

Çıkmaz sokak. Şu an öyle bir karmaşanın içindeyim ki ne yapacağımı bilemiyordum. Sırlar, etrafımı sarmış karşımdaki insanlara sinsi sinsi sırıtıyordu. Benim bu oyundaki rolüm ne bilmiyorum ama sadece bir piyon olmadığımı biliyorum.
Ben Asya Hardemirdim. Hepsini tek tek piyonum dahi yapar ama kimsenin piyonu olmam; derken bile bir piyonmuşum. Zamanı geldiğinde bana yedirdikleri her cümleyi onların bir yerlerinden çıkaracağım.
“Şerefsiz, bırak lan beni.” deyip tekrar sırtına sert yumruklarımdan birini indirdim.
Bacaklarıma tokat atıp beni daha da sıkı tuttu. “Sus artık. Beynimi siktin iki dakika da kızım!” homurdanması ile çığlık atıp tepinmeye devam ettim.
Bakış açıma diğer aile üyeleri girince onlara döndüm, iç içe girmiş saçlarım ile. “Baybars Beyciğim, hayvan oğlunuza der misiniz beni indirsin.” Çok tatlı konuştuğumu sanıyordum ama Baha malını görünce daha da çirkefleştim. “Lan o yamulan suratına tükürürüm oğlum!” Bir yumruk daha indirdim. “İndir lan sen de!”
“Bu mu lan benim kız kardeşim?” Baha bana tiksinerek baktı. “Ben bile bundan daha kızım!” dediği şeyi dank ettiği gibi durdu. Onun cümlesi ile beraber beni taşıyan ve hala adını bana söylemeyen beyde durdu. Herkesin bakışları Bahaya dönmüştü, hayvan da sırtının üzerinden bakmaya çalışıyordu ve hepimizin bakışları ile öksürüp bakışlarını kaçırdı, Baha.
“Erkek gibi erkeğim lan ben! Bakmayın bana öyle!” deyip otralığı toplamaya çalıştığında ona baktım sakince. “Zaten senden anca erkek gibi bir şey çıkardı. Erkek çıkmazdı.” kelime oyunlarını severim azizim.
“Döverim lan seni!” deyip üzerime geldiğine Buğra derin bir soluk verip kolunu tuttu.
“İyice çocuklaştın, helal olsun.” deyip onu arkaya doğru itti ve hızla önümüzdeki araçlardan birine doğru yürüdü.
Beni kurtaracak biri varsa o da bu heriftir. “Buğracığım, çikolatam, bebeğim… bir dakika bekler misin acaba beni, aşkparem.” dediğim gibi herkesi gibi o da şaşkınlıkla bana baktı. Sanırım baba bey kalp krizi geçiriyor. İşime yarar vallahi.
“Se-sen…” konuşamayan ve hala bana şaşkın şaşkın bakan Buğraya baktım tatlı bir suratla.
“Çiçeğim, beni kurtarır mısın bu dağ ayısından. Söz bir daha doktorlara yan gözle bakmam.” Çok saçma bir söz oldu bu ya. Ona ne ki benim doktorlarımdan.
“Ben..Tabii…” deyip bana doğru bir adım atmıştı ki dağ ayısı tekrardan sesini yükseltti. “Bir adım daha atma Buğra. İkinizi de parmağında çok iyi oynatıyor ve siz iki beyinsiz bunu anlamıyorsunuz!” dedi bezmiş bir halde.
Dudaklarımdan derin bir oflama çıktı. “Ya hadi doktorumu kandırıyorum da şu mafya kılıklıyı ne diye kandırayım? Ha, bir de baksana işe de yaramıyor.” Dudaklarımı büzüp Bahaya baktım. “Baksana beni öldürecek gibi bakıyor.”
Baha da anında beni onayladı. “Abi bu kız beni kandırır mı sanıyorsun?” deyip incinen gururuna sarıldı.
Salak valla bu.
Dağ ayısı hareketlendi son kez. “Bu çakal şimdiden evden kaçmanın planlarını yapıyor ve senin öfken de onun işine yarayacak. Sen ondan nefret ettikçe gitmesi için o kadar uğraşacaksın. Buğrayı da merhametinden vuracak. Anne ve babamız zaten bu çakalın şimdiden kölesi olmuş. Diğerlerini de görünce anlayacaksınız.” Kapı açılma sesi geldi ve kendimi birden uçarken buldum. Çığlığım yeniden havada yankılandı. “Hayvan!” Resmen beni arabanın içine atmıştı. Beni es geçip sözlerine devam etti. “Yani diyorum ki bu kız şimdiden ebemizi belleyecek.” dedi ve kahkaha atıp araca bindi. Başka kimsenin binmesine izin vermeden kapıyı kapattı.
