
Antrenmanın üzerinden bir gün geçmişti.
Sabah güneşi Eldervale'in yemyeşil bahçelerini aydınlatıyor, sarayın avlusunda her zamanki hareketlilik devam ediyordu.
Konsey henüz dağılmamıştı.
Glaciera ve Pyraxis'ten gelen heyetler, kralın isteği üzerine birkaç gün daha Eldervale'de kalacaktı. Dünyanın dört bir yanında yaşanan açıklanamayan bozulmaların ardından hiçbir krallık tek başına hareket etmek istemiyordu.
Sarayın eğitim alanında ise dünkü düellolar hâlâ konuşuluyordu.
"...Sonra Kaen tek adım attı!"
Raymond elindeki tahta kılıcı savururken heyecanla anlatıyordu.
"Ve Elias'ın bütün saldırılarından böyle sıyrıldı!"
Kılıcıyla gösterdiği hareket pek başarılı olmayınca birkaç muhafız gülmeye başladı.
"Öyle değildi."
Silas sakin bir sesle düzeltti.
"Adımlarını boşa harcıyorsun."
Raymond iç çekti.
"Sen de her şeyi bozuyorsun."
Tam o sırada Darius yanlarından geçti.
Konuşmalarını duymuş olacak ki sırıttı.
"Raymond."
Genç muhafız hemen döndü.
"Efendim?"
"Kaen'i taklit etmeye çalışma."
"Neden?"
Darius kollarını bağladı.
"Çünkü önce yirmi yıl boyunca durmadan çalışman gerekiyor."
Raymond'ın yüzü düştü.
"...O kadar mı?"
Darius kahkaha attı.
"Belki otuz."
Çevredekiler gülmeye başlayınca Raymond da istemeden gülümsedi.
"Hiç moral vermiyorsunuz."
"Gerçeği söylüyorum."
Eğitim alanının biraz ilerisinde Elias kılıcını temizliyordu. Dünkü düellonun izleri hâlâ bileklerinde hissediliyordu. Kılıcının üzerinde oluşan ince çizikleri incelerken arkasından tanıdık bir ses geldi.
"Dinlenmen gerek."
Rei'ydi.
Her zamanki gibi sakin adımlarla yanına geldi.
Elias ayağa kalktı.
"İyiyim."
"Biliyorum."
Rei hafifçe gülümsedi.
"Ama iyi olmak dinlenmeye engel değil."
Elias başını eğdi.
Bir süre sessiz kaldılar.
Sonra genç muhafız derin bir nefes aldı.
"Dünkü dövüşü düşündüm."
Rei sabırla bekledi.
"Neyi yanlış yaptım?"
Rei cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü.
"Birçok şeyi doğru yaptın."
Elias şaşkınlıkla baktı.
"Gerçekten mi?"
"Evet."
"Alanı kontrol ettin."
"Mesafeyi değiştirdin."
"Gücünü saklamadın."
Rei'nin sesi sakindi ama kendinden emindi.
"Fakat bir hata yaptın."
Elias dikkat kesildi.
"Kaen'in ritmini bozduğunu sandığın anda..."
"...kendi ritmini bozdun."
Elias'ın kaşları çatıldı.
"Bunu anlayamadım."
Rei yerdeki kumlara baktı.
"Kaen seni okumaya çalışıyordu."
"Sen bunu fark edince daha hızlı saldırmaya başladın."
"Evet..."
"İşte o an hata yaptın."
Rei gözlerini Elias'a çevirdi.
"Çünkü artık kendi planına göre değil..."
"...onun planına göre dövüşüyordun."
Elias uzun süre sessiz kaldı.
Düellonun her anı zihninde yeniden canlanıyordu. Gerçekten de...
Kaen'in temposunu yakalamaya çalıştığı anda kontrolü kaybetmişti.
Rei omzuna hafifçe dokundu.
"Buna rağmen çok iyi savaştın."
Elias hafifçe gülümsedi.
"Bir dahaki sefere daha uzun dayanacağım."
Rei'nin dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"İşte bunu duymayı bekliyordum."
Eğitim alanının diğer ucunda Kaen, kılıcını omzuna dayamış gökyüzünü izliyordu.
Darius yanına geldi.
"Efsane oldun."
Kaen kaşını kaldırdı.
"Neye göre?"
"Bugün herkes senden bahsediyor."
Kaen omuz silkti.
"Yarın başka birinden bahsederler."
Darius güldü.
"Şu rahat tavırların bazen sinir bozucu."
Kaen cevap vermedi.
Bakışları istemsizce sarayın bahçesine kaydı. Uzakta, tek başına yürüyen koyu saçlı bir siluet gördü.
Nyx.
Bir an düşündü.
Sonra sessizce o yöne doğru yürümeye başladı.
✦
Sarayın arka bahçesi günün bu saatinde sessizdi.
Rüzgâr, uzun ağaçların dallarını hafifçe sallıyor; küçük kuşlar çiçeklerin arasında dolaşıyordu.
Nyx taş korkuluğun üzerine oturmuştu. Bakışları bahçeye dönük olsa da aslında hiçbir şeye odaklanmıyordu.
Son günlerde duyduğu fısıltılar zihninden çıkmıyordu.
"Belki de onun yüzündendir."
"Karanlık güçler taşıyor."
"Yanına yaklaşma."
Derin bir nefes aldı.
Tam ayağa kalkacakken arkasından ayak sesleri duyuldu.
Dönüp baktığında Kaen'i gördü.
Kaen birkaç adım uzakta durdu.
"Rahatsız ediyor muyum?"
Nyx omuz silkti.
"İstediğin yere gidebilirsin."
Kaen kısa bir an sustu.
Sonra korkuluğun diğer ucuna oturdu. İkisinin arasında birkaç adımlık mesafe vardı. Bir süre yalnızca rüzgârın sesi duyuldu.
Sessizliği bozan Kaen oldu.
"Dünkü antrenmanda seni göremedim."
Nyx gözlerini ona çevirdi.
"...Eee?"
"Seni de izlemeyi bekliyordum."
Nyx hafifçe kaşını kaldırdı.
"Beni mi?"
"Evet."
"Neden?"
Kaen hiç düşünmeden cevap verdi.
"Merak ettim."
Nyx dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle başını eğdi.
"Neyi merak ettin?"
"Hakkımda anlatılan hikâyeleri mi?"
Kaen başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Nasıl savaştığını."
Nyx'in ifadesi ilk kez değişti.
Bunu beklemiyordu. İnsanlar ona yaklaşırken genellikle iki sebepten biri olurdu. Ya korkarlardı...
Ya da onu suçlamak isterlerdi. Merak...
Pek alışık olduğu bir şey değildi.
"Ya anlattıkları doğruysa?"
diye sordu sessizce.
Kaen omuz silkti.
"O zaman kendim görmüş olurum."
"Ya yanlışsa?"
"Onu da kendim görmüş olurum."
Nyx istemsizce kısa bir kahkaha attı.
"İnsanların söylediklerine hiç önem vermiyor musun?"
"Hayır."
"Neden?"
Kaen gökyüzüne baktı.
"Çünkü insanlar hikâyeleri sever."
"Ben ise gerçeği."
Sessizlik yeniden ikisinin arasına yerleşti. Bu kez rahatsız edici değildi. Nyx ilk kez uzun zamandır kendini savunmak zorunda hissetmiyordu.
Bir süre sonra Kaen yeniden konuştu.
"Rei senden bahsetmedi."
Nyx ona baktı.
"Lilith de."
"İlginç."
"Nesi ilginç?"
Kaen hafifçe gülümsedi.
"Kimse senden bahsetmiyor."
"Ama herkes seni konuşuyor."
Nyx birkaç saniye sustu.
"...Buna alışığım."
Kaen başını hafifçe eğdi.
"Ben değilim."
Nyx kaşını kaldırdı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Biri bu kadar konuşuluyorsa..."
"...onu kendi gözlerimle tanımayı tercih ederim."
Nyx, Kaen'in yüzünü dikkatle inceledi. En ufak bir önyargı göremiyordu.
Ne korku...
Ne şüphe...
Ne de acıma.
Sadece dürüst bir merak.
Kaen ayağa kalktı.
"Bir şey soracağım."
Nyx de doğruldu.
"Sor."
"Dövüşmeyi seviyor musun?"
Beklenmedik soru karşısında kısa bir sessizlik oldu.
"...Gerektiğinde."
"Ben seviyorum."
Nyx hafifçe güldü.
"Fark ettim."
Kaen de gülümsedi.
"Bir gün..."
"...antrenman sahasında seninle karşılaşmak isterim."
Nyx kollarını göğsünde bağladı.
"Kazanacağını mı düşünüyorsun?"
Kaen'in cevabı gecikmedi.
"Denemeden bilemem."
Nyx'in gözlerinde ilk kez meydan okuyan bir parıltı belirdi.
"Belki de düşündüğünden daha zor olur."
Kaen'in gülümsemesi biraz daha genişledi.
"Umarım."
Birkaç saniye birbirlerine baktılar.
Sonra Kaen arkasını dönüp yürümeye başladı.
"Kaen."
Kaen durdu.
Arkaya baktı.
Nyx'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
"Bir gün."
"Belki."
Kaen başını hafifçe salladı.
"Bekliyor olacağım."
Sessiz adımlarla bahçeden ayrıldı. Nyx uzun süre onun arkasından baktı. Garipti. İlk kez biri ona yaklaşmıştı...
Karanlığından korktuğu için değil. Gücünü görmek istediği için. Ve bu his...
Beklediğinden çok daha hoşuna gitmişti.
✦
Öğleden sonra güneş, Sylvaris'e uzanan orman yolunu altın rengine boyuyordu.
Sarayın kalabalığından uzaklaşmak isteyen Aeri, her zamanki gibi tek başına ormana gelmişti.
Derin bir nefes aldı. Burada olmak her zaman içini rahatlatırdı.
Kuş sesleri...
Yaprakların hışırtısı...
Toprağın kokusu...
Burası ona çocukluğunu hatırlatıyordu. Bir sincap koşarak omzuna çıktı.
Aeri gülümsedi.
"Merhaba."
Küçük hayvan burnunu onun yanağına sürttü.
Aeri gözlerini kapattı. Parmaklarını dikkatlice sincabın başına koydu. Tanıdık his yeniden ortaya çıktı. İnce, görünmez bir bağ...
Hayvanın duyguları yavaşça ona ulaşmaya başladı. İlk başta huzur vardı. Sonra...
Birdenbire.
Korku.
Sincap ürkerek omzundan atladı ve ağaçların arasına kaçtı.
Aeri şaşkınlıkla arkasından baktı.
"...Yine."
Son günlerde bütün hayvanlar aynı şeyi yapıyordu. Kısa süreliğine sakinleşiyor...
Ardından sebepsiz yere korkuya kapılıyorlardı. Aeri yürümeye devam etti. Bir süre sonra küçük bir açıklığa ulaştı. Tam ortasında yaşlı bir meşe ağacı yükseliyordu. Çocukken en sevdiği yerlerden biriydi. Yavaşça gövdesine yaslandı. Gözlerini kapattı. Bir anlığına...
Her şey sessizleşti. Sonra...
Kalbinin derinliklerinden gelen tanıdık bir his yükseldi.
Sıcak.
Güven veren.
Özlediği kadar tanıdık.
Aeri'nin nefesi kesildi.
"...Abi?"
Gözlerini hızla açtı.
Ağaçların arasında biri duruyordu. Uzun bir siluet.
Rüzgârın içinde belli belirsiz seçiliyordu.
Aeri'nin kalbi hızlandı.
"Abi!"
Koşmaya başladı.
Dalların arasından geçti. Kuru yapraklar ayaklarının altında eziliyordu.
"Bekle!"
Siluet ilerlemeye devam etti.
Aeri hızını artırdı.
"Ne olur gitme!"
Tam birkaç adım kala...
Rüzgâr sertçe esti. Yapraklar havalandı. Ve siluet...
Yok oldu.
Aeri olduğu yerde durdu. Etrafına baktı. Kimse yoktu. Sadece ormanın sessizliği.
Göğsü hızla inip kalkıyordu.
"...Hayır."
Fısıltısı neredeyse duyulmuyordu.
"Bu gerçekti..."
"Değil mi?.."
Arkasından gelen ayak seslerini duydu.
"Aeri."
Thorne'du.
Aeri irkilerek arkasını döndü.
Thorne'un yüzünde alışılmış ciddi ifade vardı ama gözlerinde endişe okunuyordu.
"İyi misin?"
Aeri cevap vermedi.
Sadece az önce baktığı yere döndü.
"Buradaydı."
Thorne yavaşça yaklaştı.
"Kim?"
Aeri'nin sesi titredi.
"...Abim, Lysander."
Sessizlik.
Thorne'un bakışları yumuşadı. O ismi uzun zamandır duymamıştı.
Aeri gözlerini yere indirdi.
"Onu gördüm."
"Seslendim."
"Koştum."
"Daha yetişemeden..."
Sesi kırıldı.
"...kayboldu."
Thorne cevap vermedi.
Çünkü ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu. Aeri dizlerinin üzerine çöktü.
Elleri hafifçe titriyordu.
"Ya gerçekten oysa?"
"Ya bana ulaşmaya çalışıyorsa?"
Thorne ağır adımlarla yanına geldi.
Hiçbir şey söylemeden onun yanına oturdu. Bir süre sadece rüzgârın sesi duyuldu.
Sonunda Thorne alçak sesle konuştu.
"Onu ben de çok özlüyorum."
Aeri başını kaldırdı.
Thorne gözlerini uzaklara dikmişti.
"Her gün."
"Onun hâlâ yanımızda olmasını diliyorum."
Kısa bir sessizlik oldu.
"Ama..."
Başını Aeri'ye çevirdi.
"Eğer gerçekten sana ulaşmaya çalışıyorsa..."
"...bir gün başaracaktır."
Aeri gözyaşlarını silmeye çalıştı. Başını hafifçe salladı.
İnanmak istiyordu. Gerçekten istiyordu. Fakat ormanın derinliklerinde...
Kimsenin göremediği karanlık bir gölge, onları sessizce izliyordu.
Ve çok uzaklardan gelen, neredeyse duyulmayacak kadar hafif bir kadın sesi rüzgâra karıştı.
"Biraz daha..."
"Biraz daha yaklaş..."
Aeri irkilerek arkasına baktı.
Hiç kimse yoktu. Sadece sallanan ağaçlar.
Ama içinde tarif edemediği bir ürperti kalmıştı.
✦
Gün batımına doğru sarayın koridorları yeniden hareketlenmeye başlamıştı.
Konsey üyeleri akşam yapılacak kısa toplantı için büyük salona doğru ilerliyordu. Eldervale'in üzerinde turuncu bir gün batımı vardı. İlk bakışta her şey sakindi.
Ama bu sakinlik uzun sürmedi.
Sarayın ana kapısından yükselen telaşlı sesler koridorlarda yankılandı.
"Yol açın!"
"Çabuk!"
Muhafızlar bir anda hareketlendi.
Flint hızla kapıya yöneldi.
Arkasından Raymond ve Silas da koştu.
Salondakiler şaşkın bakışlarla birbirlerine döndüler.
Kral kaşlarını çattı.
"Neler oluyor?"
Tam o anda büyük kapılar sertçe açıldı.
İki Eldervale muhafızı içeri girdi. Üzerleri çamur içindeydi. Nefes nefeseydiler. Aralarında tahta bir sedye taşıyorlardı. Sedye kalın, koyu renkli bir örtüyle kapatılmıştı. Salondaki uğultu bir anda kesildi.
Flint sedyenin önünde durdu.
"Sakin olun."
"Ne oldu?"
Muhafızlardan biri derin bir nefes almaya çalıştı.
Sesindeki titreme saklanamıyordu.
"Majesteleri..."
"...Stormrend'e gönderdiğimiz haberciyi bulduk."
Salondaki herkes donup kaldı.
Kral yavaşça ayağa kalktı.
"...Nerede?"
"Doğu geçidinin yakınındaki ormanda."
Flint'in sesi sertleşti.
"Yaşıyor mu?"
Muhafız gözlerini yere indirdi.
"...Hayır."
Sessizlik.
Kimse tek kelime edemedi.
Flint ağır adımlarla sedyeye yaklaştı. Bir an duraksadı. Sonra örtüyü yavaşça kaldırdı.
Raymond istemsizce nefesini tuttu.
Habercinin yüzü bembeyazdı. Üzerinde tek bir kılıç yarası bile yoktu. Zırhı neredeyse hiç zarar görmemişti. Fakat gözleri...
Sonuna kadar açıktı.
Yüzündeki ifade, son anında gördüğü şeyin dehşetini hâlâ taşıyordu. Sanki...
Ölmeden önce tarif edilemeyecek kadar korkunç bir şey görmüştü. Salondaki hava ağırlaştı.
Aldric yavaşça yaklaştı.
Yaşlı elleri titreyerek haberciyi inceledi.
"Bu..."
Diye fısıldadı.
"...Normal bir ölüm değil."
Lilith istemsizce bir adım öne çıktı.
Sessizce habercinin bileğine dokundu. Yaşam enerjisini hissetmeye çalıştı. Hiçbir şey. Sanki...
İçinde hissedilecek hiçbir yaşam izi kalmamıştı.
Lilith yavaşça elini geri çekti.
"Böyle bir şey..."
"...Daha önce hiç hissetmedim."
Rei de sedyenin yanına geldi.
Keskin bakışları habercinin üzerini dikkatle inceliyordu.
Bir anda eğildi.
"Durun."
Herkes ona döndü.
Habercinin sağ eli sıkıca yumruk yapılmıştı. Rei parmaklarını yavaşça açtı. İçinden buruşturulmuş bir kumaş parçası düştü. Flint eğilip aldı.
Kumaş deniz mavisiydi. Üzerindeki işlemelerden bunun Stormrend muhafızlarına ait olduğu anlaşılıyordu. Ama kumaşın bir köşesi...
Siyah, katranı andıran garip bir maddeyle kaplanmıştı.
Gaia kaşlarını çattı.
"Bu nedir?"
Kimse cevap veremedi.
Rei parmaklarıyla maddeye dokunacak gibi oldu.
Son anda vazgeçti.
"Hayır."
"Sakın temas etmeyin."
Flint kumaşı dikkatlice katladı.
"Kendi simgeleri..."
"...Neden bu hâlde?"
Sorunun cevabını bilen yoktu.
Tam o sırada dışarıdan başka bir muhafız koşarak içeri girdi.
"Majesteleri!"
Soluk soluğaydı.
"Habercinin atını da bulduk."
Flint döndü.
"Peki?"
Muhafızın sesi titredi.
"At..."
"...Tek başınaydı."
"Stormrend yönünden geliyordu."
"Ve eğer hesaplarımız doğruysa..."
Yutkundu.
"...Haberci günler önce ölmüş olmalı."
Bu sözler salonun üzerine kurşun gibi çöktü. Demek ki...
Onlar günlerdir Stormrend'den gelecek bir haber beklerken...
Gönderdikleri haberci çoktan ölmüştü.
Kral ağır adımlarla pencereye yürüdü. Dışarıda güneş son ışıklarını ormanın üzerine bırakıyordu.
Uzun süre konuşmadı.
Sonunda sessizce şöyle dedi:
"Stormrend'de..."
Duraksadı.
"...Bir şey oldu."
Hiç kimse itiraz etmedi.
Çünkü artık bunun bir ihtimal olmadığını...
Bir gerçek olduğunu herkes anlamıştı.
Dışarıda rüzgâr şiddetlenmeye başladı.
Ve çok uzakta...
Denizin ötesinde...
Sessizlik hüküm sürüyordu.
Bölüm sonu
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |