31. Bölüm

31. Bölüm- Zaman ve Av

Aden Sakaaa
adensakaa

 

oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin,

 

keyifli okumalar

 

 

 

Belki de biliyorumdur. Sadece konduramıyorumdur?

 

Yanlışlanılabilen bir ihtimaldi bu. Bu hayatta herkes her şeyi yapar. Özellikle de bir yabancı her şeyi yapar.

 

Sağ elimin hapsedildiği ele bakındım. Dudağımda keyifli bir sırıtma ile karşımdaki yabancı olan adama bakındım.

 

“Batur Koral,” Kimdin sen? “Sonunda sizinle resmi olarak da tanışabildik.”

 

O gün masadaki herkesi görmüş, herkesin ifadesini az çok zihnime kazıyabilmiştim. Şeytanla beraber yıllarca yaşadığınızda öğrendiğiniz ilk kural, herkesin zaafını bulmanız gerektiğiydi.

 

Bulasın ki deviresin, deviresin ki o tahtta yerin daha da genişlesin ve ben şeytana uydum.

 

Zaafları buldum, sırada zaaflara oynama vaktiydi.

 

“Uzun zamandır beklediğim bir tanışmaydı.” Elimin etrafındaki parmakları daha da sardı parmaklarımı. “Küçük hanım, bugünü ne kadar beklediğimi tahmin edemezsin.”

 

“Edebiliyorum aslında.” Dudaklarımdan kopan hafif şımarık kıkırtı ile kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı.

 

“Nasıl?” diye sorduğunda elimi, avucunun içinden kopardım. Göz kontağımı bir an bile bozmadım.

 

“Liderin varisi ile oğlunuzu evlendirmek istediğinizi öğrendiğimden beri.” Bir an duraksayıp bir şeyleri atlamışım gibi soluk alıverdim. “Pardon, belki unutmuşsunuzdur diye daha net bilgi vereyim. Beni Sarhun Korgözden gelininiz olmam için teklif sunduğunuzdan beri üzerimdeki ilginizin farkındayım.”

 

Selçuk’un iş esnasında dudağında beliren o gülüşün asıl sahibi, o yıkıcı gülüşü sundu. “Hardemirlerin kayıp kızı hep ilgi alanımızdaydı doğrusu. Ve vaktinde Sarhun ile yaptığım anlaşma bence çok yerindeymiş.”

 

“Bana sormadın bile.” Bir adım arkamdaki Selçuk’un kısık sesi ile ortamdaki o güç dalgalanması son buldu.

 

“Sana sormasam dahi senin için en iyisini buluyorum.” Selçuk’a sormamıştı ama Selçuk’un sevdiği kadın ile evliliğini bilmeden ayarlamaya çalışıyordu. “Siz gençler böyle kapı önünde durmaya enerji harcayabilirsiniz ama gördüğünüz üzere artık yaşlı bedenim çabucak yoruluyor. İçeriye geçelim.”

 

Sırtını dönüp adım attmaya başladığı andan itibaren dudaklarımdaki tebessüm silinip gaddar bir ifade yer aldı. Adımlarım ona uydu, adımlarıma Selçuk Koral uydu ve Selçuk önündekilerin kurbanı olacağını bilemeden açık ve kör gözlerle yürümeye devam etti.

 

Büyük bir salona girdiğimizde hain ikizimi en baş köşede otururken buldum. Beni yalnız bir şekilde bırakıp buraya mı gelmişti!

 

Neye sinirlendiğimi anladığı için anında dudaklarında sinir bozucu bir gülüş yeşerdi. Ondan bakışlarımı ayırıp salonda bize doğru gelen kadına bakındım.

 

“Asya,” Selçuk’un annesi Selma Koral kollarını büyük bir sevecenlikle iki yana açarak bana yer ayırdı. “Hoşgeldin, kızım.”

 

Açık bırakılan kollarını gördüğümde yüzüme bir tebessüm kondurmaya ve saygısızlık yapmamak için kadının kollarının arasına girdim. Sıkıca sarıldı. Kocasında yaşadığım o negatif duyguların hiçbiri bu kadında yoktu.

 

“Ah, tatlım. Öldüğünü duyduğumda çok üzülmüştüm. Meğer sadece oyunmuş her şey.” dediğinde kollarının arasından sıyrılıp ona baktım. Tek kaşım havaya kalktı sorgular niyette.

 

“Anormal derecede bu durumu normal karşıladınız, Selma Hanım?” En azından bir ayıplamasını, oğlunun acı çekişlerine neden olduğum için öfke kusmasını beklerdim.

 

Dudaklarından hoş bir kıkırtı koptu. Kısılan gözleri ile mavi hareleri bir anlığına kayboldu. “Normal bir durumun içinde olmadığını anlayacak kadar akl-ı selim bir kadınım.”

 

Dudaklarım ilgiyle aşağı doğru sarktı. “Şaşırtıcı.”

 

“Ortaya çıktığın gibi ilk geldiğin yer bizim evimizmiş.” dediğinde kolumu tutarak Enis’in oturduğu yere doğru bizi çekti. “Selçuk bahsetti. Bir de yediği haltlardan.” deyip bir an arkasında duran oğluna öfkeli bir bakış attı. “Sana kötü şeyler mi demiş?”

 

“Anne, ben sana anlattım! Asya’ya ne diye söylüyorsun hemen?” Selçuk telaşla annesinin önüne geçtiğinde annesi eliyle onu kışkışladı.

 

“Lan, kardeşime ne dedin sen?” Enis sessiz kalsa ölürdüm!

 

“Kızdan özür dilemeni bekleyemem ben. Araya giriyorum işte, oğlum.” Selma Hanım’ın tatlı tatlı kendini açıklaması ile Selçuk ofladı bir an.

 

“Gönlüm, sen boş ver gençleri. Onlar halleder.” Batur Koral gözlerindeki aşkla karısına bakıp konuştuğunda sessiz kaldım. Bu andan sonra garip bir şekilde Enis’de sessiz kalmıştı.

 

“Ama Batur,” Kocasının ismini söylerken sesi değişmiş, cilveli bir tona bürünmüştü. “Bu salak oğlan anlamıyor ki? Neredeyse bir yıldır Asya’da Asya. Ama bak evlenip çoluk çocuğa karışmak yerine…”

 

Selçuk, kızarmış yanaklarla hızla araya girdi. “Anne, Asya burda!” diye yüksek bir sesle yükslediğinde annesi ona kaşlarını çattı bir an.

 

“Evladım, daha bunamadım. Görüyorum ya kızı!”

 

“Gönlüm, biz iki dakika mutfaktaki yemeklere mi baksak? Yetişmiş midir?” Batur Koralın eğlenerek ve büyük bir sevgi ile baktığı karısı anında yumuşamıştı.

 

“Olur,” deyip kollarımın arasından sıyrıldı. “Batur, ben bu oğlanı büyütürken bir yerleri mi düşürdüm sence? Çok mıy mıy olmuş. Böyle mi ev babası olacak bu?”

 

“Anne!” diye Selçuk giden kadının arkasından söylendiğinde annesi ona dönüp işaret parmağını salladı.

 

“Ben gelene kadar, Asya ve ikizi ile iyi ilgilen hayta!”

 

“Anneni duydun.” Batur Koral’ın kahkaha atması ile Selçuk iyice deliriyordu.

 

“Beklediğim gibi değil kesinlikle.” Kelimeleri uzun uzun dudaklarımdan ayırıp kurduğum cümle ile Selçuk hâlâ kızarmış yanaklarla bana bakıyordu.

 

“Annem adına özür dilerim.” Selçuk derin bir nefes verdiği an Enis’in gür kahkahası salonda yayıldı.

 

“Arem abim duydukları ile keyiflenecek.”

 

Ben de Enisle beraber kıkırdadığımda Selçuk daha da bozuluyordu.

 

“Asya,” diye sitem ettiğinde gülüşümü durdurmaya çalıştım.

 

“Yanlış anlama. Anneni bir şeytan olarak hayal ediyordum ama şu an karşılaştığım kadın çok tatlı.” Annesi kesinlikle beklediğim gibi biri değildi.

 

Selçuk’un yüzündeki kızarıklık azalmaya, kasılan bedeni gevşemeye başladı. Şu an zor durumda olduğu için konuyu değiştirmeye karar verdim. “Hem senin kız kardeşin vardı. O nerede?”

 

Bakışları bir an kapıya doğru döndü. “Odasındaydı. Birazdan iner.” dediği gibi uzun siyah saçları olan ela gözlü o kadın bıkkın ifadesi ile içeriye girdi.

 

Elindeki çubuk krakerden bir ısırık daha alacağı vakit ben ve Enis’i gördüğü an yüzünü buruşturdu. “Bunların evimde ne işi var?”

 

İşte beklediğim karşılama.

 

“Selin!” Selçuk anında olay büyümeden müdahale etti. Kız kardeşi yüzündeki bıkınlığa ek öfke de ekledi.

 

“Selin Selin! Biraz da Selçuk! Abi sen salak mısın?” Bir adet Baha Hardemir ve bir adet Asya Doruker karşımda görüyorum.

 

“Selin, üslubuna dikkat et abiciğim evde misafir var.” Selçuk kardeşine açıklama yaptığı sıra kardeşi alayla gülmeye başlamıştı.

 

“Misafir mi? Bu kız anca cehhenneme misafirliğe gidebilir. Sonuçta geberip gitmesi gereken yer orası!”

 

“Selin, dedim!” Selçuk öfkeyle yükseldiğinde kardeşi de aynı karşılığı veriyor bir adım dahi geri atmıyordu.

 

“Duygularını, acılarını hiç eden bir kadın için kız kardeşine bağırmaya devam et, abi!” diye bağırdığında içeriye Batur Koral ve Selma Koral girdi. İçerideki karmaşaya hiç bulaşmayan ben ve Enis uslu uslu oturmuş ve sadece izliyorduk.

 

Doğrusu bu karmaşanın içinde olmayıp dışarıdan izlemek daha keyifliymiş.

 

“Çocuklar ne oluyor?” Selma Hanım'ın telaşlı sesi ile kızı ona öfkeyle döndü.

 

“Anne, bu kızın bu evde ne işi var?”

 

“Babacığım, bu ne tavır böyle?” Batur Koral öfkeli kızına doğru sevecen bir tavırla yürüyüp kızgın kızın yüzünü avucunu aldı. “Misafirlere böyle mi davranıyorduk, yavrum?” Kalbimde bir sızı belirdi.

 

Az önce Baha ve ben diye benzetebildiğim bir sahne çıkabilmişti önüme ama şu an ben ve babam diye benzetebileceğim bir sahne çıkmamıştı karşıma. Belki hayallerde belki ölmüş rüyalarda.

 

Önümdeki sahneden bakışlarımı çekip başımı eğdim. O an avuçlarım Enis'in ellerinin arasına girdi. Yine en olmaz dediğim en bilmez dediğim anda hissetmiş, bilmişti beni. Kayıplarıma yanmadım, yanımdaki adamla yeniden var oldum.

 

“Kusura bakmayın, Selma Hanım. Gelmeden önce haber vermiştik. Keşke o an rahatsız olduğunuzu söyleseydiniz de iki tarafında rezil olmasına gerek kalmasaydı.” Enis sessizliğini bozup müdahele ettiğinde sakinleşen Selin yeniden parıldadı.

 

“Rezil olmak mı? Hardemirlerden başka rezili var mı?” Bu kız da sürekli Hardemirler deyip duruyordu. Mesele ben miydim yoksa genel olarak soyadımızda mı?

 

“Sanırım tez konusunda hâlâ aksaklıklar yaşıyorsun. Abimden yardım isteseydin yardım ederdi. Biliyorsun, Hardemirler onları kıskananlara dahi el uzatan yüce gönüllü bir aile!” Enis’in alayla kurduğu cümle ile konunun çok farklı olduğunu anlamam zor olmamıştı.

 

“Sanırım tam vaktinde geldim.” Kapının girişinde duyduğum sese doğru döndüğümde Çağrı abimin alaylı bir üslupla Selin’e baktığını, sağ eli cebindeyken sol eli ile dudağının kenarını keyifle kaşıdığını gördüm.

 

“Baba, bu şerefsizin evimizde ne işi var?”

 

“Hayattımda gördüğüm en kötü misafirlik.” Homurtumu herkes duymuş ve bana dönmüştü. Omuz silkip bakışlarımı çektim.

 

“Selin, çocuklaşma.” Annesi onu uyardığında öfke ile hâlâ abime bakıyordu.

 

“Sen niye geldin?” diye kendini yenilediğinde abim önünde durduğu kapıyı aşıp içeriye geldi ve iki adımdan sonra Selin Koral ile dip dipe durdu.

 

“Rakibimin çalışma ortamını merak etmiştim.” Küstahça bir ifadeyle onu süzmeye başladı. “Böyle bir kafayla hiçbir ortamın kurtarmadığını yeniden gösterdin, Maviş.” Saçlarının arasındaki bir kaç ton mavilik o an dikkatimi çekti.

 

“Kardeşimden üç adım geride dur, lan!” Selçuk da aradaki elektriği hissetmiş olmalıki hızla araya girme ihtiyacı hissetmişti.

 

Çağrı abim bakışlarını alayla Selçuk’a dikti. “Kardeşimden uzak durursan, neden olmasın ki?”

 

“Ben, kardeşine aşığım!” Sırtı bana dönüktü lakin bedenime çarpıp seken sesi tüm bedenimi titretmişti.

 

“Aşık?” Çağrı abimin yüzünde hâlâ gülüş vardı lakin yanağında dalgalanan kaslar, öfkesini zapt etmeye çalıştığının en büyük belirtgesiydi. “Belki ben de aşığımdır.” Alayla ekledi. “Kardeşine!”

 

“Sakın, Çağrı! Sakın kardeşimi pisliğine alet etme.” Selçuk kesindi. Belki de Çağrı abim haklıydı. Seviyordur kızı. Güzelliği dışında sevilecek bir yönünü şu kısacık sürede görmesem de belki de Çağrı abim görmüştür.

 

“Kızları dillerinizden düşürün!” Batur Koral’ın iki adama da öfkeyle bağırması ile ikisi de bir an nerede olduklarını unutmuş gibi etrafına bakındı. “Kızlara zarar verirseniz sizi tavana asarım ve şerefsizler, emin olun ki kulaklarınızdan tavana asmayacağım!”

 

Selçuk’u asarken bende orada olabilir miyim?

 

Kıkırtımı bastıramayıp güldüğümde Enis de bana eşlik etti. “Erkeklerin sürekli bir yarış içinde olması ve arada kaynayanların biz kadınlar olması…” Gülüşüm karmaşaydı. Selçuk’un o halde asılmış bir portresi, Çağrı abim ile konuşmaları… Sinirden mi komik olduğundan mı güldüğümü bilemez gibi güldüm.

 

“Olaylı günlerden nefret ederim. Yüzüm kırışıyor.” Selma Hanım, eşine dönüp “Hayatım yarın botoks mu yaptırsam yine?”

 

Çağrı abim olay yumuşadığı gibi bize doğru geldi ve Enis’in ensesinden tutup kenara doğru itti. “Kay lan!”

 

“Abi, napıyorsun?” Enis’in öfkeli sesi Çağrı abimi güldürdü.

 

“Kardeşimin yanına oturuyorum.” Umursamazca konuşup Enis’in yerine oturmuş ve sol kolunu da omzuma atmıştı.

 

“Diğer tarafa geçseydin ya abi?” diye Enis söylenmiş ve sağımda kalan boş yere geçmişti.

 

“Kardeşimi soluma almayı seviyorumdur belki. Sana hesap mı vericem velet.” Kızarmış gibi çıkan ses tonu, yüzündeki eğlenen ifadeye tezattı.

 

Başımı bunlardan olmaz der gibi iki yana salaldım. “Bir işiniz de düzgün olsun ya! Düzgün davrananın. Burası babanızın evi değil, rezil ettiniz beni!” Sonlara doğru sesim kısılmış ve iki aptala tek duyuruyordum.

 

“Korallardan mı utanacağız?” Çağrı abim burnundan garip bir ses çıkardı. “Şükretsinler de evlerine misafirliğe gelmişiz.”

 

“Ne diyorsun oğlum, sen?” Selin öfkeden delirmiş bir halde üzerimize daha doğrusu Çağrı abimin üzerine gelmeye başladığında abim onu alayla süzdü.

 

“Diyorum ki biz en azından sizin gibi ev basıp da size silah doğrultmuyor, adam akıllı mifarliğe geliyoruz.” Selçuk’un evi bastığı günü diyordu.

 

Çok doğruydu! Selçuk misafir olabilmiş de biz mi olacağız. İlk rezilliği onlar başlatmıştı.

 

Bakışlarım Selçuk’a kaydığında tavanda çok garip bir şey bulmuş gibi orayı izlemeye başladığını gördüm. Hatta çoğu ona dönen bakışlar da gördü.

 

“Selçuk oğlum, demin Çağrı’nın söylediklerini yapma ihtimalin var mı?” Annesinin tatlı sesi, gözlerinde beliren kızgınlığı gizleyemiyordu.

 

Bu arada Batur da karşımıza geçip oturmuş eğlenerek ailesini izliyordu. Selin de öfkeli bir soluk verip babasının soluna geçmiş ve kollarını kızgınlıkla babasının beline sarmıştı.

 

“İhtimaller hep vardır, anneciğim.” Selçuk masum bir çocuk gibi gözlerini kırpıştırıp annesini yanıtladığında annesi ellerini ağzına götürüp şaşkınlığını gizlemeye çalıştı.

 

“Evladım, sen delirdin mi milletin evini basıyorsun?” diye kızgınlıkla bağıran kadın ile Selçuk mahcupça başını eğdi.

 

“Anne, Asya eşyalarını unutmuştu. Onları götürmüştüm, valla.”

 

“Doğru söylüyor. Eşyalarımı alışveriş merkezinde onun yüzünden unuttum. O da beni takip edip evime kadar geldi. Sonra Arem’i görünce kudurdu. Hatta tövbe tövbe ama Arem’i erkek arkadaşım sandı. Utanmadan bir de silah çekip abime doğrulttu silahı. Bir de bana trip atıp evi terk etti.” nefes nefese kurduğum cümle ile Batur ve ondan daha fazla şok olan eşi bizi dinliyordu. “Bir de öz babama bakıp, ben seni öldürme planı kuruyordum falan dedi, yüzsüz.”

 

Selçuk dudaklarımdan her kopan kelime ile sırıtıp “Keşke Arem’in abin oluğunu öğrenmeden önce sıksaydım ya. Bilmediğim için sıkıntı olmazdı, çiçekçi güzeli.”

 

Elimi kaldırıp annesine oğlunu gösterdim. “Alın işte bu da böyle bir model.”

 

“Hay ben senin yedi …” Çağrı abimin edeceği küfrü eminim ki hepimiz tahmin etmiştir. Onu durduran ise Selindi.

 

“Sen ve o iğrenç ataerkil küfürlerini ailemden uzak tut, şerefsiz!” diye bağırdığında başımı sallayıp kızı onayladım.

 

“Şimdi kız haklı. küfredeceksen muhatabına küfret, abi.”

 

“Lan it gelmiş abime sıkmaktan bahsediyor. O ara incelik düşünemediğim için kusura bakmayın!”

 

“İnce olduğun bir an mı var senin, Çağrı!” Bu Selin ve abimin arasındaki mesele her geçen dakika daha çok ilgimi çekmeye başlamıştı.

 

“Yok! Özellikle konu senken hiç yok.”

 

“Onu görüyorum zaten.”

 

“Bizde görüyoruz,” Enis sessizleştiği gibi ben devam ettim. “Ve bu da herkese karşı böyle bir model.”

 

Enis’e döndüm. “Enis, Selçuk ve Çağrı abimi satsak para ederler mi sence?”

 

“Nereye satacağız ki?” Enis’in meraklı çıkan sesi ile düşünmeye başladım.

 

“Organ mafyaları? Kalbin son piyasa değeri on iki milyondu. Bak en düşük fiyat buydu!”

 

“Gidip fiyatları mı araştırdın?” Enis’in şaşkın sesi ile kaşlarım çatıldı.

 

“Tabiki de! Ne kadar değerli olduğumu hesaplamam lazımdı.”

 

Enis bana baktı bir süre sonra da dayanamayıp güldü. Ona eşlik edenler de vardı. Sinirlerim bozulmuş gibi kollarımı iki yanıma sardım. Ne varmış iki böbreğimden birini satıp sokaklardan kurtulmayı çocuk aklı ile düşünmüşsem! Tabi o kadarını bilmedikleri için basit şeylere hızlıca gülebiliyorlardı.

 

“Abi,” Selin şaşkın bir ifade ile abisine bakıp beni gösterdi. “Emin misin?”

 

“Beni bulmuş, öpüp de başına koyması gereken adama sorulan soruya bakın. Kız, senin abin beni bulmuş. Daha ne istiyorsun?”

 

Selin konuşamadan Selçuk araya girdi. “Valla ben öpüp başıma koyarım. Hatta şimdi başlayabiliriz.” dediğinde yanağıma hücum eden kanı hissettim.

 

“Gel benden öpmeye başla. Bak ben nasıl öpeceğim seni!”

 

“Asya kalk gidelim şu evden!”

 

Enis ve Çağrı abimi duyuyor ama algılayamıyordum. Bu adam sınırları her defasında zorluyor, etraftaki kimseyi umursamıyordu. Yapmak istediklerini bir kez bile içinde tuttuğunu görmedim. Duygularında özgürdü. Duygularımda ben de özgürdüm ama onun özgürlüğü benim özgürlüğüme ket vuruyor, duygularımı yansıtmaya korkar oluyordum.

 

“Asya,” diye Enis yeniden seslendiğinde dudaklarımdan sadece mırıltılar döküldü. “Kendine gelsene. Utanmanın sırası mı?” diye sitem eden ikizime döndü bakışlarım.

 

“Ne münasebet. Ben utanmadım. Selçuk utansın.” dediğimde Seçuk’un hoş erkeksi kıkırtısı yayıldı.

 

Hoş mu? Saçmalama Asya!

 

Aklına pis şeyler getir. Mesela kuma oturup işeyen bir kedi düşün! Ya da yatağına pisliğini bıraktığını düşün! Ama hoş sesler düşünme, Asya!

 

“Asya?” Bu kez de Çağrı abim bana seslendiğinde kızmaya başlıyordum. Bunlarda durmadan Asya da Asya! Bir salın da kendim ile olan hasbihali tamamlasaydım.

 

“Asya da, Asya! Bir ordan Asya bir burdan Asya.” Homurdanmama karşı Selma Hanımın keyifli sesi yankılandı.

 

“Gençler sanırım acıktınız siz.” Yok acıkmadım. “Bizimkiler de acıkınca insanlıktan çıkıyorlar.” Tatlı ve ortalığı toparlayabilmek için söyledikleri ile bir an kaşlarım çatıldı.

 

“Aşk olsun, Selma Hanım. Ben insanlıktan mı çıktım?” Bir kere aynadaki kadına hakaret bu.

 

Selma Hanım ve Selin dışında herkes güldüğünde Selin daha somurtmuş, Selma Hanım ise telaşlanmıştı. “Kızım yanlış anladın beni. Ben bu adamlara dedim.”

 

“Çok haklısınız o zaman.” deyip anında Çağrı abimi sattım. “Misal abim! Adamın ağzına iki dakikada bir mamasını vermezsek bebek gibi bir şey oluyor. Huysuz sevimsiz bir şey.”

 

“Asya,” diye bana kızdığında ona bakmadan omzumu silktim.

 

“Selin de aynısı. Saatlerce oturup yemek yer, beş dakika sonra anne açım diye başımın etini yer.” Selma Hanım da kızını anında sattığında başımı iki yana salladım üzgünce.

 

“Bu yeni nesil hiç çekilmiyor efendim, hiiç!”

 

Kahkaha atıp ayaklandı. “Hadi kalk bakalım eski nesil çocuk. Yemek yiyelim de bizim aç kurtları doyuralım.”

 

Şen kahkahasına eşlik ettim. “Selma Hanımcığım, sizin gibi bir melekten meymenetsiz Selçuk nasıl çıkmış hayret ediyorum.”

 

Şen kahkahası bu kez daha da kısalmış utangaç bir gülüş yer almıştı. “Babasına çekmiştir.”

 

Yirmi dört yıllık hayatımda böyle cilve böyle bakış görmedim. Batur da karısının bakışlarını gördüğünde yüzüne çapkın bir ifade ekleyip karısına göz kırptı. Bir adım geri atıp Selçuk ile aynı hizaya geldim. Anne ve babasından gözlerimi ayırmayıp Selçuk’a fısıldadım.

 

“Anne ve babanın sana yeni kardeş yapma ihtimali yüzde kaç?”

 

Bakışlarımı bir anlığına Selçuk’a değdirdiğimde kızgın bir ifade ile ailesine bakıyordu. Gülüşümü yutup onu izlemeye devam ettim.

 

“Torun sevecek yaştalar sergiledikleri hareketlere bak.” Homurdanması bile komik geliyordu.

 

“Aşkın, tutkunun yaşı mı olur? Hâlâ aşkları diri. Ne güzel.” dediğimde ailesinden bakışlarını ayırmayan Selçuk o an dönmüş ve garip bir ifade ile bana bakmaya başlamıştı.

 

“Elli yıl sonra biz gibi mi?” dediğinde gür bir kahkaha dudaklarımdan koptu.

 

“Hayallerine yetişemiyorum ama biliyor musun, artık karışmıyorum da.” Yemek masasına geldiğimizde Selçuk benim için sandalyelerden birini çekmiş, oturmamı bekliyordu.

 

“Evet, bazı şeyleri atlattığımızın bende farkındayım.” Sandalyeme kurulup dahi iyi oturmak için kıpırdandığımda Selçuk da destek oldu. Sandalyeyi arkadan itip üzerime daha da eğildi. Hatta bir an dudaklarını saçlarımda hisseder gibi oldum.

 

Çok kısa sürmüştü. Kendimden şüphe duyacak kadar, sonrası zaten Çağrı abimin Selçuk’u yakasından tutup kenara çekmesi ile son bulmuştu. “Sonra Çağrı küfrediyor!”

 

Bugün bu adamı çok zorlamıştım.

 

Homurdana homurdana masada sağıma geçtiğinde ona şefkatle baktım. Bunca şeyi sadece ben istiyorum diye çekiyordu.

 

Enis’de soluma geçip oturduğunda Koral ailesi de çoktan masada kendi yerlerine geçip oturmaya başlamıştı. Tam karşımda Selçuk vardı. Çağrı abimin karşısında Selma Hanım, Enis’in karşısına ise huysuz Selin geçip oturmuştu. En başa ise Batur Koral.

 

Oturduğu sandalyeye bakıp bir an dudak büktüm. Hayatı boyunca lider olarak oturabileceği tek masa burasıydı.

 

“Afiyet olsun, o zaman.” Ellerini öne uzatıp yemekleri ikram eden Batur ile yemeklere göz atmaya başladım. Çoğu yemek patlıcanlıydı hatta çoğu mezede bile patlıcan vardı.

 

“Afiyet olsun.” Hep bir ağızdan dökülen kısık dilek ile ilk üç dakikası sessiz dönen bir yemek başlamıştı. Sonrası ise….

 

“Ee, Asya. Bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun?” Önümdeki patlıcanın üzerindeki kıymaları kenara ayıkladığımda duyduğum soru ile başımı hareket ettirmeden sadece bakışlarımı Batur’a doğru çevirdim.

 

“Hangi konuda?” İş, aşk, yaşam?

 

“Doğru, hayatında o kadar sıkıntılı konu varki hangisinden başlayacağını bilemiyorsundur. Ben yardımcı olayım.” dedikten sonra zarif hareketlerle kaşığı tabağın kenarına bıraktı. “Mesela ailen? Doğum gününde en son ortalığı ayağa kaldırmıştın. Ya da masayı ne yapacaksın? Sarhun artık lider değil, sen ise daha varis olmasını bilmeyen küçük bir kız çocuğu.”

 

Sesinde merakın eşliğinde alay da vardı. Onun gizlemeye çalıştığı alayı ben açıkça yüzüme yedirip başımı kaldırdım ve iyice dikleştim. “Ailem ile ilgili bilmeniz gereken hiçbir şey yok. Sizin alanında gezmeniz gereken bir konu değil, Batur Bey.” Masadaki su bardağını elime aldım. “Ha, ilgi alanınıza giren masa hakkında ise size bir şey söylemeyeceğiim.” deyip güldüm. “Size neden anlatayım ki bunları?”

 

“Belki sana yardımcı,” Hiç hoşuma gitmedi.

 

Yüzümü buruşturup sözünü böldüm. “Siz mi? Bana yardımcı olmak bir de? Güldürmeyin, lütfen.” Su bardağını kafama diktiğimde karşımdaki adamın hesap yapar ifadesi ben ve babası arasında gidip geliyordu.

 

“Tabiki de, Asya. Daha çok küçük ve toysun. Sana yardım edebilirim.” Babacan tavrı, kısık ve ikna edici sesi bedenime çarpıp sekiyordu.

 

“Sarhun Korgöz benim dedem. Baybars Hardemir benim babam. Arem de abim. Hatta annem bile eski varislerden biri. Etrafımda bana yardım edecek bunca kişi varken neden sizden yardım isteyeyim ki?” Saydığım her bir isme her bir sıfata kızgın ve kırgındım lakin zaafımı bu denli ortaya sermezdim de. Artık savaşa giriyorduk. Tek bir kelime dahi ölümcül darbeleri doğurtabilirdi.

 

Babacan ifadesi bir an silindi. Küstah bir öfke yer edindi gözlerinde. “Baybars daha kızını koruyamayan bir zavallı.”

 

Bardağı öfke ile masaya bıraktım. “Cümlenize devam edin ve leşinizi de o zavallının ayaklarının önüne sereyim. Konuşmaya devam et ve yapabileceklerimi gör.”

 

“Kimin evinde kimi tehdit ediyorsun sen?” Selin’in yükselen öfkeli sesi ve ardından sandalyenin gürültüyle yerde sürüklenme sesi bakışlarımda milim hareketlilik yaratmadı.

 

“Koralların prensesi ilk defa örgütten bahsedilen bir yemekte demek ki.” Çağrı abim alayla gülüp dolu kaşığı ağzına götürdü. “Abin dahi çıtını çıkarıp konuşmuyorken sen de sus istersen.”

 

“Sizi de masanızı da,” devam edecek olan konuşmasını babası bizzat böldü.

 

“Otur ve yemeğini ye, Selin. Tek kelime ettiğini dahi duymayacağım.” Dudağım alayla kıvrıldığında bakışlarımı öfkeli kadına çevirdim.

 

Nefret ve öfke ile biz Hardemirlere bakıyordu. Onun için evine gelen ve babasını tehdit eden bir avuç aptaldık lakin bu oyunu başlatan bizzat babasıyken okların hedefinde çok yakında kendisi olacağını da bilmeyen bir asalaktı.

 

“Yapabileceklerin?” ve Batur Koral istediği yere konuyu yeniden çevirdi. “Yapabileceklerin neler olabilir ki? Yıllardır Sarhun’un gölgesinde büyüyen ve onu atlatmaya çalışan, bunu bile beceremeyen beceriksizin tekisin.”

 

Üst dudağımın kenarında dilimi gezdirip uzun uzun onu izledim. Selçuk’un birebir aynısıydı. Bir otuz yıl sonra Selçuk’un sıfatının da tam olarak böyle olacağını tek farkın da gözleri olacağını tahmin etmek zor değildi.

 

“Çok erken konuşuyorsunuz.” Kıkırtımı bastırmak istedim. Yersiz gelen gülüşlerimi yutmak istedim, sonra ise vagzeçtim. Ne diye gülüşümü yutacaktım ki? “Mesela, Sarhun Korgöz’ün iflasa sürüklendiğinin, tüm suç kayıtlarının elimde olduğunun ve bu hafta içinde mecliste istifasını isteyeceğini bilemeyecek kadar erken konuşuyorsunuz.” Masadaki mendili alıp parmaklarımı silmeye başladım. Sanki kana bulanmışta pislikten sıyırıyordum tenimi. “Sarhun Korgöz davası benim için bitti. Şimdi sıradaki kurbanıma odaklanıyorum.”

 

“Sıradaki kim?” Sarhun hakkında söylediklerimi beklemeyen adama baktım. Gözlerinden geçip gidecek olan her fısıltıyı yakalamak için hazırda bekledim.

 

“Çocuk hırsızı bir adam.” Gözlerindeki alev dahi soğudu. “Onu bulacağım, derisini yüzüp ona yedireceğim ve yaşattığı her şeyi kanındakilere yaşatacağım.”

 

Ve, bam!

 

İlk titreyiş, ilk sallanış.

 

Avcı zamana boyun eğip ölüşüne fısıldamış, av zamana fısıldayıp bedenini kudretlendirmiş. Çark dönmüş, devir dönmüş. Avcı, av; av, avcı olmuş.

 

“Baban bulamamış, suçu dedene atmışlar ama sen mi çıkıp bulacaksın?” dudaklarında alaylı bir gülüş vardı. “Sen mi onca adamın başaramadığını başaracaksın? Dünkü çocuk mu?”

 

“Dünkü çocuk tahtınızı sarstı. Çoktan ölüm fermanınız ben tarafından mühürlendi.”

 

“Ağlayıp babanın kollarına koşacağını bilmesem ciddiye alırdım.” Önündeki yemeğe dönmüştü ki aklına gelenlerle yeniden bana baktı. “Sahi, kollarına koşabileceğin bir baban var mıydı?”

 

Selçuk, o an öfke ile çatalını masaya bıraktı. “Ailevi meseleler ne zamandır örgütün işi oldu, baba?”

 

“Hardemirler aile olmayı bile beceremediklerinden beri.” Batur’a baktım. Sadece bakıp onu görmek ve bilmek istedim.

 

“Korallar hadlerini hiçbir zaman bilememişti zaten.” Çağrı abim elindeki şarap bardağına gözlerini dikmiş öfkesini gizlemeye çalışıyordu. “Her zaman bir terbiye ediciye ihtiyaçları vardı.”

 

“Sen mi terbiye edeceksin?” En az Çağrı abim kadar öfkeli olan Selin’in sesi en gür çıkan sesti.

 

Çağrı abim yavaş bir hareketle bakışlarını bardağından alıp sol çaprazında kalan kadına baktı. “Önce babandan başlayacağım hatta.”

 

“Misafirliğin de bir adabı var!” Selçuk’un çenesini birbirine geçirip kustukları ile sandalyede geriye yaslandım.

 

“Aileden vurmamak gibi.” Hardemirler hiçbir zaman ilk başlatan olmamıştı lakin son darbe daima onlardan olacaktı.

 

Ne yapacağını bilemez gibi yüzünü avuçlarına gömüp öfke ile ovdu ve öfkeli bakışlarını babasına dikti, Selçuk. “Baba,” Ne diyeceğini bilemez gibi sustu. Sitemi havada asılı kaldı.

 

Önümdeki yemeğe uzanacağım vakit Çağrı abimin kolu bana çarpmış ve üzerime masaya bıraktığım su dökülmüştü. Küçük bir irkilme ile ayağa kalkıp söylenmeye başladım. “Abi, dikkat etsene!”

 

Tüm bakışları üzerimde hissederken Çağrı abimi de tam önümde buldum. “Özür dilerim, bir şey oldu mu?”

 

“Yok, sadece ıslandım.” hayıflanan sesim ile yemek boyunca sessiz kalan Selma Hanım ilk kez konuştu.

 

“Kızım, üstünü değiştir istersen. Böyle üşütürsün.” Bakışlarım bir an Selçuk’a takıldı. Sanki üşümüş de sıcacık odada titreyivermişti.

 

“Teşekkür ederim,” bakışlarımı annesine çevirdim. “Lavaboda beş dakikaya hallederim ben.” dediğimde başını salladı.

 

“Müsadenizle ben bir lavaboya uğrayayım. Lavabo hangi taraftaydı acaba?” diye sorduğumda Selma Hanımın parmakları yükselip sol köşedeki koridoru gösteriyordu ki söze Selçuk atladı hızla.

 

“Üst katta sol koridordaki son kapı.” dediğinde başımı salladım ve girişte gördüğüm merdivenlere doğru ilerledim.

 

İlk basamak, ardı sıra iki üç ve on üçüncü basamak. İki koridorun tam ortasında durmuş gideceğim yöne bakıyordum. Bilgim yoktu, şansım yoktu ama denemekten başka ihtimalim de yoktu.

 

Sol tarafa döndüm ve ilk kapıyı hızla açıp etrafa bakındım. Fazla sıradan bir odaydı. Bir yatak bir dolap ve bir masadan fazlası yoktu. karşısında duran kapıyı açtım. Daha dolu dolu daha geniş bir odaydı. Yerlere saçılmış ders kitapları, duvarlara asılan araba, silah iskeletleri; yatağın üstünde duran bir kaç kadın kıyafeti ile odanın Selin’e ait olduğunu anlayıp hızla kapattım.

 

Ardıma bakıp gelen giden var mı diye göz attığımda sessizlik ve hiçlik ile karşılaştım. Hızlı atan kalbime kulaklarımı tıkayıp telaşla sonraki odaya geçtim. Büyük, mavi, siyah ağırlıklı renklerle süslenen odada yankılanan koku ile yutkundum. Sadece odada yankılanan koku ile kime ait olduğunu anlamıştım.

 

Kapı kolunda duran parmaklarımı sıkıp kapıyı kapatıyordum ki durdum. Merak daha ağır bastı. Ve içeriye usulca süzüldüm. Son kez arkama baktığımda kimseyi göremedim. Odaya rahatça girebildiğim için tedirginliğim daha da artmıştı ama merak duygum hat safhadaydı.

 

İnindeyim. Şeytanın mı kuzunun mu bilemem ama inmiştim işte inine, kendi olabildiği o alana.

 

Etrafa bakındım. Benim odamdan daha derli toplu, daha sıradandı. Fazlalıklar toplanılmış atılmış. Bir kitaplık, bir dolap koca odayı işgal etmiş odakları kendi üstüne topluyordu. Koyu mavi yatak örtüsü, mavi fotoğraf çerçeveleri ile en sevdiği rengi belli ediyordu.

 

Sonra bir an bakışlarım kenarda kalan masaya takılı kaldı. Siyah çerçevenin etrafı koyu bir sarı renk ile ahenk verilmiş ve çerçevenin içine gülüşü tüm yüzünü kapatan bir kadın yerleştirilmişti.

 

Bu kadını tanıyordum zira her sabah aynanın karşısında görüyor, onu hissediyordum. Çerçeve öyle bir açıyla duruyordu ki her sabah Selçuk’un uyanır uyanmaz bu fotoğrafa baktığını zihnime kazıyordu.

 

Ben her sabah aynadaki simadan kaçarken o her sabah bu simaya mı bakıyor, bu simayla mı güne ayıyordu?

 

“Günümün ayması için bir çift yeşil gözlere mecbur bıraktın beni?” Arkamda duyduğum ses ile irkilip dönmüştüm ki bir an dengemi kaybetmiş, ayaklarım birbirine dolanmıştı.

 

İki adım arkamda duran adam, büyük bir adım ile o kısacık mesafeyi aşmış ve kollarını belime sarmıştı.

 

“Selçuk,” Yakalanmanın ve söylediği sözlerin etkisindeyken konuşamadım. Sözler susuverdi.

 

Elini belimi okşar gibi çekip yüzüme kaldırdı. Yüzüme düşen iki tutamı kulağımın ardına attı. “Söyle, çiçekçi güzelim.”

 

Söylesem duyardı. Söylesem her istediğimi yapardı lakin odağı sözlerimden çok bakışlarımdaydı. Mavi hareleri kısılmış büyük bir ilgi ile kollarında duran beni izliyordu.

 

“Selçuk,” dediğimde bakışları bir an gözlerimden koptu. Dudaklarıma indi mavi hareleri. Kelimelerim kanadı. Ağzımdan tek kelime dahi çıkamadı.

 

“Asya,” Boğuk çıkan sesi ile yutkunup bedenime akın eden elektriği yok saymaya çalıştım.

 

“Biliyorsun,” Can havli ile bir soluk aldım. “Biliyorsun değil mi senden nefret ediyorum.”

 

Dudaklarında buruk bir gülüş peydahlandı. Maviliklerine keder sisi indi. “Biliyorum. Peki sen biliyor musun?” Kollarının arasındaydım. Yeterli gelmemiş olmalı ki biraz daha eğildi üzerime, bakışları kopmadı dudaklarımdan. “Uğruna, her şeyimi silip atacağımı biliyor musun?”

 

Aramızda kalan parmaklarım can havli ile koluna tutundu. “Gurursuz musun sen? Sevmiyorum seni.” Dilimin döndüğü kelimeleri zihnim onaylıyor, olması gerekenin bu olduğunu tekrar ediyordu. Peki, içimde atıp duran had bilmez kalp ne diye çıldırıyor, yalancısın diye haykırıyordu!

 

Gözlerini kapattı. Mavi hareleri gittiğinde çehresini izlemek için fırsat buldum. Geçen günkü paspal ve derbeder halinden uzaklaşmış, sakallarına ve saçlarına çeki düzen vermişti. Göz altlarındaki ölülük gitmiş, yeniden canlılığını korumuştu. Belirgin çene hattı öfkelenmediği anlardaki gibi, hafif saklı hafif gizli. Aslında güzeldi. Güzel adamdı.

 

“Aşk ve gurur ne zaman yan yana gelmiş?” Alaylı ama kederliydi sesi.

 

“Peki, aşk mı gurur mu?” kapalı gözleri açıldı. Derin bir soluk aldı ve dudaklarından “Sen.” dökülüverdi.

 

Ne aşk ne de gurur. Bir tek sen.

 

Kaçmak için tam da şu an çırpındım. Onun kollarından, onun aşkından ve ondan geleceklere son kez çırpındım. Ağına takıldım. Kurtulamadım. Debelendikçe ağındaki tuzaklara takıldım ve attığım bir geri adım ile ikimizi de düşürdüm.

 

Şimdi ise ben yatakta, o ise üstümde.

 

Kurtulmak istediğim adamla en mahrem alanlardaydım şu an.

 

Dudaklarımı kıpırdayıp şaşkın bakışlarımı ona diktim, zaten ayıramamıştım bakışlarımı. Üzerimde dikili gözleri daha da kısılmış, harelerindeki yaşamı gizler gibiydi.

 

“Söyleseydin, bırakırdım. Şimdi ikimizi de düşürdün.” Halinden memnun çıkan sesi ile bakışlarımı kaçırdım. İçinde var olduğumuz durumu unutmaya çalıştım ama bacaklarımın arasında ve üzerimdeki ağırlığı ile yok sayamayacağım kadar iriydi.

 

“Ben,” Karışık bir durum. Karışmış bedenler. “Ben bir an gerildim.”

 

Alaylı sesini duyduğumda bakışlarım yeniden ona döndü. “Odama gizlice girdiğin için mi gerildin?”

 

Alaylı bakışları ile içimdeki karmaşadan sıyrılmayı becerebildim. Şaşkınlık, kaos silinmiş şirret yanım ortaya çıkmıştı.

 

“Bacaklarımın arasında durduğun için gerilmiş olabilirim!” İma ettiklerim ile yüzündeki alay dona kaldı. Yüzümde küstah bir gülüş peydahlandı. Yatakla onun arasında duran bedenimi kurtarmak için hareketlendiğimde ağırlığını beni incitmeyecek kadar verdi.

 

“Sözlerin ve hareketlerinle beni kışkırtmaya devam edecek misin?” Öfkeliydi zira öfkesi kendineydi. “Altımda debelenmeye de son ver.”

 

“Debelenmiş halim bu mu?” Tamamen bel altı vurmuştum. Vücudunun iki yanında duran bacaklarımı ani bir hareketle beline sarmam ve onu saniyeler içinde altıma almam ise beklemediği bir şeydi. Zira bekleseydi de keyifli yüz ifadesinde karşı çıkacak gibi de durmuyordu.

 

Kollarımı başının iki yanında yatağa koyup üzerine eğildim. Her eğilişimde bedenim bedenine daha da temas ediyor, altımdaki tüm kasılmalarını rahatlıkla hissedebiliyordum. Nefesimi aralık duran dudaklarına üfledim. “Üstte olmayı sevdiğini düşünmemiştim.” Mavi irisleri, irileşen göz bebekleri ile giderek siliniyor, boğuk sesi ortamda fısıltıyla yayılıyordu.

 

Yatağın üstünde duran elleri havalandı ve kalçamın iki yanında yerini aldı. Teninin bıraktığı etki ile kasıldığımda bunu hissetti. Elleri yukarı çıkıp belimi yakaladı ve bedenimi iyice kendine yasladı.

 

“Koşullar fazlasıyla uygun değil mi, sence de?” Ahlaksız teklifi ile yanaklarıma hücum eden kanı hissettim. Üstünde durmaktan utanmamıştım ama söyledikleri ve zihnime üşüşen sahne ile utanmıştım. Utancımı gördü, yaşattıklarından memnun bir ifade ile beklemediğim bir şekilde erkeksi kıkırtısı aramızda yankılandı. “Sanırım debelenebilmen için öncelikle kendine gelmen gerek, hı?” Dudağını kısa bir süre için yaladığında bakışlarım oraya kaydı.

 

Bu küçük savaşta kazanan o olamazdı!

 

Parmaklarım öfke ile saçlarına daldı. Tutamları parmaklarımın arasında dans etti ve yumuşak tutamlara sarıldı. Saçından tutup yüzünü kaldırdım ve aramızda yok olan o mesafe ile dudaklarımı, daha geçen gün yer edinen yere dudaklarına değdirdim.

 

“Beni kışkırtma, Koralcık!” Öfkeli kısık kelimelerim aramızda yankılandıkça dudaklarım dudağının üzerinde dans ediyor, ikimizin arasında var olan kıvılcımı daha da köreltiyordu. “İkimizde burada kimin delirdiğini, kimin debelendiğini iyi biliyoruz.” Dudaklarımı dudaklarından ayırdım. Gözlerinde büyük bir hayal kırıklığı parladı. Soluk almaya o an devam etti. Dudaklarım altımdaki aciziyeti ile kibirle kıvrıldı.

 

“Sen tehlikeli bir kadınsın.” Kısık fısıltısı aramızda yankılandığında şuh bir gülüş firar etti dudaklarımdan.

 

Parmaklarımı saçlarının arasından yavaşça sıyırıp ensesine getirdim. Tırnaklarımı acımadan ensesine sapladım. “Bir sana, bir tek sana tehlikeli.”

 

Belimdeki elleri daha da sarıldı. Daha da tutundu bana.

 

“Bir bana, bir tek bana.”

 

Yemin eder gibiydi. Bir tek ben, bir tek biz. Bu oyunda başkasına yer yoktu. Nefrette bizim sevgi de bizim. Ben nefrettim, o da sırtlandığı sevgi.

 

Tınraklarımı teninden söktüm. Bacaklarımın arasında duran teni, dudaklarıma fısıldayan kelimelerinden bu kez kaçınabildim. Hızla ayağa kalkıp iki bacağının arasında, dizlerim yatağa değecek bir şekilde önünde durdum. Uzandığı yerden duruşumuzu izledi. Kollarından destek alıp oturur poziyona geldi ve oturmasına rağmen neredeyse bana yetişmişti.

 

Beyaz gömleğinin üç yakası açılmış beyaz, temiz teni gözler önüne serilmişti. Yana yatırıp dikkatimi alt üst eden boynu ise keyifli bir izlenim yaratıyordu. Biraz daha doğruldu ve yüzü, göğüs kafesimin hizasına denk geldi.

 

“Odama gelmek için o kadar üzerine su döktün. Elin boş mu gideceksin?” Alt dudağını yalayıp bakışlarını dudaklarımda gezdirdi. “Elin boş dönmemelisin.”

 

“Odana gelmek mi?” Bu kadar çabuk mu yakalanmıştım? “Banyoyu bulamadım.”

 

Dudağı alayla yana kaydı, gözlerinde haylaz bir parıltı geçti. “Bu yüzden mi tüm odaları tek tek kontrol edip benim odama daldın.”

 

“Senin odana dalmadım!” dediğimde kaşları alayla yukarı kalktı.

 

“Emin misin?”

 

“Evet,” Bir çkış aramak için odada bakışlarım gezinince kurtuluşu buldum. “Yanlış geldiğimi fark edince geri dönecektim ama fotorafımı görünce içeriye girdim. Benim fotoğrafım bu odadaysa girmek de hakkım.”

 

“Yalan söyleme konusunda mükemmelsin.” dediği gibi hızla ayağa kalktı ve bedenlerimiz birbirine sürtündü. “Ama çiçekçi güzeli, sen ne kadar yalanlar konusunda ustaysan ben de avlamak konusunda ustayım.”

 

Yüzümü asıp hala birbirine değen bedenlerimizi ayırmak için bir adım geri gittim. “İşte bu yüzden senden nefret ediyorum.”

 

Alayla güldü. “Nefret etmek mi? Dudakların her defasında dudağımdayken mi?”

 

“Senden nefret ediyorum dedim, tiksiniyorum demedim.” Huysuz sesim aramızda yankılandığında kaşlarını şaşkınlıkla havaya kaldırdı.

 

“Ha, tiksinmiyorum, dudaklarına yapışabilirim aynı zamanda da nefret edebilirim mi oluyor yani.” Anlamamış gibi çıkan ses tonu ve beni köşeye sıkıştırması ile ona huysuzca bakmaya başladım.

 

“Ne diye fotoğrafımı odana asıyorsun?” Konuyu çevirmezsem her şeyi bu denli açık konuşan adamın dilinden kurtulamazdım.

 

“Sadece odama değil, yüreğime de astım.” Eğlenen ses ifadesi ile bacağına tekme atmak için ayağımı kaldırdığım an gülerek benden kaçtı.

 

“Senin de ayarın yok. Ya savaş ya seviş prensibine sahip olduğunu da bilmiyordum.”

 

“Selçuk, senin kafanı kırarım oğlum!” diye bağırdığımda daha da güldü.

 

“Çok iyi bir çift olduğumuzu kabullen artık.” sırtını dönüp odadan çıkmak için adımladığı an arkasından poposuna tekme atmak için yine ayağımı kaldırdım. Kalçasına değmek üzere olan ayağımı son saniyede arkası dönükken tuttu ve beklemediğim bir hamleyle sağ bacağım avucunda beni önüne çekip kucağına aldı.

 

Şu an sağ baldırım avucundaydı, onun sol eli ise tam olarak kalçamın altındaydı.

 

İrice açtığım gözlerimle ona baktım. Can haliyle omuzlarını tutmuş ve ona daha fazla yakınlaşmıştım. Çapkın ifadesi ile yüzümdeki derbeder hale bakıyor, yarattığı zelzeleden keyif alıyordu.

 

“Sence de bugün çok fazla içli dışlı olmadık mı?” Dudaklarımdan kopan hayretlikle dudağı kıvrılır gibi oldu. Yutkunmaya çalıştığında adem elması gözlerimin önünde adete dans etti.

 

“Yeterince içli dışlı olmadık.” Nefesi kesiliyormuş gibi kurduğu tek soluklu cümle ile aklıma üşüşen sahneleri defetmek istedim. Ona daha fazla tutundum. Kalçamdaki eli daha fazla tutundu tenime.

 

“Selçuk,” dudağım aralık kaldı. Sanki aldığım soluklar yersiz kalmış da daha fazlasına ihtiyacım vardı.

 

“Asya,” ismim dudaklarından ihtiyaçla döküldüğünde nefesim tamamen kesildi. Tenlerimiz arasındaki o kısa mesafeyi aştı. Dudakları, dudaklarımın üzerine konacağı vakit kapı sertçe açıldı ve ben Selçuk Koral’ın kollarının arasında en mahrem yerlerini, tenimin en ücra köşelerinde dahi hissederken basıldık.

 

“Oha,” Duyduğum kadın sesi ile yüzümde hiç var olmamış o utancı hissettim. “Afedersiniz oğlum, ben sanırım böldüm.”

 

Ve kapı aceleci bir sertlikle kapandı.

 

“Senin yüzünden rezil olduk!” Selçuk’un kızgın ifadesine doğru bağırdığımda gözlerini yumdu.

 

“Anne, anne… Sadece beş dakika daha geç gelebilirdin!”

 

Kalçamın altındaki elini çekip kucağından atladım. Onun çekiminden kaçabilmek için hızla araya iki adım soktum. “Ben senden nefret ediyorum. Bu, bu saçma anın hiçbir özel anlamı yok. Tamam mı?”

 

Kimi ikna ediyordum ki ben!

 

Gözlerinde beliren kızgınlığı gizlemedi bile. “Nefret ettiğin adamın kucağında olmazsın, üstünde olmasın veya onu öpmek istemezsin! Duygularını dahi anlayamacak kadar mı körsün?”

 

Hayır, hayır. Ben duygularımı tanıyorum. Misal Periden de nefret ediyordum. Selçuktan da. Nefret edilmeliydiler. Nefret ediyorum.

 

Ama kalbimde sürekli bir yerleri deşen de onlardı.

 

İşte bu nefret olmalıydı. Sevgi, kalp deşmez; iyileştirirdi.

 

Bir adım daha uzaklaştım. Teninde beni çağıran fısıltılardan değil, cümlelerindeki hakikiyete ayna tutan sözlerinden kaçındım.

 

“Senden nefret ediyorum.” Kurtulmak için söyledim. Duymak ve yeniden hatırlatmak için söyledim. Boğazımda kelimeler tıkandı, ihtimaller tıkandı. “Selçuk,” dedim nefesim kesilir gibi. “Eğer bir gün seni seversem uzaklaş benden. Seni sevmeme izin verme.”

 

Anlamak istedi. Bir adım attı. İki adım uzaklaştım. Durdu. Daha fazla ondan kaçmayayım diye uzaktan izledi beni. “Neden? Neden, Asya? Neden izin vermiyorsun iyileşmemize? Sevgim yara açmaz ki.”

 

“Hayatımda yara açmayan tek bir sevgi dahi görmedim. Neden sevgine inanayım. Hem de bu durumda?” dediğimde kaşları anlamamış gibi çatıldı.

 

“Anlamadığım da tam olarak bu! Bizim önümüzde hiçbir engel yok. Seni seviyorum. Kimse ve hiçbir şey durdurmadı beni. Sen neden engeller var edip duruyorsun?” Bana kızıyordu. Kızgınlığında isyanı vardı.

 

Dudağım aralandı. Ona binlerce nedenler sıralamak için ama sustum. Konuşamadım. Konuşamayacağımı o da fark etti. Alayla gülüp gülüşünü avucunun içine hapsedip gizlemeye çalıştı.

 

“Dün başka bir şey diyordun, bugün başka bir şekilde hareket ediyorsun. Nevrimi döndürdün, nevrimi!” Bana kızmasına katlanamadım. Sırtımı dönüp odadan çıkıyordum ki bileğime dolanan elini hissettim. Sonra ise göğsüne doğru çekilmem kaçınılmazdı. Bakışlarımı kaldırmadım ve bakmadım. “Kaçma, benden artık.” Bileğimi tutmayan diğer eli çenemin ucunu tuttu. Baş parmağı tam da çenemdeki gamzenin üzerinde durdu. Derin soluk aldı, inip yükselen göğsü ile nefes alan sanki ben oldum. Çenemden tutup kaldırdığında bu kez kaçmadım ya da kaçmak istemedim.

 

Ondan çok kendimi anlayamadım, tanıyamadım. Ne istiyorum, neyi istemiyorum anlamıyordum. Anlamsızlıklarımda boğulup yardım dilenen de oydu.

 

“Biliyorum nefret etmiyorsun.” kaşlarım çatıldı ve aynı anda dudakları kıvrıldı. “Çatma hemen kaşlarını. Ben bilmiyor muyum nefret ettiklerine nasıl baktığını, onları nasıl süründürdüğünü? Benden nefret ettiğini söylüyorsun çünkü öyle olmasını istiyorsun. Sen sadece bana deli gibi aşık olmaktan korkuyorsun.”

 

Kaşlarımı daha da çattım. Sözde beni tanıyan adama vurmak kafasını kırmak istiyordum ama her tekme attığımda zararlı çıkan ben olduğum için bu kez uslu durdum, sözlerim ise yine de bilendi. “Dışarıda onca erkek var, sana mı aşık olmaktan korkacağım? İki dakika yanlış bir olayın içinde olduk diye fazla uçmadın mı?” Alayla baktım, alaya almak istedim. “Daha dün ailemden beni vurup iki yabancı olduğumuzu söylüyordun şimdi ise aşktan bahsediyorsun. Senin de ne olduğun belli değil! Erkek değil misin oğlum, hepiniz aynısınız işte! Şu yatakta iki dakika durduk diye bıraktın tüm sözlerini, gururunu bir kenara.”

 

Bakışlarını kaçırır gibi oldu. Çenesinin o an nasıl kasıldığını neye kızdığını anlamadım. Bakışlarındaki kızgınlıkla bana döndü. “Ne demek istiyorsun? Seni tenin için mi seviyorum? Teninin tek dokunuşuyla bana yaşattığın cehennemi unutacağımı mı sandın?”

 

Evet, çünkü öyle davranıyordu. Çatılı kaşlarım, öfkeli bakışlarımdan da bunu gayet iyi anladı. Alayla güldü.

 

“Teninden gelecek her dokunuşa, teninden tenime değen her koku ile kendi mezarımı kazar oraya gönüllü bir şekilde giderim. Tek bir dokunuşunla aklımı kaybettiğimi, kendimi unuttuğumu saklamayacağım. Seviyorum kızım, seni. Teninin her bir karışı için çıldırıyorum. Yalan yok.” Derin bir soluk aldı. Onunla beraber bende aldım, zira şu an odaklandığım tek şey karıncalanan bedenimdi. Selçuk’un her kelimesi ile kelimeleri tenimi okşamış geriye bir sancı bırakmıştı. İhtiyaç gibi. Kelimelerinden ziyade parmaklarını isteyeceğim bir ihtiyaç gibi.

 

“Yaptıklarına gelecek olursak, Asya Hanım,” dediği gibi aramızdaki adımları hızla aştı, telaşla çekimine kapılmamak için geri geri adımladım ta ki sırtım kapıya çarpana kadar. Kapana kısıldım. Selçuk’un kapanı her tarafımı sarmış, her hücremi istila etmişti. “Benden kendini sakladığın, bana ölümünü yaşattığın için o tatlı canını sıkacağım.” İşte şimdi karşımda gördüğüm Varislerden biriydi. Kinci ve istediğini almak için her şeyi yapabilecek bir adam. parmakları tekrardan çeneme tutundu ve nazik olmayan fakat canımı da yakmayan bir hareketle bakışlarımı iyice kendine sabitledi. “Sözlerim için pişmanım, köpek gibi hem de. Özür de diliyorum ve ömrüm boyunca dileyeceğim de ama haksız değilim.”

 

“Ben sevilmeye layık biri değilmişim ve sen bunda haksız değilsin öyle mi?” Sevilmeye layık olmadığımı söylüyordu sonra da haksız olmadığını!

 

“Sevilmeye layık mısın?” Gözlerinde dolanan tilkilerin derisini yüzüp ona yedirmek istedim.

 

“Herkes sevilmeye layıktır.” Ani parıldamam ile dudakları kıvrıldı.

 

“Ama en çok sen sevilmeye layıksın ve ben bir eşek olduğum için hakkın olana dil uzattım.”

 

Somurtgan bir ifadeyle baktım ona. “Evet, eşeksin.”

 

“Affettin mi beni?” başını omzuna yatırıp büyük bir mahcubiyetle sorduğu soru ile derin bir soluk verdim.

 

“Sence Selçuk?” Madem beni tanıyordu cevabımı da biliyor olmalıydı.

 

Haline güler gibi oldu. Olumsuzca cıkladı ama keyifliydi de. “Affetmedin. Hatta bir gün affetsen dahi söylemez ikimiz ölene dek bana hatırlatıp duracaksın.”

 

Bir an gülesim geldi. Bakışlarımı kaçırmak istedim ama parmakları daha da baskı yaptı çeneme. Kaçamadım ondan. “Doğru tahmin.”

 

“Demiştim sana. Seni tanıyorum.”

 

“İyi bok yedin.” Huysuz sesim ile erkeksi kıkırtısı kulaklarıma ilişti. Çehrem daha da huysuzlaştı.

 

“Madem bazı şeyleri düzeltebildik o zaman artık aşağı inebiliriz. Çağrı puştu evi ayağa her an kaldırabilir.”

 

“Puşt sensin! Abime hakaret etme vala vururum seni!”

 

Peki o naptı kahkaha attı. “Aynen, aynen kesin vurursun öfkeli civciv!” dediğinde arkamda kalan kapıya uzandı ve kapıyı açtı. İkimizde kenara geçip kapıdan çıktık o arada da ona laf yetiştirme derdindeydim.

 

“Vurmaz mıyım sanıyorsun? Hatırlatırım daha önce vurmuştum.” Bir başkasında belki on kere düşünürdüm ama konu Selçuk olunca keyfi olarak da o kurşunu sıkabilirdim.

 

Odadan çıktığımız gibi üstümü kontrol ettim. Yukarıda uzun süredir durmuş olmalıyız ki pantolonumdaki ıslaklık neredeyse gitmişti. “Islak pantolondan da kurtuldum.”

 

“O aşağıda dökülen su muydu?” Yanımdaki bedenine bakışlarımı çevirdiğinde bacaklarımın arasında duran ıslaklığa baktığını gördüm. “Ben onu başka bir ıslaklık sanmıştım.” Hüzünlü çıkan ve sesinde yer edinen çapkınlık ile ilk an anlamadım sonraki an ise onu boğmamak için derin bir soluk aldım.

 

“Nasıl bir ıslaklık diye sormayacağım ama senin bu sınır bilmemezliğin bir gün sonun olacak!” diye bağırıp öfkeli adımlarla oradan ayrıldım. Arkamdan gelen adım sesleri ve neşeli sesi ile daha da öfkeleniyordum. Beni bu denli utandırdığı ve aklıma soktuğu pis sahneler yüzünden ondan nefret ediyordum!

 

“Sonum senin elinden olacaksa ben bu savaşa da tamamım yavrum.” dediği an merdivenlerin ucuna geldiğim an duraksadım.

 

Bakışlarım benden bağımszılığını kopup kendi iradeleri ile onu buldu. Benimle beraber duraksayan adımları ne olduğunu merak eder gibi bana baktı. “Yavrum mu?”

 

Ne olduğunu anladığı an gür bir kahkaha dudaklarından koptu.

 

“Bu kadar şaşırmanın nedeni benim aptallığım. Daha fazla tekrar etmeliydim.” Sesindeki çapkınlık asla azalmamış her an daha da artıyordu.

 

“Sence bu yüzden mi şaşırdım, Selçuk?” söylenip merdivenleri inmeye başladığımda adımları yine bana eşlik etti.

 

“Evet.” Başka bir ihtimale yer vermeyen sesini kesip ona yedirmek istedim.

 

“Çok hızlı gidiyorsun, o seni uçuran kanatlarını söker mabadına montalarım.”

 

Bu kez adımları duran oydu. Ona eşlik edip durmayan da ben.

 

“Ağzın daha da pis olmuş.” Yeniden hareketlendiğinde gülerek konuşmaya da başlamıştı.

 

“Bir sana pis.”

 

“Bir bana.”

 

Selçuk’u gördükçe neden aşık olmamam gerektiğini gayet iyi anlıyordum. Aşk aptallıktı.

 

Salona geri döndüğümüzde hatta diğerlerinin hala sofrada oturduklarını gördüğümde şaşırmamıştım ama gülerek Batur ile konuşan Baha'yı gördüğümde yere düşen çenemi toplamak zorunda kalmıştım.

 

“Baha?” İsmi dudaklarımdan koptuğu gibi bakışları bana döndü. Bendeki sıcak bakışları arkamdaki adam ile denk düştüğü an yok oldu. Kaşları yer çekimine maruz kalıp yere düştü.

 

“Bir saattir geldim, ortalarda yoksun. Neredeydin canım kardeşim?” Sakin tutmaya çalıştığı sesi ile yüzüm anında buruştu.

 

“Bilmek istemeyeceğin şeyler yapıyordum Baha. Duymak istediğine emin misin?”

 

Yemek masasına oturmak yerine ayakta dikilmeye devam ettim ve bizimkilere baktım. Bir beş saat daha burada durursak tüm Hardemir ailesi buraya göçebilirdi.

 

O rezil aileden her şeyi bekliyorum!

 

“Neyse,” Baha'yı boş verip Selma Hanıma baktım. “Selma Hanımcım, biz artık kalkalım. Misafirperverliğiniz için çok teşekkürler.”

 

Teşekkürlerim içtendi zira o ne kızı gibi saygısız kocası gibi düşmancıldı. Bu evdeki tek insan kesinlikle Selma Koraldı.

 

Selçuk ise… O insan olamazdı. Dört ayağı olan o boynuzu olan şekilsiz, insanlıktan, hayvanlıktan uzak bir yaratık olmalıydı.

 

Selma Hanım hızla ayağa kalkıp bize doğru yürüdü. “Kızım, doğru düzgü yemek yiyemedin. Biraz daha otursaydınız.”

 

“Selma Teyze, biz artık kalksak iyi. Hem tez çalışmamı tamamlamam

gerekiyor. Çocuklar da yoruldu tüm gün.” Çağrı abimi çocuklar diye bahsetttiği kişiler ben ve Enistik ve Çağrı abime ters ters bakan kişilerde yine bizdik.

 

Somurtmamın nedenini gayet iyi anlayan Selçuk arkadan üzerime doğru hafif bir şekilde eğildi ve çenesi neredeyse omzumun üzerine konmak üzereyken durdu. “Ailen seni hala çocuk olarak görmek isteyebilirler. Umursama. Seni burda olduğu gibi yirmi dördündeki kadına aşık olan bir adam var.”

 

Başımı sağ tarafıma çevirdiğim an dudakları ile aramdaki mesafe azaldı. Gözleri, gözlerimin en kuytu inine yol aldı. “Seni yirmi dördümde gömerim, adam!”

 

Benden romantik bir iltifat alsaydı daha çok şaşıracağını ikimizde biliyorduk. Yüzündeki tarifsiz mutluluk da bunun belirtgesiydi.

 

“Bu hallerin var ya,”

 

“Ben de seni tam olarak bu halde gömerim, Koral!” İkimizinde beklemediği o sese döndüğümüzde dibimizdeki Baha'yı gördük. Resmen adama özel sahne çektik.

 

Selçuk hızla bir adım geri atıp küçük bir tebesümü yüzüne yerleştirdi. “Hardemirlerin sevgi anlayışına alıştım gibi.”

 

İki aptalı bırakıp diğerlerine döndüğümde Enis’in hala tıkandığını Çağrı abimin ise bir köşede Selin ile bir konuda tartıştığını gördüm. Batur ve eşi ortalıkta yoktu ve şimdi ise kimsenin odağında ben yoktum.

 

Varlığımdan kimsenin haberi yokmuş, görünmezmişim gibi yanlarından yürüyüp gittim. Baha ve Selçuk kavgaya tutuşmuş, arkadaki ikili ise biraz daha zorlasa birbirlerinin boğazına sarılacakmış gibi duruyordu. Devam etsinler. Devam etmeliydiler.

 

Salondan çıktığımda sağ tarafımda dış kapı, önümde üst kata çıkan merdivenler ve solumda ise bir koridor vardı. İlk tercihim solumdaki koridor oldu ve aceleci adımlarla oraya doğru yürüdüm. İleride sesler geliyor, beni kendine çekiyordu.

 

Derin bir soluk aldım. Ardıma baktım ve bu kez beni takip eden Selçuk’a dair hiçbir şey bulamadım. Aslında geçen sefer de bulamamıştım ama bu kez daha dikkatli olduğum için bulurum diye düşündüm.

 

Selçuk yoktu. Adımlarım seslere doğru ilerliyor, her kelime ile yüreğim ağzıma geliyordu. Sesler artık daha net, daha belirgindi. İçinde geçen ismim ilk anladığım kelimeydi.

 

Koridorun sonunda sağ tarafta tek bir kapı vardı ve kapı yine aralıktı. İki gecedir tüm kapılar bana aralık. Şans mı kader mi bilmem. Geçen yüreğimi dayayıp dinlediğim kapıyı bu kez kinimle dinledim.

 

Her kelime nefesime çarptı. Nefesim boğazımda düğüm oldu. Ağzımı açıp bağırsam bir nefes için burda çırpınsam kimse göremeyecek ve yetişemeyecek gibi hissediyorum. Deliliğin kurtuluş olduğunu, aklın kaybediş olduğunu anladığım o andaydım.

 

Ne kaybettim ne kurtuldum. Ben benimle yanmaya hazır olan herkesi yakmaya and içtim.

 

Tüm sözleri aklımın en derin, en kine yuvarlanan köşesine gömdüm. Dudaklarıma alaylı gülüşümü yerleştirdim ve yanmaya hazır bir deli gibi değil de kurtulmuş bir akıllı gibi kardeşlerimin yanına gittim.

 

Sonrası karışıktı. Gülüyor, birilerine cevap yetiştiriyordum. Hatta bir ara Bahayla da kavga ettim.

 

Ama farklıydı. Ben gibi değil. Konuşan gülen kavga eden bedenim ama ruhum yine yok. Yine o cam. Yine beni benden ayıran o keskin hat.

 

“Asya!” Kulaklarıma dolan ismimle camdaki bakışlarımı soluma çevirdim. Enis’in tedirginleşen yüzüne anlamsızca baknıdım.

 

“Ne oldu, Enis?” Sakin sesim ile yoldaki bakışları tekrar bana döndü.

 

“İyi misin, sen?”

 

Gülümsedim. “İyiyim.” Bakışlarımı yeniden sağa çevirdiğimde bu kez Çağrı abimin arabasını yanı başımızda görmüş ve bir anlığına bana baktığını görmüştüm. Garip davranıyorlardı.

 

“Asya, sorun ne?”

 

Bakışlarımı Çağrı abimin arabasından ayırmadım. Yüzümdeki tebessüm silinmedi. “Sorun yok, Enis. Yaşıyoruz, nefes alıyoruz. Neden sorun olsun ki?”

 

“Garip davranıyorsun.” Enis benden ziyade kendine açıklama yapar gibiydi.

 

Yanıt vermedim. Daha çok kelimeler dökülmedi dudaklarımdan. Öylece izledim yolu. Kimi zaman öne geçe Çağrı abimin aracını kimi zaman da öne geçen Baha’nın aracını izledim. Tatlı bir rekabet içerisindelerdi. Ölümcül olmayan sadece kardeş arasında olan o düşmanlık vardı. Ölümsüz ve zararsız.

 

Telefonumun sesini duyduğumda açmadım. Bir kere daha ısrarlı arama arabanın içinde yankılandığında dayanamayıp kabanımın cebindeki telefonu çıkarmış ve arayan kişiye bakmadan telefonu kulağıma koymuştum.

 

“Asya Korgöz Hardemir mi acaba?” İki soyadı aynı anda kullanan biri mi?

 

“Evet, benim.” Tanımadığım adamın aldığı derin soluğu duydum.

 

“Hanımefendi, arkadaşınız şu an kötü bir durumda. Çok fazla içti ve sadece sizi aramamızı istedi. Atacığım konuma gelebilir misiniz?”

 

Aramaya bakmamıştım ama arayanın Belçim olduğunu ve yine bir yerlerde içip içip sızdığını anlamam çok da beni zorlayan bir soru olmamıştı.

 

“Konumu atın siz. Yoldayım zaten. Ben gelene kadar ona göz kulak olur musunuz?” Sıkıntılı soluğum ortamda yankılandığında adam beni onaylamış ve bende ardı peşi teşekkürümü dileyip telefonumu kapatmıştım.

 

“Nereye gidiyoruz?” Enis’in direkt konum istemesi ile yüzümdeki sahtelik ve cansızlık silindi. Sahici bir tebessüm küçük bir kıvrımla yüzümde yer ediniverdi.

 

“Pavyona.”

 

“Ne?” Şaşkın sesi ortamda yankılandığı an bakışları da üzerime düşmüştü.

 

“Ne alaka?”

 

“Belçim içmiş. Beni aradılar.”

 

“Başka arayacak kimse yok mu? Bak bu kızdan da durmadan bir darbe alıyorsun. Uzak dur.” Yoldaki bakışları arada bir bana dönüyor, telaşını yansıtıyordu.

 

“Ne benim ne de onun bu konuda arayacak başka kimsemiz yok. İki darbe ile de yıkılmam Enis.” dediğimde telefona gelen konuma bakıp Enis’e gösterdim ve ilk yol ayrımında sola döndük.

 

“Yalnız değilsin, Asya.” Demin sesinde var olan telaş silinmiş, keder oturmuştu.

 

Güldüm. “Acıma. Öyle bir şey değil bu. Kızsal ve ikimizin arasında.”

 

Bir an rahatladığını, koltuktaki bedeninin gevşediğini gördüm ve o an ikimizin telefonu da aynı anda çaldı. İkimizde telefonu açıp birbirimize alayla baktık.

 

“Asya, nereye gidiyorsunuz?” Çağrı abimin meraklı sesi ve Baha’nın “Deve kuşu, aracı neden yoldan saptırdın?” sesi ile beraber aynı anda yankılandı.

 

Kıkırdadım. İkisinin arasındaki bu farklılık ilk defa bu denli gözüme çarpıyordu.

 

“Pavyona.” Sesim diğer ikilinin arabasına düştüğünde bir süre sessiz kaldılar.

 

“Anlamadım, canımın içi?” Çağrı abimin gerçekten de anlamadığını belli eden ses tonu ile içine düştüğüm ruh halinden giderek sıyrılıyor, bedenim ve ruhum arasındaki o köprüyü yeniden var ediyordum.

 

“Lan, ben yoldan çıkmaya hazır değilim! Allahıma annem beni eve almaz.” Baha’nın anında uyum sağlayıp birde Periden bahsetmesi ile kıkırdadım.

 

“Siz eve geçin. Bizim küçük bir işimiz var.” dediğimde Baha’nın kızgın sesi arabanın içinde yankılandı. Enis bu kez de aracı sağa çevirdi.

 

“Ordan bakınca gavata mı benziyoruz? Kızım senin pavyonda ne işin var?”

 

“Asya, adam akıllı bir yere de gidebiliriz. İçmek için orası iyi değil.” Çağrı abimin sesini işittiğimde dışarıdaki araçlara gözüm ilişti ve onu aramaya başladım.

 

“Baha, paraya ihtiyacım var. Pavyonda da iyi para var diye duydum.” dediğimde ondan beklemediğim sözler dudaklarından döküldü.

 

“Her gün o pavyonlardan kurtulmak için savaşan kaç kadın ile yüz yüze geliyorum senin haberin var mı?” O aptal çocuksu yanı gitmiş, bana hiç göstermediği o avukat yanını gösteriyordu. “Saçma sapan bir şekilde diline doladığın o yer, kimilerinin mezarlığı Asya! Bir dahakine daha dikkatli konuş, abim. Unutma dilden dökülen her kelime dua yerine geçer.” Bu andan sonraki o ciddiyeti gitmiş o eski haline geri dönüvermişti. “Salak salak kelimelerde ağzına alma. Mal ya,” diye en sonunda bana söylediğinde durup düşündüm.

 

Haklıydı. Eğlence sektörünün en kirli katmanlarında hep ezilen kadınlar olurdu. Bedenlerine, ruhlarına göz diken onlarca kirli bakışlar, kirli diller olurdu ve yine bir konuda haklıydı. Dilden dökülen kelimelerin değeri vardı. Sadece kalp ve akılla olmazdı. Bilmek, üzülmek farklıydı öylesine şaka mahiyetinde dile dolamak başka bir şeydi.

 

Dil, üzüntüleri yalanlar; yalanları başına yıkardı.

 

“Belçim'i almaya gidiyorum.” Baha'ya söyleyebileceğim tek bir kelime yoktu.

 

“Bana bu kız arkadaşım demeseydin, ben yine o delinin senin arkadaşın olduğunu anlardım. İkiniz de sorun yaratmadan durmuyorsunuz!” diye bana da kızdığında şaşkın bir ifade ile ona baktım.

 

“Senin için sorun olduğum için kusura bakma ya. Ailenin huzurunu falan da kaçırıyorumdur.”

 

Adamı daha affetmedim bana dediklerine bak! Baha'yı asla affetmeyecektim.

 

“Ben onu mu diyorum be kızım!” Sitemli sesi ile kollarımı göğsümde bir araya getirip bakışlarımı sağ tarafımdaki camdan çektim çünkü tam dibimize gelip araçtan bana bakan kişi Bahaydı. “Asma hemen suratını.”

 

“Kapa telefonu Baha! Benle de muhatap olma. Dengim değilsin.” dediğimde şen kahkahası kulaklarımı ilişti.. Çevremdeki herkes hakaretten anlıyordu resmen.

 

“Canına kurban olduğum, kapatıyorum.” dediğinde Enis’in telefonuna şokla bakındım. Olmayan sesleri daha önce hiç duymamıştım. Ta ki şimdiye dek.

 

“Yüzsüz herif.” Enis'in yanımdaki şaşkın sesi, elimdeki telefondan yükselen Çağrı abimin sesi ile karışmış ve arabanın içinde yüksek iki erkek kahkası yankı bulmuştı.

 

“Sanırım artık nasıl oynaması gerektiğini anlamış” Çağrı abimin sesini duyduğumda kaşlarımı çattım.

 

“O çakalın yeni öğrendikleri umrumda değil, vaktinde akıl edebilseydi!” Bağırıp çağırmak istemiştim lakin sesim kulaklarıma iliştiğinde duyabildiğim sadece sitemdi.

 

“Sen daha fazla kızmadan biz senin sapıtan arkadaşını alıp gelelim. Üç aracın gitmesine gerek yok. Ben giderim.”

 

“Olmaz. Belçim beni aradıysa ben gitmeliyim. Siz Baha ile eve geçin. Bir saat sonra eve geliriz biz.” Kimseyi değil de kırgın dostunu arıyorsa onu yalnız bırakmazdım. Ben genel olarak değer verdiklerimi yalnız bırakamazdım.

 

“Aynen, seni pavyona tek yollayacağız!” Çağrı abimin gülüşünde hafif öfke vardı.

 

“Enis yanımda.” dediğimde sözümü böldü Çağrı abim.

 

“Enis'i yoldan çıkartıyorsun. Güvenmiyorum ikinize.”

 

“Bari yüzsüz gibi bu cümleleri kurmasan mı?” Enis'in öfkeli homurtusu ile Çağrı abimin gür kahkahası arabada yankılandı.

 

“Lan, bebe abinle nasıl konuşuyorsun?” Çağrı abim tamamen eğlencesindeydi.

 

“Benden sadece bir yıl büyüksün!” Enis'in en küçük olması sanırım hoşlandığı bir konu değil.

 

“Bir yıl yedi ay büyüğüm ikinizden ve bu da abiniz olmam için gayette yeterli bir süre.” Neşeli kahkahası tekrardan araçta yankılandı. “Hatta otomatikman Asya'dan dört beş dakika önce doğduduğun için sen de abi sayılırsın. Yani belki.”

 

“Defol! Enis benim abim değil ikizim. Hayırsız abilerimin kategorisinde olup mükemmelliğini bozamam.” Kesinlikle şu an yalakalık yapıyorum. Enis, Çağrı abimin dediklerini mantıklı bulup da sürekli bunu başıma kakarsa ikisini de diri diri gömmek zorunda kalırdım.

 

“Bence yeterli bir yanıt aldın, sevgili abimiz.” Enis'in şen sesine benim gülüşlerim karışmıştı.

 

Enis, abimin daha fazla konuşmasına müsade etmeyip telefonu kapattı ve sinsi bakışları bana döndü. “İkizinim ve senden beş dakika kadar önce doğdum. Yani dilimden kurtulamazsın!”

 

Hardemirlerin geneli şerefsiz demiş miydim?

 

Huysuz ifademi gördüğünde yeniden şen kahkahası arabada yankılandı ve biz araçtan inene dek sürekli benim abim sayıldığını, ona abi demem gerektiğini söyleyip durmuştu ve ben ilk kez kibar bir insan olarak susup onu kendi haline bırakmıştım.

 

Atkımı biraz daha burnumun üstüne doğru taşıyıp pavyonun girişine baktım. Rengarenk yanıp sönen tabelalar sol kapıda yanıp sönen Dilber ismini yine de gölgede bırakamamış, devasa bir fotoğraf oraya asılmıştı.

 

Sarışın kadının fotoğrafından bakışlarımı çekip arabadan inen Baha ve Çağrı abime baktım. Çağrı abim buralara alışıktı. Benim yüzümden.

 

Baha ise ilk kez geldiğini yüzüne yansıtmış ve tekinsiz bir sokağa adım atmış gibi önünde durduğumuz kapıya bakıyordu.

 

“Çok tehlikeli bir yer.” Bakışları kapıdan ayrılıp etrafta gezindiği sırada Çağrı abimin yüzündeki o alaylı gülüşü gördüm. Onu tanıyorsam bu gece uslu durmayacaktı.

 

“Asıl tehlike içeride.” Çağrı abimin soğuk sesi, buz tutmuş havayı dahi kesip Baha'ya çarpmıştı.

 

Baha ne olduğunu anlamaz gibi önce Çağrı abime sonra bize bakmıştı. Omuz silkip içeriye giren Çağrı abimi takip ettim. Aynı anda Enis’de benimle adım attı. Geride bir tek Baha kaldı ve O'nun da adım sesleri homurdanmalarına eşlik ediyordu.

 

“Enis,” Baha'nın seslenmesi ile Enis omzunun ardından abisine dönmüştü.

 

“Sen de daha önce pavyona geldin mi, oğlum?”

 

“Gelmedim, abi. Ne işim olur böyle yerlerde.” Enis'in yüzünü buruşturup yeniden önüne dönmesi ile göz göze geldiği kişi bendim. “Bence bu konunun uzmanı olan Asya Hanım ile sen bir görüş.” Gülerek daha seri adımlar atmış ve öndeki Çağrı abime yetişmişti. O arada da Baha bana yetişmişti. Enisteki ters bakışlarımı ona çevirdiğim an iki eli de teslim olurmuş gibi havalandı.

 

“Kavga etmek için gelmedim.”

 

“Ne diye her delikten çıkar oldun, o zaman?” Korallara gelmesini istememiştim. Belçim'i almaya gelmesini de istememiştim ama geldi ve gelmeye devam edecek gibi de duruyor.

 

“Kardeşlerimi o adamın evinde yalnız bırakmak istemedim.” Korallara güvenmiyordu.

 

“Bir daha Enis ve Çağrı abimi yanıma almam. Sen de bir daha gelmek zorunda kalmazsın!” İçeriye girdiğimiz gibi bizi uzun ve kırmızı ışıklarla bezenmiş bir koridor karşılamıştı. Adımlarım ilerledikçe müziğin sesi daha yoğun bir şekilde kulaklarıma ilişiyor, bedenime çarpıp seken titreşim rahatsız etmeye başlıyordu.

 

“Yine de gelmek zorundayım.” Baha'nın kısık çıkan sesine karşı ona döndüğümde dalgın bakışları yüzümde geziniyordu.

 

“Duymadın mı beni? Kardeşlerini bir daha Koralların evine götürmeyeceğim dedim!” Müziği bastırmak için mi bağırıyorum yoksa Baha'ya olan öfkemden mi bağırıyorum bilemiyorum.

 

“Sen duymadın herhalde!” Yüzündeki dalgınlık kırılmış yerine öfke gelmişti. “O itin evine tek bir kardeşimi dahi yollamam diyorum. İnatla gitmekten bahsediyorsun sen! Kızım ben seni o yavşakların ininde tek tutar mıyım?” Ve kesinlikle Baha'nın yükselen sesi müziği bastırmak için değildi.

 

Yüzümdeki şaşkınlık ifadesini silmek istedim. Açık kalan ağzımı kapatıp bakışlarımı ondan kaçırdım ama yeniden bakışlarım Baha’ya kayıyor sanki ciddiyetini ölçmek ister gibi üzerinde durmak istiyordu. Bedenim benden komut beklemeyip kendi isteğine göre hareket etmeye başlamıştı.

 

“Ben,” sesimin çıkmadığını fark ettiğimde öksürüp sesimi toparlamaya çalıştım. “Ben senin kardeşin değilim.” Bağırmamıştım. Müzik az çok sesimi baskılamıştı ama o yine de duymuştu.

 

Bakışlarımı ondan çekip hızla yanından ayrılmak için iki büyük adım attığımda kolumdaki elini hissettim önce sonra ise kendimi onun önünde buldum. Öfkeli hareketlerinde canımı yakan tek bir an yoktu. Beni durdurmak istemişti ve durdurmuştu.

 

Gözlerine baktığımda öfke ve kusmayı bekleyen nefret beklemiştim ama orda yalnız pişmanlık vardı. “Özür dilerim. Abin olmayı ilk an beceremediğim, acılarını sürekli deştiğim için özür dilerim.”

 

Yutkundum ya da yutkunmaya çalıştım.

 

Nefes aldım ya da nefes almaya çalıştım.

 

Bekledim ya da Baha'nın amalara sığınmasını bekledim.

 

Bekledikçe o da benimle bekledi. Dudağından tek bir ama çıkmadı. Tek bir ama sen kötüsün, ama sen neden oldun, ama sen çıkmadı.

 

“Eğer özründe gerçekçiysen Baha,” derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim. Soluklarım boğazımda takıldı kaldı. “Seni affetmiyorum. Benden nefret etmeye devam et çünkü ben seni aslâ abim olarak görmeyeceğim.”

 

Bileğimdeki eli boşluğa düşer gibi tenimden uzaklaştı. Bir adım benden uzağa attı ve gözlerinde beklemediğim o yaş belirdi. Kirpiğinde asılı kaldı, intiharını uzattı.

 

“Herkesi affettin. Beni de affedersin belki.” Küçük bir çocuğun umudunda yükselen sesi ile bakışlarımı ondan ayırdım.

 

“Mahşerde seninle hesaplaştığımızda belki affederim.”

 

Dudakları acıyla iki yana kıvrıldı, gülmek istedi lakin başarısız kaldı. Acısını gizleyemedi. “Çok kincisin. Tıpkı annem gibi ve annem hep bu yüzden kaybetti. Asya,” Sanki soluk almaya ihtiyacı varmış gibiydi. “Annemi çok seviyorum. Hepimiz annemizi çok seviyoruz ama sen onun gibi olma olur mu? Bu kini daha önce gördük ve en çok zarar gören hep kinin sahibi oldu. Sonra etrafındakiler. Beni affet diye demiyorum, çünkü mahşere kalmayacak affedişin. Ben kalbindeki tüm izleri sileceğim. Bunu anlatıyorum ki gece kinle değil huzurla uyuyasın.”

 

Aptal aptal konuşmadığında kelimelere karşı olan özeninden, cümlelerdeki manipülasyonundan işindeki yeteneği hakkında az çok tahminim oluyordu. Önce vicdan azabı, sonra ise acabaları sığdırmıştı zihnime.

 

Bakışlarımı hızla yüzünden ayırdım. Sanki bu gecenin sonuna kadar onunla konuşsam gerçekten de mahşere kalmayacakmışız gibi.

 

Konuşmadım, o da konuşmamı beklemedi. Kırmızı koridorda ilerledim ve ileride duran kapıya vardığımda Baha’da bana yetişmiş ve kapıdaki iri yarı adama bir şeyler söylemeye başlamıştı. Ne dediğini şu an duyamayacak kadar zihnimde cehennem kaosu vardı. Belki de bir mahşer. Bir hesaplaşma.

 

Önüme eğdiğim bakışlarım, Baha'nın elimi tutması ile son buldu. İçeriye girerken beni de ardı sıra içeriye sürüklemiş orda bırakmamıştı.

 

“Ön taraftalarmış. Enis, Belçim'i bulmuş.” Sol avucunda benim avucum, sağ avucunda da telefonu vardı. Enis haber etmiş olmalıydı.

 

Az önce hiçbir şey yaşanmamış gibi konuşması ile rahatladım. Devam etseydi en fazla bağırıp çağırır ama yanında tek bir kelime dahi edemezdim. Beni susturmasını iyi biliyordu.

 

İlerlerken hissettiğim bir kaç göz ile oraya döndüm. Bir masanın etrafına oturmuş ve bana bakan kırklı yaşları devirmiş dört adam ile anında göz göze geldim. İçlerinden biri elindeki içkiyi kaldırıp beni selamladığında orta parmağımı kaldırdım.

 

Önce şaşırmış ardından ise kahkaha atmaya başlamıştı şerefsizler. Neredeyse onların kızları yaşındaydım ve yaptıkları şeye bak.

 

Baha yaşananlar fark etmeden önüme döndüm ve ilerlediğimiz masayı o an fark ettim. Belçim, Enis ve Çağrı abim bir masada oturmuştu. Belçim, bir kolunu Enis'in omzuna atmış ona bir şeyler anlatıyor, Enis ise belinden tutup sandalyede sürekli sallanan arkadaşımı sabit tutuyordu. Yüzünde ise bıkkın bir ifade.

 

Çağrı abim ise her gün buraya geliyormuş gibi arkasına iyice yaslanmış, elindeki rakıyı keyifle içiyordu. Arada bir de sahnedeki kadına eşlik ediyor, müziğin keyfini çıkarıyordu. Bunları Baha'da görmüştü.

 

“Şerefsiz her ortamda en karlı çıkan kişi olmayı nasıl beceriyor, aklım almıyor!”

 

Baha'nın kızgın ve sitemli sesi ile bir an gülüşümü yutamadım ve kısık gülüşüm ortamızda yankılandı. Omzunun üzerinden bana dönen bakışlarında haylazlık vardı.

 

“Hayırdır, küçük hanım? Abinize sövünce bir keyiflendiniz.” dediğinde başımı hızla aşağı yukarı salladım.

 

O da gülüşüme eşlik etti o an. Koridorda hiçbir şey yaşanmamış gibi ardımızda anlık olarak bırakıp masaya vardık ve Çağrı abimin yanındaki boş sandalyeye gövdemi bıraktım. Yan masadaki boş sandalyeyi de Baha çekip Belçimin yanına koydu ve oturdu. Öfkeli bakışları hala Enis'e bir şeyler anlatan Belçimdeydi.

 

“Lan, esmer şeker!” diye Belçim'e seslendiğinde Belçim bizim geldiğimizi yeni fark edip Baha'ya döndü. Beni hala görmedi çünkü kızın tek gözü kapalı diğer gözü ise kapanmak üzereydi.

 

“Baha şerefsizi?” Şaşkın sesi masada yankılandığında Çağrı abim ile aynı anda güldük. “Baha sen sadece benim rüyalarımda değil miydin köpek?”

 

“Ne rüyası kızım? Tövbe tövbe, beni pis işlerine alet etme bak!” Baha'nın ne düşündüğünü anladığım an yanaklarım kızarmıştı ama gülüşümü de bastıramamıştım.

 

“Olmaz,” Belçim peltekleşen kelimeler ile konuşmaya başladı. “Sen benim pis rüyalarımsın.”

 

“Oha, aşk itirafı!” deyip yanımdaki Çağrı abimi dürttüm. O da bunu beklemiyormuş olmalı ki şaşkın bir ifade ile Belçim'e bakıyordu.

 

“Alın şu kızı! Daha fazla elden giden namusum hakkında yorum yapmasını istemiyorum!” Baha'nın tedirginleşen haline eli kolu da dahil olmuş, Belçim'in yanındaki sandalyesini Çağrı abimin dibine kadar çekmişti.

 

Belçim kafası ksrışmış gibi iki gözünü de tam açıp Bahaya baktı. “Nolmuş namusuna?”

 

“Göz koymuşsun ya!” Baha korku ile bağırdığında dudaklarımı birbirine bastırıp gülüşümü tutmaya çalıştım.

 

“Mal,” deyip Belçim esnedi ve tekrardan Enis'e döndü. “İşte Enis, senin ikizin de mal biriydi.” dediğinde yüzümdeki tüm gülüş silindi.

 

“Ben ne alaka?” Belçim sesimi duyduğunda kıkırdayarak bana döndü.

 

“Aaa, Asya'nın ruhu gelmiş. Cehennemden çıkış izni var mıydı?” Ciddi sorduğu soru ve hala dudaklarında asılı kalan o salak gülüş ile bana bakıyordu.

 

“He, Belçim cehennemden çıkış izni var. Hatta seni de götürmeye geldim.” dediğimde birden ağlamaya başladi.

 

“Ama Asya ben daha Baha'yı dövemedim. İçimde kaldı. Hep rüyalarda dövüyorum şerefsizin oğlunu! Onu dövsem sonra gitsek?” diye ruh diye bildiği ben ile bir anlaşma yapmaya başladı.

 

“Lan beni dövdüğünü mü görüyordun?” Baha'nın eli kalbine gitmiş derin bir soluk vermişti ki birden yine köpürdü. “inşallah şerefsiz dediğin babamdır! Bak anama laf söyletmem valla burda saç baş dalaşırız esmer şeker!” diye çemkirdiğinde kahkahamı artık bastırmak imkansızdı.

 

“Ben sadece Asya'ya şerefsiz derim.” Belçim dudaklarını büktüğünde Baha'ya baktı. “Baha,” diye seslendiğinde Baha çatık kaşları ile hıçkırmaya başlayan kadına döndü.

 

“Ne var?”

 

“Sen de şerefsizsin ya, Asya'da şerefsiz. Siz de genetik mi bu?” Meraklı sesi ile gülsem mi ağlasam mı bilemedim. O arada masaya yeni bir rakı şişesi getiren garson ile bende kendime bir bardak doldurmuş karşımdaki ikiliyi keyifle izlemeye başlamıştım.

 

“Belçim, ben de mi şerefsizim?” Enis'in sesi ile Belçim bu kez ona döndü ama Enis yerine çok farklı birine bakıyordu. Çağrı abime.

 

“Tipin şerefsiz gibi.” dediğinde Çağrı abimin anında kaşları çatıldı. “Ama Eniscik masumcuk,”

 

Enis kahkaha atıp Belçim'i daha sağlam tutmaya başlamıştı. “O zaman saldır kurt. İstediğine istediğini de.”

 

“Enis,” Enis ona üzüntüyle bakan kıza döndüğünde gülüşü soldu. Belçim'in yanaklarından yaşlar firar etmişti. “Merih'i o soğukta dışarıya attın mı? Çok soğuktu dün gece. Üşür.”

 

Belçim, Merih abimi ilk andan itibaren seviyordu ve asla bir karşılık alamamıştı. Bunu etrafımızda olan herkeste bilirdi, Merih abim de dahil ama ikisinin olmayacağını bir Belçim bilmezdi. Merih abim onu hiç sevmemişti.

 

“Asya'da onlarla dışarı çıkacağını söylediği için oyun iptal oldu.” Enis merhametle Belçim'e bakıp onu sakinleştirmeye çalışıyordu. “Hem Asya, abilerini yüzüstü bırakır mı?”

 

“Asya, intikam için seni bile satar.” deyip yeniden esnedi ve başını masaya gömdü. “Merihte beni sattı. Acılarım hiçmiş. Sever sandım. Sevmedi. O sadece Asya için yaşıyor. Varsa yoksa kardeşi.”

 

Sonlara doğru kısılan sesi ve giderek boğuklaşan sesi ile uyuyakalmıştı. Bakışlarım hem aşk acısı çeken hem de dostundan yara alan arkadaşımda takılı kaldı. Onun zarar görmesine neden olan bizim ailemizdi. O'nun zarar görmesi için bizim ailemizden para alan da onun ailesiydi. Bizi mahveden ailelerimizdi.

 

“Merih denen şerefsizi ellerimle boğacağım.” Baha kafasını masaya gömüp uyuyan kıza bakıp öfkeyle konuşmuştu.

 

“Sevmediği bir kadına umut vermediği için mi?” Kaçıncı bardağımdı? İkiyi devirdiğimi biliyorum. Başı omzuma düşen ve içmeye devam eden Çağrı abimin de ikiden fazla içtiğini biliyorum ama gerisi yok.

 

“Lan!” Baha'nın bakışlarını üstümde hissettiğimde ona baktım. Ama bir sorun vardı. Bahadan çok var.

 

Hala öfkeyle bağırıp bir şeyler söyleyen Baha'ya elimi kaldırdım ve “Dur!” diye bağırdım. Hepsi birden durdu. “Baha sen dur, diğer Bahalar durmasın. Bulamıyorum seni!”

 

Baha nerede ki?

 

Enis? 

 

“Enis deyip hızla ayaklandığımda başı omzumda olan Çağrı abim yere düştü. Dengemi sağlayamayıp bende düştüm. “Enis? Enis nerde?”

 

Başımda dikilen direği gördüğümde sırıttım. “Eniscim, burda mısın?”

 

Enis tek hamlede beni kucağına aldığında kıkırdadım. “Enis, uçuyorum!” Kahkaham bizim masanın dışına taşmış etraftaki bazı kişilerin bize dönmesine neden olmştu. Bunu Baha ve Enis de fark etmişti.

 

“Dönün lan önünüze!” Baha’nın öfkeli sesini duyduğumda kollarımı Enis’imin boynuna sarıp yüzüne baktım. Garip bakıyordu. Benle ne yapacağını bilemez bir ifadeyle bana bakıyordu.

 

“Eniscim,” üç yaşımdaki o küçük kız çocuğu Enis’e mırıldanıyordu. “Gördün mü gökyüzündeyiz. Sadece sen ve ben,” dudaklarımdan kaçan hıkırık ile duraksadım. “Bizim sığınağımız.” dudaklarımın arasından kaçan kıkırtı ile başımı arkaya doğru attım. Ama gökyüzü kapalı.

 

“Neden yıldızlar ölmüş? Hepsi nerede?”

 

“Bulutlar onları saklamış.” Enis’in mırıltısı ile bakışlarımı yeniden ikizime çevirdim ama Eniste iki tane olmuştu.

 

Gerçek Enis'i tutmaya çalıştım. Elimden kayıp gitti. “Enis, sen tek benim ikizimsin. Diğeri olamaz.” Diğeri sahteydi ki! Neden Enisim gibi giyinip onun gibi hareketler yapıyordu!

 

“Başkası yok zaten, Asya.” Enis'in hoş kıkırtısı kulaklarıma iliştiğinde bende güldüm. Çünkü Enis çok güzel gülüyordu.

 

“Belçim!” diye seslendiğimde masaya gömülü kafasını kaldırıp hı’ladı.

 

“Ben sana küstüm.” Başımı yeniden Enis’in omzuna gömüp esnedim.

 

“Asya, ben de sana küsüm ama. Senin yüzünden ev yok.”

 

“Var, var. Bir sürü ev var.” parmaklarımı kaldırıp tek tek saydım. “Doruker evi, Hardemir evi,” dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. “Korgöz evi, Koralların evi bir de Törelerin evi.”

 

“Hem Selçuk hem de Temur’u aynı anda mı yürütüyorsun sen?” Baha’nın şaşkın çıkan sesi ile düşünmeye başladım.

 

“Baha, Temur ve Selçuk yürüyor ki. Ben onları kucağıma mı alıp yürütüyor muşum?” Dudaklarım bir an öne doğru büküldü. “İkisi de çok iri ama. Nasıl taşim koca adamları?” Gözlerim anında dolmuştu. Yürüyemiyorlarmış ya! Yazık olmuş.

 

“Abi, zaten normalde de kafası zor basıyor bari içmişken zorlama!” Enis’in gülerek kurduğu cümleyle bende güldüm.

 

“İçmiş Baha, zorlamayalım. Salak zaten o.”

 

Enis de benimle beraber gülmüşken Çağrı abimin sesi de aramıza katıldı.

 

“O salak abin peşimi bırakmıyor, Asya!” Huysuz sesi ile ona uzanmaya çalıştım ama ben hala gökteyim. Yerdeki abime yetişemedim.

 

“Ya, abişim Baha'yı ben döverim. Sen üzülme.”

 

Çağrı abim tek gözü kapalı bir şekilde bana bakındı. “Keşke bende dövebilsem.”

 

Yanında duran Baha, benim canım abimin kafasına bir tane geçirdi! “Lan it, sokturma hayallerine!”

 

“Aaa, ayıp şey!” diye çığlık attım. “Baha, ayıp şey dedi, abime!”

 

“Sen deme abisinin gülü!” Çağrı abim bana tedirginlikle baktığında kıkırdadım.

 

“Ben demem ilerideki karısı soktursun onun hayallerine.” Bir kere ben küfür etmem. Elit bir kadınım sonuçta!

 

“Kimse bu ayıyla evlenmez ki!” Belçim hıçkırıp bir bardak rakıya daha uzandı.

 

Baha hızla onun elindeki bardağı kapıp kafasına dikti ve öfkeyle Belçim’e döndü. “Üçünüz var ya, üçünüz elimde kalacaksınız! Gelen giden bana sövüyor!”

 

Çağrı abimle aynı anda kıkırdamaya başladık. Eniste oturduğu sandalyede beni kucağına çekmiş kollarını etrafıma sarmıştı. Kollarımı Çağrı abime uzattım. “Abi,”

 

Çağrı abim bana döndüğünde yüzünde şapşal bir ifade vardı.

 

“Ne oldu abim?”

 

“Eve gidelim, yoruldum.”

 

“Ben burdayım bana desene!” Enis’in huysuz sesi ile omuz silktim. Çağrı abimle gideceğim ben. O daha eğlenceli. Enis’in içi yaşlı.

 

Çağrı abimin yüzündeki şaşkınlık gidip kendini havalı sanan ama üç yaşındaki altına eden bebeklere benzemişti. Onu öyle düşününce kıkırdayışım arttı. Kahkaha atmaya başladım. “Enis, bak altında boklu bez olan Çağrı abimmiş.”

 

“Lan,” Çağrı abim bana kızdığında daha da güldüm. Belçim ve Baha da bize eşlik etmişti.

 

“Kalk kız, yok sana artık abi.” Çağrı abimin sözleri ile durdum.

 

Gülüşlerim soldu. Kalbimdeki kesiklerden kanların yeniden akmaya başladığını düşündüm. “Abi, sende mi annem gibi beni istemiyorsun? Sen de mi beni kapının önüne atacaksın?” Gözümden hangi ara yaş aktı bilmiyorum. Belki de kalbimden akan ilk kan damlasından akmıştı gözümdeki yaşlar. Belki de akan göz yaşı değil de kalbimdeki yaşlardı.

 

“Asla,” Çağrı abim hızla yerinden kalkıp yanıma adımlıyordu ki ayağı kaydı. Önümde yere düştü ama yine de umursamadı. Aramızda duran yarım metrelik mesafeyi dizlerinin üstünde sürünüp geldi ve başını bacaklarımın üzerine koydu. Kolları ile de bacaklarıma sarılmış sanki tüm gücüyle bana tutunuyordu. “Ben kardeşimi asla bırakmam, Asya. Kıyamam ki ben, sana. Miniciksin zaten. Nasıl kıyılır sana?”

 

Siyah saçlarına parmaklarım daldı. “Annem bana kıydı. Peri de kıyacak bana.” O da anne. Kötü. Sarhun babam da aynısını demişti zaten. Anneler hep kötüymüş, çocuklarını sokağa atarlarmış. Onun kızı da aynısını yaptı. Beni koruyamamıştı, Çağrı abimi de evlatlıktan reddetmişti. Peri Korgöz de hepimize kıyardı.

 

“Annem bizi sever ki,” Çağrı abim başını dizlerimden kaldırıp bana bakındı mahmur bir ifadeyle. “Annem seni de sever. Annem cezayı da sever.”

 

Annem yapmaz demedi. Annem cezaları sever dedi.

 

“Annemiz seni hep sıcak tutar, Asyam.” Enis’in sesi ile kalbimdeki çıtırtıların sesizleştiğini duydum. “Annem seni çok seviyor, babam da seni çok seviyor. Hepimiz seni çok seviyoruz.”

 

“Boşuna kendini yorma, Enis.” Belçim hıçkırıp bir bardak rakıya daha uzandı, Baha yine elindeki rakıyı kapıp kafasına dikti. “Sarhun, onu Peri’ye karşı yeterince doldurdu. O Asya’nın annesi değil, düşmanı.”

 

Kıkırdamaya başladım. Belçim doğru söylüyordu. Enis’e dönmeye çalıştım ama yönleri karıştırdım. “Doğru! Babam, Periler kötüdür dedi. Sevmem ki Perileri. Şeytanları severiz.”

 

“O şerefsiz artık gebermeli!” Baha’nın öfkeli çıkan sesi ile kaşlarımı çatıp yerimden kalkmaya çalıştım ama iki Hardemir yüzünden yerime mıhlanmıştım.

 

“Babama dokunursan seni döverim!” Bağırdığım gibi Çağrı abim oflayıp dizlerimden başını kaldırdı. “Bağırma, velet!”

 

“O senin baban değil! Deden o, deden!” dediğinde durdum.

 

“Anladım anladım! Siz babası, siz de dedesiydiniz... Okey, okey!” Dizideki kadını taklit etmeye çalıştığımda Belçim de bana eşlik etmişti ve en sonunda ikimizde gür kahkahamızı salmıştık.

 

“Ne diyor bunlar?” Enis’in şaşkın sesi ile Baha’nın bıkkın sesi ortamda yankılandı.

 

“Kafayı aynı raddede yemişler.”

 

“Beyler,” Hemen dibimde duyduğum ses ile başımı kaldırdım. Karşılaştığım ilk şey iri, irice bir göbek oldu. Önümdeki göbek o kadar büyüktü ki üstündeki gömleğin düğmeleri zorlanmış ve adamın kıllı teni ile bakışmıştım. Göbek deliğinin etrafında elli santim kıl olur muydu ki?

 

“Buyrun?” Enis'in tatlı sesini duyduğumda yine kıkırdadım ve başımı iyice boynuna gömüp gözlerimi yumdum. Uykum gelmişti.

 

“Kızlarla işiniz bittiyse biraz da biz kucağımıza alsak mı?” Gevşek gevşek konuşan adam ile gözlerimi açıp bu kez yüzüne baktım. İçeri girdiğim ilk an bana bakan o masadaki adamlardan ikisi şu an başımızda dikilmişti.

 

“Ne diyorsun la sen, ibnenin piçi!” Baha anında ayağa kalkmış ve adamın üzerine doğru yürümüştü.

 

“Siz eğlendiniz, biraz da biz eğlenelim diyoruz! Neyse parası veririz!” Neye veriyor ki parayı?

 

“Enis, ne parası?” Beni sandalyeye oturtup ayaklanan Enis bir anlığına öfkeden delirmiş gözlerini bana dikti.

 

“Mabatlarına pamuk diye tıkayacağım paradan bahsediyor, yavşak!”

 

“Yaa, elin adamın mabadına sen niye bakıyorsun?” Pis bir kere! Bir de bu adamlarda temizlik yok. Kesin pistir!

 

“Senle sonra bunu konuşuruz güzelim!” Enis saçlarımın tepesine bir öpücük bırakıp az önce konuşan adamın üzerine uçtu.

 

Kıkırdayıp alkışlamaya başladım. “İkizim gerçekten de gökte! Uçuyoruz.”

 

“Asya,” Belçim’in sesine döndüğümde devam etti. “Bu adamlar ne dedi?”

 

“Mabatlarına para istiyorlarmış. Enis dedi.” dediğimde Belçim anladığını ifade eder gibi hı’ladı.

 

“Enis, gay miymiş?”

 

“Aa,” Bakışlarım altına alıp bir adamı döven ikizime kaydı. “Enis gaymiymişsin?”

 

Çağrı abim de kavgaya girmişti. Baha da! Bensiz!

 

Hızla ayağa kalkıp Baha’nın sırtında sandalye kıran adamın omzuna atladım! “Şerefsiz!” Adamın saçlarını tutup atı yönlendiriyormuş gibi bir o yöne bir bu yöne çekiştirdim. “Deh, eşek deh!”

 

“Lan, kevaşe! İn sırtımdan!”

 

“Senin dilini keser sana yediririm lan!” Baha’nın öfkeli sesi ve aynı anda adamın yüzüne inen yumruğu ile adamın çenesinden çıt diye bir ses geldi.

 

“Baha bir, yavşak sıfır!” heyecanla alkışlamak istediğimde adamın saçlarını bırakmış ve yere düşmüştüm.

 

Kargaşanın içinde yere kapaklanmış ve etrafımda bir çok adam tepinir olmuştu. Beni burda ezeceklerdi! “Bilmeden ezdiğim karınca kardeşler, affedin! Bilemedim!”

 

Ağlamaya başladığımda belçim de yanıma düşmüş ve o da benimle beraber ağlamaya başlamıştı.

 

“Asya, biz niye ağlıyoruz?” Belçim’in sorusu ile aklı yerinde olmayan arkadaşıma acıdım.

 

“Çünkü biz karınca olduk, Belçim. Ezecekler bizi!” Çığlık çığlığa haykırmamla Belçim de benimle beraber haykırmaya başlamıştı!

 

“Karınca olamayacak kadar güzeliz ama!” dediğinde ağlamam şiddetlendi.

 

“Ah ulan, yakışıklı bir adamı yiyemeden öleceğiz!” Ağlayışlarım iç çekişlere döndüğünde Belçim, daha da yakınıma girdi.

 

“Ben Merih’e dedim ama şerefsiz kabul etmedi.” Onun da hayıflanan sesi ile ona döndüm.

 

“Neyi dedin?”

 

“Dedim, gel çocuklarımın babası ol. Kabul etmedi.” Saçlarını parmaklarına dolayıp oynamaya başladığında ofladım.

 

“Sap geldik sap gideceğiz.”

 

“Ben Merih’i unuttum ama!” diye birden bağırdığında yüzümü buruşturdum. “Bana değer vermeyen bir adamı sevecek kadar da mal değilim!”

 

“Malsın ya,” Bence sever.

 

Üzerimize düşen Çağrı abim ile anında yüzümde gülüş yeşerdi. “Abim?”

 

Kızgın bakışları bana bakarken daha da kızışıyordu. “Lan dedikodu yapacağınıza gelip adamları dövsenize! Yirmi adam ağzımıza sıçıyor, siz dedikodu yapıyorsunuz!”

 

“Halledemediniz mi ya?” deyip ayaklanmaya çalıştım. Belçim ile birbirimizi tutup ayağa kalktığımızda üstümüze gelen adam ile iç çektim.

 

“Salak!” Masadaki rakı şişesini elime aldığım gibi üzerime koşan adamın kafasında kırdım.

 

“Asya bir, yavşaklar sıfır!” Bu kez ben öndeydim.

 

Arkadaşlarının düştüğünü gören adamların odağı artık bizdik. Sanırım kolay lokma olarak da gördükleri için hızla bizim üzerimize doğru gelmişlerdi.

 

“Şerefsizler!” Çağrı abim ceketini çıkartıp bir köşeye fırlatmış ve bize yaklaşan ilk adamın göğüs kafesine sert bir tekme atmıştı. Adam arkasındaki masaya çarpmış ve masayı ortadan ikiye ayırmıştı. O masanın sahipleri öfkeyle bağırıp masalarını parçalayan adamı yumruklamaya başlamıştı ve etrafıma dönüp incelediğimde aslında tüm alanın bizim başlattığımız kavganın içinde olduğunu herkesin birbirine vahşice saldırdığını gördüm.

 

“İstediğimi dövebilirim!” Neşeyle yerimde zıpladığımda yanağıma yediğim tokat ile dengemi kaybedip arkamdaki masaya devrildim. “Oha, çok sert oldu.”

 

“Asya!” Enis’in sesini duymuştum ama artık odağım tamamen ondan ve diğerlerinden kopmuştu. Bana tokat adama döndüğümde yüzümde bir gülüş yeşerdi.

 

Bu o adamdı. Para teklifinde bulunan kadınları mal gibi gören ve tacizci sapıktan başka bir bok olmayan adam. “Seni şimdi kim benim elimden alacak?”

 

Az önce attığı tokattan kendine karşı olan özgüveni iyice artmış olmalıydı ki korkusuzca üzerime doğru geliyordu ve tam önümde durduğunda yeniden bana atacağı o tokadı bekledim. Eli havalanıp tokadı yüzüme indireceği vakit hızla bileğini tuttum. Yüzümdeki keyifli gülüş ile sapık adamın yüzüne önce tükürdüm sonra ise bileğini tek hamlede kırdım ama yeterli değildi. Bunun gibiler en değer verdiklerinden olmalıydı. İki santim erkeklikleri ile ortalıkta gezinip adamım diyorlarsa ben de onların tüm özgüvenini kırardım!

 

Bileğinin kırılması ile korkunç bir çığlık atan adam, uzaklaşmaya acısını yaşamaya çalışıyordu ki izin vermedim. Sağ elimi saçlarına dolayıp önümde eğilmesini sağladım. “Eli sikinde gezinen oruspuların sonu seni gibi olur. İyi bak, bu daha başlangıç.” Ve ard arda üç tekmeyi bacak arasına attım. Kısır kalmama ihtimali yoktu bence!

 

Acıyla yere kapaklanmış ve çığlık çığlığa yardım dileniyordu. Arkamdan duyduğum sese karşı hızla döndüğümde boynuma doğru gelen bıçak ile sadece başımı sol tarafa doğru hafif bir şekilde çektim.

 

“Beni öldürecek miydin?” Karşımdaki takım elbiseli adam ile duraksadım. Hepsi orta halli sıradan giyiyen kişilerdi. Bir Çağrı abim ve Baha takım elbise giymişti bir de bu adam. Adamın üzerine doğru adımlamaya başladığımda bir an gözlerinde korku yeşerdi. “Korkuyor musun? Bir kadından korkacak kadar zavallı mısın?”

 

Ve erkekler, özgüvenlerini sarsan kadınlara karşı hayvani bir dürtüye kapılıp saldırırlardı. Düşünmeden, akıl etmeden içsel bir dürtü ile.

 

Ve sonları olurdu.

 

Aramızda dört adım kadar kaldığı an yanımdaki sandalyeye sağ ayağımı atıp havalanmış ve bir saniye sonra ise sol dizim adamın çenesinin altına inmişti. Beklemediği hamle ile yere kapaklandığında durmadım. Saçlarını avuçlarıma dolayıp başını ard arda yere vurdum! “Oruspu çocuğu!”

 

Hayır, bu adam buradaki adamlardan değildi. Bu adam bizzat benim peşimdeydi.

 

Kendinden geçen adam ile üzerinden kalkıp ceplerini aramaya başladım. Sol cepinde elime geçen telefonu alıp ayaklandım. Kimin iti olduğun bulacaktım.

 

Tahminlerim vardı. Beni bir an önce öldürmek isteyen, tüm kirini saklamak isteyen bir kişi vardı lakin bilmediği ben artık üç yaşındaki o küçük kız değildim.

 

Arkamı döndüğüm an omzuma inen tekme ile yere düşmüştüm. Bu hamleyi gerçekten beklemediğim için ani düşüşüm ile sol kolum yere sert bir şekilde değmiş ve incitmiştim.

 

Adamın üzerime saldırmaya hazır olduğunu gördüğümde acımı bir kenara atıp ayaklanmaya çalıştım ama bu kez de arkamdan biri saçlarıma asıldı. “Tek tek gelin lan!”

 

Önümdeki adam bir avı yakalamış gibi üzerime geldiğinde birden uçtuğunu gördüm. Gerçekten de en az iki metre havada süzülmüştü! Enis adamın sol tarafından attığı tekme ile adam önümden süzülüp gitmişti.

 

Arkamdaki adamın şaşkınlığından yararlanıp bileğini tuttum ve tek hamlede onu çektim. Arkamdaki adam önüme sırt üstü düştüğü gibi boynunu kollarımın arasına alıp onu boğmaya başladım. Bu kadar ulu ortada kimseyi öldürmezdim ama bayıltabilirdim.

 

“Dikkat et!” Enis'in bana kızması ile yüzü iyice kızaran adamdan bakışlarımı ayırıp ona döndüm.

 

“Sen de dikkat et!” Kollarımdaki adama bakıp işini bitirdiğimden emin olduktan sonra bir diğer adama geçti. Baha, Çağrı abim ve Enis, ben ve Belçim’i bir çembere sokmuş bize yaklaşan her bir adamı öldüresice dövüyordu. Ben ve Belçim ise aradan sızıp çembere dahil olan adamlarla oynuyorduk.

 

“Polis geldi!” bir adamın bağırışı ile kavga bir an duracak gibi oldu. Ortada mal gibi duran adamın yüzüne tekmeyi indirdim. Su uyur düşman uyumaz!

 

Kavga kaldığı yerden devam etti. Polisleri dahi unutmuş gelen gidene geçiriyorduk ki gerçekten de içeriye polisler girdi. Bu kez olayın ciddiyetini kavrayanlar kaçışmaya başlamış, kavga anında dağılmıştı.

 

“Ama daha yeni ısınmıştım!” Elindeki kırık sandalye bacağı ile bir adamın kafasına vuran Belçim ile güldüm.

 

“Bizi yakalayana kadar devam o zaman!” Ve bileklerime kelepçe dolanana kadar bulduğum tüm sapıkların bacak arasına ard arda tekmeler attım.

 

Şimdi bir polis minibüsünün en arka kısmında Hardemir erkekleri, ben ve Belçim uslu uslu karakola gidiyorduk.

 

Başımı Enis’in omzuna koyup mırıldandım. “Babamı ara Enis. O hala milletvekili. İçeriden bizi çabuk çıkarır.”

 

İçeride bir akrabanızın olması bazı suçları rahatça uygulayacağınız anlamına gelirdi. Kimin cebi ne kadar derin ve doluysa o kadar hakim o kadar da savcı olurdu. Son söz hep onların istekleri olurdu.

 

Sapık dört beş adamı hastanelik ettik diye de haksız yere nezarette yatamazdım. Narin bedenim o şerefsizler için sert tahtanın üzerinde bir gece dahi kalmayacaktı.







"Bir şey diyeceğim!” diye birden bağırdığımda sessizleştiler. “Yüreğimize indireceğin o haberi ver bakalım.” Merih abimin gelecekleri az çok bildiği için sesinde hafif korku tınısı vardı.

 

“Ben sırayı bozdum!”

 

“Ne sırası!” Pars’ın sorusu ile ona yazık der gibi bir ifadeyle bakındım.

 

“Evlenme sırası! Tebrik edin kardeşiniz evleniyor!” ve başımı arkamdaki duvara yaslayıp uykuya kaldığım yerden devam ettim. Bu kez ne soğuk ne de ışık beni rahatsız etmişti. Bana seslenen, bağırıp duran konuşmalar dahi beni rahatsız etmemişti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bugün az konuşup çekiliyorum.

 

Haftaya pazar yeni bölüm gelecek.

 

Seviliyorsunuz 💚

Bölüm : 15.08.2026 20:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...