

Ne yaptığımı biliyorum. Neden yaptığımı da biliyorum ama sonuçları hiçbir zaman kestirdiğim gibi çıkmıyordu. Sanki Hayat kaderimi değiştirmem için bana bir şans vermiş ve ‘hadi oyna kartlarını’ demiş de ben oyunlarımı oynamıştım ama bir şans için verilen oyunlarım Hayatımın hoşuna gitmemiş de kaderimin yazıldığı gibi yine işlenmeye devam ediyormuş gibi hissediyordum.
Ama bana kaderin değişebileceğini söylemişlerdi. Peki o zaman benim kaderim neden onca çabama rağmen değişmiyor? Neden geçmişten şimdime sadece acı var?
Ayakta dikiliyorum. Hareket edecek gururum dahi yok. Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? O kadar çok utanıyorsun ki o kadar çok mahçupsun ki artık bu saatten sonra adım dahi atsan nefes bile alsan batacağını bilirsin.
Ve ben karşımdaki kadına karşı tam olarak böyle bir durumdayım.
Kapı tekrar çalındı. Baha’nın dudaklarından bir küfür koptu. “Yol geçen hanı oldu lan ev!” diye isyan ettiğinde salonun kapısındaki ikiliyi gördüm.
Merih ve Semih abim… Belçim’e gerçekleri anlatan onlarmış.
Semih abim mahcup bir şekilde hızlı adımlarla bana doğru adımlamaya başladı. Bana her yaklaştığında yüzündeki mahcupluk gidip yerini öfke ve telaşa veriyordu.
“Yüzündeki iz de ne?”
“Ne izi?” Merih abimin sesi onca kulaklarıma ilişti sonra da adım sesleri.
“Belçim, kardeşime vurdun mu?” Merih abimin öfkeli sesi odada yankılandığında alt dudağımı kemirmeye başladım.
Başımı önümde duran Semih abimin yan tarafından uzatıp arkasında kalan ikiliye çevirdim. Merih abim öfke ile Belçim’e bakıyordu. Belçim de aynı öfkeyi ona iade edecek şekilde harelerini ona dikmişti.
“Dua et, o boş mezara…” Cümlesinin devamını getirmesine izin vermedi Merih abim.
“Sakın o cümlenin devamını getirme!” diye dişlerini birbirine bastıra bastıra fısıldadı. “Sakın, pişman olacağın şeyler söyleme.”
“Asya,” Semih abimin sesi ile bakışlarımı ona diktiğimde yanağımdaki ize bakıyordu. “Çok acıdı mı?” Arkadaki ikiliyi veya şu an evin içindeki kimseyi umursamayan adamın tek odağı bendim.
“Yok, abi. Acımadı.” Yutkundum. Zorla kurmuştum o kısacık cümleleri. Fiziksel olarak acımamıştı ama kalbim acımıştı.
“Kırgın sana, ondan oldu.” Derin bir soluk verdi. “Şiddetin nedeni olmaz, bu konuda hatalı ama bilemiyorum işte. Ben de ilk öğrendiğimde saçını kökünden sökecek kadar çekiştirmek istemiştim.”
Arkada kavga eden ikiliyi unutup bu itirafa ağzım açık baktım. “Senin şimdi daha ne şiddet isteklerin vardır! Bir de şiddetin nedeni olmaz diyorsun!”
Kaşları çatıldı. “Kız ben sana vurdum mu, da sözümü çürütüyorsun!”
“Evet, vurdun!”
“Yuh, lan!” dedikten sonra şokla bana baktı. “Ne zaman vurdum sana?” Belçim ve Merih abim hâlâ arkada tartışırken ben o gürültüden kaçmak için Semih abimin umursamazlığına eşlik ettim.
Şimdi birden sorunca da aklıma gelmemişti. Düşünmek için kendime bir süre tanıdım. “Vurmadın ama şey yapmıştın,” telaşla kendimi haklı çıkarmanın derdine düştüm o an. “Oku alnımın ortasına attın, sapanla beni kovaladın, kirli çorapların ile beni boğma raddesine getirdin, ince bir dal bulup bacaklarıma bacaklarıma vurdun…” daha devam edecekken beklemediğimiz biri araya girdi.
“Lan sen benim kızıma neler yapmışsın?” Baybars Beyin sesi ile bir an irkilip arkaya döndüm.
“Ben mi yapmışım bunları?” Semih abim hayretle kendini gösterdi. “Bunların hepsini sizin bu çirkin kızınız yaptı be!” diye bağırdığında onu boğmak istedim.
“Benim çoraplarım kokmaz ki! Yalancı!” diye bağırdığımda yüzündeki ifadeyi gördüm.
“Emin misin?” Keyifli sesi ve öc alacak gibi bakan gözleri ile duraksadım.
“Evet?”
“Her kış elli kat çorap giydiğin ve kirli olunca daha da çok ısıtır dediğin için günlerce değiştirmediğin o çoraplarının kokmadığını mı düşünüyorsun?” Soluksuz kurduğu uzun cümlesi ile kaşlarım daha da çatıldı.
“Ya, salak mısın abi? Evdeysem değiştirmemişim. Ayakkabı giyince değiştiriyorum. Evin içinde kirlenmiyor çoraplarım.”
“Bu yüzden sürekli siyah çoraplar giyiyorsun.” dediğinde keyfim anında yerine geldi.
Hızla bacağımı kaldırıp ayağımı gösterdim. “Al bak, lan! Hangi renk çorabım?”
Anında yüzü buruştu. “Beyaz giyer miydin sen?”
“Abi, bak katil olmama çok az kaldı!” deyip havadaki ayağımı tekme atmak için kullanmaya çalıştığımda ayak bileğimi tuttu ve beni birden bire omzuna attı. Öyle normal bir atışta değildi! Bacaklarım bir omzundan sallanırken kafam omzunun diğer tarafında salınıyordu.
“Abi!” diye çığlık attığımda bacağıma tokat attı.
“Sus, Hardemirlerin evine gelince temizliği öğrenip beyaz da giymeye başlamışsın. Sen yakında beyaz diye gelinlik de giyersin.” dediğinde kurduğu ilişki ile şok kaldım.
Yani beyaz çoraptan gelinliğe nasıl geldik biz?
“Onu hemen bırak! Karnındaki yarayı unuttun mu lan?” diye Buğra, abime bağırdığında Semih abimin yan tarafımdaki şerefsiz gülüşünü gördüm.
“Ben kardeşim hakkındaki her şeyi bilirim, Hardemir. Karnındaki yara şu an hiçbir yere değmiyor.” Doğru, karnım şu an sırtına bakıyordu. Bacaklarım ve ğöğüs kafesim ise abimin omuzlarındaydı.
“Ama…” Semih abim, Buğrayı böldü.
“Amalarını da biliyoruz. Senin doktorluğuna gerek yok.”
“Kızı sırtından indir!” Arem’in soğuk sesini duyduğumda bakışlarım ona döndü. Oturduğu koltukta öne doğru eğilmiş keskin bakışlarla ikizlere bakıyordu.
“İndirmem.”
“Neden?” sanki cevabını bildiği bir soruyu sormuştu, Pars.
“Çünkü onu eve götürken yorulmasını istemiyorum.” Eve mi gidiyordum?
“Eve?” Arem dudaklarındaki alaylı gülüş ile ayağa kalktı. “Zaten evinde olan kardeşimi nereye götürüyorsun sen?”
“Şimdi, kızımı sırtından indir ve uslu bir şekilde geçip bir köşede otur evlat.” Baybars Beyin de Arem’e benzer cümleler kurması ile Semih abime baktım. Merih abim şu an arkamda kalıyordu. Onu göremiyordum.
“Kardeşim, bu eve sadece üç aylık bir süre ile gelmişti. Ondaki tek amacımız da sizin O'na alışmanızdı. Ona alıştınız ve biz kardeşimizi geri alıyoruz.” Önce Arem’e yanıt verdi hemen sonra ise Baybars Beye. “Ve hayır, bir köşeye geçip de sizin ailecilik oyununuza dahil olmayacağız.”
“Bizim ona alışmamız? Tam tersi olması gerekmez miydi?” diye Pars yine takıldığı kısmı sorduğunda iyice gerilmeye başladım.
“Hayır, Asya’nın sizi sevmesi veya alışması umrumuzda değil. Bizim tek derdimiz sizin Liderin varisine zarar vermemeniz için onu tanıyıp sevmenizdi. Artık zarar vermezsiniz diye düşünüyorum.” dediğinde odadaki herkesin sarsıldığını gördüm.
“Asya'ya zarar vereceğimizi mi düşünüyorsunuz?” Arem’in sesi şaşkındı. Anlamıyor, anladığını da kavramak istemiyor gibiydi. “Kardeşime, kızımıza zarar mı verirdik biz? Bu muydu yani sizin düşünceniz?”
Yerimde kıpırdanıp huzursuzlaşan bedenimi baskılamaya çalıştım.
“Verirdin. Çünkü biz olmasaydık siz aptallar karşınıza geçip duracak olan varisin kendi kızınız, kendi kardeşiniz olduğunu dahi bilemeyecektiniz!” Merih abimin varlığını yanı başımda hissettiğimde başımı sola doğru çevirdim ve yanımda dimdik duran adamı gördüm. Parmakları en köşede keyifle duran adamı gösterdi. “Şu adamın oyunlarından kendi kardeşini öldürmeyeceğini mi sanıyordun?”
“Tanırdım!” Baybars Bey öfke ve gerçekleri reddeden bir tonda bağırdı. “Ben kızımı görseydim tanırdım.”
“Ama hiçbir zaman tanımadın.” Bunu söyleyen bendim. “Çoğu katıldığın davette ben de vardım, Baybars Bey ve siz hiçbirinde beni tanımadınız. Evinize gelen iki çocuğu da tanımayıp yerimi doldurmak için çabalamışsınız. Sizin derdiniz ben değilim ki zaten. Sadece bir kız evlat…”
“Öyle değil, Asya!” İsyan ediyordu. Artık bana karşı isyanını haykırıyordu ama şu an pozisyonumdan dolayı olaya ciddiyetle yaklaşamıyordum. “Bu adam seni karşımda çıkarıp varisim Asya deseydi anlardım.”
“Zaten ben de salağım, kızını karşına Asya diye getirecektim!” Sarhun Korgöz’ün alaylı sesi ile tüm bakışlar ona döndü. “Karşına Asya değil de Esila diye bir varis getirtseydim tanır mıydın, Baybars? Sen, kızını sırf benimle bağı var, ismi de Asya diye tanırdın. İsmini bile silince tanımaz, onda kızını aramazdın.”
“Kes sesini!” diye Peri Hanım bağırıp babasına doğru yürüdü öfke ile. “İzin vermedin, izin vermediniz ki ailemizi bilip sevelim. Bir de pişmiş kelle gibi karşıma dikilmiş yaptıklarından yapabileceklerinden bahsediyorsun!” Gözlerinden akan yaşları gördüm. Düğümlenmiş gibi zor yutkunuşunu gördüm. “Sen nasıl bir babasın ya, lanet olsun sana da babalığına da!” diye bağırdığında benim kalbim sızladı.
Ben o adamın babalığını sevmiştim, O’nun benim babam olmasını sevmiştim ve sevdiğim o değere lanetler yağdırıyordu. Bizim ilişkimizin özeti tam olarak buydu. Peri Hardemir’in lanetler yağdırıp elinin tersi ile ittiği her şeye ruhum muhtaçtı. Benim dualarımda bile O'nun lanetleri vardı.
Onca ağır sözden sonra Sarhun'un baktığı tek kişi ben olmuştum. Gözlerimdeki acıyı gördü ve dönüp öz kızına baktı. “Dön kızına bak, Peri. Sen benim babalığıma lanetler okurken benden önce onun canı yanıyor.”
Ve bu O'nun en büyük kazancıydı. Unuttuğu şey ise son kazancıydı çünkü ben onunla vedalaşmıştım. Tüm dualarıma rağmen. Dualarımı, inancımı ve tüm umutlarımı da o gece de bırakıp vedalaşmamış mıydım zaten. Peki, ne bu kalp sancısı?
“Küçücük kızı, kendine mahkum kılmışsın. Sonra gelmiş kızıma babalık yaptığını söylüyorsun!” Hayretler içerisindeymiş gibi konuşmuştu. “Dön asıl sen bak. Benim kızım sana değer verdiği için kendinden nefret eder olmuş. Görmüyorsun ama değil mi? Sen sadece kendine odaklandığın için sadece baba olduğunu görüyorsun ama kızımın boynuna taktığın tasmanın da farkında değilsin.” Gülmek istedim. O'nun için düşündüğüm her şeyi o babası için düşünüyordu.
“Bir it olmadığımız kalmıştı.” Moralim çok bozuktu. Her an ağlayabilirdim ve gelen geçenin sürekli benden bahsedip benim bir zavallıymışım gibi göstermesi canımı yakıyordu.
“İndir beni, abi.” dediğim an Semih abim bir saniye bile oyalanmayıp beni nazik bir tavırla indirdi.
Dağılan saçlarımı toparlayıp ev halkına döndüm. “Çok teşekkürler beni düşünüp ne kadar ezik olduğumu düşündüğünüzü kibar bir şekilde yüzüme haykırdığınız için. Ne Hardemirlerin ne de Korgözlerin beni düşünmesine ihtiyacım yok ama.” Şu an kibar olmaya çalışıyorum. Kibar olalım, uysal kalalım. “Bu yüce gönüllerinizde bana yer açtığınız için çok müteşekkirim ama beni bir salsanız!” diye bir an da ses tonum yükseldiğinde öksürüp yine kibar halime geri dönmeye çalıştım.
“Şu an çok havalı havalı kelimeler kullanmak isterdim velev ki benim kelime dağarcığım dar. Maksimum bu kadar havalı olabiliyorum, lan.”
Yanımda yükselen kahkaha sesi ile başımı çevirdiğimde Semih abimin anırdığını daha net gördüm. Adama dokunsam yere düşecek gibi duruyordu. Kahkahasına artık yerde devam ederdi.
“Gerizekalı, senin ciddiyetini sevim.” diye kahkasının arasından kesik kesik konuşması ile yüzümü buruşturdum.
“Asya, bir dakika olsa ciddi olur musun kızım!” Peri Hanımın isyanı ile omuz silktim.
“Ciddi kalıp da psikolojimi daha da bozamam. Doktor ciddi ve stresli ortamlardan uzak dur, dedi. Sonra bende doktora dedim ki ya ailem mezara ya ben. Anca o zaman huzurlu ortam bulurum diye. Adam şaka yaptığımı sandı ama…” Sonda hayıflanan sesim ile iç çektim. Bu aralar doktorları hiç sevmiyorum.kzıım
Buğracığım hariç.
“Ne doktoru, ne stresi kızım?” diye Baybars Beyin endişeli sesi ile yere düşen bakışlarımı yerden kaldırıp ona diktim.
“Son olaylardan sonra doktora gidip delirip delirmediğimi teyit ettirmek istedim. Maşallahım varmış, sadece stres yasak dedi.” ve ben yine en iyi bildiğim şeyi yaptım. Yalan söyledim.
“Hangi doktora gittin?” Buğra’nın meraklı sesi ile gözlerim ona dikildi.
“Boş ver onu.” deyip ilk andan itibaren kaçtığım o kişiye bu sefer kendi rızamla döndüm.
Belçim kollarını göğsünde bir araya getirmiş, sol ayağını öfkeyle yere vuruyordu. Bakışları sadece benim üzerimdeydi.
“Bitti mi kaçışın?” dediğinde onu onaylamak için sadece başımı salladım.
“Peki, bulabildin mi söyleyeceğin yalanları?” Ne diye bilirdim ki beni her şeye rağmen yine de tanıyordu. Başımı bu kez olumsuz anlamda iki yana salladığımda yüzündeki ifade değişmedi.
“Senin her şartta ve her ortamda söyleyeceğin yalanların olurdu, Asya. Ne oldu tıkandın mı? Şeytanlığına zeval mi geldi?”
“Belçim kızım, gel şöyle otur. Sakin sakin konuşup halledelim. Birbirinizi kıracak sözler söylemeye gerek yok.” Baybars Beyin yumuşatmaya çalıştığı sesi ile iç çektim.
Belçim bakışlarını Baybars Beyden ayırıp alayla bana baktı. “Kötü kötü diye ortalıkta dolaştığın ailene dön bir bak.” Bugünde herkes birine dön bak diyordu. Hepimiz salağız da karşımızdaki bir tek zeki, bir tek o görüyor sanırım. “Seni nasıl düşündüklerine bak, Asya.”
“Aferin, Hardemirlerden sana artı bir puan.” Onu bilgilendirmediğim ve üç hafta boyunca dostunun acısını çektiğini biliyorum, bu konuda ne söylerse haklıydı ama ailevi meselelerimi de kendi acılarına karıştırmaya hakkı yoktu. İki konu farklıydı.
“Bu ketumluğun ile nasıl seni sevebildiler ya!” diye bağırdığında rahatsız oldum. Bu cümlenin benzerini Selçuk da kurmuştu. Sözde beni seven herkesin aklına düşen ilk bu muydu yani?
“Haddini aşma!” diye dibindeki Baha bağırdı.
“Sen kes sesini! Seni adam yerine koyup dahil etmedim bile!” dediğinde Arem bu kez araya girdi.
“Haklı olman veya haksız olman umrumda değil. İlgilendiğim tek şey kardeşimi incitmen. Eğer incitmeye devam edeceksen evimi terk et!”
Arem’e döndüğümde bakışları Belçimdeydi. “Arem,” diye öfke ile bağırdığımda bakışları bana döndü ve oradaki kararlılığı gördüm. “Ne saçmalıyorsun sen?” Arkadaşımı ne hakla kovuyor?
“Kovulduğum yerde kalacak kadar yüzsüz değilim bende. Ama bildiğim bir şey var bu eve bir daha da gelmeyeceğim.”
“Off!” diye bağırdım. “Bakın yeter, ciddi anlamda yeter. Arem sen benim arkadaşım ile olan ilişkime dahil olma bir daha ve sakın!” Belçim’e döndüm. “Sen buraya benimle kavga etmeye gelmedin mi? Arem ne alaka? Gel benimle kavga et! Ne takıyorsun, Arem’i.”
“Senle konuşuluyor mu, Asya?” diye bağırdı. “Sana tek kelime ettiğimizde hepsi birden saldırıyor, aç köpekler gibi.”
“Aç köpek ne lan? Yemin ederim yarın sana dava açacağım!” Baha’nın öfkeli sesi ile Belçim daha da köpürdü.
“Açmazsan o davayı adam değilsin!” deyip öfke ile Baha’nın üzerine doğru yürüdü.
“Kızım, senin dilinin kemiği yok mu?” diye dibindeki kadına öfke ile bakan Baha ile gerilmeye başladım.
“Ne yapalım kardeşinden böyle öğrendim.”
Dilinin kemiği yoktu. Sorun şuydu ki ikisinin de dilinin kemiği yoktu.
“Bir daha Asya’nın adını ağzına alırsan…” Baha’nın cümlesi yarım kaldı.
“Baha, oğlum yeter. Gelin şuraya bir oturun.” Peri Hanım'ın tedirgin sesi ikilinin üzerinde hiçbir etki yaratmamıştı.
“Devam et. O cümlene devam et…” Belçim dişlerini sıkmaya başlamış ve ellerini de yumruk haline getirmişti. Kahretsin. Belçim, Baha’yı dövmeye kalkışırsa Baha’nın vereceği tepkiyi asla kestiremediğim için hızla ikilinin arasına girmeye çalıştım.
“Değil seni, yedi ceddini haritadan silerim.” Baha’nın tükürür gibi söyledikleri ile Belçim’in yumruk yaptığı eli havaya kalktı ve daha Baha’nın suratı ile buluşmadan o yumruğu avucumun içinde hapsettim. Sırtım Baha’ya dönük yüzüm ise Belçim’e dönüktü.
Belçim, hala öfke ile Baha'ya bakıyordu ve yavaş bir baş hareketi ile bakışlarını bana çevirdi. “Benim ailemi, benimle tehdit ediyor ve sen onu mu koruyorsun?”
“Ben onu değil, seni koruyorum.” Biliyorum çünkü arkadaşımı.
“Bana zarar verebileceğini mü düşünüyorsun?” İçinde kalmıştı atamadığı o yumruk. Ailesini tehdit aracı olarak kullanan Baha'ya vuramadığı için içi yanıyordur şimdi.
“Buradaki kimse sana zarar veremez Belçim. Sen dışında.” Beni anlamasını istedim. Ama ikimizinde en hassas noktası bugün ulu orta yerdeydi. İkimizin de ailesi bam teliydi. “Pişman olacağın şeyleri yapmanı istemiyorum.” Ne kadar içi yanıyorsa da pişman olacağını biliyorum. Tıpkı bana attığı o tokattan pişman olacağını bildiğim gibi.
“Eğer başka bir konu olsaydı, evet haklısın. Pişman olurdum ama ailem… Konu ailem Asya. Bize çiçekleri sevdiren babam ve annemin sende değeri kalmamış mı?” Kırgın bakıyordu bana. Açtığımız o çiçekçi dükkanının bile nedeni Belçimin ailesiydi.
“Konu ailen ve biliyor musun Belçim, konu benim de ailem.” Boğazım tıkandı. Arkamdaki adamın sertçe yutkunmasını duydum ama hiç bir şey yaşanmamış gibi davranmaya çalıştım. Taktım maskemi ve özüm o sandım. Meğer taktığım maskeler artık saydamlaşmış. Maskenin ardı açık kalmış. “Arada köprü sağlamaya çalışıyorum.”
Dudaklarından acı bir kahkaha koptu. Gözlerinde biriken yaşları gördüm. “Seni kaçıran, seni saklayan ve seni kanlar içinde bırakan ailen bir yanda, bir diğer yanda ise yıllarca sana aile olmaya çalışan ve ölüm haberini verdiğin sahte ailen. Asya sen, sana acı çektirenleri seçip o köprüyü kurmadan yıkmışsın zaten.”
“Belçim kızım,” Hiç beklemediğim sese doğru döndü bakışlarım. Benimle beraber tüm bakışlarda o sese yani Sarhun Korgöz’e döndü. Bakışları, Belçim’in üzerinde sakin ve bilgiçlik taslarmış gibi duruyordu. “Bizim acılarımızdan sahtelerimizden bahsettin de neden kendi ailenin yalanlarından sahtelerinden bahsetmiyorsun? Köprüymüş,” Alay eder gibi bir ses ayrıldı dudaklarından. “Senin ailenin sunduğu o sevgi bile benim cebimden ödediğim paraya karşılık bir işti.”
Sevginin bedeli de ceplerden çıkan üç kuruş paraymış. Yüze atılan tokadın izi kalırmış da kalbe atılan tokadın izi hep kanarmış. Kalbime atılan tokat, yüzümdeki tokattan daha çok acıtmıştı.
Belçim’e döndü bakışlarım. Ruhuma ve bedenime kastı olan en yakın arkadaşıma baktım. Bakıyordu o da ama sanki neye baktığını kestiremiyormuş gibi.
“Belçim,” dedim. Sonrasını bilemiyorum. Sonrası çıkamadı dudaklarımdan.
“Yeter bu kadar. Kızlar lütfen gelip oturun.” Çok arkadan geliyor Peri Hanımın sesi. Bir uğultu kulağımın içinde. Hatta o uğultunun nasıl yavaş yavaş zihnime doğru aktığını hissedebiliyordum. Önce zihnim uğultulara boğuldu sonra o uğultu şekillenip gözümün önünde sis bulutu oluşturdu.
“Asya, bilmiyordum…” Uğultunun ardından gelen bir ses. “Yemin ederim, yemin ederim ben bilmiyordum.”
Uğultu giderek diniyor, bir ormanda yaşanan o fırtınanın ardındaki o sessizlik baş gösteriyordu zihnimde. Herkes avını gözetliyor, herkes sessiz, herkes ve her şey köşesinde. Ama ölmek için hazır, öldürmek için hazır. Fırtına sona erdiğinde daima bir öl ve yaşa avı başlardı. Ve benim zihnimdeki o uğultu siliniyor.
“Sen de mi yalansın?” Kısık bir ses… Bir o kadar da acınası. Ne demişti Belçim?
Acınası Asya,
Zavallı Asya…
“Sarhun, yalan söylüyor. Benim babam yapmaz öyle.” Önümdeydi. Hangi ara gelmişti? Oysa uzağımdaydı. Çok uzağımda. Şimdi dibimde. Daha saniyeler önce bana öfke ve kinle bakan dostum şimdi pişmanlık ve kederle bakıyordu. Neden?
“İnandım. Ben sanırım bir tek senin yalanlarına inanmışım.” Dayanamadım. Belçim, üç hafta önce dostunu kaybettiği gün ağlamıştı ben de bugün dostumu kaybettiğim için ağladım. Hıçkıra hıçkıra değil, bir dostun kaybını tek bir gözyaşına sığdırarak ağladım. Yas tutma sırası bende. “Ailem dediğim, kanımdan canımdan olanların yalanına bile kanmadım da bir tek sizin yalanlarınıza kandım.” Hıçkırdım. Nefesim tutuldu ve bana acıyla bakıp ağlayan kadınla ağlamak istedim ama bir damla yaşın ardı gelmedi. Tek bir gözyaşında silindi her şey. “Öyle gerçektiniz ki Belçim, ben sizi görüp bir ailem olsun istedim. Bu yüzden kendi küçük ailemi korumak istedim ama onlar gibi sizde sahteymişsiniz.”
“Asya,” Ardımda Baybars Bey'in sesi. Kulaklarım tıkalı sesine, endişelerine.
“Kendin diyorsun, Asya.” O inanmıyordu. O ailesinin de bu yalanların bir parçası olduğuna inanmıyordu. Parmağı yükseldi telaşla ve öfke ile Sarhun’u gösterdi. “Bu adam yalancı. Bu adam seni yanında tutabilmek için her şeyi yapar. Şimdi de seni bana düşman ediyor. Yalnızlaştırıyor.” İnandığı buydu, gözlerindeki o her kelime ile artan ışıltıyı net görebiliyordum. “Asya, senin ailen, benim aileme iftira atıyor.”
Senin ailen…
Senin ailen kötü, Asya. Senin ailen hep kötü.
Herkes iyi, herkes masum; siz kötü, siz günahkar.
Bakışlarımı kaçırdım ondan. Ona baktım, Sarhun Korgöz’e. Çağrı abim dışında tüm Hardemirler burda. Kuzenlerim yani abilerim Semih ve Merih burda. Hatta kanından canından yaşam aldığım annem ve babam olan o iki kişi de burada ama ben bir ona sığınmak istedim. Bir ona baktım, bir onda zehrimin şifasını istedim.
“Zehirsin sen bana.” Gözümde biriken yaşlardan dolayı görüntüm bulanıklaştı. “Senin yüzünden dokunduğum her yer zehrime bulanıyor.”
“Bilmiyor musun Asya, zehrin şifası içinde saklı.” Bana sığınırsan zehrim sana etki etmez, sana şifa olur, diyor. Çevremdekileri yine düşünmüyor.
Ve hep mutlu, hep kazanan. O'nun gibi mi yapmalıydım? Ya da O’nun istediğini mi yapmalıydım? Karnımda bir kurşun izi bırakan babam diye sevip saydığım ama beni saklayıp oyunlarına alet eden dedeme mi sığınmalıydım?
Bu kadar mı aptal bu kadar mı iki kuruş sevgiye muhtaçtım?
Parmaklarımın arasına sızan iri eller ile Sarhun Korgözden bakışlarımı alıp parmaklarıma indirdim bakışlarımı. Beyaz teni gördüm. Parmaklarımın arasına dolanan Enisimin parmakları. Sımsıkı sarmış, burdayım dermiş gibi. Onun sardığı gibi sardım destek aldığım parmaklarına ve bakışlarımı yavaşça kaldırıp hemen yanımda duran bedene baktım.
Bakışları bendeydi. Yeşil harelerindeki o keskinlik tenimi okşar gibi dokunup geçiyor, gözlerinden saf sevgiyi sunuyordu.
“Ona ihtiyacın yok,” Kısık sesini içinde olduğumuz odada bir ben duydum. Bir bana duyurdu. “Senin kimseye ihtiyacın yok, canımın öteki yarısı. Ama eğer yorulduğunda yanında birini istersen, başını bir omuza koyup dinlenmek istersen orda olurum. Almakta zorlandığın nefeslerin olurum, Asyam.” Boşta kalan eli havalanıp gözüme değindi. Anında göz kapaklarım kapandı ve o, akmayan yaşlarımı dahi sildi.
“Daha üç hafta önce,” Demine nazaran ses tonu daha da yükseldi. Bu konuşması bana değil, odadakilere karşıydı. “Benim kardeşim, hepinizin gözü önünde evimize soktuğunuz bu şeytan tarafından vuruldu. Kanlar içinde yerde kaldı.” Bakışlarını zorlukla benden ayırıp ailesinin üzerinde tek tek gezdirdi. “Siz, kızınıza ceset dediklerini; bir oğlunuzu, kızınıza kazdırılacak mezar için alıkonulduğunu çok çabuk unutmuş olabilirsiniz ama ben unutmadım. Unutamıyorum.” Sesi yine kısılmaya başladı. Konuşmaya başladığından beri ilk defa bu kadar uzun bir cümle kurmuştu. Onun için endişelenip araya girmeye çalıştım.
“Enis, yorma kendini. Sonra,” Ama izin vermedi. Bu kez sözü kesilen ben oldum.
“Dur, dur da bu körlere bencilliklerini bir kenara bırakmaları gerektiğini göstereyim.” Bakışları yine benden kayıp ailesine düştü. “Ameliyathanenin önünde kızım, acaba yaşayacak mı yoksa gerçekten de geç mi kaldık diye beklediniz mi baba, anne? Peki, yapayalnız bir hiç gibi beklediniz mi? Anne hani Asya ilk gün sana demişti ya ‘Senin yanında kocan ve altı oğlun vardı, teselliyi buluyordun.’ diye. Haklıymış. Acıları kıyaslayamam ama anne, yalnız başına acı çekmek kadar ızdırap verici başka bir duygu yokmuş. Kimsesizmişsin sen. O hisse ben iki gün dayanamadım, sizin kızınız yıllardır kendini öyle bilip büyüdü, sizin kızınız yıllar sonra bu eve kimsesizliğinden sıyrılmak için adım attığında da kendi kurşununuzla umutlarına sıktınız. Yine geri geldiğindeyse onu değilde kinlerinizi kızınızın önüne koydunuz.” Uzun ve kısık sesle konuşması, dudaklarından ayrılan her kelime ile nefesim olmak isteyen adamın yanında nefeslerim kesiliyordu acıdan.
“Enis, lütfen…” Durmalarını istiyorum artık.
“Sustuğumda onlar da bencilliklerini susturacaklar mı, Asya?” Kırgın bir şekilde baktı ailesine. “Hiç biriniz bu kızın psikolojisi ne durumda diye düşünmedi, değil mi?” Enis, Enis… “Durmadan ama durmadan tartışıyorsunuz. Siz aile olmak yerine sürekli savaşıyorsunuz ve arada kaynayan hep Asya, hep başkaları.”
“Doktorun ne dedi?” Enis’in yanına gelip boğazında bir düğüm varmış gibi zorla konuşan Buğra’ya baktım.
“Bir şey demedi, Enis büyütüyor.” Bakışlarımı Buğra'dan telaşla çekip Enis’in yanına biraz daha sokuldum. Sanki Buğra’nın gözü önünde kalsam hareketlerimden sorunlarımı anlayabilirmiş gibi hissediyordum. Kendimi tüm gerçekliğim ve çirkinliğim ile çırılçıplak kalmış gibi hissediyorum.
“Asya,” dedi Enis, yalvarır gibi. Ve ben ilk kez birinin yalvarışlarını, itirazlarını umursadığım bu anda yine kör kaldım. Yine ona uyamadım.
Parmaklarını sıkıp bana endişe ve vücudumdan yeni bir organ çıkmış gibi bakan aile üyelerine baktım. “Sizden hiçbir zaman bana bir aile olmanızı beklemedim. Sizden bana aile olmaz zaten. Bu evde kaldıysam Çağrı abim için kaldım. Bu evde kaldıysam Merih ve Semih abimin hatrına kaldım.” derin bir soluk aldım. “Bir de Enis'in hatrına geldim bu eve. Ama zorluyorsunuz. Benim sınırlarımı sevdiklerim ile zorluyorsunuz. Size karşı beklentilerim olmadığı için sanırım Enis kadar hayal kırıklığına uğramadım.” Akan burnumu içime çektim. “Zaten çok kalabalıksınız herkesi sevecek kalp yok bende.”
“Kardeşim, iki saatliğine işiyle uğraşmak için yanımızdan ayrılıyor,” Merih abim sakin bir tonda konuşmaya başladı. “İki saat geçmesine rağmen eve gelmiyor. Bir bakıyoruz, ailesi yine onu alıkoymuş. Yine bir anlaşma ile sizle yaşamak zorunda kalıyor ve daha ilk altı saat dolmadan benim kardeşimin gözünde yaş bırakılmamış.” İç çekti, yüreğindeki yangını söndürmek ister gibi ve bakışları bu kez direkt Peri Hardemirin üzerinde durdu. “Söylesene hala, sen nasıl kızına bunca acıyı çektirebiliyorsun?”
Hala?
Benim annem, yıllardır abim diye sevip gördüğüm adamların halasıydı değil mi? Hala… Garip bir tat, garip bir tını.
“İzin vermediniz…” Sözünü Semih abim yarıda bıraktı.
“Verdik, biz onlarca kez kızını sev diye, gel kızını kurtar diye sana imkan verdik ama sen acılarına tutsak bir kadın olarak hiçbir zaman kızını göremedin. Kız evladının annesi olmayı hak edecek bir kalbe de merhamete de sahip değilmişsin.”
Çünkü Sarhun Korgöz, bize; Kız evlat, anne babanın merhametidir. Merhameti olmayan anne babanın kız evladı da olmaz, derdi.
Semih abime göre Peri Hardemir, kız evladı hak etmiyordu. Peki Baybars Bey?
Böyle oluyor işte… Tam önümdeki engebeleri aştım diyorum, sırtımdaki yükleri yere koyup derin bir soluk alabilirim diyorum hemen önüme o engebenin sonunda yeni bir yol çıkıyor, yüküme yük ekleniyordu. İzin verilmiyor nefes alıp dinlenmeme.
Arem’e döndü bakışlarım. Bitkin bakışlarım anında endişeli hareleri ile kesişti. Elinde telefonu adım atmaya hazır duran ve sürekli sallayıp ritim tutturduğu sol bacağı ile bana bakıyordu. “Çağrı abimi, çağırdın mı?”
Onunla konuşmamı o an beklemiyordu. Onunla göz göze gelmem yetersiz kalmış gibi. Hızla başını aşağı yukarı salladı. “Mesaj attım, buraya geliyor. Bir saate evde olacağını söyledi.”
Bakışlarımı Aremden ayırdım. Yerde bir farklılık, eksiklik varmış gibi dikkatli bir şekilde incelemeye başladım. “Ben odama gidip dinleneceğim. Abim geldiğinde odama gelmesini söyler misin, Arem?”
“Söylerim, söylerim elbette güzelim.”
“Tamam, kavga edecekseniz daha sessiz kavga edin bir de. Gürültüde uyuyamıyorum.” Arkamı dönüp ilk adımı attığımda Enis’in hala parmaklarının parmaklarımın arasında olduğunu ve onu da kendim ile beraber çekiştirdiğimi fark ettim. Parmaklarımı gevşetip Enis’e baktım. “İstersen kalabilirsin.” Onu peşimde her yere sürüklemek istemiyordum.
“Varlığına doğru çekilmem sürüklenmek değil, yaşamak için bir gereksinim.” Her kelimesi ile başı yavaş yavaş omzuna düşüyor ve gözlerinde parıltılar beliriyordu. Sanki karşısında dünyanın en güzel şeyi var da ona bakıyordu. Bu salona girdiğim ilk andan beri bugün ilk kez kalbimdeki o ferahlığı hissettim. İlk kez o nefesi canımı yakmadan içime çekebildim.
“Gidelim o zaman.”
“Gidelim o zaman, öteki yarım.”
Her şeye rağmen, arkamda kalan kanımdaki aileme rağmen yine de kalbimde bir ferahlık vardı. Parmaklarımın arasında duran parmaklar, cehennem azabımdaki o bir yudum su oluvermişti. O varsa acılarım diniyor, o yoksa acılarıma umutsuzluğum da eklenip kat be kat artıyordu.
Önce merdiven basamaklarını sessizce yürüdük sonra da benim odamın kapısının önünde durduk. Bakışlarımı kapıdan ayırıp hemen yanımda bakışları zaten bende olan adama diktim.
Kontrol edemediğim bir tebessüm belirdi yüzümde. Kontrol edebilseydim de durdurmak istemeyeceğim kadar mutlu bir tebessümdü.
“Benim odama mı geçelim, senin odana mı?” Ben burada kaldığım haftalarda sadece Çağrı abimin odasına girmiştim. Diğerlerininkini hiç merak etmemiş sadece arada bir çalışma odalarına göz atmıştım.
Kısık bir kıkırtı koptu dudaklarından ve bunu benden gizlemek için başını sağına çevirdi. Kolumla karnına vurup onu dürttüm.
“Yaa, Enis! Dalga mı geçiyorsun sen benimle?” Alıngan ve şımarık çıkan sesimle bana döndü.
“Asla!” Bastıra bastıra söylediği ama hala gülmesi ile yüzümü daha da düşürdüm. “Hadi, gel benim odamı gör sen.”
Yüzümdeki somurtkanlık maskesi bir an indi ve Enisle beraber bende kıkırdamaya başladım. “Enis, güldürme beni. Ben trip atacaktım sana.”
Elimden beni çekiştirip hemen arkamızda kalan kapıya doğru yönlendirdi. “Gel odamda da trip atarsın, prenses.”
Prenses tabirini Enisle sevmeye başlamam benim içinde şaşılacak bir durumdu. Hardemirlerin değil de Enis’in prensesi olmak çok daha güzel ve kalbe ahenkle iniyordu. Sevdim bunu.
Enis odasının kapısını açtığında hem tahmin ettiğim gibi hem de hiç beklemediğim gibi bir odayla karşılaştım. Enise sormadan veya yanlış anlar mı diye düşünmeden odaya dalıp etrafı incelemeye başladım.
Odası büyüktü. Bu evdeki her oda gibi. Odanın bir köşesi tamamen müze gibiydi. İlk dikkatimi çeken müze gibi olan alana yöneldim. Işıklandırmalar ve renk tonlarıyla ön plana çıkan her boyuttaki fotoğraflar duvarın bir kısmını ele geçirmişti ve işin garip tarafı bu görselde duran çocukların hepsini tanıyordum.
Mesela sahil kanarında durup denizi seyreden arkası dönük bu iki küçük çocuğu tanıyordum. Beyaza çalan saçları beline kadar inen sarışın küçük çocuk bendim. Beyaza çalan saçları ve omuzlarına kadar dökülen saçları olan Enisti. Bu bizdik.
Bir diğer görsele döndü bakışlarım. Çağrı abim veya Bahaydı buradaki. İkisi de birbirine benziyordu ve kahverengi gözlü oldukları için de resimlerden ayırt edememiştim. Sonra görsele daha net baktığımda üç yaşlarındaki erkek çocuğun karnındaki beni gördüm. Çağrı abimde olan ben. Dudaklarımdaki tebessüm arttı. Fotoğrafa daha net bakmaya başladım. Çağrı abim yerde oturmuş ve beni de dizlerine yatırmış uyutmaya çalışıyordu. Yanımızda bir de uzun boylu sıska bir çocuk vardı. Kim diye düşünmeme gerek kalmadan Arem diyebilirdim.
Tüm dikkati bende olan Arem, sevgiyle bana bakıyordu. Onun dizlerinin dibinde oturan Enis ise abisine oturduğu yerden bakıp bir şeyler anlatıyordu. Ya da anlatmaya çalışıyordur, o yaştaki çocuk ne kadar anlatabiliyorsa.
İçim sızladı o an. Üç yaşında daha konuşmayı sökemeyen bir çocuktan ömrü boyunca sesini çalmıştım. Ömrünün yaşadığı kısmı sessizlikle bitmişti ama ömrünün devamında çaldığım o sesi geri verebilmiştim.
Enis’in odasında olduğum aklıma gelince hızla zihnime üşüşen olumsuz duyguları def edip diğer fotoğrafa döndüm.
Burda bizden yaşı büyük olup sarışın olan çocuk Parstı. Anında ilgimi çekti. Parsla abi kardeş ilişkimiz nasıldı acaba?
Bahçedeki bir hamakta Pars’ın kucağında ona hayran hayran bakıyordum. Hatta ağzım da açıktı. Gözlerim irice açılmış, beyaz tombul yanaklarım al al olmuştu. Yüzümde ise birkaç ter damlası mevcuttu. Büyük ihtimalle oyun oynadıktan sonra dinlenmek amacıyla oraya uzanmıştık.
Pars’a nasıl bakıyorsam daha aklı başında ama gözlerindeki aynı hayranlıkla bana bakıyordu. Bir de bakışlarım parmaklarımıza takılmıştı. Parmaklarım Pars’ın elindeydi ve parmaklarım ile oynadığını fark etmiştim. Tıpkı şimdi de olduğu gibi. Şimdi de parmaklarım ile oynanılmasını sevdiğim gibi.
Kaşlarım sorgular şekilde çatıldı. Bu parmaklarım ile oynanılması alışkanlığımın kaynağı Pars mıydı? Ona sormak istedim ama bana değil yanıt vermek yüzüme bakmak isteyip istemediğini dahi bilmiyordum.
Fotoğrafları zihnime not edip diğer alana döndüm. Duvarın bu köşesinde ise birçok farklı boyutlarda vitrinler vardı. Kimi alalede ortalıktayken kimi vitrinler ise duvara gömülüydü. Duvara gömülü vitrine baktığımda bir çift bebek ayakkabısı dikkatimi çekti. Vitrinin köşelerinde ise siyah beyaz fotoğraflar. Ben ve Enis’in ilk doğumuna ait görseller…
Diğer vitrine döndüm. Orda ise bebek çantaları vardı. Hayır anne ve babaların kullandığı bebek çantalarından değil, küçük kız çocuklarının taktığı çantalardandı. Altı tane çanta vardı her renkten ve yeşil olan en başta en dikkat çekici yere bırakılmıştı.
“En sevdiğin çantan buydu.” Bir an unuttuğum Enisle beraber ana döndüm. İrkilmek yerine varlığı ile yeniden mutlu olup ona döndüm.
“Yeşil rengini çok seviyorum.” deyip yeniden çantaya döndüm. Püsküllü yeşil bir çanta… 2000'lerin bir bebeğinden bunu beklerdim.
Her vitrinde bana ve benimle her an beraber olduğu için Enis’e ait bir çok eşya vardı. Bize dair her şeyi saklamış. Bize dair olan her şey onun geçmişi, anısı ve sesi olduğu için her anını saklayıp korumak istemiş. Becermişte.
Bakışlarımı zorlukla bu duvardan ayırıp sol tarafa doğru çevirdim. Bu duvarın yarısı neredeyse boydan boya camdı diğer tarafı ise basketbolcuların imzalı formaları, bir basket potası, altında sergilediği spor ayakkabıları… Spor ayakkabılarına karşı bir zaafı mı vardı yoksa o da benim gibi sadece ayakkabıları beğenip sürekli alanlardan mıydı?
Bakışlarımı bu kez ordan alıp sol tarafımıza yani kapının olduğu alana çevirdim. Üzeri tamamen dağınık ve bir çok evrakın olduğu bir çalışma masası dikkatimi çekti ama en ilgi çekici olan ise masanın baş köşesinde duran çerçeveydi. Her yerde benim fotoğrafım vardı. Üç yaşımdaki halim ekrana bakıp büyükçe sırıtmış. Üstünde beyaz gelinlik gibi duran bir elbise; ayaklarında, beyaz önünde ise kocaman bir fiyongu olan süslü bir ayakkabı ve kolunda yine o yeşil çanta.
Hiç kombine uymuş mu? Bu halime tebessüm edip çalışma masasının üstündeki duvara asılı olan panoya baktım.
Bakışlarımı Enis’e çevirdim merakla. “Basketbolcu değil miydin? Bunlar mühendisliğin alanı diye biliyorum.”
Enis’in yüzündeki tebessümün bir an yıkıldığını gözlerinde geçmişin kayıp sancılarının sızladığını gördüm. Dudakları titrer gibi oldu. “Asıl alanım mühendislik.” Peri Hanım bizi ilk gün tanıştırdığında sadece basketboldan bahsetmişti. Gözlerimdeki karmaşayı gördüğünde boğazını temizleyip devam etti. “Mekatronik mühendisliği mezunuyum. Basketbola yoğunlaştığım dönem derslerin çoğunu veremedim, üstüne bende dönemi dondurdum. İki yılım burdan gitti.” Derin bir nefes çekti. “Yani ben de senin gibi bu yıl mezun oldum. O arada basketbol tutkumu besledim.”
Dudaklarından çıkan her kelime ile hayretle ona bakıyordum. Aynı bölümden Çağrı abimde mezun olmuştu ve o şu an bu alanda yüksek lisans yapıyordu. Ama Enis ile ilgili bildiğim tek şey basketbol oynamasıydı.
Beş yıl önce öz ailemi öğrenip de ikizimden bi haber olmamın en büyük nedeni yine de bendim. İstememiştim. Çağrı abim her konuyu açtığında olayı kapatmış ve bir korkak gibi o aileden gelen tüm bilgileri kendimden saklamıştım.
Enis’in benim iki yıl geç mezun oluşumu sormasını bekledim. Sormadı. Büyük ihtimalle benim anlatmamı bekliyordu ama bu anı bozmak istemediğim için kayıp iki yılımı içimde tuttum. Özellikle de Sarhun Korgöz bu evde olduğu sürece bu bilgi bende kalmalıydı.
Arem, mimar. Pars, şirketle ilgileniyordu ama tam olarak hangi alandan mezun olduğunu bilmiyordum. Buğra, evin saklıkçısıydı ve doktordu. Baha o çenesine rağmen avukat olmuştu. Bir de Çağrı abim vardı, o da mühendisti. Enis’i ise sadece basketbolcu sanıyordum o da mühendis çıkmıştı. Bir de ben vardım. Evin en küçüğü ve en küçük mimarı.
Peri Hanımın da önceden tıp okuduğunu ama sonradan bıraktığını biliyordum. Babası her gün kızından bahsettiği için bu bilgi ilk andan beri zihnimdeydi.
Derin bir soluk alıp hızla Enis’e döndüm. “Şimdi senin hayranın çoktur.”
Kaşları bir an somurtuğu için çatılıverdi. “Hayran mı tacizci mi bilemiyorum.”
“Nasıl yani?” Şokla çıkan sesime iç çekti.
“Bazıları sanırım hayranlığı abartıp en mahrem fotoğraflarını atıyorlar.” Yanaklarında beliren kızarıklık ve gözlerini benden kaçırması ile sinirlenmek ve gülmek arasında gidip geldim. Şu an Enis’in benden kopan bakışları aşırı tatlı duruyordu ama sanalda yapılan bu iğrenç mesajlar da tacizdi.
Köşede duran tekli koltuğa bedenimi atıp yayılarak oturdum. Belimde keskin bir sızı vardı. “Mesaj kutunu aşırı merak ettim. Bakabilir miyim?”
Anında kaşları çatıldı ve karşımda duran yatağına doğru yürüdü. “Hayır.”
“Ama Enis,” Konuşmama izin vermeden araya girdi.
“Hayır, dedim.” Yatağa oturup net bakışlarını bana dikti.
“Peki, öyle olsun.” Burnumu çekip dudağımı kemirmeye başladım ve bakışlarımı da ondan çekip duvardaki fotoğraflara baktım.
“Asya,” Enis’in kısık sesini duyduğumda ona dönmedim yine de. Dudaklarımdan sadece “Hmm?” diye bi mırıltı koptu.
“Küstün mü?” Melül melül çıkan sesi ile içim bir an sızladı ve başımı çevirmeden sadece bakışlarımı ona çevirdim.
“Yok, niye küseyim ki?”
“Küstün, küstün…” Başı bir an boynuna doğru büküldü. İri yeşil gözleri ilgisine karşılık vermemi ister gibi benim üzerimdeydi.
“Küsmedim, Enis. Çocuk muyum ben?”
“Çocuksun. En son benimleyken çocuktun. Üçümüzde çocuktuk, şimdi de kaldığımız yerden devam ediyoruz.” Arada geçen yirmi yıl hatta yirmi yılı da deviren yılları hiç yaşanmamış gibi sayıyordu.
Kaldığımız yerden yeniden Enisle beraber çocuklaşmak…
Enis’e tam yanıt vereceğim vakit odasının kapısı çaldı ve içeriye hızla Çağrı abim daldı. Onu gördüğüm gibi ayağa kalkıp kollarına doğru koştum.
“Abi!” dudaklarımdan kopan ve kelimemin ardından verdiğim derin soluğu abim de ardındakiler de net duymuştu.
“Canımın içi, Asyam.” Abim de beni odada gördüğü an adımlarını doğrudan bana doğru atmış ve yarı yolda kollarını açmıştı. Hızla kollarına atladım. Belimden tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Başımı boynuna gömüp gözlerime akın eden yaşları def etmeye çalıştım. “Çok özledim, çok özledim seni.”
Abimin sesindeki o acıyı duyduğum an boğazımda bir düğüm oluştu. “Çok korkuttum mu seni?”
“Bu konuyu seninle özel olarak konuşacağız, çakal. Şimdi dur da kardeşiminin varlığının keyfini yaşayayım.” Naifçe bana kızması ile dudaklarımdan bir kıkırtı koptu lakin boynundan dolayı kıkırtım boğuk çıkmıştı.
“Ama sen bana kıyamazsın.” Anında ona nazlanmam ile derin iç çektiğini duydum.
“Kıyamam ben canıma.” Başımı kaldırdığım gibi diğer dört abi üyesini de kapıda gördüm. Öfke ile Çağrı abime bakıyorlardı. Kollarımı abimin boynuna daha da doladım.
“Abim,” dediğim an hepsinin anında bakışları beni buldu. Onlardan bakışlarımı ayırıp Çağrı abime baktım. “İyi ki geldin. Ben de seni çok özledim.”
Saçlarımın tepesini öpüp “Kim kimi daha çok özledi biliyorum Allahtan.” diye sitem etmeyi de ihmal etmedi.
“Şu kıza abilik yapmanın püf noktası yalancı, dolancı, hain, çakal, şerefsiz olmak. Nerede dalavere çeviren adam varsa abisi.” Baha’nın dudaklarından bir şeyi tespit edermiş gibi düşünceli çıkan sesi ile ona döndüm.
“Senden alâ şerefsizi yok ama bak abim olarak görmüyorum.” Abilerime sadece ben şerefsiz diyebilirdim!
“Asya,” Çağrı abim araya girdiğinde duymamazlıktan geldim.
“Ee, benden alâ şerefsizi yoksa benden alâ abisi de olmaması gerekirdi.” Pat diye kurduğu cümle ile irice açtığım gözlerimle ona baktım.
“Ne?”
“Ne, değil. Efendimdir o.” Baha’nın bilmiş bilmiş çıkan sesi ile sinirlerimin oynamaya başladığını hissettim.
“Ya sen ne diye yukarı çıktın?” diye ona bağırdığımda yüzünü buruşturdu.
“Abiye bağırılmaz! Şerefsiz Çağrı sana öğretememiş mi?” Yüzünü buruşturup Çağrı abime bakarak kurduğu cümleyle bir an sinirlerim harap olduğu için kıkırdadım.
“Ya sen delirdin mi? Hangi ara abim oldun?” Şaşkın bakışlarımı Enis'e çevirip ondan yardım dilendim ama o yatağına uzanıp keyifle bizi izliyordu. Bu adamın kaos izleme keyfi beni benden alıyordu.
“Sen doğduğunda.” Sanki karşısında salak varmış da ona açıklama yapıyormuş gibi bir surat ifadesine bürünmüştü.
“Arem,” diye ondan yardım dilendim. “Al şu deli kardeşini! Götür çöpe falan at. Beyni ölmüş gitmiş. İş görmez bundan sonra.”
Arem kafasını iki yana sallayıp sıkıntıyla soluk verdi. “Bir insan hiç mi değişmez? Hadi bir insan değişmedi ikincisi de mi hiç değişmez?” diye yakarmaya başladı.
“Bu iki salak yan yana geldiğinde benim beyin error veriyor.” Pars’ın bıkkın sesi ile odadaki erkek varlıklarına öfke ile baktım.
“Ay hepiniz bana oldunuz Einstein, bir ben bir Baha salak! Gören de atomu böldüğünüzü sanır!” diye bağırdım. Hâlâ kollarının arasında olduğum Çağrı abim yüksek sesim ile kısık bir küfür savurup benden uzaklaştı.
“Kızım, kulağımın dibinde ne bağırıyorsun?” Elini kulağını götürüp bana öfke ile bakan adama baktım.
“Az önce özlüyordum falan diyordun şimdi tahammülün kalmadı mı bana?” Erkek cinsinin hepsi hain.
“Asya,” Buğra’nın gülerek bana seslenmesi ile hızla ona döndüm.
“Efendim doktorcuğum?” Anında yumuşayan sesim ve yüzümdeki öfkeli ifadenin silinip yerini alan tebessüm ile odadaki erkeklerden birkaç küfür duydum.
“Seninle bir çikolata partisi mi yapsak?” Sanırım neden bunu teklif ettiğini anlamıştım. Dopamin, magnezyum gibi bazı ihtiyaçlarımı karşılamam gerektiğini gözlemlemiş olmalıydı. Bir de reglime yakın çok iyi giderdi.
Çağrı abimi ve Enis'i arkada bırakıp gülerek Buğra'ya doğru yöneldim. “Ama bitter olmasın, tadı acı onun.”
“Gel onu mutfakta ayarlarız.” Kumral saçlarını bir kez arkaya doğru atıp kapının kenarından benim çıkacağım kadar yer ayırdı.
“Tamamdır hadi gidelim.” Sekerek Hardemir abilerin yanından geçip Buğra'nın yanına geldim.
“İt bir çikolata ile kızı kandırdı.” Ardımda Arem’in kıskanç çıkan sesi ile kıkırtımı bastırmaya çalıştım.
“Kadın ruhundan zerre kadar anlamıyorsanız suç sizin abi.” Buğra konuştuğu esnada sol kolunu kaldırıp bana yer açmıştı. Kendi isteğim Buğra’nın kollarının arasına girip arkadaki tayfaya baktım. Arem, Pars ve Baha kıskançlık ve öfke karışımı bize bakıyordu.
Bunu en çok belli eden de Bahaydı. Ona alayla gülüp önüme döndüm.
“Tamam, o zaman.” Baha’nın ardımdaki sesini duyduğumda bakışlarımı ona çevirdim. “Asya, ben sana çikolata fabrikası alırım.”
Yüzümü buruşturup ona baktım. “Ne alaka be?”
Bir şeyi test etmiş gibi hızla Pars’a döndü. “Abi bak sen de gördün. Buğra’nın tek bir çikolatasına tav olan kız, benim fabrikama yüzünü buruşturdu.” Benim fabrikam mı?
“Buğra, Asya’ya çöp verse Asya ona da memnun olur. Sen, Asya'ya altın madeni versen ona da yüzünü buruşturur.” Pars’ın bıkkın bakışları ile onunla göz göze gelmemeye dikkat ederek bakışlarımı ondan ayırdım.
“Bu kızın bir bana garezi var.” Baha’nın kısık çıkan sesi ile ona son kez baktım.
“Senin dediğin gibi sokak kızı olduğum için sana denk değilimdir ben, Baha. O yüzden senden gelen de bana denk değildir.”
Buğra’nın boynuma dolanan kolu bir an kasıldı ve beni bedenine daha da yakınlaştırdı. Adımlarımız merdiven basamaklarından o andan itibaren sessizliğe boğulup ritmik adımlarla indik.
Önde ben ve Buğra sarmaş dolaş, arkada diğerleri. Kim indi kim ardımızda kaldı bilmeden garip bir sükunet içerisinde indik.
Alt kata indiğimizde evdeki sessizlik beni rahatsız etti. Ne Sarhun Korgöz ortalıkta gözüküyordu ne de abilerim. Peri Hanım ve Baybars Bey de yoktu.
“Herkes nerede?” Başımı küçük bir eğim ile kaldırıp Buğra'ya sordum.
Buğra’nın yüzündeki tebessüm o an kırılır gibi oldu ama hızla maskesini yeniden taktı. “Babamın çalışma odasına gidip konuşacaklardı. Bundan sonra nasıl bir yol izleyeceklerine bakacaklarmış.”
“Belçim?” diye ardımda bıraktığım kızı sordum. İhanetlerimiz o kadar çoktu ki artık kavgalarımız ihanetin büyüklüğü ve küçüklüğü ile ilgiliydi ve ben kestiremiyorum artık. Hangi ihanet hangisinden daha büyük?
Gözleri bir an kısıldı “O kızı önceden severdim ama ona karşı tahammülümü bugün bitirdi.” Belçim’in bana attığı tokattan bahsediyordu. “O da diğerlerinin yanında. Sarhun ile konuşacakları varmış.”
“Haksız değildi…” Konuşmama müsaade etmedi. Hızla cümlemi bölüp araya girdi ve o arada mutfağa doğru bizi yönlendirdi. Ona uydum.
“Haklı veya değil. Umrumda değil, Asya. Biri haklı diye sana vuramaz.” Bir şeyleri açıklama ve anlamamı ister gibi kurduğu cümleyle dudaklarımdan bi haber o cümle çıkıverdi.
“Ama annem haklı olduğu her zaman beni döverdi. Hakkı varmış dövmekte.”
Mutfağa daha yeni giren adımlarım, bedeni kaskatı kesilip adımları duraksayan Buğra ile durdu. O an ne dediğimi neden dediğimi bilmediğim cümlelerim daha yeni kulaklarıma ilişiyor, daha yeni idrak ediyordum. Telaşla bakışlarımı Buğra'ya çevirdim.
Azabı gördüm. Yürekte yanan cehennem azabı öyle bir büyümüş ki; azap, kor lavlar şeklinde gözlerden haykırıp ortalığı yakmak için can atar olmuş. Buğra’nın içi öyle bir yanıyor ki dışındaki yansımalardan içini görebiliyordum.
“Çok acıdı mı canın?” Yutkundu. Yutkunmaya devam etti ama tıkanıvermişti. Islak gözlerini benden ayıramadı, titreteşen göz bebeklerinden kaçındım o an.
“Unuttum gitti.” Bacağıma saplanan o çatalın acısını hala hatırlıyorum. Hala nasıl çığlık attığımı, sesimden rahatsız olduğu için daha da acıya boğulduğumu net hatırlıyorum. Ben hâlâ annem tarafından acıyor ve kanıyordum.
“Yemin ederim eğer o kadın hala yaşıyor olsaydı onu kendi ellerimle öldürürdüm.” Yanı başımda acı çeken bir abi vardı ama verdiği yemin bana geçmemişti.
“Öldürmek o kadar kolay mı? Ben senin anneni öldüremiyorum, sen benim annemi öldürebilir miydin?” İki anne… İkisi sadece zarar vermiş. Biri her şeyin nedeni olmuşken biri acıların fiziksel boyutu olmuş. İkiside gözümde aynı boyutta günahkar.
Beni kollarının arasından aldı ve hızla önüme geçti. Koca avucunu yüzüme getirip yere dikili olan bakışlarımı kendine yükseltti. “Senin annen Peri Hardemir.” Anlamamı ister gibi bakıyordu. Bir de gözlerinde hafif öfke. Kime bu öfke? Bana mı, beni bu hale sokanlara mı? “Benim annem ve senin annen bir. Bir başkası değil, Asya. Peri Hardemir annemiz, Baybars Hardemir babamız. Ne Sarhun ne de Füsun denen o kadın senin hiçbir şeyin değil.”
Ama anlaması lazım. Hayatımın merkezinde bile ben değil onlar vardı. Biliyorum, görüyorum ve bile bile bu köleliğe boyun eğiyorum. Çünkü bu kadarım. Kırmaya çalıştıkça zincirlerimi daha da o zincirlere mahkum edilmişken ne diye kırmaya devam edeyim ki zincirleri?
Şu an tüm çabam o merkeze kendi benliğimi de koyabilmek. Oradan o iki bireyi çıkartamıyorsam bari ek birini yani kendimi de ekleyebileyim. Yapabilirdim. Yapmak zorundaydım.
“Buğra, ben bu konulardan çok yoruldum.” Her gelen geçenden kimin kim olduğuna dair aldığım nutuklardan sıkılmıştım. Görüyorum. Birilerinin bunu bana açıklamasına ihtiyacım yoktu. Bıraksınlar da gözüm değil kalbim de görsün. İzin vermeyerek sürekli beni boğuyorlardı. “Bugün, bari bugün bazı konulardan soyutlansam sadece seninle şu çikolatayı yiyip dinlensek olmaz mı?”
Gözlerindeki ışık söndü. Aynı zamanda bir şeylerin farkına varmış gibiydi de. Ben de neyi görüp de umudunu yitirdi acaba?
“Özür dilerim, bugün çok üzerine geldik.” deyip şefkatli bakışlarını bana dikti. Yüzümde hala duran ellerini omuzlarıma indirip kollarının arasına bedenimi çekti. Yukarıda sarılmış, aşağıya inene dek sarılı kalmıştım ona ama şu an kollarımı kaldıracak ve ona sarılacak mecali kendimde bulamıyordum. “Her şeyi senin için en iyisi yapacağız. Hayalin ne bilmiyorum, hayalin var mı bilmiyorum ama düşlerindekinden güzel bir geleceği ayaklarına sereceğiz.”
O sırada mutfağın kapı kısmında büyük bir hengame koptu. Bakışlarımı oraya çevirdiğimde Çağrı abim ve Baha’nın dalaşarak mutfağa daldığını gördüm. Hepsinin bizimle mutfağa geldiğini sanmıştım meğer alt kata indiğimizde mutfağa gelen sadece ben ve Buğraymışız.
“Çekil lan, yalancı şerefsiz!” Baha, önündeki Çağrıyı kenara itip onun yerine geçmek istedikçe Çağrı abim de inat edip orada durmaya devam ediyordu. İşin garip yanı ise ikisinin kavga ettiği yer dümdüz boş bir alan. Bir adım solunda veya sağında dahi kalınılabilinirdi.
“Git ötede dur sende! Yerimde gözün mü var senin?” Çağrı abimin hoşnutsuz çıkan sesi ile Baha daha da delirmişti. Bu ikiliyi keyifle izlemeye başladım bir an.
“Evet, var(!)” diye öfke ile Çağrıya kızdı ama buradaki kimse Baha’nın öfkesini kaale almadı. Çağrı abim bıkkın gözlerle onu izliyordu. “Senin gibi bir dalavereci, adi, şerefsiz, or…” Daha hakaretlerine devam edecekti ki Buğra hızla araya girdi.
“Lan, Asya burda!”
Baha bir an bana düşünür gibi baktı sonra ise bakışlarını öfkeli Buğra'ya dikti. “Ya, abi! Bu kız benden daha çok küfür biliyor, benim edeceğim iki küfürden mi rahatsız olacak!” Bakışları yeniden bana döndü. “Asya, bacım rahatsız olur musun küfürlerimden?”
Dayanamadım ve gülmeye başladım. O an Baha o kadar tatlı gelmişti ki gözlerime tatlılığına ek masumluğu da eklenmişti. Başımı iki yana salladım. “Yok, olmam. Sen kafana göre takıl.”
“Salak, salak konuşma.” Çağrı abim anında müdahale etti, bakışları benden ayrılıp Baha'ya döndü. “Ben bu kızın küfürlerini azaltana kadar ne kadar zorluk çektim biliyor musun, sen?” Öfkeliydi sesi. Ergen bir kızken küfür etmeyi havalı sanan o tiplerden olduğumu nereden bilebilirdi ki bu evdekiler. Sonradan küfrün, konuşmasını beceremeyen kişilerin ağzına yuva yaptığını idrak etmiştim.
Şimdi de arada söylüyorum çünkü cidden o anlarda konuşacak kelimeleri bulamayıp küfre sığınıyordum. Ne kadar da kötü ve acizce ama havalı havalı laf sokmalar da içimi soğutmuyordu. Ağız dolusu edilen o küfür şiir gibi geliyordu. Tabi her yerde değil. Sanırım hala o yetişkin birey olgunluğuna erişememişim.
“Bilmiyorum.” Baha’nın mutfağa dalana kadar yüksek çıkan sesi ilk kez kısıldı. “Bilmemize izin vermediniz.” deyip Çağrı abim ile kavga etmeyi bırakıp mutfaktan çıktı.
Giden adamın görüntüsü kaybolana kadar sessiz bir sükunet içerisinde onu izledik. Sonra Buğra’nın sesini işittim.
“Bu eserde senin de tuzun var, biliyorsun değil mi Çağrı?” Buğra’nın sesi öfkeli veya kızgın değildi. Sesinde bir anlayış ve küçük bir kırgınlık kırıntısı vardı.
“Biliyorum,” dedi Çağrı abim. Gözlerinde bir nebze de olsa pişmanlık ararken. “Ama abi, ben kardeşim için en iyisini yapmaya çalıştım.”
“Keşke bıraksaydın da biz de kardeşimiz için en iyisini yapmaya çalışsaydık.”
“Bulsaydınız.” Bu kez sesi gaddardı. “Bulsaydınız o zaman kardeşinizi abi! Herkes bana cephe almış ama kimse on dokuz yaşındaki birinin bulabildiği kayıp bir kızı kendilerinin neden bulamadığını sorgulamıyor! Babam, annem, tüm abilerim, hepsinin aklı da yaşı da gücü de yetiyordu da bulamadı. Ben buldum, sizin aksinize. Siz başkasını kardeşiniz, kızınız belleyip severken ben gidip buldum kardeşimi. Şimdi karşıma geçip de buradaki günah keçisi benmişim gibi davranmayın.” Sonlara doğru kırgın çıkan sesi ile yüreğim burkuldu. Evdekilerin atladığı o noktaya bu kez Çağrı abim değinmişti.
Çağrı abim bile beni bulabilmişken diğerleri neden beni bulamamıştı?
“Sen buna mı aile olmak diyorsun, peki?” Hayır, Buğra hâlâ kızgın değildi. O hâlâ bir şeyleri açıklamanın derdindeydi. “Aile demek gördüğün o acıyı herkes için kaldırmak, o yükleri hafifletmek demek. Çıkar beklemeden, kimi zaman fedakarlık yaparak ailene güç olmak demek, Çağrı. Sen yapmışsın. Sen o acıyı görüp sadece kendine odaklanmışsın. Biz bulamadık, biz göremedik ama senin bizim gözümüz, yüreğimiz olman gerekirdi. Eğer ben senin yerinde olsaydım böyle yapardım. Yada diğerleri senin yerinde olsaydı bunu yapardı.”
“Ama değildiniz!” Öfkeliydi Çağrı abim. Siyah harelerinde sürekli yanan o öfke ateşi harlanıp içini yakıyordu. “Hiçbiriniz benim yerimde değildiniz, şimdi karşıma geçip bana ailecilik oynamayın abi.”
“Ben istemedim.” Olaya geç müdahale ettim. Olay büyümeden içlerindeki ateşi çıkarmalarını sonradan o alevin içlerinde kalıp büyümesini istemiyordum. “Sarhun, o ana dek bana Hardemirler her konuda senin düşmanın demişken sizden biri karşıma çıktığında ‘sen bizim kardeşimizsin’ derken ne yapmamı bekliyordunuz ki?” Bu kez karşısındakinin anlaması için bakan bendim. Buğra'ya anlaması için baktım. “Kardeşin karşına geçip ben seni düşmanım olarak biliyorum, derken ne yapabilirdi? Korkuyordum ve biliyor musun Çağrı abim de korkuyordu.” Ona yalvararak baktım. Buğra'nın bizi anlaması gerekirdi. “Buğra, bizi anlaman gerek. Biz en kötü şartlarda bir araya geldik ve Çağrı abim o şartların her birini hayatımdan silip attı.”
“Asya,” Çağrı abim araya girince sustum ama bakışlarımı bir an bile Buğra'dan ayırmadım. Buğra’nın gözlerindeki o anlayışı gördüm. İlk andan itibaren orda vardı. Sanki bir şeyleri biliyordu. Sadece şimdi teyit ettirmiş de rahatlamış gibiydi.
“Üç dakika,” ne dediğini anlamadığım o kısa sürede kaşlarım çatıldı. “Huzurlu geçirmek istediğini söyledikten sonra sadece üç dakika rahat bıraktılar seni.” Onun düşündüğü şu an çok daha farklı bir şeydi.
Başım yenik bir şekilde sol omzuma düştü. “Beni, bizi anlarsan huzurlu olacağımı biliyorsun değil mi?”
Dudakları o an kıvrıldı. “İşini biliyorsun.” Bakışları bir an Çağrı abime kaydı. “Seni anlıyorum, bir de şu arkadaki iti de bazı konularda anlayabilirim sanırım. Ama bu, onu süründürmeyeceğim anlamına gelmez.”
Güldüm, rahatlamanın verdiği ve gerginlikten sıyrılan bedenim ile güldüm. Aynı tonda Çağrı abimde bana eşlik etti. Buğra iki kolunu açtığında hızla sol kolunun altına girdim. Alttan ona baktığımda bakışlarının Çağrı da olduğunu ve sağ kolunun da havada kaldığını gördüm. Açıkta kalan sağ kolunu gözünün ucuyla Çağrı abime gösterdi. “Gelsene it.”
Çağrı abimin o an siyah harelerinde ıslaklık gördüm. Hızla abisinin diğer kanadı altına girdi.
“Abi,” diye mırıldandı Çağrı abim Buğra’nın kolunun altındayken.
“Şşşt, bugün Asya'yı üzecek bir şey duymak istemiyoruz.” dediğinde yüzüme sahte bir somurtkanlık maskesi takıp Buğra'ya baktım.
“Ne yani yarın üzecek misin?” Somurtkan ama alttan alttan şımarık çıkan sesim ile iki adamın da güldüğünü duydum.
“Asla, sadece yarın seni üzebilecek her durumu gözlemleyip yok edeceğiz. Bugün o durumları da görmezden gelip sadece eğleneceğiz.” Buğra’nın açıklaması ile kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı.
“Hardemirlerin evinde eğlenmek? Nasıl olacak o?” Meraklı çıkan sesim ile keyiflendi daha da.
“Yedi Hardemir kardeş, iki tane Korgöz torunu ve bir tane de şiddet seven arkadaşın ile on kişiyle ne oynayabileceksek onu oynayacağız.” dediğinde bir an ağlamak istedim. Oyun değil savaş çıkardı.
“Kan görüyorum, vahşet görüyorum hocam!” Çağrı abimin alayla söylediği ama alttaki gerçeklik ile onu başımla onayladım.
“Merih abimin, Pars ve Aremle oyun oynayacağını sanmıyorum.” Çekingen çıkan sesim ortamda kısık bir tonda çıktı.
“Seviyorsa, eşek gibi oynayacak!” Buğra’nın net çıkan sesi ve karşıya reddetme hakkı vermeyeceğini belli eden yüz ifadesi ile iç çektim.
“Yani, deneyelim bir.” Keyifsiz çıkan sesim ortamda kısık bir tonda yankılandı.
“Sen istiyor musun?” Çağrı abimin sorusu ile bir an düşündüm. Gerçekten de normal bir aile, normal gençler gibi oturup düzgünce oyun oynayabilir miydik?
“Abi, ben…” Sözümü bölüp araya girdi.
“Bana sadece isteyip istemeyeceğini söyle, Asya.” Çağrı abimin itiraz kabul etmeyen sesi ile bir anlığına bakışlarım Buğra'ya takıldı. O da benim yanıtımı bekliyordu.
Alt dudağımı bir anlığına kemirmeye başladım. “İstiyorum.”
“Tamam,” deyip Buğra’nın kolunun altından çıktı. “Abi, siz Asya ile atıştırmalıkları ayarlayın ben de herkesi alt kata indireyim.”
“Tamam, yardıma ihtiyacın olursa bizi çağır.” Buğra’nın da onaylaması ile kısa sürede organize olmuşlardı.
Çağrı abim aramızdaki iki adımı atıp yanıma geldi ve yanağıma bir öpücük bırakıp “Sadece sen ve isteklerin…” söyledi ardından da mutfakta beni ve Buğra’yı yalnız bırakıp gitti.
“Şeytan tüyü var.” Giden adamın arkasından bakan Buğra'ya döndüm. Bakışlarımı hissetmiş gibi bana döndü. “İlk andan nefret ettirir sonra o nefrete rağmen en sevilen o olur. Bir şekilde kendini sevdirmesini biliyor.”
Dudaklarımda Çağrı abimi düşündüğümüz için beliren o saf tebessüm belirdi. Hiçbir kötülüğün bulaşmadığı bir tebessümdü. Onu seviyordum. O’nun hiçbir karşılık beklemeden, ilk andan beri bana destek olmasını beni sevmesini seviyorum. Zor olmuştu. İkimiz içinde zor olmuştu. Önceleri sadece bir sorumluluk olarak gördüğü beni nasıl da merkezi yaptığını, öncelerde O’nu sadece Peri ve Baybars’ın oğlu olarak görürken şimdilerde nasıl da abim olarak, canım olarak gördüğümü biliyorum. Beş yılımızı almıştı.
Öyle birden bire olan bir olay değildi. Olamazdı. Enis ile aramızdaki bağ farklıydı. Diğerleri ile de. Ve hepsinin temelini de aslında Çağrı abim atmıştı.
“Enis ve Çağrı’nın yanında veya onları düşününce hep huzurlu bakıyorsun.” Buğra’nın sesi ile ona döndüğümde mutfak dolaplarını karıştırdığını gördüm.
“İkisi de benim için değerli.” O an ne diyeceğimi bilemedim çünkü biliyorum. Buğra ne kadar masum bir şekilde söylemiş olsa da içinde bir yerlerde keşkesi vardı. O da bu iki ismin arasında olup üçüncü olmak istiyordu, istiyordur.
Başını gömdüğü çekmece içinden kaldırıp bana baktı. Dudağına yerleştirdiği zoraki bir tebessüm vardı. “Umarım değerlerinin sayısı artar.”
Tekrardan önüne döndüğünde O'nun yanına doğru adımlamaya başladım. “Arttı da.”
Başını bu kez kaldırmadı. Çekmeceden derin bir kaç kase alıp tezgahın üzerine bıraktı. Sonra da üst raflardan bardakları çıkarmaya başladı.
“Sormayacak mısın nasıl arttığını?”
Omuzlarını bir an çocuk gibi silkti. Arkası bana dönük olduğu için hala yüzümde silinmeyen o gülüşü göremedi. “Anlatmak istersen dinlerim.”
Kıkırdadım. “Mesela Arem’e de değer veriyorum artık.” Yalan yoktu. Sadece benim için hala enler Enis ve Çağrı abimdi.
Üst rafa uzanan eli havada asılı kaldı. “Ne mutlu Arem’in adına.” Sesinde hafif kıskançlık tohumu duymuştum. Yeniden bardakları almaya başladı.
“Biri daha var böyle çok değer verdiğim.” Duraksadım. O da yeniden duraksadı ve merakla söyleceğim şeyleri bekledi. “Hem de çok değer verdiğim.”
“Kim?” diye meraklı sesini işittim.
“Böyle doktor falan, kumral saçları var. Çok yakışıklı da ama onu görünce sadece masumluğuna odaklanabiliyorsun. Yirmi sekiz yaşında falan, kız kardeşini çok seven ilk andan itibaren değer veren biri.” Duraksadım. İlk anda yüzümde olan tebessüm söndü. Buğra’ya, onu anlatırken aslında kendime de Buğra’nın kim olduğunu hatırlatıyordum. “Mesela çok güzel bir sevgisi var O'nun. Çok güzel de seviyor. O kadar güzel seviyor ki karşıdakinin katran karası kalbini bile eritebiliyor. Sâdece elleri değil sevgisi bile şifa.”
Sustuğumda derin iç çekişini duydum. Elinde duran bardakları tezgaha koydu. Bir süre elleri tezgaha dayalı durdu. Sanki güç almak istiyor gibiydi.
“Bir şey daha var…” Güldüm, doğrusu gülmeye çalıştım.
“Daha ne var ki?” Boğuk çıkan sesi ile ikimizin de bir şekilde aynı duygular ile çebeleştiğini gördüm. Ağlamamak için çırpınıyorduk.
“Bir de doktor ya, çok yakışıklı doktor arkadaşları vardır.” Gülmeye başladım. Akan burnumu içime çektiğim sırada bana hızla dönen adama baktım.
Gözlerinde bir kargaşa vardı. Kahve harelerinin kenarları hep kızarmış, hep yaş almış. “Doktorluğu bırakmama ramak kaldı.” Kızgın değildi sadece şu an ikimiz de ne tepki vereceğini bilmeyen iki şapşaldan başka bir şey değildik.
“Sen şifasın. Bırakamazsın.” dediğimde bu kez duramadı yerinde ve aramızda kalan adımları saniyeler içinde sildi. Kollarını bedenime sarıp kanatlarının altında sardı beni. Ona eşlik ettim. Kollarımı beline sarıp başımı göğsüne gömdüm.
“Demek şifayım, demek yakışıklıyım, hım?” Boğuk çıkan sesi ile burnumu çektim.
“Teşekkür ederim, Buğra.” dediğimde kollarını daha da sardı.
“Ne için bu teşekkür?” Saçlarımın tepesinde hissettiğim dudakları ile tebessüm ettim.
“İlk andan beni sevip yanımda olduğun için.”
“Sevilmeyecek gibi değilsin ama…” Kıkırdadım. Alaylı bir kıkırdayıştı.
“Genelde tam tersini duyarım. Sevilecek bir insan değilimdir.” Hızla kollarını benden ayırıp yüzümü avuçlarının arasına aldı.
“En çok sen sevilmeyi hak ediyorsun. En sevilecek kişi de sensin.” Diğer türlüsünü kabul etmek istemez gibiydi. Başını iki yana salladı, olumsuz anlamda. “Onlar aptal, onlar sana kör ama sen gör kendini. Ne demiştin hatırlıyor musun?” Bir an bekledi. Benden yanıt gelmeyince devam etti. “Sen kendini kolay kolay büyütmemişken en başta sen kendini görmeli ve sevmelisin. O zaman bak en sevilecek kişinin sen olduğunu görürsün.”
Buğra ile biraz daha yalnız kalsam sabaha kadar gözümdeki çeşmeyi açık bırakacağımı biliyordum. “Siz sevin yeter, bana.” Alt çenem titrediğinde bakışları oraya kaydı. İçi yanarmış gibi yeniden bakışları bana yükseldi.
“Canımızdan çok. Seni herkesten çok seviyorum kardeşim.” Gözümden akan bir damla yaşı hissettim ve O'nun da gözünden akan bir damla yaşı gördüm. Sağ elimi kaldırıp o akan yaşı durduğumda, yanağımdaki parmağını da hissettim. Ben O'nun akan yaşını, o benim akan yaşımı durdurmuştu. Bakışlarımı yanağından akıp parmaklarıma konan o bir damla yaşa çevirdim. Sonra da Buğra'ya. Aynı anda bakışlarımız birbirine değdi.
“Bugün çok ağlak olmadık mı?” Gülmeye çalıştım.
Gülmeye çalıştı o da. “Hep senin yüzünden.”
Hemen üzerime yıkılan suç ile o duygusal andan sıyrılmaya çalışarak bu küçük oyuna dahil oldum. “Benim mi? Uslu uslu duruyordum ben.”
Kaşları alayla havaya kalktı. Yüzündeki alaya tezat gözlerinde hala deminki duygusallığın yansımaları mevcuttu. “Sen ve uslu durmak? Hiç yan yana görülmemiş şeyler.”
Anında yüzüm düştü. “Aşk olsun! Şu an bile uslu dururken hakkımı yiyorsun.”
Güldü ve derin bir nefes alıp bir kaç adım atarak benden uzaklaştı. “Hakkını yemem ama biraz daha yiyecek bir şeyler ayarlamazsak abin seni yer.” Pençeleri varmış gibi avuçlarını kaldırıp irice açtığı gözleri ile güldüm.
“Ya, ayı olan Aremdi. Sen neden şu an ayı taklidi yapıyorsun?” Kıkırdayışımın ardından Buğra’nın şaşkın sesi doluştu kulaklarıma.
“Ayı mı? Aslan taklidi yapmıştım!” Şaşkın sesine eşlik eden bir ses daha işittim.
“Ben niye sürekli ayı oluyorum?” Arem’in hafif kızgın ve hafif alıngan çıkan sesi ile hızla mutfak kapısına döndüm ve mutfağa giren Arem ve Pars’ı gördüm.
“Buğra dedi,” diye hemen Buğra'yı sattım. “Dedi ki, aslan taklidi yapacaktım ama Arem gibi ayı oldum. Ben de hemen Arem’e ayı deme, o kaplandır aslandır falan şey ettim. Yani dedim.”
“Üzerinde biraz daha çalışırsan inanacağız.” Pars’ın sakin ve keyifli çıkan sesi ile bakışlarım ona döndüğünde merhametle bana baktığını gördüm. Bakışlarından çekindiğim için hızla Arem’e döndüm.
“Arem,” sondaki ‘e’ harfini uzatıp devam ettim. “Bana inanmıyor musun?”
“Abi, valla ben öyle bir şey demedim!” Buğra’nın telaşlı sesi ile ona döndüm ve sinsice ona baktım.
“Asya ne diyorsa o doğrudur.” Arem’in sesi kulaklarıma iliştiğinde hala Buğra'ya bakıyordum. Al gör der gibi baktığım Buğra ise keyifsiz bir şekilde bana bakıyordu.
“Ama abi!” Buğra’nın sözünü bölüp araya girdim.
“Aremciğim, çok haklısın. Ben ne dersem doğrudur.” Dağınık saçlarımı arkaya doğru atmaya çalıştım. “Doğruluk abidesi gibi kadınım, maşallah.” cümlemin sonunda tüm keyfim kaçmıştı çünkü saçlarım o kadar dağılmıştı ki parmaklarım arasında kalmıştı!
“Dur, inciteceksin kendini, doğruluk abidesi.” Yanı başımda duyduğum ses ile bakışlarımı kaldırdığımda Pars’ı hemen yanı başımda gördüm. Tüm dikkati saçlarımdaydı. “Bilekliğin de takılmış. Ondan zorlanıyorsun.” Açıklamasını yapıp yavaş hareketlerle parmaklarını saçlarıma daldırdı.
Bakışlarımı Parstan ayırmayıp maskesini tanımaya çalıştım. Kızmayacak veya öfkesini, nefretini yüzüme haykırmayacak mıydı? Her defasında beni böyle diken üzerinde mi bırakacaktı? Bir kere karşıma çıkıp haykırsa ikimizde her anlamda rahatlardık ama yapmıyordu.
Saçlarımın arasındaki parmakları nazikçe hareket ediyordu. Canımı acıtmaktan korkar gibi tüm dikkatini oraya vermişti.
“Abi, sen de bana yardım eder misin? Sen atıştırmalıkları ayarlarken ben bir kaç tane waffle hazırlayacağım.” Buğra’nın Arem’e seslenmesi ile odadaki kısa süreli sessizlik silindi.
“Akşam yemeği yemedi, Asya. Waffleları şimdi hazırlama.” Arem’in söyledikleri ile Parstaki bakışlarımı alıp Arem’e çevirdim.
“Bugün hiç yemek yemedim. Waffledan sonra yemek yerim. Sorun olmaz.”
Arem’in anında kaşları çatıldı. “Ne demek bugün yemek yemedim? Saat akşamın beşi.”
Yerimde rahatsızça kıpırdandığımda Pars’ın saçlarımın arasındaki parmakları durdu. Kıpırtılarım azaldığında işine devam etti. “Gergin olunca yemek yiyemiyorum. Midem bulanıyor.”
Bugün, masaya geçmiş Sarhun Korgöz’ün boynundaki urganı sökmüş, Selçuk ile karşı karşıya gelmiş ve yeniden Hardemiler ile yaşamaya başlamıştım. Belli etmesem de vücudum gerginliğimi çok iyi bilip ona göre hareket ediyordu.
“Ondan mı parmakların buz gibi?” Pars’ın yanı başımdaki sesi ile bakışlarımı ona çevirdim. Merakla bana bakıyordu. Ona karşı şu an kelimelerim köreldiği için sadece başımı olumlu anlamda aşağı yukarı sallayıverdim.
“Kan değerlerin düşmüştür, Asya.” Buğra’nın keyifsiz çıkan sesi ile ona döndüm.
“Waffle yapsan, düzelir.” Tüm gün yemek yemediğim için ilk dikkatimi çeken karbonhidrat grubuydu.
“Ama az yiyeceksin! Akşam yemeğini yedikten sonra ölçülü bir şekilde yemeye devam edebilirsin. Bu arada sana atıştırabileceğin başka öğünler hazırlarım.”
“Buğra, ben yemek istemiyorum şu an. Waffle yeterli. Hem bak meyvesi var. Sağlıklı bir şey.” Sanki yalan!
Pars’ın yanı başımdaki kısık erkeksi kıkırtısını işittim. O anda da saçlarımın arasındaki parmakları saçımdan usulca ayrıldı. Saçlarımı sever gibi uzaklaştı.
“Git, Baha'yı kandır sen.” Huysuz Buğra ile önüme yani Arem’e döndüm.
“Arem,” dediğim an sözümü böldü.
“Doktoru duydun.” İtiraz kabul etmeyen sesi ile asık suratım daha da düştü.
“Zaten sizden hayır bekleyen de kabahat!” diye bağırıp mutfağı terk etmek için kapıya yöneldim. “Ne getirirseniz getirin yemeyeceğim! Aşağıda sizi bekliyorum ben.”
“Bu kızın yaşlılığını düşünemiyorum. Aşırı huysuz olur.” Buğra’nın eğlenerek söyledikleri ile öfke ile ona döndüm.
“En azından sizin gibi içi geçmiş, küstah yaşlılardan olmam! Ben ise çok güzel bir yaşlı olacağım!” Yaşlı deyince bir an korktum. Bir elli sene sonra çok farklı bir kalıbın içinde olacaktım ve yaşlanmaktan hafif tırsıyordum.
“Keşke arada çirkin falan olsaydın.” Arem’in huysuz çıkan sesi ile keyifle sırıttım.
“İşte o imkansız canım.” deyip havalı havalı yürümek için bakışlarımı önüme çevirmiştim ki kapıya çarptım. “Allah belanızı versin ya artık!” Burnumu tutup kanayıp kanamadığını kontrol ettim. Hasar yok.
“Asya,” arkamdaki endişeli abi adaylarına elimi iyiyim anlamında garip bir el hareketi yaptım.
“Sorun yok, sadece nazara geldim ya. Maşallah deseydiniz olmazdı bunlar. Bunlar hep sizin gözünüzden.” Bir daha onlara dönmeden mutfaktan çıktım. O arada da homurdanmayı ihmal etmemiştim.
Resmen bugün düşmediğim yer kalmamıştı. Düşüşler, çarpışlar kraliçesi falan olmuştum. Millet Düşes olur, ben düşüşler kraliçesi.
Oflaya oflaya alt kata inen merdivenleri aradım ama karşıma çıkmadı. “Ben neden bu merdivenleri bulamıyorum?”
Ama asansör iner. Asansöre doğru yürüyüp bir kat için asansör düğmesine bastım. Üst kattan gelen asansörün kapıları açıldığında boş beklediğim asansörü dolu bulunca yüzümü buruşturdum. “Bir Hardemiri daha çekemem. Sen bana aşağı inen merdivenlerin nerede olduğunu söylesen yeterli olur.”
Baha derin bir iç çekip en köşeye bedenini çekti. “Alt kata sadece asansörle iniliyor.”
“Neden?” Başka şansım kalmadığı için de asansörün içine girdim.
“Bilmem.” deyip bakışlarını ben dışında her yerde gezdirmeye başladı.
Omuz silkip konuşmak istemeyen adamla ben de konuşmak istemediğim için önüme döndüm.
“Asya,” diye arkamda duyduğum kısık ve mahcup çıkan sesi ile nefesimi tuttum. Hazır mıydım? Hayır.
“Şimdi değil, Baha. Bu kadar karmaşanın içinde bir de sen karmaşa oluşturma.”
“Özür,” yine böldüm cümlesini.
Bu asansör daha ne kadar aşağıya inecekti?
“Dileme. İstemiyorum, Baha. Hatta yapabiliyorsan benimle bir süre hatta senden sadece bugün benimle konuşmamanı istiyorum. Bırak zihnim bir süreliğine dinlensin.” Kime nasıl davranacağımı artık idrak edemiyordum. Her köşede bir vaka ve her vakanın ucu karmaşa düğümü. Çözemiyordum düğümü ve çözemedikçe diğer uçlar da birbirine dolanıp beni boğuyordu.
“Nasıl istersen.” Kısık ve pişman çıkan sesi ile durdum. Çok mu ileri gidiyordum? İleri gidiyorsam ve karşımdaki Bahaysa sorun görmüyordum. Haftalar öncesinde onun yaptığı gibi.
Ve sonunda asansör kapıları açıldığında beni büyük bir salon karşıladı. Hem de çok büyük. Her köşesinde bir hobi alanı ve ortasında duran on beşe yakın puf minderler, minik sehpalar vardı.
Merih abim, Semih abim, Belçim, Çağrı abim minderlerine çoktan kurulmuş birbirlerine öfke ile bakıyordu. Pars, Buğra ve Arem de yukarıda bir şeyler hazırlıyordu ama Enis yoktu. Adımlarımı Çağrı abime doğru atıp “Abi, Enis nerde?” diye sordum.
“İşi varmış. Halledip geleceğini söyledi.” Çağrı abim yerine Semih abim öfkeyle Çağrıya bakıp yanıt vermişti.
“Tamam,” dediğimde oturacağım bir yeri seçmek için boş minderlere bakıyordum ki Merih abim seslendi.
“Gel sana yer ayırdık.” Gösterdiği yere baktığımda ikizi ile ortalarında duran boş yeri gösterdiğini gördüm.
Keyifsiz bir şekilde oraya bakmaya başladım. “Enis, nerede oturacak?”
“Ne Enismiş arkadaş!” diye Semih abim hayıflandı. “Gel kız şuraya!” diye bana çemkirdiğinde asık bir ifade ile oraya doğru yürüdüm.
“Asya, gel yanıma. Ben sana ve Enis’e yer ayırdım.” Çağrı abimin keyifli çıkan sesi ile gözlerim ışıldadı.
Adımlarım oraya doğru döndüğünde Semih abim araya girdi. “Asya, ben o şeker çocuğa da yer ayırdım.”
Bakışlarımı oraya çevirdiğimde hemen bir yana kayıp kendi yerini Enis’e vererek ikizi ile ortalarında iki boş minder bıraktığını gördüm. Yine adımlarım oraya döndüğünde Çağrı abim bana seslendi. “Asya!”
“Ay başım şişti!” diye Belçim bağırdı. “Salın lan kızı!” Bir saat önce hanımefendinin kendisi beni salmıyordu.
“Sinirlerimi bozuyor.” Baha’nın yanımdan geçip giderken kurduğu kısık cümleyi duymuştum.
“Asya, buraya gel.”
“Canımın içi, hadi Eniste buraya gelir.” İkilemde kalmış bir şekilde iki boş alana bakarken asansörün açılma sesi ile oraya hızla döndüm. Gelen Enisti.
Siyah bir eşofman takımı giyip inmişti. Önüne düşen saçlarını ise arkaya doğru atmıştı. Çölde bulduğum bir damla suymuş gibi Enis’e baktım.
Bakışlarımı gördüğü anda kaşları çatıldı. “Ne oldu?” adımları hızlandı.
“Enis, nerede oturacaksın?” Beklemediği ve bir an garipsediği sorum ile kaşları yukarı kalktı. Bakışlarını benden alıp arkamdaki boş minderlere bakındı.
“Şu ortada boş olan yerlerden birine geçerim.” Yani iki tarafında oturmadığı yere.
Keyifle gülüp koluna girdim. “Olur, hadi oturalım.”
Enis anlamadığını belli eden bir yüz ifadesi ile bana bakıp diğerlerine döndü.
“Enis, kardeşim senden hiç bu kadar gıcık kapmamıştım.” Çağrı abimin keyifsiz çıkan sesi ile kıkırdadım.
“En azından şu şerefsize karşı kaybetmedik.” Semih abimin keyifli çıkan sesi ile gözlerimi devirdim.
“Yer kavgası?” aklına gelen ilk ihtimali söyleyen ikizime dönüp bıkkınca nefes verdim.
“Umarım sadece yer kavgası yaşarız.”
“Hiç sanmıyorum.” dedi benden daha az ama yine de bıkkınlık içeren bir tonda.
Konuşmadık. İkimizde aynı anda demin Enis’in gösterdiği o boş alana doğru ilerledik. Enis pembe pufun üzerine bedenini atıp solunda kalan turuncu pufu da dibine kadar çekti. Yanına çektiği pufun üzerine oturup odadakilere döndüm.
“Ee, ne oynayacağız?”
“Bizi çağıran sizsiniz.” Merih abim ayaklarını uzatıp iyice arkasına yaslandı. “Seçin oyunu da işte.”
“Diğerleri de gelince karar verelim.” dediğimde Çağrı abim konuştu.
“Onlara bırakmadan biz seçelim. İçleri çürük onların. Bilmediğimiz çağ ötesi oyunlar söylerler şimdi.” Eğlenerek kurduğu cümleler ile kıkırdadım.
“Pars’ın oyunun ne olduğunu bildiğinden şüpheliyim.”
“O zaman oyunu biz seçiyoruz.” Semih abimin eğlenceli çıkan sesi ile onu onayladım.
“Doğruluk cesaret, uno, vampir köylü ve tabu. Bunlar sadece aklımda var.” Aklıma gelen seçenekler bunlardı.
“Bir tabu oyununda gruplaşma var.” dedi keyifsiz bir sesle Enis.
“Hı hı,” diye onu onayladım.
“İlk oyun tabu mu yani?” diye sordu Belçim.
“Herkes tamamsa oynayalım.” dediğimde bir çok onaylayan mırıltı ortamda yankılandı.
“O zaman seçelim bakalım grupları.” Semih abime hızla Merih abim yanıt verdi.
“Seçmeye gerek yok. İkizler ve Belçim bir grup geriye kalan Hardemirler bir grup.” dediğinde kaşlarımı çattım çünkü anlamadım.
“İkizler ve Belçim ile üç kişilik grup oluyorlar? Bir de ben de Asya ile grup olmak istiyorum.” Çağrı abimin anında reddetmesiyle Semih abim alayla ona baktı.
“Ben ve Merih, Asya ve Enis… Biz ayrılmayız. Ee, Belçim de bizden olduğuna göre? Gruplar belli.” Keyifli sesi ile Çağrı abim daha da geriliyordu. Bir an bakışlarım yanındaki adama Baha'ya kaydı. Öfkeli bakışlarla Semih abime bakıyor ve yumruklarını sıkıyordu. Şu an konuşmak istediğine adım kadar emindim velev ki tek kelime dahi etmiyordu.
“Benim yerime geçebilirsin, Çağrı.” Belçim’in duygusuz çıkan sesine döndüğümde kaşlarım çatıldı. “Sen daha çok yakınsın onlara. İstediğin gruba geç.”
“Sağol, Belçim.” dedi Çağrı abim de en az Belçim kadar duygusuz ve soğuk bir tonda.
Arem, Pars, Buğra, Baha ve Belçim bir grup; Ben, Enis, Merih-Semih abim ve Çağrı abim bir gruptuk. Benim için en uygun grup da buydu.
O an içeride asansörün sesi duyuldu ve hemen ardından asansörün açılan kapısı. Arem, Pars ve Buğra’nın kucaklarında bir çok malzeme vardı. Baha ve Çağrı hızla ayaklanıp abilerine yardım etmeye gittiler.
Benim ise hiç kalkasım yoktu. Beş erkek bir sofrayı da kuramıyorsa özellikle kalkasım gelmiyordu.
“Ee, gençler ne oynuyoruz?” Arem’in sakin ve hafif keyifli çıkan sesi ile bende keyifle konuştum.
“Tabu!” diye bağırdığımda kaşları yukarı doğru kalktı ve bakışları yanındaki Pars’a döndü.
“Tabu neydi, lan?”
Pars kucağındaki cips, çikolata, abur cubur malzemelerini yere bırakırken bakışlarını abisine çevirdi. “Tabutun tek bir anlamı var sanıyordum.” Şaşkın çıkan sesi ile olayı iki saniyede ölüme getiren adamlara şok içinde baktım.
“Çağrı haklıymış. Bunlar çağ dışı.” Belçim’in de en az benim gibi şok içerisinde olması ile yutkunup diğerlerine döndüm ve Buğra’nın da onlara şaşkınlıkla baktığını gördüm. Sonra da gür kahkahası alanı doldurdu.
“Sizinle aynı gruba düşecek acemiler kim olacak acaba? Şimdiden kaybettiniz.” dediğinde dayanamayıp güldüm. Hatta Arem ve Pars dışında herkes Buğra’ya gülmeye başladı.
Buğra ona güldüğümüzü fark ettiğinde yüzündeki gülüş durdu. Sonra bakışları her birimizin üzerinde dolaştı ve acıyla yüzünü buruşturdu.
“Hanginiz beni bu iki moruğun takımına koydu, lan?” diye bağırdığında olayı yine iki kişi tek anlamamıştı.
“Siz en son geldiğiniz için…” Açıklamaya çalışıyordum ama gülüşümden dolayı kesik kesik nefesler alıyor, yüz ifadelerine daha da gülüyordum.
“Korgözler yaptı, abi!” diye Çağrı abim hemen ispiyonlamaya başladı.
“Durduk yere ölen, lavuk.” deyip sırıttı Belçim.
“Şimdi oyundan önce bana bir grupları söylesenize siz!” Arem’in gülmesi ama sırıtışına zıt olarak yüzündeki tehlike ile herkes gülüşünü sildi.
“Ben işin bu boyutunu unuttum.” Semih abimin kısık sesi ile Merih abim göz devirdi.
“Ben, Semih, Çağrı, Enis ve kız kardeşim Asya bir grup; geriye kalanlarınız da bir grup işte.” Son grubu söylerken burun kıvırması kimsenin gözünden kaçmamıştı. Belçim’in de gözünden kaçmamıştı.
“Kız kardeşin Asya?” diye güldü. Sinirlerini zapt etmek için sergilediği bir gülüştü. Bakışlarını kaçırdı ve alt dudağını ağzının içine alıp kemirmeye başladı. “Korgözlerin ne kızı var ne de kız torunu? Nasıl Asya sizin kardeşiniz oluyor, si…” Son anda yuttuğu küfür ile öfkeyle bağırdı.
“Asya’nın damarında akan iki kandan biri Korgözlere ait. Ha, o kanı reddediyorsan söyle de bilelim. Ne annenizi ne de kardeşinizi kabul etmediğinizi buradaki herkes duysun.” Alaylı sesine inat duruyordu yüzündeki öfke ve nefret. “Kardeşimi de halamı da alıp gül gibi bakarım. Önceden baktığımız gibi.”
Arem durmadı bu kez. Hardemirler de durdurmak gibi bir girişimde bulunmadı. Buğra bile. Öfkeli adımlarla Merih abimin dibine çok kısa bir sürede gelip yakalarından tutup koca adamı tek hamleyle havaya kaldırmıştı. Buna birde Merih abim izin vermişti. O da bu kavgayı istiyor, sırf bu yüzden kışkırtıyordu.
“Kardeşimi kaçırdınız, kanını akıttınız; annemin her göz yaşının, karnındaki yaranın nedeni oldunuz ve siktiğimin şerefsizleri hala konuşuyor!” İlk yumruğu o an Merih abimin çenesi ile buluştu.
Dudaklarımdan kaçan çığlık, kalbimde hızla büyüyen endişe ile nefret kusan iki adama doğru koştum.
“Kardeşini siz dahil herkesten koruduk diye ayaklarımıza kapanmanız gerekirken yaptığınız sadece nankörlük!” Ve O’nun da ilk yumruğu Arem’in burnu ile buluştu.
“Abi, dur!” diye Merih abimin kolunu tuttum.
“Çekil, Asya…”
“Asya, uzaklaş…” İki öfkeli adamın anında odağı bana dönmüştü.
“Durun!” Beni dinlemiyorlardı. Yeniden birbirlerine dönmüş öfke kusuyorlardı.
“Asya, bırak ne halleri varsa görsünler.” Yanımdaki Buğra beni kolumdan tutup çekiştirdiğinde kolundan sıyrılmaya çalıştım.
“Asya,” Enis’in sesini duyduğumda bakışlarımı hızla sağımızda kalan adama çevirdim ve dolu gözlerimle ona baktım.
“Enis, ben sadece bir kere bile olsa aile olabileceğimize inandım.” Enis’e dedim ama hepsi duydu. Yumrukları ve küfürleri durdu. “Ne Hardemir ne de Korgöz… Ben bu iki ailenin de kızı değilim. Ben Dorukerim. En azından orda bana zarar veren yokmuş.”
“Seninle alakası yoktu,” Merih abimin hızla bana dönmesi ve açıklamaya çalışması ile bakışlarımı kırgınlıkla ona çevirdim.
“Asya, sen Hardemirlerin kızı ve bizim kardeşimizsin.” Devam edecek olan Arem’e doğru sağ elimi kaldırıp susturdum.
Karşımda durup kavga eden o iki adama baktım. “İyiydik. Siz iki aptal bir araya gelmeden önce her şeye rağmen iyiydik. Saçma sapan erkekliğinizi de sizin ağzınıza sokayım!” diye bağırdım. “Siz iki aptalın korumasına mı ihtiyacım var benim, hı? Ben, size rağmen yedi yaşımdan beri kendimi koruyorum!” diye acıyla bağırdım. Elimi kaldırdım. Sol elimin avuç içi ikisinin önünde duruyordu.
Arem’in anında kaşları çatıldı. Merih abimin gözleri o an acıyla avuç içimden çekildi. “Kaçırma gözlerini!” diye Merih abime doğru bağırdım. “Bak buraya! Bak kardeşin kendini nasıl koruyabiliyor, bak!”
Anlamıyorlardı. Diğerleri anlamıyordu. Hatta burda anlayan bir Merih abimdi. “Yedi yaşımda kendimi korudum ben!” Avuç içimi kesen ve yedi yaşımdan itibaren bana o günü hatırlatan o izi hepsine gösterdim. “Aptal erkekliğinizi benim üzerimde sergileyemezsiniz, saçma gururunuzu benim üzerimde parlatamazsınız! Beni, kimsenin korumasına ihtiyacım yok. Ben kendimi korurum. Kendime anne, baba, abi olurum size de ihtiyacım falan yok ” Dudaklarım o an titredi. Sesim kısıldı, kalbimdeki cam kırıkları ruhumu deşmeye başladı. “Ben bedenimi korumayı öğrendim de sizden kalbimi saklamayı öğrenemedim bir türlü. Bir kere aile olup vakit geçirmek istedik, onun da içine sıçtınız. Size de yazıklar olsun.” deyip arkamı döndüm.
Karşımda Pars duruyordu. Hep arkamda olurdu Pars. Avuç içimi görmedi o an. İyi ki de görmedi. O avuç içimde ona doğrulttuğum silah vardı bir zamanlar, sol avcumun içi sadece kan için açılır, kan için kapanır olmuştu. Görmesini istemedim. Bakışlarımı ondan çekip ilerliyordum ki hiç beklemediğim biri önüme geçti.
“Gitme.” Bakışlarımı yerden ayırıp baktığımda Baha’nın kızarmış gözlerle bana baktığını gördüm. “Onlar gitsin, sen gitme. O iki aptalın kavgasının bedelini sen ne diye ödüyorsun ki? Onlar kavga etti, onlar bedel ödemeli. Sen masumsun, onlar günahkar; Sen istediğin aileye kavuş, onlar ailelerinden uzak bedel ödesinler.”
Kaşlarım hayretle yukarı kalktı. Bir başkasından duysam şaşırmayacağım kelimeler, Baha’nın dudaklarından çıkmasıyla beni hayretler içinde bırakıyordu.
“Özür dilerim,” Arem’in arkada çıkan utanç içerisindeki sesi bile şu an beni içinde olduğum şoktan alamıyordu.
“Biz çıkalım, Asya..” Merih abim devam edecekken hızla böldüm.
“Ya bir susun!” diye çemkirdim. “Burda Baha insan olmuş, siz hala mıy mıy konuşuyorsunuz!”
Arkamdaki iki salağın kavgasından daha büyük etki bırakıyordu bu adam bende.
“Hem ben sana demedim mi benle konuşma diye?”
Bakışlarını utançla yere eğdi. “Ben de giderim o zaman.”
“Yok, sen kal.” Ağzımın içinde yuvarladığım kelimeleri gayette net duymuştu.
Hızla bakışlarını yerden kaldırıp gözlerindeki ışık huzmesi ile bana bakmaya başladı. “Valla mı?”
“Hı,” deyip yüzümü ona buruşturdum. Sırf ona karşı tavırlı olduğumu belirtmek için yapmıştım ama onun yüzündeki ifade daha da büyüdü, gözündeki ışık daha da parladı.
“Lan, iki tur daha kavga etsenize.” diye arkadakilere seslendiğinde bu haline beklemediğim anda kıkırdadım. Bunu bende beklemediğim için elimi kaldırıp dudaklarımın üzerine örttüm.
“Si-” öksürüp anında toparladı Arem. “Seveceğim şimdi seni de kavganı da!”
“Şu meymenetsizin işine yaradı kavga.” diye memnuniyetsiz bir şekilde konuşan ikiliye döndüm.
“Baha, kırk yılın başında ilk kez doğru dedi.” deyip parmağımı iki adamın üzerinde gezdirdim. “Sizin, olgunlaşmamış karakteriniz yüzünden bedel ödeyen ben değil, siz olacaksınız. Siz bizle oynamayacaksınız. Çıkın gidin burdan!”
“Asya,” diye anında öne atılan Aremden bir adım uzaklaştım.
“Ben ve bu şerefsiz bir miyiz?” Merih abimin hayretle fısıldaması ile kaşlarımı çatarak ona baktım.
“Değilsiniz, hatta bu yüzden en çok sana kırgınım. Beni en iyi tanıyan sensin ama aptal aptal kararlar alıyorsun!”
Dudakları bir an kıvrıldı ve Arem’e karşı bir savaşı kazanmış gibi baktı. “Doğru, seni en iyi abin tanır. Bu yüzden de kalbini nasıl kazanacağımı da iyi biliyorum.”
O an Arem’in çenesinin kasıldığını kavga etmemek için dilini tuttuğunu anladım.
Derin bir soluk alıp abime baktım. “Kışkırtma.”
“İlk andan kışkırtılıyorsa sana nasıl abilik yapabilir, Asya?” Onun göstermek istedikleri çok başkaydı. “İlk anda öfke kusup şiddete başvuran, gözü dönen ve sana yabancı olan bu adama ben nasıl güvenip de kardeşimi emanet edeyim?” Gözlerinden geçen korkuyu gördüm. Yukarıda demişti aslında. Beni bu eve yollamalarının asıl nedeni Hardemilerin bana zarar vermeyecek kadar alışması ve sevmesiydi ve bugün yaptığı o küçük testten Arem kalmıştı.
“Abim ile aramdaki mesele seni ilgilendirmez.” Buz gibiydi sesim. Soğuktu. Üşütüyordu. Beni de onu da. Gözlerini kırpıştırdı, anlamak ister gibi.
“Abin(!) ve beni ilgilendirmez, öyle mi?” Hayal kırıklığının yuva bilebileceği bir sesti ondan çıkan ton.
“Semih abimle olan ve olacak meseleler de seni ilgilendirmez mesela. Benim abimsin diye diğer ilişkilerim senin meselen olamaz abi. Burada ben ve sen başka, ben ve herhangi biri başka. Her biriniz ile olan ilişkim farklı. Baha ile olan sorunlarıma nasıl karışmıyorsan, rica ediyorum Arem ile olan ilişkime de müdahale etme.” Bakışlarım hızla yanı başında keyifle Merih abime bakan Arem’e kaydı. “Sen de! Sen de sakın bir daha abime vurma. Seni savunmadım, Merih abimi de savunmuyorum ama sakın karşı karşıya kalmayın çünkü kimin hakkı bende çoksa O'nun tarafını tutarım ve Arem,” dedim gözlerinin içine yenik bir ifadeyle bakarak. “Sen bu konuda asla kazanamazsın. Kendi aranızda sorunlarınız varsa bu beni ilgilendirmez ama sorununuzun kaynağı bundan sonra ben olursam ikinizin de yüzüne bir daha bakmam.”
Demin Enisle beraber oturduğumuz o yere geçip oturdum. “Yoruyorsunuz ve siz beni yordukça ben kaçmak istiyorum.” Kollarımı küsmüş bir şekilde göğsümde bir araya getirdim. “Ve ben kaçmak istediğimde uyurum.” duymadı hiç kimse. Son dediğimi bir ben duydum bir de zihnimdeki şeytan.
Uyurum çünkü kaçmak isterdim. Bazen öyle bir kaçmak öyle bir yok olmak isterdim ki gerçek olan o uykuyu arzulardım. Asıl ve gerçek olan uyku ise ölümdü… Hiçbiri neden uykuyu sevdiğimi dahi bilmiyordu. Kaçıyordum çünkü ölümü arzuladıkça uyku bana ölümü vaat ediyordu.
Önümde birden beliren tabak ile kaşlarımı çatıp tabağı uzatana baktım. Buğra bana bir tabak waffle uzatıyordu. Gözlerinde bir karmaşa ile kargaşa içinde sürünen gözlerime baktı. Bir şeyler arıyordu. Bakışlarımı hızla ondan ayırdım.
“Tatlını yaptım, şimdi de oynumuzu oynayalım.”
Dudaklarım istemsizce büküldü. “Hâlâ oyun oynayacak keyfin var mı?”
“Oynamak istemeyenin peşinden neşterle koşabilecek kadar…” Bir an elindeki neşterle buradakilerin peşinden koşturduğunu düşündüm. Komikti. Komik duruyordu.
“Tamam, oynayalım bari.” Keyifsizce çıkan sesime inat içimdeki kızın keyifle kıkırdadığını duydum.
Ne oyun arsızı bir şey çıktı bu da!
“Merih ve Arem abim de oynasın.” dediğinde anında itiraz ederek ona baktım.
“Hayır,” dediğimde keyifle beni böldü.
“Aynı grupta olacaklar.” dediğinde duraksadım anında. “O iki aptal karşı karşıya değil de yan yana mücadele edecek.” dediğinde yüzümde yer edinen sırıtışı hissettim.
“Neden gelen giden bize aptal diyor?” Merih abimin isyanı ile daha da keyiflendim.
“Peki, bu yer değişikliği kimle kim arasında yapılacak?” Pars’ın kaşlarını çatarak söylediği ile Buğra keyifle güldü.
“Tabiki de böyle dahiyane bir öneriyi ben sunduğuma göre ben ve Merih yer değiştireceğiz.”
“Tam bir çakal!” Baha’nın ağzının içinde homurdanması ile bakışlarımı kısıp Buğra'ya baktım.
“Bilerek kavga etmelerine izin verdin.” Müdahale edebilirdi.
Anında sırıttı. “Hem içlerindeki taşları döksünler hem de biraz eğlenelim diye sessiz kalmış olabilirim.”
“İşine geldi tabi.”
“Bu evdeki herkes neden bir şeyler çeviriyor.” Bu isyan da yine Parstan gelmişti. “Ben de artık sizin gibi itlik, şerefsizlik, çakallık yapacağım!” diye yükselip boş minderlerden birine bedenini atıp ortalığa ters ters baktı. Sonra önündeki elmalardan birini alıp öfke ile yemeye başladı.
“Ben bu şerefsizle aynı grupta olmak istemiyorum ama.” Arem’in küçük bir çocuk gibi isyan etmesi ile ona döndüm.
“Sanki ben sana bayılıyorum!”
“Susun!” diye araya girdim. “Ya aynı grupta olacaksınız ya da dışarı defolun!”
Arem yüzünü buruşturduğunda pes eder gibi omuzları çöktü. “Hep Merih iti yüzünden ama ceza alan ben.”
“Söylenme, Arem. Söylenme.”
Bana ters ters bakıp Pars’ın oturduğu yerin hemen yanına geçip kuruldu. Merih abim de derin bir soluk verip Pars’ın diğer tarafında kalan boş alana ama en uzak pufa geçip oturdu. İkisi de Pars’ın iki yanında somurtarak önlerine bakıyorlardı.
Arem’in sağ tarafındaki boş yere Baha, Baha’nın yanına da Belçim geçip oturdu ve sonunda ilk grup tamamen yerine geçti. Onlardan sonra bizde oturmak için yerlerimize geçeceğimiz vakit iki pufu birleştirip üzerine uzanan ve elindeki üzümleri başının üstünden tutup ağzına sokmaya çalışan Semih abim ile duraksadım.
“Abi?” diye seslendiğimde anında bakışları bana döndü.
“Söyle, bebek?” deyip ağzına bir üzüm tanesi daha alıp çiğnemeye başladı.
“Bakıyorum da keyfin yerinde.” Yanına doğru adımladığımda yüzündeki rahatlık daha da genişledi.
“Kardeşlerim yanımda ne diye keyfim yerinde olmayacaktı, kız?” deyip ağzındaki üzümün çekirdeğini ikizine doğru tükürdü. “Bu üzümü nerden aldınız, bal gibi bal!”
“Şu kadar rahat olacaksın.” Belçim'in sesi ile Semih abim yüzünü buruşturdu.
“Sus kız sen! Sana bir süre tahammül edemeyeceğim.”
“Günah keçisi ben oldum yani!”
“Muhatabım değilsin, canım!”
Başımı iki yana sallayıp sağına oturdum ve Eniste anında sağıma geçip oturdu. Enis'in de sağına Buğra geçti. Semih abimin sol tarafı boş kalınca Çağrı abimde keyifsizce oraya doğru ilerledi.
“Şimdi, herkes hazırsa kuralları anlatıyorum.” deyip hepsine kısa bir süre baktım. “İlk kural, kavga çıkaranı yakarım! Direkt burayı terk eder. İkinci kural hile yapmak yok,” dediğimde Semih abim hızla araya girdi.
“Hilesiz oyun mu olur?”
“Biz yakalanmayız.” Kısık sesimi bu kez hepsi duydu.
“Lan, kimse hile yapmayacak!” diye karşıdan Belçim bağırdı.
“Yakalanmadığı sürece.” Çağrı abimin keyifli sesi ona dönen Hardemir erkekleri ile kısılmıştı.
“Oyunu bize bir hatırlatın siz.” Pars’ın araya girmesi ile yeni çıkacak olay anında yok oldu.
“Sessiz sinema.” Buğra'nın keyifli sesi ile ona döndü tüm bakışlar. “Bir kelime olacak, onu karşıya anlatmaya çalışıyorsun ve o kelimenin altındaki yasaklı kelimeleri falan söylemeyeceğiz. Bu kadar.”
“Ee biz bunu biliyormuşuz.” dedi Pars keyifli bir sesle.
“Tamam o zaman.” deyip telefonumu çıkardım ve oyunu açıp onlara baktım. “İlk kim başlıyor?”
“Küçükler önce başlasın.” dedi yaşımızdan vuran Arem.
Bakışlarımı ikizime çevirdiğimde o da çatık kaşlarla bana dönmüştü. “Kaderimiz bu be, ikiz.”
Derin bir soluk verip benden bakışlarını alıp öfke ile abisine döndü ama yine de tek kelime etmedi.
Bizim gruba bakıp “İlk ben kalkayım?” diye öneride bulundum. Anında hepsi onayladı. Ayağa kalkıp Arem’e baktım. “Sen de kalk.”
Bakışlarında anlamadığını belli eden o ifade belirdi. “Sen anlatmayacak mısın? Ben ne diye kalkıyorum?”
“Ya kontrol edeceksin hile yapıp yapmadığımı, yasaklı kelimeleri söyleyip söylemediğimi.” dediğimde anladığını ifade eder gibi hı’ladı ve ayağa kalkıp yanıma geldi.
Son kez uygulama üzerinden ona bilmesi gerekenleri gösterdim ve onlar farkında olmadan bizim gruba daimi kazananlar, onlara ise çakal sümsükler ismini verdim.
Ve oyun başladı. İlk kelime Okey’di. Çok basit.
Hızla bizim takıma dönüp “Tamamın ingilizcesi ne?” dedim
Hepsi aynı anda okey dediğinde karşı taraftan Belçim'in itiraz etmesi saniyesinde oldu.
“İngilizcesini demek ne alaka? O zaman tüm kelimelerin ingilizcesini söyleyelim.” dediğinde omuz silktim.
“Banane kuralı yeni söylediniz!” Hızla diğer kelimeye geçtim. Semih abime bakıp “Sen yukarıda ne kirli dedin?”
“Çorap,” diye anında bağırdı.
Hemen diğer kelimeye geçtim. Semih abime yine baktım. “Ben sende ne yok diyorum?”
Durdu. Onun yerine arkada kalan Merih abim yanıt verdi. “Beyin.”
Semih abim gelen kopya ile hızla ve telaşla “Beyin,” diye bağırdı. Sonra durdu. “Lan,” diye bağırdığında Buğra araya girdi. “Devam et Asya!”
Buğra'ya döndüm. “Beyin neyin içinde?”
“Kafatası!”
Hızla diğerine geçtim.
Gelen kelime gözlüktü. Yerimde kıpırdanıp nasıl anlatacağımı düşündüm ve hızla Çağrı abime döndüm. “Bende ki astigmat’ı önlemek için doktor ne verdi?” Yasaklı kelimeleri söylememek için kırk takla atarak kurduğum cümleyle Çağrı abim anında “Gözlük” dedi.
Ve Arem “Bitti,” diye bağırdı.
Yerimde zıplayıp Arem’e alayla baktım. “Dört tane bildik, dört tane bildik.” Bu halime güldü şefkatle.
“Evet, dört tane anlatabildin.”
Keyifle sırıtıp bizim takıma döndüm. “Benim gibi dehşet bir anlatıcınız var lan, köleler.”
Bizim takımdakiler de keyifle gülüp alkışladılar beni. Ee, ben şımarmaz mıyım? Keyifle saçımı bir o yana bir bu yana savurup arkamda kalan rakip takıma hava attım.
“Tamam hadi sıra bizde.” Arem’de eğlenerek konuşmuştu.
Bu kez anlatan Aremdi bilecek olan onun takımı yani; Pars, Merih abim, Baha ve Belçim.
Oyun başladı. Ve Arem duraksadı. Bakışları hızla Belçim’e döndü. “Siz ne seviyorsunuz?”
Neee?
Kahkaha attım demek yanlış olurdu ben haykırdım resmen. Belçim de anlamsız bir şekilde sıralamaya başladı. “Para, altın, biceps, yemek, kıyafet…” dediğinde Arem onu durdurdu.
“Tamam kıyafetteki şu saçma sapan sallanan şeyler?”
“Püskül mü?” Belçim kararsız bir şekilde söylemişti ama Arem keyifle onaylamıştı.
“Evet, evet diğerine geç Asya!”
Gelen yeni kelime ile sakallarını bir an kaşıdı. “Gece hırsızın geldiğini nerden anlarsınız?”
Karnım ağrıyordu. Şu an kahkaha atmaktan ciddi anlamda karnım ağrıyordu.
“Gölgesinden!” diye bağırdı Pars.
“Seslerden!” diye bağırdı Baha.
Arem, Baha'yı gösterdi. “Türet lan sesi!”
“Gerildim lan!” diye yerinde huzursuzca kıpırdandı Baha. “Iı, şey sesii… Aklıma gelmiyor! Belçim kız kalk söyle!” diye Belçim’e döndüğünde Belçim hızla “Kapı!” dedi.
“Kapının çıkardığı ses ne?” diye böğürdü Arem öfkeyle.
“Gıcırdamak.” Merih abimin dediği kelime ile son saniyede bilmiş ve iki kelime ile bu turu bitirmişlerdi.
“Biz öndeyiz.” deyip yerime geçerken arkadakilere alayla bakıyordum.
Bu sefer bizim takımdan Semih abim diğer takımdan da Merih abim kalktı. Orta alanda durduklarında konuşmadan birbirlerine bakıp gözleri ile bir şeyleri karalaştırdıklarında kaşlarımı çatıp ikisine baktım. “Lan, hile yok!” deyip bağırdım.
İkiside hızla bana dönüp güzel bir tebessümü sundular ve aynı anda “Tamam” dediler.
“Başlıyorum.” dedi Semih abim. Yerimde kıpırdanıp gelecek ilk kelimeyi bekledim.
“Bir şey arızalandı ve ben onu kendimce iyileştirmeye çalışıyorum.” Semih abimin kurduğu saçma cümle ile anında Merih abim araya girdi.
“Lan, yasaklı kelimeyi mi dedin?”
“Demedim, demedim. Vaktimden çalma!”
“Abi sen anca bozarsın ya.” Anlamadığım için hayıflanırken Buğra, “Tadilat?” dedi.
“Heh, işte senin neşterin gibi bir şey. Ben de ise bir vidayı düzeltmek için ne olur?” diye sorduğunda Buğra ve Çağrı aynı anda “Tornavida” diye bağırdı.
“Doğru.” diye bağırdı Semih abim. Bu anlatım ile nasıl bildiklerine de hayret ediyordum.
Yerimde kıpırdanıp gelecek olan şeyi bekledim. “Asya, sen ilk nerde içki içtin?” diye sorduğunda hızla atıldım.
“Pavyonda!” diye keyifle bağırıp Semih abime baktım. “Bildim mi, abi?”
Ama bana şokla bakan erkeklerle durdum. Hepsi de durmuş bana bakıyordu.
“Biz bilemedik galiba?” Semih abim bana şokla bakıyordu. “Lan sen bizimle beraber ilk balıkçı da zıkkımlamadın mı?” diye şokla bağırdığında yaptığım hatayı fark ettim.
“Senin pavyonda işin ne Asya?” diye bağıran ise Aremdi.
“Lan, daha ben gitmedim.” diyenin Baha olması ise şaşırtıcı değildi.
“Hani kardeşimi koruyordunuz lan terliksi hayvanlar!” diye bağıran Pars ve diğer bir çok ses…
Eğlenen bir tek Belçim… Gülerek deliren adamlara bakıyordu.
Bizim oynayacağımız oyunda maksimum bu kadar uzun sürebilirdi.
“Asya, ne zaman içtin diyorum sana?” diye bağıran Semih abime döndüm.
“Hani ben lise üçteyken siz yurt dışına gitmiştiniz ya,” dediğimde gözleri irice açılmıştı. “Ee,” dedi sabırsız ve ters bir ifadeyle. “Ben ve Belçim bir kaç kişiye uyup gittik işte.” Sonlara doğru kelimeleri ağzımın içinde yuvarladığımda Belçim’in yüz ifadesini de gördüm. Onu ispiyonlamamı beklemiyordu. Ee, hep O’nun dilinden mi korkacaktık? Biraz da o benim dilimden korksun.
“Lan, siz iki mal ne diye pavyona gidiyorsunuz?” diye Arem bağırdığında üfleyip yerime iyice sindim.
“Ya sadece merak ettik ve gidip içtik işte!”
“Orasının ne kadar tehlikeli olabileceğini biliyor musunuz?” diye Buğra endişe ile konuştuğunda dudaklarımı kemirerek ona baktım.
“Deneyimledik be onu, doktorcuğum.”
“Ne deneyimi? Kim size zarar verdi, Asya?” diye bağıran erkek tayfası ile burun kemiğimi sıkıp derin bir soluk verdim.
“Ya biz o işi hallettik, gecesinde de çok eğlendik. Hiçbir halt da olmadı!” diye bağırdığımda yüzlerindeki telaş az da olsa silinmişti.
“Sen daha ne saklıyorsun bizden?” Merih abimin sesi ile ona mahcupça döndüm.
“Çok şey değil.” dediğimde gözlerindeki o karanlık parıltıyı gördüm.
“Oyun oynamak istiyordun, değil mi?” Öfke ile başını salladı. Bu öfke bana karşı değildi zira kendine dahi tahammülü yokmuş gibi duruyordu. “Bugün çok güzel oynayacağız, Asya doruker.” dediğinde gerginlikle alt dudağımı çiğnedim.
Asıl şimdi ben bittim.
Gel de her yalanını gizleyebilmek için her bir yalan için yeni elli yalan daha türetebil.
Yeni Bölümden
"Ben şey için aramıştım, Selçuk.” dediğimde bir an bakışlarım Belçim’e kaydı. Sonra ise kulaklarımda Selçuk’un sesi belirdi.
“Ne için?”
“Bir randevu işi vardı.” dedim kısık bir tonda. Bakışlarımı hepsinden çekip önüme bakmıştım.
“Söyle halledelim.”
“Sevgilin var mı?” Pat diye sordum. Olmadığını da biliyordum.
Durdu. Bir süre konuşmadı hatta bakışlarımı yerden kaldırdığımda odanın içindekilerin de bana garip bir ifadeyle baktıklarını görmüştüm. Ne yaptığımı anlamıyorlardı. Anlamazlardı da. Bu basit oyunu da kendi lehime çevirecektim.
“Senden öncesi yoktu ve seni bekliyorum. Sen olursan olur sevgilim.”
“İyi yarın bir arkadaşım ile senin randevunu ayarlamıştım.” Arem’in istediği buydu. Oyunu oynadım. İstediğini yaptım. Şimdi de sıra bende.
“Ama vazgeçtim. Yarın babana de ki gelinin Asya, ev ziyaretine geliyor.” Ve telefonu kapattım.
Önümde bana şokla bakan aile üyelerine baktım.
“Yani şimdi enişte Temur değil yine Selçuk mu oldu?” Belçim’in şok içindeki sesi ile Arem’e baktım.
“Beni zorlarsan zora girecek olan siz olursunuz. Bir daha bir başkasının aşkını elinizde oyuncak yapmayın!” Öfke ile Arem’e baktım. “Yoksa senin kızıl afeti bu oyuna bir bulaştırırım Selçuk’un durumunu mumla ararsın, Arem Hardemir!”
“Selçuk’a aşık…” Belçim’in dediği ile Baha’nın derin bir soluk aldığını duydum.
“Koral’ın gelini mi olacağım, dedi o?” Parmağı ile dehşetle gösterdiği bendim.
Haftaya bugün sınavvv varr, kusacağımmm stresten...
Bu kıza dua etmeyi unutmayın olur mu? Çünkü ben beynimdeki bilgilere artık güvenmiyorum😢
Veee arkadaşlar biziö sınav dönemiii bitttiiii( Eğer atanırsam tabi hahaha). Geçen gün hesaplama yaptım ve eğer öyle devam edersek 50lerde kitap bitiyor. 👀 Tabi değişiklik olmazsa
Ve kitap hakkında genel bilgi vereyim.
Gerçek Ailem serisinin ilk kitabı bu.
Eve Dönüş Serisi
1. Kitap- Vedaların Bittiği Yer
2. Kitap-?
(Wp kanalında isim, kitap hakkındaki güncel bilgiler ve giriş kısmından kısa bir alıntı var. Veee erkek karakter Pars demiş miydim? Kızımız yurt dışından bazı sırları öğrenmek için ülkesine geri dönüyor falan👀)
Diğer bölüm bu ayın sonunda gelecek bu arada. 26sında sınavım var, anca toparlayıp yayımlarım sanırım ve kitabı baştan sona okuyup not alacağım. Bazen yan karakterlerin en basit özelliğini dahi unutmuş olduğumu fark ediyorum.
Kitaba yerleştirdiğim ipuçları, spoiler'ı ben bile unuttum haahhaha...
Vee😶
Kitabı okuyup buraya geldiğiniz için çok mutluyum, aranızda sosyal medya kullanan aktif okurlarım varsa yorumlarınızı, eleştirilerinizi tw, insta ve tt de sık sık aradığımı bilmemizi isterim. Tüm sosyal mecralarda aktifim, aktifliğime eşlik etmeniz beni mutlu eder💚
Tw hesabım: adensakaa
İnsta:adenleoku
Tt: adenleyaz
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |