
Uzun bir bölüm ile geldim.
Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen 💚🙏
Uyuşmuş hissediyorum. Bu his bedenime aitti. Duygularım, düşüncelerimde zira bu yoktu. Bir kaos hakimiyetinde boyun eğmiş, infazıma kulak asar olmuştu.
Gözlerimi açmak istemiyorum. Uzandığım bu karanlığa daha fazla sığınmak istiyorum ama artık biliyorum ki bir kez yatağın altına canavar sinerse sizi avlamadan durmazdı. Yatağımın altındaki canavar uyanıkken benim uyanmam imkansızdı. Ölümdü.
Gözlerimi araladım. Değişen bir şey olmadı. Karanlıktayım yine de.
Yerimden doğrulmaya çalıştığımda dudaklarımdan kaçan inleme ile odada bir hareketlenme sesini duydum. Soluğum kesildi, çığlık atmak için aralanan dudaklarım telefon ekranından yayılan ışık ile beliren adamla geri kapandı.
“Abi,” Elim kalbime doğru yükseldiğinde hızla atan kalbim canımı yaktı. Oysa korkusuzca uyumayı öğrenmiştim.
“Özür dilerim seni korkutmak istememiştim.” Çağrı abimin sesinin ardından odanın ışıkları aydınlandı. Gözlerimi hızla kapatıp yakıcı ışıktan kaçındım.
Gözlerimi geri açıp abime döndüğümde yalnız olmadığımızı gördüm. Buğra sandalyede oturmuş, dirsekleri dizlerine dayanmış başı öne düşmüş bir şekilde düşünüyordu.
Tanıdığım ve alışık olduğum o Buğra değildi.
“Güzelim,” Çağrı abimin sesini duyunca ona geri döndüm. Aramızda duran yedi adımdan beşini attı, iki adım mesafe bıraktı. “İyi misin?”
Derin bir soluk aldım. Sonra aklıma tüm korkularım birer sülük gibi yapıştı. Zihnimin içinde sürünüşünü, gezdiği her yerde bıraktığı o yapış yapış pisliğini hissettim. Tenimdeki pisliği hissettim.
“Ben,” Bakışlarım Çağrı abimden kaydı. Önümdeki düz duvara dönüp baktım. Anlatsam anlardı ama takatim yoktu. Ben dertlerimi dahi anlatmaktan yorulmuştum.
“Çağrı, sen odadan çık. Babamlara, Asya’nın uyandığını söyle.” Buğra’nın sesini duyduğumda dönüp bakmadım. Bacaklarımı göğsüme doğru çekip sarıldım. Sarılmak istedim. Herhangi birine. Bir tek savunmasız bedenimi gördüm. Ben de ona sarıldım.
“Abi, Asya…” Çağrı abimin endişeli sesini artık uzaktan duyuyordum. Zihnim kendi kafesini yeniden örmeye başlıyordu.
“Enis, çok endişeli. Onu yalnız bırakma.” Enis.
Bakışlarım, Buğra’ya döndüğünde kahve harelerine denk düştüm. Kızarık gözleri ile beni izliyordu. “Enis, iyi. sadece senin için endişelendi.” dediğinde tuttuğumu dahi bilmediğim o soluğu verdim.
Çağrı abim, son kez bana bakıp odadan çıktı. Buğra ile bakışlarımız hiç ayrılmadı. Ben düz duvara bakar gibi ona bakındım. Hiçlikte boğulurmuş gibi. O, tüm soruların yanıtı bendeymiş, soluk alması için gereken benmişim gibi bana baktı.
Aradaki o sessiz gerilimi bozan o oldu. Sert yüzünü ovalayıp ayağa kalktı ve odanın içinde bir kaç tur attı. “Seni kim korkuttu?” Sırtı bana dönükken sorduğu soru ile gözlerimdeki yanmayı gizleme gereğinde duymadım ama aciziyetime utandım.
“Selim söyledi. Birini durmadan gösteriyor ve öldüğünü söylüyormuşsun.” Şimdi dibimdeydi. Oysa demin sırtı bana dönük ve uzaktaydı.
Güldüm. “Evet, ölmüştü.” Gülüşüm büyüdü. Dudağımı ısırdım ve ağzıma dolan kan tadıyla dişlerimi dudaklarımdan ayırdım. “O, ölmeliydi Buğra!”
Endişe ile çeneme doğru akan kana baktı. Hızla masamın üzerindei peçetelere yöneldiğinde bende yataktan kalkıp kapıya yöneldim. “Ve biliyorum. Öldü.”
“Asya!” Buğra’nın arkamdan seslenmesini umursamadım. Hızlı adımlarla alt kata indiğimde ilk önce mutfağa baktım. İki çalışan kadın yemek yapıyordu. Onları umursamadım. Yönüm salona döndü. Buğra da bana yetişmiş ve bir şeyler söylüyordu. “Dinlenmen gerekiyor. Kan tahlillerin,” Hızla ona döndüm.
“Ne dedin sen?”
“Gayet iyi duydun. Sen nasıl kendi kafanın dikine gidiyorsan bundan sonra ben de aynısını yapıyorum!” dediğinde işaret parmağım ikimizin ortasında havalandı.
“İşim bittiğinde Buğra, bunun bedelini ödeteceğim.!” Tehditimden korkmadı. İnanmadı belki de ama sınırını aştı. Aşan sınırlar bozulur ardında kan gölü bırakırdı.
Buğra’yı ardımda bırakıp öfkeyle salona daldığımda istediğim kişiyi buldum. Diğer Hardemirlerin hepsi burdaydı. Endişe ile ayağa kalkmış bana bakıyorladı ama hiçbiri umrumda değildi. Başıma gelen her şeyin nedeni bu aileyken hiçbiri umrumda değildi!
Ona doğru ilerlediğimde korkuyla başını önüne eğdi. Sanki arkasında duran Arem’e gidiyormuşum gibi yolu bana açtı ama hedefim Arem değildi, bizzat oydu! Kenardaki küçük sehpanın üzerindeki ince cam vazoyu aldım. Bakışlarım hala ondayken güldüm. Vazoyu duvara vurduğumda avucumda kesik bir cam parçası kaldı. Dudaklarımda ise dökeceğim kanın tatmini.
Peri Hanımın çığlığı, abilerin ismimi haykırması… Hiçbiri umrumda değildi ama yine de onları uyarma gereğinde duydum.
“Eğer beni durdurmaya çalışırsanız bu camı boynuma saplamakta asla tereddüt etmem!” Gözlerimdeki delirmişliği hissedebiliyordum. Zaten doktorum da bunu demiyor muydu? Aslın bu, özün bu Asya.
“Asya, bırak onu. Zarar vereceksin kendine!” Buğra’nın sesine alayla döndüm.
“Zarar mı? Senin annen ve babanın verdiği zarardan daha fazlasını kim verebilir ki?” Gözlerimdeki deliliğe tezat olarak yüzümde tebessüm vardı. Sabah telefonumu bıraktığım masaya doğru yöneldim bu kez. Telefonum hala ordaydı.
Bakışlarım anlık olarak solumda kalan kadına döndüğünde adımlarım durdu. Sesimdeki o canlılık silindi. “Tek bir adım daha atarsan iki aylık torununa veda edersin!”
“Asya!” Baybars Beyin uyarı ve korku dolu sesine gülerek döndüm.
“Korktun mu?”
Gözlerindeki kararsızlık tatmin duygumu hat safhaya çıkarıyordu. Bakışlarımı ondan ayırıp telefonumu aldım ve hızla rehbere girip aramayı yaptım.
Telefon açıldığı gibi konuyu uzatmadan o soruyu sordum. “Amca, o adam ölmüş müydü yoksa hala sağ mı?”
“Hangi adamdan bahsediyorsun, evlat?” Gökhan Doruker kimden bahsettiğimi gayet iyi biliyordu.
“Gözünü oyduğum adam!” Sol elimle. İlk kesik, ilk katil oluş, ilk kimsesizliğin bedene çizilen kesiği.
“Öldü. Ölümü garantilensin diye de gözlerinin önünde yandı. Bu durduk yere nerden çıktı?” Endişeli sesi ile güldüm.
“Oyun oynuyorlar amca.” Arkamı dönüp herkesi bakış açıma aldım. Masanın kenarına kalçamı yaslayıp yaşlı cadıya gözlerimi diktim. “Ve ben oyun tekliflerini bugün itibariyle kabul ediyorum. Hazır ol, çok kan akacak.”
Telefonu kapatıp masaya bıraktım. Elimde hala o cam kesiği. Camı ileri uzattım. Tam da kalbine denk geliyordu. “Buraya gel.”
Sessiz emrim ile yaşlı bacaklarının titrediğini gördüm.
“Asya, kendinde değilsin. Çalışanlarla uğraşmaya son ver, kızım.” Baybars Beyin her iki tarafı da koruyan sesi ile kaşlarım yukarı kalktı.
“Kendinde değilsin!” Sözleri alayla dudaklarımdan döküldü. “Sen mi kendindesin?”
“Abicim, o camı bırak. Sorun neyse söyle halledelim.” Arem, bir adım atıp yanıma yaklaşacağı vakit hızla doğruldum.
“Uzak dur!” Bağırıp kadına doğru ilerledim. Kaçmak için arkasını döndüğü an Çağrı abimin bedenine çarptı.
“Asya, sana dur dediyse dur. Öl dediyse de öleceksin.” cebindeki çakıyı çıkarıp yaşlı kadının çenesinin altına yasladı. “Sence de fazla sessiz kalmadık mı ihtiyar?”
“Yirmi beş yıl!” Ve tam arkasında ben, önünde Çağrı Hardemir. İlk andan itibaren, beş yıl boyunca bu anı beklemiş olan biz, hainlerin de canavarların da inine inmiştik. Parmaklarım beyaz topuzuna dolandı, boynunu arkaya doğru büktüm ve cam parçasını boynuna yasladım. “Tüm ihanetlerin tek bir bedeli olur: Ölüm.” Ve teninden akan sıcak kanın parmaklarımı sarmasını, hassas parmak uçlarımda o sıcaklığı hissettim. Kulaklarımda korku dolu çığlığı…
Kolumu tutan adama öfkeyle döndüğümde Pars’ı gördüm. “Asya, Aylin teyzeyi bırak.” Sakin sesi ile parmaklarımdaki cam parçası biraz daha derine gömüldü, odada biraz daha çığlık sesi yükseldi.
“Yirmi bir yıl önce kız kardeşinin kaçırılmasına neden olan kadını mı koruyorsun, Pars?” Parmakları ateşe dokunurmuş gibi tenimden uzaklaştı. İrileşen hareler ile önündeki kadına döndü.
“Ben yapmadım! Ben yapmadın, Pars Bey. Yardım edin.” Pis nefesini soluduğumda yüzümü buruşturdum.
“İlk senden başlayacağım. Bağırma!” ve bedenini dört adım ilerideki masaya doğru sürükledim.
“Asya, bırak kadını! Kahretsin, o kadın masum!” Buğra’nın öfkeden deliren haline güldüm.
“Zaten en başından beri aptaldın. Hiçbir zaman masum olanı bulamamıştın.” İlk günden beni dahi kabullenmişti. Aptaldı işte.
“Çağrı, Asya'yı durdur! Kadını öldürecek!” Peri Hanımın arkamdaki sesi ile sırıttım.
“Öldürmeyecek. Yani şimdilik.” Çağrı abimin de gülerek söylediği ile havada üşüşen küfürleri duymamak imkansızdı.
“Sen söyledin değil mi? Nereye gideceğimi, ne yapacağımı sen hemen uçurdun!” Kafasını sertçe masaya çarptım. “Anlamayacağımı mı sandın!” yardım dileniyor bir de! Bir zamanlar benim gibi. Ama kimse kurtarmaya gelmeyecek.
“Bırak beni, deli!” diye çırpındığında öfkelendim. Yüzümdeki seğirmeyi hissettim lakin işittiğim şey sadece kahkahamdı.
“Beni siz delirtiniz!” diye bağırıp bir kez daha başını masaya vurduğumda bilincini kaybetti. Parmaklarımın arasından sertçe düşüşünü izledim.
Başımı kaldırıp evin içindekilere baktığımda dehşetle bana bakıyorlardı. Onları dehşete düşüren neydi? Kızları, kardeşler mi?
“Sizin yapamadığınızı yapıyorum.” Soluk soluğa verdiğim o nefesler ile baktım onlara.
“Asya,” Enis’in canını yanar gibiydi. Oysa canı yanmasın diye ilk andan gözlerine dahi bakmamıştım.
Titreyen parmaklarımı kaldırıp salladım iki yana. “Hayır, Asya yok. Asya, yok. Sus, Enis. Bizi kurtarıyorum.” Parmaklarım saçlarımın arasına daldı. Diplerde sızı vardı. Oymak istiyordum. Sol elimdeki cam parçasını tenime saplamak istiyorum.
Sol avucumdan alınan camı hissettiğimde kapalı gözlerimi hızla açıp camı alana baktığımda abimle karşılaştım. Gözlerinde anlayış vardı. Hayır, gerçek bir anlayış. Beni anlar gibi.
“Kan mı akıtmak istiyorsun? O zaman tamam. Hepsini ayaklarının dibine seriyorum. Ama tek bir şartla,” deyip cam kesiğinin bıraktığı elimi tuttu. Kesiği hissetmemiştim dahi. “Akan kan sana ait olmayacak.”
“Bize ait olmayacak.” dediğimde şefkatle bana baktı ve alnıma derin bir öpücük bıraktı.
“Aynen öyle. Şimdi abine neler olduğunu anlat.” dediğinde gözlerine baktım. İnandım.
“Ama önce şeytanları uyandırmamız lazım.” dediğimde bir tek o anladı ve evin içinde tek bir ismi çağırdım. “Cem!”
Ve korumalardan biri içeriye girdi. Asla bakmadığım bir kez dahi göz göze gelmediğim o adam. Kendime dahi unutturduğum adamlarımdan biri.
“Buyrun, Asya Hanım.” Ayaklarımın dibindeki kadına anlık olarak gözü takıldı.
“Bu yaratığı al. Üç gün boyunca bedelini ödesin.” dediğimde başını bir kez aşağı doğru büktü. Anlaşılmıştı. “Ve bana Pelin Hardemir’i getir.”
“Atilla Hardemir?” diye sorduğunda bakışlarım dehşetle bana bakan Baybars Beye takıldı.
“Onu kısa bir süre misafirimiz yapacağız, Cem. Hardemir malikanesindeki tüm adamları topla. Burda işiniz kalmadı.” Ve beş yıl önce buraya yerleştirdiğim adamlarım inlerine gizlenmek için izinlerini aldı. “Sizi takip eden kim olursa olsun, indir. Acımayın.”
“Benim kardeşimi ve yengemi ne halta alıyorsun?” Baybars Bey bağırdığında Cem’e döndüm.
“Pelin ve bu kadının ihanetlerinin kanıtını sunun, Cem. Beni nasıl kaçırıp sattıklarını, o parayla nasıl şirketlerine ortak olduklarını anlat.” Enis’in yanına doğru adımladım.
“Pelin mi kaçırdı seni?” Peri Hanımın kısık sesi alanda yankılandığında Arem’in annesine doğru yürüdüğünü gördüm.
“Bir hata vardır anne.”
“Hata yok, Arem Bey. Pelin Hardemir, yirmi bir yıl önce kız kardeşiniz Asya Hardemir’i arka bahçedeki gizli geçitten çıkarttı. Sizi orda görünce saklanıp geriye kalan tüm işleri adamlarına bıraktı ve gözünüzün önünde kız kardeşiniz kaçırıldı. Gerekli kanıtları, on dakika içinde telefonlarınıza yollayacağız.” Cümleleri bittiği gibi gelip yerdeki bebek canavarı kadını omzuna aldı. “Sizi burda yalnız mı bırakacağız, Asya Hanım?”
Odama doğru yürümeye başladım ve adımları bana eşlik etti. “Ailemin bana zarar vereceğini mi düşünüyorsun, Cem?”
“Sizi düşmanlarına satanlar da ailenizden.” dediğinde gülerek ona baktım.
“Ne kadar da normal bir aile değil mi?” Koluma dolanan eller ile duraksadım. Cem de aynı anda benimle durdu.
“Asya, oturup konuşalım.” Baybars beyin boğulan sesi ile dudak büktüm.
“Seninle konuşacağım hiçbir şey.”
“Bahsettiğin kanıtları nerden buldun?” Eli, bileğimden ayrıldı. Gömleğinin ilk iki düğmesini açtı.
“Orası da bana kalsın.”
“Sarhun… Sarhun’un fitneleridir.” dediğinde alayla daha çok acıyarak baktım ona.
“Belki de senin babandır. Zamanında Atilla’nın sevdiği kadını öldüren bir cani de senin baban. Hatta ilk şüphelendiğim senin babandı. Hiçbir zaman Sarhundan şüphelenmedim.” O piyondu.
“Benim babam katil, benim kardeşim kızımın canavarı öyle mi?” diye acıyla bağırdığında omuz silktim.
“Ben öyle bir şey demedim.” Sadece ihtimallerdi ve masum olduklarını kanıtlamamışlardı. Bu konudaki masumyetlerini.
“Asya, Atila ve babam değildir kızım.” Gözündeki kederi ilk kez o an hissettim. Görmekten ziyade kalbimde gezinen kederli bakışlarını hissettim.
“Onlar masum. Pelin yaptı ve yedi yaşımda da bugünümde de bana acı veren o kadını kimse elimden alamayacak.” Cem ile beraber salondan çıktık. O sağ tarafa evin dış kapısına yöneldi, ben sol taraf merdivenlere yöneldim. O çıkıp gitti, ben merdivenleri çıkarken soluksuz kaldım.
İki merdiven, üç merdiven, dört, beş… Sesleri say, gördüklerini say.
Gözlerini aç, izin verme.
Ben izin vermedim lakin sürünüşümü engelleyen biri de oldu. Birden kendimi Enis’in kucağında gördüğümde soluksuzca ona baktım. Soluk alamıyordum. Kaslarım yine kitleniyordu.
“Enis,” dedim. O yardım ederdi. “İlaç…” İlacımı almak istiyordum.
“Bugün neler yaşadın sen?” Gözlerine bakmadım. Kederinden saklanmaya çalıştım. “İlaç,” diyebildim sadece.
Enis, adımlarını hızlandırdı. Ve ilerlerken koridorda gür bir sesle bağırdı. “Buğra abi!”
O gelmesin.
O gelmemeliydi. İlaçlarımı görmesini istemiyordum. Deli derdi bana. İstemiyorum. Gözümden bir damla yaş aktı. Tavandaki bakışlarımı alıp Enis’e çevirdim. O gelmesin, demek istedim ama diyemedim. Parmağım yükseldi o an. Arkasını işaret ettim.
Buğra gelmesin, demek istedim. Diyemedim.
Parmaklarımdaki harekete baktım.
Benim parmaklarım, hareket ediyor. Bir şeylere temas ediyor ama benimmiş gibi değil. Bana ait değil gibi. Sanki bir başkasının parmaklarına bakıyorum.
Yine o cam parçasını hissediyorum. Tenim ve ruhum arasında. Varlığımı bölen, insanlığımı çalan o cam parçası yine göründü. Her defasında ruhumdan bir şeyler söküp alan cam parçası bu kez daha keskin daha acıydı.
Yatağın üzerine bırakıldığımda gözlerimi açıp Enis’e baktım. Deli bir dehşetle çekmecelerimi karıştırıyor ilaçlarımı arıyordu. “Yok, Asya ilaçlarn burda yok. Ben bulana kadar kitaplarını say bana…” endişeli bakışları bana döndüğünde demin kasılan beden benim değilmiş gibi yatakta doğruldum.
“İpliklerin içinde.” Sesim bana dahi uzak geliyordu. Garip bir tını ulaşıyordu kulaklarıma.
Enis çekmecedeki tüm iplikleri çıkardı ama ilaçlarım yoktu. Oradaydılar. Emindim. Kendi ellerim ile ilaçlarımı ipliklerin arasına koymuştum. Kalbimdeki o derin endişeyi hissettim. Enis’in yere attığı ipliklerin önüne çöküp bende aramaya başladım.
Yok. İlaçlarım yoktu.
Titreyen ellerimle ipliklerden kurtulmam zordu, öylece bırakıp ayakta bana korkuyla bakan ikizime baktım. “Almış.” Güldüm. O iplikleri ilaçlarımı alanın boğazına saracaktım. Kahkaha atmaya başladım ama neye güldüğümü bilmiyorum. Gözümde asılı kalan yaşla Enis’e baktım. “İlaçlarımı almışlar.”
Enis önümde diz çöküp avuçlarımdaki ipliklerden beni kurtarmaya çalıştı ama kurtulmam gereken kendimdim. Beni, kendimden kurtarması gerekiyordu.
“İlaçlarımı almışlar.”
“Yenisini alırız. Doktora gideceğiz hemen tamam mı? Hatta Buğra abim şimdi odaya gelir.” Endişe ile kapıya baktı. “Şimdiye kadar gelmesi gerekiyordu.”
Bana yeniden döndüğünde ne gördü bilmiyorum ama parmakları avuçlarımın arasında hareketine son verdi.
“Buğra aldı.” İlaçlarımı o aldı.
Ve kapı hızla açılıp içeriye o girdi. Buğra Hardemir. Bakışları hızla yerdeki beni buldu. Hâlâ kızarıktı gözleri. Korku doluydu. Kedere bulanmış, canı yanmış gibiydi.
“İlaçlarımı sen aldın.” yanıt vermedi. Hızla yanıma doğru gelmek için adım attığında çığlık attım. “Tek bir adım dahi atma.”
“İki saat dışarı çktım evde yine olay olmuş.” Baha gülerek odaya girdiğinde bakışları önce Buğra’yı sonra da yerdeki bizi buldu. Yüzündeki tüm huzur, huzursuzluğuma boyun eğdi. “Asya, ne oldu?” Yanıma doğru o da adımlayacaktı ki izin vermedim.
“Tek bir adım dahi atarsan seni de öldürüm.” Adımı havada asılı kaldı. Bakışlarım yeniden Buğra’ya kaydı. “İlaçlarımı getir.”
Gözlerindeki kararlılıkla bana baktı ve tek bir kelime söyledi. Aramızdaki tüm bağı kopardı. “Hayır.”
“Buğra Hardemir, seni bundan sonra kimse elimden alamaz.” Ayağa kalktığımda Enis bana destek olmaya çalışıyorduü. Kolunu tutup tenimden uzaklaştırdım. Benim değil, bundan sonra onun desteğe ihtiyacı olacaktı. Yatağımın altındaki çakıyı çıkarıp Buğra’ya döndüm. “İlaçlarımı getir.”
Gözleri durmadan elimdeki keskin çakıya takılıyor kararsızlıkla bakışları bana dönüyordu yeniden. “Kardeşimi kendi ellerimle zehirlemeyeceğim.”
Aramızdaki beş adımı yavaşça attım. Korkmadı, geri de çekilmedi. Tedirginlikle yanımıza gelen Enisti.
“Enis, burda ne oluyor?” Baha’nın gergin sesine dönüp bakamıyordum.
“Abi, annemleri çağır.” Baha odadan çıktığında ben Buğra’nın önünde durmuş ve ona bakabilmek için yüzümü kaldırmıştım.
“Seni bir daha uyarmam. İstediğim şeyleri ver.” Boştaki elimi aramızda kaldırdığımda dudağındaki alayla avucuma baktı.
Boştaki elimi es geçti ve sol elimi avuçlarına hapsetti. Elimi yönlendiren oydu zira çenesinin altına dayadığım çakıyı oraya dayayan ben değil, elimi zorla tutup oraya götüren Buğraydı. “Beni öldürsen dahi vermeyeceğim.”
Ve boynunda açtığım kesiğin nedeni bendim. “Pars’a acımamıştım. Sana da acımam.”
Odada yankılanan çığlık sesi ile bakışlarım kapıya kaydığında Peri’yi gördüm. Dehşetle oğlunun boğazından akan kana bakıyordu. “Buğra!”
“Anne, dışarı çık.” Buğra annesine dönmeden hala gözlerime bakıyor, teninden kayıp yere düşen kan damlalarını yok sayıyordu.
“Buğra, boynun.” Arem, ne diyeceğini bilemez gibiydi. Buğra’nın arkasındaydı tam. Göremiyordum.
“Abi, sorun yok. Çıkın dışarı.” Buğra boynunu arkaya doğru çevirdiğinde çakının keskin kısmı boynunu çizdi. O an kaşlarımın derin çatılışı, kalbimdeki çatışmaları tetikledi. Çakıyı tutan parmaklarım gevşedi ama yine de düşmedi çünkü tutan ben değildim. Çakıyı boğazında tutan ve akan kanın nedeni Buğraydı.
“Asya bana bak.” Buğra’nın seslenişi ile ona baktım. “İlaçlarını mı istiyorsun?”
İhtiyaçla başımı aşağı yukarı salladığımda yüzündeki acıyı gizlemeye çalıştı. “Tamam,” deyip beklemediğim anda beni kucağına alıp yatağa geri bıraktı. İlaçlarımı vereceği için bu kez sessiz kaldım. “Ama ondan önce sana sorduğum soruları yanıtlamanı istiyorum. Sonra sana ilaçlarını vereceğim.”
Bu kafa karışıklığına son vermem gerekiyordu. Hastalığım giderek ilerliyordu ve beni durduran sadece o ilaçlardı. Onlara ihtiyacım vardı. “Tamam.” diyebildim sadece.
Yatağın kenarına oturup kapıdakilere baktı. “Ya çıkın dışarı ya da sessizce bir köşede durun.” dediğinde odanın içine çil yavrusu gibi dağıldıklarnı duydum. Dönüp onlara bakmak istemedim. Sanki Buğradan bakışlarımı ayırsam gidecekmiş gibiydi.
“Oğlum, boynun?” Baybars Beyin tedirgin sesi bir anlığına gerilmeme neden oldu.
“Sorun yok, baba. Ben yaptım.” deyip bana döndü. “Asya bana hastalığını söyler misin?”
Bakışlarımı ondan ayırıp kucağıma yerleştirdiğim parmaklarıma diktim. Parmaklarımın ucuna tek tek dokunup omuz silktim. “Demem.”
Önüme düşen saç tutamlarını kulağımın arkasına attı. “Neden güzelim? Ben sana yardımcı olurum. Korurum her şeyden.” İnandırıcı sesi kulaklarıma iliştiğinde ağlamak istedim ama ağlayamadım.
“Benden nefret edersin.” Kısık sesimi duydu mu bilmiyorum. Duymasını istemiyorum da. Bedenimdeki o ilaca karşı olan istek sönmüştü. Ağır bir utanç vardı sadece.
“Ben nasıl senden nefret edebilirim ki?” Yüzümü avuçlarına alıp ona bakmama neden oldu. “Ben sana kıyar mıyım hiç?”
Gözlerim boynunda ince bir şerit gibi akan kana kaydı. Bir şerit kan da gözlerimden aktı. “Ama ben sana kıydım.”
“Sen değil, ben yaptım.” Yüzümü daha yukarı kaldırdı, bakışlarım boynundaki kesikten koparıldı. “Elini tutup boynuma o çakıyı dayayan bendim, kesilmesine neden olan bendim. Sen yapmadın, Asya.”
“Ben yapmadım mı?” Acınası çıkmıştı sesim. Nefret edilecek gibi. Kendimden nefret edecek gibi.
“Hayır, sen yapmadın.” Baş parmağı yanağımda gezinmeye başladı. “Şimdi abine hastalığını söyler misin güzelim? Ben hastane raporlarına ulaşamadım.”
“Buğra, benden utanmaz mısın?” Onun boynundan akan her kanın bedeli yanağımdan akıp düşen gözyaşları ile ödeniyordu.
“Hastalık bu, güzelim. Neden hastalandın diye senden utanayım?”
Neden utansın? Utanmalıydı. O doktor, ben ise onun deli kardeşi. Kendi doktorumu telefonda konuşurken duymuştum. Utanırmış mesela o. Benim gibi bir deli onun kız kardeşi olursa utanırmış.
Buğra benden utansın istemiyorum.
Yüzümdeki ellerini sertçe ittim. “Git odamdan. İstemiyorum seni.”
Bakışlarım duvarın dibine sinen Baha, Pars ve Çağrı abimin üzerinde durdu. Sessizce bekliyorlardı. Diğer köşede ise Baybars Bey ve Peri Hnaım vardı. Hepsi de yıkılmş duruyordu. Canım yandı, gözlerime akın eden yaşları görmezden gelmeye çalıştım. “Sizde çıkın! Çıkın!” diye bağırıp yataktan çıkmaya yeltendiğimde Enis omuzlarımdan tuttu.
“Hiç bir yere gitmiyorsun.” Bakışlarını benden ayırıp Buğra’ya döndü. “Abi, Asya’nın ilaçlarını ver. Onları içince iyi oluyordu.”
Buğra öfke ile Enis’e döndü. “Anlık iyi olur tabikide! İlaç diye bağımlık töleransı yüksek olan ilaçlardan vermişsiniz. İlaç değil, zehir verilmiş. Bir de düşük dozlardaki şizofreni ilaçları onlar!”
Enis’in omuzlarımdaki elleri kas katı kesildi. Enis kötü durumdaydı peki ya ben?
Güldüm. Yanaklarımda ağrı olana kadar güldüm. “Şizofreni mi? Aklını mı kaçırdın sen?” deyip göğsüne vurdum. “Daha delirmedim! O raddeye gelmemişken neden kullanayım?” Bir tane daha vurdum, bir kez daha güldüm ama gözlerimdeki ıslaklığı da hissedebiliyordum. “Neden beni deli olmakla suçluyorsun?”
“Asya,” Çağrı abimin sesini duyuyordum ama kalbim ona da sağır kaldı.
“Buğra, Asya’yı hastaneye götürmemiz gerek.” Pars’ın sesini duyduğumda Buğra’ya vurmaya son verdim. Dehşetle gözlerim Buğra’ya döndü.
“Çıkın dışarı!” Buğra içeridekilere bağırdığında kulaklarımda keskin bir sızı oldu.
“Pars, haklı…” Baybars Bey de Parsı destekiyordu. Onlar beni tımarhaneye mi kapatacaklardı? Ölürdüm daha iyi!
“Size, dışarı çıkın dedim!” Buğra avuçlarını, gömleğini sıkıca tutan ellerimin arasına sarıp destek olurmuş gibi bana tutundu. “Ben halledeceğim.”
Adım seslerini duydum, gidenler vardı bir de yanımıza gelen ince adım seslerini. Başımı bize gelene doğru çevirdiğimde yaşlı gözlerle bana bakan Peri Hanımı gördüm. Bakışlarımı kaçırdığımda sesi ilişti kulaklarıma.
“Asyam, kaçırma gözlerini benden.” Çok kısıktı sesi. Sanki zorla konuşuyor gibi sanki canını avuçlarımda hapsetmişte öldürüyordum onu.
Yine de bakmadım. Bakamadım. “Kendine geldiğinde beraber Buğra’ya pansuman yapalım mı?” Hızla ona döndüm. “Abinin yarasını beraber temizleyelim mi, kızım?” Gözünden akan yaşlar gerçekçiydi. Ama sözleri?
“Kızmadın mı?” Ondan daha kısık konuşmuştum ama yine de duymuştu. Ben olsam kendimi duymazdan gelirdim.
“Kızmadım. Abin almış boynuna dolamış. Benim çocuklar haylazdır hep.” Gülmeye çalıştığında bakışlarımı kaçırdım.
“Benim yüzümden,” devamını getirmeme izin vermeyen Buğraydı.
“Hayır, o çakıyı elinden alabilirdim ama ben almak yerine boynumu kestim.”
Yumruklarımın etrafındaki parmakları güvence verir gibi etrafını sardı. Burnumu çekip gülmeye çalıştım ama başarısız oldum. “Haylaz Buğra.”
Ben ve Peri Hanımdan daha başarılı bir gülüşü sundu. “Evet, haylaz abin.”
Peri Hanıma döndüğümde bize sırtını dönmüş ve çökmüş omuzlarıyla odayı terk etmişti. Bir kere bile dönüp bizi bırakmamıştı. Odada sadece üç kişi kalmıştık. Ben, Buğra ve hemen yanımda oturup omuzlarımı tutan Enis.
Bakışlarım yeniden Buğra ile kesiştiğinde bu kez kaçmaya son verdim. Ne soracaksa dürüst olacaktım. Boynunu kesen bir katili bile koruyordu.
“Şimdi bana söyleyecek misin?” dediğinde başımı salladım. “Peki sana konulan ilk tanıdan itibaren hepsini söyleyebilir misin?” Bir an endişe eder gibi baktı ve hızla açıklama yapmaya başladı. “Yemin ederim, abin olarak değil öncelikle bir doktor olarak bakacağım. Abin olarak her halin benim kabülüm zaten. Asya, benden çekinme ve bana tüm doğruları söyle lütfen.”
Birbirine dolanan yumruklarımıza baktım. “FND”
“Fonksiyonel Nörolojik Bozukluk.” Parmaklarımın arasındaki kumaş parçasını daha sert sıktım. “Peki, başka bir tanı var mı?”
“Dissosiyasyon.” Bakışlarımı elllerimizden ayırıp Buğra’ya baktım. “Kendime, bedenime, duygularıma yabancılaşıyorum. Önceden bu kadar ileri değildi, giderek o cam parçası beni bölüyor, Buğra.”
“Ştt, sakin ol.” İlk andaki tedirginlikler uçup gitti, yüzünde haylaz bir gülüş oldu. “Hatta sana sinirleneceğin bir şey söylim mi?”
“Hayır, söyleme!” Anında reddettiğimde dudaklarından bir gülüş koptu ama bu Buğra’da alışık olduğum bir gülüş değildi.
“Uyurken gizlice kanını aldım ve tahlil sonuçların ben odaya gelmeden önce geldi. Sabah erkenden de ilaçlarını alıp teste sokmuştum.” dediğinde kızmak ve öfke arasında gidip geldim.
“Kanımı mı aldın?” diye bağırdığımda kıkırdadı.
“Hardemir kanı değerlidir biliyorum ama izin vermeyeceğini ve her defasında kaçışlarını da düşününce yapmak zorunda kaldım.” cümlesi bittiği gibi kollarını etrafıma sarıp beni göğsüne çekti.
Anında Enis’in huysuz sesini duyduk. “Abi, ikizimi ver!”
“Sende çıksana lan!” Buğra ona kızdığında Enis kolumu tutup sarıldı.
“Çıkmam!”
Enis’e dönüp baktığımda çatık kaşlarla abisine bakıyordu. Gözleri bana doğru yöneldiğinde dudaklarımda takılı kaldı ve çatık kaşları düzeldi. Yüzünde rahatlatıcı bir tebessüm belirdi.
“Siz ikizler hiç rahat durmuyorsunuz!” Buğra da söylendiğinde başımı göğsüne iyice yerleştirip alttan bakışlarımı ona diktim. “Ve sen,” Bakışları beni buldu yeniden. “Hastalığın sandığın kadar kötü değil, canım. O şerefsiz doktorun yanlış tedavi uygulamış. Doğruyu söylemek gerekirse yanlış tedaviden ziyade kastten hastalığını ilerletmeni ve daha kötü hale gelmeni istemiş.”
Daha kötü mü?
Yani kullandığım ilaçlar yanlış ilaçlar mıydı? Bunca zaman kullandığım yanlış ilaçların bedenimde, zihnimde yarattığı o kaosu ben hep kendimden kaynaklı sanıyordum. Hiçbir zaman ilaçları suçlamamıştım. Nasıl suçlayabilirdim ki? O ilaçları içtiğimde bedenim gevşiyordu. Meğer sadece bir bağımlılıktan dolayı sahte bir huzura erişebiliyormuşum.
“Şimdi, şimdi ne olacak?” Enis’in telaşla çıkan sesine dönüp bakamadım.
“Ne mi olacak? Siz iki aptal uslu uslu durup büyüklerin dediği şeyleri yapacaksınız.” Çenemi tutup yüzümü daha da kaldırdı Buğra. “Korkmanı gerektiren bir şey yok. Doğru tedavi ile üstesinden gelebileceğimiz bir konu.”
“Valla mı?” İrice açtığım gözlerime bakıp kıkırdadı ve burnumun ucuna işaret parmağı ile vurdu.
“Vallaha.”
“Buğra,” dediğimde başı boynuna doğru büküldü.
“Söyle, sarı civciv.” Az önce saçtığım dehşete mi laf sokuyordu o?
“Gerçekten de halleder miyiz? O doktor hiç şansım olmadığını, ilerlerse beni tımarhaneye kapatacak…” Sözlerimin devamını getirmeme izin vermedi.
“O doktorun da a…” Anlık öfkelenip sövecekti ki öksürüp küfrü yuttu. “Asya, seni kandırmış. Seni umutsuzluğa itip ilaçlarını da değiştirmiş ve bedenin de durmadan buna tepki vermiş. Şimdi ben ve tanıdığım en iyi doktorlar bunu halledeceğiz. Sadece abine güven, olur mu?”
Başımı yeniden göğsüne gömdüm. “Başka şansım yok ki.”
“Mecburiyetten değil günün sonunda bana güvendiğin için kazanacaksın güzelim.” dediğine öfke ile ona döndüm.
“Sanki istemezsem rızamı bekleyeceksin. Zorla kendi dediğini yaparsın sen yine de!”
“Olması gerekeni yapıyormuş.” Enis kızgınlıkla bana döndü. “Bir daha senin sözünü dinlemiyorum! Resmen o ibne doktor yüzünden evde dehşet saçıyordun. Yatağın altında çakı saklamakta ne?” diye dehşetle soluduğunda anında öfkem silindi, yerini utanç aldı ve bakışlarım Buğra’nın boğazındaki kesiğe kaydı.
Çok ince bir kesikti. Kanaması durmuştu dahi lakin sürekli hareket etmesinden dolayı yine kanayabilirdi.
Parmak uçlarımla yarasına dokunmak istedim. Tam yaraya değeceği vakit durdum. Ellerim kirliydi. Sol elim kirliydi. Yarasının enfeksiyon kapmasını istemiyordum.
“Çok acıdı mı?”
“Seni görünce acıdı.” O halim ile acımıştı. Akan kan umrunda değildi.
“Özür dilerim.” Sahiciydi. Dilimden değil, yüreğimden kopup kelimelere dökülen bir özürdü.
“Bizim hatamız, seni göremedik.”
“Sen gördün, ben her defasında senden kaçtım.” Buğra hatalı değildi. O hiç hata yapmamıştı. Her defasında beni görmek isteyen bu adamdan saklanan, gözlerine siyah bir kumaş parçası dolayan bendim. Gözlerini örtersem, deliliğim de son bulur sandım. Bir doktordan saklanırsam, abim olan bir doktordan saklanırsam normal olurum sandım.
Ama normal değilmişim.
Biliyorum.
Geçmişimdeki o küçük kız uyansa ve bu halimi görse üzülmezdi. Anlardı o. Onca acıyla elbette ruhta izler kalırdı. Bir savaş muhaberesinden hangi asker yara almadan çıkabilirdi ki? Ben yaramı, önce ruhumda sonra da aklımda almıştım.
“Bu yüzdendi.” Buğra’nın sesini duyduğumda daldığım yerden çıktım. Bıraktım geçmiş olan hesaplaşmayı.
“Ne?” Anlamamıştım. Öncesi varsa da anlamamıştım.
“Sürekli dalıp gidiyorsun. Konuşmaların kopuk. Hastalığından dolayıymış.” Burnunu, saçlarımın arasına daldırdığında aldığı derin soluğu aldım. “Limon gibi kokuyorsun.”
“Ne?” tekrar dudaklarımdan ayrlan soru ile bu kez Enis yanıt verdi.
“Abi, bu kızın salaklığının nedeni de mi hastalığı? Ben çok zekiyim bu nasıl böyle çıktı ki?” Kolumu, Enis’in kucağından koparıp kafasına bir tane geçirdim.
“Gerizekalı!” Öfkeyle Buğra’ya döndüm. “Buğra, baksana şuna! Hastalığımla dalga geçiyor şimdiden!”
“Hayır, ben onun için demedim!” Enis’in savunması ile ona döndüm.
“Ne için dedin?”
Gözlerini kırpıştırıp yardım dilenir gibi Buğra'ya döndüğünde Buğra’nın yükselip inen omuzlarını hissettim.
“Ben,” Enis, ensesini ovup bana baktı. “Sanırım şaka yapacak kadar zeki değilmişim.”
Gülüp yanağını tutup sıktım. “Şapşal.”
Yüzünü buruşturup ellerimin arasından kurtarmaya çalıştı daha doğrusu öyleymiş gibi davrandı. Enis istese ellerimin arasından sızıp gidebilirdi ama avuçlarımın arasında, ona sunduğum kekremsi sevgiyi tercih etti.
“İlaçlarını kontrol ettim. Kan tahlillerini aldım. Yarın bir kaç test için hastaneye uğramamız gerek. Sonuçlardan sonra en doğru tedaviyi bulmaya çalışacağız ve,” deyip omuzlarımdan tutup beni göğsünden ayırdı ve bedenimi kendine çevirdi. “Asya sana yanlış tedaviyi uygulayan o adamın ismini ver bana.”
Gözlerinde ölüm vardı. Garipti. Oysa o doktordu, ellerinde yaşam olurdu.
“O adamı ben hallederim.” İlk andan itibaren gittiğim doktor oydu. Ondan başkasına ne zaman gitsem verdikleri ilaçlar işe yaramıyormuş gibi hisseder ve ona geri dönerdim. Diğer doktorlar nasıl kanımdaki zehri bulamamıştı bilemiyorum. Nasıl her defasında o adamın kucağına düşüyordum, nasıl bir oyunun içinde olduğumu anlamamıştım bilemiyorum.
Ama halledecektim.
Bu saatten sonra durmayacaktım. Madem beni delirtmeye çalışıyorlardı o zaman var ettikleri bu deliliğin ilk kurbanları da onlar olacaktı.
Yastığa başımı koyup gözlerimi kapattım. “Buğra biliyor musun, ben bugün mutluydum. Annen, bana sıcak çikolata yapıp getirdi. Pars, bana bir kedi getirdi ve sanırım o kediyi kaybettim.” İlk günden. Ona, sahip olamadığım her şeyi vereceğimi söylemiştim. İlk sahip olduğum şeyi, bir anne tarafından kayboluşumu hediye etmiştim. Yanaklarım iki yana çekildi, tebessüm etmeye zorladım hasarlı bedenimi lakin kapalı göz kapaklarımın arasından sızan o bir damla yaşı da hissettim. Soğuktu, üşütüyordu yaşlarım. “Babanla sanırım ilk kez baba kız hiç kavga etmeden gülüp eğlenerek eve geldik. İlklerimi de doğru düzgün hatırlamıyorum.”
Kapalı gözlerimi aralayıp gözlerimde yaşlarla oluşmuş sisleri Buğra’ya sundum. “Ve ben mutlu bir günün ardından kanımdan olanın kanını akıttım.” Sesim sonlara doğru kısılmıştı.
Duymuş muydu acaba?
Katil.
Ben buydum. Önce Pars şimdi de Buğra. Sıradaki kim, Asya?
Kimin, canı kalacak ellerinde?
Arem mi? Bir kere gözlerinin önünde kaçırıldın, yetmemiş mi?
Pars? Ele. O ilk kanı akan olmuştu.
Buğra? Ele. O ilk seven, ilk gören ve boynundaki kesiği alan ilk kişiydi.
Baha mı? Uzun saçlı çocuk. Kardeşini bekleyen çocuğun mu kanları ellerinde kalacaktı?
Çağrı abim mi? On sekizim, nefretlerimi sevgilere boğan abim, kinimi yutan, benle ağlayan abim mi? Onun mu kanı kalacaktı ellerimde?
“Enis?” dudaklarımdaki kıpırtı, parmaklarıma dolanan sıcacık ellerle birleşti.
Ele, Asya.
Enis’in kanı akamazdı. Akmamalıydı. Sonumuz, son nefesimiz olurdu.
“Burdayım.” Burda, tam da yanı başımda. “Hep yanındayım, öteki yarım.”
Biz buyduk. Öteki.
O ve ben. İkimiz yan yana var olunca anca varlığımız anlam kazanıyor, biz olabiliyorduk.
Enis Hardemir veya Asya Doruker değil. Enis ve Asya. Anne rahminde bir, yaşamda tek, ölümde beraber.
____________
Oysa artık uyumayacağımı, uykuya sığınmayacağımı söylemiştim. Ayağa kalkacağımı kimsenin bundan sonra beni durdurmayacağını haykırmıştım. Ne olmuştu böyle? Ne yapmışlardı hemencecik bana?
Biliyordu.
Onu bulduğumu, kanıtların peşinde olduğumu biliyordu. Biliyordu geçmişimdeki tek gözlü canavarı. Beni dağıtmasına, alaşağı etmesine izin vermiştim ama korkmuştum.
O adam olduğunu sanmıştım. Nasıl korkmazdım? İçimdeki en büyük nefretin nedeni oydu. İçimde ölen her duygumun, parmaklarımdaki her kasılmanın nedeni o adamdı.
Bana yapmaya çalıştıklarını değil dile dökmek ben zihnimde dahi tekrarlamaya korkardım.
Yaş yedi, ilk terk ediliş ve yaş yedi, ilk kez küçük bedenimi koruyuşum.
O gün sol avucuma alabildiğim bir cam parçası ile canavarın sağ gözünü oymuş, sol avucumda tam dört derin çizginin yer edinmesini sağlamıştım. İlk kan, ilk kimsesizlik ve ilk kez anne diye attığım çığlıkların işlevsizliği yer edinmişti ruhumda.
Periden nefret ettiğimi düşünüyorlardı.
Beni doğuran kadından, rahminde can aldığım, damarlarındaki kandan beslendiğim kadından nefret ettiğimi sanıyorlardı ama bilmiyorlardı ki ben o kadına her baktığımda gördüğüm bir tek çığlıklar, acı haykırışlar ve onun bana gelişini istemem.
Gelseydi affederim.
Gelmedi affedemedim. Yüreğim darılmış. Yürek dargınlığıma da nefret demişler.
Sonra gelip ‘Asya sen duyguları anlamıyorsun’ diyorlar. Ben biliyorum. O çocuk iyiydi, sağlıklıydı ve ne hissettiğini biliyordu.
“Arem,” Baş parmağım. “O en büyük abin. En kıskancı. Seni bize dahi vermez.” Zarifçe işaret parmağını baş parmağımda gezdirdi. Parmak uçlarımı sevdi, sevgimi oraya sığdırdı. Ardından, baş parmağımda sıcak dudaklarını hissettim.
İşaret parmağımda hissettim dokunuşunu, aralamadım gözlerimi. Onu dinlemeye devam ettim. “Pars,” dudaklarından bir kıkırtı koptu. Mutlu bir kıkırtı olmasını dilerdim. “Pars’ın minik prensesi. Minik prensesim. Yaramazlıklarını anlattığın abin.” Bir öpücük de bu kez işaret parmağıma geldi. Sol elim, sol işaret parmağım ve ona sıkılan silahın nedeni olan tenim. Ben tetiği çektim, o ise tetiğe tutunan parmaklarıma sevgisini fısıldadı.
Ortanca parmağımda hissettim dokunuşlarını, mayıştırıyordu. Bir kaç dakika daha devam etse onca saat uyumama rağmen yine uyurdum. “Buğra, en çok nazladığın abin. Hâlâ aklımızda. Koluna çantanı takıp kıvırta kıvırta giderdin Buğra’ya. En çok ona sarılmayı severdin.” Bilmezdim.
Severmişim ben. Buğra’ya sarılmayı severmişim.
Yüzük parmağıma geçti. Parmağımın ucunda dolaşıp durdu parmakları. Parmak uçlarımızda bir iplik düğümlendi sanki. Kadermiş gibi. Sevgiymiş gibi. “Baha,” Derin bir iç çekiş sesini duydum. “Şimdiki öfkeli hallerinize şaşırmıyorum aslında. Küçükken de böyleydiniz. Birbirinize az zarar vermediniz ama yaralarınızı da hep siz sardınız. Baha’yı şikayet eder ama ceza almasına da kıyamazdın. Baha senin arafındı. Daha o yaşında.”
Ve son parmağıma serçe parmağımda gezindi parmakları. “Çağrı, Çağrı.” diye sayıklandı. Ne yapacağını ne diyeceğini bilememiş gibi. Merak ettim. Pars’ın gözlerindeki abimi merak ettim. “Eğer bir yaramazlık yapmışsan bilirdik ki yalnız değilsin. Çağrı sana yardım etmiştir, eğer Çağrı bir yaramazlık yapmışsa bilirdik ki ona yaptıran sendin. Tıpkı şimdiki gibi.”
“Uykudaki insanlara dahi iftira atmaya mı başladın, Pars?” Göz kapaklarımı araladığımda sandalyesini yatağımın kenarına kadar çekip oturmuş, yatağın üstündeki ellerimle oynayan adamı gördüm.
“Uykudaki insanlara iftira atmam.” Beni yanıtladı lakin odağı parmaklarımdaydı hala. Tam beş abi, beş parmak. Ama sayması bitmedi. Parmak uçları, avucumun içinde gezindi. Avucumun içindeki gözleri, gözlerime kitlendi.
“Ve Enis,” Merkez olan. Avucumda en çok yara alan yer. “Hepsinin merkezi. Tüm parmaklara giden kanın ilk uğradığı yer, avuçlarının içi gibi. Biz beşimiz neysek topumuz bir Enisti. Beşe karşı, bir. Toplam iki ederdik. Lakin artık sadece bir. Bir tek Enis,” Bir pişmanlık, keder belirdi gözlerinde. Koyu sarı kaşları çatılır gibi oldu. “Biz hiç.”
“Eski bir fotoğrafımızı gördüm.” Uykudan yeni uyandığım için sesim hala boğuk. “Orada da parmaklarımla oynuyordun.”
Dudakları kıvrıldı. “Hep parmaklarınla oynardım.” Parmak uçları zarifçe parmaklarımın arasında dolanmaya devam eti. “Küçücük tombul parmakların vardı. Hastaneden eve getirildiğin o ilk günden itibaren her gün parmaklarınla oynadım. İkimizde de alışkanlık olmuştu.”
“Yokluğunu hissettiğim senin parmaklarındı yani.” Parmaklarıma dokunur, sevgi arardım. Aradığım Pars’ın sevgisiymiş.
“Vardır ama yoktuk da.” düşünceli sesi ile daldığı yerden çıkarmadım, onu öylece bıraktım. Yatağımda doğrulduğumda hareketim ile bakışları yerden doğrulup yeniden bana döndü. Kalın kaşları telaşla çatıldı. “Kalkma bugün, dinlenmen gerek.”
Üstümdeki yorganı kenara attım. “İşlerim var, Pars.”
“Biz hallederiz. Sen sadece uzandığın yerden söyle.”
Başımı iki yana sallayıp yataktan çıktım ve duvardaki saate baktım. Sabahın onu. Gün başlayalı çok olmuş. Önceden umursamaz günün başı da sonu da beni herhangi bir şeye zorlamazdı ama artık öyle değil. Artık günün başından sonuna savaşmam gerekiyor. Kan kaybetmemek için hep uyanık olmam gerekiyordu.
“Cem, size videoları attı mı?” Pelin Hardemir. Beni kaçırdığında tüm kanıtları yok ettiğini, geriye hiç kanıt bırakmadığını sanıyordu ama bilmediği sözlerine inandığı adam bizzat onu ele veren kanıtları toplamış ve bunca yıl kasasında saklamıştı.
O kasadaki her bilgi, her kanıt avuçlarıma tek tek düşüyordu. Önce evin içinden Pelin’e haber uçuran kadını bulmuştuk, sonra da Çağrı abim ile Pelin’in ihanatini kanıtlamıştık.
Hepsinin gözlerinin önünde.
Yaptığımız her şey ortada. Ama bizi yine görmediler, bizi yine hafife aldılar ve ben inlerine girip önlerindeki avları çalmıştım. Avcıdan avını çaldım, avcının diğer avcıdan haberi olmadı.
“İzledik videoları. Seni yıllar önce kaçıran kişinin önce Sarhun olduğunu sandık, şimdi de Pelin çıktı.” Elleri öfke ile saçlarına daldığında banyoya doğru adımladım.
“Beni kaçıran Pelindi ama beni Pelin’e kaçırtan başka biri. Pelin de tıpkı Sarhun gibi bir piyon.” Banyoya girmeden önce son kez Pars’a baktım. “Asıl düşmanı biliyor musun, Pars?”
Gözlerinde deli dehşet bir kaos. Bilinmezlikler, ihtimaller ve geriye kalan cesetler. Bilmiyor, bilmiyorlardı. Çağrı abime dahi, daha anlatamamıştım. O hazır mıydı yenilgiye? Ben aylardır yenilmemek için bu denli çaba sarf ederken onun gönüllü yenilişinden akan her kan, acıtmaz mıydı yüreğimi?
Acıtır. Acıyor ve bu işin sonunda nasıl beraber bu işe girdiysek sonunda da beraber kanayacak, beraber kanatacaktık.
“Bize bildiklerini anlat. Tek başına sırtlanmak zorunda değilsin.” Bir adım attığında bir adım geri gittim. Adımları zincire vuruldu.
“Bu benim meselem. Çok az kaldı, Pars. Çok az.” Son gelmek üzere. Son sahne için çoktan yerimizi aldık. Seyirciler nefesini tuttu, her biri bekledi sondan sağ kalacakları.
Beklerler Romeo ve Juliet’in destansı aşklarını ve beklerler iki aşkın kavuşmasını ama unuturlar. Unutmuşlar ki Romeo ve Juliet gibi destansı bir aşkı destan yapan onların kavuşamaması. Romeo’nun Juliet’in kollarında ölmesi.
Ben ne Juliettim ne de bir Romeoya sahiptim. Kollarımda ölecekler aşkımdan değil, zehrimden olacaktı.
Kapı kapandı, ayak seslerinin odamda azaldığını Pars’ın gittiğini anladım. Derin bir soluk alıp karşımda duran aynaya doğru adımladım.
“Bir cam parçası. Önce elimi şimdi de ruhumu.”
İnatçıymışım. Kinci, yersiz yere nefret kusan, saygısızın tekiymişim ama kimse neden diye de sormamış. Neden bu haldesin diye sormamış. Sevgiyle şefkatle büyümüş olanlar böyle olmaz, seni kim neden sevgisiz bırakmış diye soran olmamış. Sormamışlar ama yargılayıp da durmuşlar yaralı ruhumu.
Yersiz ve aptal. İlk an bende gördükleri bu. Son anda ise bir Juliet. Ne aptallık ne yersizlik, görecekleri gözlerinden akın akın yere sinen yaşlar.
Anlayacaklar. Beni de anlayacaklar.
Ama geç ama artık atmayan bir kalp taşıyacak olan benin, ne işine yarar ki, onların yersiz anlamları?
“Asya,” Buğra’nın seslenişi ile yine hapsolduğum o derinlikten çıktım. “Banyoda mısın?”
“Evet.” Güçlü çıkmıyor artık sesim. Önceden çığlık çığlığa bağırır varlığımı her şekilde gösterirdim. Şimdi içimdeki küçük kız görünmek değil, bir yerlere sığınmak istiyordu. Hiçbir yere sığmayan Asya, sığıntı Asya.
“Hazırlan. Bugün hastanede işimiz var. Çok tutmayacağım.” Hastane. Tedavi ve yeni bir süreç. Beni mahveden bir doktor değilmiş gibi yine bir doktora sığınır olmuşum.
Ama ben yine de “Tamam.” diyebildim.
Buğra’nın istediğini yaptım. İstediği her testi yaptım, gösterdiği doktora göründüm. Hatta yalansız her sorularını yanıtladım. Yanıtlamak istemediklerime yalan dolamadım, sesimi kıstım. Sustum. Zorlamadılar, zorlamadım.
Normaldi. Anormalik beklerdim. Buğra yanımda diye mi normaldi? Bilmiyorum. Sâdece hâlâ o buhranın içinde debelenip duruyor, ayaklarımın dibe çökmesini engelemeye çalışıyordum. Amacım yine de var.
Yeterli işte Asya.
Amacın var.
Amaç varsa yaşam vardır. Yaşam varsa da Enis vardır.
“Bir sorun var mı?” Buğra’nın sesini duyduğumda bakışlarımı karlardan alamadım yine de.
“Yok.” Sanki hastalanacaktım. Üstümde bir kırgınlık vardı. Ruhum mu kırgın bedenim mi kestiremedim.
“Peki, iyi misin?” dediğinde başımı yasladığım camdan ayırıp şoför koltuğundaki adama çevirdim.
“Ben iyiyim. Asıl sen iyi misin?” Boynuna takıldı gözlerim. İnce çirkin bir çizgi gibi ordaydı. Kabuk bağlamış etrafı hafif morarmıştı. “Neden, yarayı kapatmadın?” Yarayı açan ben, utanmadan neden yarayı kapatmadın diye soran da ben.
Tek eliyle direksiyonu yönlendirdiğinde dışarıya baktım. Eve gelmiştik.
“İnce bir kesik. Ayrıca boynum sürekli hareket halinde, istesem de yarayı kapatamam.” Yarası vardı. Ben tarafından açılmış bir yarası. Öyle bir yaraki öldürmüyor, süründürmüyor ama kapanmıyor da.
Sessiz kaldım. Ne diyecektim ki? Tekrar tekrar özür mü dileyecektim. Ama özürlerim o yarayı silip atamayacaktı. Kalacaktı orda. Nasıl Pars’ın omzunda bir kurşun yarası açtıysam, Buğra’nın da boynunda bir bıçak kesiği bırakmıştım.
Araba durduğunda ilk çıkan ben oldum. Karşıda bana endişe ile bakan adamı gördüğümde yanına doğru adımladım. Ona gidişimi görünce beni daha fazla yormadı. Koşarak yanıma geldi. Tek adımımla aramızdaki tüm mesafeleri siliverdi.
“Özür dilerim.”
“Asya Hanım, iyi misiniz?” Özrümü duymadı dahi.
“Ben iyiyim. Dün, gününü mahvettim.” Hayatını zehretmediğim bir Selim kalmıştı onu da halletmiştim. Onu da zehrime bulamıştım.
Telaşla aramızda olmayan adımları atmaya çalıştı. Yakınlığımızı fark ettiği gibi yine eski yerine döndü. “Asya Hanım, benim günümü boş verin. Sizi o halde görünce nasıl korktum. Sizi koruyamadım. Kahretsin ki neyden korumam gerektiğini dahi bilemiyordum.”
Güldüm. Bu kez gerçekten de içten bir şekilde güldüm. “Şimdi biliyor musun peki?”
Göz kapakları şaşkınlıkla ard arda açılıp kapandı. “Şey,” deyip arkama dönüp baktı. “Çok doğru, lan. Ben hala bilmiyorum.” telaşla yeniden bana döndü. “Pardon, Asya Hanım. Lanlı lunlu ayıp oldu biraz.”
“Aynen öyle. Ayıp oldu.” Yanımdaki Buğra’nın sesi ile Selim başını önüne eğdi. “Ama kardeşimi güldürdüğün için de bu kez affedildin.”
Selim de Buğra’nın huysuz sesi ile şaşkınlıkla başını kaldırıp ona baktı. Otuz iki diş Buğra’ya bakıyordu. “Ben onu hep güldürürüm, Buğra Bey.”
“Onu?” Buğra’nın kısık sesini duyduğumda ona döndüm. Çattığı koyu kahve kaşlarının altındaki öfkeli bakışları ile Selim’e bakıyordu. “Asya Hanım. Onu değil. Sıkma canımı, Selim. Yoksa çok pis senin canını sıkarım.”
Selim’e dönüp baktığımda gözlerinde ilk kez bu denli korkuyu gördüm. Yutkundu ve zar zor bir adım geriye doğru atabildi. “Özür dilerim,”
“Saçmalama!” Selim ne diye özür diliyordu! Öfkeyle Buğra'ya döndüm. “Burda bana arkadaşlık eden tek insanla nasıl böyle konuşabilirsin? Sana yakıştırmadım.” Bakışlarımı Buğra’nın yumuşayan bakışlarından ayırıp Selim’e çevirdim. “Dün kedim vardı. Ne oldu ona?”
“Dün bahçede bayıldığınızda Çağrı Bey sizi, ben de kediyi alıp eve götürdük. Peri Hanım kedinizi benden aldı. En son o bakıyordu kedinize.” dediğinde acıyla inledim.
O ikisini orda bırakıp eve doğru yürümeye başladım. Rezil, Asya. Salak, Asya. Dün sözde o kadın gibi olmayacağını söylüyordun şimdi o kadın senin kedine bakıyor.
“Sence de Selim’de hafif çapkınlık yok mu?” Buğra’nın arkamdaki sesini duyunca adımlarımı hızlandırdım.
“Benden daha çapkın değil.”
“Sen ayrı bir olaysın zaten.” Huysuz sesi ile ona döndüm bir an.
“Sahi, senin sevgilin yok mu?” diye sorduğumda derin bir soluk verdi.
“Yok.”
Kapının önüne geldiğimizde Buğra anahtarını çıkarıp kapıyı açmaya başladı. “Neden peki?”
Parmakları anahtarın üzerinde durdu. Bakışları anlık olarak beni bulduğunda gözlerindeki kararsızlığı sezdim lakin neye karşı bir kararsızlıktı bilemiyordum.
“Bulamadım. Ben kalbimin atışlarını değiştirecek bir kadınla sevgili olmak istiyorum.” Sonunda parmakları görevini yerine getirdi. Kilit açıldı, Buğra tarafından kapı benim için sonuna dek açıldı ve içeriye ilk giren ben oldum. İlaç poşetimi bacaklarının arasında sabitleyip kabanını çıkarmaya başladığında ben de konuşuyordum.
“Saçma.” Dudaklarımı büküp ona bakındım. “Yakışıklı birini görünce benim kalbim hep çarpıyor. Sen de neden olmuyor? Sen de mi hastasın yoksa?”
“Abimin tercihleri arasında erkeklerin olduğunu bilmiyordum.” Çağrı abimin kısık gülüşünü duyduğumda Buğra’nın geniş gövdesinden dolayı abimi görememiş ve bir adım sola kayıp abimi görmeye çalışmıştım.
“Abi!” Neşeli çıkan sesim ile yanıma doğru yürümeye başladı ve daha birkaç adım atmıştı ki kollarını iki yana açtı. “Abine gel, şımarık prenses.”
Güldüm ve kollarına doğru koşturdum. Boynuna sarıldığım gibi ayaklarımı yerden kesti. Kollarım boynunun etrafını daha da sardı.
“Hastane nasıl geçti, bir sorun sıkıntı çıktı mı?” dediğinde gözlerimi yumup güvendiğim kollara kendimi bıraktım.
“Hayır, hatta çok iyiydi. Buğra hep yanımdaydı. Bu kez sanırım doğru tedaviyi bulduk.” Sonlara doğru sesim ağlamaklı çıkmıştı. O ilaçlar yüzünden kendi karakterimi dahi unutur olmuştum. Neyi sever, neye kin kusardım unutuvermiştim. Kendimi unutuvermişim.
Kolları belimin etrafını daha da sardı. “Buğra abim, bizi hep korur. Bak seni de korudu.”
“Evet ama ben ona zarar,” Cümlemin devamı gelmedi. Beni bölen Çağrı abim değildi. Beni bölen, teninde kesikler açtığım adamdı.
“Sen bana zarar vermedin. Ayrıca senin yerinde başka biri olsaydı o ilaçlar için belki daha ileriye gidebilirdi de. Sen yine de bizi küçük bir kesikle kurtardın.” Sol yanağımı Çağrı abimin omzuna yasladığımda sağ yanımdaki adam ile göz göze geldim.
“Bir de kahraman mı oldum şimdi?”
Kıkırdadı. “Benim kahramanım bir elli.”
Olayı şaka vurması ile gözlerimde yaşların yeniden yeşermeye başladığını hissettim ama o yaşlara inat dudağımdan bir kıkırtı koptu. “Normalde olsa ecdadına kadar söverdim biliyorsun değil mi?”
Çağrı abimin kollarının arasından sıyrılıp dibimdeki adama baktım. Yüzündeki gülüş benim gülüşümün aksiydi. Gerçekçi ve huzur vericiydi. “Biliyorum,” Başı sol omzuna doğru düştü yavaşça. “Sanırım favorim de o.”
“Çağrı, Asyalar mı geldi?” Salonda sesi yükselen Peri Hanım ile ikilinin bakışları bana döndü.
“Evet, Asya geldi anne.” Çağrı abimim gözlerinde kararlılığın nedenini biliyordum. Kaçmamam içindi. Kaçmamı istemiyordu artık.
“Ee, çağırsana evladım kardeşlerini!” Peri Hanımın kızgın sesin ile abim üfleyip püflemeye başladı. “Kalkamıyorum ben. İlla annenizi yorun, hayırsızlar.” Bir insanın söylenmeleri dahi nasıl bu kadar yüksek sesli olabilirdi ki?
“Biz en iyisi bir gözükelim.” Ceketimi çıkarıp kolumun üstüne attığımda Buğra ceketimi elimden aldı.
“Siz içeriye girin. Benim beş dakika odamda işim var. Geliyorum hemen.” Ve ceketlerimizi alıp götürdü. Siyah kabanım dışında hiçbir üstümü portmantoda asmazdım. Bunu biliyor gibiydi. Ceketimi ben söylemeden alıp götürmesi buna örnekti.
“Ona ne zaman abi diyeceksin?” Çağrı abimin sorusu ile hızla ona döndüm.
Dudaklarımı araladım. Bağırıp kızmak için lakin tek kelam çıkmadı. Dahası neden bağırıp çağırmak istediğimi dahi bilmiyordum. Dudaklarımı yeniden birbirine yaslayıp öfkeli bakışlarımı ondan çektim ve salona öfkeli adımlarla girdim.
Buğra. Buğra Hardemir.
Doktor Buğra. Doktorcuğum ya da Doktor Bey ama diğeri çıkmıyordu ağzımdan. Buğra abi ya da sadece abi.
Yanaklarıma hava şişirip üfledim. Hardemir ailesi ile aram kötüyken ben daha kontrollü, kime nasıl yaklaşacığımı kestirebiliyordum ama şu an aradaki buzdan duvarlar erimiş beni o suların altında bırakır olmuştu. Biliyorum, biliyorum ki elimi uzatsam hepsi tutar, hepsi kendi canı pahasına beni kurtarırdı ama yüzleşmek de istemiyorum.
Korku mu bu?
Salona girdiğimde şöminenin önündeki puf minderde yarı uzanır duran kadını gördüm. Göğsünde benim kedim, göğsünde koruyamadığım kediye sevgi veren; beni koruyamayıp bana sevgi veremeyen kadındı.
Yanımda duran Çağrı abime baktım. Elleri siyah pantolonun cebinde, beyaz gömleğinin etekleri yine serseri bir halde pantolonun kenarlarından firar etmiş.
Ve yine bana bilirmiş gibi bakan bakışları.
“Annemizde neden nefret ediyorsun, kardeşim?” Cevabını bilir gibi bakıyordu. Geceden koyu siyah hareleri ile bana baktığında çekinirdim bazen. Tıpkı şimdiki gibi. O siyah hareler, bir kara delik gibi her şeyi içine çeken bir güçtü. En çok da gerçekleri içine çeken bir güç.
“Çünkü annen,” duraksadım. Kısık sesim Peri’ye dahi ulaşmamıştı. “Nefret ediyorum.”
“Biliyorum. Nedenini sordum.” Üstüme geliyordu. Abim çok üstüme geliyordu. Öfkeyle ona döndüğümde yüzündeki anlayışla bana baktığını gördüm. Öfkem yine onunla söndü. “Annemden nefret etmiyorsun. Sadece korkuyorsun.”
Korku ve nefret benzer duygular mıydı? Hayır, değildi ama benim gibi biri nefreti de korkuyu da karıştırabilirdi.
Ben annemden hep korkmuştum. Bedenimin altında gezinen o korkuyu hissediyorum, yüzlerce küçük karıncanın damarlarımın üzerinde gezindiğini, her adım attıkları yerde bir parça kopardıklarını hissediyordum. Bu korkuydu.
Annem, korku demekti.
Hayır, anne korku demekti. Anne, kapı dışarı eden demekti. Peri’de aynıydı. Çağrı abimi tek hatasında kapı dışarı eden o ve kocasıydı.
Asya, anne demek kapı dışarı etmek demek. Bu küçükken korkuya denkti, şimdi ise nefrete.
“Anne,” Çağrı abim, kedi ile ilgilenen annesine seslendiğinde annesi yüzündeki tebessüm ile bize döndü.
Beni gördüğü an gözleri ışıldadı. “Asya, kızım. Hoşgeldin.”
Arkanı dön ve kaç. Mantıklı olan bu, Asya.
Ya da bu kez sen kendi aptallığını yap ve korkmadığını Çağrı abine göster. Hayır, hayır! Korkmadığını değil, nefretin olacak.
Peki emin miyim? Korku mu nefret mi?
Asya, sen annen tarafından reddedilmekten mi korkuyor; korkunu nefretle mi karıştırıyorsun?
Derin bir soluk aldım. Boğazımda iri bir yumru. Soluk tıkandı, kendi ellerimle boğazımı deşip o soluğu çıkarmak istedim ama yapamadım.
“Hoş buldum.” Zihnimdeki kaosu yansıtmayan bir geri yanıttı. Adımlarım şöminenin önündeki kadına doğru gitti. Korkmuyordum işte. Sadece nefret ediyorum ve biliyorum, anneler aynıydı.
O an okuduğu bir kitaptaki söz aklına geldi. “Çocuklar her şartta ebeveynlerini severdi ama ebeveynler; çocukları, istedikleri gibi oldukları zaman onları anca severlerdi.” Peri de aynısını yapmıştı işte. Çağrı abim onun istediği gibi bir evlat olmadığında, hata yaptığında onu istemeyip kapı önüne atmamış mıydı?
“Baybars Bey, Arem ve Pars nerde?” Pars, sabah evde olacağını söylemişti. Bir Baha dışarı çıkacağını söylemişti.
“Üçünün şirkette işi çıktı, kızım.” Kedinin alnına bir öpücük bırakıp uzandığı yerde doğruldu. Üzerinden çıkardığı ve bir kenarda olan fıstık yeşilinden dahi daha açık olan ceketini alıp tekrardan giyindi. “Baban, siz eve gelmeden yetişirim dedi ama hala gelmediler.” Bakışları anlık olarak kolundaki saate takıldı, kaşları çatıldı. “Acaba bir sorun mu var?” Sondaki kısık sesini duyduğumda Çağrı abime döndüm.
“Abi?”
“Bilmiyorum, arayıp öğreniriz hemen.” Elini arka cebine attığında kızgınlıkla gözlerini yumdu. “Telefonum odamda kaldı. Asya, sen arasana.” dediğinde duraksadım.
“Ben de hiçbirinin numarası yok ki.” Ve yeni fark ediyordum. Neredeyse üçüncü ayımız dolmak üzere ve hiçbirinin numarası bende yoktu. Enis ve Çağrı abim hariç.
Çağrı abim elini, aramızda uzattı. “Ver şu telefonu.” Bana öfkelenmesi ile yüzüm anında düştü.
Patolonumun cebindeki telefonu çıkarıp ona verdim ve hızla kilidi açıp rehbere girdi. Ondan bakışlarımı almamı sağlayan ise ayaklarıma dolanan minik ve kimsesiz bıraktığım kedicikti.
Kediyi korkutmadan eğildim ve ayak bileğimi yalamaya çalışan kedi ile kıkırdamaya başladım. “Minik kedi, güzel kedi. Seni bıraktım ama sen beni bırakmadın mı, mini kedi?”
“Miyav!” Ön patileri ile bacağıma doğru tırmanmaya başladı, doğrusu denedi. “Miyav.”
“Sen anneden kucak mı istiyorsun, bakayım?” Kediyi avucuma alıp alnına küçük bir öpücük bıraktım. Anında gözleri kapanmış ve mırlamaya başlamıştı. “Annenin kucağını sevdin mi?”
“Anne dedikçe tüylerim diken diken oluyor.” Çağrı abim, kolunu uzattığında görebildiğim tek şey kıllı koluydu.
“Lazere gitsene, bu ne!” Yüzümü buruşturduğumda bana ayıplayan bir ifade ile baktı.
“Modern güzellik algılarınıza ve kapitülasyonun kakalamaya çalıştığı hiçbir ürünü kullanmamaya ant içtim!” Kendi kendine yükseldiğinde kucağımdaki kedi gözlerini açıp Çağrı abime doğru kükremeye çalıştı. Ne de olsa torunları, birer aslan. Kükreme genetiğinde var.
Kedinin alnını öptüğümde gülüyordum.
“Umarım modern güzellik algılarına uymayan ve senin gibi kapitülasyona köle olmayan bir eş bulabilirsin, oğlum.” Peri Hanımın alaylı sesi ile ben de güldüm. Peri Hanım yerden kalkıp üstünü silkelerken duraksadı. “Bu arada oğlum, ayağındaki Balenciagalar da kapitalizme karşı gösterdiğin bu hassas duruşunu çok iyi yansıtıyor.”
Dudaklarımı birbirine geçirip gülüşümü yutmaya çalıştım. Çağrı abimin burnu kızarmıştı. “Anne, her ay ayakkabı almak yerine ne güzel on yıl giyebileceğim bir ayakkabı aldım.”
“Abi, senin ayakkabıların benim ayakkabılarımdan daha fazla. Ve hatırlatırım ki ben beğendiğim her ayakkabıyı alırım.” Mini koleksiyonum.
“Anne kız bir olup neden beni gömüyorsunuz?” İsyan edip arkasını döndü ve söylene söylene gitti.
Kıkırdayıp Peri’ye döndüm. “Sanırım oğlun sinirlendi.”
Dudaklarında yorgun bir gülüş yeşerdi. “Oğlum yine hinlik peşinde desek daha doğru olur.” dediğinde içeriye Buğra gelmiş ve şaşkınlıkla bize bakıyordu.
“Bu Çağrı neden bu kadar mutluydu? Neyi kaçırdım ben?” Kaşlarım alayla yukarı kalktı.
“Oysa demin söverek gidiyordu.” dediğimde Buğra gözlerini kıstı. “Yine bir haltlar karıştırmış anlaşılan.”
Çağrı abimin masaya bıraktığı telefonu elime aldığımda tüm Hardemirlerin rehberimde ekli olduklarını gördüm. Sorun kesinlikle bu değildi. Sorun Peri Hanımı anne, Baybars Beyi baba ve diğerlerini de isimleri ve yanlarında abi sıfatı ile kaydetmesiydi. Kafası telefonuma gömülü olan doktorcuğum da bunu gördü.
Telefonu hızla indirip ard arda kırpıştırdığım gözlerimle ona baktım. “Ben kaydetmedim.”
Ama gözlerindeki ışık yine de sönmedi. Dahası o ışık daha da yandı. “Ve o isimleri değiştirmeyen de sensin.” İri avuçları yanaklarımı buldu, yanaklarımı o denli sıktı ki dudaklarım öne doğru bir balık gibi büzüldü. “Demek artık abin olduğumuzu kabulleniyorsun.”
“Doktorcuğum, yanaklarımı bırak!” Kurmak istediğim cüme belliydi ama ortaya çıkan ses ve kelimeler cümlemden bir hayli uzaktı.
Ellerine vurduğumda kıkırdayışı, gülüşe, gülüşü ise kahkahaya evrildi.
“Oğlum, kardeşini salsana. Kızın yüzünü resmen avuçlarında presledin!” Buğra’nın kollarını tutup benden uzaklaştırdığında elimi sızlayan yanaklarıma götürdüm. Aslında acı yoktu ama nazlanmayacağım anlamına da gelmezdi bu.
“Acıdı!”
“Yalancı!” Kahkahası söndü ve saniyeler içinde ard arda iki yanağıma sulu iki öpücük bıraktı. Kafasına vurup ondan kaçmaya başladım.
“Ya Buğra çekilsene! Ne sulu sulu öpüyorsun! Hep mikrop oldum!” deyip salonda koşturduğumda arkamdan koşmaya başlamıştı.
“Mikrop mu? Ben mi!” Öfkeli sesini duyduğumda kahkaha attım. “Kızım, ben doktorum doktor! Sence pis miyimdir?”
“Sen, doktorsan ben de müslümanım! Nasıl pis olabilirim?” Sanki bir doktorlar temiz!
“Sana pis diyen mi oldu ve gel buraya!” Kazağımın ense kökünü tuttuğunda kucağımdaki kedi ile ona bakındım. “Abiye ne oldu? Şimdi abi de bakayım.” Yüzünü yaklaştırdı ve ağzını yaya yaya tekrarladı. “Abii! Tekrar et bakayım!”
Buğra’ya artık nasıl bakıyorsam Peri Hanım dayanamamış gibi kahkaha atmaya başlamıştı. “Oğlum, kızı kaçırtacaksın bak. Geçin şuraya uslu uslu durun.”
“Peri Hanımcığım, sizin doğurduğunuz bu veletlerden hangisi uslu durabilir ki?” Yüzümü ekşitip dediğim ile ikili bana alayla baktı.
“Şey,” deyip gevelemeye başladım. “Beni leylekler getirdi canım. Sizden değilim!” Yumruk yaptığım elimin baş parmağını aşağı çevirip aşağı yukarı doğru salladım.
“Leylekler, iyi iş çıkarmış desene.” Peri Hanımın dediği ile utanmıştım ama dayanamayıp da kıkırdamıştım.
“Anne,” diye sızlanan ise Buğraydı. Annesine döndüğü vakit ikiliye sırtımı dönüp tam sıvışacaktım ki Buğra yine ensemden tuttu ve hızla göğsüne çekti. Kedim ile beraber aynı anda döndük. İlk tepki kedimden geldi.
“Miyav!” Çok haklı!
“Duydun kedimi, sal bizi!”
Bakışları bir kucağımdaki minik sarı kediye, bir de benim gözlerimde geziniyordu. “Birdi iki etmişsiniz. Birebir aynı.”
Anında keyifle yerimde hareketlendim. “Canım duymadın mı kediler sahiplerine çekermiş. Sonuçta anası benim, tabi ki de bana çekecek!”
Ne dün geceki kargaşa vardı zihnimde, ne de bu sabah ruhumda gezinen durgunluk. Belki de yine normale dönmemi sağlayan doktorların söylediği iç açıcı sözlerdi. Belki de kollarımın arasında tuttuğum kedidir.
“Umarım huyu sana çekmez!” Otuz iki dişle sırıtması ile anında yüzüm asıldı.
“Doktorcuğum,” burnumu çektim bir an. “Benden sıkıldı mı?”
Gözlerini ard arda kırpıştırıp annesine döndü. Tekrar bana döndü. Bir an yirmi dokuz yaşında doktor olmuş bir adam değil de beş yaşında suç işlemiş küçük bir erkek çocuğunu gördüm. “Tövbe haşa! Bana küfretsen bu kadar zoruma gitmez.”
“Haylazlığı bırakıp geçin şuraya oturun.” Peri Hanımın çatık kaşlarını gördüğümüzde Buğra ile dudak büküp koltuğa, yan yana oturduk. Tam karşımıza geçti ve kollarını birbirine dolayıp kısık gözlerle bize baktığında bir an irkilir gibi oldum.
“Buğra,” Gözlerimi Periden ayıramıyordum. Sanki ayırsam infazımı verecekti. “Annen bizi dövecek gibi.”
“Dövmeyi geç topuklu ile peşimize verecek gibi duruyor.” İkimizde bakışlarımızı Peri Hanımdan ayırmayıp korku ile ona bakıyor, gelebilecek herhangi bir tehditi anında önlemeyi planlıyorduk.
“O sonra,” dediğinde put gibi kesildim. “Asya, babanları ara demedim mi, kızım?”
Hızla masanın üzerndeki telefonu alıp Çağrı abimin babam yanında on tane rengarenk kalp olarak kaydettiği adamı aradım. Telefon sadece iki sefer çaldı.
“Alo, güzel kızım?” Şaşkınlıkla telefonu kulağımdan ayırıp ekrana baktım. Sarhun’u aramadığıma ve Çağrı abimin kaydettiği adamı aradığıma emindim. Ee öyleyse bu adam her telefonla onu arayana güzel kızım mı diyordu?
“Asya, kızım orda mısın?” Baybars Beyin sesiydi işte!
“Baba, yanlış aramış olabilir mi?” Pars’ın da sesini duyduğumda yanlış kişiyi aramadığıma emin olarak konuşmaya başladım
“Benim aradığımı nerden anladın?”
Hoş, erkeksi ve araya yaşını belirten kahkahası kulaklarıma ilişti. “Ekranda Peri Kızım yazdığı için anlamış olabilirim.”
“Benim numaram sizde var mıydı ki?” Şaşkın sesim ile bir süre karşıda ses gelmedi, bir an telefonu dahi kapattığını düşündüm.
“Hepimizde var.”
Yüzüm düştü anında. “Ben vermedim ama. Sizi numara hırsızları.” Peri Hanımın çatık kaşlarını gördüğümde anında sırıttım. “Şey, o değil de ben şey için şey etmek istedim.” Buğra’nın yanımda kıpırdanması ve burnundan çıkan saçma ses ile kendimi toparlamaya çalıştım. “Karın diyor ki o hayırsız adam nerde? Bir de almış iki hayırsız evladımı ordan oraya sür,” Öksürüp son andaki kelimeyi toparlamaya çalıştım. “Sürüyor arabayı.”
“Bu kız beni deli edecek.” Peri Hanım değil artık Peri Su bu kadın! Söylene söylene hemen Buğra ile önümüzdeki masanın üzerine oturdu.
Baybars Bey ve Arem’in kahkahasını Pars’ın da homurdanışını duydum. “Beş dakikaya evdeyiz, kızım. Annene söyle, baban da onu özlemiş.”
Kusar gibi bir ses çıkardım. Belki de gerçekten de kusuyordum. “Defolun ya!” deyip hızla telefonu kapattım ve bu kez çatık kaşlarla bakan bendim. “Duydun işte.”
“Duydum, bebeğim. Duydum.” Anında nazlanması ile Buğra'ya döndüm. O daha sakin doğrusu daha alışmış bir ifade ile annesine bakıyordu.
“Buğra, annen menapoza girdi mi? Girmediyse erkenden sokma ihtimalimiz var mı?” Sorun Buğra’nın yanıtlaması değil Perisu’yun yanıtlamasıydı.
“Asya, Baha gibi saçma şeyler yapmayı aklından geçirme sakın!” Anında yüzümde güller yeşerdi. Harbiden! Baha vardı. O bir çözüm bulurdu.
“Ben odama gideceğim.” Deyip ayaklandığım an yine beni durdurdu.
“Otur.”
Oflayıp ona baktım. “Niye?” İsyan ederek bağırıyordum artık.
“Güzel kızım, dün gece elinde bıçak olan bir civciv değil de elinde bir bıçak olan çaki bebeğe benzediğini biliyorsundur, umarım.” Sözlerinde alay vardı lakin bakışlarında yer edinen acı belirginleşmişti o an.
Anında yerime geri oturdum. “Ben size dedim bu evde kalmayayım. Benden size evlat,”
“Sus sen. Şimdiye kadar senin isteklerine göre gittik ama bak sonuç. Şimdi sen oturacaksın ve her şeyi ben ve baban halledeceğiz.” dediğinde yüzüm ekşir gibi ona baktım.
“Evinin içindeki haini bulan ben, ailenin içindeki haini bulan ben, beni kaçırtan ve onu öldürecek olan ben ama hiçbir bok yapamayıp halledemeyen de ben mi oluyorum?” Kızgındım. Beni, hayatımdaki olaylar için bir kenara atıp baş köşeye kendilerini ekleyemezlerdi. “Hadi oradan!”
Derin bir soluk alıp verdi. “Peki bana söyler misin? İlaçlarınla oynayan adamı yıllardır fark etmeyen sen, babamın ihanetini bilip de hala ona baba diyen sen, abilerinin hiçbir suçu olmamasına rağmen onları kabullenemeyen ama sana ilk andan itibaren yalan söylen kuzenlerini affeden sen, babana kin kusarken Gökhan denen adamı savunan sen, benden daha ne için nefret ettiğini dahi bilmeyen sen duygularını ve zihnini nasıl kurtaracaksın?”
Soluksuz konuşmuştu. Sorun şuydu ki hayır diyemiyordum. Bahsettiği o ‘sen’ ben değilim diyemiyordum. Hepsi de bendim.
“Peki, kapına köle olan Selçuk’dan dahi ne diye nefret ettiğini yine bilmeyen sen değil misin, aa yavrum?” Durmaksızın konuşuyordu.
“Selçuk’tan durduk yere nefret etmiyorum.” Sesim kısık çıkmıştı. Çünkü nedenlerim anında zihnime bir düşman gibi akın etmişti.
Bacağımın üstünde Buğra’nın elini hissettim. “Aynen böyle, o itten nefret etmeye devam et.”
Ama kalbim acıyor.
Diyemedim. Sustum ve Peri’ye döndüm. Gözlerimde ne gördü bilmiyorum ama yüzündeki kargaşaya keder de eklendi. Derin bir soluk alıp verdi ve bir anlığına yardım dilenir gibi bakışları tavanı buldu.
“Asya,” derin bir soluk verip bana döndü. Kucağımdaki kediden güç almak ister gibi daha da sarıldım. Daha da sığındım. “İstediğini alıyorsun, aklına koyduğun şeyi ne pahasına olursa olsun alıyorsun ama kazanırken kaybettiklerini de gözün görmüyor.” masanın üzerinden kalkıp önüme geldi. Sol dizi yere değdiğinde önümde eğilmiş oldu. Avuçları, bacaklarımın üstünde durmaya, varlığını somutlaştırmaya başlamıştı. Ben burdayım demek yerine, avuçlarındaki sıcaklığı ile burdayım demeyi tercih ediyordu. “Bu kez bize de yer ver. Savaşmak mı istiyorsun? Peki, ama bizi hayatının dışına itme. Kır, dök, parçala ve kazan ama arkanda bıraktığın her kaybedişi de bırak biz kurtaralım. Onları sana geri veren biz olalım, olur mu yavrum?”
İyiydi konuşması. Yalan yok. Belki de benim için bir hayalden de öte iyiydi ama bunu söyleyen Periydi. İnancım sarsılıyordu. Bir kefede sözleri bir kefede anne tanımı. Kaybettiklerini dahi sana geri veririm diyen kadın bir kenarda, kapı dışarı eden anneler bir tarafa.
Buğra da doktorlar da yanılıyordu. İşte bu korku değil nefretti. Ben gelecek ihtimallerden, korkularımın ilerisinden endişelenen ve bunları ayırt edemeyen biri değildim. Belki de sadece bu konuda duygularımı ayırt edebiliyorumdur ama biliyorum bu ne korku ne de endişe, nefret bu.
O kadın, annem dediğim kadın yaptı. Gördüm.
Karşımda bana sözler veren, beni doğuran annem, Çağrı abimi kovdu. Gördüm.
Nedensiz değil işte. Gördüm işte. Neredeyse yirmi altı yıllık oğlu ile ben birde bir değildik. Benimle sadece üç yıl üç ay geçirmişti. Hatamda kapı dışarı etmez miydi? Ederdi.
Kediyi bacaklarımın üzerine bıraktım. Huysuzlanır gibi mırıltılar döküldü dudaklarından, başının tepesinde işaret parmağımı gezdirdiğimde mırıltıları son buldu. Bu kez parmaklarım sevgi vermek için değil, inanmadığım sevgiyi kovmak için dolandı tene. Peri Hanımın ellerini tuttum. Bir an gözleri ışıldadı, onun isteklerini kabul ettiğimi sandı ama ellerini bıraktım. Boşluğa düştü. Gözlerindeki ışık patlar gibi sönüp gitti.
“Sana inanmıyorum.” Sesim soğuk çıkmıştı. Duygusuzdu da. Oysa öyle bir duygu cehennemindeydim ki ne yaşadığımı ben dahi bilemiyordum. Doğrusu hiç bilemezdim.
Yanakları iki yana çekilir gibi oldu. tebessüm etmeye zorladı kendini. Olmadı. Dilini dudaklarının etrafında gezdirdi. Bakışları da boşluğa düşen ellerine kaydı.
“Anne, daha sağlıklı bir dönemde konuşsak bunları?” Buğra’nın isteği ile ikimizin de bakışları ona kaydı. Sağlıklı dönemden kastı, zihnimin hastalığıydı. Sağlıksız olan bendim.
Alınmadım, alınacak herhangi bir neden de yoktu. Bakışlarım önüme kaydığında Peri’nin ayaklandığını gördüm. Kelimeleri ölmüş gibi yalnızca başını sallayabildi. Sessizliğe boyun eğmişti. Düşüncelerinde esir, bakışları boşlukta intihara boyun eğmiş. Benim dalışlarıma, kendimi anlardan soyutlayışlarıma bir de o eşlik etti.
Kapının açılma sesini duyduğumda oraya döndüm ama hala salonun kapısında gelen giden yoktu. Pars ve Arem’in sesi geliyordu ama. Normal tonlarda konuşmalarına rağmen evin içinde gür ve kalın sesleri yankılanıyor, varlıklarını anında belirtiyordu. Aralarına katılan Çağrı abimin sesi de yankı buldu. Arem’e sataşıyordu. Arem’in, abime kızışını dinledim ama haylaz kardeşinden bezen bir abinin sitemi vardı sesinde.
Yüzümdeki tebessümün varlığını hissettim çok sonradan. Çağrı abim ile arası kötü olan bir Bahaydı. O da aslında sadece bir laf dalaşından ibaretti. Baha, hatalarından uzaklaşmak için kimi zaman suçu Çağrı abime yükler gibi oluyordu ama duraksıyor sonra kendine sövüp odasına gidiyordu.
Kapının girişinde üç bedeni gördüm. Arem ve Pars kapıdan geçtiği gibi arkalarından Çağrı abim de gözüktü ve üç iri erkek salona girdiği an koca salonun küçüldüğünü, kendimi boşlukta hissetmemi sağlayan alanda adım atacak yer bulamazmış gibi hissediverdim.
Buğra’ya döndüm ve içeriye giren üç adamı gösterdim. “Doktorcuğum, şu boylarda ve kalıpta yirmi sekiz yaş üstü, bekar ve sarışın olmayan doktor arkadaşın var mı?”
İşaret ve baş parmağı ile burun kemerini sıkmaya başladı. “Bir dakika önce modun düşüktü. Şimdi ise yersiz şakalar yapıyorsun.” Bunu kızmak veya kafası karışmış bir tonda değil de bir şeyleri idrak etmiş gibi söylemişti.
“Senin bu doktor sevdanın kaynağını merak etmeye başladım?” yanıma gelen Aremle bakışlarım ona döndü.
“Doktorlar dizisindeki Arslan vardı ya. Ben o adama aşıktım işte. İlk ve tek aşkım.” O kadar derin bir iç çektim ki bir an adamın hiç almadığım kokusunu dahi solur gibi oldum.
“İşte veletlere, neden televizyon izletilmemesi gerektiğinin kanıtı.” Pars sol yanımdaki boşluğa oturduğunda bana heyecanla döndü. “Ama onu bunu boş ver. Sence ne aldım?”
Bakışlarım üstünde gezindi ve hiçbir şey görmedim. “Ne aldın?”
“Tahmin et.” dediğinde aklıma hiç bir şey gelmedi. Pars ne almış olabilirdi ki? Karşı koltuğa geçip oturan Çağrı abime ve Arem’e baktım. Sırıtarak doğrusu kahkaha atmamak için kendilerini tutarak bize bakıyorlardı.
“Araba, arsa?” İlk tahminlerim ile yüzü düştü.
“Yok, onları almamışım.” Hayıflanır gibi çıkan ve düşünceli bakışları ile artık alacağını biliyordum.
Sırıtarak listeyi kurmaya devam ettim. “Ev ama malikane olanlardan, villa da olabilir?”
Pars birden ayağa fırladığında ona şaşkınlıkla baktım. Arem dayanamayıp kahkahasını saldı.”Nereye, lan?”
“Bir işim çıktı, abi. Onu halledip geliyorum.” Arkasını dönüp yeniden gidiyordu ki hızla elini tuttum ve bende gülmeye başladım.
“Gel buraya, saçmalama. Şaka yapıyordum.” Hala anlamamış, belirsiz bakışları üstümde geziiyordu ki gülüşümü bastırıp ona baktım. “Ev, arsa veya araba almaya gitme. Sadece şaka yapıyordum. Çok komik duruyordun.” Kaşları çatıldığında dudaklarımı birbirine geçirip gülüşümü yutmaya çalıştım. “Ee, ne aldın bana?” dediğimde somurtarak eski yerine oturdu.
“Hiç bir şey.”
“Aa, olur mu öyle şey.” Şaşkın şaşkın ona baktım. “Hediye almışsın işte. Versene hediyemi!” Elimi ileriye uzattığımda çocuk gibi omuz silkti.
“Almadım bir şey.”
“Abi, versene kızın hediyesini. Ergenliğe girmiş velet gibi triplere giriyorsun!” Çağrı abimin gülerek söyledikleri ile Pars eline geçen ilk şeyi tutup atacaktıki çığlığım ile durdu.
“Pars, kedim!”
“Lan, kedinin elimde ne işi var?” Şaşkın bir şekilde kediye baktığında kediyi hızla elinden alıp göğsüme bastırdım. Kedide ise bir anormallik vardı. Ön patilerini Pars’a uzatıp durmadan miyavlıyordu.
“Kediş, o abi seni füze niyetine kullanıyordu! Ne diye onu istiyorsun?” diye ona kızdığımda Pars, bana şaşkın bir ifade dahası dehşetle baktı.
“Bir günde kediyi kendine mi benzettin?” İri açtığı yeşillikleri ile kaşlarımı çattım ve anlık olarak yanımdaki Buğra’ya döndüm. Aynısını o da demişti.
Öfkeli bakışlarımı görünce öksürüp gülüşünü yutmaya çalıştı ve işaret parmağı ile Pars’ı gösterdi. “Bu kez ben demedim. O dedi.”
Pars’a geri döndüğümde sırıtmaya çalışır gibi bana bakıyordu. “Senin gibi şaheser.”
Anında sırıttım. “Yaa, değil mi Parcığım? Artık favori Hardemirim sensin.” dediğimde anında omuzları dikleşti, göğsü kabardı.
“Benden başkasını hayal dahi edemiyorum zaten.” böbürlenmeye başladığında diğerleri araya girdi.
“Asya, Pars’ı da mı benim önüme koydun be kızım?” Arem’in sesi neredeyse ağlamaklı çıkmıştı. Gülmemek için başımı eğip kedinin bıyıklarına dokunmaya başladım.
“Ama favori abin benim!” Abine yaptığı vurgu ile Çağrı abimin de kaşındığı fark ettim ve o an bir tokat sesi geldi, ardından da Çağrı abimin, “Abi, ne diye kafama vuruyorsun ya?” söylenmeleri ilişti kulağıma.
“Hani doktorlar favorindi?” Buğra’nın huysuzluğu ile başımı kaldırmadan sadece bakışlarımı alttan ona diktim ve göz kırptım.
“Kıskanç Hardemirler.” Kedinin patisi ile oynarken de söyleniyordum.
O arada bir el önümde uzandı. Avuç içinde bir tasma vardı. Yeşil tatlı ve güzel bir kedi tasması. Kedinin ismi de yazılıydı: Kavun. Ev adresi ve benim telefon numaram da ekliydi.
Sorun şuydu, kedinin ismi!
Şaşkınlıkla Pars’a döndüm. “Kavun mu?”
Başını aşağı yukarı büyük bir gururla salladı. “Evet, kediye kavun ismini koyduğunu öğrenince hemen bir tasma ayarladım. Nasıl?”
“Pars,” dedim ne diyeceğimi bilemez gibi. Bakışlarım tekrar Kavun yazan yere takıldı. “Ben Selimle dalga geçiyordum. Kediye, kavun ismi mi konulurmuş?”
Yüzü donakaldı. Öylece bana baktı ve o an tüm Hardemirlerin gür kahkahası evi neredeyse salladı.
“Gebericem! Gerizekalı!” Arem kahkahasının ardında zar zor konuşabiliyordu.
“Oğlum, Allah akıl fikir versin.” Perisu da neşeyle gülüyor, oğlunun şapşallığına mutlulukla bakıyordu.
“Ben sana o Selim yine yanlış biliyordur, demiştim.” Arkamızdaki Baybars beyin sesi ile ona döndük. O da gülerek kapının girişinde bizi izliyordu
Yanımda hareketlilik hissettiğimde gülerek Pars’a döndüm. “Bitirdim seni, sarhoş Selim!” dediğinde güldüm.
Daha dün ben Selim’e ikinci Selim diyordum, şimdi de o sarhoş Selim diyordu.
Öfkeyle salonu terk etmeye başladığında arkasından seslendim. “Pars, bekle Kavun ismi fena değilmiş aslında.” Öfkeyle bana döndüğünde dudaklarımı hızla birbirine bastırdım. Gülüşümü yutmaya çalıştım.
“Dur be kızım, tüm karizmam o sarhoş yüzünden silinip gitti.” O da hayıflana hayıflana salonu terk etti ve dış kapıyı açtığı gibi tüm evde onun bağırışı yükseldi. “Lan, şerefsiz Selim nerdesin?”
Herkes kahkaha ile kapıya bakarken ben de yavaşça ayağa kalkıp kenardan kenardan sıvışmaya çalıştım. Ta ki biri kafamı tutana kadar. Gerçekten de sanki biri basketbol topunu tutuyormuş gibi kafamı tutuyordu. Şaşkınlıkla başımı kaldırıp elin sahibine baktığımda Arem’i gördüm.
Anında sırıtıp sırnaşmaya başladım kucağımdaki kediyle beraber. Düzeltmem gerekirse Kavunla beraber.
“Aremciğim, bugün ne kadar da yakışıklısın? Ne zaman beni hala yapacaksın peki?” Üst üste gözlerimi kırpıştırdığımda yürümeye başladı, iri avucunun içindeki kafam yüzünden bende onunla hareket etmeye başladım ve beni eski yerime getirene kadar tek kelime etmedi. Dudak büküp ona baktığımda gözleri ile koltuğu işaret edince sırıtarak bizi izleyen Buğra’nın yanına oturdum. O sırada da Selim’in inkar sesleri duyuluyordu.
İnkar edemezsin adını, ecdadını be Selim. Ne sen Romeo’sun ne de Pars, senin Juliet’in.
“Nereye kaçıyordun?” Arem’in alaylı sorusu ile sırıtmayı asla kesmedim.
“Kaçmak? Haşa! Ben sadece odama gidiyordum.” Anında esnemeye başladım. Hatta o kadar uzun süre esnedim ki gözlerimin kenarında birer damla yaş düştü. “Çok yoruldum Aremciğim. Dinlenecektim.”
“Ortalığı bu denli karıştırıp tek kelime etmeyerek mi?” dediğinde arkama yaslanıp sırıtmaya da, yorgunmuş gibi davranmaya da son verdim. Sağ bacağımı, sol bacağımın üstüne atıp ona bakındım sakin bir ifade ile.
“Ortalığı karıştırdığımı da kim söylüyor?” Hiç de bir şey yapmamıştım.
Baybars Beyin de önüme geçtiğini gördüm. Benim oturduğum yer kapının önünde kaldığı için geleni göremiyor, onların orta alana gelmesini bekliyordum. Baybars Bey, eşinin yanına geçip sözü devraldı.
“Buğra’nın boğazında bir kesik, evimdeki çalışanlardan birine el koyma ve kardeşimi, onun eşini de hainlikten alman gibi küçük kargaşalar sanırım.” Sesinde alay vardı ama kardeşim dediği yerde sesi kısılmıştı. “Ve hastalığın gibi bize söylemediğin detaylar…”
Arem, karşımdaki tekli koltuğa geçip oturduğunda beni sorguya çeken bu kez o oldu. “Neler olduğunu en baştan anlatacaksınız.” Bakışları Çağrı abime kaydı. “Şimdi sizi dinliyoruz.”
“Cem’in size yolladığı videoyu izlediniz mi?” Bakışlarım Baybars Beye takıldı.
Başını ağır ağır salladı. İhanetin en büyük darbesini dün gece üstesinden atmış gibiydi. “Videoda açık bir şekilde o kadının beni arka bahçedeki gizli kapıdan çıkarttığı ve Arem kadraja girdiğinde ben ileriye doğru itip içeriğe kaçtığını net bir şekilde gördünüz. Beni orada adamlar aldı, Arem peşimden koştu ama çok sevgili yengeniz beni avcıların önüne kendi elleri itti.” Videonun özeti buydu.
“Peki, sen bu videoyu nerden buldun Asya?” Kapıdan gelen ses ile oraya döndüm. Pars içeriye gelmişti anlaşılan.
“Çaldırdım.”
“Nasıl?” Çatılan kaşları ile sırıtıp önüme döndüm. Adım seslerini işittim.
“Üç çocuk kaçırdım.” Çağrı abim alt dudağını tedirginlikle kemirdi. Tüm bakışlar onunla benim aramda gezindi. “Eğer istediğim kanıtlar elime gelmezse diye çocukların ebeveynlerine birkaç tehdit mesajı da atış olabilirim.”
“Sen ne yaptın, Asya?” Peri Hanım öfke ve dehşetle ayağa kalktığında omuz silktim.
“Vaktinde beni kaçıranların, çocuklarını kaçırıyorum.” Güldüm bir an. “Ha, bir de çocuklardan biri üç yaşında. Denk gelişe bakar mısınız?”
“Sen kafayı mı yedin?” Arem öfkeyle bağırdığında omuz silktim. Benden yanıt almayınca ayağa kalkıp Çağrı abimin yakalarına yapıştı ve onu büyük bir güçle ayağa kaldırdı. “Lan, sende işin içindesin değil mi?”
“Asya, kaçır dedi ben de kaçırdım.” Dudağının kenarı kıvrıldı. “En azından o itler; kimin kaçırdığını, çocuklarının durumunu biliyor. Biz bilmiyorduk.” dediğinde Arem, Çağrı abimin çenesine sert bir yumruk attı. Çağrı abim koltuğa düştüğünde gülerek Arem’e bakıyordu.
Arem, tehditkar bir havayla işaret parmağını abime doğru salladı. “Seni uyardım, Asya ile bu saçma oyunlarınıza son verin dedim.”
“Ama bizim sayemizde her defasında gerçekleri öğreniyorsunuz!” Başta gülen sesi sonda öfkeyle yoğrulmuş ve delice bir bakışlar abisine bakar olmuştu, Çağrı abim.
“Çocuklara dokunarak mı?” Baybars Bey öfke ile oğluna baktığında araya girdim.
“Bana dokundular. Üç yaşımdaydım daha. Yedi yaşındaydım.” Nefesim kesildi. Boğazıma ısıtılmış bir bıçak dayamışlardı sanki. Bıçak kesmiyor, öylece orada duruyor ama dokunduğu yer yangın yeri. Cayır cayır yanıyor.
“Asya,” Buğra’nın sesini duyduğumda bakmadım. Dinlemedim ve göğsümde bana minik gözleri ile bakan kediye döndüm. Parmağım, Kavun’un burnu üzerinde gezindi.
“Çocuklar benim evimde, benim yatağımda uyuyorlar. Anneleri yanı başlarında.” Ben gaddar değildim. Bana yaşatılan acıları o masumlara yaşatmamıştım bunu da sadece anneleri biliyordu, bir de artık Hardemirler. “Gökhan amcamın yanındalar. Kaçırıldıklarını dahi bilmiyorlar. Annelerinin bir akrabasının evine geldiklerini sanıyorlar ve yanı başlarında onları seven, koruyan anneleri var.”
Arem küfredip yerine oturdu. “Kimi tehdit ettin?”
Parmaklarım durdu. Bakışlarım yavaşça Arem’i buldu ve dudağımın bir kenarı yükseldi. “Bulamadın mı kimi tehdit ettiğimi?”
Oysa her şey göz önünde. Her şeyi görüyor, her şeyi algılıyordu ama bir türlü parçaları bir araya getiremiyordu.
Belki de kabul etmek istemiyordur. Yıllarca kör kalışlarını kabullenmemek için belki de kör taklidi yapıyordur.
“Masadaki kimsenin üç yaşlarında çocuğu yok.” Baybars Bey, parçaları birleştirip körlüğünden kaçmayan ilk kişi oldu. “Torunu olan bir İmam. Ama onun da sadece iki torunu var. En küçük torunu bu sene okula başlayacak yaşlarda.”
İmam elendi.
Devam etti. “Sarhun, İmam değil. Umay, çocuklara dokunmaz. Geriye bir Korkut kalıyor bir de Batur.”
Geriye bir Korkut Dağlı kaldı bir de Batur Koral.
“Peki şimdi kimden şüpheleniyorsun?”
“İkisinde de kaçırabileceğin çocuk yok. Ama masadan olmadığına da inanmıyorum.” Baybars beyin kaşları öfke ile çatılmıştı. “İmam da Batur da senin ilaçlarını değiştirebilecek kişiler. Korkut, seni direkt öldürürdü.” Nefesini tuttu ya da nefes alamadı. Bir an gözleri kapandı. O kapalı gözlerin ardında ben bir ceset hayal ettim, o önceden ben diye gömdüğü cesetleri.
“Pelin’in ismini değiştirdiğini biliyorsunuz değil mi?” Sorumla Peri araya girdi.
“Pelin Hardemir, çakma Peri Hardemir.” dediğinde bir şeyleri anlar gibi bakınıyordu.
“Ya da gerçek ismi Fadime olan kadının neden nişanlandığında ismini değiştirdi?” Kucağımdaki Kavunla oynuyordum. Bir de onlara doğru soruları yöneltiyordum.
“İsmini hiç sevmiyordu.” dediğinde Baybars Bey, Peri hanım araya girdi. “Kendi isminden ve kimliğinden nefret eden kadın sürekli beni övüyordu. En sonunda Pelin ismini aldı. Pelin Hardemir oldu.” öfkeyle eşine döndü. “Sana o kadın beni kıskanıyor demiştim.”
Baybars Bey öfke ile yüzünü ovmaya başladı. Oğulları sessizce anne babalarını arada da benim yönelttiğim soruları dinliyor, her biri kendi çıkarımını sessizce yapıyordu.
“Evet, Peri Hardemir’i hep kıskandı. Hem de her şeyini.” Bakışlarım Baybars’ta takıl kaldı. Ne demek istediğimi anladı.
Fadime denen kadınla evlenmesi gereken kişi Baybarstı ama o, Fadimeyle evlenmek yerine Sinop’a memleketine bile bir daha adım atmamıştı. Kabakta küçük kardeşinde patlamıştı. Sözde ortada kalan bir kadın ve bunu temizleyen bir erkek kardeş. Fadime, nişanlıyken ismini Pelin diye değiştirdi çünkü istediği adamı ondan alan kadını deli gibi kıskanıyor, onun gibi olmaya çalışıyordu.
Atilla amca kurbandı. Sevdiği kadının hayatı Hardemirler yüzünden son bulmuştu ve Fadime denen şirret, Peri Hardemir’e hayatı zindan etmek için beni kullanmıştı. Sadece bu değil, o kadın Atilla amcayı da bir çok kez masaya oturtmak için elinden geleni yapmıştı.
Ama çocukları yoktu. Nezirin ne varisi ne de ruhu vardı. İlk andan elenmişlerdi.
Pelin şirreti de, Baybars Beyin tüm düşmanları ile bir olmaya çalışmıştı. Her birinin kanıtları da elimde vardı. Nerden mi? Dudaklarımda bir sırıtma var oldu. Kedi, parmaklarımın altında başını çıkarıp dikleştirdi yüzüme doğru miyavladı.
Zeki, kedi. O dahi Hardemirlerden daha zeki.
“Atilla amcayı masaya oturtamadı o da masaya oturan adamın karısı olmaya çalıştı. Önce beni kaçırdı, herkese en büyük acıyı verdi ve bu eve her geldiğinde ikiniz arasında bir fitne yeşertti. Ben diye size başka evlatlar yolladı.” Dudaklarımı büküp ikiliye baktım. “Şaşırtıcı olan ise bunca ihanete rağmen hala yan yana olmanız.”
“Bunca şeyi nerden öğrendin, kanıtları nerden buldun?” Pars’ın sesinde şüphe vardı lakin ardı peşi korku da vardı. “Bir de saçma geliyor. Bunca sene Pelin hakkında elimizde hiçbir bilgi yokken senin bunca kanıtı tek çırpıda bulman, yirmi yıl önceki olaylara dair kanıt bulman ne kadar mantıklı? Ben zihnimde doğru cevaplara ulaşamıyorum.”
“Pelin, böyle bir delil saklayacak kadın da değil.” Arem’in sesi düşünceliydi. Bakışları ise önüne düşmüştü. “O gün seni kaçırdıklarında da kimseyi görmemiştim ama Cem’in gösterdiği videoda birinin saklanıp da her şeyi kayda aldığı belliydi. Peki, Pelin’in beraber hareket ettiği ve ona ihanet edip delilleri toplayan kişi kim, Asya?”
Bakışlarım Buğra’ya döndü. “Sonunda doğru soruları sormayı öğrendiler.” Buğra’da görebildiğim tek şey dikkatle bana bakan bakışlarıydı.
Önüme dönüp iki büyük Hardemiri yanıtladım. “O çocukları kaçırdım. Çocuklara karşı deliller. Çocukları kaçırmak da kolay olmadı doğrusu.” Alayla hepsine baktım. “Hepinizi oyalamam ne kadar zordu. Eminim ne kadar zor olduğunu bilmiyorsunuzdur. Çocuklara karşı delil ve kim olduğunu size söylemem.”
“Neden, kızım?” Baybars Beye döndüm.
“Çünkü aradığım asıl deliller bunlar değil. Pelin, benim dengim bile değil. Onu ortadan kaldırmam sadece saniyelik bir öfkeme bakar.” Onun fişini çekmem bu kadar kolaydı. Kimse onun hesabını benden sormazdı, kimse onun ardından bana neden yaptın diye hesap soramazdı. Basit, atıklardan beslenen bir sırtlandan başka bir şey değildi.
“Asya, seni kim kaçırdı?” Peri Hanımın gözlerindeki öfke bana karşı değil de beni kaçırana karşıydı. Alayla güldüm.
“Üç yaşında kaçırılan biri, kimin onu kaçırdığını hatırlayamaz.” Alaylı sesim ile bir çok kişide homurtular yeşerdi ve o an kapının zil sesi duyuldu. “Beklediğim kişi de geldi.” Bakışlarım kapıya döndüğünde Buğra’nın sesini duydum.
“Birilerini mi bekliyorduk?”
“Siz değil, ben.”
Kapının ardında yine bir kaç ses geldi. İçeriye önce Baha, ardından Enis ve en sonunda amcam girdi. Gökhan Doruker. İsmini hala taşıdığım ve nüfusumda babam diye geçen adam. Ama o baba değil hep amcaydı. Sarhun Korgöz asla kabul etmemişti bunu.
Bastonu ile içeriye girdiğinde tebessüm ederek ayağa kalktım. Baha ve Enis bir bana bir de arkalarındaki adama bakıyorlardı. “Kapıda karşılaştık.” dedi Enis.
“Biliyorum.” dediğimde ise kaşları anlık olarak çatıldı.
“Bey amca, haberin olsun seni de hiç sevmedim.” Baha yüzünü ekşitip yanıma geldi ve yanağımdan bir makas alıp “Naber abisinin gülü? Hastane nasıl geçti?”
“Geç otur, birazdan gösteri var.” Onu ardımda bırakıp amcamın yanına vardım ve daha o kollarını iki yana açmadan ben onun gövdesine yapıştım.
“Amcam, hoş geldin.” Saçlarımın tepesine bir öpücük bıraktı.
“Hoş gelmişimdir umarım, kızım.” Saçlarımı okşamaya başladığında gözlerimi yumdum. Kollarının arasında hem ben hem de benim minik kedim vardı. “Neden o görüntüleri istedin?”
Sorusu ile yutkundum. Neden, Asya? Neden geçmişindeki şeytanı uyandırıyordun?
Kollarının arasından isteksizçe uzaklaştım. Neredeyse kapının önünde olduğumuz için kapıya doğru gidip mutfağa doğru seslendim. “İçeriye iki orta şekerli, sütlü Türk kahvesi. On dakika sonra!”
Kapıyı da kapatıp içeriye döndüm. “Madem tüm Hardemirler burda, minik bir gösteri izlemeye hazır olun.” Güldüm. Gerçekten de içten gelen, dışarıdan gören biri için mutlu bir gülüştü.
“Asya, seni korkutan bir şeyi yapman gerekmiyor.” Buğra’nın sesi ile kaşlarım çatıldı lakin gülüşüm solmadı.
“Neyden korkuyormuşum ki? Bak işte gülüyorum. Mutluyum yani.” Gülüyorsam mutluyumdur.
“Asya, ellerin titriyor güzelim.” Ellerim kedinin etrafında sarılıydı ama yine de titriyordu. Bakışlarımı ordan ayırdım, Buğra’ya bakındım.
“İzlemen gerek.” Bu kez korkmuyorum diyemedim.
“Kızım, eğer ailenin izlemesini istiyorsan bırak ben izletirim. Sen odana gidebilir ve yeniden izlemek zorunda…” Amcamı seviyordum ama bu sözleri, zihnimdeki o ince telleri kopartmış tiz bir sesin yankk bulmasına acı çekmeme neden olmuştu.
“O anları bana yaşatan sendin! Yedi yaşımdayken yaşatırken korkum umrunda değildi de şimdi yirmi dördümde sadece izlerken mi korkacaktım?” öfkeyle bağırmıştım. Ellerimin arasındaki kediye en büyük kötülüğü de ben yapıyordum. Sakinleştim anında. Amcama baktım. “Sorun yok, amca.” Tebessüm ettim. Hadi izleyelim, birazdan kahvelerimiz gelir. Başkalarının izlemesini istemeyiz değil mi?”
“Aklımda dönen senaryolarla seni kaç kere öldürdüğümü biliyor musun, Gökhan?” Baybars beyin sesini duyduğumda ben kapıdan uzaklaşmış ve televizyona doğru gelmiştim.
Amcamın cebinden arakladığım flash beleği televizyona takıp kumandayı elime aldım ve sevgili aileme döndüm.
“Aklındaki senaryolara şunu da ekle, Baybars: Kızını öldürmemişsen nedeni de ben ve ikizler. Sarhun, Asya’yı senin karşına kaç kez öldürmek için yolladı haberin var mı?”
Şaşkınlıkla kaşlarım havalandı. “Bak işte bunu bende bilmiyordum. Bana da sürpriz oldu.” ve televizyonu açtım. “İşte kanıtım. O adam öldü. Öldürdüm onu.” Yüzümdeki tüm duygular yerlerinden kaçınmış, yerini kan dökme arzusu olan o küçük halim gelmişti. Öfkeliydim. Hepsine. Karşımda duran onlarca insana.
Ekran karardı. Siyah beyaz çizgiler belirdi sonra da küçük bir çocuk kameralara bakındı.
Yaş yedi. İlk kan, ilk intikam.
İlahi Bakış Açısı
“Bugün intikamın ne demek olduğunu öğrenecekmişim. Yarın doğum günüm, sanırım ilk defa bir doğum günümde hediye alacağım.” Küçük kızın sesi odada yankılandığında iki beden dışında tüm bedenler buz kesti. Kalpler acıyı dahi unuttu. Kitlendi kaldı. Küçük kız, kameraları düzeltip ekrana baktı. Gözlerinde yaşlar belirmişti. “Sarhun Korgöz,” sustu. Alt dudağını ısırdı. “Babammış. Yani artık benim babam o ve bana ilk doğum günümde her gece beni ağlatan o adamı silecekmiş.”
Gözündeki yaşları silip ekrana bakındı. “Ben uyumak istiyorum. Bir gün hep uyuyacağım kimse de beni uyandırmayacak. Babam söz verdi.” dediğinde küçük kızın gözlerinden ard arda yaşlar akmıştı.
Baybars Bey, gömleğinin düğmelerini açıp yanı başındaki kızına döndü. Alaylı bir ifade ile ekrandaki kıza bakıyordu. Biliyordu ki bu alayı sahteydi biliyordu ki kızının içindeki yaşadıkları ve gösterdikleri farklıydı.
Biliyordu, Asya’sı ne yaşadığını dahi bilemiyor, küçük bir çocuktu. Ekrandaki o masumdan bir farkı yoktu.
Yedi yaşındaki kızının sesini duyduğunda tekrardan ekrana döndü. Ekranda kızının yüzü değil, beyaz bir beze sarılmış avuç içi vardı. Sol avuç içi.
“Babam dedi ki bu ekranın karşısına geç ve seni üzen her şeye veda et. Burada veda edeceğim tüm korkularıma.” Akan burnunu elinin tersi ile sildi. Bakışlarını ekrandan kaçırdı. “Sol elimi kesmek istiyorum. Ona da mı veda edeceğim?” Korku doluydu sesi ve ekranda o belirdi. Gökhan Doruker. Asya’nın yanına gelip diz çökmüştü. Gözündeki merhamet on sekiz yıl sonra bile gözüküyordu.
“Neden, güzel kızım?”
“Çünkü ben annem oldum.” Küçük Asya, artık küçük hıçkırıklarını artırmış ve hüngür hüngür ağlayıp Gökhan’ın omuzlarına yaslamıştı başını. “Amca, ben o adamın gözünü bu elimde çıkardım. Hani çocuktum ben? Ben neden kendimi korumak zorunda kaldım?”
Gökhan Doruker’in gözünden bir tek damla yaş aktı. Gözyaşında söz vardı. “Bu videoya tüm korkularını fısılda ve hepsini nasıl senden aldığımı gör.”
Asya, burnunu Gökhan’ın omzuna silip uzaklaştı. Burnunu derince çekti, yetmedi kolunu burnuna sürüp ekrana baktı. “Tek gözlü canavardan korkuyorum. Her gece gelecek sanıyorum. Elimde kan var. Elimi görmek istemiyorum. Bir de çok acıyor elim. Artık acımasın.”
Gökhan ayağa kalktığında bu kez kadraja sadece bedeni sığdı, yüzü gözükmedi. “Gel bakalım baban senin için ne hazırlamış.” Küçük kızın elini tuttu ve uzaklaştı. İçerisi ilk defa hepsinin ilgi alanına girdi. Koca boş bir depo, içeride on adam. Bir tane ortada elleri kolları bağlı ve tek gözü yok. Asya’nın bu mesafeden adamın yanına gitmemek için direttiğini hepsi gördü. Gökhan, Asya’yı bırakıp oradan çıktığında Asya ağlayarak kameraya doğru koştuğunda adamlardan biri küçük Asya’yı belinden tuttuğu gibi havaya kaldırdı.
Asya, adama onlarca kez vurdu. Yüzünü çizdi ama ne adam hareket etti ne de Asya’yı bıraktı. İçeriye biri daha girdiğinde tüm kargaşa durdu. Asya’nın çırpınışları dahi duraksadı bir süre ve sonra kollarını ileri doğru uzatıp “Baba!” diye bağırdı. “Baba, yardım et bana!”
Baybars’ın gözünde biriken yaşlar aktı. Lanetler okudu kendine, geçmişine. Kızı neler çekmiş, kızı baba diye kaç kez yalvarmış da o gidememiş?
Küçük Asya, minik Asya, ruhu yorulan Asya daha da ağladı. Ağlayışlar, onu tutan adamın dahi sarsılmasına neden oldu. Gördü, Hardemir evindeki herkes, çıt çıkaramadı biri bile.
“Babacım, kurtar beni!” Kolları ileri doğru uzanmış, avuç içleri açılıp kapanıyor. Sol elinden damla damla kan akmaya başladığında korku dolu ağlayışı bu kez kulakları doldurdu. “Babacım, kurtar beni!”
“Geldim, meleğim.” Baybars değildi. O hiç yetişememişti kızına. Kadraja Sarhun girdi, Baybars ekranın öteki tarafında izleyendi. Arem ise öfkeyle babasına bakandı.
Asya, Sarhun’un kucağında yerini aldığında ağlayışları iç çekişlere döndü. Bir dakika, iki dakika… Sürdü dakikalar ama saatlere aylara belki de yıllara bedeldi. Ses çıkmadı. Kalbini bir köşeye koyup izlemeye çalışan bir tek kişi vardı: Buğra. O kardeşinin çektiği acıyı görmemek için kalbini bıraktı bir kenara, bir hastası, bir vakaymış gibi bakınmak belki Asya’nın doktorlarına söyleyebileceği bir şey bulabilirmiş gibi izlemek istedi ama yapamadı. Onun da yüreği yangın yeri.
Kalp, göğüs kafesinden çıkınca da atarmış, acırmış. Acıyor ve kanatıyordu.
“Sana verdiğim sözü hatırlıyor musun meleğim?” Sarhun’un sesi tekrardan yankılandığında Peri’nin dizleri titredi. Duramadı ayakta ve olduğu yere çöktü.
Kimin ahını aldım, diye düşündü bir an. Aklına gelen adamla yüreği deşildi. Kızının ıslak yeşillerine bakındı. Küçücüktü. Enis o yaşlarda Asya’nın iki katıydı. Asya’yı görseymiş tanımazmış. Minicik bir çocuk.
“Hı hı,” Konuşamıyormuş gibiydi yavrucak.
“Sana söz bu gece deliksiz uyuyacaksın.”
“Nasıl?”
“Senin yüreğini yakanları yakarak.” Anlamadı. O an Asya’da anlamamıştı. Tıpkı şimdi evdekilerin de anlamadığı gibi.
“Ne demek istedi o?” Baha ayağa kalkıp Gökhan’a sordu. “Asya’ya, kardeşime ne yaptırdı?”
“İzle.” dedi Gökhan. Benden yanıt alamazsın, yanıtlar karşında der gibi önündeki ekrana bakıyordu. Hiç izlememişti. O da ilk kez şimdi Asya ile izliyordu.
“Nasıl yakacağız?” Buğra soluğunu tuttu. Küçük bir çocuk bu soruyu sormazdı. Sormamalıydı.
Sarhun kucağındaki kızı indirdiğinde Asya bacaklarına hızla sarıldı. Sarhun’un bacaklarının yarısı kadar, çeyreği, ufak tefek bir kız çocuğu. Saçları yarım yamalak kesilmiş. Gözlerinin altı kıpkırmızı. “Gitme, baba.”
“Burdayım, seni bırakmam kızım.” Gitmemiş ve onu bırakmamıştı. Adamlardan birinin getirdiği kırmızı bir bidonu ellerine alıp ortada tek gözlü, pislik içindeki adama doğru gitti. Adamın üzerine bidonun içindeki tüm sıvıyı boca etti.
Anladı hepsi. Sarhun’un ne yaptığını, Asya’ya ne yaptırdığını gördü hepsi.
Pars ayağa kalktı tedirginlikle. “Olmaz, Asya daha yedisinde.” Annesine döndü. “Anne, Asya daha çocuk.”
Şimdi yirmi dördünde olan Asya, güldü. Yanaklarından akan yaşları hissetti ve bakışları sol avucuna döndü. Hep nefret ederdi ellerinden. Pars ise hep sevmiş onun ellerini. Bakışları ellerinden kopup Pars’a dikildi. Pars ile göz göze geldi.
Pars, gülmeye tebessüm etmeye çalıştı beceremedi. Arkasını dönüp yaşlarını gizlemeye çalıştı. Ama gözüken gözükmüştü çoktan.
Sarhun’un sesi yeniden duyuldu. “Asya buraya gel kızım.” Asya itiraz etmeden bir defa bile düşünmeden babasına doğru yürüdü. Demin kaçtığı yere bu kez Sarhun istedi diye gitmişti.
Sarhun cebinden gümüş bir çakmak çıkardı. Ortada bağlı duran adamın çırpınışlarını her biri gördü, kimse adama acımadı. Hepsi yedisindeki kıza acımıştı. Asya, yanan çakmağı aldı. Babasına baktı. O an küçük kız anlamıştı. Sol elinde bir ölüm, kalbinde zemheri cehennemi.
Elindeki çakmak düştü, kameranın önü lavlarla bütünleşti ve küçük kızın gözlerindeki şimdiyi gördüler.
Onu bu hale getiren aileleriydi. Ailesiydi. Bir yabancı olan Gökhan dahi acımış, ordan kaçmışken Sarhun kendi öz torununa ilk cinayeti işletmişti.
O gece küçük kızın yemeklerine uyku ilacı katmıştı. Uyumuştu. Verdiği sözü tutmuştu Sarhun ve Asya ona inandı. Korkularının gittiğini gördü. Uyuyacaksın demişti, uyumuştu. Korkuların yok olacak demişti, nefret ettiği kanlı elinde korkularını silip atmıştı.
Bazen küçük prensesler, tek gözlü canavarları da yenerdi.
Ruhlarındaki eksik bir parça ile.
yeni bölüm alıntısı yok çünkü yazamadım, yetişmedi😭😭
Seviliyorsunuz aşklarımm💚
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |