23. Bölüm
Aden Sakaaa / Vedaların Bittiği Yer / 23. Bölüm- Ölü İnanışlar

23. Bölüm- Ölü İnanışlar

Aden Sakaaa
adensakaa

Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin:)
Keyifli okumalar


Enis Hardemir

Acı çekiyorum. Her anlamda. Dudaklarım her kıpırdadığında, gözlerimi her yumduğumda ve her nefes alışımda kalbime saplanan keskin bir sızı ile saatlerdir acı çekiyorum.

Garip bir olayın içerisinde öteki yarım için sindiğim duvar dibinde kapıyı izliyorum. Asya’nın her defasında yaptığı gibi izlediği gibi. Bu kapılarda ne alıp veremediği var bilmiyorum ama mevzusu var belli. Derin acılarla gözlerine işlenmiş mevzuları.

O anlarda zihnine sızıp onu korumak, geçmişinden kurtarmak isterdim ama aciz bir bedenden başka hiçbir yeteneğim yoktu. Bu bile bir yetenek değildi. Aciziyet benim için sıradanlıktı.

Asya’nın aksine… O hep en iyisiydi.

İkiz çocuklar ile ilgili ilk söylenen huyların tamamen zıt olduğuydu. Böyle tamamlarlarmış birbirlerini. Biri sürekli gülerken diğeri sürekli somurturmuş; biri çok zeki ve bunu yansıtmasını severken diğeri sır küpüymüş; biri acılara gülerken diğeri acıları ile ağlarmış; biri susarken diğeri avazı çıktığı kadar bağırırmış… Biz de böyleydik hem de ilk günden.

Asya hep gülerdi. Eskiden de. Kendimi kitlediğim o küçük odamda her gün izlerdim küçücük halimizi. Asya’nın gür ve şen kahkahaları videolarda o kadar yüksek tonda çıkardı ki videonun sesini sonuna kadar açmamıza gerek kalmazdı.

Asya hep haykırırdı. Canı acıdı mı ya baba diye ağlar ya da Arem. Ya o videonun sonunda babam olurdu ya da Arem. Hep ağlayan Asya'yı susturmanın, acısını dindirmenin peşine düşerlerdi. İşede yarardı.

Asya asla susmazdı, kelimelerle her an oyun oynar; kelimelerin, dostu olmasını sağlardı. Acısı varsa belliydi. Acısı varsa haykırır, acıtanları da acıtırdı ama ben yapamazdım. Neden bilmem ama ben bir Asya Hardemir olmayı becerememiştim. Susuşlarım bundandı.

Sahi benim konuşmama da gerek kalmazdı ki. Asya anlar ve benim içinde haykırırdı.

Peki şimdi haykıran benken neden susan kişi Asyaydı? Bu bizim kaderimiz miydi? Biri susar öteki haykırır söylemi bizim gerçeğimiz miydi?

Olmasındı. Artık olmasındı.

Ben kardeşimle, öteki yarımla oturup konuşmak istiyordum. Yeminim olsun ki bu acımasız ve gaddar dünyadan başka bir şey istemiyordum. Asya’nın her defasında dudaklarımdan kopacak kelimeleri heyecanla beklemesinin güzel bir sonucu olmasını istiyordum.

Boşuna beklemiş olmasın sesimi. Artık sesim çıkıyordu.

Boşuna çekmiş olmasın bunca acıyı. Artık kim dost kim düşman biliyoruz.

Peki her şey ortaya serilmiş, bize yeni bir hayatı müjdelerken Asya neden bizden vazgeçiyordu?

Haklı aslında. Biz onun için birer yabancıydık. O acırken haykırırken biz hiç yoktuk.

Peki Asya neden kendinden vazgeçiyordu? Bizden, yabancı diye vazgeçen kız, kendine de mi yabancılaşmış?

Önümdeki aralanan kapı ile hızla ayağa kalktım. Kısa bir süre dönen başımı umursamayıp dengemi korumaya çalıştım. Bu kısa süreli kargaşa adımlarımı yine de duraksatmamıştı.

“Asya?” Ağzımın içinde yayılan metalik tat ile ses tellerimi zorladığımı biliyordum ama önemli olan kanım değil, içeride yatan canımdı.

Derin bir soluk veren beyaz önlüklü doktor bana kısa bir bakış attı. Gözlerindeki boşluk ile de hiçbir şeyi anlayamıyordum.

“Kurşun karın bölgesine isabet etmiş. Buraya geldiğinde iç kanaması vardı. Bu yüzden ameliyat beklediğimizden uzun sürdü. Kanamayı durdurduk. Şimdilik hayati tehlikeyi atlattı diyebiliriz ama ilk on iki saat çok önemli. Herhangi bir komplikasyon gelişmemesi için sürekli gözlem altında olacak.” Doktorun ağzından çıkan her kelime içimdeki yangının söndüğünü ve ferah bir soluğu içime çektiğimi hissetim. Sanki o an yeniden doğuyor yeniden var oluyordum.

Kurşun, Asya’yı bizden almamıştı. Gelecek on iki saat içerisinde de Asya vazgeçmezdi. İnatçıydı bir kere o! Bir de kinci! Daha ona sıkılan kurşuna bir bedel ödetmeden nereye gidiyordu?

Gözümde bir ıslaklık hissettim. Benim içimdeki duygular ne kadar gün yüzüne fırlamışsa karşımdaki doktor da bir o kadar soğuk ve duygusuzdu.

Parmaklarım ile ardında kalan kapıyı işaret ettim. Anlasın istedim. Ağzımdaki kanın tadı artıyordu. Ses tellerime artık zarar veremezdim.

Asya uyandığında onunla konuşacaktım. Hatta ona kızacaktım da. Nasıl aptal gibi bir kurşunun önüne atlardı?

Nasıl kollarımda pes eder ve o şarkıyı söylerdi? Kulaklarımdan gitmeyen, zihnime çivi çakan o sesi nasıl benim sonum yapardı?

“Ne istiyorsunuz, beyefendi?” Adamın gözlerindeki bıkkın ifade ile parmağım utanç ve çaresizlikle indi. Anlamadı. Anlatamadım derdimi.

“Kız kardeşini görmek istiyor, doktor. Bunda anlaşılmayacak ne var?” Arkamdan gelen sese hızla döndüm. Beni anlayan ve bana yardım edebilecek biri.

“Affedersiniz, beyefendi konuşmayınca anlayamamıştım.” Ardımda sesi yükselen doktoru umursayamıyordum.

Bakışlarımı bana doğru gelen adama dikmiş medet umar bir şekilde bana yaklaşmasını bekliyordum. Beni tek bir hareketim ile anlamıştı. Yardımcı da olabilirdi.

Koridordaki adımları son bulup tam önümde durdu. Doktoru umursamayıp sadece bende duraksadı bakışları ve başka bir noktaya çevrilmedi bakışları.

“Asya Hardemirin ikizi Enis Hardemir.” Büyük bir merakla beni baştan aşağı süzdü. Bakışları beyaz gömleğimdeki kanda duraksadı. Bir an kaşları çatıldı, belirgin ve keskin çene hatları keskinleşti. “Asya’nın kanı mı bu?”

Asyamın kanıydı üzerimdeki. Başımı salladım olumlu anlamda. Yapabileceğim şeylerin sınırı belliydi.

Derin bir soluk verip doktora baktı ama hızla bakışlarını tekrardan bana çevirdi. “Senin burada olmaman gerekiyordu ama annem, Asya uyandığında seni öyle bir durumda bıraktığımızı öğrenirse hepimizin belasını belleyeceğini söyledi.” Dudaklarında keyifli ve erkeksi bir kıkırtı koptu. “O deli bunu da zevkle yapardı.”

Annesi kim oluyordu?

Annesi, neden Asya’nın isteklerine göre hareket ediyordu ve en önemlisi: Bu adamlar kardeşimden bir ceset diye bahsedip neden onu kurtarabilmek için bu denli mücadele vermişti?

Bakışlarımdaki karmaşayı görüp yüzündeki keyifli ifadeyi sildi. Asya’yı düşünüp yüzüne yerleştirdiği keyifli ifadeyi…

Bakışlarını benden çekip doktora dikti. “Ee, doktor Asya'yı ne zaman görebiliriz?”

“Asya Hanımın vücudu şu an için çok yorgun ve bağışıklığı zayıf. Yoğun bakım koşulları da hassas. Biraz daha toparlamasını beklememiz gerekiyor. Koşullar iyileştiğinde içeriye girebilirsiniz.” Doktorun tek solukta kurduğu cümleler ile içimde Asya’yı görme umudu bir süreliğine söndü ama biliyordum; ikizimi, canımın öteki yarısını görecektim.

“Sağol, doktor. Gidebilirsin.” Yerdeki dalgın bakışlarımı yanımızdan çekip giden doktorun sırtına diktim bu kez. Buğra abim gibi değildi. O hastalarını ve hasta yakınlarını anlamaya çalışırdı. Bu adamın burada olmasından da belli değil miydi zaten nasıl biri olduğu?

“Aklında bir sürü soru vardır senin.” Koluma dolanan ele döndü bakışlarım. Demin geldiği yola doğru bizi yürütmeye başladı. Daha doğrusu o yolu gösterdi ben ona ayak uydurdum.

Bakışlarımı ona çevirdiğimde onun da beni izlediğini gördüm. Dudaklarını bir iki kere aralayıp kapattı ve sonra sıkıntılı bir soluğu saldı. “Asya ile ilgili bir sorunumuz yok. Genel olarak zaten kimsenin Asya ile ilgili bir sorunu yoktur. Asya’nın bu denli acı çekmesinin tek nedeni sahip olduğu kan.”

Biliyordum. Üç yaşındaki bir çocuğun suçu olmazdı. Yedi yaşında bir çocuğun da suçu olmazdı. O zamanlar masumdu benim kardeşim şimdi de masumdu. O sadece hayatta kalmaya çalışan, bu koca evrende kaybolmamaya çalışan, küçük ve tek başına bir kız çocuğuydu.

“Asya ile annem uzun süredir bir şeyler karıştırıyor. Dün yaşananlar iki taraf için de sürpriz oldu inanki.” Sözlerine ara verip koridorda sola doğru yürüdü. Adımlarım ona eşlik etti. “Sana bu saatten sonra şu kadarını tek söyleyebilirim, Hardemir: Biz dostundan çok zarar vermeyiz, sana.”

Bir kapının önünde durdu. Bakışlarını benden tamamen çekip durduğumuz kapıyı araladı. “Asya uyanana kadar bu odada takılabilirsin. Temiz kıyafetler ve duş var.” Bakışları yeniden üzerimdeki kana dikildi. “Asya uyandığında seni böyle görmesin.” dedi ve gitti.

Bir çok soru sormak istiyordum ama elimde ne kağıt ne telefon. İşaret dilini bildiğini de sanmıyordum. Bilen çok az kişi vardı ve her insanda ‘acaba biliyor mu’ umudunu taşıyıp her seferinde de hüsrana uğramaktan bezmiştim. Ben de kelimenin tam anlamıyla susmuştum.

Kelimelere rağmen de susulunabiliyordu. Asya konuşmadığında dahi çok konuşurdu mesela. O meraklı ve haylaz bakışlarına eşlik eden ve sürekli bir yerleri eşeleyen parmakları ile de derdini, duygularını her defasında haykırabiliyordu.

Ona her anlamda hayrandım.

O olmak istediğim ve olamadığım her şeydi.

Yüreğimde bir özlem kıvılcımı harlandı. Derin bir soluk alabilmek için dudaklarımı araladım, nefes alamadım. Bir kaç oda arkamda kalmış bir odada benim öteki canım uzanıyordu. Bedeninin yorgunluktan kendini saldığı bir yorgunluk değil, bedeninin acı içerisinde kıvrandığı bir yorgunluktu onunki.

Acaba Asya’nın ruhu ne durumdaydı?

Bunca acıya karşı küçük bedeni tek mi acımış, kanamıştı? Canını sevdiğim hiç mi pes etmemişti; yüreği, ruhu kanamamış mıydı?

Alamadığım ve Asya'nın yaşadıklarını düşündükçe imkansızlaşan o soluk ile sağ elimi öfke ile kalbime vurdum bir kez. Nefes al. Nefes almak zorundasın. Asya’nın benden başka kimsesi yoktu burda.

Bir kez daha onu acıları ile yalnız başına savaşmasına izin veremezdim. Vermemeliydik. Bu acı ona da bize de fazlaydı.

Evet, bu. Bu acı bize fazla. Bu yüzden alamadığım o soluğu almalı ve kardeşimin yanına dönmeliydim.

Böyle değil. Temizlenmeliydim. Üstümdeki kanını görmemeliydi.

Hala önünde durduğum kapıyı bu kez açıp odaya girdim. Oda, bir hastane odasına benziyordu. Bembeyaz duvarlar, tek kişilik bir yatak ve küçük bir dolap. Bir de sol tarafta kalan bir kapı vardı. Büyük ihtimalle bir banyo.

Önce dolaba doğru adımladım. Üstümü değiştirmemi söylemişti o adam. Buralarda bir yerde temiz kıyafetler vardır yani. Tahminlerimde yanılmadım. Açtığım dolap kapağında bir tişört, bir pantolon ve bir adet baksır görmüştüm. Bedenlerine, bana uyup uymadıklarına bakmadan hızla aldım ve odadaki diğer kapıya doğru ilerledim.

Banyo olduğunu gördüğüm alana hızla girdim. Vakit kaybetmek istemiyordum. Bu adamlar her ne kadar bize yardım etmiş olsalarda dün gece Asyadan ölüymüş gibi bahsedip ailemi yeniden yerle bir etmişlerdi.

Şu an aileme dahi güvenemiyordum ve bunun en büyük örneği yine ailemdi. Dedem olması gereken adam Sarhun Korgöz, dayım Atilla Korgöz, kuzenlerim Semih ve Merih Korgöz ve en büyük darbeyi de bize indiren küçük abim Çağrı Hardemir.

Çağrı Hardemir. Ona kırgındım. Onun tahmin edemeyeceği kadar. Benden ikizimi saklamıştı. Onun gidişiyle hayata küstüğümü bilip de sessizliğime, kendimi anlatamayışlarıma karşı sessiz kalan abim. O benim abim değilmiş sadece Asya’nın abisiymiş.

İşte burada ona yumuşuyordum. Her şeye rağmen Asyamın yanında birileri varmış. Bizden birileri.

Üzerime dökülen su ile hızlı ve üzerimdeki kanı temizlememe yetecek bir süre içerisinde temizlenmiştim. Banyo kapısının arkasında duran havluyla bedenimi kurulayıp kıyafetleri telaşla üzerime geçirdim. Acaba Asya uyanmış mıdır ve ya artık onu görebilir miydim?

Boğazımda hissettiğim yanma hissi ile yüzüm buruştu. Asya’ya o denli odaklanmıştım ki boğazımdaki acıyı unutmuştum. Buğra abim demişti bunu bir keresinde. Eğer vücudunda istemediğin şiddetli bir ağrı varsa farklı bir bölgeye acı ver. Beyin anında dışarıdan gelen acıya odaklanıp vücut içindeki acıyı ikinci plana atıyormuş. Bunu şiddetli migren acıları çeken Pars abime derken duymuştum. Pars abimin kullandığı ilaçlar o süre etki etmiyordu ve böyle bir çözüm bulmuştu. İdare ediyordu da…

Benim olayım da buna dönmüş gibiydi. Bedenimdeki acıyı, kalbimdeki acı bastırmıştı.

Ama istemezdim. Bedenimdeki bu acıyı bastıran acının, Asyadan gelmesini istemezdim.

Adımlarımı odanın dışına attım. Demin buraya gelirken kullandığımız yolu kullandım. Koridorun sonunda gördüğüm oda, Asya’nın saatlerdir ameliyatta olduğu odaydı. Sol tarafımda kalan odada ise şu an Asya vardı.

Onu görmek istiyorum. Dün gece kardeşimden bir ceset diye bahseden o adamların yalan söylediğini gözlerim ile görmek istiyorum. Görmek zorundaydım.

Adımlarım ilerledi, ilerledi ve sonunda o odanın içini gösteren camın önünde durdu. Asya ordaydı. Benim kardeşim, benim ikizim, sesim, neşem, her şeyim. O gittiğinde hiç olmuştum eğer bu kez tamamen gitmiş olsaydı onunla giderdim. Bir an bile düşünmeye gerek yoktu.

Sağ elim usulca ama korka korka yükseldi. Parmaklarım cama dokunduğunda hissettiğim o soğukluk Asya'nın tenine aitmiş gibiydi. Soğuk ve yapayalnız.

Camın üzerinden, Asya’nın yüzünü sevdim. Bembeyaz kesilmiş teni, kablolara bağlı vücudu ve üstündeki incecik mavi bir örtü.

Asya üşürdü, o hep üşürdü. Şimdi de üşüyordur benim kardeşim. Neden uyurken bile ona zarar verecek şeyler yapıyorlardı ki? Doktoru bulmam gerekiyor. Kardeşim üşüyor. Arkamı döndüğüm gibi karşı duvara yaslanıp beni izleyen o adamı gördüm.

Hızla parmaklarımı kaldırıp arkamda kalan camı gösterdim. Anlamalıydı, anlatmalıydım. Asya üşüyor. Sevmezdi o üşümeyi.

Karşımdaki adam önce parmaklarıma baktı sonra ise gözlerime. Anlamadı bu kez istediğimi.

“Üşür.” Kısık bir fısıltıdan ibaret olan sesim çok derinden çıkmıştı. Bir an beni duyamayacağını sandım ama duymuştu.

Derin bir soluk aldığını duydum ve bakışlarını benden çekip tavana dikti bir süre. Sanki ne yapacağını bilmiyormuş gibiydi. Bakışları yeniden bana döndüğünde bir şeyden eminmiş gibiydi. “Annem haklıymış.” Duvardan ayrılıp bana doğru geldi, ellerini pantolonun ceplerine yerleştirip rahat bir tavırla. “Eğer o gece seni orda bıraksaydım Asya beni öldürürdü.”

Anlamıyorum. Asya ve bu adamın arasındaki ilişkiyi, sürekli annem dediği o kadının kim olduğunu hiçbir şeyi anlamıyordum.

Bakışları bir an benden kayıp ardımdaki cama Asya’ya takılı kaldı. Gözlerinde bir duygu patlaması yeşerip gitti. “Merak etme, şu an hissetmiyor. Doktor ihtiyacı olan her şeyi sağladı.” Buna inanmam gerekir belki ama aklım ile yüreğim çelişiyor. Orda Asya'nın üzerinde sadece ince bir örtü, bembeyaz kesilmiş teni vardı. Ölü gibi duruyor… Eğer monitörden yükselen o sesi duymamış olsaydım ölü olduğuna bile inanırdım. Dün geceden beri kaç ölü inanış…

“Seninle tanışmadık. Doğrusu henüz sen benimle tanışmadın.” Sağ eli aramızda yükseldi. “Ben Temur Töre.”

Aramızda kalan eline baktım. Dün gece bu ellerin sahibi mi kardeşimi kollarımdan söküp almak istemişti yoksa bu ellerin sahibinin köpekleri miydi kardeşimi benden koparıp almak isteyen? Her iki ihtimalin sonu bu adamda bitiyordu.

Töre ailesinden. Annesini de artık biliyorum. Umay Töre. Anabasis örgütündeki tek kadın Nezir.

Ve bu kadın benim kardeşimi kaçırmıştı.

Masanın lideri de kardeşimi yıllardır saklamıştı.

Başımıza ne geliyorsa hep bu masadan gel geliyordu.

Bakışlarımı, hala havada olan elden çekip elin sahibine diktim. Düşmanımın elini tutmazdım.

Havadaki eli yükselip kısa kestirdiği siyah saçlarının üzerinde gezdirdi. Keyifli bakışlarla bu kez aramızdaki iki adımı aştı ve bir adım daha atıp sağ tarafımda dikildi. Benim sırtım cama bakıyordu, onun ise yüzü. Kardeşimin üzerinde dikili olan gözlerini oymak istedim.

Sağ elim anında yükseldi, o daha beni durduramadan yakası çoktan avuçlarımın içindeydi.

Şimdiye dek acımı yaşıyordum. Acımı yaşamaya devam da edecektim ama içimde. Dışımda ise kaos.

Yüzüne karşı haykıramadığım her kelime için yumruğumun sesinin boş koridorda yankılanmasını sağladım. İlk yumruk ardından ikinci ve üçüncü… Yumruklarımın sayısını kaçırdım, o ise bir kere bile beni durdurmaya çalışmadı. En sonunda dengesini kaybedip yere düştü, onunla beraber hızla bende düştüm ama durmadım ama durdurmadı beni…

En son bana bakan siyah hareleri kapanmak üzereydi ve sanki birden bire tüm enerjim de çekilmiş gibiydi. Durdum, o nefes almak için çabalarken ben kalçamın üstünde arkaya doğru süründüm ta ki sırtım duvara çarpana kadar. Abilerim burda olsaydı ne yapacağımı söyler ve Asya'yı burdan alıp götürmüş olurduk ama onlar yok ve ben yetersiz, eksik biriyim.

Gözlerim bulanık görmeye başladı ardından yanaklarımda ıslaklık hissettim. Sırtımı yasladığım duvarın arkasında ölümle yüzleşen kardeşim, önümde kardeşimden ceset diye bahseden bir adam ve işe yaramaz bir adam olarak ben...

Ne işe yararım ki bu dünyada? Kardeşimi bunların ellerinden dahi koparıp alamayan bir zavallı, konuşmasını beceremeyen, yalvarmasını dahi beceremeyen bir zavallı.

Asya için yalvarırdım, Asya için yalvardım fakat bu yeterli değildi. Devamı da gelmeliydi. Yeterli değilim. Eksik ve bir hiçim.

“Dayak yiyen, ben; ağlayan sen.” Ardından Temur’un inleme sesi geldi. Eğdiğim başımı kaldırıp sesin geldiği yöne çevirdim. Sağ tarafıma gelmiş ve benim gibi sırtını duvara yaslamıştı. Şu an duvarın dibinde iki perişan adam vardı. Birinin acısı bedeninde diğerinin kalbi ve ruhunda.

Konuşmasını umursamadım ve başımı önüme geri çevirdim. Sağımda yükselen sıkıntıyla verdiği o soluğu duydum. Bu adam tam olarak ne istiyordu ve amacı neydi? Verdiği soluklar bile artık beni rahatsız etmeye neden oluyordu.

“Peki, konuşmuyoruz.” Bir süre sustu. Zaten konuşmuyorduk. Ben hala doğru düzgün konuşamıyordum. “O zaman ben sana yemek isteyeyim. Acıkmışsındır.”

Açlık? Tamamen unuttuğum bir fizyolojik ihtiyaç. Neredeyse bir gündür yemek yemiyor ve su içmiyordum. Bunu sorun etmiyordum. Bunu hiçbir Hardemir erkeği sorun etmezdi. Başımıza gelecek milyonlarca ihtimale karşı babam ve annem bizi hazırlamışlardı. Aç ve sussuz kalmak gibi. Kışın ortasında bir ormana bırakılıp başının çaresine bakabilmeyi öğrenebilmek gibi.

Yanımda kıyafetlerin hışırtısını duyduğumda kalkacağını sanıp başımı ona doğru çevirdim. Kalkmamıştı sadece yerinde biraz doğrulmuştu. Elini, pantolonunun arka cebine atıp telefonunu çıkardı ve mesajlar kısmına girdi. Bu mesafeden kime, neyi yazıp yolladığını okuyamadım.

“Adamlara yemek getirmelerini istedim.” telefona dikili bakışlarım yükselip gözlerinde durdu.

Bomboş bakıyordum ona. Şu an bedenim ve zihnim tamamen sıfırlanmış gibi hissediyordum. Sanki yorgunluktan bayılmış da, gözlerim kapanmadan uyuyordum.

Kaşları bir anlığına şaşkın bir ifadeyle yükseldi. “Asyayla tanıştığımız ilk zamanlarda farkında olmadığı vakitler böyle bakardı.” Parmakları ile çehremi gösterdi. “Sonra kendine gelip alaycı bir maske yerleştirirdi yüzüne.”

Asya’nın ismini bu adamın dudaklarından duymak istemiyordum. Asya’nın bu adamla herhangi bir ilişkisi olmasını, bu adamla arasının iyi olmasını istemiyordum.

“Bak, biz Töreler kimseye zarar vermeyiz. Düşmanlıklarımızı haykırır ve kimsenin sırtından hançerlemeyiz. Ama evet dostlarımızı saklar, gücümüzü gizleriz.” Başı ile arkamızda kalan duvarı işaret etti. İçinde Asya'nın olduğu odayı belirtip. “Kardeşin bunu biliyor ve bu yüzden işte burada.” Bakışları, düz bir hale döndü. Onu dışarıda görsem zararsız diyebileceğim bakışlara sahipti şu an.

Ayağa kalktı ve son kez bana bakıp arkasını dönüp yürümeye başladı. “Yemeğin gelecek, dinlenmek istersen bir odan da var ve kardeşin yaşıyor. Bu saatten sonra keyfine bak, küçük Hardemir.”

Dudaklarından kopup koridorda yankılanan melodik tını ile adımları benden uzaklaştı, adımları ile beraber dudaklarından dökülen tını da benden uzaklaşmıştı.

Derin bir soluk alıp ayağa kalktım ve camdan kardeşimi tekrardan izlemeye başladım. Teni hala bembeyaz. Sanki bir ölü.

Aklıma sürekli üşüşen ölümü def etmek istiyorum. Asya yaşıyor ve o hala bizimle.

Bekledim. Ne kadar bekledim bilmiyorum. Saat kaç bilmiyorum ama gecenin güne evrildiğini, otuz altı saati yani bir buçuk günden fazlasını burda geçirdiğimizi biliyorum. Bu süreçte önüme konan hiçbir yemeği yememiş her birini reddetmiştim ama belli bir süreden sonra suyu içmiştim.

Temur Töre denen adam ise bir daha gelmemişti.

Koridorun sonunda duyduğum adım sesleri ile yorgun bakışlarım hızla oraya yöneldi. Gelen doktordu. Asya için gelmişti. On iki saat dolmuş olmalıydı.

Endişe ama içerisinde de dün geceden beri yaşanmayan aksaklıklardan dolayı içimde yeşeren umutla doktorun bize doğru gelmesini bekledim. Her attığı adım sanki yere değilde kalbimin üzerine basılıyormuş gibi hissettim.

Bana baktı, beni umursamadı ve tek bir kelime etmeden odaya girdi. Dün geceden beri onu bekliyor ve onunla iletişime geçmenin yollarını arıyordum. Asya'nın yanına gidebileceğimi söylemişti ama ona sormadan ve doğru zaman aralığını bilemeden giremezdim. Yoktu doktor. Ben de tüm gece boyunca belki gelir veya bir başkası tarafından haber alırım diye bekledim ama bu konuda bana yardımcı olabilecek hiç kimse yoktu.

İçeriye girdiği gibi hızla cama döndüm ve içeride doktorun her hareketini izlemeye başladım. Baktığı ve yazdığı hiçbir şeyi anlamıyordum. Anlamakta istemiyordum doğrusu. Ben şu an sadece Asya ile ilgili gelecek o iyi haberi istiyordum.

Doktor durmadan bir şeyler yapıyor, bazı kabloları Asya’nın teninden koparıyor ve önündeki kağıda sürekli yeni şeyler yazmaya devam ediyordu. On dakika boyunca sürekli bir uğraş içerisindeydi ve en son Asya’nın üzerine doğru eğilip bir şeyler mırıldanmaya başladı.

Asya uyanmış mıydı?

İçimde yeşeren umutla odaya girmek için bir adım attım. Ya yanlışsa? Hemen eski yerime dönüp camdan izlemeye çalıştım. İçimde birden bire yeşeren bu heyecan ile durduğum yerde dikenler varmış gibi sürekli kıpırdanıyor, parmaklarım açılıp kapanıyordu.

Doktor, Asya'nın üzerine eğildiği için kardeşimi göremiyordum. Biraz daha sola kaysa görürdüm. Camın en sağına geçip bakmayı denedim ama yine kardeşimi göremedim. Bunun içimdeki heyecanı bastırmasına izin vermedim. Sonuçta doktor konuşmaya başlamıştı.

Sonra birden doğruldu ve hiçbir şey yapmadan bu kez odadan çıktı. Bu kez onu kaçırmadım. Bu kez beni unutmasına, beni aşıp gitmesine izin vermeden telaşla kapının önüne geçtim. Kapıyı açtığı gibi beni gördü. Bıkkın surat ifadesi anında yüzünde belirdi.

“Hasta iyi, birazdan kendine gelir. İçeriye girebilirsin.” Tek düze kurduğu bu kısa cümleler ile hayatımda ilk kez nefes alıyormuş gibiydim. Belki de benim asıl doğduğum gün buydu. Yeniden yaşamayı seçen kardeşimle doğum günüm.

Beni umursamayan doktoru bende umursamayıp onu kenara çektim ve doğruca odaya daldım. Ordaydı.

Dün gece ne kadar beyaza çalmışsa teni bugün daha sağlıklı duruyordu. Bu sağlık düne göre bir kıyasdı. Yoksa o parıldayan ve sağlıklı cildi, soluk ve sağlıksız duruyordu.

Asya, uyandığında bundan hoşlanmayacaktı. Biliyorum. Yüzüne ve saçlarına karşı aşırı hassastı, her akşam yemek için mutfağa indiğinde yüzündeki ve saçlarındaki o garip şeylerden anlayabiliyordum. Kardeşimi anlayabilmek ve ona yaklaşabilmek için önce uzaktan izlemiştim.

Korkuyordum çünkü. Asya her şeydi ve ben bir hiçtim. Beni sevmez diye korkuyordum.

İlk geldiği gün konuşmasını kıskanmıştım, yalan yok. Asya konuşabiliyordu. Ben onun gidişi ile sessizliği diğer ikizim bilirken o şakır şakır konuşuyor, üstelik benim varlığımdan da bir haberdi.

Burda Asya’ya değil de Çağrı abime kızıyordum. Ona abilik yaparken bizden hiç bahsetmemiş ve söz etmemişti. Mantıksız geliyordu, belki de benim bilmediğim yine binlerce olayın ardındaydı mantıklı nedeni.

Bir adım attım. Başta çekindim ve korktum. Nasıl davranmam gerektiğini bilemedim.

Bir adım daha attım ve ardı geldi. Şu an tam önündeydim. Yatağın kenarındaki küçük boşluğa bedenimi koydum. Sığmam imkansızdı ama gücü çekilen bacaklarım için en azındna küçük bir destekti.

Asya’nın yüzüne baktım. Çenesindeki gamzesi bu durumda bile belliydi. Parmaklarım usulca yükseldi ve canını acıtmaktan korka korka o gamzeye işaret parmağımı dokundurdum.

Bip, Asya.

Tıpkı üç yaşımızdaki gibi. Gözümden akan yaşı hissettim.

İşaret parmağım yükseldi ve Asya'nın sağ yanağına dokundu tüy gibi bir dokunuşla. “Araba,” sadece dudaklarımı oynatabildim. Sonra sol yanağına değdi parmağım, “Geldi,” Parmağım bu kez alnı ile buluştu. “Durakta,” Parmak ucum, burnunun ucuna dokundu. “Durdu.”

“Durdu.” Yükselen ve kulaklarıma ilişen ses ile yanağımdaki yaşların arttığını hissettim. Durmadım ve son hamleyi yaptım.

Parmak ucum son kez kardeşimin çenesindeki gamzeye değdi. “Bip.” Ben mırıldandım.

“Bip.” O ise sesim olup konuştu.

Parmağım hala çenesindeyken bakışlarımı çenesinden ayırıp güzel yeşil harelerine diktim. Gözleri gölün rengine benziyordu. Hayır, mavi renk göller değil. Ormanda en kuytu köşede saklı olan o göllerdeki açık yeşil renk gibiydi. Eşsiz ve güzel.

Kısık ve her şeyi net bir şekilde hatırladığını belli eden bakışlarla bana bakıyordu ama bir fark daha vardı.

Asya’nın bakışlarında bu kez bana karşı merak dışında sevgi de vardı.

ASYA DORUKER

Tenimde dolanan naif dokunuşları hissediyorum. Emin değilim ama. Dokunuşlar o kadar hafif ki acaba yanılıyor muyum diye şüpheye düşüyorum. Ama var. Orda. Sağ yanağımdaydı önce sonra sol yanağıma geçti.

Merak ettim. Bu dokunuşların sahibini görmek istedim. Kim bilmiyorum ama huzurluyum. Çağrı abim mi yine beni uyandırıyordu yoksa?

Birbirine geçen kirpiklerim ve ağırlaşan göz kapaklarımı zorlayarak araladım. Önce kısa bir bulanıklık vardı. Ona rağmen önümdeki silüeti seçebiliyordum. Sonra netleşti.

Açık sarı renk saçları alnına dökülen, üzerime eğilen adam Çağrı abim değildi. İkizim, öteki yarım Enisimdi.

Parmakları bir kez daha hareketlendi ve burnumun ucunda duraksadı. O an Enis’in dudakları kıpırdandı. “Durdu.”

O’nun sesi oldum. “Durdu.”

Çenesi titredi, bakışları bu titreyişe eşlik etti ve onlarda bir süre tereddütle kırpıştı ama bakmadı bana. Oyununa devam etti.

Ve parmak ucu çenemdeki gamzemde durdu. “Bip” dudakları yeniden kıpırdandı ama duydum. Yeminim olsun ki ben Enis Hardemirin dudaklarından kopup gelen o kelimeyi duydum.

“Bip.” Oyunu son kez onunla beraber sonlandırdım ve ikiz kardeşimin gözleri, bakışlarıma doğru yükseldi.

Gözleri, kızarmış. Göz altları şişmiş. Uzun süredir aç, sussuz kalmış gibi bitkin durmuş. İçim yandı. İçi yanmış canımın. Enis’im yanmış, yakmışlar onu da.

Sol yanağından bir damla akıp süzüldü teninde. Enis Hardemir benim için ağlıyor muydu?

Ağlıyor. Ağlıyordu. Kollarındaydım.

Ne olmuştu böyle? Karnımdaki sızı, hastane yatağı?

Babam. Benim kahramanım beni vurmuştu. Baybars Hardemire sıkılan kurşun benim tenimde durmuştu. Kurşunun sahibi ise babamdı.

Durur sanmıştım. Vurmaz sanmıştım ama o zaten beni sevmemişti ki. Onun tek amacı intikamdı ve beni kullanarak çok güzel intikamını almıştı.

Ağladım. Nefesim kesilircesine ağladım.

“Asya, güzelim..” Enis’in beni sakinleştirme çabalarına yanıt veremiyordum. Duyuyorum ama ona yanıtsız kalıyordum. “Ağ-lama, ağlama.” Sesi sürekli kayboluyordu. Sesi sürekli kısılıyordu. “Yal-varırım, ağlama.”

Bakışlarımı Enis’e diktim. “Enis,” konuşamadım. Araya bir hıçkırık kaçtı. “Babam, beni neden sevmedi ki? Oysa ben onu çok sevdim. Babam bildim. Benim başka babam yok ki. Bir o var, O da öldürdü beni.”

Enis, halime dayanamamış gibi bedenimi kendine çekip sarıldı. Kolları, tüm bedenimi sarmış ve sarabildiği kadar bir o kadar da şefkatle sarmıştı. “Baybars var. Bizim babamız.”

“Ama bana babalık yapan Sarhundu.” Başımı Enis’in göğsüne daha da gömdüm. “Enis, ben nasıl ihanet edeyim babama?”

“Asya,” Sanki ne diyeceğini bilemiyormuş gibiydi. Sesi boğuk çıkıyor, konuşurken de zorlanıyormuş gibi soluk alıp vermekte zorluk yaşıyordu.

Başımı göğsünden çekip ona diktim. “Enis, ben aptalım değil mi?” Hala gözümden akan yaşa inat gülmeye çalıştım. “Baksana beni öldüren adama hala ihanet edemeyeceğimi söylüyorum.”

İstemiyorum ki. Bana yeniden piç denilip sokakta dayak yemek istemiyordum.

İstiyordum, canım her yandığında bir babaya sarılmak, sığınmak.

Çok aciz ve kimsesiz hissediyordum.

Kendimden, varlığımdan, bir türlü ölemeyişimden nefret ediyordum. Bunda bile beceriksizim. Ölemiyorum bile.

“Neden kurtardınız ki beni?” Akmaz dediğim yaşlarım daha da hızlanıp akmaya başladı. Başımı kaldırdığım göğse geri sığındım.

“Gidemezsin ki benden.” O da acı çekiyor. Korka korka bedenime dolanan kolları tekrardan sardı beni. “Deme öyle, deme… Deme, Asya.”

Kollarımı göğsünde bir araya getirip ağladım. Ona ağladım, acizliğime ağladım, ihanetlere doğuşuma ağladım, aile olamayışımıza ağladım ama en çok da yok olamayışıma ağladım.

Biliyorum çünkü. Son değildi yaşadıklarım, başlangıçtı her biri.

Kalbim, acıyor. Sanki biri göğüs kafesimi keskin bir jiletle açmaya çalışıyor, çığlık atıyorum ama duyan yok. Kimse duymamıştı zaten beni.

Saçlarımın arasına süzülen parmaklarla ağlayışlarımın arasından iç çektim. Yavaş yavaş sevdi saçlarımı. Sonra dudaklarını hissettim saçlarımın arasında, derin bir soluk da aldı ve devam etti saçlarımı sevmeye.

“Enis,” diye mırıldandım ne kadar bir süre geçtiğini bilmeden. Bedenim ağlamaktan yorulmuştu ve karnımdaki o küçük sızı artmaya başlamıştı.

“Hı,” diye mırıldandı, ikizim.

“Çok üzdüm mü, seni?” Bakışlarımı göğsünden çekip yukarıya bakışlarına diktim.

Dudaklarında merhametle tebessüm var oldu. “Yok-luğun üzüyor.”

Bakışlarımı utanıp geri indirdim. “Tamam, bir daha üzmem seni.” Daha fazla konuşturup yormak istemedim onu. O sormadan yanıtladım. “Yokluğumu bir daha yaşatmam sana, Enis.” Bakışlarımı bir söz almak için kaldırdım. Gözlerinde o sözün inancını görmek istedim. “Ama sende yokluğunu yaşatma bana, tamam mı? Benim hiç gücüm kalmadı, Enis. Gidersen, giderim.”

Sözlerime bir an öfkelendi. Gitmekten bahsetmemden hoşlanmıyordu.

Enis ile aramız tam düzelecek dediğim an, dileğim gerçekleşmişti. Onun kollarında göğü izlemiştim. Acı çekmiştim, canım yanıyordu ama o an Enis’in kollarında öleceğimi düşündüğüm için huzurluydum. O an için üzüldüğüm bir diğer şey ise bunu Enis’e yaşatmamdı.

Kollarımı, karnımdaki yaraya dikkat ederek Enis’in bedenine sardım. Ona ilk kez sarılıyordum.

Bilmiyorum, belki küçükken çok fazla sarılmışımdır ama hatırlamıyorum. Bu bizim ilk sarılışımız bu yüzden.

Kollarımı sardığımda Enis saçlarımın tepesine bir öpücük daha bıraktı ve bu kez kollarını tenimden ayırıp bakışlarını eğerek bana baktı. “Doktor.” dedi tek kelimeyle. Ses tellerini çok fazla yormuş olmalıydı.

Ona başımı salladım sadece. Dudakları şefkatle yeniden kıvrıldı.

Gözleri ile karnımdaki yarayı gösterdi. “Acı?” Giderek kötüleşen sesi ile iç çektim ve bacağımın üstünde duran elini avuçlarımın arasına aldım.

“Ağrım yok, canım.” Başımı usulca eğip onu izledim. “Büyük ihtimalle serumda ağrı kesiciler vardır. Çok fazla hissetmiyorum. Sadece biraz halsiz hissediyorum.” Konuşacağı vakit izin vermeden devam ettim konuşmama. “Uyuduğumda geçer, korkma benim için artık.”

Gözlerine yerleşen endişe ile iç çektim. “Ne kadardır hastanedeyiz? Parmaklarınla göster, Enis. Yorma daha fazla kendini.”

Kaşlarını isteğimle çattı ve gözlerinde yeşeren o endişe tohumları gitti. İkizim bana sinirlenmiş. Ama yine de işaret parmağını gösterip bir sayısını vurguladı.

“Bir gün mü?”

Başını aşağı yukarı salladı. Dudaklarımı mahcup bir şekilde kemirmeye başladım. “Enis, doğum günü…” Konuşmama müsaade etmeden hızla ayağa kalktı.

“Doktor.” dedi tekrardan ve bir daha yüzüme bakmadan odadan çıkıp gitti.

Tek başıma kaldım küçücük odada ama sanki her an oda genişliyor genişliyor ve kocaman bir evrenin içinde kaybolacakmışım gibi hissediyordum.

Gözlerim yeniden bulanıklaştı. “En azından hala hissediyorum.” Dudaklarımdan kopan hıçkırıkları bastırabilmek için elimi ağzımın üzerine bastırdım. Kesilmedi sesim. Yumruk yaptığım elimi ısırmaya çalıştım. Acıyı unutmaya çalıştım ama nasıl unutulurdu kalp acısı bilmiyordum. Bilmeliydim ama. Enis için. Ona dünden beri yük olmuşumdur. Daha fazla yük olmak istemiyordum.

Babamın silahından çıkan bir kurşunun tenimle buluştuğunu unutmalıydım. Hayır, uzun süreli bir unutuşa değil kısa bir süreli unutuşa ihtiyacım vardı çünkü biliyorum. Unutursam alamazdım intikamımı.

Şimdiye dek susmuştum ama artık susmak yok. Herkes görmüştü kim olduğumu ve kim olamadığımı.

Bedenimi yeniden yatağın üzerine bıraktım. Cenin pozisyonuna geçip sarılmak istedim kendime ama karnımdan yayılan acı ile hareketlerim kısıtlıydı. Bu acıyı hatırlayınca gözlerimdeki yaşlar tekrar aktı.

“Ağlama, Asya. Enis için ağlama.” Gözlerimdeki yaşları sildim. “Sonra ağlarız.”

Burnumu çekip önümdeki duvarı izlemeye başladım. Ağlayışlarım kesilmiş, iç çekişlere dönüşmüştü. Bedenimde birden yorgunluk arttı. Göz kapaklarımı açık tutacak takati bulamadım ve gözlerimi yumdum.

Kapalı gözlerime rağmen hala bilincim beni terk etmemişti. Odanın kapısının açıldığını ve içeriye giren adım seslerini duydum ama gözlerimi açacak gücü bulamadım. Enis burdaydı zaten. Bana zarar veremezlerdi. Enis olmasa da bana zarar veremezlerdi.

Parmaklarımın arasına sızan iri ve uzun parmakları hissettim. Yüreğimde var olan o ağırlığın buharlaşıp hafiflediğini ve bedenimi yavaş yavaş terk ettiğini hissettim. Uykum daha da arttı ve bu kez iç çekişlerim tamamen durdu.

“Ağlamış.” Tanıdık bir ses kulaklarıma ilişti. Enis’in değildi. Tam olarak sesin kime ait olduğunu da çıkaramıyordum şu an.

Ve o an tenime değen naif bir dokunuş hissettim. Enis’in dokunuşları. Parmakları göz altlarımda, kirpik diplerimde nazikçe geziniyor sanki orada asılı kalan yaşları parmakları ile tenimden söküp alıyordu. Dudaklarım titredi, yeniden ağlamak istedim ama ağlayamazdım.

Dudaklarımı daha da geçirdim birbirine. Enis’in parmakları bir an tenimde durdu ve o an Enis’in üzerime doğru eğildiğini hissettim. Yanağımda hissettiğim dudakları ile dayanamadım. Tüm gücüm beni terk etti ve ağladım. Kapalı göz kapaklarıma rağmen yaşların aktığını hissettim ama biri bile yanağıma dahi ulaşamadı. Enis her birini parmak uçları ile tutuyordu ve hala üzerime eğiliydi. Kulağıma fısıltısı ulaştı. “Ağlama, canım… Ağlama.”

O ağlama dedikçe bana şefkatini sevgisini verdikçe ağladım. Sevilmiştim daha önce ama yalanlarla doluydu tüm sevgilerimiz. Bu kez hiçbir yalan yoktu. Ben ilk kez saf bir sevgi ile seviliyordum.

Sonra bıraktım. Kendimi uyku ve canımın öteki yarısı olan adama Enis’e bıraktım. Bedenimdeki yaraya rağmen ben en güzel uykularımdan birine gözlerimi yumdum.

𓆩☯𓆪


Göz kapaklarımın ardından gelen ışık huzmeleri beni yeniden rahatsız etmeye başlamıştı. Yüzümde çok güçlü bir ışık huzmesi raks ediyor, göz kapaklarıma aldırmadan varlığı ile beni rahatsız ediyordu.

Ağırlaşan göz kapaklarımı aralamaya çalıştım ama ilk an yapamadım. Sanki biri kirpiklerimi tek tek göz altlarıma yapıştırmış beni mahkumluğa esir bırakmıştı. Bedenimde birden korku var oldu ve yeniden denedim. Bu kez gözlerimi aralamayı başardım ama görüntü hala net değildi. Uzun bir süre görüntünün netleşmesini bekledim.

Sonunda etrafımı daha net görebiliyordum. Bembeyaz bir tavanla bakışıyordum şu an. Başımı çevirip etrafı incelemeye başladım. Bir hastane odasındaydım. Başımı sağıma doğru çevirdiğimde ise küçük bir koltukta uyuyan Enis’i gördüm.

Zihnimde bir sis perdesi vardı. Neden burda olduğumu, Enis’in neden benimle beraber bu odada kaldığını hatırlamıyordum. Sonra birden tenimde keskin bir acı hissettim.

Karnımda yanıcı bir sızı vardı. Parmaklarım hızla oraya doğru yükseldi. Sanki o bölgeyi tutsam acıyı da avuçlayabilirmişim gibi. Dudaklarımdan kaçan inlemeyi durduramadım. Bu inlemelerin ardı arkası kesilmedi. Canım acıyordu, zihnimdeki sis perdesinden kurtulamıyordum.

Yatağın çöktüğünü hissettim ve telaşla konuşan birini duydum. Ben Enisle beraber tektim. O konuşamazdı ki?

Sonra kalktı. Tüm o acıya rağmen zihnimi perdeleyen sis, O’nun sesi ile dağıldı. Kapalı gözlerimi aralayıp bana endişe ile bakan adama baktım.

“Enis,” O konuşabiliyordu. Duymuştum sesini ve hala duyabiliyordum onu.

“Asya, çok mu acıyor?” Enis Hardemir’in endişe ile baktığı ve acısından korktuğu kişi bendim. İkiz kardeşi için benim için endişeleniyordu.

“Konuşuyorsun.” Enis konuşuyordu. Acıma rağmen güldüm. Duydum onun sesini. Çok güzeldi. Biraz boğuk, biraz kısık ve pütürlü ama en güzeliydi çünkü onun sesiydi bu.

Enis, yüzüme gelen birkaç tutam saçı kulağımın ardına doğru attı. Dudaklarında bir anlığına şefkat belirdi. “Konuşuyorum.”

Ağlamaya başladım. Önce Enis’in güzel sesine, sonra bedenimde kendini hatırlatan acıya ve en sonda neden hastane köşesinde olduğumu hatırladığım için ağladım.

Enis, ağlayışlarım artınca hızla ayaklandı ve “Doktoru çağırıyorum.” dedi. Bundan önce de uyanmıştım ama bulanıktı zihnim, hatırladığım tek şey o zamanda Enis’in doktor çağırmak için odadan çıktığıydı.

“Gitme,” Ona yalvardım. “Enis, gitme. Beni yalnız bırakma.”

Durdu. Bakışları ben ve kapı arasında büyük bir telaş ve ikilemle gidip geliyordu. Ama istemiyordum. Şu an yalnız kalmak istemiyordum.

Bir adım bana doğru geldiğinde karnımdaki acı yeniden arttı ama gitmesini istemediğim için belli etmemeye çalıştım. İşe yaramadı ama. Kasılan bedenim, dudaklarımı acıdan birbirine geçirişim ile bedenimdeki acının arttığını anlamıştı. Attığı bir adımı da aldı benden ve olmaz der gibi başını sallayıp kapıya doğru gitti.

Bu kez saldım gözyaşlarımı özgürce. Kapıyı açıp gidecekken tekrar durdu, Enis ve öfke ile bir soluk verip bana döndü. Sanki pes etmişti. Etti de. Aceleci bir tavırla yürüdüğü o yolu geri aştı ve yanıma gelip bedenini yatağın kenarına bırakıp beni kollarının arasına aldı.

Parmakları hızla saçlarıma dalmıştı. “Bırakmam seni, geri geleceğim. Ne olur ağlama. Dayanamam.”

Kollarımı kaldırıp ona sarılmak istedim ama bedenimde güç yoktu. Sadece ağlayabilecek kadar enerjim vardı. “Gitme.”

“Asya,” dedi, o da ne diyeceğini ne yapacağını bilemez bir ifade ile. “Ca-nın yanıyor...” Giderek kötüleşen bir ses ile konuşmaya başlamıştı.

Aslında onun da canı yanıyordu, değil mi? Sesi için kendini doktora göstermemiştir. İç çekip beni yasladığı göğsünden ayrılmaya çalıştım. Beni anladı ve kontrolünü sağlayamadığım bedenimi istediğim hale soktu. Bakışlarımız artık birbirimizdeydi.

“Tamam.” Doktor geldiğinde Enis’in ses tellerinin hasar alıp almadığına da bakardı. Acaba onun da canı çok yanıyor muydu?

Enis, ani karar değişimimi anlamamış gibi bir ifade ile bana baktı ama aynı zamanda yüzünde bir rahatlama da geçip gitti. Bedenimi yavaşça yatağa geri bıraktı ama o an karnımın kasılması ile bedenimde yüksek bir acı yayıldı. Alt dudağımı acı içinde dişleyip başımı çevirdim. Enis’in daha fazla acımı görmesini istemiyordum.

Ama görmüştü. Hızla ayağa kalktı. “Doktoru çağırıp geliyorum.” Giderek kötüleşen sesi ile o hala bana odaklanıyordu.

Bir kaç adım sesini duyduğumda o an kapı sesini de duydum. Enis’in kapıyı açtığını sandığımda başka sesler odada yankılandı.

“Uyandı mı?” Temur’un sesini duyduğumda başımı kapıya doğru çevirdim ve yanındaki doktor ile beraber kapıda durup Enis’e merakla baktıklarını gördüm.

Enis aceleci bir tavırla başını salladı ve “Canı yanıyor.” dedi.

Temur da endişe ile bakışlarını Enisten ayırıp bana baktı. Siyah hareleri ile göz göze geldiğimde yüzümdeki acıyı gördü. Onunla beraber doktor da bana bakmış ve iki adamdan önce yanıma gelmişti.

“Günaydın, Asya Hanım. Nasıl hissediyorsunuz?” Odaya geldiği gibi soru sormaya başlamıştı.

Karnımdaki yanma hissi ile iç çekip acıyı unutmaya çalıştım. “Yanıyormuş gibi…” Eğer konuşmakta dahi zorlanmıyor olsaydım çok daha güzel şeyler diyebilirdim.

Doktor, önce monitörün ekranına baktı sonra ise bakışlarını bana dikti. “Bu yanma karnınız da mı?” Sakin sakin soru sorması ile kafamı duvara vurmak istedim.

“Evet…”

“Bakalım, yaranızda herhangi bir sorun var mı? Durumunuz şu an stabil. Büyük ihtimalle ağrı kesicilerin etkisi azaldığı için ağrıyı hissetmeye başladınız.” Konuşması bittikten sonra üzerimdeki ince örtüyü kaldırdı ve o an Enis ile Temur’un odadan çıktığını gördüm. Enis kalabilirdi ama O’nun rahatsız olabileceğini düşünüp konuşmadım.

Doktor yaraya baktığında ben bakışlarımı yaradan çekip sağ tarafındaki boş duvara diktim. Babam diye sevdiğim adamın açtığı yarayı görmek istemiyorum.

“Yaran gayet iyi durumda.” Sonra üzerime yeniden örtünün örtüldüğünü hissettim. Bakışlarımı duvardan çekip doktora baktım.

“Şimdi sana bir ağrı kesici daha vereceğim. Şimdi bana, bugünün tarihini söyleyebilir misin?”

Tarih mi? Ben en son doğum gününü hatırlıyorum. Yirmi bir aralıktı. Sonra uyanmıştım ve Enis bir gün geçtiğini söylemişti. “Yirmi iki aralık?” diye emin olamadan konuştum.

“Buraya gelmeden önce en son neyi hatırlıyorsunuz?”

O geceyi hatırlamak istemiyordum ama acılarımı dindirecekse doktorun sorularına yanıt verebilirdim. “Kar yağıyordu. Yanımda Enis vardı.” Sesim bir anlığına titredi. “Her şeyi hatırlıyorum.”

Konuştuğumda karnımdaki ağrı sürekli kendini belli edip duruyordu. Uzun aldığım soluklar dahi acı olarak bedenime nüfus ediyordu ama uzun, derin bir soluğa da hasret kalmıştı bedenim.

“Ağrın ilaçlarla azalır. Birkaç test için birazdan bir hemşire gelecek ama genel olarak durumun iyi.” Demine nazaran giderek monoton ve ilgisizleşen sesi ile başımı salladım.

“Tamam.” dedim. Sanırım teşekkür de etmem gerekiyordu ama şu an içimden gelmemişti.

“Sizden bir şey isteyebilir miyim?” Aslında doktordu ve görevi olan bir şeyi ondan yapmasını isteyecektim ama yine de gerildim.

Bir an bakışlarını bıkkın bir ifade ile yer değiştirdi ama zoraki bir maske ile onu örttü. “Tabi.”

“İkizim Enis, O yirmi yıldır konuşamıyor ve vurulduğum gece konuşmaya başladı. Konuşurken zorlanıyor ve büyük ihtimalle ağrısı var. Onu da kontrol eder misiniz?” Her doktorun kendi alanı vardı ama sonuçta doktor doktordu.

Yeni bir iş çıkardığım için sanki bana öfkeliydi. Dudakları aralanıp beni olumsuz anlamda yanıtlayacağını düşününce erken müdahalede bulundum. “Temur’a söylemeden önce size söylüyorum. Burada olduğunuza göre de yapmakla zorunlusunuz.”

Hastane odasına benzeyen bu odanın bir hastaneye ait olmadığına da emindim. Bu da doktorun da pek masum olmadığını gösterirdi. Bir de Temurdan emir alıyordu. Yani benden.

Bir an dişlerini birbirine geçirdi öfke ile ama hemen onu silme çabasına girdi. Başarısız bir kukla. “Evet, yapmakla zorunluyum ve yapacağımda.”

Ve gitti. Sert adımlarını yere vura vura giden kırklı yaşların ortasındaki kel adamı arkadan izledim. “Otuz yaş üstü erkeklerde çekilmiyor, canım.”

Doktor kapıyı araladığı gibi Enis ve Temur içeriye girmişti. “Enis, doktoru takip et. Seni muayene edecek.”

Enis’in adımları odanın içerisinde havada asılı kaldı ve kaşları anında öfke ile çatıldı. “Neden?”

Ona gözlerimi devirmek istedim ama tüm enerjimi suratsız doktor ile harcamıştım.

Keşke, Buğra burda olsaydı. O benimle çok güzel ilgilenirdi. Aklıma üşüşen Hardemir ile kaşlarımı çattım. Şu an ne yeri ne sırası.

“Sesin, Enis.” Yine bedenimde bir uyuşukluk baş göstermeye başlamıştı. İlaçların etkisi sandığımdan daha hızlıydı.

“Seni bırakmam.” Enis’in sesi daha da kısılmıştı. Daha da kötüleşiyordu.

“Benim için sesini koru, Enis.” Gözlerimi bir an kapadım. Bedenimi terk eden acı ve o yanma hissi sanki mayışmama neden olmuştu.

“Asya,” Enis’i hızla böldüm.

“Benim için…” Kısık çıkan sesimi duyduğunu biliyordum zira beni de onaylamıştı. “Tamam.”

Başka bir şey demesine gerek kalmadan odadan çıkıp gitti. Ardından kapanan kapı sesi ile iç çekip göz kapaklarımı zorlayarak araladım ve tam önümde duran siyahlar içerisindeki adamı gördüm.

“Sarhun Korgöz’e bedel ödetmemin vakti geldi.” Dudaklarımın arasından kaçan esneme ile Temur beni ciddiye aldı mı bilmiyorum ama devam ettim. “Ona istediğini vereceğim.”

“Ne yapmamı istiyorsun, küçük Hardemir?” Uzun süredir Temur’un bana böyle seslenmesini duymamıştım. Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.

“Sarhun Korgöz’ün, kızı için açtığı mezarı dolduracağız.”

Beni yıllardır annem adına kazıdığı mezara götürüp üvey babamın sevgisine karşı yaşadığım kıskançlık ile büyütmüştü. Evet, o mezar başında bir babanın kızı için nasıl acı çektiğini, nasıl sevdiğini görmüş ve kıskanmıştım.

Keşke benimde bir mezarım olsaydı da en azından mezar başımda ağlayan bir babam olurdu diye düşünürdüm. Bir de Sarhun Korgöz’ün öz kızı olmak isterdim. Dedemin.

Dedem, beni annemin boş mezarına götürüyormuş bilememişim.

Şimdi, dedemim her yıl ziyaret ettiği o mezarı dolduracaktım… Ama O’nun silahından çıkan bir kurşun ile o mezar dolacaktı.

Yirmi üç yaşımı doldurduğum, yirmi bir aralık gününde geçmişimle vedalaşmıştım. O gün ve zaman bizim için vedaların bittiği yerdi.

Ve vedaların bittiği yerde başlardı ihanet.

 

Yeni Bölümden

 

"Bende onunla yaşıtım ve küçük falan değilim. Enisim hiç değil!” Öfke ile Temur'a baktım. Bugün ona karşı sergilediğim en net tavır buydu. “Onun düşünceleri, benim de düşüncelerim.”

“Senin kendi düşüncelerin yetmiyordu bir de ikinci bir düşünce yumağı çıktı.” Öfke ile sitem etti. “Valla yetişemiyorum ben sana!”

Bakışlarımı ondan çekip Enis'in göğsüne daha da gömüldüm. “Zaten yetişemezsin sen, bana.”

“Şımarık!” diye sitem etti anında.

Ve Enis gülüp saçlarımın tepesin bir öpücük bıraktı. “Tam bir Hardemir prensesi.”

Karnımdaki dikişleri acıtmayacak şekilde omuz silktim. “Sadece senin.”

Dudaklarından keyifle bir kıkırtı döküldü. “Bu da olur.”






 

Kaldı elimde 4 bölüm...
Bence 28i de yazıp 12 temmuzdan önce atabilirim ama emin değilim ondan. Neyse son iki ay zaten. (stresten öleceğmmm hahah)

Evet, gelelim bölümeee.... Nasıldı? Enis ve Asya'nın kardeşliği nasıl? Ben bu ikisini yemek istiyorum. Enis aşırı tatlı geliyor yaaaa

 

Bölüm : 11.05.2026 17:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...