O varken anne ve babası fazla olaya müdahale etmiyor muydu? Hm…
“Eve gidiyoruz.” Araçta son konuşma buydu.
Sonra yaklaşık otuz dakika boyunca yolda sessiz ve düşünceli bir şekilde dışarıyı seyrettim. Bu işin içinden çıkmam gerekiyor hem de hemen.
Eğer o bunu duyarsa yer yerinden oynardı ve kimse sağ çıkmazdı.
Aklıma takılan beni şüphelendiren olaylar vardı. Tabi ben gerçekleri öğrendiğimde şüphelerim doğru çıkarsa işte o zaman tek birini bile sağ bırakmazdım. Hepsinin eceli olurdum.
Derin bir nefes verdim ve tam yanımdaki adama, sabahtan beri sadece beni izleyen adama bir şey soracaktım ki arabanın yavaşladığını hissettim. Sanırım gelmiştik.
Yıllardır beni bulamayan aile beni şimdi nasıl bulmuşlardı? Bu sorunun cevabını bir an önce bulmam gerekiyordu.
Araba devasa bir kapının önünde durunca etrafa baktım. Demek üç yaşıma kadar burada yaşayıp büyüdüm. Bu evin bahçesinde mi yoksa başka bir yerde mi ilk adımlarımı attım ben?
Boğazımda ulaşan yumruyu yok edip tekrar derin bir nefes aldım. Sakin ol. Sakin ol.
“Geldik.”
“Görüyorum.”
“Biliyorum.”
Gözlerimi devirip ona döndüm ve araç, kapılar açıldığı gibi bahçeye doğru sürmeye devam etti. “O zaman ne diye söylüyorsun?”
Dudaklarında bir kıpırtı oluştu ve birden sol elini kaldırıp ortamızda tuttu. “Ben Arem. Arem Hardemir.”
Derin bir nefes aldım ve karşımda bana sakince bakan adama baktım. Yüzü ciddi anlamda hiç bir duyguyu belli etmiyordu ama gözleri. Orda hiç dinmeyen bir fırtına vardı. Fırtına… Lakabının hakkını veriyor.
Gözlerindeki fırtınaya karşı gözlerimdeki sessizliği sundum ve havadaki elini es geçip arabadan hızla indim. Benim irademi hiçe sayıp köle gibi istediği şeye zorunlu kılan bu adamla bir de tanışacak mıyım?
Arabadan hızla indiğim gibi hala açık olan devasa kapıya doğru koştum. Beni zorla buraya getiren hayvan Arem de arabadan sakince inip ellerini ceplerine sokmuş ve alaylı bir ifade ile bana bakıyordu. Kesin bir şeyler çeviriyor. Ondan gözlerimi alıp önüme döndüğümde hızla bir aracın önümde durduğunu gördüm. İçindeki kişiyi göremiyordum ama aracın içindekinin bakışlarının üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.
Derince yutkunup hala aralık duran kapıya baktım ve son bir kez daha koşmaya çalıştım. Tam arabanın etrafından dönüp kapıya yetişiyordum ki aracın kapısı hızla açıldı ve hiç görmediğim bir adam hızlı bir hareket ile beni sağ koluyla tutup havaya kaldırdı. Beni tuttuğu gibi havaya tekmeler atmaya çalıştım. Sırtım birden kaslı bir gövde ile buluşunca gözlerim de irice açıldı. Tek kolu ile beni bedenine sabitleyen adamın eline tırnaklarımı geçirmeye başladım ama gram etki etmiyordu. Kulağımın arkasından birden bir soluk sesi geldi ve hemen ardından enseme vuran bir nefes sesi ile çığlıklarım yarıda kesildi.
“Sakin ol.” Tok ve emir içeren sesi ile boğazımda bir yumru oluştu. Ben bu sesi daha önce duymuştum. Bir süre ne o konuştu ne de ben, ikimizde hiç kıpırdamadan bu anın içinde hapsolmuştuk.
Sonra bahçenin içine iki araç daha girdi ve Anne babaları bir arabada Baha ve Buğra bir arabadan inip ikimize şaşkın şaşkın baktılar. Ardımızdan gelen adım sesleri ile de Arem’in yanımıza geldiğini anladım.
“Beni indir.” Sakin ses tonumla anında beni yere bıraktı. Ondan hemen bir iki adım uzaklaştım ve asla dönüp ona bakmadım. Bu adamı sevmedim.
Diğerlerine karşı öfke ile döndüm. “Ben yirmi üç yaşındayım. Reşitim! İstediğim yerde dururum! İstediğim yerde de kalmam!” Ellerim saçlarımın arasına dalıp onları öfke ile çekiştirdi. “Ya siz kim oluyorsunuz da beni kaçırıyorsunuz! Buraya da polisi dizmezsem bana da Asya Doruker demesinler.”
Onca bağırışıma rağmen onların sakinliği beni daha da delirtiyordu. Peri denen kadın gün içinde ilk kez konuştu. “Kızım saçlarını bırak artık.” Acı çeken sesi ile parmaklarım anında saçlarımdan uzaklaştı, tam kalbini kıracak bir şey diyecektim ki Baha o sinir bozucu sesini tekrardan çıkardı.
“Salak biz, zaten sana Asya Doruker demiyoruz ki. Sen Asya Hardemirsin. Sana da öyle sesleniyoruz biz yani.” deyip Buğraya döndü. “Bu kız da çok salak abi.” dediği gibi Buğra ensesine yapıştırdı.
“İbne.” Sesimi herkes duymuştu ama duymamazlıktan gelmeyi tercih ettiler. Tam tekrardan köpürecektim ki Bey baba da gün içinde ilk kez sesini çıkardı.
“Sana iki gün süre tanıdım. Kabul etmedin. Eğer etmiş olsaydın evine zorla getirilmezdin. Gitmek mi istiyorsun? Git.” Tam kaşlarımı çatıp ne diye kaçırdınız diye hesap soracaktım ki konuşmadan beni susturdu “Ama en az üç ay bu evde bizimle beraber yaşayacaksın. Ondan sonra gitmek istiyorsan git.”
Dediği gibi dudaklarımdan çok güçlü bir kahkaha koptu. “Birde bana süre veriyor ya! İhtiyar sen kimsin ki birde oturmuş benle pazarlık yapıyorsun? Polisi şu kapıya dizsem burda en fazla bir saat kalırım ben.” dediğimde omuz silkti sadece.
“Neyine güveniyorsun sen ya?” deyip üzerine yürüdüğümde arkamda olan adam kolumu tuttu. Anında durdum. Anında sakinleştim. Bu herif niye iki de bir beni tutuyor. Döverim bunu da.
“Sakin ol.” dediğinde bu kez göz devirmemek için kendimi zorladım.
“Senin de ebenin körü kardeşim. Başka bir cümle bilmiyor musun?” deyip kolumu kurtarmaya çalıştım. Beni bırakmayınca dönmedim yine de. Bu ısrarının nedeni ona dönmemdi, değil mi?
“Bize üç ay ver. Ver ki seni burda tehditle tutmayalım.” Karşımdaki adama şaşkın bir şekilde baktım.
“Ne tehdidi?” Düşündüğüm şey ise bu kapıyı kafasında kırarım moruğun.
“Biz kızımızı istiyoruz sen de eski evindekileri. Sence tehdit etsem kimleri sana karşı kullanabilirim?”
Melih, Semih ve amcam. Ee, ben bu saatten sonra tutar mıyım içimdeki canavarı?
Anında bakışlarım, sesim dümdüz bir hal aldı. “Bunu da polise söylerim. Hem adam kaçırma hem de tehdit.”
Ellerini cebine koyup bana baktı. “Polisler halledilir.”
Başımı anladığımı ifade etmek için aşağı yukarı salladım. “Beni ailemle tehdit ediyorsun açık açık yani.”
Çene hattı keskinleşti. Dişlerini sıkıp derin bir soluk aldı ve o an burun delikleri genişleyip eski halini aldı. Çok fazla göz korkutucu duruyordu. “Ailen burada ve seni burdaki kimse ile tehdit etmiyorum.” dedi ailen kısmının üzerine basa basa.
“Ailendekileri tek tek gebertirim lan!” deyip tekrardan üzerine yürümeye çalıştım ama o an kolumu tutan eli unutmuştum. Yerimde çivilenmiş bir şekilde kaldım. İşaret parmağımı kaldırıp tehditkar bir şekilde salladım. “Öldürürüm lan seni!” Kriz geçirmeme saniyeler kalmıştı. “Sen kimsin ya! Sen kim oluyorsun da beni ailemle tehdit ediyorsun! Yıkarım bu evi başınıza!” Nefes alışlarım artık beni rahatsız edecek bir duruma gelmişti. Gözlerimi yumup bir saniyeliğine sakinleşmeye çalıştım ama soluklarım kesilmeye başlamıştı bile. Şimdi değil, şimdi olamaz.
Bacaklarımdaki tüm güç birden kesildi ve arkamda olan adam hızla beni kucağına alıp yürümeye başladı. O ara bir kargaşa, telaşlı sesler işittim ama benim odaklanabildiğim tek şey nefeslerimdi. Alamadığım nefesler.
“Sakin ol güzelim. Hiçbir şey yok. Derin bir nefes al.” dediğini yapmaya çalıştım, derin bir nefes almaya çalıştım ama nefes alamadım gözlerimin önü daha da karardı ve bilincim beni terk etti. Omuzlarındaki elim boşluğa düştü.
…
Koca bir boşluğun içindeyim. Neyim, kimim, kimleyim bilmiyorum. Ne yapıyorum bilmiyorum. Nefes alıyor muyum, bilmiyorum. Duygularımdan, zihnimdeki karmaşadan kurtulmuş bir şekilde hiç var olmamış gibiydim sanki.
Hiç var olmamak. Belki de ne büyük dileğim.
Bir ses geldi. Ardından bir öteki onu devam etti ve birden sesler o kadar çok artı ki sanki boşluklarım camdanmış gibi etrafımda bu boşluğklara ait çatlama, kırılma ve parçalanma seslerini duydum. Hızla diğer sesler, görüntüler, acılar, hüzünler, yaşadıklarım zihnimi doldurdu.
Dudaklarımı araladım önce nefes alabilmek için çünkü en son hatırladığım alamadığım nefesimdi. Sonra hatırladım beni kaçırmalarını. Hepsine kimi kaçırdıklarını gösterecektim.
“Neden hala uyanmıyor?” Baha’nın sesi birden düştü aklımın en kuytu köşelerine. Bu herif benim için endişelendi mi?
“Kızı perişan ederken de bu kadar endişelenseydin şimdi bu halde olmazdı, şerefsiz!” Çok haklı valla.
“Abi, ben…”
“Sus, Baha.” Buğra’nın sesi ile Bahdan bir daha ses çıkmadı.
“Kızım neden uyanmıyor?” Peri hanımın sesi ile gözlerim kendiliğinden aralanmaya başladı.
“Kendine geldi bile.” Buğra’nın rahatlayan sesi ile açtığım gözlerim ile üzerime eğilen tüm başlara karşı kaşlarımı çattım.
“Öldüm de cehenneme mi düştüm ya ben?” demem ile Buğra kahkaha attı.
“Laf atmaya devam ettiğine göre kendine gelmiş gerçekten de.” Baha’nın homurdayan sesine karşı gözlerimi devirdim ona. Normalde laf atardım da halim yoktu.
“Nerdeyim ben?” Sesim ile üzerimde kızarmış gözleri ile duran Peri hanım hemen yanıt verdi. “Odandasın kızım. Eski odanı değiştirip bu hale getirdik. Umarım beğenirsin.” Anında yüzünde endişeli bir ifade yer edindi. “Tabi eğer beğenmezsen hemen değiştiririz.”
Ne odası?
Kaşlarımı daha da çatıp ona baktım. “Benim zaten bir evim ve odam vardı. Bir ailem de vardı ve siz beni onlardan ayırdınız.”
Yüzünde, hayalkırıklığı ve hüzün belirdi. Kimse ikimizin arasına girmedi sadece bizi dinlediler. “Seni de benden ayırdılar ama… Ailenden, evinden, geleceğinden, soyadından ayırdılar.” Başını iki yana salladı. “Ama sadece bize karşı kinin var.” dedi gözünden akan bir damla gözyaşı ile.
Yerimden doğruldum ve karşımdaki kadına baktım. “Siz dışında kime kin tutmam gerek?” Dudaklarımdan şaşkınlık içerisinde bir homurtu koptu. “Daha kendi çocuğuna sahip çıkmamış, ne yaşadığını bilmeyen bir ailesiniz siz?” dedim. Kalpleri mi kırılıyor? Yerle yeksan olsun.
“Sizden de hepinizden de tiksiniyorum. Siz benim bir gün bile ne yaşadığımı biliyor musunuz da gelmiş benden kızınızı istiyorsunuz?” Ben bu aileyi kabul edersem yaşadığım onca acıya ihanet etmiş olmaz mıydım?
“Asya…” tanıdığım ve güvendiğim o sese karşı hızla döndüm. Bir an başım döndü ve belimde güvenli kolları hissettim.
“Abi.” Merihim burda. Merih abim, beni yalnız bırakmamış. “Abi gidelim burdan. Hiçbirini tanımıyorum, istemiyorum ki ben.”
Yemin ederim benim de kalbim acıyordu ama onlara baktıkça sadece yaşadığım kötü anlar aklıma geliyordu. Bu da bana zulümdü. Saçlarıma bir öpücük bırakıp beni kolları arasına aldı. “Güzelim, seni anlıyorum. Yemin ederim anlıyorum ama bir kere de durul be kızım.” Bir kez daha saçlarıma öpücük kondurdu. “Kızım ben seni hiç güvenmediğim bir yere yollar mıyım?”
Başımı hayır anlamında salladım. “Yolamazsın.”
“Ee, o zaman güzelim; ailene üç ay bir mühlet tanısan?” Ama ben istemiyorum ki.
Derin bir nefes verdim. “Abi, sen güveniyorsun ama ben güvenmiyorum ki. Yirmi yıl önce kaybetmişler bu kez de leşimi çıkarırlar bu evden.” Hepsi burdaydı. Düşüncelerimden çekinmedim.
Kolları daha da sarıldı belime, başımı iyice gövdesine gömüp kollarımı onun gibi sıkı sıkaya beline sardım. Kokusu güvenken ben nasıl bırakırdım kokusunu?
“O zamanlar ben yoktum.” dediği ile kıkırdadım ama sadece acı bir gülüş kulaklarıma doldu.
“Bu seferde beni istemeyip başından def eden sizsiniz.” dediğim gibi kolları belimi bıraktı ve anında elleri omuzlarıma çıktı. Beni kendinden uzaklaştırıp gözlerime öfke ile baktı.
“Kızım ne def etmesinden bahsediyorsun? Senin için ölürüm ölürüz biz. Sen gelmiş def etmek diyorsun!” Gözlerine hayal kırıklığı yerleşti. “Hiç mi tanımadın bizi, Asya? Senin iyiliğinin olmadığı bir şeyi biz sana nasıl yakınlaştırız güzelim?”
“Ama beni yolladınız. Durdurmadınız bile. Bak ilk günden yataklara düşürdüler beni.” Gözümden bir yaş daha aktı.
Gözümden akan yaşı silip tekrardan bana sarıldı. Tam konuşacaktı ki Semihimin sesi kapıdan geldi. O da yeni geliyor olmalı.
“Kim seni yataklara düşürdü, canımın içi.” İçeri girdiği gibi gözleri beni buldu. Kızaran ve yaşaran gözlerime dağılan saçlarıma bakıp yüzünü düşürdü. “Oy benim canımın içini yakmışlar. Geldim güzelim geldim. Kimse benim kardeşimin gözyaşını düşüremez.” dediği gibi beni ikizinin kollarından çekip sarıldı. Burnumu çekip yüzümü boynuna gömdüm.
“Eve gidelim abi.” Lütfen sen de itiraz etme.
“Gideceğiz güzelim merak etme. Sadece üç ay…” Hızla kollarından ayrılıp ondan uzaklaştım.
“Sen de mi?” Hayal kırıklığı. Ben şu an hayal kırıklığının somut haliydim.
Gözlerini yumup derince bir kez yutkundu. “On yaşımdan beri sahip olduğum kız kardeşimi bir yere bırakıyorsam bil ki iyiliği içindir.”
Gözlerim Melihi buldu. O anında bakışlarını kaçırdı benden. Neden bana bunu yapıyorlar ki? Hem her şeyi bilip hem de acı çekmeme göz yumuyorlardı.
Başımı yenildiğimi belli edercesine salladım. “Peki, öyle olsun. Üç ay burdayım.”
Peri Hanımın mutluluktan ağladığına ve hemen eşine sarıldığına şahit oldum. Buğra ve Arem’in gevşeyen bedeni ve Baha’nın yutkunan suratını gördüm. Birini daha gördüm. Sürekli bana sakin ol diyen adam. Diğer abim Pars hardemir. Yeşil gözleri ile kesişen gözlerim ile duvara yaslandığı yerden doğruldu ve onu incelememe izin verdi. Uzun boyluydu. Bir doksana yakın boyu, fit ve spor yaptığını belli eden kol kasları ile o çok yakışıklı duruyordu. Karşımda duran adam benim erkek halim gibi duruyordu. Gözlerimiz, sarı saçlarımız, bakışlarımız… Ben yaşadıklarımı yansıtıyordum bakışlarım ile peki o ne yaşadı da benim gibi bakıyordu?
Diğerleri sevinçlerini yaşarken o “İyi misin?” diye sordu. Değilim ama çözümü de yok.
Umursamadım onu ve kapıya doğru ilerledim. Aralık duran kapıyı tutup içerdeki herkese döndüm. “Çıkın.” Sakin sesim ile hepsi bana dönmüştü. Arem ve Pars zaten bana bakıyordu. Diğerlerinin bakışlarında ise neler olduğunu dair bir kavrayamamışık vardı. Üç aylık süreyi kabul ettim diye bunlar, onları da kabul ettiğimi mi sanmışt?
Hala yüzüme bakanlara karşı sakin bir şekilde “Dışarı çıkın!” demek istemiştim ama sesim kulağıma ulaştığında çoktan bağırdığımı fark ettim.
Bunlarda anca bağırıştan anlıyor. İnsan gibi davranılmaya gelmiyor. Acaba benim insan gibi davranmama mı alışık değiller?
Ben kendime mi laf soktum az önce?
“Tamam güzel kızım akşam yemeğinde seni çağırırız.” deyip güleç bir ifade ile odayı terk eden Peri Hanımın arkasından şaşkınlıkla baktım. “Polyanna olacak insanmış.”
Homurtumu kocası bey duyup kahkaha attı. “Sana karşı sadece öyle. Ne şeytandır benim karım.” deyip övünür gibi konuşması beni yeniden şoka soktu. Şeytan deyip övündü mü bu da?
“Hepsi deli bunların.” dedim ve hala odamdan çıkmayan abi tayfasını baktım. “Siz niye çıkmıyorsunuz?” Bıkkın sesim ile Baha omuz silkip yanımdan geçip gitti ve tek bir kelime bile etmedi. Gıcık.
“Valizin arabanın içinde kaldı. Biz onları almaya gidelim.” diyen Semih de Melih’in kolunu tutup onu odadan çıkardı.
Şimdi bunlar beni niye bu üç abi şahsı ile bıraktı ki?
Bakışlarımı ikizlerden çekip hala odamda duran kişilere çevirdim ve anında gözlerim Pars ile kesişti. Bir kaç adım atıp önümde durdu ve demin gözlerinde var olan o bakışlar yerini bilinmezliğe bırakmıştı. Ellerini kumaş pantolonun ceplerine sokup beni baştan aşağı inceledi.
Dudakları memnuniyetle iki yana kıvrıldı. “Hatırladığım gibisin. Sanırım senin ikizin ben olmalıymışım. Tabi… Dış görünüş olarak.” Sol eli birden dudağının kenarınına kadar ilişti ve baş parmağı ile orayı hafifçe kaşımaya başladı. “Umarım için de bizden birine benzemiştir.” deyip odadan çıktı.
Dediği hiçbir şeyi umursamadım ve yanımdan geçip gittiği sıra ona döndüm. Sırtı bana dönük giden adama seslendim. “Bana ismini söylemedin.”
Adımları anında durdu. Başı sağ omzunun üzerinden küçük bir açıyla bana döndü ve gözlerinde küçük bir parıltı gördüm. “Merak mı ettin?”
Dudaklarım iki yana kıvrıldı. “Aslında doğruyu söylemek gerekirse, hayır.” deyip kıkırdadım. “Neden seni merak etme gereği duyayım,” dedim ve bir süre bekledim. Son saniyede “Pars.” diye ekledim.
Başını tamamen önüne çevirdi ve bana olan bakışlarına bir son verdi. “Biliyor musun ben aşırı ön yargılı bir insanım ve bunu kolay kolay kimse de yıkamaz. İlk andan itibaren gözüme batacak çok şeyler yapıyorsun. Üç ayın dolmasını beklemem.” dediği gibi odayı terk edip gitti.
Tüm taşları oynamam gereken asıl kişi de belli oldu. Umarım dediği gibi yapar da üç ayı beklemezdi.
Bakışlarım diğer ikisine döndüğünde anında yüzüme bir tebessüm yerleştirdim ve sanırım bu tebessüm Jokerin tebessümü kadar içtendi. “Tek tek kovmam mı gerek, Hardemirler?”
Arem, ellerini ceplerinden çıkartıp yanıma geldi ve küçük bir açıyla üzerime doğru eğildi. “O ikisine abi dedin.”
Hm… Şair burda ne anlatmaya çalışıyor?
“Yani?”
Sert bir soluğu içine çektiğinde bir anlığına burun delikleri genişleyip eski halini aldı ve başını iki yana sallayıp “Yok bir şey.” dedi. Hemen ardından da yeni üç aylık odamı terk etti.
Bakışlarım bu sefer odadaki son kişiyi buldu. “Yemin ederim hastanedeki tüm doktorlara yürürüm ve senin kardeşin olduğumu belirtip seni rezili rüsva ederim adam.”
Dudakları şaşkınlıkla açıldı. “Diğerlerini niye tehdit etmeyip beni tehdit ediyorsun sen?”
Onuz silktim. “Çünkü şu anlık sadece senin zaafını buldum.”
Kınarcasına yüzüme baktı. “Sen de dedin dur ilk andan zaafını kullanayım.”
Başımı olumsuz anlamda iki yana salladım. “Yok, öyle demedim.”
“Peki, nasıl dedin?”
Ellerimi belimin her iki yanına yerleştirdim. “Dedim ki, bu zaafı kullanmayan şerefsizdir.”
Odada gür bir kahkaha sesi koptu ve bu kez gözleri irice açılan kişi ben olmuştum. Bu herifin ağlamasını beklemiyordum evet ama kahkaha bana da sürpriz oldu.
Kapıya doğru yürümeye başladı ve “Çok küfürbazsın.” deyip odadan çıktı.
Odadan çıktığı gibi ilk andan beri sıkı sıkıya tuttuğum kapıyı sertçe kapattım. Hepsi ruh hastası bunların. Kapı kapandığı an doktor beye de sesimi yükselttim. “Ayrıca ben asla küfür etmem. sadece argo kelime havuzum geniş.” Anında sesimi kısıp “Pezevenk.” dedim.
“Duydum!”
“Ruh hastası o kulak da ne öyle? Orduya katıl daha işe yararsın!” dediğim de daha da güldü. Kendimi palyaço gibi hissediyorum yemin ederim. Ağlatmaya geldik güldürmeye değil.
Pardon küçük bir düzeltme. Biz gelmedik. Kaçırıldık. Yemin ederim tüm evi başlarına yıkacağım. Bu evde kalmayı kabul etmem her şeye tamam dediğim anlamına gelmez.
Bu aile kendi isteklerini bana zorla yaptırdılar.
Derin bir nefes alıp etrafıma bakındım. Açık tonların hakim olduğu büyük bir odanın içindeydim. Büyük yatak, büyük bir makyaj masası, balkonu, köşedeki minik kütüphanesi ve hemen kitaplığın önünde duran salıncak ile burası gerçekten de çok güzeldi. Sadece ruhsuzdu. Sol tarafımda da bir kapı duruyordu ve büyük ihtimalle banyoya açılıyordu. Odanın içi bu kadar güzelken ben buraya ait hissetmiyordum kendimi. Her şeyi tam ama hiçbir duygunun içermediği bu oda bir mezardan farkı yoktu benim için. Sessiz, sakin ve anısız.
Bir adım attım hemen ardından sakin ve ürkek bir adım daha takip etti. Günlerdir takındığım tavır gitmiş yerini o küçük kıza bırakmıştı. Ben korkuyordum. Ben yıllardır ailesiz büyümüşken canım ikizlerim bana her şey olmuşlarken bu aile gelip beni yeniden yerle bir edemezdi. Ben buna artık dayanamazdım.
Her şeye karşı savaşmaktan, sürekli mutluluğun peşinden de koşmaktan yorulmuştum. Omuzlarıma her geçen gün yüklenen ve durmadan artılan bu sorumluluklardan da bıkmıştım. Ben artık sakin ve sevdiklerim ile bir hayat istiyorum. Onu da bana çok görmüşlerdi.
Anneye ihtiyacım varken bu kadın yoktu. Bir babaya ihtiyacım varken bu adam da yoktu ama bir abiye ihtiyaç duyduğumda ikizler bana abi olmuşlardı. Sonra da anne ve baba olmuşlardı bana. Onlar yanımda olduğu sürece ben her şeyi hallederdim de mutlu da olurdum ama onları bile bana çok görmüşlerdi ve onlar buna sessiz kalmış üstüne birde destek olmuşlardı.
Kalbim çok kırık. Kalbim herkese karşı çok kırık.
Yeni yatağımın üzerine oturdum ve sırtımı arkaya doğru yasladım. Ne kadar öyle durdum bilmiyorum ama çalan kapım ile bir an irkildim ve yerimde sıçradım.
“Güzelim, valizini buraya bırakıyorum.” Semih’in kısık sesi ile gözlerim doldu. Gidecek miydi? “Ben şimdilik gidiyorum ama beni aradığın ilk an buraya gelir ve sorunu halletmene yardımcı olurum. Daha sen üzülmeye fırsat bulmadan sorunu beraber çözeriz, tamam mı?”
Yanaklarımdan bir damla yaş aktı. “Abi, ben şu an çok üzülüyorum.” dediğim an dudaklarımdan bir hıçkırık koptu. “Beni tanımadığım insanların içine bırakıp gidiyor ailem ve bana mutlu ol diyorlar. Ailem beni tekrardan terk etmiş gibi hissediyorum.”
Kapının önünden gelen sesler ile Semih’in yalnız olmadığını anladım ama bunu umursamadım. Kim olduklarını benim için bir şey ifade etmediklerini anlamaları gerekiyordu. Anlasınlar ki buna bir son versinler.
Semih’in boğuklaşan sesi tekrardan kapıyı delip kulaklarıma ulaştı. “Ben de Merihte seni asla bırakmayız ki. Biz seni ne zaman bıraktık da şimdi bırakalım be güzelim?” Sitemle sorduğu soru ile daha da ağlayıp başımı dizlerime gömdüm ve boğuk çıkan sesimi ona duyurmaya çalıştım. “Ama şimdi bırakıyorsun. Benden bıktın mı ki?”
“Asya, güzelim yalvarırım yapma böyle. Sadece üç ay be kızım. Üç ayın sonunda seni geri alacağım ve herkes senin kimin kardeşi olduğunu kimi seçtiğini görecek güzelim.”
Benim bilmediğim şeyler dönüyordu ve ben bu kafayla bunları düşünecek kadar aklımın yerinde olduğunu düşünmüyordum. “Ben şimdi de sizi seçerim ki. Üç ay sonra da üç yıl sonra da. Ben hep sizi seçerim abi.”
“Biliyorum. Biliyorum, güzelim. Bu durumun çok zor olduğunu da biliyorum ama az sabır. Söz bunların hepsini telafi edeceğiz.” Bir süre sustu ve daha keskin ve kendinden emin bir sesle konuşmaya devam etti. “Hem ben bu kadar ağlak bir kız büyütmedim. Bu ne böyle sümüklü sümüklü.” demesi ile akan burnumu çektim ve ona uydum.
“Tam da beni böyle yetiştirdin! Burnumu tişörtüme silmemi söyleyen bir pisliksin hatta!” diye bağırdım. Çok iğrenç bu erkekler.
“Kızım çocuktum o zaman.”
“Şimdi büyüdün de ne oldu! Hiçbir şey değişmedi!”
“Kuru iftira!”
“Geçen çorabını ağzıma attın!” diye bağırdım, kahkaha attı.
“Kızım bende ciddi bir şey yaptım sandım. İlişkimizin tadı tuzu o ya.” eğlenceli çıkan sesi ile yerim de tepindim.
“İlişkinin tadı tuzu senin mikrop çorapların mı lan?” burda sinirden kriz geçirmeme az kaldı!
“Yani…”
“Defol lan!” deyip arkamda duran yastığı aldığım gibi kapıya fırlattım.
“Bir şey olursa ararsın, güzelim. Öptüm.” dediği gibi kapının ardından bir öpücük sesi geldi ve ardından adım sesleri. Birkaç dakika sonra ise bir daha ses duymadım.
Oturduğum yerden kalkıp kapıya doğru ilerledim ve kilitli kapıyı hafifçe aralayıp dışarıya baktım. Kimseyi görmediğimde önümde duran valize uzanıp içeriye doğru aldım ve tekrardan kapattığım kapıyı kilitleyip derin bir nefes aldım. Hiç kimseyi bir süre görmek istemiyordum.
Valizimi yatağın üzerine bırakıp fermuarı açtım ve içinde olan kıyafetlerime göz attım. Acil durumlarda hep yedekte hazır bir valizim olurdu evet ama ilk kez bu tarz bir aciliyet ile karşı karşıya kalmıştım. Benim genelde acileyetlerimin içinde tehlikeli işler olurdu.
Valizin içinden siyah bir eşofman takımı alıp yatağın üzerine bıraktım. Üzerimde duran yeşil tişört ve şortu çıkartıp hızla eşorfmanları üzerime geçirdim. Elimde kalan kirli eşyaları da tekrardan katlayıp banyo olduğunu tahmin ettiğim yere doğru ilerledim ve kapıyı açtığım zaman doğru tahmin ettiğimi gördüm. Banyoda odanın geri kalanı ile uyum içerisinde ve büyüktü. Gördüğüm sepete kıyafetlerimi bırakıp lavaboya doğru ilerledim ve soğuk suyu açıp yüzüme üst üste buz gibi soğuk suyu çarptım. Beynimin içinin dahi donduğunu hissettiğim an başımı kaldırıp aynadan kendime baktım ve suyun boşa akmaması için avucuma biraz su alıp musluğa döktüm ve temiz yere dokunup musluğu kapattım.
Kenarda duran temiz havluyu alıp yüzümdeki ıslaklığı aldım. Bileğimde hep duran siyah tokayı da alıp sarı saçlarımı basit bir topuz yapıp banyodan çıktım ve odaya geçtim. Derin bir nefes alıp odanın perdelerini çektim ve gün ışığının içeriye girmesine engel oldum. Üç ay boyunca bana eşlik edecek olan yatağa varıp içine girdim. Hala açık duran valizin kenarında duran küçük bölmeden de uyku ilacını alıp ağzıma attım. Büyük ihtimalle ben baygınken getirdikleri ve komidinin üzerine bıraktıkları suyu da alıp kafama diktim. İçim yanmış.
Valizin fermuarını oturduğum yerden kapatıp valizi yatağın kenarına bıraktım ve tüm bedenimi tamamen yatağın içine bıraktım. Dakikalar içinde zihnim kaosa dönüşmeden önce uyku tüm bedenimi esir alıp uykunun tatlı, sessiz kollarına beni bıraktı.
Uyku her zaman kaçıştır...
SÜPRİZ...
İçimdenn geldiiii, evett evet hahahah.
Ee, bölüm nasıldı?
Pars aşkım da geldi. Sizce nasıl?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Seviliyorsunuz...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 67.38k Okunma |
5.25k Oy |
0 Takip |
35 Bölümlü Kitap |