
Tenimde hissettiğim karıncalanma ile rahatsızlandım bir an. Başımı yastığın öteki tarafına çevirdim ve o karıncalanma hissinden kurtuldum. Sadece bir kaç saniye. Yeniden hissettiğim o karıncalanmayı bu kez daha net bir şekilde hissedebiliyordum.
Karıncalanma falan değildi, yüzümde dolaşan parmaklar vardı. Gözlerimi zorlukla aralayıp yüzümde dolanan parmakların sahibini aradım. Önce bakış açıma gözümün altındaki işaret parmağı takıldı. Biri göz altlarıma bir şey sürüyor ve masaj yapıyordu.
Anlamsız ve garipseyen bakışlarımı biraz daha kaldırdığımda pür dikkat yüzüme bakan ve yüzüme bir şeyler sürenin Enis olduğunu gördüm.
“Ne yapıyorsun?” Uykudan dolayı çıkan mahmur sesim ile bir an Enis irkildi. O kadar odaklanmıştı ki açık gözlerimi fark edememişti.
Aralık gözlerimi gördüğünde yüzündeki o ciddiyet anında silindi ve büyük bir tebessümü dudaklarına yerleştirdi. Koca adam şu an gözümün önünde küçücük bir çocuk gibi duruyordu.
“Sana bakıyorum.” Kendinden emin çıkan haylaz sesi ve son uyanmama göre daha iyi çıkan sesi ile kıkırdayıp dans etmek istedim.
“Onu görüyorum, Enis.” Kıkırdayışlarıma engel olamadan dudağımdan küçük bir kıkırtı koptu.
Eniste benimle beraber güldü ama daha kısık bir tonda. “Yüzüne bundan sürüyorum.” Elindeki göz altları için kullanılan kremi kaldırdı. “Sen sürüyordun. Ben de uyanana kadar sana bakıyorum.”
Kurduğu en uzun cümle ve tamamen bana karşı olan ilgisi. Dudaklarımdaki tebessüm silindi ve yerini ağlamamak için birbirine bastırmış bir hal aldı. “Sen nerden biliyorsun onu kullandığımı?”
Birebir kullandıklarımın aynısıydı.
Enis, gözlerimin doluluğunu görünce iç çekip üzerime eğildi ve sıcak dudaklarını nazikce yanağıma bastırdı. “İkizimi tanımak için çabalıyordum.”
Dayanamadım ve hala üzerimde duran adamın kafasını tuttum. “Oy, kurban olurum ben sana!” İçimdeki o sevgi patlaması şu an dışarı yansıyordu. Enis’i artık kimse elimden alamazdı. “Sen, bana ters ters bakarken bile beni mi düşünüyordun?” Kollarımı sardığım başını daha da sardım.
“Asya, boğulcam!” Hem yardım dilenmesi hem de gülmesi ile bende güldüm.
“Benim kollarımda boğulcan işte, daha ne istiyorsun?” diye mızmızlandığımda gülüşü arttı.
“Öleyim o zaman kollarında.” dedikten sonra bedenini sol tarafımda kalan boşluğa bıraktı. Bacakları tamamen yatağın dışında başı ise omzumun üzerine düşmüştü şimdi.
Alttan bakışlarını bana dikip huzurla tebessüm etti. “Beklediğimden de iyiymiş.”
Bir an kaşlarım havalandı. “Ne iyiymiş?”
Bakışlarını benden çekip yerini daha iyi ayarlamak için biraz kıpırdandı ve sol kolunu yarama gelmeyecek şekilde tenimin üzerine attı. “Kardeşimin omzu.”
Parmaklarımı kaldırıp ensesine dökülen hafif uzun sarı saçlarını okşamaya başladım. Benim saçlarımdan biraz daha koyuydu ama daha yumuşak. Acaba ne kullanıyordu saçları için? “O omuz senin için hep dik ve yumuşak olacak. Yaslanmak istediğinde gel, tamam mı?”
Başını hafifçe hareketlendirdi. Hâlâ konuşmadan önce mimik ve jest kullanıyordu.
Bir süre ikimizde sessiz kaldık. O ne düşündü bilmiyorum ama ben kopan yaygaraları düşünmeye başlamıştım. Öncelikle şu an karnımda küçük bir sızı dışında bir acı yoktu. Ki o sızıyı düşünmezsem varlığını dahi unuturdum ve Sarhun Korgöz. Umarım ona hazırladığım sürprizi beğenmiştir.
“Asya,” Enis’in mırıltısı ile zihnimdeki cehennemden kopup ona odaklandım.
“Hı,”
“Annemler çok merak etmiştir, seni ve ben hala onlara ulaşamadım.” Başını omzumdan kaldırıp bana baktı. “Temur denen adama söylesene bizimkilere iyi olduğunu söylesin.” Cümlesi devam edecekti ama bir an boğazında bir şey varmış gibi yutkunup yüzünü acı ile buruşturdu.
“Tamam, zaten Çağrı abim beni merak etmiştir. Delirmiştir o korkudan.” Bugün Temurla konuşup Çağrı abime haber verecektim zaten. O deli adamı bir de evdekiler rahat bırakmamıştır. Buğra bile ona yüz çevirmiştir.
Abimin elinden aldığım ailesini geri vermeliydim. Başta yaptığımız o dahiyanece fikir aslında çok da iyi değilmiş. En azından işe yarar kısımları vardı.
“Sadece Çağrı mı?” Enis’in bir an sesi kızgınlıkla çıkmıştı.
“Belki Buğra da olabilir. İlk günden itibaren bana karşı en iyi olan oydu.” Fısıltımı net bir şekilde duymuştu.
“Arem?”
Düşündüm. “Arem beni kaçırdı, zorla kahvaltıya indirdi… Ama zengin bir abi. Şimdi düşman etmeyelim kendimize. Ona da diyelim bari.” Keyifsiz çıkan sesim ile kıkırtısını duydum.
“Pars?”
“O çok sinsi. Adım atarken yüz kere düşünüyorum yanında ama en zekileri de o. Şimdi durduk yere onu da düşman etmeyelim, değil mi?” Zaten bir kere adamı vurmuştum. Bir kere daha karşıma almak istemiyordum.
“Ben salak mıyım, Asya?” Alıngan çıkan sesi ile kahkaha attım ve o an dikişlerimi zorladığım için acı bedenimde varlığını belli etti. Hızla kahkahamı böldüm.
“Sen onlardan değilsin.” O yamyamlarla Enisim bir miydi ya?
“Kimdenim?” Meraklı çıkan sesi ile düşündüm.
Çok sürmeyen bir düşünceydi. “Tabiki de bendensin. Unuttun mu ikiziz biz.”
“O zaman olur.” Keyifle çıkan sesi ile yanağımı başına yasladım.
“Baha?” Kaldığımız yerden devam ediyorduk sanırım. Edelim bakalım nereye kadar edebileceksek.
“O bana kötü davrandı. Zaten beni sevmiyor. Ona demeyelim.” Sokak kızı demişti bana. Sürekli beni aşağılamasını da unutmamıştım. O adamın burnunu sürtmeden rahat etmezdim.
“Ama farklı…” Enis’in abisi için yalvarmasını umursamadım.
“Hayır, bırak da davranışlarını sorgulasın avukat.” Son zamanlarda Baha ile gülüp eğlenmem affettiğim anlamına gelmiyordu. İliklerine kadar beni kaybetme duygusunu yaşamalıydı. Tabi bu süreçte gerçektende onun için bir anlam ifade etmişsem.
“Tamam. Babamız?”
İşte burda duraksadım. Baybars Bey… Karnımdaki o kurşun izinin asıl sahibi bile Oyken ben ne yapacağımı ne düşüneceğimi kestiremiyordum. Bilsin mi yaşadığımı? Bilsin ama yine de beni koruyamayışı geliyordu aklıma.
Yanı başındaydım koruyamadı beni, kollarındaydım kurtaramadı beni bir başkasından. Sadece bir kez dahi olsa ben onun tarafından korunmak isterdim. Kendimi koruyabilecek yaşta ve güçteyim. Kendimi kurtardım da her seferinde ama bir kere de olsa babamın beni kurtarmasını isterdim. Hayır, Sarhun Korgözden bahsetmiyorum. Ben öz babam olan Baybars Hardemirden bahsediyorum.
“Yine koruyamadı beni.” Titreyen dudağımı ağzımın içine doğru yuvarladım. Yine ağlamak istemiyordum. Yeterince ağlamıştım.
“Dayanamamıştır.” Bir keresinde gidersen mahvolurum demişti.
Mahvolmuş muydu?
“Ben bile dayandım,” dedim alaya almaya çalışarak. “O da dayanmıştır.”
Enis’in kolu sıkılaştı, biraz daha sardı bedenimi. “Dayandın mı onca acıya?”
Güldüm ama yanağımdaki yaşı da hissettim. “Dayanamadım.”
Parmakları, örtünün üstünden beni okşamaya başladı. Bu tıpkı bir annenin bebeğini uyutmaya çalıştığı o anki sevgisi ve dokunuşu gibiydi. “Ne oldu sana?”
“Eh, bunca acıyla baş edemeyince bende delireyim dedim.” Gülmeye çalıştım. “Deliye her gün bayrammış, deli olasım gelmişti.”
“O zaman artık bende, seninle deliririm. Bize her gün bayram.” İkimiz arasında geçen son diyalog buydu. Enis için biraz daha kenara kaymış ve o bedeninin tamamını yatağa bırakmıştı. Başı hala omzumda kolu hala üzerimdeydi. Biraz zaman geçti, ne kadar bilemiyorum. Tahminimce bir saati geçkin bir süreydi. Benimde gözlerim kapanmak üzereyken kapı yavaşça aralandı ve içeriye Temur girdi.
Kapı aralığında duran geniş gövdesi ile kapının girişini dolduran adama mayışmış bir ifade ile baktım. Biraz daha böyle durmaya devam edersek uyumam an meselesiydi. Bunu fark etti ve odanın içine doğru girdi. Önemli bir şey olmuş olmalı ki uykumu bölüyordu.
Sağ tarafıma gelip üzerime doğru eğildi. Gözlerimle her hareketini takip ediyor, tavırlarındaki rahatlığın nedenini kavramaya çalışıyordum. Tüm iş onun üstüne kalmışken çok rahat duruyordu.
“İstediğini bulduk.” dedi, kısık bir tonda. “Bu gece başlayabiliriz.”
Derin bir soluk aldım. Sarhun Korgözden intikam almak istiyor muydum? Evet.
“Tamam, başlayalım.” Bakışlarımı, gözlerinden çekip siyah beresine diktim. Dudaklarım aralandı bir kez daha ama hemen sonra geri kapandı. Bir şeyler söylemek istiyordum ama ne söyleyeceğimi bende tam anlamıyla bilemiyordum.
Temur’un da diyeceği başka bir şey kalmamış olmalı ki biraz doğruldu. “O zaman sen uyu, ben sonra tekrar gelirim.”
Onu hızla durdurdum. “Temur, Çağrı abime yaşadığımı söylemem lazım.”
Kaşları bir an yukarı doğru kavislendi ve “Doğru ya, bir de abilerin vardı senin.” Gülerek telefonu arka cebinden çıkardı. “Diğerlerini bilmem de Arem belamı bir iki tur s…” Son anda küfrü yutup öksürdü ve “Sövecek.” diye düzeltti.
Arem, varislerden Selçuk’u zaten sevmiyordu bu saatten sonra Temurdan da nefret ederdi.
“Bir şey olmaz. Ben yanındayım.” Yanımda uzanan Enis uyanmasın diye kısık bir fısıltı ile konuştum.
Temur alayla gülüp “Allah razı olsun,” dedi ve telefonu görüş açıma dikti bu kez ciddi bir ifadeyle. “Bu bölgede aramalar olmaz ama bir video çekip Çağrıya atabilirim.”
Başımı onu onaylamak için aşağı yukarı salladığımda Temur da telefonun kamerasını bize doğru çevirmişti. Bakışlarım bir anlığına uyuyan Enis’in üzerinde gezindi. Çok fazla yorgun düşmüştü. Uyuduğu ilk andan itibaren bir kez dahi kıpırdamamış sanki cansız bir madde gibi olduğu konumu koruyordu.
“Başlattım.” Temur’un sesi ile kameraya döndüm ve yüzüme anında bir tebessüm yerleştirdim.
“Abicim,” Çağrı abimi çok özlemiştim. “Ben çok iyiyim ve tehlikede falan da değilim. Enis de çok iyi. Ben kendimi toparladığım vakit geri geleceğim. O süre boyunca Enis isterse onu yollarım tabi.” Enis’in gitmesini istemiyordum ama onu zorla tutacak halimde yoktu.
“Sana iyi olduğumu söylemek için bu videoyu çektiriyorum. Ama bunu sen ve birkaç kişi dışında kimse bilmesin, lütfen.” Benim için ismi önemli olan kişileri saydım. “Arem, Pars, Buğracığım, Baybars Bey ve amcamın haberi olsun.” Durdum aklımda iki isim daha vardı ama onlarla ilgili hem kararsız hem de kötü hissediyordum hala. “Bahaya söyleme. Benden kurtulduğuna sevinsin bir süre.”
İç çekip gözlerimi yumdum ve dudaklarımdan benimde tahmin etmediğim o cümle çıktı. “Annene de söyleyebilirsin.” O gün attığı çığlıklar ve feryatlar hala kulaklarımdaydı.
Gözlerimi yavaşça açıp ekrana baktım. “Seni üzdüğüm için özür dilerim abi. Söz bunu telafi edeceğim ve eğer diğer Hardemirler sana kötü davranıyorsa not al. Geldiğimde hepsine gösteririm ben.” Şimdi değil de sonrası için iplerini çekerdim sonuçta.
Kameradan bakışlarımı çekip Temur’a diktim. “Bu kadar.” ve kamera kapandı.
O sıra yan tarafımda bir hareketlilik oldu. Bakışlarımı Enis’e çevirdim ve kaşlarını çatıp dudaklarını kıpırdattığını gördüm. Bedeni de bunun doğrultusunda gerilmişti. Bakışlarımı korku ile Temur’a çevirdim.
O da benim bakışlarımı takip edip Enis’e bakmıştı ve bakışlarımı üstünde hissetmiş gibi bana döndü bu kez. Yüzünde anında rahatlatıcı bir tebessüm var oldu. “Kabus görüyordur, korkma.”
Nasıl korkmazdım? Uykusunda bile huzura erişemiyordu. “Kabus da görmesin.” Dudaklarımdan fısıltı ile ayrılan kelimelerin hemen ardından boştaki sağ kolumu Enis’in bedenine sardım. Elim sadece kollarına denk geliyordu, ben de yavaş hareketlerle kolunu okşamaya başladım. Yüzündeki o kasvet silindi, kaşları düzeldi ve derin bir iç çekip uykusuna devam etti.
Onun üzerindeki bu küçük etkim ile kalbimde kıpırtılar oluştu. Enis, beni mi hissetmişti ya da yanında herhangi birinin varlığını hissettiği için mi rahatladı bilmiyorum ama temennim beni hissetmesiydi.
Başımı yastıktan kaldırıp sol yanımdaki adamın saçlarına bir öpücük bıraktım. Uzun saçları, temasım ile yüzüne döküldü ve bir anlığına Enis’in burnu kırıştı. Bu haline istemsizce kıkırdadım ve kolundaki elimi kaldırıp saçlarını yüzünden geri çektim. Sarının koyu tonundaki kaş ve kirpikleri, beyaz ve öfkelendiğinde hemen kızaran teni ile o çok masum duruyordu. Sadece fiziksel olarak değil Enis’in içindeki o çocuk da hala orada ve masumluğunu korumaya devam ediyordu.
“Çok çabuk bağlanmışsın.” Temur’un düşünceli sesini duyduğumda yüzümdeki huzurlu tebessümü silip ona döndüm.
“Diğerlerine nazaran daha çok bağlandığım doğru.” fısıltımın Enis’i uyandırmaması için daha da sesimi kıstım. “Sonuçta ikizim. Hissettiklerim daha yoğun ve hızlı oluyor.”
Yüzünde düşünceli bir ifade belirdi. “Bizimki de beni bulduğu yerde silahla kovalıyor. Kardeş değil düşman.”
Dudaklarımdan kopacak olan kahkahayı bastırmak için dudaklarımı ısırdım. “Size az bile yapıyor.”
“Ablamı, bana karşı mı savunuyorsun sen?” diye alaycı bir kızgınla bana sataştı.
“O havalı kadın varsa tabiki de onu savunurum. Sen kimsin ki?” Alaylı sesimi duyduğunda ayıplar bir şekilde bana baktı ve yan tarafımda duran koltuğa doğru yürüdü.
Cık cıkladı önce hemen sonra ise “Koynumda yılan beslemişim resmen!” dedi.
“Beslemeseydin o zaman.”
“Ee beslemeyeyim o zaman.” deyip oturduğu koltuktan kalktı ve üzerime doğru geldi.
“Şaka yaptım ya!” diye kısık bir tonda bağırdım.
Omuzlarını küçük bir çocuk gibi banane der gibi silkti. “Beni ilgilendirmez. Şimdi ifadeni alacağım, kızım senin.”
Yanıma geldiğinde ilk Enis’in üstümdeki kolunu kenara bıraktı sonra ise üstümdeki örtüyü kenara çekti. Ben ise kollarımı daha da Enis’e sardım.
“Ama ben vuruldum. Kıyamazsın ki bana.” Bu böyle bir adam değildi ki.
Üstümde eğili bir şekilde duran adam, bakışlarını bana dikti ve dudaklarına bir an yerleşen tebessümü hızla sildi. “Kıyarım. Neden kıyamam ki sana?”
Dudaklarım öne doğru büküldü. Sanırım kaybettim. “Biz dost değil miyiz, Temurcuğum?” Gözlerimde anında yaşlar belirdi.
“Asya,” şaşkın bir şekilde bana bakmaya başladı. “Şaka yapıyordum.”
Anında güldüm. Dudaklarımda sinsi ve kendini bilmiş bir tebessüm, gözlerimde az önceden kalma yaşların izi… “Biliyorum.”
Ama en zeki insanlar bile aptallık yapabilir. Benim gibi.
“İnandım.” Öfkeyle söylenip üzerime doğru eğildi ve bu kez hiçbir itirazlarıma aldırış etmeden beni kucağına aldı.
“Temur,” dedim korku ve şaşkınlıkla. “Ne yapıyorsun? İndir hemen beni. Bak Enis’i uyandıracağız.”
Temur, çatık kaşlarla kollarının arasındaki bana baktı. “Sus, Asya! Sinirlerimi bozuyorsun.”
“Ben ne yaptım be!” diye çemkirdiğimde Temur’un çatılı kaşları daha da derinleşti. Dudakları aralanıp bana yeniden kızmaya hazırlanıyordu ki bir ses onu böldü.
“Ne yapıyorsun lan, sen?” Enis’in odada gürleyen sesi ile hızla bakışlarımı ona çevirdim.
“Enisim, canım kurtar beni!” deyip iki kolumu hala yatakta uzanan ikizime doğru uzattım.
“Yine mi seni kaçırıyor?” öfke ile bağırıp ayaklandı ve telaş içerisinde önümüze geldi.
“Öyle bir şey yok. Asya’nın abartmaları.” Yuh yani! Ben kendimi zorla sanki adamın kollarına atmışım!
“Kardeşime temas etmeyi geçtim, kollarına almışsın am…” Son dakika küfrü yutup kollarını bana uzattı. “Yaptıklarını unutmadım ama şu an tekrar bunu göstermen iyi oldu.” Uyumadan önceki sesinden daha kötü bir şekilde sesi çıkıyor, konuştukça sesi daha da boğuklaşıyordu.
Beni nazik bir tavırla Temur’un kollarından alıp kendi güvenli kollarına hapsetti. Anında başımı omzuna yasladım ve kollarımı biraz kaldırıp omuzlarına sarıldım.
Canım ikizim. Dev gibi de.
“Küçük bir çocukla uğraşmayacağım, Enis. Ne düşünüyorsan düşün.” Temur’un umursamaz sesine ilk tepki benden geldi.
“Ben de onunla yaşıtım ve küçük falan değilim. Enisim hiç değil!” Öfke ile Temur’a baktım. Bugün ona karşı sergilediğim en net tavır buydu. “Onun düşünceleri, benim de düşüncelerim.”
“Senin kendi düşüncelerin yetmiyordu bir de ikinci bir düşünce yumağı çıktı.” Öfke ile sitem etti. “Valla yetişemiyorum ben, sana!”
Bakışlarımı ondan çekip Enis’in göğsüne daha da gömüldüm. “Zaten yetişemezsin sen, bana.”
“Şımarık!” diye sitem etti anında.
Ve Enis gülüp saçlarımın tepesine bir öpücük bıraktı. “Tam bir Hardemir prensesi.”
Karnımdaki dikişleri acıtmayacak şekilde omuz silktim. “Sadece senin.”
Dudaklarından keyifle bir kıkırtı döküldü. “Olur.”
Gözlerimi yumup anın tadını çıkarmak istediğimde Temur’un sesi yine ortamda yayıldı. “Asya’yı başka odaya götürecektim. Orda ekstra bir yatak daha var. Daha rahat uyursunuz.”
Gözlerimi açıp bakışlarımı da Temur’a çevirdim. Demek bu yüzden beni kaldırmıştı yataktan. Benim açımdan odanın sorunu yoktu ama Enis bu bir kaç günde perişan duruma düşmüştü. Bakışlarımı Enis’e çevirdiğimde bana baktığını gördüm.
“Yeni odaya geçelim o zaman.” Benden aldığı onayla başını salladı.
“Bir de Asya’yı kucağından indirsen iyi olur.” Temur yeniden konuşunca bakışlarımı ona çevirdim. “Biraz yürümesi gerek. Günlerdir sadece uzanıyor.”
Doktor söylemiş olmalıydı. Başımı salladım istemsizce ve “Olur.” dedim.
Enis, anında atıldı. “Ya yarası acırsa?”
Temur iç çekti bir an. Sanki Enis ile uğraşmaktan sıkılmış gibiydi.
“O zaman bitiririz. Zaten şimdi öyle çok yürütmeyeceğiz. Önce odaya geçelim orda biraz deneme yaparız.”
“Tamam, yolu göster.” Enis’in hala boğuk çıkan sesi ile Temur bir şey demeden kapıya doğru ilerledi. Kapı kolunu indirdiğinde arkasından bize baktı.
“Gelin bakalım, küçük Hardemirler.”
Bakışlarımı Enis’e çevirdim. “Gelen giden yaşımızdan vuruyor be, ikiz.”
Sitemimle beraber dudaklarından boğuk bir erkeksi kıkırtı koptu. “Ne yapalım be, ikiz? Annemiz bizi daha erken doğuramamış.”
Bir şeyi de becerseydi şaşardım zaten. Aklıma düşen kadın ile sessizleşip yeniden Enis’in göğsüne sığındım. Yıllarca içi boş, adına dikili bir mezarı olan annemin mezarına gitmiştim. Boştu mezarı. Ben doldurmuştum ama. Kaybedişlerimle, gözyaşlarımla, çocukluğumun sancıları ve akıttığım kanlarımla.
Kız çocukları annelerin kaderini yaşamazmış, kız çocukları anneleri için çizilen ve annelerinin kaçtığı o kadere mahkummuş.
Koridorda Temur’un adımlarını takip ederken Enis kısık bir tonda mırıldandı. “Bu yüzden mi nefret ettin?”
Anlamadığım sorusu ile anlamsız bakışlarımı ona çevirdim. “Kimden?”
“Annemden,” Sonra düzeltme ihtiyacı duymuş gibi “Annemizden.” dedi.
Bana diktiği yeşil harelerinden bakışlarımı çektim ya da saklandım belki de kaçtım. “Nefret etmiyorum ondan.”
Enis’in annesi, ona iyiydi. Onun içindeki o anne figürüne zarar vermek istemiyordum, her ne kadar bana annelik yapamamış olsa da.
“Ediyorsun ve bunun nedeni de dedem olacak o adam.” her bir kelimesinde bir nefret saklıydı. Tüm nefretin tek bir odağı vardı, o da Sarhun Korgöz. Eskiden babam dediğim adam.
“Şimdi konuşmayalım bunları.” Zihnimi sakin tutmaya çalışıyordum. Geçmişimi bir kaç günlüğüne rafa kaldırıp iyileşmek istiyordum. İyileşeyim ki beni bu duruma düşürenlerle yüzleşebileydim.
“Sen nasıl istersen.” Saçlarımın tepesinde yeniden dudaklarını hissettim. “Ama unutacağımı sanma. Tekrar konuşacağız.”
En azından şimdilik konuşmayacağız.
Temur, bizi olduğumuz binadan çıkardı. O an adımları duraksadı ve bakışları bana kaydı. Üstümde hastane kıyafetleri tek vardı ve hava buz gibiydi. Attığı iki adımı geri çevirdi ve yanımıza doğru geldi.
O sırada birdenbire tenimle birleşen buz gibi hava ile Enis’in sıcak kollarına daha da sığındım. İşe yaramadı. Soğuk tenimi hızla aşıp içime içime işlenmeye başlamıştı. Çözümüm yok gibi.
Temur, önümde dikildiğinde üzerindeki siyah örgü yeleği üzerinden çıkarmaya başladı. Reddetme gibi lüksüm yoktu. Tek isteğim biraz daha sıcaklık biraz daha ısınmaktı.
Temur’un sıcak yeleği tenimle birleşince daha da sarıldım yeleğe. Bacaklarım hala açıktaydı ve üşüyordum ama az da olsa verilen ısı ile dikkatimi oraya verdim.
“Sadece bir dakika sonra içeride olacağız. Ben üşüyebileceğini unuttum. Özür dilerim.” Mahcup çıkan sesi ile sert bir şekilde yutkundum. Konuşmak istedim ama tek odağım soğuktu.
“Canım, sadece birazcıkmış bak.” Enis’in endişeli çıkan sesi ile kendime geldim.
O buradaydı. Kendimi kaybedemezdim. Titreyen dişlerimi birbirine geçirdim ve yüzüme bir tebessüm yerleştirdim. Kaskatı kesilen yüzümde ne kadar sahici durabiliyorsa o kadar gerçekçiydi.
“Gülmeye çalışma. Zorlama kendini, kurban olduğum.” Enis’in içi yanmış gibi çıkan sesi ile ağlamak istedim.
Onun içi yanıyordu, benim içim buz tutuyordu. Biz belki de her anlamda bir tamın yarım parçalarıydık. Birbirimizi böyle tamamlıyorduk.
Temur ve Enis seri adımlarla girdiğimiz bahçeyi aşıp önümüzdeki büyük malikaneye doğru yürüdü. O sırada yüzüme doğru esen rüzgardan korunmak için yüzümü Enis’in göğsüne gömdüm. Adımları daha da hızlandı hatta önümüzde olan Temur’u, kucağında ben varken geçip bir kapıdan içeriye girdi. O giriş anında bedenimi anında istila eden sıcaklık ile iç çektim.
Temur, “Merdivenlerden yukarı.” dediğinde bir an duraksayan adımlar tekrardan hareketlendi ve Temur’un dediği yere doğru bizi götürdü, Enis. “Sol koridor, ikinci kapı.” Üst kata çıktığımız an Temur’un yeni komutu ile Enis o tarafa doğru döndü.
Evin içine girdiğimizde tenimdeki soğukluk gider sanmıştım ama tenime değen ısının bir avantajını hissedemedim. Sanki daha da üşüyordum. Bir kapının aralanma sesini işittim, ardından da tenim buz gibi soğuk çarşaflarla buluştu.
Birbirine geçirdiğim kaskatı kesilen dişlerim ani irkilme ile aralandı ve bu kez de konrtol edemediğim bir şekilde zangırdamaya başladı.
Çok soğuktu. Üşüyordum ve bu üşüme hissi her snaiye daha da artıyor gibiydi.
Dahası karın tenime değdiğinde bıraktığı o soğukluğu hissediyordum.
Ben hissetme konusunda körlük yaşayan biriyken soğuğu bu denli canlı yaşamam en büyük adaletsizliğimdi.
“Şimdi ısınacaksın tamam mı?” Enis’in boğuk çıkan endişeli sesine odaklandım. Isınmak istiyorum. Onun bana vaat ettiği o ısıyı istiyordum.
Aklıma o gün geldi. Tam on altı yıl öncesi… Annemin beni sokağın önüne atışı geldi. Annem değil, Füsun ablanın. O günde böyle soğuktu. Şimdi de.
Acaba Enis’de benden bıkıp kapının önüne atar mıydı?
Enis yanıma oturup parmaklarını yanağımda gezdirmeye başladı. Göz yaşlarımı siliyordu. Ağladığımın farkında dahi değildim.
Bildiğim tek şey, ailem olarak gördüğüm biri tarafından bir daha terk edilmeye dayanamayacağımdı. Bir daha kapı önüne atılmak istemiyordum.
“Enis,” diye fısıldadım acı çeke çeke.
Acımı çeke çeke baktı çehreme. “Buyur, canımın ötesi?”
Canı. O’nun canıydım. Hatta canından da öte…
“Eğer bir gün beni bırakacaksan,” Anında bedeni gerildi ve beni susturmak için araya girmeye hazırlanıyordu ki izin vermedim. Bilsin. Beni nasıl öldürmemesi gerektiğini bilsin. “Bir kapının önünde bırakma, tamam mı? Ben o kapılar ile çok bakıştım. Bu saatten sonrasına gücüm dayanmaz.” Giderek sesim kısılıyor, göz kapaklarım yavaş yavaş kapanıyordu.
Yaralı ve ilaçların etkisinden yeni çıkan vücudum, onca güne rağmen hala yorgundu ve tenime hızla nüfus eden ısıyla anında mayışmıştı.
Uyumak istiyordum. Enis, bir şeyler söylüyor, adımı anıyordu ama ona odaklanmak dahi istemiyordum ki şu an.
Ben şu an sadece kaçmak istiyordum ve zihnimi uykunun kollarına bıraktım.
Uyku her zaman kaçıştır.
….
Bedenimin üzerinde on tondan daha fazla bir ağırlık varmış gibi. Kıpırdandıkça bir yerlerim sızlıyor, bir yerlerimde uyuşma çıkıyordu. Üstümdeki ağırlıktan dolayı kolumu dahi hareket ettiremiyordum.
Kapalı gözlerimin ardından kaşlarımı çattım. Sol kolumu tekrardan hareket ettirmeye çalıştım ama nafile. Yine kolum birileri tarafından sarılmış gibi sabit ve kıpırtısız. Kontrol bende değil.
O an dank etti. Gözlerimi ani bir hareketle açtım ve göz bebeklerimden içeriye süzülen ışık huzmesi ile dudaklarımdan kopan küfürlere engel olamadım.
Bu kadar ışığa rağmen nasıl uyuyabildim, bende bilmiyorum ama uyuşan kolum gözlerimden daha vahimmiş gibi geldi. Başımı sol tarafıma doğru çevirdiğimde gördüğüm manzara ile dudaklarım benden bağımsız bir şekilde yukarı doğru hareketlendi.
Enis başını yatağın üstüne koyup cenin pozisyonunda uyuyordu. Sağ eli ile sol elimi tutmuş sıkıca parmaklarının arasında tutuyor, sol kolunu ise sol bacağımın üzerine atıp bırakmıştı. Sanki kaçacakmışımda beni durdurmaya çalışıyormuş gibi bir pozisyonda duruyordu.
Parmaklarının, arasındaki elimi bir kez daha kurtarmaya çalıştım ve o an Enis’in çatılan kaşları ve huzursuzlanan ifadesi ile hareketime anında son verdim. Bir kaç saniye sonra Eniste eski huzurlu haline geri döndü.
Anlaşıldı. Uzun bir süre daha böyle kalacaktım.
Derin ve sıkıntılı bir soluk verip nerede olduğuma bakındım. En son hatırlaıdğım şey üşüdüğümdü. Bu odaya getirilmiştim ama doğrusu başka bir odaya alınmış da olabilirdim. O an odaya odaklanamamış, nerede olduğumu dahi kestiremiyordum.
Şu an ki odayı ise algılayabilecek bir bilince sahiptim. Enisle beraber uyuduğumuz geniş bir yatak, tam köşede duran giysi dolabı, sağımda duran küçük bir masa ve sandalye ve sol tarafta duran iki kapı. Sade ve kullanışlı bir oda.
İç çekip odadan bakışlarımı çektim ve sağımda kalan pencereye diktim gözlerimi. Dışarıyı göremiyordum uzandığım yerden ama ağaç dallarının üzerinde varlığına geçici süreliğine ev bulan karları, ilerideki bir binanın çatısındaki karları da net görebiliyordum.
Tüm renkler sanki aslını hatırlamış gibi beyazın boyundurluğu altına girmiş gibi soluk ve silik. Tek bir doğru gibi beyazlık hakimiyetini ilan etmiş. Oysa ben karı da sevmezdim.
Eskiden severdim. Yiyemediğim pamuk şekere benzetirdim. Hiç tatmamış ama canımın çektiği o pamuk şekerleri, kar yiyerek tamamlamaya çalışırdım. Küçük bir çocuktum ve karı, pamuk şeker olarak hayal ederdim. Benim için de öyleydi çünkü çocukların hayalleri gerçektir ta ki pamuk şekerimin üzerine sıcak ve akışkan kanlar akana dek.
O gün, pamuk şekerin değilde karın tadını almıştım.
O gün, küçük çocuğun hayalleri gerçekten de bir hayalden ibaret oluvermişti.
“Bu kadar derin ne düşünüyorsun?” Yanımda yükselen kısık ses ile bir an irkildim fakat bedenime yansımadı. Bakışlarım pencereden ayrılmadı sadece dudaklarım kıpırdandı.
“Kendimi.”
“Peki, kendini şu an nerede görüyorsun?” Neden bu soruyu sorma gereğinde bulunmuştu bilmiyorum. Merak da etmedim açıkçası.
“Bir arabada.” İçinde değil, altında. Yine bir yuva arayışında.
“Nereye gidiyorsun, peki?” Mayışık çıkan ses tonu cevaplarım ile daha da gevşiyormuş gibiydi.
“Bilmem, gidiyorum işte.” Isınabileceğim ve sevilebileceğim bir yere.
“Gittiğin yere giderim, kaldığın yerde kalır, nefes aldığın yerde de nefes alırım.” Bakışlarımı, sanki cümlesinin devamı varmış gibi derin bir soluk alan Enis’e çevirdim. Dudakları o an kıpırdandı. “Nefesini bıraktığın yerde de nefesimi bırakırım.”
Gözlerinin altında koyu halkalar ve torbalar oluşmuş, göz içleri kızarmıştı. Yüzünde de sanki dün geceden bu ana kadar kırışlıklar meydana gelmişti. Günlerdir peşimden koşturduğum ikizim, bugün tüm yorgunluğunu çehresine yansıtıp gizleyememişti.
“Enis, senden bir şey istesem yapar mısın?” Kısık bakışlarım sakin bir tavırla onun üzerinde geziniyordu.
“Sonucu ölüm dahi olsa.” Emin ve kararlı çıkan sesi ile tebessüm ettim.
“Ölümden daha büyük bir şey istediğim.” Ben ondan ölmesini istemiyorum. Ölüm kaçmaktı, kolay olanıydı.
“Onu da yaparım.” Yine kendinden emin çıkan sesi ve bakışlarından geçmeyen karar ile iç çektim.
“Yaşa,” dediğimde bir an yutkunma isteği ile duraksadım. “Bana ve her şeye inat yaşar mısın?”
Bakışlarını benden kaçırdı ama orda var olan kızgınlığı yine de görebilmiştim. Bakışları yetmemiş gibi yüzünü de benden gizleme gereği duydu ve yüzünü koluma yaslayıp tamamen gizlendi benden, deve kuşu.
“Hayır,” kolumdan dolayı boğuk çıkan sesi kulaklarıma ilişti.
“İlk kez senden bir şey istedim ama.” İlk isteğimi geri mi çevirecekti yani? Şu an tüm odağım buraya kaymıştı resmen!
“Artık senin gibi bir gerizekalının istekleri ile ilgilenmiyorum.” Başını kolumdan çekip öfkeli bakışlarını bana dikti. “Zaten bu kadar gerizekalı olmasaydın, Çağrı abimle gelip her şeyi anlatırdınız!”
“Pes yani, pes!” Hayretle ikizime baktım. “Yani konuyu çevirmekte Bahayı geçtin. İnanamıyorum sana!”
“Hardemir kanıdır o!” Yüzündeki öfke bir an silindi ve yerini muzur bir ifadeye bıraktı. “Sende de var aynı kandan.”
Anında yüzümü ekşittim. “Eksik olsun Hardemir kanı!”
“Hayırdır, pek bir bayıldın seni kandıran adamın soyadını almaya!” yüzündeki ifade yine öfke ve kızgınlıkla yer değiştirdi. Oysa Enis dümdüz surat ifadesi ile bana bakan biriydi önceden.
Belki de önceden konuşamadığı için kendini açıklayabileceği tüm yolları tıkamıştı.
“Amcam beni kandırmadı ki?” Yani evet kandırmıştı ama diğerlerinin yanında daha az kandırmıştı. Masum bile sayılır.
“Ne amcası? Ben Sarhundan bahsediyorum.” O kadar çok soyad vardı ki hangisinden bahsettiğini kavrayamamam benim suçum değildi.
“Dedem sonuçta. Ne yapayım, Enis?” İlk kelime dudaklarımda acı bir tat, kalbimde bir zehir bırakmıştı.
Bana hayretle baktı. Sonra yüz ifadesi gerildi. Sanki şu an tam anlamıyla bir şeyi yeni idrak ediyordu. “Kafayı yemişsin sen,” kısık fısıltısı birden yerini büyük bir şaşkın bağırışa bıraktı. “Yıllardır seni kandıran, ailenden uzak tutan ve öz aileni, sana düşman diye gösteren bir adama hala içten bir şekilde dede diyebiliyor, üstüne bir de masummuş gibi yorum yapabiliyorsun!”
Hayır. Dedikleri doğru değildi. Sarhun Korgöz’ün asıl varisi Merih Doruker asıl ismi ile Merih Korgözken buna engel oldum. O’nun yerini aldım ve Sarhun’un varisi oldum. Ona ait olan her şeyi, büyüttüğü kızın bir canavar gibi nasıl ondan çalacağını görecekti. Ben ondan her şeyini çalacaktım.
Almak gibi basit bir tabiri kirletmeyecektim. Ben, Sarhun’un benden çaldığı yılların bedeli olarak ondan her şeyini çalacaktım.
Ve bunu her şeye rağmen yapacaktım. En büyük engel olan bana karşı bile…
Biliyorum, bu uğurda zorlanacak her defasında kanımı akıtacaktım ama bana yapılanlara da susup sineye çekmeyecektim.
İyi biri hiç olamadım çünkü iyilik ile hiç karşılaşmadım. Hayatta kalabilmek için etrafımdaki şeytanlara ayak uydurmak zorunda kaldım hep. Şimdi birden bire iyilik meleği rollerine bürünmem sadece hayalden ibaretti.
Kötülüğün içinde büyüyen ve iyilikle karşılaşmayan her birey gibi bende bu savaşta ilk andan itibaren kötülük ile kirlenmiştim. Bu kir; tende değil, kalp ve zihindeydi.
Daha önce bu kirden kurtulanı görmedim, bu saatten sonra da görmeyecektim. Buna bizzat ben izin vermeyecektim. Geçmişte yapılanların bedelini, kötüler ödemeden iyilik ile sınanmayacaktı.
Enis’in haftalar önce bana baktığı gibi baktım ona. Boş ve anlamsız. “İşime karışma, Enis. Kimin, ne yaptığının farkındayım ben. Siz, başka kızları, kardeş diye bilip korurken ben kendimi korumak için her gün savaşıyordum.”
Bakışlarındaki tüm öfke, şaşkınlık gitti. Yerini ise kalbimde buz kristallerinin oluşmasını dahi sağlayabilecek bir hayalkırıklığı aldı. “Yanlış yere kinleniyorsun. Sen ne kadar bu oyunda masumsan bizde o kadar masumduk.”
“Ama artık değiliz. Kimse küçük değil, kimse de bu saatten sonra iyilik pozları kesmesin bana, Enis.” Sürekli geçmişime takılı kaldığımı söylüyorlardı fakat onların yaptığı da tam olarak buydu. Onlar geçmişteki masum hallerini dile dökebiliyorken ben neden geçmişteki kinimi, acımı, öfkemi şimdi haykıramıyordum ki?
Enis’in yeniden bana karşı çıkmak için aralanan dudakları, kapının hafifçe aralanması ve bu sırada çıkardığı o ses ile aralık kaldı. Sonra da konuşmayıp gelene baktı. Gelen kişi, Temurdan başkası değildi.
Temur, başını küçük bir eğimle kapının arasından uzatıp içeriye baktı önce. Sonra uyandığımızı gördüğünde keyifli bir ifade ile içeriye girdi.
“O prensesler uyanmış.” Temur’un alaycı sesi, ne bende herhangi bir tepki yarattı ne de Eniste. Bu boşluğumuz, onda kaşlarının havalanmasına neden oldu. “Kavga mı ediyordunuz, Hardemirler?”
Kaşlarım anında çatıldı. Hardemir değildim.
Temur ne gördü bilmiyorum ama yüzünde şaşkınlık belirdi. “Demek ikiz olunca tepkilerin aynı olması falan gerçekmiş.”
Bakışlarım, Temur’un dile döktüğü ile Enis’e kaydı. Onunda aynı hızda bakışları bana dönmüştü. Gözlerimizde öfke, çatılan kaşlarımız ve birbirine geçirdiğimiz dişlerimizle Temur’un ne demek istediğini fark edebilmiştik.
Enisle bir tamdık. Biri ne ise öteki de oydu. Her şeye ve tüm mesafelere inat.
Aynı hızla konuşmamızı bölen Temur’a bakışlarımız kaydı. Temur bu halimize güldü ve yatağın sol tarafına Enis’in olduğu kısma doğru adımlamaya başladı. Elindeki telefonu da görüş alanımıza doğru yükseltti.
“Sizi sonra deney faresi olarak kullanırım.” Telefonun ekranına bastı ve bir videoyu başlattı. “Ben, o arada sana küçük süprizinin bıraktığı etkiyi göstereyim.”
Sarhun Korgöz’e karşı somut ilk savaşım.
Ekranda yıllarca baba dediğim hatta benim için tek baba figürü olan adam belirdi. Perişan bir haldeydi. Yüzünde bir çok kırışıklık, yılların belirtisi olarak önceden mevcuttu fakat son günlerde daha da artmıştı. Sanki yıllarla değilde acıları ile savaşan bir adamın kırışıklığı vardı yüzünde.
Gözünün içi dahi gözükmeyecek kadar bakışları kısılmış, aklarla boyanmış kaşları aşağı doğru kavis almıştı.
Ve omuzları. Hep kibirli bir ifade ile havada raks eden omuzları yer çekimine bu kez boyun eğip düşmüştü.
Bir çok kameranın önünde bir basın açıklaması yapıyordu. Önceden en iyi görüntüsü ile duran adamın üstü kırışıklıklarla dolu, yer yer gömleği pantolunun kenarlarından sarkmış…
Ve hala sesinde baba sevgisini hissettiğim adam konuşmaya başladı. “Yıllar önce torunum Asya Hardemir’in kaçırıldığını hepiniz biliyorsunuz.” Yutkunmak için ara verdi. Belki de sıralayacağı yalanlar için kendine kısa bir süre tanıdı. “Bulduk onu ama kaybettik yeniden.” Gözlerinden birer damla yaş akıverdi o an. “Yıllardır kayıp kızımız şimdi ise canı ile mücadele ederken kaçırıldı.” Sustu tek bir kelime edecek gibi de durmuyordu.
“Efendim, Asya Hanımı kimlerin kaçırdıkları ile ilgili tahminleriniz var mı?” Ve telefonun hopörlerinden gazetecilerin sesi yükseldi.
“Baybars Hardemir ve Peri Hardemir şu an nerede peki?”
“Peki, Peri Korgöz’ü nüfusunuzdan sildiğiniz için Asya Hanıma karşı duyduğunuz bu sevgiyi sahte olarak adlandıran kişilere ne dersiniz?” En çok merak ettiğim soru buydu doğrusu?
Sarhun Korgöz’ün bakışları sola doğru kaydı. Büyük ihtimalle bu soruyu soran adamı bakış alanına almıştı ve o an sorular durulmuştu. Kameraların karşısında sürekli sahte gülüşlerle duran adamın asıl öfkesi ordaydı.
“Peri ile aramdaki mevzudan dolayı torunumu bir köşeye atacağımı düşünen o itlere söyle ki; Sarhun Korgöz, vaktinde Peri için kendini feda etmişti ama Asya için kendi dahil hepinizi. Kimseye bu saatten sonra merhameti yok.”
Dudaklarımdan o an alaycı bir gülüş peydahlandı. Benim için kendi dahil herkesi mi feda edecekmiş? O zaman ilk kanımı dökenlerden başlasaydı.
Evet, biliyorum o kurşun Baybars Hardemire atılmış sonra bana sekmişti ama kurşunun çıktığı adres belli. Sarhun Korgöz.
Tehditlerine daha da devam edecekken Sarhun Korgöz’ün yanına telaşlı bir adam geldi. Tanıdığım bir adam. Sarhun’un sağ kolu. Elindeki telefonu yükseltip babam dediğim adama bir şeyler gösterdi.
Bakışlarındaki öfke, kızgınlık hızla silindi. Yerini önce inanmamışlık aldı sonra da büyük bir keder.
“Asya,” diye acı dolu fısıltısı, tüm kargaşa içinde yine de kulaklarıma doluştu. “Napmışlar kızıma?”
Bedeninde büyük bir şok vardı. Sanki idrak edemiyor gibi bakışları telefonun üzerinden kalktı ve etrafı taradı. Beni bulabilecekmiş gibi. Bir adım sendeledi, dudakları aralandı biraz nefes için…
“Asyamı almışlar.” Gözlerinden ard arda yaşlar akmaya başladığında fark ettim ki bunlar sahte gözyaşları değildi.
Hep merak ettiğim o sorunun cevabını şimdi net bir şekilde görebiliyordum. Sarhun Korgöz beni bir intikam uğruna mı yanına alıp büyütmüştü ya da beni gerçekten de sevmiş miydi?
Beni sevmişti.
Babam dediğim adamın gözünden akan yaşlarla çenem titredi. Onu yakan ben, onunla yanan ben.
Onunda kendimin de celladı, ben.
“Cihan, Asya üşüyor diye mi yakmışlar kızımı?” Titrek çıkan sesi ve idrak edemediği o gerçeği ona sunan bendim.
Yıllardır beni öz annem için hazırladığı boş bir mezara götürüp kimsesizliğimi her defasında yüzüme vuran bu adam için o mezarı doldurmuştum. Asya Doruker diye birini kızı diye görmüştü ve o şimdi, içi boş mezarı dolduruyordu.
Yanmış bir ceset bulmak kolaydı. Üşüyen bedenime ve kalbime inat, kendime hazırladığım o sahte mezarda sıcaklığı vaat etmiştim üşüyen bedenime.
Beni, soğuk ile her cezalandırdığında ona “Bir gün çok ısınacağım ve o sıcaklıkla ne sen ne ben üşüyeceğiz.” derdim.
Öyle ya da böyle ben, Sarhun Korgöz’e söylediğim her şeyi gerçekleştirdim. Üstelik onun yalanlarını da gizleyerek. Artık gerçekten de kızına ait bir mezar vardı.
Hayır, ben onun kızı değil; nüfusundan sildiği kızının kızıydım.
Ekran durdu. Hareketler ve sesler kesildi. Yanımda Enis’in şokla harmanlanmış sesi yükseldi.
“Ne yaptın sen?”
“Lidere baş kaldırıyorum ve ona ölümünü sunuyorum. Ne ölümle ne de dirimle o artık masada var olmayacak.”
Sevdiği ve varlığını bağladığı her şeyi ondan alacaktım.
İlk hamle piyonu olarak gördüğü bendim.
Piyon son hamle ile artık vezirdi.
Artık saldırma sırası tamamen bendeydi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |