

İlahi Bakış Açısı
Doğdun. Zaman aktı.
Yaşamı tattın. Zaman aktı.
Ve sen öldün ve yine de zaman akmaya devam etti.
Acı çektiğinde zaman, senin dinlenmen için durmadı; mutlu olduğunda o tadın damağında kalması için de durmadı ve sen sonunda pes ettiğinde yaşamın senin için bittiğini düşündüğünde de zaman durmadı.
Sen eksildin diye zaman varlığından kaybetmedi ama zaman, senin için kısaldığında sana dair her şey kısaldı.
İşte tam da bu noktada olduğunu düşünüyordu, Asya Doruker. Onun için zamanın kısaldığını.
İnançları vardı. Misal ölmeden önce kırk gün içinde insan öleceğini ve ölümün o uysal dokunuşlarını yüzüne yerleştiğine inanırdı.
Ruhundaki bu dokunuşların ölüm dokunuşları olduğunu düşünüyordu. Üçünden itibaren bir yaşam savaşı içerisindeydi. Kaç kez ölümle göz göze geldiğini dahi saymaya üşenir olmuştu ama kediden daha fazla canı olduğunu da düşünmüyordu.
Sanki bu dokuzuncu canı. Bunu da verse, kurtulacak gibi.
Onun istediği fiziksel bir ölüm değildi. O ruhunun da huzura erişebilmesi için ruhunun da ölmesini istiyordu.
Dudakları yavaşça öne doğru büküldü. Sevmediği ama düşüncelere daldıkça istemsizce yaptığı hareketlerden biriydi. Akıp giden yolu izlerken düşünmeye devam etti.
Sahi akıp giden bu yol nereye gidiyordu?
Ailesine mi?
Ait olduğu örgüte mi?
Düşmanlarına mı?
Onu deli gibi seven adama mı gidiyordu bu yol?
Ya da belki hepsine bir anda gidiyordur bu yol.
Aile de dost da düşman da sevgi de hep aynı bedenlerde olurdu. Biliyordu. Bu yüzden de sevdikleri, düşmanı; düşmanları, sevdikleriydi. İşte bu yüzden kopamıyor bu yüzden sevgiyi yanlış bilip yanlış uyguluyordu.
Baktığı yerleri algılamak, zihnindeki karmaşayı bir köşeye atmak için yolu izledi.
Siyah pencerenin ardında kalan her yer beyaz. Siyahlığın dahi örtemediği bir parıltı ile genç kızın gözlerine yansıyor, beraklığı ve saflığı bir kez daha ona hatırlatıyordu. Sonra küçük yaya yollarını gördü. Karlara basa basa giden, yollarda kalan, geçmişe bırakılacak izleri izledi. Kimi insan kimi ise hayvan izleri. Dudakları kıvrıldı bu kez ve izlemeye devam etti. Oralardan kimlerin geçtiğini, nasıl geçtiklerini düşlemeye devam etti.
Sonra araçların geçtiği yolları gördü. Karın en pis hali oralardaydı. Tekerleklerin, geçtiği yollardan getirdiği ve o an dokunduğu yerlere bıraktığı kirli izler; temiz ve saf karları dahi pislik içinde bırakıyordu.
Kendini bir an öyle gördü. Doğdu, Hardemirlere geçici bir berraklık sundu.
Kaçırıldı. Hardemirlere kalıcı acı ve kalpleri saran bir feryat bağladı.
Geri geldi. Hardemirlere acılarını verdi. O'nun yaşamı da tıpkı o tekerleğin her dönüşünde kendi üzerindeki kiri temizleyebilmesi için temiz karı kirletmesi gerektiği gibiydi. Eğer kalbindeki acılardan ve kirden kurtulmak istiyorsa temiz olan ile kirini ve acısını temizlemeliydi.
“Tedai-i Efkar,” diye mırıldandı. “Zıtlıkların buluşması.”
Alaylı bir ses burun deliklerinden arabanın içinde yayıldı. Ne zaman iyi bir şey düşünse hızla en kötüsü zihnine üşüşüyordu ve öğrenmişti ki bu aslında zihnin kendi olayıymış. Zihin daima iyinin yanında kötüyü de görürmüş sadece kimileri buna kulak asmamayı öğrenebilmişti kimileri ise delirmişti.
“Bir şey mi dediniz, efendim?” Ön koltukta oturan koruma, Asya’nın mırıltısını duymuş ama anlayamamıştı.
Tamamen zihninden kopup ana döndü ve bakışlarını camın ardında kalan evrenden çekip önündeki adama baktı.
“Ne kadar kaldı?” Aklında dahi yoktu bu soru.
“En fazla beş dakika kaldı, efendim.”
Derin bir soluk verip oturduğu yerde dikleşti. Bedenini, savaş muharebesine gireceğine inandırır gibi hazırladı ve zihnindeki tüm acabaları perde ardına sakladı.
Bu kadar oyun, bu kadar eğlence yeterdi. Artık ait olduğu yerde olması gerekiyordu.
Ait olduğu yer onun için belliydi. Yaşadığı acıların kaynağı olan yer… Tüm yaşadıklarının birer hiçten ibaret olmasını değil, o yaşantılar ile ona mezar kazanların mezarını kazmak için o kaynağın bizzat üzerine oturacaktı.
Bugün ilk kez tüm maskelerden arınıp Liderin varisi olarak o masada duracaktı.
Beş yıldır susmasının, gözünün önünde yaşanan hakikatleri bir aptalmış gibi görmezden gelmesinin nedeni vardı. O zamanlar küçük bir kızdı. Biliyordu kimse onu ciddiye almazdı.
Ama artık değil… Artık yaşı sorun değildi ve kimse onun gücünü de sorgulayamazdı.
Herkesin olduğu bir yerde kaçırılmıştı. Hayır, kendini kaçırtmıştı ve üç haftadır her yerde onu aramalarına, tüm güçlerine rağmen hala onu bulamayan adamlara daha ilk günden kimin daha kurnaz olduğunu göstermek istiyordu.
Kim tahmin edebilirdi ki kendini masadaki Nezirlerden birine kaçırtacağını? Kimse.
Ya da o bu kadarını biliyordu.
Bir düşünce seli ve ölen bir beş dakika daha. Gelmişti. Olması gereken yere, kanı döküle döküle sonunda varabilmişti.
Asya Doruker, bugün onu ölü bilen ve az içeride babası diye bildiği adamın ölüm emri verilmeden önce herkesin karşısına dikilebilmek için sonunda varabilmişti.
Araç durduğunda arabanın pencereleri yavaşça aralandı ve aracı durduran korumalar gelen kadını gördüğünde neye uğradıklarını şaşırdılar. Önce şaşkınlık sonra korku. Beklemedikleri bu kadın ile şaşırmış ve sonrasında ölü bildikleri birini karşılarında gördükleri için korkmuşlardı.
Bu değişken tavırları Asya’yı sadece eğlendirdi ve her zaman takındığı o alaycı ve küstah tavrını yüzüne yedirdi.
“Beyler, kapıyı açmayı düşünmüyor musunuz?” Adamlar, hızla silkelenip şu an için ne yapacaklarını bilemez bir tavırla birbirlerine baktılar. “Eğer davetiye falan göstermemi bekliyorsanız üzgünüm veremeyeceğim.” Dudaklarından bir kıkırtı koptu. “Pardon, benim zaten buna ihtiyacım yoktu.” Yüzündeki alay hızla yerini öfkeye bıraktı. “Liderin varisiyken herhangi bir giriş iznine ihtiyacım yok çünkü. Derhal kapıları açın!”
Çil yavruları gibi anında adamlar dağıldı, saniyeler içinde kapılar onun için açıldı. Ardında bırakıldığı o kapılardan birini en sonunda aşabildi. Keyifle aracın camından demin onunla konuşan korumaya seslendi.
“Sakın süprizimi bozmaya kalkışma. Geldiğimin haberini içeridekilere söylemeyeceksiniz.” Bir rica değil bir emirdi bu.
Koruma ve yanında duran tüm arkadaşları emir ile hızla başlarını sallayıp onu onayladılar.
Artık o da herhangi bir kapının sıcak tarafındaydı. O kapının ardındaki cehennem sıcaklığı onu şu anlık ilgilendirmiyordu.
Sırf bir kapının öteki tarafına geçebildi diye kazandığını hissetti. Onun için oyunlar başlamadan kazanılmış bir savaştı bu artık.
Araba son kez durduğunda ön koltuktaki koruma hızla araçtan indi, Asya’nın kapısını açtı.
Derin bir soluk aldı, hazır olduğuna kendini inandırdı ve ilk adımını arabadan dışarıya doğru attı. Daha önce karların mesken tuttuğu şimdi ise gerilerinden sadece ıslaklık bıraktığı yere dimdik basıyordu.
Dudaklarında zafer sarhoşu bir gülüş peydahlandı. Onlara yaşatacağı şok bile bir kazançtı onun için. Yüzlerindeki o ifade yetmez miydi?
İlk adımını attı ve ardından diğer adımları şevkle eşlik etti. Pahalı mermer taşlarından yapılan merdiven basamaklarına zarifçe basıyor ve kaymamaya özen gösterdiği bu yerde zarafetinden de ödün vermiyordu. O bugün Asya Doruker değildi. Liderin varisi ve gelecekte lider olmaya en yakın kişi yani Asya Korgözdü.
Büyük ve ihtişamlı kapılar onun için ilk kez sonuna dek açıldı. İçeriye girdiğinde onu ilk karşılayan salondaki devasa merdivendi. Kırmızı halılarla süslenen merdiven basamakları ve merdivenin ahşap korkuluklarında yer alan el işçiliği süslemeler ile giriş Asya’yı heyecanlandırmıştı. Başka bir vakit olsa bu katı müzeymiş gibi gezer, her detayı pür dikkat izlerdi ama şu an başka bir amacı vardı ve ona odaklanması gerekiyordu.
Bir kaç adım daha attıktan sonra çok şık bir takım elbise giyen kadın yanına geldi. “Hoşgeldiniz, efendim. Kaban ve çantanızı bana verebilirsiniz.”
Yanına gelen kadın üstündeki şoku atlatmış ve hızla Asya’nın yanına gelmişti. Asya Dorukeri karşısında görmeyi beklemeyenlerden biriydi. Zihnindekileri şimdilik bir kenara bırakıp ortalığı karıştıracak olan kadına odaklandı. Ondan birkaç santim daha kısa ve daha zayıf duruyordu. Bu zayıflığının kaynağınının bir an hastalıktan kaynaklı olup olmadığını düşündü. Sormaya hem çekindi hem de böyle bir sorunun kırıcı olduğunu düşünüp sustu.
Asya, üstündeki krem tonlarındaki kabanı çıkarıp kadına verdikten sonra kafasındaki kahverengi ressam beresini de çıkarıp kadına verdi ve güzel bir tebessümü kadına karşı kullandı. “Teşekkür ederim.”
Kadın, beklemediği bu nezaketle bir an şaşırdı çünkü Liderin varisi hakkında konuşulanlar nezaketin tersiydi.
“Görevim, efendim.” Bir an ne diyeceğini bilemeyip başını eğdi ve bu tavrından kısa bir süre sonra ortamda tatlı bir kıkırtı duyuldu.
“Görevini yaptın diye nezaketti hak etmiyor musun yani?” Asya, başını iki yana alayla salladı ve bu kadının neden böyle düşündüğünü merak dahi etmedi. Çünkü onun zaten bir cevabı vardı. Buraya sürekli gelen giden erkekler nezaketten yoksun birer yaratıktı.
Bir daha kadına bakmadan veya ortaya attığı sorusuna yanıt almadan orayı terk etti. Sadece basit de olsa bunu düşünmesini istemişti. Çiçekçide çalıştığı süre zarfında bir çok olaya tanık olmuştu. Bu yüzden parası çok olanlar tarafından işe alınan kişilerin yaşadığı o zorluğu kendisi de biliyordu. Orası onlara ait olmasına rağmen gelen müşterilerin bir kesimi tarafından sürekli hor görülmesinin nedeni de buydu. Bazı kesim parası var diye herkesin İlahı olduğunu sanıyordu.
Ardında bıraktığı şaşkın kadın ise farkında olmadan mırıldanmaya başladı. “Bir kadını asla bir erkeğin ağzından tanımaya çalışmamalıydım.”
Giden kadını incelemeye başladı. Giydiği krem rengi, bol paça ve yüksek bel kumaş pantolunu, krem rengi vücuduna tam oturan boğazlı kazağı ve onun üzerine geçirdiği kahverengi düğmeli yeleği ve giydiği krem rengi topuklu ayakkabıları ile çok şık duruyordu. Dışarıda bu kadını görse normal biri olarak zihninde kodlayabilirdi ama o kadın, görüşünün ardında tehlikeleri saklayan biriydi.
Kaçırılmıştı ve sonrasında da ölü olarak biliniyordu. Mezarı dahi vardı ve o elini kolunu sallayarak içeriye giriyorsa görünüşünün sadece bir maske olduğu kanısı onun için bir gerçeklikti artık.
Buna sevindi. Eğer bir yönetim varsa bir kadının o koltukta var olmasını isterdi.
Asya, ardından onu izleyen meraklı bakışların olduğunu bilerek büyük bir özgüvenle adımlarını atmaya devam etti. Önce merdivenleri çıktı ve adımlarının yönünü hiç değiştirmeden ilerlemeye devam etti ta ki önüne büyük ahşap bir kapı çıkana kadar. Önünde iki koruma vardı.
Asya’nın varlığından haberi olmayan adamların elleri önce bellerindeki silaha gitmiş sonra ise büyük bir şokla durmuştu. Bu kadını tanıyorlardı. Sarhun Korgöz’ün torunu ve aynı zamanda da varisi. Ama ölü olan torunu ve varisi…
Karşılarında çakmak çakmak gözlerini onlara diken kadın, yaşıyor; yüzlerindeki o şaşkınlıktan büyük bir keyif alarak onları izliyordu.
Onlara doğru adım attı ve her adımında topuklu botlarındaki o tok ve zerafetle yoğurulmuş ses alanda yankılandı.
O adım attıkça zaman da onunla beraber adım attı ve olması gerektiği anda küçük iplikleri örmeye başladı. Bir düğüm daha, kaderin açamayacağı ve değiştiremeyeceği anlardan biri daha…
Asya Doruker zamanla oynadığının farkında olmadan ilerledi ve kader onun için bekliyordu.
Kapının öteki tarafında bir kaos, bir ölüm kalım ama en çok da kana kan cana can pazarlığı vardı ama o nefes alamıyordu.
Düğmeleri açık gömleğinin yakalarını tutup çekiştirmeye başladı, belki biraz daha nefes alabilir diye. Nefesi yine de alamadı. Karşısındaki adamı hatta karşısındaki adamları gördükçe delirecekmiş gibi oluyordu.
Aklıyla oynamak için onu tamamen delilik sınırına dahil edebilmek için korkmadan karşısına geçip oturabiliyorlardı hala!
“Ya şimdi bu siktiğimin piçini öldüreceğim ya da onunla beraber hepimizi bitireceğim!” diye var gücüyle bağırdı, Selçuk Koral.
Batur Koral, düştüğü durumdan nasıl kurtulacağını bilemez bir halde ardında öfke ile bağıran oğlu ve burada en az bir kan akmadan ayrılmayacaklarını bile bile duruyordu. Tek temennisi oğlunun kanının tek bir damlasının dahi akmamasıydı.
“Selçuk sakin ol artık!” Gergin sesi ortamda yankılandığında onu alayla izleyen İmam yani Resul Baltacıoğlu araya girdi.
“Oğlun bugün ya ölecek ya da öldürülecek.” Bakışlarını diğer ölmek için can atan varise çevirdi. “Tıpkı Arem gibi.” Bu kez bakışlarını ezeli rakibi olan ve onun yerine geçen Lider’e çevirdi. “Sahi bugün senin de kanın akacak gibi. Ne düşünüyorsun pek sevgili Liderimiz? Pamukları hazırlasam mı?”
“Seni, karının yanına gömerim.” Tek bir cümlesi bile yetmişti. Sarhun Korgöz, Resul Baltacıoğlu’nun zaafını en iyi bilendi.
“Belki de sen de kızın gibi yanarak gebermeliydin!” Öfke ile ayağa kalktığında daha Sarhun Korgöz müdahale edemeden Baybars Hardemir yanındaki adamın yakalarını çoktan avuçlarının içine hapsetmiş ve kafasını, yüzüne gömmüştü.
Yere düşen adamın üzerine hızla eğildi. “Bir daha,” İmam’ın yanına çöktü, “Benim kızımın,” Ve ilk yumruğunu yüzüne indirdi. “adını değil söylemek,” Ard arda yerde acı içinde kıvranan adama yumruklarını atmaya devam etti. “Onun varlığını dahi zihnine alırsan kanını taşıyan beşikteki bebeğe kadar tüm Baltacıoğlu ferdini bitiririm, lan!” Beşikteki bebeğe kadar uzanan elleri bu masadakiler Baybars Hardemire öğretmişti.
İmam’ın varisi Ceyhun Baltacıoğlu, Nezirini korumak ve acılı babanın elinde kalmasından korktuğu için ayırmaya çalışmıştı ama Arem Hardemir buna müsade etmeyip o da öfkesini küçük Baltacıoğlundan çıkarmak için kavgaya dahil oldu.
“Hepinizi, tek tek ipe dizip…” Cümlesinin devamı yere yatırdığı adama attığı öfkeli yumrukların ardında silikleşip gitmişti.
Varislerden Temur, ayakta durmuş bir vaziyette yerde kavga edenleri izledikçe gülüyor yaşananlardan sadistçe bir keyif alıyordu, ta ki annesinin ona atığı uyarıcı bakışları görene dek. O burda annesi değil Nezir’i ve ileride yerine geçeceği üstüydü. İstediğini yaptı ve kimsenin engellemediği kavgayı durdurmak için ilk adımı atıp Baybars’ı durdurmak için ilk adımı attı.
“Onu öldüreceksin.” Temur’un sakin çıkan sesine öfke ile döndü Baybars.
“Çekil git şurdan. Bir de seninle uğraşmayayım!” Hemen yanı başında acı ile inleyen ve yaşı ondan büyük olduğu için de ona çok fazla engel olamayan adamın üzerine yeniden atlamak için hamle yaptı.
“Pişman olacağın şeyler yapacaksın!” Temur onu yeniden tuttu ve bedenini ordan sürüklemeye çalıştı. “Karın ve hala koruman gereken altı oğlun var. Birinin yeri hala belli değilken kendini öldürtmen ardından ailenin de geleceğini garantiler.”
Ve Baybars hardemir, yine kızının acısını kalbine gömüp geride kalanlar için mücadele etmeye hazırlandı ama bir sorunu vardı. Onun omuzları artık yük taşıyacak kadar güçlü değildi. Tüm gücünü kaybetmişti.
Kızı nerde bilmiyordu. Oğlu nerde bilmiyordu ve en önemlisi kızı ne durumda hala bilmiyordu. Onun önüne atlayıp kendini feda eden küçük bebeğinin canı şu an yine acıyor mu bilmiyordu ve bilmemek, delirtmekten de kötüydü.
Temur’un konuşmasını aynı anda Arem de duymuş ve durmuştu. Doğruydu. Korumaları gereken bir aileleri vardı.
Hızla dizlerinin üzerinden kalkıp babasını inceledi. Yarası yoktu.
“Hardemirler yine aynı şeyi yaptı.” Selçuk midesi bulanmış gibi iki adama baktı. “Yine Asya’yı bir kenara bıraktınız. Yine Asya’yı kendiniz için feda ettiniz!” Öfke ile Baybars’a döndü. “Yine Asya’yı kendine kalkan mı ettin, Hardemir?”
Acıyordu! Kalbi her gün kanıyor her an o yaraya tuz basılıyordu.
Kızlarına gelen lafları bile sineye mi çekeceklerdi? Hani seviyorlardı Asya’yı?
“Sen baba olmuş olsaydın bugün kızını elin diline düşürmezdin,” dudaklarında acı bir gülüş, gözlerinde haftalar önce yaşanan olayın görüntüsü yeşerdi. “Hoş sen kızını önüne alıp kendine siper eden adamsın. Senden baba da adam da olmaz!”
Sustu, Baybars. Biliyordu. Ona kinle nefretle bakan bu adamın haklı olduğunu biliyordu. Yüreğini eline alıp göstermek istiyordu. Belki o an ne kadar acıdığını görür diye fakat kifayetsizdi. Onun acısı bile boştu onun için.
“Sen kimsin lan, babalığını tartışıyorsun?” Arem babasına karşı kurulan her cümle ile deliriyordu. Delirme nedeni de bu iğrenç cümleleri en derinlerinde haklı bulmasıydı. Ama fazlası da vardı. O fazlalıkta kendisiydi. Babası koruyamadığı gibi o da kardeşini koruyamamıştı.
“Sevdiği kadının yanmış bedenini toprağa gömen bir adam!” Tek tek Nezirlere baktı. “O mezara, sevdiğim kadını siz soktunuz, bende hepinizi sokmadan rahat durmayacağım lan!”
“Bitti mi?”
Biten tartışma değildi ama oydu. Sarhun Korgöz, öz kızı Peri’nin ihanetini yaşadığında onu kaybettiğini düşündüğünde bile bu denli yıkılmamış bu denli keder ile yüz yüze gelmemişti.
Biten ve giden O’nun kızıydı. Canı olan, kanından olan, O’nun biricik yavrusu, kızı Asya gitmişti. Hem de onun ellerinden. Onun silahından çıkan bir kurşun…
Ve üşürdü Asyası. Bilirdi. Bildiği için de her cezalandırması, kızının teninde bıraktığı soğukluktu. Peri yüzünden babalığı unutmuş Asya ile yeniden hatırlayıp yaşamaya başlamıştı ama unutmuştu bir kere ve her hatrından önce kızına acı çektirmişti.
Asya'ya yaşattığı tüm acılar tek tek zihnine üşüştü. Gözleri yaşla doldu ve hızla burnunu çekip gizlemeye çalıştı. Bakışlarını birbirlerini yiyen üyelere dikti.
Daha önce masa böyle olmazdı. İzin vermezdi, veremezdi çünkü o liderdi ve düzenin yegane sorumlusu oydu. Şimdi kendi düzeni bozulmuşken masası da bozulmuştu.
“Bitmedi!” diye Arem öfke ile lidere baktı. En başından beri dedesini bilir ama o gözle bakmazdı. Annesine verdiği değer kadar yok saymış ve nefret etmişti ondan. Şimdi Asya’ya verdiği değer ve sevgisi kadar nefret ediyordu dedesi olan adamdan.
“Bitmedi ulan, yaptıkların! Kardeşimi vurdun! Gözlerimin önünde kanı aktı. Aktı ama durduramadık. Lan kardeşim yerde acılar içinde kıvrandı senin yüzünden.” Bir an sesi titredi, Asya’nın o görüntüsü gitmiyordu gözlerinin önünden. “Üşüyormuş benim kardeşim mesela. Üstüne karlar yağdı, kan kaybetti ama koruyamadık, ısıtamadık. Senin yüzünden! İlk andan itibaren ya annemin ya da kardeşimin hayatını mahvetmekten başka bir işe yaramadın!” Öfke ile kollarını iki yana açtı. “Bak işte! Bak bizde hiçbir şey bırakmadın. Aldın intikamını da kardeşimizi de. Mutlu musun artık?”
Baybars, oğlunun acı yakarışları ile çöküverdi koltuğa. Kızını görmek istiyordu. Kızına dair son görüntüler o geceye aitti ve dönüp dolaşıyordu zihninde. Arem haykırdıkça daha da şiddetleniyor, çığlıklara dönüşüyordu görüntüler.
“Asyama zarar vermek istemedim.” İstediği kadar engellemeye çalışsın yine de aktı tek bir yaş gözlerinden. Sevmişti ama sevmesini bilememişti.
“Öldürdünüz lan, Asya’yı!” diye acıyla haykırdı ve karşısında oturan adamı da öldürmek için üzerine doğru yürüdü, Selçuk. “Gözümün önünde önce vurdun, sonra da yanmış cesedini verdiniz lan, bana!” Selçuk artık haykırıyor haykırışlarının ardından da ard arda gözlerinden yaşları özgürlüğe bırakıyordu. “Daha nasıl zarar vereceksin? Daha ne yapacaksın sen, ulan!”
Babası ve Temur hızla önüne geçip onu durdurmaya çalıştı. Bir kolunu Temur bir kolunu babası Batur tutuyor, onu sakinleştirmeye çalışıyordu ama Selçuk üç hafta içinde yaşadığı ve her geçen gün artan bu acı ile artık dayanamıyordu. Acı her gün artıyor, zihni her gün ona Asya’nın kanlı bedenini sonra da Asya'nın yanarkenki halini sunuyordu.
O her uyuduğunda Asya haykırıyordu. “Selçuk,” diyordu, “Artık üşümüyorum ama canım da yanıyor. Yardım et,” Yine kulaklarında o feryatlar, o yardım çığlıkları. “Selçuk, canım yanıyor! Kurtar artık, beni!”
“Kurtaramıyorum!” diye haykırıp tüm gücü bitmiş gibi dizlerinin üzerine çöktü. Yüzünü avuçlarına gömüp hıçkırarak ağlamaya başladı. “Çiçekçi güzeli, ben seni kurtaramıyorum!”
“Affet, beni.” Omuzları sarsıla sarsıla acısını kimseyi umursamadan, kimseyi görmeden yaşadı.
“Bunca acıyı ve düzensizliği masaya sen getirdin, Sarhun!” İlk andan itibaren konuşmayan ve sadece izleyen Korkut Dağlı bakışlarını hiç çekmeden Sarhun’a dikmişti.
Sarhun Korgöz, ne olacağını biliyordu. Biri masada ölmüştü ve onun kurşunuyla belki de bir kibritin ucundan akan bir damla lavla. Her şekilde masum biri onun yüzünden ölmüştü ve masanın adaleti sağlanmalıydı.
Artık bir varisi yoktu. Asya, yoktu. Merih, onun varisi olmayı reddetmişti ve artık bir varisi daha bulamazdı.
Semih, varis için uygun da değildi. Tıpkı babası gibiydi. Elinde bir Asya vardı, annesi gibi. Bir Merih vardı, onun gibi ve iki torununu da kaybetmişti.
Merih istese de artık bunu teklif etmezdi çünkü o da bedel ödemek istiyordu.
Bir varisi olmadığı için ölmeyi değil, kızını uğruna öldürdüğü bu masaya kanını dökmek için ölmeyi istiyordu. Ne hata yaptıysa bu koltuk için yapmıştı ve şimdi ise gönüllü olarak kellesini buraya bırakıyordu.
“Biliyorum.” dedi tek kelime ile tüm suçlarını kabul edercesine.
“Bedelini de biliyorsundur.” ve Korkut Dağlı’nın ardında duran varisi arkasında gizlediği sicimi ortaya çıkardı.
Bakışları, sonu olan ipe takıldı. “Biliyorum.”
“Kendini savunmayacak mısın?” Adaleti herkes için sağlamalıydı, Korkut Dağlı.
“Kızım öldü.” Ben öldürdüm diyemedi.
“Nizam, bitir işi.” Ve Korkut Dağlı’nın dudaklarından Lider’in ölüm emri varisine verilmişti.
Nizam Korkut, isminin ve görevinin hakkını verir gibi bir surat ifadesine kuşandı. Yüzünde soğukluk, yüzünde ölüm keskinliği ve ürpertisi vardı. Tereddüt etmiyor, aklında sorulara yer yoktu.
Onun için bu düzeni bozan ve kesilip atılması gereken kanser bir hücreden başka bir şey değildi. Adımları, Liderinin ardında durdu. İpekten yapılmış sicimi iki eline dolayıp elindeki sıklığını güçlendirdi. Nizam parmaklarına, gözlerini diken tüm adamlara bakındı. Son bir cümle, son bir nefret ve son bir af bekledi… Kimseden tek bir sözcük çıkmadı.
Bakışları yerde dizlerinin üzerinde çökmüş ve ona bakan arkadaşına kaydı.
Hızla gözlerini ondan ayırıp adaletine öfkeyi katmamaya çalıştı. Zihnini yeniden topladı ve sicimi, Liderin boynuna geçirdi bir tur. Bir tur daha boynundan ipi doladı ve ilk kez bir Liderin nefesini kesmeye başladı.
Başın yaptığı hataları ayaklar ödemesin diye alınan bir önlemdi. Bu adaletti ve onlar adaletin kendisiydi.
İlk an kollarında büyük bir kabullenişlikle duran adam, nefesi kesildikçe refleksle bir gram hava için çırpınmaya başladı. Giderek gücü azalmaya, çırpınışları ilk ankine nazaran güçsüzleşmeye başladı ve bir şey oldu.
“Asya,” diye önce bir mırıltı duydu ve hemen ardından “Asya!” diye şen bir ses.
Nizam, hızla ellerini gevşetti ve olayları anlamak için bakışlarını Selçuk’a çevirdi. Demin dizlerinin üzerine çöküp acılar içinde yüzen adam, hızla ayağa kalkmış ve kapalı kapıya umutla bakmaya başlamıştı.
Hayır, onunki umut değildi. O emindi.
Batur, oğlunun baktığı boşluğa bakıp korku ile ona geri döndü. “Selçuk, Asya yok. Orda kimse yok, oğlum.” Batur Koral da bilirdi ki hiçbir suç bedelsiz kalmazdı.
“Asya bu!” diye haykırıp çocuk gibi kapıyı babasına gösterdi. “Baba, Asya’nın topuklularının sesi bu!” diye gülmeye hatta kahkaha atmaya başladı. Sonra aniden sustu. Gülünce adım seslerini duymuyordu. “Baba, Asya gelmiş.”
Kimseyi umursamadan ve onun delirdiğini düşünenleri görmeden kapıya doğru ilerledi. İlk adım sarsıcıydı, ikinci adımda dengesini bulmuştu ve üçüncü adımdan sonrasını o bile bilmiyordu, nasıl geldiğinin nasıl devam ettiğinin.
“Asya, öldü. Kabullen artık!” diye ardında yükselen babasının itirazlarını ise alayla dinledi. Ölmemişti işte! Bu topuk seslerini tanıyordu. Asla yanılmazdı. Yanılamazdı.
Kapının önüne son sekiz adımı kaldığında kapı küçük bir gıcırdama ile aralanmaya başladı ve Selçuk Koral’ın adımı havada asılı kaldı. Asyası gelmişti işte.
Kapının o küçük arasından önce küçük bir beden gördü. Kapı aralandıkça bedenin görüntüsü belirginleşti. Her detayda kalbindeki kesiklerin önce kanadığını sonra ise yeniden o yaraların bir araya gelip iyileştiğini hissetti. Bu son kanamaydı onun için.
O böyle düşünüyor, böyle biliyordu.
Kapı sonuna kadar aralandı ve içerideki tüm adamlardan daha küçük bir kadın, kapının eşiğinde alaylı bir surat ifadesi ile ona baktı.
Gördü. Ölü bildiği kadını gördü, Selçuk. Ölüydü, ölü biliyordu ama şu an gerçeği idrak da edemiyordu. Asyası gelmişti. Orda işte. Dudaklarından bir gülüş firar ettiğinde adımları sekteye uğradı. Dengesini yitirdi ve o çok sevdiği aşık olduğu ismi fısıldadı: “Asya…”
Tüm acısı ve umudu tek bir ismin içine sığdı.
Asya Doruker, açılan kapı ile ne bekliyordu tam emin değildi fakat kapıya doğru ilerleyen ve onun gelişi ile adımları sekteye uğrayan adamı beklemiyordu. Önce şaşırdı, buraya şaşırtmak için gelen kadın hepsinden önce şaşkınlıkla yüz yüze geldi.
Selçuk’un bu kısa sürede bazı şeyleri atlatacağını düşünmüştü. O'nun bakış açısıyla Selçuk’un aşkı basit ve geçici bir hevesti. Peki, şu an karşısındaki yıkık adam neyin göstergesiydi? Ya da karşısında ona baktıkça daha yeni nefes alabiliyormuş gibi duran bu adam, O’nun için neyin kanıtıydı?
Herhalde birini unutmak için, önce ölümünü kabullenmek gerek diye düşündü.
O şu an Selçuk’un gözlerindeki o kabullenmemiş gerçekliği görüyordu. Diğerlerinin gözünde saf şaşkınlık varken Selçuk’un gözlerinde mutluluk vardı ve şaşkınlıktan eser yoktu. Sanki Asya'nın bir yerlerden çıkıp geleceğini biliyordu.
Sonra aklına geldi. Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde ölümü üç aşamada kabullenirdik: Reddetme, yoğun öfke dönemi ve kabullenme.
Peki Selçuk şu an tam olarak hangi dönemdeydi?
“Selçuk Koral,” diyerek varlığının kanıtını sesi ile de perçinledi.
Selçuk, kulaklarına dolan ses ile yutkundu. O'nun sesiydi. O'nun sesinin tınısı kalbinde dolaşmaya başlamıştı bile.
“Yaşıyorsun,” saatlerce koşmuş gibi soluksuz kaldı. “Geldin, Asya.”
Selçuk’un bugünkü tavırlarını daha önceden planlamadığı için nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu, Asya.
O kendi duygularına dahi kimi zaman yabancılaşırken bir başkasının duygularını nasıl anlayabilir, nasıl onunla empati kurabilirdi ki? Bu karmaşaydı onun için. O'nun ölümüne üzülen bir adam değil de yoluna çıkmış bir taş ve o taşı nasıl kaldıracağını bilemediği bir vakaydı, Selçuk. Zaten bu taşı da sevmiyordu. Selçuk’u sevmiyordu, nefret dahi ediyordu. Ne diye onu anlamaya çalışmalıydı ki?
“Sana kedi gibi olduğumu söylemiştim.” Hızla olayı alaya aldı ve büyük odaya doğru ilk adımını attı.
Söylemişti. Benim dokuz canım vardır, demişti.
“Asya, ölmedin değil mi?” Selçuk’un dudaklarından kopup dökülen inanç ve hakikat arasındaki sorusu Asya’nın kulaklarında küçük bir çocuğun saflığı ile dolmuştu.
“Ölmemi mi beklerdin, Selçuk?” Yine ve yine olayı alaya almıştı.
Selçuk, güldü. Gerçekten de içten kopup gelen kısık bir gülüştü. “Ölmüş olsan da şu an umrumda değil çünkü bu karşımdaki sen de, sensin.”
Ve duraksayan adımları ona yavaş yavaş gelen kadına doğru telaşlı ve aceleci bir tavırla ilerledi. Arada kalan dört adımı aşıp ona şaşkınlıkla bakan kadını kollarının arasına hapsetti.
Kolları ile bir daha gitmemesi için, üç haftada çektiği acıyı unutabilmek ve buram buram çiçek kokan kadının kokusunu yeniden hatırlamak için sarıldı.
Sarıldı ki burnunun direğindeki o yanık kokusu gitsin, sarıldı ki kollarına alamadığı kadının acısını bir daha yaşamamak, kollarının arasının bir daha O'nunla boş kalmaması için sarıldı.
“Çiçekçi güzelim,” Asya’nın saçlarının tepsine bir öpücük bırakıp burnunu saçlarına gömdü, “Asyam.”
Asya ise asla bunu beklemiyordu. Bunu çoğu kişi de beklemiyordu ve yüzünün gömülü olduğu göğüsten dolayı da kimse bunu göremiyordu. Sarılı olan kolları teninden söküp atmak için kıpırdandı, Selçuk daha da sarıldı. “Ne güzeli ya, bırak beni!”
Selçuk ise şu an itirazlara sağırdı.
“Selçuk, sal beni oğlum! Benden sana yar değil yara olur.” Daha bunu göstermesi için ne yapmalıydı ki?
“Yara gelecekse yardan gelsin. Yardan gelen yara, bize dermandır.”
Asya’nın istemsizce yüzü buruştu. “Senin içinde keko yatıyor resmen.”
Selçuk, hiçbir şeyi ciddiye almayan kadın ile güldü ve yüzünü biraz eğdi. Burnu, kollarının arasındaki kadının yüzünde sürtündü. Derin bir soluk aldı ve çiçek kokusunun yoğun geldiği o kısmı aramaya başladı.
“Seviyorsan, yatsın içimde.” Burnu, kızın teninde kokunun kaynağını arıyor; kapalı gözleri cenneti önüne seriyordu.
Yüzünde gezinen sıcak nefes ile başını geriye çekti ama çok uzağa çekilememiş ve belindeki kollardan dolayı beli hafif dışarıya doğru bükülmüştü. Aradaki mesafeyle adamı izledi. Gözlerini yummuş, dudaklarında cennetteki meyveyi tatmış bir Adem'in tebessümü belirmişti. Daha kovulmanın derdine düşmemiş, son bir mutluluk tebessümü.
Kollarının arasında biraz daha kırpıştı ve arkasında kenetlenen kolları bu kez söküp atabildi. Selçuk’un gözleri hızla aralandı ve Âdem, zehirli meyvenin tadını tatmaya başladı.
“Sana benden uzak dur, dedim.” Alaylı sesi gitmiş, o ciddi ve gaddar tavrı yerini almıştı.
“Sana, senden uzak duramadığımı söylemiştim.” Asya ne kadar inatsa bir o kadar da aşkı için savaşan Selçuk’da inattı.
“Kalbim seni istemiyor!” Onları içeridekilerin duyduğunu biliyordu ve bunları duymalarını istemeyip sesini kısmıştı, Asya.
“Kalbim seni deli gibi istiyor, kalbimin sana zararı yok!” Selçuk, Asya’nın inadı ile bağırıyor sadece merkezindeki kadına odaklanıyordu. “Kalbimi deşmekten vazgeç.” Parmakları, yüzüne doğru yükseldi ama çatılan kaşlar ile iç çekip indirdi yarı yoldaki parmaklarını. “Bari, yaşadığın için sevincime dokunma. Yaşıyorsun ve yanımdasın ama kalbin hâlâ bana ölü.”
“Senin için daha önce hiç atmayan bir şey ölemez, Selçuk. Sen sadece kendi hayallerinde yaşadın ve artık uyanman gerek.” Aralarındaki mesafeyi kalplerine de vermek ister gibi bir adım geriye doğru yürüdü. “Uyan ve gerçeği gör, benim kalbim sana taştan.”
“Kardeşimin peşini artık bırakırsın.” Selçuk’un hemen ardında duran ve tüm konuşmalara şahit olan Arem, aslında Selçuk için üzülmüştü.
O'nun için üzülmüştü çünkü ona ait olmayan bir kalbi seven tek kişi Selçuk değildi. En azından Selçuk yolun başındaydı ve dönme ihtimali vardı.
“Sen bırakabildin mi sevdiğin kadını?” Selçuk, arkasını dönmeden gözlerini Asya'dan ayırmadan kurmuştu cümlesini.
Arem, kız kardeşine baktı. Güzelller güzeli kardeşi, en güzeli olan kardeşine. “O beni bıraktığında bıraktım onu.”
Asya hayretle iki adama baktı. “Şu an sizce mevzu aşk mı?”
Selçuk alayla güldü lakin acısı yansımıştı sesine. “Tek mevzu aşktır.”
Gözlerini bir an devirmek istedi. Bu konular O'nun için tamamen vakit kaybıydı. Eğer biri sizi sevmiyorsa bırakır ve başka biri ile denerdiniz. Bu kadar. Kalp birini seçmişse başkasını da seçerdi ona göre.
“Mevzuyu bilmem ama benim tek derdim, kardeşim.” Arem, içinden taşan sevgi ile kız kardeşine bakıyordu. Önceden zihninde var olan tüm şüpheler uçup gitmişti ve şimdi geriye sadece kardeşine karşı duyduğu saf sevgisi ve hayranlığı kalmıştı.
Selçuk’un arkasından çıkıp kız kardeşine usul usul, O'nun yaşamının tadını çıkara çıkara ilerledi. Artık Selçuk’un arkasında değil önündeydi ve tek odağı kız kardeşiydi. İlk andaki gibi. Kardeşi ile arasında bir adım gibi kısa bir mesafa kaldığında duraksadı. Ona mahçup bakışlarla bakan ve sürekli gözlerini kaçırıp yine de ona dönen kararsız yeşil hareler ile dudakları şefkatle iki yana ayrıldı.
“Asyam,” dedi. Bu ismi ne kadar sevdiğini bir kez daha hatırlarken bir kez daha dudaklarının arasından çıktığına şükrederken kollarını iki yana açtı. “Sarılsam mı bir kere? Çok ihtiyacım var. Kollarım varlığını hatırlamak istiyor, kardeşim.”
Asya Doruker’in Anlatımından:
Kararsızlıklar abidesiydim bugün. Kime nasıl davranacağımı bilmiyorum. Önce karşıma Selçuk dikilmiş aşkının acısını haykırmış ve ona kayıtsız kalmıştım şimdi ise kanımdan olan abim karşıma dikilmişte bana yalvarıyordu. Sadece bir kere sarılabilmek için…
Bakışlarımı kaçırdım yine. Arem’e karşı hâlâ kızgınlığım vardı. Beni ilk gün bir malmışım gibi sırtına atıp kendi kararlarını benim kararlarımın önüne almış ve istemediğim o hayata sürükleyen ilk kişi olmuştu.
Ama bu yeterli miydi? Şu an zihnimde kurcaladığım geçmişin kini, kalbi acıyla yeşeren bir abinin acısından büyük müydü?
Ya da kendime soruyorum: Semih ve Merih abim bu denli hatalıyken onları yine de affedebiliyor olmam, onlara karşı sonsuz bir affediciliğimin olması neden Hardemirlerde tersi bir etki ile karşı karşıya kalıyordu?
Benim bir Hardemirlere kinim var. Biliyorum ama bilmekte içimdeki duyguyu söküp atmaya yetmiyordu.
Yine de karşımdaki adama boyun eğdim. Benim için aralık kalan o kollara bakındım önce. Sonra da bana büyük bir umutla bakan adama. Sakalları uzamış, otuzlarındaki bir adam değil de otuzunu devirmek üzere olan bir adam gibi yaş almış gibi duruyordu. Sanki yüzü çökmüş, gözleri arkaya doğru kaymış. Sanki Arem, bir mezara sığamamamış da yine de aramızda ölü geziniyor.
Acı çekmiş ardımdan, acısını silmek istemiş varlığımla ve ben acısını silmek için gönüllü bir teslimiyetle ilk adımımı attım kollarının arasına doğru.
Benim teslimiyetimi anladı. Beni, bize bırakmadı ve geriye kalan tüm çabayı o verdi. Kollarının arasında güveni ilk andan itibaren verdi kalbime.
Sol eli, kaçacakmışım gibi belime sıkıca sarılı; sağ eli ise başımın arkasında beni göğsüne daha da hapsetmek ister gibi baskı uyguluyordu. Arem, o kadar büyük sarıldı ki bize, benim sarılmama dahi gerek kalmadı.
“Öldün sandım. Öldüğünü düşündüğümüz o kısa sürede ben de öldüm.” Kulaklarıma ilişen kısık fısıltı ile başımı hafifçe oynatıp ona bakmaya çalıştım. Alttan harelerimi ona diktiğimde onunda bir an bu halime tebessüm ettiğini gördüm ve kahve harelerinde yeniden yeşeren yaşamı izledim. “Özür dilerim, seni yine koruyamadığım için. Çocukken koruyamadım, otuz üçümde de koruyamadım. Beni affetmesen hakkındır ama sakın Asya, sakın bir daha yokluğun ile cezalandırma bizi.”
Belimdeki kolu, sanki yine ortadan kaybolacakmışım gibi baskısını arttırdı. Gözlerindeki, yaşamın sürekli nasıl titrediğini sanki yeniden gözlerinin ardındaki perdeye nasıl kaçacağını planlıyormuş gibi hareketlendiğini gördüm.
Boğazımda var olan düğümü çözebilmek için yutkundum. “Arem, beni korumak zorunda değilsin ki sen.” Sadece bir abi olarak sevmesini beklerdim.
Buğra gibi.
Başını iki yana salladı. “Benim tek görevim var, kardeşim. O da her birinizin iyi olması için çabalamam.”
Dudaklarımdan küçük bir kıkırtı koptu ve Arem’in ardından bir iç çekiş sesi kulaklarıma doldu. “Büyük çocuk sorunları, hm?” Gülüşümü silip “Sadece sevsen yeterdi aslında.” dedim bir an çekinerek.
Dudakları anında iki yana kıvrıldı ve hiç beklemediğim bir şey yaptı. Dudaklarını alnıma bastırıp uzun bir süre orda durdu. Daha sonra dudakları hala alnıma bastırılı bir şekilde dururken burnunu da saçlarıma gömdü. “Seviyorum. Ben kardeşimi canımdan da çok seviyorum.”
“Yalancı,” dedim o an ne diyeceğimi bilemez gibi.
Alnıma bir öpücük daha bırakıp aramıza mesafe bıraktı ama kolu hâlâ belimdeydi. “Yalancı, uğruna ölsün.”
“Yok, ölme.” Kendimden beklemeyeceğim bir hızla araya girmem ile şaşırdım.
Arem bu halime gülüp saçlarımı karıştırdı. “Sen ne dersen, o.”
Benim ise tüm odağım saçlarımdaydı. “Seni gebertirim, Arem!” Yerimde tepinmemek için zor duruyordum. “Ben o saçları yapmak için ne kadar uğraştım biliyor musun sen, hayvan!”
“Korkma, böyle de güzelsin.” Gülerek söylediği ile hâlâ saçlarımın arasında olan elini tuttum ve durmasını sağladım.
“Ben her halimle güzelim!” Çocuk gibi Arem’e sataşmam onu daha da eğlendiriyordu.
“Malesef,” diye iç çeke çeke konuşan kişi ile Aremle yalnız olmadığımı fark edip önce sese yani bize, daha doğrusu bana büyük bir hayranlıkla bakan Selçuk’a sonra da içerideki diğer masa üyelerine baktık.
Adamların yüzündeki ifadeleri gördüğümde anında güldüm. “Hayırdır beyler, ölü görmüş gibisiniz!”
Odanın içinde anında bir kahkaha sesi yükseldi ama saniyeler içerisinde kesildi. Bakışlarım ayakta dikili ve bizi keyifle izleyen Temur’a kaydı. Ona göz kırptığımda keyfi daha da yükseldi.
“O, Temur itine mi göz kırptı?” Selçuk’un aşkını itiraf etmesi hiç işime yaramadı ki. Eskiden hiçbir şeye müdahale etmezdi en azından.
“İkinci Selçuk vakası mı bu, Asya?” diye Arem de anında asıl yüzünü sergiledi.
Hoş geldin kıskanç Selçuk, hoşgeldin öfkeli Arem!
“İkiniz de artık kızımın yakasından düşün!” Baybars Beyin sesini duyduğumda iki kıskanç erkeğe tepki verememiş ve bakışlarım ona kaymıştı.
Yanaklarında yaş vardı, gözlerinde ise kızarıklık. Ağlamış mıydı? Hangi ara? O'nun herkesin içinde açık açık yaşadığı acısını dahi göremeyecek kadar kör olmuşum. Onu böyle görünce anında tüm duygularım kurudu.
O şebek hareketlerim yerini acılarıyla ayakta kalan ve gerisinde sadece acı olan o kıza bıraktı.
Üstümdeki ani değişimi gördüğünde yüzündeki o gözyaşlarını hızla sildi ve dudaklarındaki o keder çizgisini silip yerini tebessüme bırakmaya çalıştı. Sadece çalışmakla kalabildi.
“Asya,” dedi içindeki yangını en saf hali ile sesinde belirtirken “Ben de sarılayım mı, sana? Sana sarılmama hiç izin vermedin. Sana nasıl sarılır bilmiyorum bile.”
Yanağına düşen yaşları demin silmişti ama gereksiz bir eylem olmuştu çünkü yeri hızla dolmuştu. O'nun akan yaşları ile beraber benim de anında gözlerim doldu ama ağlamadım.
O an dudaklarımı aralayıp herhangi bir şey söylemek istedim ama dudağımın arasından firar edecek o hıçkırıktan korkup aralayamadım dudaklarımı. Ben bugün bu adamların önünde güçlü duracaktım ve bir çocuk gibi karşılarında ağlamak istemiyordum.
Ben gözyaşlarımı dizginlemeye çalışırken Baybars Bey nasıl oluyor da hiç çekinmeden hiç korkmadan duygularını, ağlayışlarını en içten yaşayabiliyor, akıtabiliyordu?
“Asya,” dedi sessizliğime bir tepki vererek ve aramızda duran adımları ihtiyar bedeni ile aşmaya başlayarak. “Sarılayım mı?”
O'nun her adımı ile kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Korkuyordum. Neyden diye sorsam bir cevabını alamayacağımı da biliyordum. Bakışlarımı hızla Arem’e çevirdim. Yardım dilenmek istedim. İçinde durduğum karmaşayı görüp yardım etsin istedim ve gözlerindeki merhamette beni anladığını gördüm.
Sadece benim ve O'nun duyabileceği, tabi ki de hemen bir adım ardında kalan Selçuk’un da duyabileceği kadar fısıldadı. “Korkma, o senin öz baban. Sana zarar vermez. Kolları bile güven kokuyor O’nun, Asya. Babanı kabullenmekten korkma.”
Bakışlarımı telaşla Aremden çektim bu kez. Babanı kabullenmekten korkma… Benim korkum bu muydu? Yere diktiğim bakışlarıma çok kısa bir süre sonra iki ayak dahil oldu. Başımı kaldırıp o ayağın sahibine bakmaya çekindim.
Kabullenmekten korktum.
“Bakmayacak mısın, babana?” Kırılgan çıkan sesi ile alt çenem bir an titredi. “Tamam, babana bakma. Baban olarak görmüyorsun zaten. O zaman acılı bir adama yardım etmek için bak.”
Engelleyemedim bu kez ve dudaklarımın arasından o hıçkırık koptu ardından da hızla yaşlar gözlerimden yere inmeye başladı. Bu andan utanıp hızla ellerimi yüzüme çıkarıp yüzümü gizledim. Kimse yaşlarımı artık görmesin istedim ve ben gözlerimdeki yaşlardan çekinip onları gizlerken çok güçlü iki kol belimi sardı.
Alnımı, Baybars Beyin göğsüne gömüp ağlamaya başladım. “Ağlama, artık ağlama Asyam.”
Kolları, güven kokuyordu. Ben daha önce bu kokuyu alamamıştım. Ama bir yandan da tanıdık geliyordu. Belki de bu güven, tanıdıklıktan geliyordu.
O'nun beni yatıştırmaya çalışması ama aynı zamanda kendisinin de ağlaması ile durduramıyordum ağlayışlarımı. Belki de biz bugün ilk kez karşılıklı olarak baba kız duygularımızı yaşıyorduk.
Kollarından biri belimden ayrılıp saçlarımın arasında gezinmeye başladı. “Asya, Asya…” defalarca ismimi zikretti. Varlığıma şükreder gibiydi. Derin bir soluk aldığında kokumu içine çektiğini anladım. “Hâlâ çiçek ve bebek gibi kokuyorsun. Bebekken de böyle kokardın zaten.”
O'nun küçüklüğümden bahsetmesi ile yaşlarım durmuştu. Merak ediyordum küçük Asya ve bebeğini seven Baybars beyin o halini.
Alnımı göğsünden kaldırıp ona baktım. Burnumu çekip mırıldandım. “Şimdi mi güzel kokuyorum yoksa o zaman mı?”
Arem’in arkamdan kahkahası kulaklarıma ilişti, ona eşlik eden bir de Selçuk vardı.
O iki dangalağı umursamayıp Baybars beyden bir yanıt bekledim. Sorum ile O'nun da gözlerindeki yaşlar dinmiş, keder çizgileri yüzünü terk etmeye başlamıştı.
“Hep aynı güzellikte kokuyorsun.” Büyük bir sevgiyle söyledikleri hoşuma gitmedi.
“Yok şimdi daha güzel kokuyorumdur?” Küçük Asya'yı kıskanmıyorum tabiki de!
“Sen öyle diyorsan öyledir.” Saçlarımın arasındaki eli, yüzüme doğru hareketlendi ve parmakları yanağımda gezinmeye başladı.
“Ama öyle zaten.”
Dudaklarındaki yorgunluk silinip yerini tebessüme bıraktı. “Öyle dedim bende, kızım.”
Kaşlarımı çattım bir an. Sonra anında düzelttim. Duygularımı yine ard arda yaşıyor, bir duygunun etkisini üzerimden atamadan diğerini yaşamaya başlıyordum.
Omuz silktim. “Tamam.”
İç çekip başını omzuna doğru eğdi. “Özür dilerim, seni korumam gerektiği yerde sen beni…” cümlenin devamını getiremedi ve utanmış gibi bakışlarını benden çekti.
Ve bizim şu an ki asıl meselemiz olan o konu…
“Burda senin bir hatan yoktu.” O günü hatırladığım an tüm keyfim yerle bir olmuştu. Sâdece keyfimin değil o günü bana yaşatanların da hayatlarını yerle bir etmek için burda olduğumu hatırladım.
Bakışlarım, hatası olan adama kaydı. O çok sevdiği koltukta oturmuş hâlâ şaşkınlıkla bana bakıyordu. İnanmıyordu yaşadığıma. Sürekli elinde olan bastonu yere düşmüş, yaşlı bedenini gelişi güzel sandalyeye bırakmıştı.
“Hatası olanlarla da bizzat ben ilgileceğim.” deyip bakışlarımı Sarhun Korgözden ayırıp Baybars Beye baktım.
“Sakın,” diye anında ikaz etti. “Artık tüm olaylardan uzak duracaksın ve bana bırakacaksın her şeyi.”
Dudaklarımdan anında bir alaycı bir gülüş frar etti. “Zaten, şimdiye dek her şeyi size bırakmıştım ben!” Kollarının arasından hızla sıyrıldım. Bir babanın kızının ardından yaşadığı o acıyı sonlandırması için ona verdiğim o toleransı, üzerime güç uygulamak için geri kullanıyordu.
“Asya, hiçbir şeyden haberimiz yoktu. Olsaydı engellerdik.” İnanarak söyledikleri ile sakin olmaya çalıştım.
“Bunun tartışmasını sonra çok güzel bir şekilde yapacağız, merak etme ama şimdi ya önümden kendi rızan ile çekilirsin ya da bir kızının olmadığını anlaman için her şeyi yaparım.” Hiçbir işimi erkek egemenliği altında duran kişilere vermezdim. Öncelik daima kendi çıkarları olurdu.
Adam, herkesin önünde kızını vurmuş; adam, herkesin önünde sevdiği kadını vurmuş ama hala çıkarları ve menfaatleri için onunla aynı masaya geçip oturabiliyordu. Gerçekten de kanım akmış olsaydı boşu boşuna akmış olacaktı. Ve kesinlikle başka kanlar akmasın diye kendi kanımı akıttım saçmalığına uymayacaktım.
Eğer benim kanım akmışsa hepsinin de kanı aksın!
“Bundan sonra attığın her adımından haberim olacak ama!” diye yine de bana şart koştu.
“Bana şart koşacak biri değilsin. Yapma, aramız daha iyileşmemişken hala kızının acısını yaşarken kalbini deşmeme neden olma. Dilim zehirli benim, zehrimi akıtmaktan da çekinmediğimi biliyorsun.”
Burnundan alaylı bir ses çıktı. “O zehrin ile anca gerçeklerini öğrenebiliyoruz zaten.” Bir adım sola kaydı ve geçmem için alan tanıdı. “Geç bakalım ama şunu da bil. İstesen de istemesende artık dibindeyim.”
İstemiştim, yoktu. İstediğimde ise var olur. Çünkü onlar sadece ihtiyaçlarımın zıttını gideren bir aileydi.
Bakışlarımı, çehresinden ayırıp olayın şaşkınlığını üzerinden atan ve düşüncelere dalan adamlara baktım. Ayakta merakla bizi izleyen Batur Koral, yüzü gözü dağılmış Resul Baltacıoğlu, bilgelikle bizi izleyen Korkut Dağlı, keyifle bizi izleyen Umay Töre ve en baş köşede eli ayağı çekilmiş gibi oturduğu sandalyeye yığılan eski babam Sarhun Korgöz… Unutmamam gerekir bir de varisleri.
“Beyler, beni görmeyi beklemiyormuş gibi bir surat ifadeniz var?” Dudaklarımdan alayla çıkan kelimeler ile İmam araya girdi.
“Bilseydik bu dayağı yemiş olur muyduk?” diye homurdanması ile mevzunun ben olduğumu anladım.
“Ama yakışmış.” Parmaklarımla lezzetli bir yemek yemiş gibi bir hareket yaptım. “Yaşına, heyecan katmış.”
“Sinirlerimi bozuyorsun!” diye homurdandı ve hemen o da dibindeki sandalyeye çöküverdi.
“İt benim de sinirlerimi bozuyor.” Yanımda Baybars Beyin homurtusunu duymamazlıktan geldim.
“Aileye hoş geldin, tatlım.” Kadın kadının yurdudur ve kadının kollarının arası bir başka kadının sıcak kanatları olabilirdi. Umay Töre, buradaki tüm erkeklerin aksine sevecen tavrı ve kollarını iki yana açarak beni beklemesi ile yüzümdeki o alaycılık yerini gerçek bir tebessüme bıraktı.
Bu kez sarılmalar için bana gelinmedi, ben sarınabilmek için gittim.
Siyah uzun saçlarını arkaya atan ve araya örükler bırakan, yüzündeki geçmişin izleri olan çizgilerle o mitolojideki Umay Anaya benziyordu. Hayır, görmediğim birine benzetmem elbette garip gelebilirdi ama biliyorum. Ama hissediyorum. Umay Ana gerçek olsaydı bu kadının suretinde var olurdu.
Hızla aramızdaki adımları attım ve benim için aralanan kolların arasına bedenimi attım. “Umay anne,” diye fısıldadım.
“Minik kız çocuğu,” diye sardı kolları bedenimi. “Olman gereken yere, hoşgeldin.”
Sıcak kolların arası daha önce tatmadığım o duyguyu veriyordu her defasında. Temur’un annesiydi biliyorum ama benim de annemmiş gibi hissediyordum. Bu sadece benim “Umay Ana” lakabını alaya almamdan buralara kadar gelen bir duyguydu.
İyi ki diyorum sonra, iyi ki hayatı alaya almışım da iki kadından tadamadığım o anneliği bu kadının şefkatli kollarının arasından tadabilmişim.
Kimi zaman hayatım ve içinde yer alan karakterlerin, rolünü ben dahi kestiremiyordum. Annem kim? Babam kim? Dedem kim ve asıl ben kimim?
Ben, kendi kitabımda dahi rolü belli olmayan bir kuklaydım. Ana karakter ben ama başka karakterler için her defasında harcanan o yan rol.
Kollarının arasından sıyrılıp ela gözlerine tebessüm ederek baktım. “Hoşbuldum.”
Kolları tenimden ayrılmadan önce kollarımın üzerinde okşar gibi gezindi. Sanki buradayım, korkma der gibiydi. Ya da ben öyle hissetmek istedim.
“Ne yapman gerektiğini biliyorsun.” Buraya neden geldiğimi ne yapmam gerektiğini biliyordum, biliyorduk.
Derin bir soluk aldım ve sadece başımı salladım. İkimizde bu erkek egemenliğinden sıkılmıştık. Erkeklerin yaptıkları tüm hataların bedelini biz kadınların ödemesinden de bıkmıştık.
Şimdi sıra bizdeydi.
Topuklu botlarımın etrafında dönüp arkamda kalan tüm erkekleri bakış açıma aldım. Lider ve İmam dışında hepsi ayakta ve bizi büyük bir merakla seyrediyordu.
Benim odağım ise tek bir adamdaydı. “Adalet istiyorum.”
Madem adalet için boyunlara urgan dahi dolayabiliyorlar o halde adalet için boynumdaki urganı da söküp atmalıydılar.
Korkut Dağlı’nın yüzünde tek bir ifade vardı. Hafif şaşkınlık. Diğerlerinin aksine daha olağan karşılıyordu her şeyi fakat adaletim, yaşamdan daha şaşırtıcı olmalı ki önce kaşları şaşkınlıkla yükselmş ardından da dudağının kenarı keyifle kavislenmişti.
“Kim olarak adalet istiyorsun?” Ağırdan alan adımlarla yürümeye başladı. “Bir Hardemir olarak mı?” Parmak uçları Baybars Beyi gösterdi. “Bir Korgöz olarak mı?” Bu kez parmakları sandalyede oturup olayları yeni yeni kavrayan adamın üzerinde gezindi. “Yoksa bir Doruker olarak mı adalet istiyorsun, evlat?”
Adımları, ona ait olan sandalyenin önünde durduğunda sorusu da bitmiş ve benden bir yanıt bekler gibi gözlerimin en derinine dek bakmıştı.
“Asya olarak istiyorum.” Onun telaşsız ve ağırdan aldığı adımları gibi yürümeye başladım. “Üçünde Hardemirlerden sökülüp alınan, yedisinde gözlerinin önünde annesi öldürülen Laçin, bana soyadını çok görüp tek derdi intikam olan bir Korgöz ve beni yirmi dördüme kadar getiren Dorukerlerin hepsi olarak istiyorum.”
Adımlarım en sonunda durdu ve çaprazımda kalan adama bedenimi çevirdim. İkimizde olmamız gereken yerdeydik. O masadaki sandalyesinin önünde ben Liderimin bir adım arkasında. Tek farkımız O'nun oturacağı bir sandalyesi varken ben ayakta olmaya şimdilik mahkumdum.
“Kimi karşında görmek istiyorsun bilemem ama hepsi zaten benim.” Omuzlarım dikleşti. O an kendimi nasıl büyüttüğümü, hangi şartlar altında buraya geldiğimi hatırladım. “Karşında duran kadının sana sunabileceği tek bir kimliği var o da Asya. Soyadlar benim için bir süreç ve o süreç karşınızs Asya'yı getirdi, Korkut Bey.”
Bakışları, önce yüzümde gezinmeye başladı ardından yavaş yavaş bedenime doğru indi. Önce dimdik ettiğim omuzlarımda sonra ise parmaklarımda takılı kaldı bakışları. Bu kadar dikkatli bakan bir erkekten rahatsız olurdum fakat onun bakışlarında, O'nun aradığı başkaydı.
Derin bir soluk aldı ve tekrar bakışlarını çehreme çevirdi. İkimiz de bir süre sessiz kaldık. O'nun benim için adaleti sağlayacağını biliyordum. Bundan kaçamazdı. Bu masadan olsam da olmasam da. Ben yaşamım için adalet isteyen hakklarımın korunmasını isteyen bir ferttim. Bana sırtını dönemezdi.
“Ondan neyin adaletini istiyorsun, Asya?” Arem’in hemen yanıma gelip telaşla sorduğu soruyu umursamadım.
“Asya,” diye tekrar konuştuğunda başka biri araya girdi.
“Bırak ne yapıyorsa yapsın.” Selçuk’un tepkisi ile bakışlarımı ona çevirdim. Beklemediğim bir yüz ifadesi ile beni izliyordu. Sanki bir şeylerin yeni farkına varıyordu. “Bırak da neden kendini ölü göstermiş öğrenelim.”
“Sanane lan kardeşimden de yaptıklarından da!” Arem’in tavırlarına bakışı kaydı ve o an Selçuk bakışlarını kısıp bir şeyleri anlamak için Arem’i izledi ardından Baybars Beyi ve en sonunda hala sessiz kalan Sarhun Korgöz’ü. Ve anladı. Arem ve Baybars beyin ölmediğimi bildiklerini, bilip de sessiz kaldıklarını gördü. Bakışları bana kaydığında o gözlerindeki hayal kırıklığından bir an utanıp bakışlarımı hızla ondan ayırdım ve bakışlarım Korkut Dağlı ile kesişti.
Selçuk’un kırgın bakışlarını hala üzerimde hissettiğim için yerimde rahatsızca kıpırdanıp Korkut Dağlı’nın olaya müdahale etmesini bekledim.
Sonunda da bir tepki verdi. Sandalyesini çekip oturdu. “Söyle bakalım şeytanın küçüğü, neyin adaletini istiyorsun?”
Korkut Dağlı'nın teklifimi kabul eden cümlesi ile ayakta olan diğer Nezirlerde masalarına geçti ve varisleri hızla arkalarında yerlerini aldı. Hemen solumdaki adama baktım o sürece boyunca.
Herkes yerine oturduğunda artık ailevi olaylar değil de örgüt için dönecek olan konuşmaların yaşanacağı belli oldu.
“Aramıza katılmayı düşünüyor musun, Lider?” Batur Koral’ın sesi ile önümdeki adamın bir an irkildiğini gördüm. “Yeni bir oturum başlıyor.”
O an yaşlı bedenin ayaklanacağını hissettiğimde hızla ellerimi omuzlarına koydum. Başı, arkasında kalan bana doğru döndü ve yaşlarla yüzü boyanan adamı gördüm. Yalvarır gibi bakıyordu bana.
“Yeni oturumu başlatmayacak mısın?” diye buz gibi bir tonda onunla konuştum.
“Asya,” dedi ve benim kulaklarıma sesinin o titreyişi doldu. “Kızım, geldin mi?”
Masum duruyordu. Sanki bu oyundaki şeytanlardan biri değilmiş gibi masum duruyordu ama kanmamak için bakışlarımı ondan kaçırdım hızla.
“Sana değil.” İleride duran ve benim gibi ayakta duran adamın bakışları çeneme indi. O küçük titreyişi fark etmişti anında.
“Ama geldin.” Yine kalkmak için ayaklanmaya çalıştığında bakışlarımı Selçuktan ayırıp ona diktim.
“Evet, geldim ama bu kez sonun için geldim. Kızın olarak değil hiçkimsen olarak burdayım. Biz düşman bile değiliz, Sarhun Korgöz! Şimdi, başlat oturumu da bitirelim şu aramızdaki mevzuları.
“Kızımın adaleti için oturumu başlat ya da biz yarım bırakılan işi tamamlayalım.” Baybars beyin öfke ve nefretle kurduğu cümle beni hiç etkilememişti. Boş ve anlamsız geliyordu artık.
“Oturumdan sonra…” Kendi kendine mırıldanıp önüne döndü ve bir iki kere boğazını temizleyip yeniden ama daha gür bir şekilde konuşmaya başladı. “Bugünün ikinci oturumu, varisimin aramıza katılması ile başlıyor. Sorunu ve sorusu olanlar?”
“Benim var.” diye hızla araya girdim.
Derin bir soluk aldı ve benim acaleci tavrımın aksine sakin ve zaman kollayan bir sesle konuşmaya başladı. “Söyle.”
“Korkut Dağlıdan adalet istiyorum.”
“Neyin adaletini istiyorsun?”
Önümdeki adamın sırtında gezdirdim bakışlarımı. Zamanında sırtında beni eğlendiren adamın sırtındaki yükü oluşuma bakındım. “Beni ailemden gizleyen ve son günde bana kurşun sıkıp kanımı akıtan adamın cezalandırılmasını istiyorum.” Bakışlarımı o çökmüş omuzlardan ayırıp Korkut Dağlıya çevirdim. “Adalet istemem için yeterli mi?”
Önce önümdeki adama baktı sonra da bana ve “Evet, yeterli. Sarhun Korgözden şikayetçisin öyle mi?”
Başımı salladım yavaş yavaş. “Evet.”
“Başka var mı?” diye masaya doğru sordu.
“Yirmi yıldır kızımı benden sakladı, her defasında bana bir çocuğu yollayıp acımı yenileyip kanattı, kızımı bana düşman olarak büyüttü.” Baybars Bey konuşmasına bir soluk almak için ara verdi. “Ben de şikayetçiyim.”
“Kardeşimi aldı, gözlerimin önünde kaçırttı sonra yine gözlerimin önünde kardeşimi vurdu. Bizden korkması içinde elinden geleni yaptı. Ben de şikayetçiyim.” Arem ve Baybars Beyin de şikayeti ile Sarhun Korgöz bu kez işin içinden çıkamayacaktı.
Korkut Dağlı şikayetleri dinleyip bakışlarını yeniden Sarhun’a dikti. “Üzerindeki şikayetleri duydun. Kendini savunacak mısın?”
Alaylı bir gülüş dudaklarımdan firar etti. “Savunmak?” Ne saçmalıyor bu? “Bu adam hepinizin gözü önünde vurmadı mı beni? Görmediniz mi beni nasıl alıkoyduğunu, neyin savunması ya?”
“Sakin ol, evlat. Bırak, benden istediğin adaleti sağlayabiliyim.” Sakin tonda çıkan sesi ile saçlarımı yolmak istiyordum.
Benim adaletimi sağlayacaksa ne diye katilimden savunma bekliyordu!
“Asya'yı bulduğumda bir sokağın sonunda duvar dibine çökmüş ve ölmek üzereydi.” Babamdan yükselen o kısık ses ile susmasını istedim. Ben anlatamaz mıydım o günleri de o anlatıyor!
“Sus,” hızla araya girdiğimde devamını getirmeme müsade etmedi ve bu kez o benim sözümü böldü.
“Hayır, bugün tüm çıplaklığı ile burdayız. Hatalarımın bedelini ödemeye hazırım ama sokak köşelerinden alıp büyüttüğüm bir kızı öldürmek suçundan yargılanmayacağım!” Konuşurken sesi titriyordu ama benim kalbim titriyordu.
“Ne diyorsun sen?” Arem’in şaşkın sesine bakışlarım döndü. Bakışları, Sarhun’un üzerinde duyduklarını idrak etmeye çalışıyordu. Oysaki sokak kızı derken nerden geldiklerimi, doğum günümde onlara anlatmıştım, biliyorlardı.
“Babanın sahip çıkmadığı ve ölmek üzere olduğu kardeşini ben yaşattım diyorum!” diye öfke ile haykırdı. “Geçmişsiniz karşıma kızımı öldürmekle suçluyorsunuz beni ama ben sadece kızımı benden çalan adamdan kurtulmak istedim. İlk değil, iki kez aynı çakal benim yavrumu benden aldı, beni katil ilan etti, kendisi ise kahraman!”
“Peri benim karım, Asya benim kızım! Senin bu iki kadınla hiçbir bağın yok! Ben birinin eşi diğerinin babasıyken nasıl katilleri ben olurum, lan!” Baybars Bey öfke ile bağırıp elini masaya geçirdi. “Önce sevdiğim kadını almaya çalıştın, sıktın kurşunu bana ama kurşun senin evladına geldi! Benim sevdiğimin tenine değen kurşun sana aitti ve ben O'nun için senin canını bağışladım ama yine aynı şeyi yaptın, lan! Yine aldın hayatımdaki kadınlardan birini daha yine sıktın kurşunlarından birini, yine düşünmeden hareket ettin!” Nefes nefese kalmış gibi bir an duraksadı ve daha sakin bir şekilde devam eti. “Senin tek derdin benim canımı yakmak. Kadınlar ise maşan olmuş!”
“Kızlarım onlar! Korka korka büyüttüğüm kızlarım onlar benim!” diye yüreği deşilmiş bir arslan gibi bağırdığında gözümde biriken yaşları geriye itmeye çalıştım.
“O yüzden mi tüm cezaların bir banaydı, baba?” Babam değil biliyorum ama ağız alışkanlığıydı. Titreyen çenemi gizleme isteği ile başımı eğdim. “Beni korka korka büyütmedin ki beni korkuta korkuta büyüttün. Ben, Aremle aynı odada kalmaktan korkuyordum biliyor musun? Ben, neden abimden korkuyordum, baba?”
“Asya,” Arem’in çaresiz sesi kulaklarıma iliştiğinde daha da utandım daha da eğdim başımı. “Ben, sana zarar vermem ki, abim.”
“Kızımı ne hale getirmişsin, sen…” Baybars beyin sesini duyduğumda öfke ile ona bakışlarımı kaldırdım.
“Sadece o değil!” diye öfkemi ondan çıkardım. “Ben daha on sekiz yaşında bir ergenken seni bulmuşken sen beni bulamadın! Ben senden korkarken bile her gün gelip beni kurtarmanı bekledim biliyor musun? Çünkü Çağrı abim ‘babam, bizim kahramanımızdır’ demişti. Dedim benim de kahramanım olur ama sen beni hiçbir zaman bulamadın!”
Yutkunmaya çalıştı, gözlerimin önünde nasıl nefes almakta zorluk yaşadığını bedenindeki kasların nasıl gerildiğini gördüm sonra pes etti. Yığılıp kalıverdi sandalyesine. “Ben geldim…”
Başımı iki yana salladım itiraz etmek için. “Sen gelmedin bana, ben geldim sana. Beni nasıl bulduğunuzu dahi bilmiyorsun ki sen.” Başımı omzuma doğru büktüm. “Sen, zaten benimle ilgili hiçbir şey bilmiyorsun.”
Kırgındım ona.
Kahramanım olsun istemiştim ama gelmemişti. Ben gitmişim yine ona.
Merak ediyordum Hardemir ailesi yıllardır beni bulamayıp nasıl da varisliğimin açıklanacağı vakit beni bulmuştu? Meğer onlar beni bulmamıştı. Gökhan Doruker yani amcam tüm delilleri ile varlığımı Hardemirlere sunmuştu. Yaşadığımı, kızlarının yanı başında düşmanı olarak büyüdüğünü amcam onlara göstermişti.
İlk zamanlardaki bana karşı uzak duruşlarının, beni evim dediğim yerden kovmasının nedeni de buymuş.
Hardemir ailesi beni önceden tanıyıp sevse varisliğim açıklandığında karşılarında düşmanlarını değilde kızlarını görecekti.
Bugün olduğu gibi.
“Korgözler ve Hardemirler bir araya gelip küçük bir kızın hayatını mı mahvettiniz lan? Bir de hala utanmadan benim kızım kavgası yapıyorsunuz!” Selçuk’un öfke ile araya girmesi ile bakışlarım ona kaydı. Gözleri bende değil kanımdakilerin üzerindeydi. Sanki özellikle bana bakmamaya çalışıyordu.
“Selçuk, sen karışmıyorsun.” Batur Beyin oğlunu ikaz etmesi ile Selçuk öfkesini babasına yansıttı.
“Baba, baksana ne hale getirmişler kızı!” öfke ile söyledikleri bir an yerimde kasılmama neden oldu.
Utanç tüm bedenimi kapladığında bakışlarımı ondan ayırdım. Bakışlarımı yine hepsinden ayırıp önümdeki sırta diktim. “Bana acıma…” Kısık sesim benim bile kulaklarıma zor ilişmişti. Ya da ben kendime dahi şu an sağır olmak istiyordum.
İnsanların üzülüp acıyarak baktığı o kişi olmak istemiyordum ki! Hem neden bana acıyorlardı ki? Ben her şeye rağmen yaşıyordum.
Omuzlarım aniden dikleşti. Kendimi nasıl buraya kadar, bu zamana kadar getirdiğimi hatırladım. Ben acınılacak bir karakter değildim. Ben ayakları kopsada bir şekilde hayatın karşısında dikilmeyi becermiş biriydim.
“Asya, öyle değil!” Selçuk'un kendini açıklamaya çalışmasını dinlemeyerek sözünü böldüm.
“Bana acıma, Selçuk.” Bakışlarımı ondan ayırıp diğerlerinin üzerinde gezdirdim. “Bana acımayın çünkü acınılacak durumda olan ben değilim!” Onları gösterdim. “Söylesenize hanginiz yaşadıklarıma rağmen burada olabilirdi?” Zihinlerinden geçen o görüntüleri görebiliyordum. Yaşadığım her şeyin ana karakteri bu kez onlardı. “Ben söylim: Hiçbiriniz. Hiçbiriniz benim yaşadıklarımdan sonra hayatta dahi kalamazdı. Zayıf olan, acınası olan sizlersiniz! Bana acımaktan ziyade kendi yerinizi, gücünüzü ve varlığınızı bir sorgulayın. Tek bir olayda yıkılıp pes edecek ruhlarınız, benim ruhuma acıyarak bakamaz. Size bu yetkiyi en başta ben vermiyorum!”
Bakışlarında kendini açıklayayamanın acizliği belirdi. Sözlerinin benim için kifatyetsiz kalacağını düşünüp başını iki yana salladı. “Önceden sadece görmüştüm ama artık biliyorum, Asya. Ben öyle söylemek istemedim.”
“Ama kırdın,” Arem durgun ve düşünceli bir sesle araya girdi. “Gördün mü, Asya'ya zarar veren sadece ailesi değil hayatına giren herhangi biri de zarar verebiliyormuş. Sözlerin bile kardeşimin kalbini deşebiliyor. Senden nefret etmesine rağmen…”
“Ben zarar vermem,” Aremden bakışlarını çekip telaşla bana baktı. “Asya, ben ailen gibi değilim.” dediğinde ne yaptığının farkında bile değildi.
Ben ailen gibi değilim…
İyi ki, Selçuk, iyi ki senden nefret ediyormuşum. Bu gerçekliği söyleyen sevdiğim biri olsaydı daha da parçalanıp bölüneceğimi biliyordum.
“Hiçbir zaman da ailem gibi olamayacksın, zaten. Sadece uzaktan bakan birisin.”
Sözlerim bittiği an Baybars Bey araya girdi. “Batur, oğlunu sustur artık.”
“Aşk acılarınızı sonra yaşarsınız, şimdi oturuma devam edelim.” Önümdeki adamın öfkeli sesi ile tüm sesler kesildi, bakışlar ona döndü. “Beni bölmeyin bir daha! Asya’nın nerde olduğunu bende bilmiyordum. Evime bir zarf geldi. Üstünde ‘İntikamın için’ yazıyordu. İçinde ise bir fotoğraf, bir adresten başka bir şey yoktu. O adrese gittim.”
Sarhun Korgöz, o an durmuş sanki açıklayacağı o şey için zaman kazanıyordu, belki de güç. “Allah şahidimdir ki ben oraya kızımı benden alan adamın kızını sonsuza dek almak için gitmiştim.” dediğinde kanım buz tuttu.
“Öldürecek miydin, beni?” Beni duydu, beni duymamayı tercih etti ve duymamış gibi yavaş yavaş konuşmaya devam etti.
“Ama zaten o küçük kız, biraz daha soğukta kalsaydı ölecekti. Bırakmak istedim, ilahi adalet dedim ama yapamadım.” Durdu ve o an bir yutkunma sesi kulaklarıma ilişti. “Periye benziyordu. Tıpkı Peri’nin küçük hali, kıyamadım. Kızımı benden alıp o sevdi, bende gittim onun kızını aldım ben evlat yapıp sevdim. Bir evlada karşı bir evlat. Bir varise karşı bir varis.” ve son kez kurdu cümelerini. “Ben sokak başında ölmek üzere olan bir kıza babalık yaptım, onu da benden almaya çalışanı vurmak istedim. Kurşunun önüne atlayıp vurulmasının nedeni de Asyadan başkası değildi.”
“Senin kızın, aklı başı yerinde genç bir kadındı! Beni sevdi, onu sevdim ve evlendik!” Baybars bey artık isyan ediyordu. “Ama benim yavrum küçüktü. Bana getirebilirdin, saklamak için her haltı yapmışsın!”
“Bana yavrumu getirseydin, yavrunu getirirdim.” Sevmemiş zaten bizi, sadece sevmiş kendinden olan yavrusunu.
Dudaklarımda bir tebessüm yeşerdi. Alaylı değildi sadece kabullenmişlikle yamanmış kırık bir tebessümdü. “Ne yavrun olarak görmüşsün beni ne de yavrusu bilenlere vermişsin.” Sözlerimi Korkut Dağlıya bakarak devam ettirdim. “Her şey ortada. Artık verecek misin kararını?”
Zihnimi dinlendirmem gerekiyordu. Saatlerce ağlayıp yorganın altında saklanmak istiyordum, ben. Belki o arada küçük bir oyuncağa bile sarılabilirdim. Sarılmak istediğim başkaları vardı ama beni saranlar hep yalan hep dolanmış.
“Vereceğim, evlat, vereceğim. Ne kanının ne de acılarının boşa gitmesine izin vermeyeceğim.” Bakışları benden ayrılıp Liderine döndü. “Varisin artık var ve yaşıyor. Ölüm emrin düştü fakat masadaki nezirlerden birinin kızını sakladın, belki kaçırmadın ama onu saklayıp Nezirlerden birine ihanet ettin. Hepimizi koruman gerekirken sen bize ihanet edip kuralları çiğnedin. Aileye dokunulmaz dedik, aileyi böldün, bir uzvunu koparttın.” Tüm bakışlar adaletten çıkacak o kararı nefeslerini tutup bekliyor, her kelime ile kalplerimiz dahi susma raddesine geliyordu. “Sen, Lider olmaya layık değilsin. Bu masada senin hakkın yok. Kuralları bilip de umursamayan bir Lider yönetemez.”
“Beni liderlikten mi atıyorsun?” Sarhun Korgöz’ün şaşkınlık dolu sesi buradaki tüm bakışların sesi olmuştu.
“Evet, seni liderlikten atıyorum ve nedenlerimi de sunuyorum ama şimdi değil.” dediğinde delirecek gibi oluyordum. Ne demek şimdi değil?
“Birden bire Lideri tahttan indirip yerine birini koyamayız. Varisin dahi bir Nezir olarak hala masaya alışmış değil. Önce ona masada nasıl bir varis olması gerektiğini öğretecek ve en sonunda da yeni lideri seçtiğimizde emanet olan o koltuğu senden alacağız.”
“Saçmalık bu! Şimdiye dek bu koltuktaki tüm liderler ölerek bu koltuktan ayrıldı. Ya beni öldür ya da bu kararından vazgeç!”
Onun öfkeli sesi ile İmam sessizliğini bozdu. “Şimdi de adaleti mi sorguluyorsun?”
“Ölüm istiyorum, sorgulamam o zaman.” diye çıkıştığında bir an gözlerimi kapattım.
“Gururundan oldu hep bunlar ve hala devam ediyorsun.”
“Hepsi senin diğer ailen yüzünden zaten!” diye bana bağırdığında “Bir daha kızıma sesini yükseltme!” diye Baybars Bey araya girdi.
“Siz kavgaya girmeden önce ben son sözlerimi söyleyeyim.” deyip bana döndü. “Bundan sonra kiminle yaşamayı planlıyorsun, evlat?” diye sorduğunda sorusu ile şaşırdım. Konumuz ile alakasını çözememiştim.
“Beni büyüten amcam ve kuzenlerim diye bildiğiniz ikiz abilerimle yaşamaya devam edeceğim.”
Daha sözlerim yeni dudaklarımdan bitmişti ki üç adam aynı anda konuştu.
“Kızımın yeri benim yanım!”
“O Gökhan ile işin bitti artık hep beraber yaşayacağız!”
“O itlerin yanına bir daha kardeşimi yollar mıyım, ben?”
“Size sormadım zaten, erkek kişileri!” Yüzümü buruşturup hayatımda söz hakkı olduğunu düşünen yaratıklara baktım. Her haltı yaptılar hala yanlarında istiyorlar beni. Ayıp biraz ya…
“Hep beraber yaşayacaksınız?” Korkut Dağlı'nın dudaklarından ayrılan cümle ile duraksadım.
Kurduğu cümlenin çeşitliliğini sorgulamaya çalıştım.
Hep. Beraber. yaşamak.
“Af buyur, anlamadım?” anlamsız bakışlarımda bir an gözleri takılı kaldı ardından da dudağında sempatik bir tebessüm belirdi.
“Korgöz ve Hardemir üyeleri bir çatı altında yaşayacak,” daha cümlesini bitiremeden Baybars Bey araya girdi.
“İlk günden bende onu öldürürüm!”
“Senden önce ben işimi halletmiş olup leşini gömmüş olurum!”
“Ee, benle alakası?” Sonuçta ben Dorukerdim! Artistliğe şu an gerek yok. Hardemir de onlar olsun Korgöz de. “Ben Dorukerim!” Hatırlatayım bir…
“Damarlarından biri Korgöz diğeri de Hardemirlere aitken mi, küçük Hanım?” diye Umay Töre benle dalga geçtiğinde dudaklarım bir anlığına büzüldü.
“Ama ben Dorukerim.”
“Kanın da canın da iki aileden ve hepiniz Hardemilerin evinde yaşayacaksınız…” dediğinde ilk itiraz tabiki de benden çıkmıştı.
“Ama ne alaka şimdi? Biz senden nerede yaşayacağımı belirle demedik ki? adaleti sağla dedik!” İsyanım keyifli yüzünü daha da belirginleştirmişti.
“Bu yüzden yapıyorum zaten. Senin için bu aile yıllardır bu masayı bir savaş alanına dönüştürdü, önceden gizli gizli yapılan savaş artık açık bir şekilde yapılıyor ve sizin ailevi sorunlarınız yüzünden bu örgütün zarar görmesini istemiyoruz. Ya masadaki adalet ve düzen için kurallara uyarsınız ya da masadaki yerinizi bırakın!”
“Ya ben kabul ediyorum zaten!” Kim demiş kabul etmiyorum? “Ama şimdi şöyle bir sorun var. Hardemilerin evi o kadar büyük değil, fakirler… Başka da ev alamazlar ki? Çok kalabalık da biz nasıl sığarız minicik eve?”
Saçmaladığımı biliyorum ama ben bu iki aile ile aynı anda yaşayamazdım. İkizler de gelirdi.. Altı öz erkek kardeş bir de iki kuzen abiler… sadece bu sekizli bile yeterdi.
“Hem yazık değil mi bana? Ev de o kadar testestoron olacak… Tek dişi varlık ben. Valla yazık.”
“Kızım, biz fakir değiliz ama evet bu itle ben de yaşamam. Bir de kızım annen de var ya?”
Ölü olmasını tercih ettiğim annem…
Para ve karısı olunca direkt müdahale etmesi… Klasik erkek.
“Ben bu itin evine de gitmem!” Sanki Baybars bey davet etmişte…
“Korgözlerin sayısı daha az ve suçlu taraf sizsiniz.. Bu yüzden giden siz olacaksınız.”
“İtiraz ediyorum…” diye atıldığımda hızla beni böldü.
“Kapı orada, çıkabilirsin sonsuza dek.” deyip kapıyı gösterdi.
Ona anında yüzümü buruşturdum. “Hem ilk günüm, hem masumum hem de kalbi kırık bir kızım ama hem beni kovuyor hem de bu iki barbar aile ile beni cezalandırıyorsun! Bir daha senden adalet istemem!”
“Kendin kaşındın…” hiç konuşmayan Temurcun o an kısık sesini duydum.
“Ne bilim böyle olacağını, bilseydim geceleri Sarhun Korgöz'ün evine gider, hayaletmişim gibi ortalıkta gezerdim de en azından delirtirdim. Adam şimdi ne cezalandırıldı ne de öldü. Olan yine bana oldu!”
“Kalpsiz…”
Kimden çıktığını duymadığım kelime ile masaya döndüğümde kimin dediğini bulamadım.
“Karar bu, Asya Hardemir. Ya kabul et ya da terk et burayı.”
Ben buraya terk etmek, pes etmek için gelmemiştim. Derin bir soluk aldım. “Tamam, kabul ediyorum.”
Şimdilik.
Hepsinden bunun bedelini nasıl olsa çıkartırdım.
En azından Sarhun Korgöz artık lider değildi ve sandalyesine bir adım daha yaklaşmıştım.
Yeni bölümden
“Zeki değilsin, Asya. Kabullen artık. Sen, senin için ölümü dahi göze alan adamın kalbini nefretle yoğurmaya çalışan, küçük bir aptaldan başka bir şey değilsin.” Parmaklarını o an çenemde hissettim, başımı daha da yukarı kaldırttı. Dudaklarımızın arasında çok kısa bir mesafe kaldı. “Söylesene küçük aptal, kalbimdeki bu aşk nereye gidecek?”
Onun aşkı zift gibi bir nefret ile harmanlanacaktı. Biliyorum ama umursamak istemiyordum.
Dudaklarımda alaylı bir tebessüm belirdi ve arkada arabaya geçen veyahut etrafta gezinen hiç kimseyi umursamadan parmak uçlarımda yükseldim. Dudaklarım, dudağına değmek üzereyken durdum ve alttan bakışlarımı ona diktim.
“Koralcık, söylesene aşkıyla delirme noktasına geldiğin kadından gerçekten de nefret edebilir misin?” Her kelimemde dudaklarım, dudağının kenarına sürtünüyor ve bakışlarıyla bana cevabımı veriyordu. Alaylı tebessümüm büyüdü.
Dudağımı, dudağının kenarından çektim ama bir saniye bile teninden çekmedim dudaklarımı. Dudaklarım, sakallı yanağında gezindi, her temasımda bedeni daha da kasılıyordu. Dudağım en sonunda kulağına doğru geldi ve temasımı kesmeden fısıldamaya devam ettim.
“Baksana, Koralcık,” diye yan profiline baktım. Kasılan ve hareketsiz kalan bedeni dümdüz bir şekilde ileriye bakıyor sanki ne yapması gerektiğini bilemiyordu. “Senin nefretin bile sadece bir dokunuşuma bağlı.” Dudağım, kulağındaki yumuşak noktaya değdiğinde yutkunduğunu hissettim. “Sen, kim; benden nefret etmek kim?” Dudaklarımı ordan ayırıp hemen boynu ve kulağının başlangıç noktası olan o noktaya değdirdim.
“Söylesene Selçuk, sence ben çok kötü bir kadın mıyım? Bir adamı parmaklarımda oynatmam beni kötü yapar mı sence?”
Bennn geldimmmm....
Şimdi bölüm geç geldiii biliyorum ama geçen bölümlerde anket açmıştık oradaki anket sonucunu bnce hala geçmedik.
Birde final haftası, balo, mezuniyet dolu dolu 2 hafta geçirdim🤧 veee çok yoruldumm.
Neyse yazın bizimdirrr yaaa👀
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |