dudaklarımdan bir cıklama çıktı. Sonra ard arda bu sesi tekrarladım. “Aremcim, hiç yakışıyor mu abilerimi tehdit etmen?” Sonda sesimde bir öfke belirdi ama saniyelik olarak yuttum.

Semih, alayla gülüp bana döndü. “Hardemirler hep aptaldı, kardeşim. Yine aynı aptallıkları işte.” Konuşması bittiği gibi elindeki silahı Hardemirlerden çekip alnına doğru kaldırdı. Silahın ucuyla alnındaki bir noktayı kaşıdı ve muzip bir ifade ile bana baktı. “Bu gece serelim mi tüm aptallıkları?”

Onun bu teklifi ile kahkaha attım. Delirmişim gibi üzerimde gezinen bakışlara döndüm. “Serelim, abi. Serelim.” Buna sizin aptallıklarınız da dahil.

Semih ve Merih abim masadan ayrılıp yanıma doğru adımladılar ve sahnenin tam önünde durdular. “Tek bir kelimene bakışına bakar.” Merih abimin bana güven veren sesi ile dudaklarıma yedirdiğim sinsiliği silip güzel bir tebessüme yer verdim.

Başımı minnettar bir şekilde salladım. Umarım, bu saatten sonra da bu sözleri geçerli olurdu.

Etrafta gözlerimi gezdirdiğimde istediğim kişiler tek vardı. Anabasis Örgüt üyeleri. Yer altında var olup en zirveyi hedefleyenler. Oldukları konumdan kaçan değil, kurtuluşa kavuşmak için ödedikleri bir bedeldi yerin dibi…

“Çoğunuz beni zaten tanıyorsunuz ve bu gece kimin nerden tanıdığını, bazı tanışıklıkların ardında kalan o küçük sırları ortaya seriyoruz. Dikkatle dinleyin çünkü eksik yerleri tamamlamazsak olay çıkabilir.” Alaylı sözlerim ile içerideki karmaşa durup beni dinlemeye başladı.

Altı masa vardı. Hardemir, Koral, Korgöz, Töre, Baltacıoğlu ve son masa üyesi Korkutlar buradaydı. Aileleri ile beraber. İki masa daha vardı. Biri Hardemir ailesinin geri kalanı bir diğeri de soyadını taşıdığım ailem Dorukerler. Sekiz masa. Hepsi karşımda.

Bakışlarımı önce Hardemirlere çevirdim. Onun anlattığı gibi geçmişi anmaya başladım. Onun yüzündeki acıyla değil kendi yüzümdeki kin ve nefretle. “Önce üç yaşında beni koruyamayan çok sevgili ailemden başlamak istiyorum.” Elim havalanıp Hardemir ailesini gösterdi. Tüm bakışlar parmaklarımı takip edip o masada takılı kaldı. Hardemirlerin yüzünde onlarca duygu geçti ve yeni duygular da yeşermeye başladı: Utanç ve nefret gibi.

“Üç yaşında kaçırıldıktan sonra başıma ne geldi?” Güldüm. Çok komik bir şey demiş gibi. “O kısmı bende tam hatırlamıyorum doğrusu. Bildiğim tek bir şey var o da yedi yaşına kadar Asya Laçin olarak kendimi tanıdığım. Bir annem vardı.” Gözümün önünde son görüntüsü belirdi. Yerde alnında bir kurşun olan, mavi gözleri sonsuza dek açık kalan bir kadın. “Ama bir babam yoktu. Babam nerde diye her sorduğumda bana bir piç olduğumu söyleyip döven bir annem.” Ben babam kim diyordum, O beni dövüyordu. Yeniden güldüm. Artık neye güldüğümü dahi bilmeden.

Baybars Beye döndüm. Beklemediği sözlerim ile kalbini tutup sıkan avucu gözlerime ilişti. “Sanırım canınız yandı.” Üzülmüş gibi dudak büktüm. “Yansın. Ben her babam kim dediğimde vücudumda bırakılan izlerle acı içinde bayılırken sizin de canınız yansın. Bir piçim diye sevilmeyip, annem tarafından kapı önüne atıldığımda, gözümün önünde annem öldürüldüğünde canım nasıl yandıysa sizin de canınız yansın!” Sonlara doğru sesime öfke bulanmış ve alaylı tonum yerini yüksek bir desibele bırakmıştı.

Fark ettiğim an durdum. Bir kıkırtı ayrıldı dudaklarımdan. Bu halim Baybars Beyi korkuttuğu için ayağa kalktı. “Asya, sakinleş…” Cümlesinin devamını duymak istemedim.

Merih yeniden silahını doğrulttu. Baybars Bey kendine doğrultulan silahı umursamadı.

“Sözümü kesmeyin. Bu gece benim gecem. Oturun daha size başını anlattım. Daha gelişme kısmı var, bir de bu gece var; sonuç kısmı. Otur ve dinle!” Tehditkar sesimden değilde bana duyduğu endişeden dolayı yerine geri oturmuş gibiydi.

“O zaman devam edelim. Sonuçta buradaki her masa ile tek tek ilgileneceğim daha.” Tüm masalarda bir kıpırtı oluştu. Gerginlik vücutları kuşatmaya başladı.

“Tam on dört yıl önce bu gecede sokaklara düştüm.” Alayla güldüm. “Ben doğum günlerini kutlamam ki. Ben doğum günümde soğuktan ölmemek için çırpınan Baha’nın da dediği gibi bir sokak kızı olmuştum.” Canım yandı burda. Bakışlarım Bahayı buldu. Unutmamıştım. Unutamazdım. Sözleri, kalbimi deşmişti o gün. Bugün de benim sözlerim deşsin hepsini. “Üstünden haftalar geçti, kışın ortasında hayatta kalmaya çalıştım.” Başımı salladım bir kaç kez. Olmuş der gibi, yapabildim der gibi. “Yani, başardım da aslında. Tam böyle pes edeceğim vakit iki küçük çocuk beni buldu. İlk andan itibaren biz senin abin oluruz deyip bana göz kulak oldular. Annemden başka kimsem yoktu, annem öldü; onun yerini iki küçük abi aldı.” Bakışlarım önümdeki iki gergin bedende durdu. Onlara oynamamı beklemiyorlardı.

“Bir süre onlarla o sokakta yaşamaya devam ettik. Sonra bir şey oldu ve kendimizi yetimhanede bulduk.” Bir sır verirmiş gibi fısıldadım. “Sandığınız kadar kötü bir yer değil. Çok daha kötü, hatta oraya sonradan giden ve üçlü kardeşler diye tanıtıldığınızda bir cehennem olabiliyor. Ordan kaçmanıza yetecek kadar küçük bir cehennem.” Fısıltım önümdeki mikrofondan dolayı yüksek çıkmıştı. Bakışlarımı Peri Hanıma çevirdim.

“Peri Hanımcığım, sahte kızını gömerken öz kızınız ikinci kez sokaklarda düştü. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?” Gözlerinden çoktan yaş akmış, yıkılmış gibi sandalyesine kurulmuştu. Buğra, annesinin yanında kızarmış gözleri ile bir annesine bakıyor bir bana bakıyordu. Yazık oldu Buğraya da. Arada kaynadı gitti.

“Asyam,” diye ön masadaki fısıltısı kulağıma iliştiğinde elimi kaldırıp sözünü böldüm.

“Anne sıfatını taşıyanlara karşı tahammülüm yok. Öz annem beni korumamış, annem bildiğim kadın kendimden nefret etmemi sağlamışken bu saatten sonra tek kelimenizi duymak istemiyorum.” Günün sonunda kapı dışarı edecekti o da beni. Şimdi sahte sevgi gösterilerini istemiyordum.

Bakışlarımı kalabalığa çevirip ellerimi bir araya getirdim heyecanla. “Şimdi gelelim heyecanlı yerine!” Dudaklarımdan kıkırtı koptu yine. Gülüşlerimi yutmak için alt dudağımı yalayıp ısırdım. “Sonra bir adam çıktı geldi. Daha önce onu televizyonlarda görmüştüm. Vay, dedim. O televizyondaki adamlar benle de konuşuyor. Malum, o sıralar aşağılık kompleksi içindeydim. Neyse işte, geldi dedi kızım ol.” Kendi dediğime şaşırmış gibi bir surat ifadesine büründüm.

Bakışlarımı Korgözlere değdirmeden Hardemirlere çeviridm. “Adam geldi ‘Sen benim kızım ol. Benim kızımı benden aldılar. Ben sana, baba; sen, bana evlat ol.’ dedi. Hemen kabul ettim. Sonuçta ilk defa birine baba diyecektim.” Keyifle konuştum bu kez. “Bir de Allah var, zengin adamdı. Ben böyle zengin babayı bir daha zor bulurdum. Hemen kabul ettim. İkimizin de tek bir şartı oldu. Onun şartı, beni düşmanlarından korumak için yapacağı şeylere karşı benim sesimi çıkarmamamdı. Benim teklifim ise abilerimi de kabul etmesiydi. Bakın işte, eğer orda abilerimi kabul etmeseydi parasına falan bakmazdım.” dediğimde önümdeki Semih dayanamayıp gür bir kahkaha attı.

Bakışlarını önündeki insanlardan çekip bana döndü. “Her yaşta böyle salaktın işte.”

Cümlesi bittiğinde onun gibi alayla güldüm. “Doğrudur. Her yaşta salaktım ama siz böyle sanıyordunuz.” dediğimde yüzündeki gülüş silinmeye başladı. Merihte ikizi gibi bana döndü.

Bakışlarımı ikiliden ayırıp kalabalığa döndüm ve bu kez parmaklarım bu iki adamı işaret etti. “Bu iki adam, küçükken yanıma gelip senin abin olacağız, sen de bizim kardeşimiz derken oyun misali bir şey sanmıştım. Nerden bilebilirdim ki kan bağım olan kuzenlerimmiş!”

“Bizim, baba tarafından böyle kuzenlerimiz yok!” Baha gerginlikle ayağa kalkıp önümdeki kuzenlerine baktı.

“Bahacım, ayıp ama.” Kınarcasına ona baktım. “Ne demek sadece baba tarafını tek düşünmek. Biraz anne tarafındaki kuzenlerini de düşün.”

Arem ve diğer abiler de ayağa kalktı. Sanki oturduklarında konuşamayacaklar. “Asya, bizim anne tarafımız yok.”

Cık cıklayıp başımı iki yana salladım. “O zaman ben kaldığım yerden devam edeyim. Babam dediğim adam, bana soyadını veremedi çünkü düşman olduğu aile beni direkt bulurmuş. Korktum tabi. Hardemir ailesinin beni bulup zarar vermesinden korktum!” Öyle bir bağırdım ki kafamın içindeki sesler dahi sustu. Duygularımı artık kontrol edemiyordum. Sert bir soluk verip kendimi toparlamaya çalıştım ve yüzüme yine o gülüşü yedirdim.

“Bizi düşmanın bilip bizden korktun mu?” Baybars Beyin yüreğindeki azabı yansıttığı sesi ile bakışlarım ona kaydı.

Başımı onaylamak için salladım. “Ben öz ailemden korktum. Arem’in gücünden, yapabileceklerinden korktum. Baybars Hardemirin kabuslarıma giren yüzünden korktum. Sonra ne yaptım biliyor musunuz?” Bakışlarım utançla Pars’a kaydı.

Pars yeşil harelerine yerleşen öfke ve acı ile bana bakıyordu. Kime veya neye bu denli acı içerisindeydi bilmiyorum ama şu an söyleyeceklerimin onunla alakası olduğunu biliyordu.

“On sekiz yaşımı doldurduğum gece Pars’ı vurdum.”

Pars, beş yıl önce benimle denk gelmişti. Babam, o gün bir görevimin olduğunu söyleyip limana yakın bir bölgeye gitmemizi ve uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir kesimi ortadan kaldırmamızı istemişti. İlk görevimdi. Amcam ve dayımın gözetimi altında o gün orada göreve katılabilmiştim. Bilmediğimiz bir şey daha vardı. Pars ve bir kaç Hardemir adamının da orda olduğuydu. Onu gördüm. Kanımdan olduğunu daha yeni öğrenmiş ve ben tüm acımı, kinimi, aptallığımı o gün Parstan çıkarmıştım. Hem düşmanım olarak gördüğüm bir adamın oğluydu hem de uyuşturu ticareti yapanların olduğu bir bölgedeydi. Ölebilirdi. O an benim için bunun bir anlamı yoktu ve bende sıktım.

Pars’ın bakışlarını bir an bile kaçırmadan izledim. Canı yanmış. Kardeşi tarafından düşman bilinip bir kurşunla vurulması canını yakmış. Bir de öfkeli. Kime öfkeliydi? Bana mı, beni aileme düşman edenlere mi?

“Pars, özür dilerim ama o güne geri dönsem yine yapacağımı biliyorum.” Gözümden bir yaş aktı. Bugün yirmi bir aralık ve ben her aralığın yirmi birinde ağlarım. Bugün akan ilk gözyaşım yıllar önce öldürmek istediğim abim içindi. “Pişmanlığım sadece bu.”

Gözümdeki yaşı silip salonda beni korku ve şaşkınlıkla izleyenlere çevirdim. Çok yorulmuştum, bu bedensel bir yorgunluk değildi. Pes etmiş gibi bir yorgunluktu. Önceden saatlerce oturup ağlamak içimi dökmek isterdim ama şu an bunu da istemiyorum. Ben genel olarak şu an hayatımı da istemiyorum.

Peri Hanım, parmaklarını dudaklarına sarıp hıçkırıklarının duyulmasını engelledi. İrice açtığı gözlerinden ard arda yaşlar akıyor, bir annenin sessiz feryadını herkese duyuruyordu. Ona üzüldüm bu an. Ona bunları yapanın kendi kanından olmasına üzüldüm. Sahi benim ve Peri Hanımın başına ne geldiyse hep kan bağımız olanlardan gelmemiş miydi zaten?

Parmaklarım benim kontrolümde yükseldi ne için yükseldi bilmiyorum. Onları eski haline getirdim ve arkama titreyen ellerimi sakladım. Omuzlarımı yavaşça sallayıp kalabalığa baktım ve bu kez bakışlarımı ondan kaçıramadım. Selçuk, kızarmış gözlerle bana bakıyordu. Sanki her an ayağa kalkıp da beni bu cehennemden çekip alabilecekmiş gibi. Ona ilk kez sahici bir tebessümü bahşettim.

Anladı gibi. Pes ettiğimi anladı gibi. Ayağa kalktı. Yanıma gelmek için ilk adımını attığında başımı iki yana salladım. “Gelme. Bu gece seni de karşımda görmek istemiyorum, Selçuk.” Tüm bağırışlarım, yakarışlarım ve öfkem buhar olup uçmuştu. Geriye sadece ağlamamak için çırpınan bir kadın kalmıştı.

“Karşında değil, yanında dururum, Asya.” Acı içerisinde ama bir o kadar da kararlı bir ifadeyle koyu maviliklerini bana dikti. “Yaslanmak istediğin o omuz olurum.”

“Omzunu söküp bir yerlerine de ben montelerim!” Arem’in öfkeyle bağırması Selçukla aramdaki bu anı bozamamıştı. Sahi benim Selçukla aramda nasıl böyle duygusal bir an olabilirdi ki?

Herkesin içinde düşmanının kızına duyduğu aşkı belli etmesi mi buna neden olmuştu? Olmasın. Çünkü ilerisi için hala bir vaktim varsa bu adamı da acımadan yakardım. Planlarım vardı ve bu planlarımın hiçbiri beni seven bir adamın hoşuna gideceğini sanmıyordum. Özellikle de Selçuk Koral için.

“Bir ay içinde kızı ne hale getirdiniz, lan!” Selçuk nefretle bu kez Hardemirlerin masasına yürüdü. Bunu gören Hardemir erkekleri hızla ayaklanıp gelişecek kavgayı engellemeye ya da olaya dalmaya hazırlanıyordu. Tek biri hariç. Çağrı hala oturduğu yerde keyifle olanları izliyordu.

Sinirimi bozan bu adamla kaşlarımı çattım. Bunca konuşmam onda gram bir etki yaratmamıştı. Ben burda ter akıtırken keyiften dört köşe olan en küçük abimi de işin içine katmaya hazırlandım.

“Bizim aile meselerimize laf yetiştirecek adam mısın lan, sen?” Arem, öfke ile Selçuk'a yanıt verip o da ona doğru yürüyordu ki yeniden konuşmaya başlaıdm.

“On sekiz yaşımda Hardemirlerin kızı olduğunu öğrendim ve o gün Hardemirlerden biri ile bir anlaşma yaptım. O ailesinin içindeki haini alacaktı ben de bana bunları yapan adamı ve gerçekleri...” Tam beş yıl önce. Bir sabah vakti abilerimden biri gelmişti. Ben kendi ipuçlarımın sonucunda ona varmıştım o, kendi şüphelerinin sonucunda kız kardeşini bulmuştu.

5 yıl önce

Ve yıllar sonra, geçmişin izlerini takip eden Asya Doruker, en sonunda ihanet ile yüz yüze geldi. İşte, tam karşısında duruyordu onca yılın ihaneti, yalanı, acısı.

Karşısındaki kan bağı olan abisine baktı. Tıpkı onu soluksuz bir şekilde izleyen adam gibi…

İkisi de bu oyunda öz ailelerine, ihanet eden kişi belki de sadece susan kişi ya da doğru zamanı bekleyen kişilerdi.

Ama bir şey kesindi:

Artık yaklaşıyorlardı.

Usul usul, adım adım düşmanlarına yaklaşıyor ve kimsenin ruhu duymadan hepsini zehirliyorlardı kendi yalanları ile.

Karşısındaki adamda gözlerini gezdirdi, Asya. Gördükleri ile içindeki küçük kızın derin uykusundan uyanıp merakla karşısındaki adama baktığını onu incelediğini hissetti ama bunu karşısındaki adama yansıtmamaya çalıştı.

Kuru ve soğuk havadan daha keskin bir sesle karşısındaki adamla konuştu. “Yıllar sonra seni bana getiren ne?” Bunca yıl kayıp kardeşini, bulamayan abisinin yıllar sonra onu karşısına çıkartan olay ne olabilirdi ki?

Adamın güzel yüzündeki incelikle işlenilip yerleştirilen o maskeye baktı. İstediği kadar maskelerin ardına sığınsın. O, maskeleri avlamak konusunda iyiydi. Tıpkı şu an karşısındaki adamın, maskesinin ardındaki merakı, korkuyu ve endişeyi görebildiği gibi. Aynı duygular onda da mı vardı? Belki… ama kesinlikle onda daha fazlası vardı. Nefret gibi öfke gibi. Şimdiye dek öğrendiği tek bir gerçeklik vardı: Hardemirler, şeytanlardan bile daha kötüydü.

“Geç bir geliş bu.” İlk kez duyduğu tok ses tonuyla Asya, kaşlarını çattı istemsizce. Sesin kulağında bıraktığı o melankolik tınıyı sevmişti. Sürekli kullaklarında gezmesini, dans etmesini istedi.

“Artık gelmenize gerek yoktu.” dedi Asya, kendinden emin bir tonla. Artık onun bir babası, iki abisi, bir dayısı ve bir amcası kısacası onun da artık bir ailesi vardı. Şeytanlardan bile kötü olan Hardemirlere ihtiyacı yoktu.

Karşısındaki adam alayla gülümseyip geriye yaslandı ve kollarını sandalyenin iki yanına bir lider edasıyla bıraktı. “Küçük kız… kırgın gibi, hm?”

Alayla güldü Asya. “Doğruyu söylemek gerekirse… artık kırgın bile değilim. O kadar önemsiz, o kadar değersizsiniz hayatımda.”

Öfke ve hayal kırıklığı genç adamın bedenine istila ettikçe o gülüşlerinin arkasına sakladı hepsini. “Peki,” dedi, “Yeniden bir değer biçmeye geldim.”

Alaylı gülüşüne devam etti Asya ama gülüşünün ardına merak tohumları da serpiştirilmişti. “Nasıl olacak o?”

Sırtını yasladığı yerden çekti, dirseklerini masaya yasladı ve genç kadına daha da yaklaşıp sesinin tonunu kısarak fısıldadı. “Çıkarlar. Sen istediğini al… Ben içimizdeki haini.”

“Benim istediğim neymiş?” Karşısında duran adam, onu tanımıyordu bile. İstediklerini nerden bilebilir ki.

Adamın koyu gözlerinde şeytani bir parıltı kendini belli etti. “Sana dedim, sana kanıtları sundum ve sen bugün bana geldin. İntikam istiyorsun. Sen hala bir sırken intikamını almak zorundasın…” devamını getiremeden genç kadın sözünü kesti.

“Sırken mi? Belki de artık ortaya çıkmalı ve herkese yaptıklarının bedelini ödetmeliyim!”

Kadının öfkeli sesi, ortamın gerginliğini daha da artırdı. Adam başını iki yana onaylamazca salladı. “O kadar akılsızsan git ve şimdi yapacaklarını yap ama unutma, kendini açık ettiğin an düşmanların seni avlamak için dışarıda bekliyor olacak. Aslanı avlamak istiyorsan ininden çıkarma, çünkü aslanın en güçlü olduğu an, ormanda kendini saklamadığı andır. Eğer aslanı zayıfken avlamak istiyorsan bırak uyusun ve ininde kalmasına izin ver.” Keskin ve net cümlelerinin ardından tekrardan geriye doğru yaslandı.

Kadın alt dudağını yalayıp karşısındaki öz abisine baktı. “Peki, neden sana güveneyim? Belki de o aslanlardan biri de sensin. İninde tutulması gereken hatta belki de öldürülmesi gerekenlerden biri…”

Kural bir: Kanından olana dahi güvenme.

Büyük bir gururla dudakları kenara doğru kıvrıldı. “Güvenme… ama sadık kalacağımın da belgesini verebilirim.”

“Nasıl?” diye sordu genç kadın, gerçek merakı bu kez sesine karışmıştı.

Adam gözlerini kısıp eğildi. “İhanetimin belgesini sana vereceğim ve o sende olduğu sürece sana sırtımı dönemem ve bu sadakatimin garantisi olacak.” Genç adamın, genç kadına sunduğu belge ailesine işlediği ihanetti. Onunla beraber ihanetlerinin de boyutu artmıştı. Asya Laçin olarak kendini bilip Asya Doruker olarak büyüyen genç kız, bugün öz ailesinden birileri ile tanışmış ve tanışıklığını ihanet ile mühürlemişti.

Asya Doruker belki de doğru tanımla Asya Hardemir, bugün en küçük abisi Çağrı Hardemir ile ihanetin belgesini mühürlemişlerdi. Biri ailesini istemeyip diğerlerine karşı susmuş, bir diğeri ise ailesinin başına bela olan diğer kızdan kurtulmanın ve yeni bir evlat vakasının yaşanmasını önlemek için kendince bir önlem almıştı. Gençliğe adım attıkları ilk yıllarında ilk hatalarını da böylece yapmış oldular.

Tanrı, kaderi çoktan yazmış, oyuncular çoktan kendilerine bahşedilen role bürünmüştü. Perdeler hızla açılıp kapanmış zaman fark edilmeden ölmüştü.

Ve şimdi… Son sahne için geri sayım başlamıştı. Bu sadece son sahnenin küçük bir bölümüydü. Sonrasında yavaş yavaş akmaya başladı zaman.

İki genç, iki yabancı, bir o kadar da kanla bağlı olan iki kardeş ya da belki de iki eski tanıdık zamanın akmasıyla artık ihanet edenlerin, nedenlerin ve bedellerin peşine düşmüş her bir ayrıntıyı, tek tek zihinlerine kanıtlarıyla birlikte kazımıştı.

İkisi de doğru zamanı bekledi… Ve doğru zaman yaklaştıkça fısıltılar arttı, karşıdakilerin huzurunda çatlamalar, sarsıntılar oluşmaya başladı ta ki bugüne dek…

Ve bugün, çoğunun haberi bile yokken düşmanları için bir idam fermanı sessizce yazıldı çünkü onlar düşmanları gibi gürültüyle kükreyerek değil, susarak bekleyerek ve usulca yaklaşarak delirtmeyi seçmiştiler.

Adım adım ilerlemiştiler… Ve kimse gözlerindeki ölümü fark etmemişti. Hepsi, bu ikilinin sahte öfkelerine, nefretlerine öylesine inanmıştı ki gösterdikleri tüm sevgileri nefret ile karıştırmaya başlamıştı.

Düşmanları, zafer sarhoşuyken onlar çoktan mezarlarını kazımıştı.

İntikam, öylece yürüdü aralarından; Sessiz, ölümcül ve kaçınılmaz.

Ve bugün herkes iş işten geçtikten sonra fark etti: Arslan bu kez kükremedi… doğrudan boğazlarına çöktü.

 

 

 

Bakışlarım kalabalığın arasında gezindi. Dudağımdaki o sinsi tebesüm yeniden yerinde var oldu. Bakışlarım, Çağrı Hardemir her şeyim olan abimin üzerinde gezindi. Parmakları arasında tuttuğu kadehi sallayıp bana keskin bakışlarla bakıyordu. Gözlerindeki şeytan çoktan uyanmış ve benimle beraber eskisi gibi oyun oynamak istiyordu.

Perdeler, son kez açıldı. İki oyuncu yerini almak için hareketlendi ve son oyuncu yerini almadan önce son kez içkisinden yudumladı. Kadehi dudaklarından hızla ayırıp masaya bıraktı ve büyük bir özgüvenle ayağa kalktı. İlikli ceketinin düğmelerini önce açtı sonrada teninden söküp attı ceketi. Belindeki silahı çıkarıp hedefini aldı. Silah doğrudan Liderin kalbini hedef alıyordu.

Dudaklarımdan ayrılan kıkırtıya müsaade ettim. Şimdiye dek sessiz bir şekilde susup izleyen ve Hardemirlerin ailevi sorunlarına karışmayan tüm masa üyeleri kalkıp abime silahı doğrultmuştu. Benim abime!

“Benim abime karşı silah doğrultmak, ha?” Kıkırdadım alayla. “Aptallar bile bunu yapmaması gerektiğini bilip akıllıca hareket ederdi, beyler.”

İşte o an keyifli ifadesi bozuldu Sarhun Korgöz’ün. Tüm parçaları en sonunda bir araya getirmiş ve Hardemileri bildiğimi anlamıştı. Sessiz kaldığımı, ailemden birileri ile yakınlaştığımı ve en önemlisi de arkasından iş çevirdiğimi de artık biliyordu.

“Asya!” Elindeki bastonu öfke ile yere vurdu. “Bu aptallığının bedelini ödeyeceksin!”

“Kimin kızını tehdit ettiğini bile bile bu cesarette nereden geliyor, Korgöz!” Baybars Bey elinde tuttuğu silahı büyük bir öfke ile Sarhun Korgöz’e doğrultup öfkeyle bağırmıştı.

Babam diye bildiğim kahramanım, Baybars Beyin sorusu ile güldü. Bu gülüşün içinde yatan şeytanı herkes duydu. Büyük bir kazançla öz babama baktı. “Asyaya sor.” Bastonunun ucu sahnedeki beni işaret etti. “Kanından olan kızına sor, Hardemir! Ben hangi cesaretle senin ‘kızım’ dediğin kişiyi tehdit ediyorum.”

Ve tüm bakışlar, bu zehirli sözcükler ile bana döndü. Baybars Beye bakmadım. Bakışlarımı Peri Hanıma diktim. Tek bir kelime bile edemeyen Pollyanna'ya.

“Bana soyadını vermeyip bana babalık yapan adam; Anabasis Örgütünün lideri, şeytan olarak bilinen adamın ta kendisi.” Bakışlarımı, sözlerime inanmayan kadından çekip Baybars Hardemire çevirdim. “Benim babam, Sarhun Korgözden başkası değil.”

Sendeledi. Bir adım sendeledi önce sonra adımları dengesizleşip arkaya doğru gitti. Buğra hızla babasını tuttu. Baha da bir kaç saniye sonra babasının diğer koluna girdi. Arem ve Pars bir bana bir babama bakıyorlardı. Hayır, benim babam Baybars Hardemir değil, Sarhun Korgözdü.

“Yalan.” Baybars Beyden kopup kulaklarıma ilişen ses ile kulaklarımı tıkamak istedim. Bu sesi duymak istemedim. Böyle bir feryadı ben daha önce duymamıştım ki. “Benim kızımı, bu adam benden almış olamaz. Yirmi yıl, lan! Yirmi yıl!” diye acı içinde bağırdı. “Yirmi yıl boyunca gözüme baka baka kızıma babalık mı yapmış? Kızımı, bana nefret etsin diye mi büyütmüş bu adam!”

Çağrı elindeki silahı indirip derin bir nefes aldı ve bana doğru adımladı. Önümde duran abilerim, Çağrı olayını bilmedikleri için ne yapacaklarını bilemeyip bana doğru döndüler. Onlara alayla baktım. Bu oyunda bana yalan söyleyen bir diğer aile üyelerim. Canım biricik kuzenlerim.

Çağrı, büyük bir kibirle önümdeki adamlara baktı. Bir kaç saniye sonra bakışlarını onlardan çekip bana döndü. “Sevgili kardeşim, bugün her zamankinden daha güzel ve ihtişamlı duruyorsun. Olman gerektiği gibi olman gerektiği yerde. Herkesten daha yüksekte.”

Abimin dudaklarından ayrılan ve beni cesaretlendiren, burada bile yalnız olmadığımı hissettiren cümleleri ile iç çektim.

“Biliyor muydun?” Baybars Beyin gür sesi salonu doldurdu. Fısıldaşmaya başlayan davetlilerin sesi anında bölündü. “Kızımı bilip de benden saklayanlardan mı oldun sen?”

Çağrı, tüm ailesine sırtını dönmüş ve yüzü bana dönüktü. İlk andan itibaren sırtı hep ailesine dönüktü zaten. O hep bana doğru yönelmeye çalışan bir bitki gibiydi. Sanki onun güneş ışığı, can ışığı benmişim de hep bana yöneliyordu.

“Biliyordum.” Bakışları hala bendeydi. Yüzünde var olan o kibir sönmüş, gözlerine bitkin bir adamın ifadesi belirmişti. “Siz, bir başkasına kızım derken, bir başkasına kardeşim derken ben asıl kardeşimin, canımdan kanımdan olan kardeşimin peşine düşüp onu bulmuştum.” Bakışlarını benden ayırıp sırtını bana döndü.

Bana dair sırt dönüşleri de elbette vardı. Benim için herkesle göğüs göğüse gelmek zorunda kaldığı her an yaptığı gibi. “Sana söylemek istedim ama zaten acı çekiyordunuz. Sonra Asya da istemedi.”

Çağrı ailesine karşı kendini açıklamaya çalışacağı vakit Arem sözünü kesti. “Asya, çocuk hala! Küçük bir çocuğun sözlerine göre mi hareket ettin lan, sen?” Arem öfke ile silahını çıkardı. “Acı çekişlerimizi büyük bir keyifle izledin mi, şerefsiz?” Ve silahı abime doğrulttu.

Çağrı korkmadan yaşadığı hiçbir duyguyu yansıtmadan sakin bir ifade ile abisine baktı. Vuracaktı. Arem, bu öfke ile abimi vuracaktı. Korkarak yarım metre yüksekliğe sahip sahneden atladım. Topuklulardan dolayı bir an dengemi kaybetsem de umursamayıp abimin önüne geçtim. İki kolumu yanlara doğru açıp abimi kanatlarımın ardına saklamaya çalıştım.

“Arem, abim istedi. O sonradan söylemek istedi. Ben engel oldum.” Bugün yaşadığım en büyük endişe buydu. Endişe tohumları hızla bedenimde yeşerip büyümeye başlamıştı bile. “İstemedim sizi. Sadece öğrenmek istedim. Uzaktan tanımak isteyen bendim, Arem.”

Kızarmış gözleri, yüzündeki çılgınlıkla harmanlanan acısı kalbimde bir elin var olmasına neden oluyordu. “Neden? Neden, Asya? Neden?” Silahın namlusu hala Çağrı abime doğrultulmuştu. Çağrı Hardemirin de önünde ben. Çıkan kurşun ilk benim bedenimle dans edecekti. “İyi izledin mi peki uzaktan nasıl acıdığımızı kanadığımız?” Ve kalbimde var olan o el, kalbimi deşmek için hareket etmeye başlamıştı. Kalbimi, sıkıp son kanın dahi akmasına neden olacak kadar büyük bir güç uyguluyordu.

“Arem,” dudağım titredi. Titreyen sesimi bastırmaya çalışmadım artık. Tüm çıplaklığım ile burdayım bugün. “Ben korktum. Senden de babandan da çok korktum.”

Şaşkınlıkla bana bakan koyu hareleri ile saklanmalarımın bir diğer nedenini sundum ona. “Babam, Arem senin rakibin seni öldürür dedi. Benden büyüktün, Arem. Uzaktan da çok büyük ve yıkılmaz duruyordun. Korktum senden. Gece yatağımın altından çıkacak o canavarı hep sen sandım, ben.”

Arem Hardemirin önce elleri titredi sonra da pes edercesine eli indi. “Ben yıllardır kardeşimin kaybı ile yanarken o beni canavarı bilip büyümüş.” Kimseye değil, kendine diyordu.

Bakışları hemen yanı başında, onun gibi acı çeken kardeşine kaydı. “Pars, biz nerde hata yaptık.” Titrek parmakları benim olduğum alanı gösterdi. “Bir kardeşimiz bizden korka korka, bizi vura vura büyümüş; bir diğeri de ihanet ede ede büyümüş.”

“Abi, bizim hatamız değil. Bizim hatamız değildi.” Pars kabullenmez bir ifade ile Arem’e karşı başını salladı. “Biz de çocuktuk. Nasıl böyle bir günahın bedelini biz ödüyor olabiliriz ki?”

“Sizin değil, bizim günahımız.” Dümdüz bir ses tonu. Ne acı ne keder ne de herhangi bir duyguya yer veren bir ses… Bakışların hepsi birden oraya kaydı. “Vaktinde, şeytanı hayatımızdan çıkarmadığımız için şimdi nifak tohumları ile uğraşıyoruz.”

Peri Hardemir, bakışlarını Sarhun Korgözden ayırmayıp konuşuyordu. Onun baktığı adama baktım, o ise büyük bir kazançla, yok ettiği kadına ve ailesine bakıyordu.

Son oyunu kazanan belliydi: Sarhun Korgöz. Şeytan, Adem ve Havva arasında dahi nifak tohumları ekip onları cennetten kovdurtabilmişken yeni şeytanların daha büyüklerini yapması kaçınılmaz bir sondu.

“Yanımdaydın. Yanımda olmayı istemeyip karşıma geçen sendin.” Babam, Peri Hardemirin gözlerine kaybının, çocuklarının acılarının kaynağı sensin der gibi bakıyordu. Sözleri de bunu doğruluyordu onun nezninde.

“Yanımda olmayıp karşıma geçen sendin!” diye acıyla bağırdı, Peri Hanım. Gözlerinden akmayı bırakan o yakıcı su, yeniden akmaya yüreğindeki lavları herkese göstermek için irice akmaya başladı. “Yanımda durman için ne kadar yalvardım ben sana! Ama gururun, kibrin her şeyin çocuklarından daha da büyüktü, baba!”

Evet, baba.

Peri Hardemirin babası, Sarhun Korgöz.

Bir sokak sonunda, duvar dibinde beni bulup evlat edinen adam. Bana, ilk kez kızım diyen adam; bana, varisim sensin diyen adam Peri Hardemirin babası ve benim de öz dedemdi.

Kural iki: Varislik sadece kandan olanın, hakkıdır.

“Ben senin baban değilim.” Sarhun Korgöz, öfke ile bastonunu yere vurdu. “Benim bir kızım var: O da Asya Korgöz!”

“Otuz beş yıl önce seni öldürmedim ama bugün seni öldüreceğim.” Ve Baybars Hardemir’in silahından çıkan bir kurşun babama doğru atıldı.

Bedenim kaskatı kesildi. Bakışlarım korku ile babama kaydı. Kurşun koluna gelmişti. Baha, son dakika babasına engel olmuş ve kurşunun öldürücü bir etkisinin olmasını engellemişti.

Alamadığım soluğu içime çektim, “Baba,” diyebildim sadece. Babamı vurmuştu. Benim kahramanımı. Titreyen parmaklarım korkuyla cebelleşen kalbimin üzerine gitti. “Onu vurdu. Babamı vurdu.”

“Senin baban, benim!” Baybars Beyin öfke ile salonda yankılanan gür sesine odaklanamıyordum.

“Baba,” Babama doğru bir adım attım. Acı çeken bedenine bakan bakışları bana doğru döndü.

Gözlerinde tanıdığım o sevgi vardı. Benim babam bu adamdı. Aynı bakıyor, aynı seviyor. Benim babam işte. “Sorun yok, güzel kızım.”

Büyük bir kargaşa vardı. Yine soyutlanıyordum andan. Tüm örgüt, daha yakına gelmiş ayırmaya çalışıyordu birilerini. Yanımda duran üç adam da gitmiş ortadaki alanda kaybolmuştu. Büyük bir hengame, küfürler ve acı içerisinde yükselen ağıtlar.

Ey bunca acıyı; bedenime, omuzlarıma ‘sen taşırsın’ diye yükleyen yaradanım. Ben nasıl taşıyayım bunca acıyı, kargaşayı? Denedim. O yükleri, taşıdım. Taşıya taşıya da kamburlaştım. Belim büküldü. Bunca acının sonu böyle mi bitecek?

Nerede, benim acılarımının sonundaki o huzur o ödül ve mutluluk? Yetmedi mi döktüğüm kandan gözyaşları, yetmedi mi soğuktan katılaşan çocuk bedenim, yetmedi mi var ettiğin bir diğer kulların tarafından hırpalanmam yok edilmeye çalışılmam?

Yetsin.

Çünkü ben yoruldum.

İstemiyorum, ödül olarak verilen mutluluğu da huzuru da. İstiyorum sadece kaybolmak. Ne cenneti ne cehennemi. Ben sonsuz yok oluşu arzuluyorum. Varsa cennetinde yerim, yok et beni en büyük ödülünle. Varsa cehennemin de yerim, ver bana en büyük cezanı yok olayım sonsuzluğunda.

Ardımda bir kargaşa. Ardımda geçmişin ve şimdinin kanlı hesaplaşması. Kim kazanır kim kaybeder bilmem.

Geçmiş ile bir sokak ortasında denk gelmiş, bir salonun ortasında veda etmiştik. Sahi bugün vedaların günüydü. Hazırım son vedalarımı etmek için.

Babam, diye bildiğim adama veda etmeye hazırım. Babam? Hayır. Artık tek bir doğru vardı: Peri Korgöz’ün babası Sarhun Korgöz yani dedem. Bitti. O artık sadece bundan ibaret.

Vedalarımız senle bitti, baba. Ben yine o babasız kız çocuğu oldum. Kaderimde yokmuş. Bir babanın kızı olmak yoksa kaderimde bende bu saatten sonra zorlamazdım kaderin dikenli kapısını.

“Asya!” Ardımda bağıran sese döndüm. Sakin bakışlarım, korku ve telaşlı bakışlarla bir araya geldi. “Nereye gidiyorsun?” Korku. Ondan da korkmuştum bir zamanlar.

“Bilmiyorum.” Konuşan ben değil. Ama tanıdık ses. Çok tanıdık. Benim sesim gibi.

“Ben biliyorum.” Temkinli hareketlerle bana doğru adım atmaya başladı. Gözlerindeki bu korku neden büyüyordu bu denli? “Bugün çok yoruldun ve biraz dinlenmek istiyorsun.”

Derin bir nefes aldım. Burnumun direğini sızlatan bir koku aldım. Kar kokusu. Karın kendine has o soğuk ve yakan kokusu. “Ne kadar dinlenebileceğim?” Bu sesi biliyorum. Konuşanı da. Ben.

Sağ eli aramızda havalandı. “İstediğin kadar. Sonsuza dek, çiçekçi güzeli. Sonsuza dek seni kollarımda saklar, korur ve dinlenmeni sağlarım.” Selçuk Koral, bana yemin ediyordu.

Başımı yenilmişlikle büktüm. “Olmaz.”

“Neden olmasın, Asya?” Bugün herkes acı çekiyordu. Nedeni de bendim. Herkes benim yüzümden acı çeker olmuş. “Neden seni sevmeme izin vermiyorsun?”

Eğdiğim başımı kaldırıp hala bir şans için havada asılı olan eline baktım. “Söylersem şu an kalbin kırılır. Bugün, seninde kalbin kırılmasın. Benim yüzümden bir kalp daha ağlamasın, Selçuk.” Gözümden akan yaşı hissedebiliyorum. Soğuğun yüzümü tahriş ettiğini de.

Yüzünde kederli bir mutluluk var oldu. “Söyle. Sen ne diyeceksen de, çiçekçi güzelim. Kalbimin kırılmasını, incinmesini düşündün ya yok olsun bu kalp ayaklarının altında.”

Havada asılı kalan elinden çektim yeşil harelerimi. Yeşillerim, koyu mavi hareleri ile denk düştü. Bir gece vakti okyanusa vuran o ay ışığından yansıyan renk gibiydi. Koyu mavi. Ay ışığında parıldayan, gece ile karanlığa mahkum gözleri. Umutla bakan okyanus gecesinden çalınan gözleri ile iç çektim.

“Sevmiyorum.” Tüm umut yerle bir oldu. Yok oldu sanki karşımdaki adam. Yenilgiyle karşılaşmayan omuzları, acı ve büyük bir kayıpla çöktü. Havadaki eli titredi. “Seni sevmiyorum, Koral.”

İlk andan itibaren havada asılı kalan eli indi son kelimemle.

Koral. O buydu.

Hardemir yada Korgöz. Ben bunlardım.

Biz olmazdık. Sadece kandan ibaret olurduk.

“Stajı bilerek benim yanımda yaptın.” Bugün gördüklerinden ve duyduklarından sonra o da benim ihanetim ile yüzleşiyordu.

“Evet.” Çekinmedim. Utanmadım. Yapmam gereken şeyi yapmıştım.

Küçük gözleri kısıldı daha da küçüldü ta ki maviliklerini benden saklayan dek. “İstediğini elde ettin mi?” Kaybının acısı sesinden de yansıyordu.

“Edemedim.” Zeki bir adamdı, niyetimi anlamıştı. Onun zaaflarınını öğrenmek ve bir rakimi avcuma almak istemiştim. Hiçbir zaafını göstermemişti. Sonra bir zaafını buldum. Zaafı olmayan adamın zaafı ben olmuştum.

“Ettin, Asya. İstediğin zaafım, acılarım ve parmağında oynatabileceğin bir Koraldı ve sen bunu elde ettin.” Acıyla harmanlanan bir gülüş peydahlandı ortamda. “Beni aşkınla parmağında oynattın, zaafım oldun ve en büyük acım.”

Yüzünde bana karşı hiç görmediğim bir mesafe belirdi. “Tebrik ederim Asya Hardemir. İstediğini en iyi şekilde elde ettin.”

Bir vazgeçiş daha. Bugün ne çok vazgeçişlerin ortak noktası olmuştum.

İç çekip bakışlarımı bana yabancılaşan adamdan ayırdım. “Bitti mi o zaman, Koral?”

Aramızda başlamayan ve bu andan itibaren bir daha asla başlamayacak olan o duygular, bitti mi Koral?

Bakış açımda olmayan adamın kendinden emin sesini duydum. “Bitti, Hardemir. Bugün başlamadan her şeyimiz bitti.” ve sesinde büyük bir kayıp…

“Uzak dur kardeşimden!” Baha’nın duyduğum sesiyle bakışlarım oraya kaydı.

Koral’ın arkasında kalan binadan çıkan seri adımları, bakışlarımı gördüğünde bir an duraksadı. Alt dudağım bu hareketi ile titredi. Baha, benim için endişelenmiş miydi? Her şeye rağmen mi?

Duraksayan adımları yeniden hız kazandı ve bir öncekine nazaran daha seri adımlarla hatta koşar adımlarla yanımıza geldi. Ceketini çıkartmış sadece gömlek ile duruyordu. Bu dondurucu soğukta gömlekle üşümüyor muydu?

Soğuk?

Bugün günlerden yirmi bir aralık ve yine soğuk.

Bakışlarım, bedenime kaydı. İnce topuklu ayakkabılarım ilk gözüme ilişti. Sonra çıplak bacaklarım, bakışlarım ilerledikçe beyaz renk eteğim ve o eteğin devamı olan belimi saran beyaz renk kumaşı gördüm. İncecik bir şey. Peki ben üşümüyor muydum?

Bakışlarım beni kollarının arasına alan adama kaydı. Baha bana endişe ile bakıyordu. Bir an gözlerim Baha’nın ardında kalan Koral’a kaydı. Bana bakıyordu ama bu kez maviliklerinde bir duygu yok. Omuzlarım düştü ve önümdeki adama baktım.

“Hemen burdan gidiyoruz.” Öncesinde ne dedi bilmiyorum ama endişeli sesi ile ilk kez bu yarım cümle ile denk geldim.

“Babam vuruldu.” Gözümden akan soğuk yaş, tüm bedenimi titretti. “Baha, senin baban benim babamı vurdu.”

Koyu harelerinde bilinmezlik ve kargaşa vardı. Ne yapacağını bilmez gibi etrafına baktı, yardım dilenir gibi. “Asya, o senin baban değil; deden. Annemizi öldürmeye çalışan dedemiz!”

Başımı iki yana salladım öfkeyle. “Benim babam, kızına zarar vermez.” Öfke ile kollarıma sarılı ellerini çektim. “Hepiniz yalan söylüyorsunuz!”

Baha bu cümlemle delirdi. Kaşları çatıldı ve aramızda var olan bir adımı da yok etti. Bir an Koral’ın hareketlendiğini gördüm ama duraksadı. “Biz mi yalan söylüyoruz? Lan, Çağrı iti ile bir olup yıllardır bizi kandıran siz değil miydiniz?”

“Abim hakkında doğru konuş. Babam hakkında da doğru konuş, Hardemir!” Sis bulutu kalkıyordu. Zihnimdeki kargaşa geriye doğru yatıyor ve beni bu ana mühürlüyordu.

“Abin ve baban, ha?” Alayla güldü. “Tam da birbirinizi bulmuşsunuz ama sizi hizaya sokacağız merak etmeyin!” diye bağırdığında kaşlarım çoktan çatılmıştı.

“Abime dokunursan hiç kimseyi sağ bırakmam!”

Ortamızda sallanan işaret parmağıma baktı. Dilini ağzının içinde yuvarlayıp alayla bakışlarını benden kaçırdı ve ani bir hareketle hala ona doğru sallanan parmağımı avuçlarının içine hapsetti. “İlk olarak kanından olanlardan mı başlarsın? Yüreğin yeter mi bizi vurmaya!”

“Yeter. Onun yüreği bizi vurmaya yeter.” Baha’nın ardından yükselen sese baktım. Pars, sakin bir ses tonu ile varlığını belli etmişti. bakışlarım onlara kaydığında Arem ve Pars’ın arasında çocuklarının kollarına girip güç almaya çalışan Baybars Beyi gördüm.

Hemen ardlarında Enis ve Buğra vardı. Buğra, annnesinin elini tutmuştu. Peri Hanım ise tüm yükünü sarıldığı oğluna, Enis’e vermiş acıyla buraya bakıyordu.

Karşımda gördüğüm aile ile kıkırdadım. Komik olan ne? Bilmiyorum. Ama eserim olduğunu biliyorum. Varlığımdan, aldığım her soluktan kaynaklı olduğunu biliyorum. Bir de delirme noktasına geldiğimi…

“Babamı vurdun ve kolunu sallaya sallaya gidiyor musun, Hardemir?” Öz babam. Benim öz babam olması artık beni ilgilendirmiyordu. O hala kabuslarımı süsleyen bir canavardı.

Yıllar önce Sarhun Korgöz, Baybars Hardemirin düşmanımız olduğunu ve bizi tek tek avlayacağını söylemişti. Çakalmış o. Tek işi kanımızı akıtmakmış. Bugün denileni yaptı. Zihnim sürekli bana öğretilene kayıyordu ve bu yaşımın bana hiçbir avantajı olmamıştı. Ben hala inanıyordum buna.

“Bugün kızımı alıp gidiyorum ama onlar için geri döneceğim, Asya. Tek bir Korgöz’ün damarında kan kalmayana dek geri dönmeyeceğim.” Yemin edercesine çıkan sesine güvenim yoktu. O verdiği sözlerin adamı değildi.

“Vurdun. İlk hatanı yaptın ama unutma o hala senin liderin. Lideri öldüremezsin. Ha, eğer Korgözleri öldürmek istiyorsan önce yanındaki kadından başla. Ne de olsa o da bir Korgöz.” Nefretle Peri hanıma baktım. “Babamın asıl kızı!”

Ne garip bi üçlem. Normal bir ailede, torun ve dede olmamız gereken bir ilişkide ben, öz annemle kavga ediyordum: O benim babam diye.

“Zehirlemiş seni kendi zehri ile.” Peri Hanımın kahve harelerinde akan yaşlara baktım. Acı çekiyordu.

Bakışlarım Buğraya takıldı. Bugün Hardemirlerde gördüğüm gözü yaşlı tek abi o. Dudaklarını araladı bir şeyler demek ister gibi. İstedim de onun dudaklarından sızan şifayı. Yapmadı. Şifasını, çok gördü bana.

Ben de bakışlarımı, öteki yarıma çevirdim. Benim gibi bakıyordu. Kaybetmiş gibi. Hissediyor muydu ne zemherinin içinde olduğumu?

Bakışları ile çıplak bacaklarımı işaret etti. Sonra da omuzlarımı. Üşüdüğümü fark eden bir oydu. Dudaklarımda bir tebessüm yeşerdi. Enis, benim öteki yarımdı. Bunu biliyorum ve artık bunu hissediyorum. Ona başımı salladım. Sanki bu soğuktan tenimi kurtaracağımın yeminini verir gibi. Bakışları o anlığına yumuşadı.

“Eve gidelim. Her şeyi orada hallederiz.” Arem’in kısılan sesi ile Enis’ten bakışlarımı çekip ona baktım. Onun bakışları ise bende değil, biraz uzağında duran Selçuktaydı.

“Ben sizinle gelmiyorum.”

“Ne demek gelmiyorum?” Baybars Beyin öfkeye çalan sesi…

“Bu konuda hiçbir zaman söz hakkın olmadı!” Arem Hardemir!

“O yılana bir daha kardeşimi vermem, Asya! Şimdi eve gidiyoruz.” Merdivenlerden hızlı adımlarla inen ve bana bağıran abime döndü bakışlarım. Çağrı Hardemir, iki yanında duran Merih ve Semih abimle beraber bize doğru geliyordu.

“O adam benim babam!” Var gücümle inandığım ve gerçekleştirdiğimiz o yalanı haykırdım. Kan bağımı istiyorlardı? Var! sonuçta Peri Hanımın babası. Benim de babam sayılır!

“Seni kaçıran adam o! Ama sen hala bizimle inatlaşıyorsun.” Pars’ın yükselen sesi ile bakışlarımı ona çevirdim.

“Değil,” bir adım geriye doğru sendeledim. “Pars, değil. O adam değil. O beni kaçırmadı.” Yemin ederim kaçırmadı. O beni kurtardı. “O beni kurtardı sadece sizden sakladı. Kızı yaptı beni.”

“Asya, oynamış zihninle. Gel beraber her şeyi düzeltelim.” Buğra'nın ilk kez duyduğum sesi ile bakışlarımı ona çevirdim.

“Buğra, o benim babam.” Değilmiş. Değildi zaten. Zihnim bu ikilem arasında sürekli çatışıyordu. Sanki muhtaçtım bu yalana.

O senin baban.

Değil. Değilmiş.

“Saklamış ama.” Kimsenin gerçeği beni ikna edemezdi ama benim gerçeğim, yalanlarımdan büyük gelir miydi? “Aileme düşman etmiş beni.” Bakışlarım Pars’a kaydı. “Ailemin kanını akıttım,” Bakışlarım Arem’e kaydı. “Ailemin rakibi ve onları öldürmek için zaman kollayan bir düşman oldum,” Bakışlarım Çağrı abime kaydı. “Ailemi, ihanete sürükledim.” Ve son kez bakışlarımı hepsinin üzerinde gezdirdim. “Ben, ailemin kızı olmak dışında her şey olmuşum.”

“Asya,” Korkuyla harmanlanan öfkeli bir ses ortamda yayıldı. Bakışlarım tekrardan girişe yöneldi. Bana öfke ile bakan babam. Hayır, hayır. Babam değil. Dedem. Peri Korgöz’ün babası. Benim değil. “Onların yanından uzaklaş.”

Onun bu sözü ile Merih ve Semih abim bir adım daha bana yaklaşıp beni bedenlerinin arasında saklamaya çalıştılar.

“Dede, yeter!”

Merih abimden yükselen o isimle tüm bedenim dondu. Dede. Oysa ona Lider derdi, peder derdi ama dede demezdi. Kırgın bakışlarım ona doğru yükseldi. Hissetti ve yerinde kasıldı ama dönüpte bana bakmadı. Dimdik önündeki adama bakmaya devam etti.

“Baba, dedemi götür.” Semih abimden yükselen o gerçeklikle bakışlarım ona kaydı bu kezde.

Baba ve dede. Poyraz Korgöz ve Sarhun Korgöz.

Aptal yerine koymuşları beni. Önce küçük çocuklarını piyon gibi kullanıp sokağa benim yanıma atmışlardı, ardından da bize lütfedermiş gibi bizi yanlarına sözde üvey ailelerinin yanına almışlardı. Gözümün önünde çocuklarını, torunlarını severken ortadaki garipliği sezemeyeceğimi sanmışlardı.

Ya da Sarhun Korgöz’ün, ölü olarak gösterdiği kızının yaşadığını öğrenemeyeceğimi sandılar. Her konuyu irdelediğimde çıkmaz sokaklarda tıkanmalarım, yalanları gerçek diye önüme sermeleri büyük bir hataydı. Bir kere şüphelenmiştim ve devamı gelmişti. Kendi öz ailemi ben kendim bulmuştum ve benim gibi bu olayları irdeleyen diğer kişi, Çağrı Hardemir ile bir araya gelmiştik.

“Baba, dede; oğul ve torun.” Sakin bir ses tonuyla fısıldadım. Korgözlerde bana yaklaşmıştı. Bakışlarım dayımın üzerinde gezdirdim. “Tebrik ederim, yaşarken oğullarını sokağa ve yetimhaneye bıraktın. Üstüne de kendi evlatlarını evlatlık aldın. Ne büyük bir iyilik.” Sonunda sesim hayretle yükseldi.

Dayımın kasılan çenesi ve öfkesini net bir şekilde belli eden yüzü ile iç çektim. “Dayı, saçmalama. Bu senin suçun değil. Bu suç damarındaki kandan dolayı.” Parmaklarım Peri Hanım ve Sarhun Korgöz’ün arasında gezindi. “Bak ikisine. Onlarda Korgöz. Hangisi evladına sahip çıkabilmiş ki sen çıkacaktın?”

“Asya, eve gidiyoruz.” Dayımdan duyduğum tek cümle buydu. Öfkelenmiş. Yazık.

“Bir daha kızımın adını ağzınıza almayın!” Baybars Bey elindeki silahı kaldırıp Poyraz Korgöz’e doğrulttu.

Yanımdaki iki adam hızla silahlarına sarılıp babalarını korumak için oraya doğru adım atıyordu ki Hardemir erkekleri de anında silahlarını kaldırdı.

“Tek bir adım dahi atma, Korgöz.” Arem’in kararan bakışları ve zemheriden çalınan sesi, o silahı ateşleyeceğinin en büyük kanıtıydı.

“Babama silah doğrultmuşken mi?” Merih alayla güldü. “Kökünüzü buraya gömerim.”

“Lan, benim babam napmış? Gidin dedemi vurun!” Semih abimin şaşkın sesi ile tüm bakışlar ona döndü. Bunu gördüğünde elindeki silahla dedesini gösterdi. “Her şeyi yapan o. Ama yine suçlanan başka biri. Öldürecekseniz onu öldürün.”

“Senin dilini keserim!” Sarhun Korgöz öfke ile elindeki bastonu yere vurduğunda Semih abim güldü.

“Dede, valla yıllardır ölmeni bekliyorduk. Ölmedin gittin. Bari şansımız varken şimdi senden kurtulalım.”

“Bizi gömmeden ölmez, o!” Gözlerimi devirip Semih abime yanıt verdim.

“O zaman biz onu gömelim.” Semih abimin keyifli çıkan sesi ile Merih abim anında kafasına bir tane geçirdi.

“Kes sesini!”

“Bahadan bile daha salak olmayı nasıl başardın, abi?” Semih’e sorduğum soruyu Baha anında yanıtladı.

“Bakın herkes şahit. Bu kız her durumda bana laf yetiştirme derdinde!” Şokla söyledikleriyle yüzümü buruşturdum.

“Laf sokulacak çok yerin var!”

Hayretle bana baktı. “Tövbe de kız! Ne demek o sokması falan.”

Tam ona yanıt verecektim ki Baybars Bey büyük bir kızgınlıkla araya girdi. “Siz iki salak nerde olduğunuzun farkında mısınız?”

Etrafa kısa bir bakış attım. Korgöz ve Hardemirlerin hepsi burdaydı. Sonradan gelen Örgüt üyeleri de. Baya kalabalıklaşmışız.

“Bugün, Sarhun Korgöz’ü öldürmedim ama bir ay içinde kökünü kazıyacağım.” Baybars Bey ortaya doğru adımladı ve tüm örgüt üyelerine sesini yükseltti. “Kurallar umrumda değil. Cana, can; kana, kan. Canımı aldı, canını alacağım; kanımı döktü, kanını dökeceğim.”

“Konseyin karar vermesi gerek.” İmam yani Nezirlerden Resul konuştuğunda ve olaya ilk defa müdahale ettiklerinde Baybars Bey ona yöneltti bakışlarını.

“Ben de senin kızını yirmi yıl kaçırayım o zaman!”

“O zaman beni öldürebilirdin. Ben seni öldürebilirdim ama unuttuğun bir şey var. Karşındaki Lider. Ve bir başkasını değil torununu yanına aldı.”

Suç yoktur. Doğru kelimeleri seçememiş insan vardır.

“Torunu?” Baybars Bey güldü. “Lan, bu adam kızını kabullenmemiş ondan olan çocuğu mu kabullenecek!”

Bu konuşmalar Sarhun Korgöz’ü hiç rahatsız etmemiş gibiydi. Umursamaz bakışlarını onlardan çekip bana doğru adımladı. Bir adım, iki adım ve üçüncü adım havada asılı…

Baybars Bey hızla önüme geçip silahını doğrulttu. “Kızıma bir adım daha atarsan seni, şimdi öldürürüm.”

Sarhun Korgöz önce ona doğrultulan silaha sonra da bana baktı. Ona doğrultulan silahla nasıl korktuğumu gördü. Her şeye rağmen o benim için bir kahramandı. Benim kahramanım. Bedel ödemesi gerekiyorsa ödeyecekti. Hepsi ödeyecekti. Ama kanla değil.

“Baybars, bırak kızımı alıp gideyim ve başka bir olay olmasın.” Sarılı kolunu kast ediyordu. Bugün şeytandan ilk kan akmıştı ve ona rağmen ilk kez barışı istemişti.

“O senin kızın değil, benim!” Ve silahı ateşlemek için tetiğe basmak üzere olan parmaklarını gördüm. Silah tekrardan ateşlendi ama bu kez hiçbir yere denk gelmedi. Baybars Beyin kolunu tutup havaya kaldırmıştım son an.

Bana dönen bakışlarında ızdırap vardı. Yeşillikleri kızarmış ve acı içinde yanıp sönüyordu. “Sen benim kızımsın.”

“Onu vurma.” Ondan sadece bunu istiyorum. Vurmasın yıllardır babam dediğim adamı.

Yenilmişlikle iç çekti. Yarattığımız kargaşaya odaklanmamış sadece birbirimize bakıyorduk. “Kızımı aldı benden.”

“Sen de benden kahramanımı alma.” Ona yalvardım. Babamı değil kahramanımı alma dedim. Bende baba denince akla ilk gelen şeyin kahramanım olduğunu biliyordu.

Sormuştu bir keresinde ‘Baban kim,’ diye; demiştim ben de ona ‘Kahramanım dediğim biri,’ diye. Bugün karşısında kahramanım, parmak uçlarında silahın tetiği vardı.

“Periyi benden aldın ama Asyayı vermem.” Sarhun Korgözden yükselen öfkeli sese döndü bakışlarım. Bir silah da onun parmaklarının arasında… “Bir kızımı daha sana kurban etmem, Hardemir!”

Silahın namlusunda bir kurşun,

Kurşunun önünde bir baba,

babanın kolları arasında bir kurban,

ve kahramanına son bir iyilik yapan kurban.

Kurşun, Baybars Beye atıldı ama acı bendeydi. Ben neden acıyorum ki?

Bakışlarımı, bedenimde acıyan yere çevirdim. Kırmızı bir elbise vardı üzerimde. Değil, kırmızı elbise değil. Ben beyaz bir elbise giymiştim. Şaşkın bakışlarımı önümde eli hala havada ve silah doğrultan adama kaydı. O neden böyle bakıyordu?

Acı var, acı vardı. Çok acı vardı. Elbisem beyazdı, kırmızı olmuş.

O an tüm gücümü kaybettim. Baybars Hardemire atılan kurşun, bir kurbanın son kez kendini feda etmesine denk gelmişti. Kurbanın bedenini son bir kurşun deşmişti bu gece.

İsmimi haykıran sesler, kargaşa ve silah sesleri kulaklarıma sızıyor ama bir anlam ifade etmiyordu. Bedenim şoka girmiş gibi.

Karın bölgemdeydi acı. Sonra yayılmaya başladı. Her yerim yanıyor, sanki her yerim kanıyor.

Acıyla yutkunmaya çalıştım. Yutkunamadım. Boğazımda bir düğüm. Nefes almamı şimdiden kesmiş. Bakışlarımı son kez kahramanıma diktim. Beni vuran kahramanım. “Baba,”

Önce kendi sesimi duydum sonra kargaşayı.

“Peri kızı, Asyam…” Baybars Beyin kolları arasında yere yığılmıştım. Kolları arasında kızının kanlı bedeni. “Gitme, özür dilerim. Özür dilerim seni koruyamıyorum.”

Beni korumasını değil bedenimdeki acıyı söküp atmasını istiyorum. Bir de üşüyorum. Bedenimin her hücresinin nasıl titrediğini, nasıl üşüdüğünü hissedebiliyorum. O keskin acıya rağmen.

“Baba, bırak. Baba bırak kardeşime bakayım.” Buğra’nın haykırışları doldu kulaklarıma. Doktorcuğum demeyi sevdiğim o adam. Ne güzel severdi o adam. Ne güzel bakardı o bakışlar. Sevildiğimi hissederdim. Kanımdan olan abim tarafından ilk andan itibaren sonsuz bir sevgi ile sevildiğimi hissederdim.

“Bırakamam, gider.”

“Kızım,” Peri Hanımın sesi ve sonra bir feryad koptu kulaklarımda. Kurşun yarası mı çok canımı yaktı yoksa kulaklarımı deşip kalbimdeki zemheriyi eriten bu yürek yangını mı bilemedim?

“Buğra, bir şey yap! Kurtar kızımı, buğra!”

Gözlerimdeki o sisli perde geri çekildi. Birden acı kesildi. Sadece bir boşluk. Üşümüyorum da artık. Dudaklarımda bir tebessüm var oldu.

“Daimidir sürgünüm,” Bakışlarımı babasının kolları arasından beni zorla alan Enis’e diktim. Yeşil harelerinden yaşlar akıyordu. “Hasret benim ocağım. Gurbet benim evimdir.” Enis’ten bir an bile ayırmadım bakışlarımı.

İlk dinlediğimde kendimi bulduğum bu şarkıyı ona söyledim. Ona kendimi anlattım. “Yok bana bu cihanda bir yer…” Verilen onca soyada yeni yaşamlara rağmen ben kendime bir yer bulamamıştım.

Devamı gelmedi. Nefeslerim yetmedi. Ben ona kendimi anlattıkça o, beni kollarına daha da çekti. Buğra’nın tenimde gezinen parmaklarını hissettim. Bir an bile bakışlarımı Enis’ten ayırmadım ama.

“Bu cihan, bana çokmuş.” Bakışlarımı Enis’ten ayırdım ve göğe baktım. Dudaklarımda bir gülüş peydahlandı. Parmağımı kaldırıp Enis’e gösterdim. “Bak, kar yağıyor.” Ağzımın içinde metalik bir tat belirdi. “Senin kollarında,” Öksürdüm. Sanki kurşun değil de bu öksürük beni öldürecekmiş gibi. Derin bir nefes alıp Enis’e dileğimi anlattım. “Senin kollarında, göğü izliyorum, Enis. Dileğim gerçekleşti. İyi ki doğduk.”

“Asya,” Tanımadığım bir ses. Yüreğimi daha da deşen, dikenli bir teli yüreğime sarıp sıkan bir ses. Bakışlarımı gökyüzünden alıp kollarında olduğum adama diktim: Enis Hardemir.

“Gitme.” Boğuk, kısık ve anlaşılmaz bir ses. Ama anladım. Gidişimle sesini kaybeden adam bir gidişimle yeniden sesini kazanıyordu.

Tebessüm ettim. Aldığım şeyi geri verdim.

Gözlerimi huzurla gökyüzüne kaldırdım. Yalvaran, acı çeken insanlar vardı yanımda yakınımda. Çabalamamı haykırıyordu, Buğra. Dayan diyordu. Neye dayanmam gerektiğini demeden. Dayanmak ister misin, diye sormadan.

“Gidiyor, yine yanımda gidiyor. Yine alıyorlar, onu benden.” Arem. Belki de en çok bu acıyı senin omuzlarına yüklemişimdir. Her gidişim gözlerinin önünde. “Kurtar, Buğra. Kurtar kardeşimi. Allah için kurtar.”

“Asya,” Bakışlarımı gökyüzündeki parıltıdan alıp yanımda acıyan bedenlere çektim. Bir kargaşa daha vardı.

İlahi Bakış Açısı

Sayı? Bilinmez. Yeterli miydi peki? Evet, yeterliydi. Bu kalabalığı yarıp kolların arasında saklamaya çalıştıkları kanayan kadını almalarına yetecek kadar adam sayısı tamdı.

Geç kalınmştı. Asya Dorukeri vurulmadan önce almaları gerekiyordu. Onlarca araba, küçük kalabalığın etrafını sardı. Her araçtan en az beş kişi inip örgüt üyelerinin, ailelerinin etrafını kuşattı. Engel olmaya çalışanları, siyah giyimli adamlar bayılttı. Kimi elindeki silahın arka kısmı ile kimi elindeki şırıngalarla zorluk çıkaranları yollarından çektiler.

Kalabalığı yara yara orta alana kadar gelip yerde kanlar içindeki kadını o an gördüler. O kadını, korumak istercesine bedenine hapseden ona benzeyen adama baktılar. İkizi Enis Hardemir sayıklayıp Asyayı kolları arasında tutuyor, alnına, saçlarının tepesine durmadan öpücükler bırakıyordu.

Buğra, titreyen elleri ile kardeşini kurtarmaya çalışıyor, gördüğü kanlarla ruhundaki gözyaşları teninden akıp gidiyordu.

Arem, Pars, Baha, Çağrı kardeşlerinin etrafını sarmış onu, gelecek olan tehlikelerden korumak ve Buğradan gelecek küçük bir haberi dahi korka korka bekliyordular. Etrafındaki adamları, kargaşayı dahi göremeyecek kadar her biri kendinden geçmişti.

Kızın ayak ucunda yerde iki beden daha vardı. Biri annesi biri babası. Anne, tutmuş yüreğini acuçlarında bir ileri bir geri ağıtlar yaka yaka yalvarıyordu, yaradana. Ne büyük acı. Ne büyük bir ızdıraptır ki tüm bedenler durmuş, bu ağıtlarla yaşarıyor, bu ağıtlardaki dualara içten ve yürekten kabullenmesi için yalvarıyor oluyordu. Bir diğeri baba… Yıllar sonra yeniden kavuştum dediği yavrusu.

Kaç kez gömmüştü evladını? Kaç kez kaybetmişti yavrusunu?

Yetmemiş miydi bunca acı? Parmakları, saçlarının arasına dalmış acıyla ileri geri sallanıyordu. Onun yüzünden. Bunu sayıklayıp duruyordu…

Hardemirlerin etrafını saran diğer kalabalığa baktı. Siyahlar içerisindeki onca adam ekip liderleri tarafından bir emir bekliyorlardı. Alın dediklerinde alacaklardı.

Selçuk Koral, dizleri üzerine çökmüş, kanlar içerisindeki kadına bakıyordu. Dakikalar önce vedalaşmamış mıydı? Bu muydu yani?

Onların vedası kanlı ve sevdiği kadının kaybıyla mı olacaktı?

İhanet etsin. Kalksın ve binlerce kez daha ihanet etsin istedi. İstedi ki yeniden kalksın. Yeter ki kalksın.

“Kızı alın.”

Emir geldi. Önceden uzaklaştırılan bedenlerden geriye sadece önlerindeki adamlar kalmıştı. Her birini kızın teninden, yakınından uzaklaştırmak için çabaladılar.

Daha onlar harekete geçemeden, yeni gelenler çoktan her birini kuşatmıştı. Hardemir erkekleri içlerindeki yangından kopup bir anlığına onları saran adamlara baktılar.

“Kızı alın” demişlerdi. Kız kardeşlerini.

“Siz kimsiniz, lan?” Arem büyük bir öfke patlaması ve içinde hızla büyüyen öldürme arzusu ile ayağa fırladı. Önünde duran iki adama saldırdı anında. Sol yumruğu adamlardan birinin burnuna inmiş, onu bırakıp diğer adamın diyaframına sert bir tekme atmıştı.

Buna hazırlıklı olan diğer adamlar Arem’in etrafını sardı. Pars, Baha, Çağrı, Merih ve Semih, kız kardeşlerini tanımadıkları bu adamlardan kurtarabilmek için Arem’e katıldılar. Baybars Bey, kızının ondan alınması korkusu ile Asya’nın bacaklarına sarılmış hem soğuktan hem de kızını ondan almak isteyenlerden saklamak ister gibi kızına daha da yaklaşmıştı. Peri Hanım, Kızının parmaklarını avucununun içinde ısıtmaya çalışıyor, diğer hiç bir şeyi duymuyordu.

“Ne istiyorsunuz lan siz bizden?” Pars’ın attığı yumruk, ondan daha uzun ve kalıplı olan adamın çene kemiğinde çatırtı seslerin duyulmasına neden olmuştu.

“Tek tek belanızı sikeceğim, oruspu çocukları!” Çağrı, kardeşinin kanlı halini hatırladıkça bedenindeki adrenalin daha da artıyor, tamamen öldürme modunda geziniyordu. Cebinde taşıdığı çakıyı çıkardı. Altına aldığı adamın önce kalbine sapladı hemen sonra çakıyı çıkarıp boynunu boydan boya büyük bir keyifle kesti. Yüzüne sıçrayan kanlarla güldü. Hızla diğer adamlara atıldı.

Baha, abilerinin sıkıştığını yeni gelen adamların onları tamamen ablukaya aldığını gördü. Bakışlarını yardım için diğer örgüt üyelerine çevirdiğinde her birinin üzerinde gezinen kırmızı ışıklarla yerlerinde sabit kaldığını gördü.

Silahları devre dışı bırakabilirlerdi eğer silahlar onlara aitse.

Etrafı bir anlığına izlerken beklemediği yerden sert bir tekme sağ beline doğru geldi. Dengesini kaybedip yere düştü ve yarım metre kadar yerde sürtünerek ilerledi. Bir an kolunda hissettiği acı ile inleyip ona tekme atan adama baktı. Dişlerini sıkıp adamın üzerine doğru gelmesini bekledi ve adam ona yaklaşıp yeni bir tekmeyi de yüzüne geçireceği vakit havadaki ayağını tuttu. Önce adamı geriye doğru itecekmiş gibi davrandı ve adamın dengesiyle beraber algısını da bozdu. Hemen sonra ise adamı, kendine doğru kısa bir açı ile çekip ayağını sol tarafa doğru seri bir hareketle çevirdi. Kırılma sesi… Ona atılan tekmenin bedeli olarak ayağını kırmıştı.

Ama yetersizlerdi. İstedikleri kadar güçlü ve eğitimli olabilirlerdi ama sayı ve silah açısından Hardemirler bu kez yetersizdi.

Bunu ilk anlayan Selçuk olmuştu. Ağzına dolan kanı yere tükürüp bakışlarını sevdiği kadına çevirdi. Buğra ilk yardımı yapmıştı ama hastaneye gitmesi gerekiyordu. Buğra’nın an be an solan yüzünden anladıkları ruhunda küçük küçük delikler açıyordu. Sonra biri gelip parmaklarını bu deliklere sokup sanki genişletmek, acısını daha da büyütmek istiyordu.

Bakışları yerde yumruk yiyen Arem’e kaydı. Hepsi şu an yerdeydi. Bakışlarını ondan ayırdı. O şu an kendisini bile kurtaramayacak durumdaydı. Buğraya baktı tekrardan. Eğer Asyayı bu adamlardan koruyamayacaklarsa o zaman kaçıran kişi de kendileri olmalıydı.

“Buğra!” diye acıyla adını haykırdı. Buğra duymadı, duyduysa da algılamadı. Tüm odağı yaşamdan kopmak üzere olan kardeşindeydi. “Buğra, bana bak!” diye son ses bağırdı Selçuk.

Buğra’nın bakışları, Asya'dan kopup düşmanına doğru döndü. Yerde yüzü gözü dağılmış Koralı görünce öfkelendi. Neden zamanını çalıyordu ki?

“Asyayı götür.” Yüzüne yediği yumruk ile sözü yarıda kesildi. Sola savrulan yüzünü acıyla Buğraya tekrardan çevirmeye çalıştı. “Onlar almasın, Asyayı. Götürün onu.”

Baybars Bey, Buğra ve Enis, Asyayı kurtarabilirdi. Kahretsin ki kurtarmaktan başka bir şansları da yoktu.

Buğra hızla başını salladı. Enis’te burda olan diğer herkes gibi konuşmayı duymuştu ve seri bir halde Asyayı incitmeyecek şekilde kollarında kaldırdı.

Onlar bu kaçışı duyarken yeni gelen siyahlar içindeki adamlarda bunu duymuştu. Artık tek bir hedef vardı: Asya Hardemiri almak.

“Kızı almalarına izin vermeyin. Zorluk çıkaranı vurun!” Öfke ile bağıran adamla alanın nabzı daha da yükseldi.

“Vermem, vermem ben kızımı.” Peri Hanım, ellerini yere koyup destek alarak ayaklandı. “Bir daha onu hiç kimse benden alamaz.”

Adam alayla güldü. “İzle ve nasıl aldığımı gör.” Tam on iki adam o alana doğru ilerledi. Baybars Bey, kızı için kızını taşıyan oğullarını arkasına alarak adamların önünde dikildi.

“Ne istiyorsanız benden alın ama kızım olmaz.” Çok acı çekiyordu, kızı. Kızı üç yaşından itibaren acı çekiyordu. Şimdi de acı çekiyordu. Çekmesin artık acı. “O olmaz. Artık olmaz.”

Kimse bilmesede görmese de bu aile için üzülmüştü ama emir büyük yerdendi. “İhtiyar, bizim senle işimiz yok. Asya ile aramızda bu. Kızı verin gidelim.”

“Benim kızımı alamazsınız!” Ve yine Sarhun Korgöz’ün silahı ateşlendi. Onu tutan adamlar son dakika silahı fark edip engellemeye çalışmıştı ama kurşun yine bir ete saplandı.

Kolundaki kurşun izine bakıp öfke ile lidere baktı, maskeli adam. “Dua et, seninle Asya ilgilenecek. Yoksa leşini kimse bulamazdı.”

Kimseyi dinlemedi. Kulaklarını da acı çeken aileyi gördükçe merhamete gelen kalbini de tıkadı. On iki adam Baybars Bey, Buğra ve Peri Hanımı sonunda çekiştire çekiştire, itekleye itekleye oradan uzaklaştırabilmişti.

Şimdi geriye bir Asya bir de Enis.

Enis, kardeşini kollarında daha da sıkıp abilerinden yardım dilenmek için etrafına baktı. Hepsi dizlerinin üzerinde ona acı ve gözyaşı ile bakıyordu.

Bakışlarını adama çevirdi. “Asya,” dedi. Boğazında bir lav yeniden alevlendi, sanki boğazında yeşeren sözcükler değilde ateşin kendisiydi. “Lütfen. Kardeşim o.” Tamamlanmıştı. Öteki yarısıydı o!

Bakışları kolları arasında tuttuğu kıza kaydı. Ölecekti. Ölmek üzereydi. Bir de üşüyordu.

Tekrar o adama baktı. “Üşüyor.”

Maskeli adam, Enis’e bir adım daha attı. Enis kollarındaki kardeşini kurtarmak için iki adım geri gitti. Üç kişi Enis’e doğru gelip onu durdurdu. Artık geriye doğru da gidemiyordu.

Enis, haykırıp kardeşini ondan almak isteyen adama daha da yalvarmak istedi. Yeter ki almasın. Yine almasınlar.

Onca itiraza, yalvarışa rağmen Enis’in kollarındaki kadını aldı. Enis, kardeşine atıldıkça onu tutan adamlar zorlanıyor ve onu tutamayacağından korkmaya başlıyordu. Fiziksel güç değildi bu. Bedeninde yükselen adrenalinden dolayı şu an onu tutmak bile imkansız gibiydi.

“Asya,” Enis bir kere daha atıldı. Maskeli adam derin bir iç çekti ve ondan bakışlarını çekti.

“Tamam.”

Enis, durdu. Neye tamam demişti ki bu adam?

“Sende bizimle geliyorsun. Artık kız kardeşinin mezarını da kendi ellerinle kazarsın.” Bakışlarını kolları arasında tuttuğu ve göğsü artık inip yükselmeyen kıza kaydı. “Bize zorluk çıkarttınız, kardeşinizin hayatından çaldınız.”

“Ölmüş mü?” Bu korku dolu ses Bahadan çıkmıştı. Bu kez gönüllü bir kaybedişle dizlerinin üzerinde duruyordu. “Benim kardeşim, ölmüş mü?”

“Bırakın, bırakın lan beni? Hastaneye götüreyim kardeşimi!” Arem her yalvardığında gözündeki yaşlar artıyordu. “Allah aşkına bırakın götüreyim, kardeşimi!”

“Bakayım. Ben kardeşlerimi kurtarabilmek için doktor oldum. Bırakın da bugün kardeşimi kurtarabileyim!” Buğra deli gibi kolların arasından çıkmaya çalıştı. “Bırakın daha geç değil. Kurtarayım kardeşimi, lütfen.”

“Geç artık.” Kolunda tuttuğu kızı yanındaki diğer maskeli adama verdi. “Cesedi arabaya götürün.”

“Hayır,” ceset dediler kızına. “Asya, onun adı! Ceset falan değil benim kızım.” Peri Hanımın feryadı göğü yardı. “Ölmedi benim kızım, bırakın doyayım kızıma! Benim kızım da artık yaşasın. İzin vermediler ki daha önce yaşamasına! Allah için bırakın yavrumu!”

Kalbi, emirlere itaat ile mühürlenen adam bu anın merhametine de acısına da boyun eğmedi. Ceset diye bahsettiği bir ailenin kızını, kardeşini; bir adamın sevdiğini hepsinin gözü önünde onlardan söküp aldı.

Yirmi bir Aralık 2005’te gizlice kaçırılan kızları yirmi yıl sonra hepsinin gözleri önünde kanlar içinde ve bir ceset diye bahsedilirken kaçırılmıştı.

Yirmi yıl önce koruyamadıkları kızlarını bir kez daha koruyamamış ve bir kez daha aynı acıyı yaşamaya mahkum kılınmıştılar.

Tek bir fark, bu kez kızlarının ölü olarak kaçırıldığını bilmeleriydi.

Ve Asya Doruker ailesine son vedasını kanlı görüntüsü ile yapmıştı. Onların vedaları bu gece burda bitmişti.

Asya Doruker, son vedasını da karlı bir doğum gününde yapmıştı.

 

 

 

 

 

The End

 

 

 

 

 

 


Birde kitabı burda bırakıyormuşum hahhahaha ama mükemmel olmaz mı aşklarım?
Neyse şaka şaka...

Şimdi gelelim bölüme.

Masanın lideri, Asyanın üvey babası Sarhun Korgöz Perinin babası çıktı. Bekliyor muydunuz?
İlk bölümde Sarhun, Hardemirler için varisimi benden aldılar demişti ve çoğu kişi öldürdüğünü düşünmüştü. ama yok, Sarhun drama bağladı sadece hahaha varisi yani Peri, babasının sözünden çıkıp başkası ile evlendi.
Ve varislik sadece kanından olana gidiyor. Şimdiye dek verdiğim ipuçlarının hepsini bulan ve birleştiren iki kişi çıkmıştı. (yorumlarda belirtenler)

Bazı kişilerde eminimki bazı paragrafları atlaya atlaya okuyor çünkü çok bariz bir şekilde yazdığım ve tekrar tekrar bölümler içerisinde geçirdiğim şeyleri soruyordu hahahah bu da iki üç kişiydi sanırım. (Analiz işini azalt, Aden. Sanaanne hahaha)

Merih ve Semihten bu denli büyük bir yalan bekliyor muydunuz?

Peki, sizce amcanın( Gökhan, Asyayı büyüten adam) bu olaylardaki yeri ne?

Semih, Merih ve amca her şeyi bilirken neden Asyayı zorla Hardemirlerin evine yolladı?

Veee ilk bölümlerden itibaren Asyanın Baybarsa aşırı tepki verdiğini, Perinin arka planda kaldığını belirten okurlarım. Minik bir özet şimdi geçebiliriz hahah.
Asya, Baybarsı gerçekten de düşmanı bilip büyüdü bir süre, 18 yaşında ise aslında o adamın babası olduğunu. Bu yüzden hem Çağrıdan susmasını istedi hem de neden öz babası ile düşman olarak büyüdüğünü anlamaya çalıştı. Sadece anlama değil, bazı konularda da kendini geliştirmenin derdine düştü.
Periden ise nefret ediyor... Önce onu kıskandı... Sonra da ondan nefret etti çünkü onun bakışında 'Sarhunun kızı' Peri değilde kendisi olmalıydı.... gibiii giibiii gibiiii


Kesin okuuu....

Elimde sadece 6 yedek bölüm kaldı. Şimdi 12 temmuza kadar bu bölümleri yayımlarsam ayda 2 bölüm atmış olacağım. (Sınavdan sonra 4 bölüme çıkarız yine) ama 2 hafta aralıklı bölümde bana çok uzun geliyor hahaha ben 2 ay bölüm atmayıp son ay 6 bölümü üst üste mi atsam? Şaka yaptım....

Gelecek bölüm geç gelir, bu kesin ama diğerlerini de yine 14günü geçmeyecek şekilde atarım.

Bir de... Asya'nın Pars'ı vurmasını bekliyor muydunuz ahhahah? 18 yaşındaki ergenliğini daha atlatamamış bireyin eline silah verirseniz ne mi olur, adlı çalışmanın sonucu asya olmuş hahaha


Ayriyeteennn....

Bir
daha
bu
kadar
uzun
bölüm
gelmez
dünyanın
en
zor
işiymiş
bu
uzun
bölümler.

Sevgiyle kalın, ben tarafından seviliyorsunuz aşklarım

Bölüm : 13.04.2026 11:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...