
Yeni bölümümüze hoş geldiniz, oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın. Seviliyorsunuz, pazar günü görüşmek dileğiyle...
Tiktok: mioyzaa
Whatsapp kanalın link'i profilimde mevcuttur.
⚠️Tw- Bu kitapta hiçbir zaman 'kadına şiddeti' normalleştirilmemişlikle birlikte yazılan bu bölümden etkilenecek olanlar geçsin.⚠️
14
Bengi'den..
Mardin gece 3:40 suları..
Gözlerimi açtığımda gözlerim karanlığa hapsolmuştu, etrafımı göremiyordum. Bir bez parçası görüşümü engelliyordu. Ağzımdaki acı tat midemde bulanma oluştururken, bilmediğim yerin soğuk havası bedenimin titremesine neden oluyordu. Boğuk sesler duymaya başlamıştım; tanımadığım adamların fısıldaşmalarıydı.
"Abi, kızı oğlanın yanında aldık şu an." dediğini duydum tanımadığım bir adamın sesiyle.
Kimdi bunlar? Yanımda ki 'oğlan' diye adlandırdıkları kişi kimdi?
"Aferin Çeto, iyi iş çıkardın." dedi, başka tanımadığım adam.
Dudaklarımı aralamaya çalıştım ama bir terslik vardı, ağzım bantlanmış, konuşamıyordum. Anlaşılmaz sesler çıkardım, ses olduğum yerde yankılandı.
Adımlar beton zeminde yankılanmaya başlayınca korku bedenimi sarmaya başlamıştı. Titriyordum, tam önümde birinin varlığını hissettim. Yine anlaşılmaz sesler çıkarmaya başladım. "Mmmhmm!" diye bağırmaya çalıştım, olduğum yere mıhlanmıştım; yani bağlanmıştım.
Tek bir hamleyle gözlerim karanlıktan çıktı, aydınlığa hapsoldu. Yarı açılmış gözlerimle kafamı kaldırdım ve zar zor seçebildiğim bir sureti gördüm: Güneşte yanmış saçları olan, yüzü yarı siyah maskeyle kaplanmış, sapkın bakışları olan bir adam görmüştüm.
"Ah, benim büyük baldızım." bir anda böyle bir şey dediğinde ışıktan acıyan gözlerim hızlıca aralandı.
Dudaklarımı aralayıp sen kimsin diyerek bağırmak, öfkemi kusmak istiyordum ama yapamadım. Dudaklarıma mühürlenmiş gibi olan bant izin vermemişti.
Öfkemi merak zanneden adam karanlık bir kahkaha atmıştı, ellerini cebine koyarak etrafımda yürümeye başladı. "Merak ediyorsundur tabi ki, ben olsam bende merak ederdim Bengi," dediğinde tekrar bir şok yaşamıştım. Adımı biliyordu, bana baldız diyordu, kimdi bu?
Etrafımda yürümeyi bırakıp tam karşımda durdu. Soğuk, delici bakışları beni korkutmaya yetiyordu. "Ben Siyam Karahan," dediğinde korkumu öfke yenmişti. Rojdan'a zarar veren şerefsiz tam karşımda duruyordu. Tekrar bağırmaya yeltendiğimde sertçe çenemi tuttu, boy hizama eğilerek yüzünü yaklaştırdı yüzüme.
"Bana zorluk çıkarma, baldız, ayıp oluyor," dedi ölümcül bir sesle. Öfke dolu bakışlarımı ondan çekmedim, nefesimi nefesinde hissetsem de öfkemi gizlemedim. Tatsız gülümsemesi kulaklarımı doldurmaya yetti. "Rojdan'dan daha cesursun," dedi, neredeyse takdir edercesine.
Oturduğum, bağlandığım sandalyenin tam önüne eğildi. "Çok cesaret öldürür," dedi. Çenemi daha sert tuttum, ondan kurtulmak istercesine kafamı iki yana sallamaya çalıştım ama tutuşu o kadar sertti ki sadece dişlerim gıcırdadı; o ise sadece beni izledi.
"Ama seni değil, sevdiğini." dediğinde kafamı tam sola çevirdi, onun suratını gördüm. Baran'ı gördüm, öylece leş gibi oturuyordu. Yüzük tanınmayacak halde dövülmüştü, baygın. Sandalyeye bağlanmış, kafamı yana kayarak sallıyordum.
Tam kalbim yangın hissetmişti sanki içimde bir orman vardı, oradaki ağaçlar, hayvanlar, kuşlar yanıyordu. Acı dolu tiz çığlığım odayı doldurmuştu. "AAAAAA!" bağırırken bir yandan gözlerim duraksamadan yaşları süzüyordu. Bu sayede bant'ı gözyaşlarım ıslatıyor, yapışkanlığını gideriyordu.
"Kes sesini!" diyerek yüzüme bir tokat atılmış, kafam yana kaymıştı; ağzımdaki bant açılmış, dudağımın kenarından kan sızıyordu.
Bu gerçek olamazdı, biz Baranla mutluyduk, bu gerçek olamazdı!
"Çok ciyaklıyorsun!" diyerek sözlerine devam etti. Ayağa kalkmıştı, çenemi tekrar kavradı ve zorla ona bakmamı sağladı. "Her şey Rojdan ve Kutay'ın elinde, siz sadece bir piyonsunuz. O yüzden o çeneni kapa, o piçin kardeşini öldürmeme sebep olma."
Hayır, biz piyon değildik, biz insandık, bir aşıktık, biz bir annenin bir babamın emekle büyüttüğü çocuklardık, kendi hikayemiz vardı..
"Siz-" sözüm hemen kesildi, korkunç karanlık yüzünü bana yaklaştırdı. "Dudağını kanatmakla kalmam, dilini koparırım." diye tehdit etti, çenemi bıraktı ve geri adım attı. "Çetin, şunun yüzünü gözünü topla, ağzını bantla, sandalyesinin tam o piçin karşısına koy." dedi ve defolup gitti.
Tam o an etrafa bakma fırsatım olmuştu, depodaydık. Soğuk malların olduğu bir depodaydık.
Çetin denen o adam bana yaklaştı. "Bengi-" dediğinde sözünü kestim. "Bana ismimle seslenme, sen kimsin ha! Sen kimsin!" diye bağırdım. Çetin vicdanından mıdır nedir bilmiyorum, sadece cebinden bir peçete çıkardı. Dudağımın kenarını silmeye çalıştı, yüzümü hemen geriye doğru çekmeye çalıştım ama işe yaramamıştı, silmeye devam ediyordu.
"Sen bu adamın yanında nasıl çalışıyorsun, hiç mi vicdanın yok?" dediğimde cevap vermedi, gözyaşlarım akıyordu. "Allahsızsınız siz psikopat herifler!" yine cevap vermemişti. Dudağımın kenarını silmeyi bitirdi, gözyaşlarımı sildi, sandalyemi tam Baran'ın önüne yerleştirdi ve depoyu terk etti.
Bir terslik vardı, ağzım bantlanmamıştı? Neden?
Rojdan'dan
Ankara sabah 8:40 suları..
Sabah gözlerimi açtığımda otel odasında Kutay'ın sıcak kollarının arasındaydım, elim onun göğsüne üzerindeydi. Evlilik yüzüğüm bir umut gibi parlıyordu, bizim umutlarımız hayallerimiz gibi.
Ufak bir mırıldanma sesi duydum, ardından alnıma dudaklarını bastırmıştı. "Karıcım," dedi, uykudan boğuk sesiyle. Yüzümde tebessüm oluşmuştu, elim yüzüne doğru gitti okşamaya başladım. Okşarken sakalları avucuma battı. "Günaydın," diye mırıldandı.
"Günaydın, aşkım." diyerek karşılık verdi.
Aşkım dediğinde yatakta doğruldu yüzümde basit bir şaşkınlık vardı. Aşkım demesi garip gelmişti, mallığım işte. O senin kocan diyordu iç sesim de "Aşkım mı?"
Yanaklarımı avuçladı, yüzümü yüzüne yaklaştıracak şekilde eğdi. Dudaklarımdan başlayarak çenemi, yanaklarımı, burnumu ve alnımı öptü. "Ne deseydim? Gülüm mü? Hangisini tercih edersiniz, Rojdan Hanım?" diyerek alay etti.
"Yaa Kutay, dalga geçme." dedim, nazlanarak. Ellerini yüzümden çekti, ince belimi kavradı. "Dalga geçmiyorum, ne bekliyorsun? Biz karı kocayız, bir türlü alışamadın."
Gömleğimin yakasıyla oynamaya başladım, gözlerimi kaçırdım, yanaklarımı havayla şişirdim. Bu tavrımı gören kocacığım ufak bir kahkaha attı. "Çocuk gibisin," diye mırıldandı ama dalga geçmiyordu, sadece eğlenmişti bu tavrıma.
Yanağıma dolan havayı söndürdüm. "Kendinden küçük biriyle evlenmeseydin, o zaman biz istedik sanki!" dediğimde gözlerimi bıkkınlıkla devirdim.
Alnıma tekrar öpücükler kondurdu, yok bu adam öpmelerden doymuyordu! "Siz kim?" yüzünde eğlenmiş bir gülümsemesi vardı, bu tavrımı, halimi seviyordu.
"Ben ve iradem." diye yanıtladım.
"İraden?" diyerek inanamadı. Kahkahası odayı doldururken yanaklarım utançtan kızardı. "Ee sen iradenle evet demiştin." diye ekledi. Gömleğinin yakasıyla oynamayı bıraktım, yatakta oturdum ve sırtımı yatak başlığına yasladım. "Ama boşanmak için de irademle evet dedim, unutuyorsun."
Gülümsemesi hemen solmuştu, dudakları çizgi haline gelmişti. O da aynı hareketi yaparak yatağa oturdu. "Keyfimi bozuyorsun," diyerek beni kucağına oturttu. Onun kucağında kendimi bulunca şaşkınlıkla buz kesildim.
"Sen de benim keyfimi bozuyorsun, Kutay Karan." diyerek inatlaşmaya devam ettim. Yüzünü boynuma gömdü, sıcak nefesimi tenime çarptı. "Senin göbek adın var mı?" dedi, birden.
Belimi saran eline elimle sardım. "Ne alaka şimdi?" diye sordum. Yine canım kocamın aklına ne gelmişti?
"Sen hep böyle inatlaştığımız da Kutay Karan diyorsun bana, ben de sana ikinci adın olarak seslenmek istiyorum inatlaşırken."
Göbek adımı ben bile bilmiyordum. Alt dudağımı düşünceyle büktüm ve ona yaslandım. "Bilmiyorum ki, anneme sormak lazım."
Yüzünü boynumdan çekti, telefonunu aldı. "O zaman kaynanamı arayıp sorayım," dedi. Parmakları telefonun üzerinde hızlı çalışıyordu.
Hemen telefonu elinden kaptım, sırf bunun için annemi mi arayacaktı? Pes! "Olmaz! Deli misin sen? Kadını sabah 8'de arama." diyerek itiraz ettim.
Telefona uzandığında arkama sakladım. "Ver-" sözünü kestim, dudaklarına ufak öpücükler kondurdum. "Sen karına karşı mı geliyorsun, Kutay Karan?" Öpücüğümle yumuşayan kocamın gözleri parlamıştı. Telefonu almak için uzandığı eliyle tekrar belimi sardı.
"Ya sen var ya, ölürüm lan sana!" dudağımın kenarını öpücükle mühürledi.
Telefonu kucağıma koydum, kollarımı boynuna doladım. "Ölme de," diyerek sözlerime tereddütle başladım. "Ne zaman eşyalarımı vereceksin?" diye sordum.
Hayda başladık yine!" dedi bıkarcasına. Susturmak amacıyla sırtına vurdum "Ya Kutay!" diyerek itiraz ettim. Çenemin altını parmağı ile okşadı "Tamam tamam sakin oluyoruz." diye yatıştırdı.
"Bugün sana bir süprizim var, o yüzden telefonunu veremicem." dedi.
Sürpriz dediğinde gözbebeklerim büyümüştü, yine ne sürpriz yapacaktı? "Ne sürprizi? Hemen telefonumu vermiyorsun! Bu haksızlık!"
Parmaklarını güneş yanığı sarı saçlarıma geçirdi, yatıştırıcı şekilde okşamaya başladı. Dokunuşunun altında erimiştim. "Gülüm, anlıyorum, haklısın ama veremem şu an. Bugün bizim günümüz, telefonla meşgul olmanı istemiyorum."
Başımı boynuna koydum, dokunuşunun altında huzur buldum. "O zaman sende telefonunu kapat," gözlerimin ucuyla kucağımdaki telefona bakarak.
"Emriniz olur, hanımefendi." dedi, hiç tereddüt etmeden telefonunu aldı, yan tuşuna basarak kapattı ve görmem için bana doğru ekranı çevirdi. "Oldu mu?" dediğinde onaylayarak kafamı salladım.
Onayladığımda göğsünden rahat bir nefes alışverişi çıkmıştı. "O zaman kalk bakalım günümüz başlasın."
İtiraz edercesine kafamı iki yana salladım. Böyle onun kucağında fazlasıyla huzurluydum.
Kıkırdadığını kulaklarım işitti, "Olmaz ama böyle! Aç değil misin? Kahvaltı yapacaktık daha."
"Aç değilim," mırıldandım.
Saçlarımı okşayan parmaklarını duraksadı, alnıma yine hafif bir öpücük kondurdu. "Olmaz, daha upuzun bir gün bizi bekliyor. O yüzden sevgili karıcım, kahvaltı yapmak zorundayız." diyerek tüm itirazlarımı bastırdı.
Kafamı kaldırdım, kaşlarımı çatarak ona bakıyordum. "Öff!" diyerek kucağından indim, ayaklarım artık yere basıyordu. Muzip tavrımı gören Kutay gülmemek için dudaklarını çizgi haline getirdi.
Odan'nın içinde gezmeye başladım. Omuzumun üstünden ona bakıyordum. "Gülme, sakın." dedim, tehtidkar sesimle.
Bir hışınla yataktan kalktı, uykudan kırışan gömleğini çıkardı. Kaslı bedeni ortaya çıkmıştı,küçük çantasına doğru yaklaşmış üzerini değiştiriyordu.
O sırada bende banyoda bir takım ihtiyaçları gidermiş, ellerimi yıkıyordum.
O anda kapı aniden açıldı, doğal olarak kafamı çevirerek baktım. Gördüğüm manzara affalamam ve şaşırmam yetmişti, Kutay yarı çiplak, belinde havluyla banyo girmişti.
Kafamı şiddetle yana çevirdim, herhalde ona bu halde bakamazdım.
"Niye kafanı çevirdin? Sanki görmediğin şey," dediğinde tam arkamda nefesini hissetim.
Gözlerimi sımsıkı kapattım, "Ya sapık mısın sen?" kollarımı sardı, kendine doğru çevirdi.
"Rojdan, baksana bana bi." dedi, muzip bir sesle. Resmen benimle oyun oynuyordu!! Kapalı gözlerimle beraber, kaşlarım aşağa doğru kıvrıldı, dudaklarım tek çizgi haline geldi. "Komik değil, Kutay." dedim, sertçe.
Kollarımı bıraktığında, bedenim hafifçe sarsıldı, sendeledim. "Tamam, tamam, hadi git güzel karıcım." neredeyse koşarak banyo'dan çıktım, sımsıkı kapattığım gözlerimi açtım. Sıcak basmıştı, crop'un kumaşından tuttum, dudaklarımın arasından bedenime soğuk nefesimi verdim.
Derin bir nefes alarak, yatağa oturdum yapılacak pek bir şey yoktu, Kutay'ın duştan çıkmasını beklemeye başlamıştım.
20 dakika geçmişti, yatağa uzanmış, ayaklarımı uzatmış onu bekliyordum derken banyodan çıkmış, buharı kendiyle beraber getirmişti.
Her ihtimale karşı gözlerimi tekrar kapattım, o esnada kulaklarım onun sesini işitti, "Gözlerini aç, boşuna kapatma, üstüm giyinik." gözlerimi tekrar açtım, sıkılmış bir ifadeyle onu süzdüm "Kutay, sıkıldım." diyerek yataktan kalktım.
Yanıma geldi, belimden tutarak kendine çekti. "Gidiyoruz, hadi bakalım." diyerek elimi tuttu. Sabırsızlığı heycanıma neden olsa da önce ayakkabılarımı giymem gerekiyordu, "Dur, dur, önce şu ayakkabılarımı giyeyim," elini bıraktım.
Bir bacağı sabırsızca sallanırken, yatağın yanında duran spor ayakkabılarımı aldım, dün davet gecesinde ki elbisem yoktu, dün sabah Kutay'ın verdiği kıyafetler vardı üzerimde o yüzden rahattım. Ayakkabılarımı hızlıca giydim, bağcıklarını bağladım.
"Hazırım!" dediğimde Kutay hemen elimi tutmuş, sabırsızca otel odasından çıkmıştı, bu kadar sabırsız oluşuna anlam verememiş olsam da 'süpriz' ile alakalı olduğunun bilincindeydim.
"Kutay, yavaş mı olsak?" dedim. Yürürken kafasını çevirip, gözlerime baktı "Olmaz, çok güzel bir yere gidiyoruz."
Merakımı arttırmak istemesem de, merak etmiştim. Onun heyecanı, sabırsızlığı, merakımı artmasına yetmişti.
"Nereye gidiyoruz?" Otelden çıktığımızda araba tam önümüzde durdu, her zamanki gibi Bekir gelmişti, Kutay bana araba'nın kapısını açarken cevap verdi, "Süpriz." başka bir şeyde söylemedi.
Arabaya bindim, arkamdan o da bindi. Konuşmamız devam ediyordu, "Süpriz neyse söyle işte, meraklandırdın beni de." dedim, hayal kırıklığın barındıran tınıyla.
Elimi elinin üstüne koydu, nazikçe öptü. "Meraklanmaya devam et o zaman." dedi. Altı üstü bir süprizdi, ne kadar abartmıştı. Elimi elinden çektim, kollarımı birbirine doladım kafamo başka yöne çevirdim.
"Küstün mü şimdi de?"
"Hayır," diye düşük mırıldanmayla mırıldandım.
"Yalancı!" dedi, sanki suç üstünde yakalamış gibi. Gözlerimin ucuyla baktığımda, bana odaklanmış izliyordu. "Boşuna o güzel ela gözlerinin ucuyla bakma, bayılacaksın süprizime."
"O zaman spoiler ver," pazarlık yapmaya başladım, bedenimi onun oturduğu yöne çevirdim, cevap vermesini umuyordum. "Hmm." dedi, düşünceyle. Eli çenesine gitti, düşünceyle okşadı.
"Şöyle söyleyeyim karıcığım, bol bol temiz hava alacağız."
Temiz hava demek, doğa demekti.
"Yani?" dedim sözlerine devam ettirmek adına, ama o durdu konuşmadı, parmağını dudaklarının üstüne bastırdı, "Göreceğiz." dediği tek şey bu oldu.
Kaşlarımı çatarak, tekrar başka tarafa döndüm, şakağımı araba camına yaslayarak, dışarıyı seyretmeye başladım.
Bir ara gözlerim kapanmış, kestirmeye başlamıştım.
Araba'nın ani duruşuyla uyandığımda, kafamı Kutay'ın gögüsüne yaslamış bulmuştum, uyku halimle o anı sorgulayamadım, "Kutay," uykudan boğuklaşan sesimle, "Neredeyiz?"
"Geldik, hadi inelim."
Kafamı gögüsünden kaldırdım, gerneşmeye başladım, cama gözlerim iliştiğinde büyük bir demir kapı'nın önünde duran iki korumayı gördüm 'Noluyor?' dedim iç sesimle, şüpheci bakışlarımı Kutay'a yönelttim.
"Bakma öyle, hadi inledim." kollarımı birbirinden ayırdı, parmaklarımı parmaklarının arasına geçirerek arabadan indirdi.
Karşımda kocama lüks bir villa vardı, o an anlamıştım, bu villa bizi miydi?
Bakışlarımı ona çevirdim. "Kutay burası neresi?" diye şaşkınlıkla sordum.
"Yeni evimiz." dedi, kararlılıkla.
Ev, bizim evimi, benim ve onun evi, İKİMİZİN EVİ.
"Şaka mı yapıyorsun?" diye inanamadım. Kutay diğer elimi de tutarak, tam karşımda durdu, burnumun üstüne ufak bir öpücük kondurdu. "Sen annemle birlikte yaşamıyorsun," dedi, eh haklıydı yaşayamıyordum, o cadı kadınla!
"Hem sana oralar iyi gelmiyor da, araya buraya kaçamak yaparız diye düşündüm, kötü etmedim, değil mi?"
Destekleyici şekilde ellerini sıktım, içimde yayılan heyecan ve huzurun bir tarifi olamazdı, olmamalıydı da. "Teşekkür ederim," dedim, içtenlikle.
"Teşekkür yok, bugün evimizin tadını çıkaracağız." dediğinde villaya baktım, ev değil bir konak kadar vardı, mütevazilik ediyordu.
Onu ellerinde tutarak büyük kapıya doğru yönlendirdim. "Önce içeriye bakalııımm! Ben çok merak ediyorum!" dedim, hevesle.
Kapıda ki iki koruma hemen büyük kapıyı açtı, villa'nın bahçesine adım attık, büyük, lüks bahçesi bakımlı bir evdi, gözlerim parladı. "Burası bizim mi?" diyerek inanamadım.
"Bizim değil, senin." paltosunun cebinden kağıt parçası çıkardı, bir tapu.
Kafamı villa'dan çevirdiğim de, elinde ki tapuyu görmüştüm, buna inanamayan gözlerim parlamıştı. "Bu, yani, nasıl?" diye geveledim.
Belimi kavrayarak, kendine yaklaştırdı, tapuyu görmemi sağladı. "Bu ev senin," diyerek tekrarladı. Bileğimden tutarak, tapuyu avucuma koydu. "Karımın, nikah hakkı." diyerek sözlerini tamamladı.
Avucumun içinde ki tapuya bakakaldım, bu koskoca villa gerçekten benimdi, nasıl teşekkür edeceğimi bilemediğimi halde dudaklarımı hafifçe araladım, baş parmağını dudaklarımın üzerine koydu. "Teşekkür kesinlikle istemiyorum," dedi, keskin sesiyle.
"Burayı senin için aldım, sen huzurlu mutlu ol diye."
Kollarımı boynunda doladım, ona sımsıkı sarıldım. "Beni çok şımartıyorsun," diye mırıldandım. Kolunu belime doladı, kokumu içine çekti. "Nazlı karım." diye mırıldandı.
"Nazlıyım ya," diyerek onayladım. Kollarımı boynundan çektim elini tutarak, villa kapısına doğru hızlı, sabırsız adımlarla gitmeye başladım, "Ay çok merak ediyorum!" dedim.
Kutay'ın gülümsemeleri, benim çocuksu heyecanımla karışmış ortaya tatlı anlar çıkarmıştı.
Kapı'nın önüne geldiğimiz de, duraksadım, sabırsızca onun kapıyı açmasını bekledim. Anahtarı cebinden çıkardı, kapı'nın deliğine soktu, kapıyı açtı. "Geç bakalım," dediğinde koşarak içeriye girdim. Beni güzel dizayn edilmiş ana salon ve kahvaltı masası karşıladı.
"Demek dediğin kahvaltı, bu." dedim. Masaya yaklaşırken o da arkamdan geliyordu, "Daha sürprizlerimiz bitmedi," dediğinde ağzıma ufak bir peynir parçası attım ve bir ses duydum,
Kedi miyavlaması.
İnanamayarak Kutay'a döndüm, o ise yüzünde geniş gülümsemeyle bakıyordu, "Şaka yapıyorsun değil mi?" diye sordum inanamayarak. Şok üstüne şok yaşatıyordu.
Hayır anlamında kafasını salladı, "Nerde o?" diye heyecanla sordum.
"Bilmiyorum, bak bakalım." dediğinde koşarak etrafa bakmaya başladım bir yandan sesleniyordum, "Kefir! Kefir, nerdesin oğlum?" Tam bilmediğim bir odaya girecekken, Kefir başka odadan çıktı, miyavlamasıyla beni karşıladı. Onun hizasına inerek kucakladım hemen. "Seni çok özledim, annem!" tüylü yanağından öptüm, yanağını yanağıma bastırarak, Kutay'ın yanına döndüm.
"Bak şuna!" dediğimde masaya oturmuş ikimize bakarken gözleri huzurla parlıyordu. "Maşallah," diye mırıldandığını işittim. Ayağa kalktı karşısındaki sandayle öne çekti, "Hadi gel otur, kahvaltını yap. Kefirle sonra oynarız."
Onaylarcasına kafamı dalladım, ardından kefiri özgürlüğüne tekrar kavuşturdum, Kutay'ın açtığı sandalye oturdum, yavaşça tekrar sandalye masaya itti, karşıma oturdu.
Tabağıma peynir, zeytin, domates, kızartılmış patates, biber ve bir çok şeyi almaya başladım.
"Oha pişi bile var!" dedim, salatalığı kemirirken. Kutay kıkırdadı "Bir yardımcı ablamız olucak, o istediğin her şeyi yapar, ama bugün izinli." diye açıkladı.
Tek kaşımı kaldırdım, peyniri bıçakla kestim ağzıma çatalla koydum, "Yardımcı mı? Ne gerek vardı? Zaten her şeyi düşünmüşsün."
"Olsun, en güzeli olmalı." dedi. Elimi masaya koydum, çay bardağının yanında duran elini dokundum. "Umarım bu rüya hiç bitmez." dedim.
Parmaklarımın eklemlerini okşadı, "Ne rüyası? Gerçek bu gerçek." diye inkar etti. Benden biliyordum bunun rüya olmadığını, ama yüreğim öyle demiyordu, sanki her an bir şey olacakmış gibi hissediyordum. Düşüncelerimle onu boğmak istemedim, güzel bir gündü, dram yapmaya gerek yoktu.
Yüzümdeki buruk gülümsemeyi sildim. "Onu boşver de, en sevdiğin yemek ne senin?" diye sordum. Evli olsakta birbirimizin her şeyini tam bilmiyorduk.
"Niye sordun?" dedi, şüpheyle. Gözlerimi bıkkınlıkla geriye doğru kaydırdım, çatalımı bırakıp masaya dirseklerimi dayadım, yanaklarımı avuçladım. "Niye sorabilirim sence? En sevdiğin yemeği yapacağım, akşam için."
"Hayatta mutfağa giremezsin, olmaz." diye itiraz etti. Kaşlarımı bu seferde sıktım sıkıntıyla ağzımdan nefes verdim. "Sen sormuyor muydun sözlüyken? Hamarat mısın demiyor muydun? İşte kanıtlamak istiyorum, söyle en sevdiğin yemeği, yoksa anneni ararım."
Anneni ararım cümlesini duyduğunda kahkahasına bir türlü mani olmamıştı, "İkimizde biliyoruz ki, annemi arayamazsın, telefonun olmamasını geçtim, siz anlaşamıyorsunuz."
Ofladım, dirseklerimi masadan çektim, tabağıma gömüldüm.
Kırgınlığımı anlayan Kutay'ın gülümsemesi soldu, "Rojdan bana bakar mısın?" diye rica etti. Gözlerimi asla onun gözlerine değdirmedim, "Hayır." dedim, düşük sesle.
"Ya tamam, söyleceğim en sevdiğim yemeği," evet sonunda pes ettirmiştim! Benden mutlusu olamazdı bu saatten sonra.
Hevesle bakışlarımı ona çevirdim, ellerim kucağımda sabırsızca hareketleniyordu. "Sarma çok severim ben, bir de soğan dolması, cacıkta olsa iyi olur."
Ellerimi alkışlarcasına birbirine değirdim, "O zaman kahvaltından sonra çok işim var!" dedim, hevesle. Hevesimi gören Kutay karısına yani bana huzurlu, mutlu.. belki de aşık bir bakış atmıştı.
Bengi'den
Mardin | 13:40
Bütün gece, hatta bütün gün Baran'nın karşısında oturmuştum, ara sıra uyanıyor gibi oluyor ama geri bayılıyordu. Bu psikolojik imtihan'nın bir çaresi yoktu! Gözyaşlarım kurumuştu artık, bağıramıyordum, acımı dışarıya vuramıyordum. Kafese kapatılmış bir hayvan gibiydim, bileklerim acıyor, bedenim uyuşmuş, kalbim korku ile atıyordu.
Yaklaşan ayak sesleri duyduğum da, kalbimin hızlanması korkuyla atmıştım, depo'nun kapısından Çetin girdi, bakışları duygusuz halde bana yaklaştı, "Ne istiyorsun?" dedim, bitik sesimle.
Çenemi kavradı, ellerinin arasında kurtulmaya çalıştım ama nafile, kurtulamadım. Bant'ı dudaklarıma yapıştırdı, kulağıma eğdi kafasını, fısıldamaya başladı, "Patron geliyor, eğer seninle konuşacağı zaman, ağzını bantlamadığımı söylersen, fena olur." diyerek tehitd etti. Çenemi sertçe bıraktı.
Kapı'nın yanına giderek, soğuk, ifadesiz yüzüyle beklemeye başladı. Bunu ne için yapıyordu? Neden bu denli psikopat adamın yanında çalışıp, böyle yapıyordu? İşte bunun cevabı henüz yoktu.
Tekrar ayak sesleri yankılandı, Siyam içeriye korkunç endamıyla adım attı, "Oo, ne hoş bir manzara." dedi, tatmin olurcasına.
Sadece ona bakmakla yetindim, bir sözümü, bir kelimemi geçtim, bir bakışımla bile Baran'a bir şey yaparım diye korkuyordum.
Bakışımı gören Siyam yanıma yaklaştı, önce Baran'a sonra bana dikti korkunç bakışlarını. "Çok mu seviyorsun onu?" cevap yoktu, veremezdim, ağzım bantlıydı.
Kafasını çevirdi, Çetin'e baktı, "Görüyor musun Çeto? Ne kadar aşık, aynı Leyla'nın bana aşık olduğu gibi."
O an ona 'Leyla da, sen de cehennemin dibine gidin." demek isterdim, ama susturulmuştum!
Bakışlarım Çetin denen herife kaydı, o onaylayıcı şekilde kafasını sallamakla yetinmişti.
"Ailelerinize haber verdik," dedi aniden Siyam. Karanlık bir kahkahası depo da yankılandı, "Ama maalesef, Kutay ve Rojdan'dan haber yok, görüyor musun? Sen ve o piç onları umursarken, onlar tatil yapıyor, ne büyük dost kazığı.."
Cevap gelmeyince, yüzünü sıkıntıyla buruşturdu, "Biraz eğlenelim, sıkıldım." dediğinde ağzımda ki bant hızlıca çıkardı, bu da acıyla yüzümü buruşturmama sebep oldu.
Boynumu kavradı, uyarıcı şekilde sıktı. "Bak bakalım o sevgiline ne olacak izle, çığlıklarını duymak istiyorum." diye fısıldadı.
Endişe kalbimi sararken, sandalyede kıpırdandım ama çare yoktu, "Hayır ona bir şey yapma! Bana yap! Şerefsiz herif! Geber!" diyerek tiz şekilde bağırdım.
"Şimdi!" diyerek emir verdi.
Baran'nın üzerine üst üste varillerin içinde dolu, buzlu su dökmeye başladılar, çığlıklarım depoyu doldururken, gözyaşlarım gözlerimden akıyordu, "HAYIR, YAPMAYIN, O ZATEN DÖVÜLMÜŞ, YAPMAYIN, ÜŞÜR, ÖLÜR YAPMAYIN!" diye acı acı çığlık atıyordum.
Siyam bundan zevk alırcasına, boynumu daha sıkı sıktı, "Yapın, ölsün, o şerefsiz kardeşi ÖLSÜN!" diye zevkle bağırdı.
"ALLAHIM SEN YARDIM ET!" diyerek allah'a yalvarmaya başladım. Başka çarem var mıydı yoktu, YOK, hiçbir çözüm yoktu!
Baran'ın öksürük sesleri duyulduğunda kalbim, boğazımda atmaya başladı, "Baran, Baran!" diye seslenerek bağırdım.
Kanlı, tanınmayan kafasını kaldırdı, beni görünce gözleri faltaşı gibi açıldı, "B-engi, o-na bir ş-ey yapmayın," diyebildi, kelimeleri kesik kesik geliyordu.
Siyam iti, boynumu bıraktı, cebinden telefonun çıkararak Baran'a yaklaştı, ıslak saçlarından tutarak yerinde sabit tuttu, Baran öksürüğünde, ağzından kanlar aktı.
"Hayır, Allah'ım yardım et, hayır." dedim, hıçkırıklarım arasından.
Siyam kamerayı açmış, Baran ve kendine doğru tutuyordu, video çekmeye başlamıştı. "Naber dostum, nasılsın? Bak yanımda ki misafir kim?" diyerek kamerayi Baran'a tuttu, "Sevgili kardeşin beni ziyarete gelmiş."
Zevk dolu gülüşüne şahit oldum, bu adam narsist, deliydi, şizofrendi, DELİLİĞİN VÜCÜT BULMUŞ HALİYDİ!
"Aaa, bak başka kim var yanımda? İkinci misafirim görmek ister misin?" dedi. Kamerayı kendine tutarak yanıma yaklaştı, saçlarımın arasına ellerini geçirerek, acımasızca sıktı kamerayı bana çevirdi. "Bak, baldızında burda," dedi, bakışlarını bana çevirdi. "Ne söylemek istersin, eniştene? Konuş bakalım."
"K-Kutay, Baranı kurtar yalvarırım-" dediğimde kamera kapandı, onun sert bakışları beni karşıladı, "Ne diyorsun lan sen?" dediğinde suratıma bir tokat hissetim, kulaklarım çınladı.
"Sen kimden yardım istiyorsun? Sana öyle bir emir mi verdim?" diyerek bağırdı. Çenemi eliyle kavradı "O seni, kardeşini kurtaramaz, siz burdaysanız, yakında Rojdan'da burda olacak, her şey onun gelmesine bağlı."
Cevap vermedim, kalbim durmasını, her şeyin bitmesini isterdim, keşke dünya dursaydı!
"Cevap versene lan! Sana dedim!" diye öfkeyle bağırdı. Ne diyeceğimi bilemiyordum, gerçek fikrimi söylesem tekrar tokat atacaktı, "Baran'a zarar verme," diyebilmekle yetindim.
Hoşnutsuzca çenemi bıraktı, diğer elinde duran telefonu arkasında ki adama uzattı, adam aldı. "Çok sıkıcı oldu, bu senin aşık rollerin, hiç tatmin etmiyorsun."
Tekrar Çetine döndü, "Şuna su ver," dedi, beni kastederek. Bakışlarını Baran çevirdi, "Şu ite hiçbir bok verme, kanında boğulsun." dedi.
Vahşi bakışlarıyla son kez bizi süzdükten sonra, adamlarıyla birlikte depo'dan çıktı.
Çetin, ben ve Baran'ın ölüden farksız bedeniyle baş başa kalmıştık, Çetin elinde su şişesiyle bana yaklaştı, kafamı çevirdim, "Biraz vicdanın varsa, önce Baran'a ver." dedim, ağlamalık ses tonumla.
"Öyle bir emir yok," dedi, cesetten farksız boş sesiyle.
Kafamı çevirdiğim yöne geldi, suyu dudaklarımın arasına koydu, yudumlarla içmeye başladım.
Ama birde bana sorun, o su içimi daha çok yakıyordu, yüreğimde yanan acının tarifi, eşi benzeri yoktu, olamazdı da.
Şişe yarısına geldiğinde, dudaklarımın arasında çekti, tekrar kapıya giderek nöbeti'nin başına döndü.
Bakışlarım Baran'a döndü, bağırmaktan acımış boğazımı temizledim, "Baran, sevgilim." diye fısıldadım. Ona ilk kez, burda sevgilim diyordum, bu haldeyken..
"Hmm," diye kısık bir ses çıktı Barandan. Beni duyuyordu, evet BENİ DUYUYORDU! "Baran, ben burdayım, kurtulucaz, kendini bırakma." dedim, burnumu çektim.
"B-b-bengi.." kafasını ağır ağır kaldırdı, kanlı,ıslanmış yüzüyle bana baktı. Titreyen dudaklarının arasında şu sözler döküldü, "Yarına çıkar mıyım, bilmiyorum." tekrar öksürdü, kanlar ağzından damladı, "Seni seviyorum, sonsuzluğum.."
İsmimin anlamını söylemişti: Sonsuzluk, edebi demek, Bengi demekti..
"Sus!" diyerek onu susturmaya çalıştım, gözlerimden yaşlar durmaksızın akıyordu "Sus, nolursun, sus! Çıkacağız burdan sus!"
"Sonsuzluğumsun sen benim, gördüğüm göreceğim en güzel rüya.." dedi, ardından koyu kahve gözleri kapandı.
"Baran!" diyerek çığlığı bastım, ölemezdi, ÖLMEMELİYDİ!
Çetin hemen yanımıza geldi, elimle ağzını kapattı. "Kes sesini, yakalanmak mi istiyorsun?" diye fısıldadı.
Elini çekmesi için yalvaran gözlerle baktım, gözlerimi gördüğünde ifadesi yumuşamıştı elini çekti, "Onun nefesine bak, sana yalvarırım, kulun olurum, ne olur!" diye fısıldadım.
Çetin terredüt etse de, Baran'a yaklaştı, elini burnun hizasına koyarak nefesini test etti, öldüğünü söylese, benimde kalbim duracaktı, bundan emindim.
Bizim hikayemiz bu şekilde bitemezdi.
Çetin kritik bir ifadeyle bana baktı, "Ölmemiş," dedi. Rahatlamış bir nefes verdim. "Ama nefesi sığ, az." diye ekledi.
Kafamı yere eğdim, hıçkırıklarımdan omuzlarım titriyordu, bu nasıl imtihandı!
"Ona.." hıçkırıklarımın arasında, "Ona su ver, lütfen.." diyebildim. Verme ihtmalı düşük, hatta neredeyse azdı.
Cevap vermemişti, aptallık bende! Tabiki de su vermezdi.
Çaresizce kafamı geri kaldırdım, kaldırdığımda şok olmuştum, Çetin Baran'a su veriyordu.
"Çok teşekkür ederim, Allah razı olsun, çok teşekkür ederim." dedim, hıçırıklarımın arasında. Çetin hızlıca keskin bir bakışla susturdu, "Yakalanmama neden olma, sus." dedi.
Kafamı sallamakla yetindim, sustum.
Rojdan'dan..
Ankara | 15:30
Kahvaltından sonra mutfağa girmiştim, özenle hazırladığım sarma içiyle ve haşlanmış soğan ve yapraklarla birlikte mutfak masasına oturmuş, sarma sarıyordum. Keyifli keyifli şarkı mırıldanıyordum.
"Ooo, hamarat moodumuz açılmış, bakıyordum da," ses Kutayındı, kafamı kaldırdım, kapıya yaslanmış, kollarını birleştirmiş, hayran hayran beni izleyen kocamı gördüm.
"Söz verdim, illa yapacağım." dedim, neşeli bir tınıyla. Yaslandığı kapıdan uzaklaştı, masaya yaklaştı. Mazemelere göz attı, "İçini çiğ mi yapacaksın?" diye şüpheyle sordu.
Omuzlarımı kaldırdım indirdim konuşmaya başlarken, "Evet, ne olmuş? Sarma içi pişmez, o ne öyle, lapa lapa."
Sandalye çekti, yanıma oturdu, "Benim annem hep pişirir." diyerek saçma bir bilgiyi paylaştı.
Sarmayı ellerimle sararken, dudaklarımı memnuniyetsizlikle buruşturdum. "Hiç güzel olmaz o, lapa lapa olur, sarma dediğin böyle yapılır!" diyerek sardığım sarmaya gösterdim, ardından çiğ haliyle ağzıma attım, "Hmm, ne kadar güzel."
Çiğ haliyle yediğimi gören Kutay'ın gözleri faltaşı gibi açıldı, "Ya deli misin? Yeme öyle, çiğ yersen midende kurt yapar!" dediğinde ufak bir kahkaha attım, "Abart! Sadece bir kere yedim."
"Abartmıyorum, bir daha yeme, karnında kurtcuklar değil," sözlerini tamamlamadan, saçlarımını arasına öpücükler kondurdu "Bebekler olsun."
"NE?!" diye şaşkınlıkla söyledim, sesim o kadar yüksek çıkmıştı ki Kutay irkildi. İrklidiğini gizlemek için omzularını silkti, "Ne dedim sanki? Abartılacak ne var? Evli bir erkek çocuk ister!"
Elimi kaldırdım itiraz edercesine salladım, "Orda dur ağa! Henüz çocuk mocuk yok! Önce bir bakayım, ben seni kocam olarak kabul edebilecek miyim." dedim.
Kafası karışmış ve sert bir ifadeyle bana bakıyordu, "E, ben senin zaten kocanım." dedi, haklı olarak.
Derin bir nefes aldım, son sarmayı sardıktan sonra tencereye koydum, soğan dolmasına geçtim. "O anlamda demiyorum, şey işte." durdum, düşünmeye başladım, yatak anlamında diyemezdim herhalde!
"Hayatı paylaşmak." diyebildim.
"Hayatı paylaşmak?" dedi, sanki açıklık getirmemi istiyormuş gibi. Kaşlarımı çattım, elimle soğan dolmasını sardım, "Çocukların olması, aile olmak, hanımağa olmak." diye açıkladım.
"Hiç açıklayıcı değilsin." dedi.
Sıkıntıyla bir bakış attım, "Of, anla be adam! Koskoca adamsın! Anlamıyorsun yuh sana!" diye aniden çıkıştım.
"Anlıyorum," dedi. Parmağını, masaya dayadığımı kolunda gezdirdi, "Anlıyorum, ne anlamda olduğunu.. anlamaz mıyım karıcım? Anlarım." diye imalı söyledi.
"Yatakta diyorsun," diye fısıldadı. İrkilerek geri çekildim, yanaklarım allıktan bile fazla kızarmıştı, gözlerimi kaçırdım, "Sus! Yemek yapıyorum! Saçma salak teorilerine oyalama beni, defol git! Kovuyorum seni mutfağımdan!"
Ayağa kalktı, suçluymuşcasına pes etti, "Aslan kocan gidiyor," diye duyurdu. Cevap vermemiştim, agresif halde soğan dolmalarını dolduruyordum, kapı eşiğinde durdu, "Ha bu arada," kafamı kaldırdım ona baktım, "Bana bir kahve yaparsan çok güzel olur, hanımağacık."
"Zıkkım'ın kökünü iç," dedim, öfkeyle.
"Zıkkım sevmem, en çok karımın dudaklarını severim." dediğinde masadan kaşığı aldım, "Sen-" dediğimde kaşığı atacakken hızlıca koşarak kaçtı.
Bu adam 33 değil, 13 yaşındaymış gibi davranıyordu, allah bana sabırlar vermeliydi.. bolca..
Soğan dolmasını da sardıktan sonra, sarma ve dolmayı ocağa koydum, yeterli miktarda suyu ekleyerek pişmeye bıraktım, ardından Kutay'a kahve yapmak için fincanları ve cezveyi çıkardım.
"Tuz mu atsam?" diye mırıldandım, elbette atmayacaktım, sadece sinirimlenmiştim.
Kahveyi yavaş yavaş suyla özleştirirken, en sonunda ocaktan aldım fincanlara bölüştürdüm, yeni gelinler gibi sunum tabakları hazırladım, "Kutay, kahve hazır salona geç." diye seslendim.
Elimde kahve tepsileriyle birlikte, salona geçtim o çoktan geçmişti kanepeye rahatça yayılmış, televizyondan haber kanallarını izliyordu, sehpaya kahveleri koydum, yanına oturdum.
"Şükür!" dedi bir anda, neden şükür etmişti ki? Kahvemi aldım, dikkatlice bir yudum aldım, "Neden şükür ettin ki?" diye merakla sordum.
Kolunu kollarıma sardı, kendine doğru çekti, böylece aramızda hiç mesafe kalmamıştı, "Neden olacak, sonunda karımın kahvesini içebiliyorum." dedikten sonra yaptığım kahveden, zevkle bir yudum aldı.
"Güzel olmuş mu bari?" diyerek onu test etmeye başladım. Kahveyi sehpaya bıraktı, ağzına lokumdan attı, geri arkasına yaslandı, "Mükemmel olmuş," bakışları televizyon kaydı, eliyle uyluğumu okşamaya başladı, "En azından tuzlu içmiyorum."
Kahvemden bir yudum aldım, aslında çoktan tuzlu kahve yapmak istemiştim, masum kocacığımın haberi olmamıştı, "Biliyor musun?" dediğimde bakışları bana kaydı, "Senin inadına tuzlu yapmayı düşünmüştüm." dedim, gülerken.
Kahvesinden zevkli bir yudum aldı, "Ama yapmamışsın, bu da bir gelişme." dedi. Kolumu yavaş yavaş okşayarak, rahatlatıcı daireler çizmeye başladı.
Bakışlarımı televizyon çevirdim, sıkıcı gündem haberleri izliyordu. Bacağına koyduğu kumandayı aldım, kanallarda gezmeye başladım. "Ne oldu ya? Haber izliyordum."
Sıkılmışcasına burun kıvırdım, dizi'nin olduğu bir kanalda durdum, "Ne? Biz yaşlı mıyız? Haber filan izlemek istiyorum." kahvemden bir yudum daha aldım.
"Doğru, yaşlı değiliz," diye mırıldandı. Kahvesinden bir yudum daha aldı.
Kahvelerimiz bittikten sonra ayağa kalktım, fincanları tepsilerin içine koydum, o anda bileğimi kavradı. "Sen dur, ben yapayım, yorulmuşsundur."
Bileğimi dokunuşundan çektim, "Yok, daha yemeğe bakacağım." dedim. Tekrar bileğimi kavradı, dokunuşumu tepsiden ayırdı. "İtiraz yok, dinlen. Ben bakarım yemeğe."
Gülümseyerek tekrar yerime oturdum, o ise ayağa kalktı tepsileri mutfağa götürdü. Boş boş oturmak istememiştim, iki gündür duş almıyordum, hem de kıyafetimi değiştirmemiştim.
Ayağa kalktım, Kutay'a seslendim, "Ben duş alacağım, haberin olsun." diye seslendim.
Büyük villa'da yatak odasını aramaya başladım, koridor da karşıma yeni uyanmış Kefir çıktı, yere eğildim başını sevmeye başladım. "Sen yeni mi uyandın? Uykucu küçük şey!" diye mırıldandım, okşamaya devam ederken.
Kefir beyefendi, dokunuşumdan rahatsız olacak ki, hemen uzaklaştı. Ayağa kalktım, onun giden figürünü izledim. "Sen bilirsin," diye mırıldandım.
Sonunda yatak odasının kapısını bulmuştum, ağır ağır içeriye girdiğimde şok olmuştum, yatağın üzeri güllerle kaplı, çarsafa kuğ deseni verilmişti, kapıyı yavaşça kapattım.
Belli ki birileri yine bir şeyler dizayn etmişti.
Banyo kapısından içeriye girdim, kapıyı kapattım. Üzerimde artık eskimiş gibi gelen kıyafetleri çıkardım, duşu açtım, su ısınınca girdim, yıkanmaya başladım.
Kutay'dan..
Mutfakta yemeklerle ilgileniyordum, bir yandan Rojdan'ın fazla yormamak amacıyla cacığı da kendim yapıyordum.
Doğradığım salatalıkla beraber yoğurdu karıştırmaya başlamıştım, aniden ev kapısının açılma sesi kulaklarıma doldu.
Kafamı çevirdim, mutfak kapısında birinin silüet gördüm: BEKİR.
Koşarak hızla eve girmişti, "Abi nerdesin? Acil durum!" dedi, nefes nefese.
Klasik Bekir davranışları olduğunu düşündüm, cacığı karıştırmayı bıraktım, kapıya bakmaya devam ettim, "Burdayım Bekir, mutfakta, gel." dedim, dingin sesimle.
Bekir koşarak elinde telefonla geldi, terlemiş hatta dehşet içindeydi, sakin kalmaya çalışarak durumu gözetlemeye başladım.
"Abi," nefes nefese kalmış halde, sertçe yutkundum, kalbimin ağırlaştığını hissediyordum, bu hissi bastırmak amacıyla sertçe yutkundum. "Ne oluyor lan? Destursuz eve girdin." eski tavrımı korumaya çalışarak.
Titreyen eliyle telefonu yüzüme tuttu, o an video başladı.
Kadrajda Siyam'ı gördüm, yanında yüzü seçilmeyen bir adam vardı, "Naber dostum, nasılsın? Bak yanımda ki misafir kim?" dediğinde kamerayı tam o adama çevirdi.
O an anladım, kamerada ki adam değildi. Kanım,canım,çocukluğum,aynı evde, hatta aynı oda da uyuduğum, aynı sofra da yemek yediğim kardeşim, Baran'dı.
"Baran," diyebildim, açıkçası diyebilmekle yetindim, yüreğime sanki kor bir ateşin içine düşmüş gibi kıvranmaya başladı, video'nun her dakikasını izlerken dizlerimin bağı çözülüyordu.
"Sevgili kardeşin beni ziyarete gelmiş." dediğinde zevk dolu kahkahası kulaklarıma doldurmaya yetmişti, telefonu aldım yere fırlattım.
Bekir'in yakasına yapıştım "Hani sen herkesi koruyordun lan! HANİ!" diye bağırdım, bağırmamın etkisiyle tükürüklerim saçılmıştı.
"A-abi." diyerek kekeledi. Korkudan neredeyse yere yığılacaktı, "Baran, Rojdan'ın kuzeni Bengi'ye süpriz yapmak için tek başına dışarıya çıkmış abi, bizimkiler-" dediğinde sözünü kestim, yakasını bıraktım, suratına tokatı yapıştırdım.
"KES SESİNİ!" diye karanlık bir şekilde bağırdım. Ardından bir tokat daha yüzüne çarptı, yakasından tekrar tuttum, "Eğer o canım giderse, senin canın sağ koymam!" diye tısladım.
"Abi tek senin canın değil," dedi. Ne ima ediyordu? Başka kim vardı?
"Ne diyorsun lan sen?" dediğimde cevap veremedi, adeta dili tutulmuştu, yakasını bırakmadan bu seferde yumruk attım, "Konuş!" diye bağırdım.
Burnundan kanlar akmaya başladı, öksürüğü de ardından gelmişti, "B-bengi hanımda kaçırılmış," diye zar zor söyledi.
Yakasını bıraktım, öksürerek yere yığıldı.
Rojdan ne diyecektim? Baran'ı, Bengi'yi ölmeden nasıl ordan çıkaracaktım. Yumruklarımı sıktım, alnıma vurdum.
Tam o anda, tanıdık yumuşak ses gelmişti.
"Bengi.." Rojdan'ın sesiydi, kafamı kaldırdım, gözlerimiz birbiriyle buluştu, gözlerindeki hayal kırıklığını, endişeyi görebilmiştim.
Sabah umutla bakan gözleri, şimdi dolmuş umutsuzlukla bakıyordu.
"Bizim yüzümüzden onlar ö-" duygudan titreyen dudaklarının arasından sözlerinin devam etmesine izin veremezdim, vermemeliydim.
Tüm gücümü topladım, koşarak ona yaklaştım, kollarımı arasına sımsıkı aldım, yüzünü tişörtüme gömdü, hıçkırıklardan titreyen omuzlarını görebiliyordum..
"Ölmeyecek onlar, kurtaracağım!"
Hıçkırıkları daha da fazlalaştı, kendime hissettiğim başarısızlık duygusunun tarifi yoktu, bir erkek olarak bunu nasıl tarif edebilirdim ki?
Bekir dağılmış yüzüyle bize yaklaştı, "Abi napalım şimdi?" diye sordu. O an onu ayağımın altına alıp ölene kadar dövmek istiyordum, şu an zamanı değildi. Elimi sinirden yumruk yaparak cevap verdim, "Bize uçak bileti al, adamlarımıza haber gönder, bütün Mardini ayaklandır."
Son dediğim şeyde bir şey saklarcasına kafasını yere eğdi, "Abi, şey.." sözünü tamamlamaya korkuyordu, "Konuş," dedim, buzdan farksız sesimle.
"İki aile de herşeyi öğrenmiş, bi biz-" dediğinde onu susturdum, "Sen ne boka yarıyorsun it! Bunca zaman haber alamadın mı?!"
"Abi sen dedin, bugün izinlisin bende iş telefonumu-" tekrar sözünü kestim, onu kovarcasına elimi salladım, "Siktir git, gözüm görmesin lan seni!" diye yüksek sesle söyledim.
Bekir arkasına bakmadan, koşarak evden çıktı.
Rojdanla baş başa kalmıştık.
Yüzünü avuçladım, onu gögüsümden çektim, alnına öpücükler kondurdum, "Bana bak, sakin ol," bakışlarını bana çevirdi, yanaklarını avuçladığım ellerime dokundu, "Onlar ölürse kendimi asla affetmem! Seni de affetmem Kutay."
"Ben de kendimi affetmem." diyebildim kısık sesimle. İnci gibi dökülen gözyaşlarını baş parmaklarımla sildim.
"Benim yüzümden oldu," dediğinde dondum kaldım, onun yüzünden değildi, hiçbir şey onun yüzünden değildi, Siyam benim düşmanımdı, onun değil.
"Senin suçun yok, her şey benim beceriksizliğim yüzünden." dedim. Şiddetle kafasını iki yana salladı, "Hayır, ben sana engel olmasaydım-" sözlerini tamamlamadan onu çaresizlik içinde olan öpücüğümle susturdum.
Kollarını boynuma doladı, elimi beline koydum, öpüşmeyi kestiğimde ikimizde nefes nefes kalmıştık, alnımı onun alnına bastırdım, gözlerim kapanmıştı.
Elim belinden sırtına geçti, yavaşça yatıştırıcı şekilde okşamaya başladım, "Zor bir dönemden geçiyoruz, ama söz veriyorum her şey çok güzel olacak. Bengi, Baran bizimle olacak, mutlu bir aile olacağız."
Kafasını sallamakla yetindi, beni dinlemeye devam etti, "Onları da evlendiricez, yiğen seveceğiz," sesimi umutlu ve mutlu yapmaya çalışarak, "Sonra bizim bebeklerimiz olacak," elimi karnına koydum.
Alnın alnımdan çekti, yüzünü boynuma gömdü, "Onları bul nolur.." dedi, çaresiz sesiyle..
"Bulacağım, söz veriyorum." onu sımsıkı sardım, saçlarını yavaşça okşamaya başladım. Kokusunu içime çekiyordum.
Rojdan'dan..
Mardin akşam 20:30..
Mardin havaalanı pistine inmiştik, soğuk hava bedenime çarparken, beyaz askılı elbisem hafifçe rüzgarda sallandı, yere adımlarımı attım, dağınık topuz olan saçlarımın rüzgarın esintiyle hareketlendi.
Omuzumda sıcak bir şey hissettim, kafamı çevirdiğimde, Kutay ceketini omuzlarıma atmıştı, elimi sımsıkı tutarak havaalanın içine girdik.
Burda başlayan hikayemiz, burda daha kötüsüyle devam ediyordu..
Aşiret adamları bizi karşılamıştı, en önde duran Kutay'a elini uzattı, tokalaşmaya başladılar, "Hoşgeldiniz Kutay ağam," dedi.
Kutay yavaşça kafasını sallayarak konuşmaya başladı, "Durum ne?" net bir şekilde sordu.
Adam elini çekti, sıkıntılı bir şekilde alnın ovdu, "Önce bir eve gidelim, Şerwan ağa ile konuşalım bu konuyu," dediğinde Kutay adamı susturmak için elini kaldırdı, "Ben geçiştirme istemiyorum, cevap istiyorum."
"Her iki aşiretin adamları da arıyor, ne ettiysek bulamadık."
Bu söz mideme yumruk misali çarptı, bizim yüzümüzden daha kaç kişinin hayatı sönecekti? Bu daha başlangıçtı, bunu kalbim söylüyordu.
"Tibet," dedi aniden. Tanımadığım bir ismin merakıyla bakışlarımı yerden kaldırdım, "Tibet'ten yardım isticem." dedi, emin bir şekilde.
Kimdi bu Tibet?
Karşımızda ki adam onaylarak bir adım geri çekildi, çekilmesiyle beraber Kutay bana döndü, yanaklarımı avuçladı, alnıma tekrar tekrar öpücük kondurdu.
"Asma suratını," diye sözlerine başladı. Ağlamamak için sertçe yutkunduğunu anladım bir kaç saat önce gülen yüzüne, şimdi siyahlara bulanmış kadar karamsardı. "Tibet Kim?" diye merakla sordum.
"Arkadaşım," dedi. Kollarının arasına aldı, "Dostum da diyebiliriz, çocukluğumuzdan beri ailelerimiz arkadaş." diye açıkladı.
"Düğün de var mıydı?" diye sordum. Çünkü daha önce onu hiç görmemiştim.
"Ailesi vardı, Altaş ailesi. Tibet gelememişti iş seyahatinde olduğu için," dediğinde onaylayarak kafamı sallamakla yetindim, gögüsüne yaslanmış halde ona baktım, "Sen onların yanına mi gideceksin?"
"Evet, gülüm."
Kafamı gögüsünden çektim, bakışlarımı ondan hiç ayırmadım, ruh gibi olan suratım, gülmeyen yüzümle iç çektim, "Bana telefonumu verebilir misin? Annemleri görmeye gideceğim."
"Tamam," diyerek itiraz etmeden cebinden telefonumu çıkardı, bana uzattı. Elini arasından hemen aldım, omuzuma asılı çantamın içine koydum, "Ben gideyim o zaman, konakta buluşuruz."
Kafasını salladı, bakışları benden aşiret adamlarına kaydı, kaş hareketiyle adamların biri öne çıktı, "Ben sizi götüreyim." dedi adam.
Hiç sorgulamadım, sadece Kutay'a sarılmakla yetindim, kulağımda dudaklarını hissetim, "Her şey geçecek." diyebildi.
Umarım geçerdi, ya da hiç geçmezdi.
"Umarım," dedikten sonra sarılmayı bıraktım, adam arkamda ben önden havaalanın arka tarafından ayrıldık, kapıda 2 koruma daha bekliyordu, içlerinden biri kapıyı açtı, arabaya bindim, kapı tekrar kapandı.
Üç adamın arabaya binmesiyle yolculuğumuz başladı.
Annemin kollarını o kadar özlemiştim ki, belki de çocuk olmayı çok özlemiştim, saatlerce annemin kollarında huzur bulmak istiyordum. Ben çok yorulmuştum..
Kutay'ın kokusuna sahip cekete sımsıkı sarıldım, şakağımı cama yasladım, akıp giden şehri izledim..
Araba konağın önünde durur diye düşünmüştüm ama yanılmıştım, hastanenin önünde durmuştuk, korku beni sarmış, cekete daha sıkı sarılmıştım. Kafamı camdan çevirdim adamlara baktım. "Biz neden burdayız?"
Adamlar birbirlerine baktı, sonra aralarından biri konuştu, "Azade hanım, kızının kaçırıldığını öğrenince fenalaşmış, o yüzden hastaneye getirmişler." dedi.
Dediği an arabadan indim, koşarak hastaneye girdim, zaten acil bölümünde olduğumuz için, yürürken çevirdiğim hemşireyi durdum, "Şey ben, Azade Karaşah'ı arıyorum da, nerde?" diye rastgele sordum. O an beynim o kadar bulanıktı ki, hemşirenin bilip bilmeyeceğini düşünemiyordum.
"Normal odaya alındı, 340." dediğinde koşarak odayı buldum, tam önünde dururken bir şey fark ettim, kafamı hafif çevirdiğimde, köşeye sinmiş duvara bakarak duran Zulal'i gördüm.
O eski mutluluğunden eser yoktu, gözleri şişmiş hatta yorgun görünüyordu.
Onun yanına hemen şimdi gitmek isterdim, ama öncelik yengemde olduğu için, hiç düşünmeden odaya girdim.
Oda da herkes vardı. Annem, yengem, ümmü abla ve tanımadığım iki kadın daha, gözyaşlı olan herkes bana baktı, annem beni gördüğü an koşarak sarıldı, "Yavrum," dedi, içtenlikle. Kokumu içine sine sine çekti, "İyisin, şükürler olsun." annemin sırtını okşadım, serumlu hasta yatağında oturan, eşarbı kayan yengemden gözlerimi ayırmadım.
Annem sarılmayı bırakınca, temkinli adımlarla yengeme yaklaştım, "Yenge," dememe kalmadan, veryadını kopardı, "SENİN YÜZÜNDEN!" elini bana uzattı elbisemin kumaşından tuttu, sanki o an boğulacakmış gibi hissetim.
"SENİN YÜZÜNDEN HER ŞEY, SEN UĞURSUZSUN!" diye veryadına devam ederken, araya kadınlar girdi, annem yengemden beni kurtarırken önüme geçti.
"Sen geri dönmeseydin, benim kızıma hiçbir şey olmayacaktı! SEN UĞURSUZ BİR EVLATSIN! SEN UĞURSUZ BİR KIZSIN! Aileni her zaman mahvediyorsun!"
Yengemin sözleri bir bıçaktan daha etkiliydi, "Kızım hadi gidelim! Hadi!" annem beni kapıya itemeye çalışırken yengemin sözlerinin ardı kesilmedi.
Titreyen parmağını kaldırdı, konuşurken sallamaya başladı, "Senin gibi bir şeytan varken ailemizde, benim kınalı kuzum kurban gitti, SEN ONU KURBAN ETTİN!"
"Benim suçum yok," diyebildim, sesim kısık geliyordu, neredeyse dediğim anlaşılmadı.
"Al bu namussuz kızını, Ezo!" dedi yengem, üstüne basa basa demişti.
Annem zar zor beni odadan dışarı çıkardı, kapıyı arkasından kapattı, "Anne, benim suçum değil." tek kelime etmeden, bana kucağını açtı, sımsıkı sarıldı. "Senin suçun değil, yengen hasta ondan söylüyor, sen benim meleğimsin, yavrum! Abinden sonra en büyük mucizemsin."
Kollarımı beline doladım, sımsıkı sarıldım. Ağlamamıştım, ama Allah biliyor ya, sanki 10 yıl ömrümden gitmişti.
Ağlamamak için burnumu çekerken, gözlerim Zulal'e ilişti, hala boş duvara bakıyordu.
Anneme sarılmayı bıraktım, ellerinden tuttum, "Sen git yengemin yanına," Zulal'e baktım sonra anneme, "Bende konağa giderim vakitlice."
Annem yanağıma yapışan saçlarımı düzeltti, şakağıma öpücük kondurdu. "Sen namussuz değilsin, suçlu da değilsin, dağ gibi arkandayım!" dedi, emin bir şekilde.
Buruk bir gülümsemeyle gülümsedim, annemin yanağını kokusunu içime çekercesine öptüm. "Annem," içtenlikle söyledim. Annem alnımdan öptü, tekrar hastane odasına döndü.
Temkinli adımlarla Zulal'in yanına yaklaştım ve oturdum, çantamdan hiç içmediğim uçaktan aldığım suyu çıkardım, ona uzattım. "Kötü görünüyorsun, al iç."
Zulal şişmiş, kızarmış gözleriyle bana baktı, gözlerinin taa içinde inanamayan ışıltıyı görüyordum, ısrarla ona gösterdim. "İç, lütfen."
Zulal suyu elimin arasından aldı, bir kaç yudum alırken, ayağa kalktım bir adım atmadan onun sesiyle durdum, "Senin suçun değil, biliyorum. Hiçbir şey senin suçun değildi," kastettiği şeyleri biliyordum.
Abisiyle evlenmem, Siyam'ın başımıza bela olması, Avjin Hanımın beni sevmemesi ve eğitim hayatımın geri de kalması.. bunları söylüyordu, hepsi onların suçuydu.
"Ben çok mutsuz Rojdan," diye itiraf ettiğinde, ağzım açık kalmıştı, çantamın sapını sımsıkı sıkıyordum, "Buna mutlu olacağını biliyorum," dediğinde geriye döndüm. "Ben, Berithan veya sen değilim, üzüldüm." dedim, sade suçlayıcı olmayan ses tonumla.
"Sanırım yaşattığımı yaşıyorum," ağlamamak için bakışlarını tavana kaldırdı, "Ben seni affetim, umarım mutlu olursun. Yol yakınken mutsuzsan, bırak onu, hayat kısa." dedim, tepkisini diyeceklerini beklemeden, arkama bakmadan yürüyerek uzaklaştım.
Dışarıya çıktığımda, Kutay'ın ceketine daha sıkı sarıldım, bir banka oturdum. Adamlar arabada beni beklerken gözetliyordu aynı zamanda.
Çantamdan telefonumu çıkardım, telefonu açtım, anında bildirim yağmuruna tutulmuştum, çoğu tanıdık numarandı, ama biri vardı, bilinmeyen numara.
Mesajı açtım okumaya başladım.
0532*****: Nasılsın Rojdan? Beni özledin mi? :) Haa adımı bilemezsin sen şimdi, Ben Siyam Karahan. Eeee, çalışma aramalarınızı nasıl gidiyor? Bulamadınız, değil mi? Hiç şaşmaz! Sen gelmeden, ne Baran, ne de değerli baldızımı bırakmam. Ben seni çok özledim, tarif edilmez bir özlem duyuyorum :) sabırlı bir adam değilimdir.
Telefon neredeyse elimden kayıp gidiyordu, zor tutmuştum, nefesim daralırken, mideme giren kramp durmuyordu.
Telefon çalmaya başladı. Aynı numaraydı.
Telefonu o kadar sıkı sıkmıştım ki, eklemlerim bembeyaz olmuştu. Zorlukla yutkunarak telefonu açtım, açtığım an derinden gelen bir nefes alma sesi kulağıma doldu, "Nasılsın Rojdan?" onun sesiydi, Siyam'ın.
Cevap vermek için dudaklarımı araladım, cevap veremedim, konuşmasına devam etti, "Bence çok kötüsün, hatta epey kötüsündür, yanılmıyorum."
"Ben gayet iyiyim," dedim, sert ses tonumla. Derinden bir gülme sesi, kulağımı adeta kemirdi, "Bana güçlü kız rolü kesiyorsun, o kocan olacak adama kedi gibisin, sana bir şey söyleyeyim mi?" dediğinde duraksadı, o onay bekliyordu, ben asla vermezdim.
"Bu mardin cehenneminde, seni benden daha iyi koruyacak hiçbir adam yok, o yüzden zaman su gibi işliyor aleyhinize."
"Onlara hiçbir şey yapamazsın," dedim, sert sesimle. Aniden telefonuma mesaj gelmişti, iki fotoğraf gelmişti. "Bak bakalım, yapamaz mıymışım, yapar mıymışım."
Hemen mesaj kısmını açtım, gördüğüm şeylerden dolayı, beynime kan sıçramıştı. Baran'ın yüzü tanınmayacak halde, bengi ise sandalye bağlanmıştı, daha doğrusu ikisi de bağlanmıştı!
Telefonu kulağıma tuttum, "Şerefsiz!" tüm nefretimle söyledim, "Senin etlerini lime lime edicem, senin beyninle oynayacağım, seni tüketeceğim!" diye kısık sesle söyledim, adamlar duymaması için.
Siyamdan zevk dolu bir kahkaha tufanı gelmişti, "Mükemmel olurdu, ama önce o kocanın kucağından inip yanıma gelmek gerek," dedi, duraksadı.
"Gerçek aslanın yanına." dedi, ima ederek.
"Hiçbir yere gelmeyeceğim! Onlara hiçbir şey yapamazsın! Kutay her şeyi çözecek!" dediğimde kahkaha tufanı arttı, "Bunu kaçıncı kez söyleceğim bilmiyorum, sevgili Rojdan, ama kocan seni korumayı başaramadı. Şimdi kardeşini ve kuzenin kurban olacak."
"Olmayacak!"
"Olacak!" diye hemen düzeltti. Sabırlı olmaya çalışarak iç çektiğini duydum. "Ya sen bu gece attığım konuma gelir, tutsağım olmayı kabul edersin ya da ben yarın sabah, Baran ve Bengi'nin mutlu geçecek ömürlerini elinden sonsuza kadar alırım, ikisi de ölür."
"Onların ölümüne karşı, sizin mutluluğunuz." aniden hat kesildi, telefon kapandı.
Yine kendimle baş başa kaldım.
Telefon kucağımda bana bakıyordu, ben ona bakıyordum. Bakışlarımı gökyüzüne çevirdim, ciğerlerime temiz havayı çektim.
Biliyordum, adımın Rojdan olduğu kadar iyi biliyordum. O yapardı, acımazdı, o şiddet faili, canavar'dı, yapardı.
"Allah'ım, bana çözüm yolu sun," dedim, iç sesimle. Bir çözüm yolu, bir çıkış, bir kurtuluş yoktu. Ellerim kollarım sanki bağlanmış gibiydi.
Nankör olamazdim, ne Bengi'nin ne de Baran'in ölü bedeni aklıma gelmiyordu. Ben nankör olamazdım, nankör değildim.
Ayağa kalktım, kendimi silkeledim. Arabaya tekrar bindim, yine o konağa gidecektim. Şakağımı cama dayadım yolu, ardımla gelen düşüncelerle izlemeye başladım.
Konağın önüne vardığımda araba durdu, tek kelime etmeden indim, araba kapısını kapattım.
Tahta kapıya giderek, tıklattım. Kapı hemen açıldı, Sevgi beni karşıladı, "Buyrun gelin hanım." dedikten sonra içeriye girdim, avlu garip bir şekilde sessiz, hatta çokca sessizdi.
"Herkes nerde?" diye merakla sordum. Sevgi bir şey saklıyormuş gibi bakışlarını kaçırdı, "Şey, bence siz odanıza gitseniz daha iyi olur." diyebildim.
Kaşlarımı çattım, "Ne diyorsun sen?" dediğimde aniden bir bağırma sesi kulaklarımı çınlattı, bağırma sesinin geldiği yere baktım, merdivenlerin başında Avjin hanımı gördüm, "Sen ne hakla buraya gelirsin?" dediğinde can hafliyle aşağa kata indi, "A-" demeye kalmadan Sevgi beni arkasına saklamaya çalışırken, elini saçlarımın arasına geçirdi sertçe tutmaya başladı.
O kadar canım yanmıştı ki, gözlerimi yeşermeye başlamıştı, "Senim yüzünden evladım, kanlar içinde! Seni yılan!" dediğinde elimi öne attım, onı itmeye çalıştım o ara Sevgi ve Fadik bizi ayırmaya çalışıyordu.
"B-bırakın ben bir şey yapmadım!" diye bağırdığımda saçlarımı daha sert çekti, "Kenafir gözlü! Kes sesini! Her şey senin suçun!"
"Hanımağam yapmayın!" dediğinde fadik, bu sefer onları itmeye başladı, hala bir eliyle saçlarımı sıkı sıkı tutmaya devam ediyordu, geriye çekilmeye, itmeye çalışıyordum, ama çok hırslı ve öfkeliydi.
"LAN!" diye bağırtı koptu aniden, tahta kapı bir hışınla açıldı, öfkeden kızaran Kutay'ı zar zor görebildim.
"Ana, napıyorsun sen!" diye bağırdığında etrafa tükürükler saçmış oldu. Avjin hanım açıklama yapmadan elini sertçe saçlarımdan çekti, beni arkasına aldı. "Bir daha karıma dokunursan, olacaklardan sorumlu değilim. Anamsın, başımın tacısın, ama git gide sabrımı tüketiyorsun."
Avjin hanım sertçe elini oğlunun elinde çekti, "Sabrını mı tüketiyorum oğlum? Bu kız geldiğinden beri evimizin huzuru kalmadı," dediğinde bacaklarım titreyen zar zor ayakta duran bana baktı, "Bu kız şeytanın ta kendisi, bu sana yâr filan olmaz!"
"Yâr benim, karım benim, konak benim, Ne istediğime ben karar veririm! İtiraz edecek olanın yüreği varsa, çıksın karşıma göreyim!" dedi, tükürürcesine. Avjin hanımın suratı asıldı, parmağıyla beni gösterdi, "Bir kız için anne böyle laflar mı ediyorsun? Yazıklar olsun sana!"
"Sende oğlunun ne halde olduğunu bilmeden, hala gelinine ahmak kesme derdindesin Avjin hanım!" dediğinde kollarıma dokundu kendime doğru çekti, tişörtünden sımsıkı tutundum. "Bi git dua oku oğlun için, Allahtan aff dile, sen sanıyor musun ki suçsuz, günahsızsın? Bu dünya da herkesin günahı var Ana! Senin günahında benim kardeşimden çıkıyor olabilir bunu unutma!" Avjin hanım bakışlarını yere indirdi, ilk kez oğluna cevap verememişti.
Kutay'ın ardından Miran ve Şerwan Amca'da girmiş olanları duymuştu.
Kollarımdan tutarak, üst kata çıkarmıştı beni, odamıza girdiğimizde sımsıkı sarıldı, kollarımı beline doladım, ona sımsıkı sarıldım. "Ben suçlu değilim," diyebilmekle yetindim.
'Ben suçlu değilim.' Bu kelimeyi defalarca kullandım, suçlu muydum? Sanki her geçen saniye, dakika Baran ve Bengiye zarar verdiğimi hissediyordum, onların ölüme hazırlıyordum.
"Sen suçlu değilsin," dediğinde gözyaşlarıma mani olamadım, bir kaç damla akıverdi, parmaklarımla sildim. "Ama benim yüzümden, onları benim yüzümden orda tutuyor." dediğimde şiddetle kafasını salladı, "Bana inat olsun diye, seni sadece kullanmaya çalışıyor, çünkü biliyor," dediğinde gözlerinin içine baktım. "Neyi biliyor?"
"Çünkü sen benim zayıf noktamsın, karımsın, yuvamsın, çünkü sen benim ailemsin Rojdan."
"Kutay," diyebildim, titrek sesimle. Ona daha sıkı sıkıya sarıldım kokusunu içime ezberlememişcesine çektim.
"Rojdan'ım." dedi, canı gönüldün.
Ben nasıl böyle bir adamı bırakacaktım? Nasıl yapardım ona bunu? Allahım sen yardım et!
"Ben çok yoruldum," dedim, kısık sesimle. Ağlamamak için burnumu çektim, "Uyuyalım mı?" diye sordum.
Huzurlu ama buruk olan gülümsemeyile elimi tutarak, yatağa yönlendirdi. Yatağa uzandığımızda kendimi bir top misali yapmıştım, o da arkamdan sarılmış, "Saçlarının yapığını açayım," dedi. Parmaklarıyla usulca saçlarımı okşamaya, yapığını açmaya başladı.
"Çok acıtma tamam mı?" dediğimde gülümseyerek yanağıma öpücük kondurdu, "Ayıp ediyorsun Küçük hanımağa, kocan ne zaman canın yaktı senin?" dedi, isyan edercesine.
Elim yumruk olmuştu, her sözü, her dokunuşu, sondu..
"Yakmazsın," dediğimde ona döndüm, yorgun yüzünü avuçladım, gözlerindeki şefkat ve yorgunluğu görebiliyordum, "Sen şimdi Baran'ı Bengi'yi arıyorsun ya, yemene, içmene dikkat tamam mı?"
O farkında değildi, ben onu kendine emanet ediyordum.
Gülümsemesi daha da şefkatla genişlemişti, "Nerden çıkardın şimdi sen bunu? Sen bana yemekler yapacaksın, ben yiyeceğim işte!" dedi, burnuma ufak bir öpücük kondurdu.
"Ben o zamanlar yanında olmayacağım," ben onun hiç yanında olmayacaktım aslında..
"Sen benim için mi endişelendin?" diye inanmayarak sordu. Kafamı sallamakla yetindim, yanaklarını avuçladığım ellerimin bileğine dokundu, öpücükler kondurdu. "Yapar bana bu güzel eller yemek, bende yerim."
Onun anlamayacağı buruk bir gülümsemeyle gülümsedim "Sana bir şey itiraf edeyim mi?" dedim, birden bire. Yüzünü iyice bana yaklaştırdığında "Et." dedi.
Kafamı eğdim, dudaklarım tam kulağına değiyordu, "Seni seviyorum Kutay Karan."
Donup kaldığını hissetim, sonra sanki hiç yaşamamısız gibi sımsıkı sarıldı, mutluluk gülümsemesi ardı ardına gelmişti, "Bende seni seviyorum, bende seni çok seviyorum Rojdan.." ona daha sıkı sıkıya sarıldım.
Farkında değildi, ama veda ediyordum..
"Uyuyalım mı?" diye sorduğumda, sarılmayı bıraktı yüzüme baktı. "Sen nasıl bir şey itiraf ettin farkında mısın? Şu an içim içime sığmıyor."
"Ama şu an zamanı değil Kutay, Bengi Baran orda o haldeyken-" dediğimde gülümsemesi soldu, elini kaldırdı, susturdu. "Anladım, tamam haklısın, en iyisi ben biraz uykumu alayım. Yarın çok işim var." diyerek yüzümü boynuna gömdü. "Sende uyu, itiraz kabul etmiyorum. Yarın ikimizde çok yorulacağız.."
Kafamı sallamakla yetindim, belimden duran elini okşamaya başlayarak gözlerimi kapattım. Aslında uyumayacaktım, onun uyumasını bekliyordum.
Kalbimin istemsizce hızlı atışına mani olamıyordum, kalp sesim hariç her şey susmuştu, zaman dursun isterdim.
Aile olmak isterdim,
Kutayla aile olmak isterdim.
Bir kızımız bir oğlumuz olsun isterdim, ama kader buna mani oluyordu, her umutlandığımda yere çakılıyordum. Her mutlu olduğum an cehenneme dönüşmüştü.
Bu düşüncelerle saatler geçmişti, uyuyamamıştım, gözlerimi hafifçe araladım, beni sımsıkı saran uyuyan kocama baktım. Yavaşça kollarında ayrılmadan alnına öpücük kondurdum.
Beni affet Kutay..
Kollarından ayrıldığımda, ayağa kalktım, üşümesin diye yorganı omuzuna kadar çektim, çünkü o üşürdü, sarılmasakta birbirimizi ısıtırdık.
Etrafıma son kez baktım, gözyaşlarım gözlerimden aktı, kalbimde büyüyen boşluk her dakika daha fazla artıyordu.
Çantamı omuzuma taktım, ayaklarım geri geri giderken odadan çıkmayı başarmıştım, korumalar kapıda duruyordu, ön kapıdan çıkamazdım, arka kapıyı denemek zorundaydım.
Yavaş, dingin adımlarla arka kapıyı buldum, nöbet değişim saati olduğu için boştu, kapıyı yavaşça açtım, dışarıya bir adım attığımda o hoyrat, soğuk hava yüzüme çarptı, kafamı sokağa çevirdiğimde siyah bir araba vardı, içinde ki adam beni gördüğünde, eliyle işaret etmişti.
Muhtemelen Siyam'ın adamıydı.
Titreyen bacaklarımla yaklaştım, adam camı araladı, "Siyam bey sizi bekliyor," dedi, duygusuz bir sesle.
Cevap vermeden arka kapıyı açtım, bindim, umutlarıma hayallerime, kurmak istediğim hayata son kez baktım, her şey ellerimin arasından kayıp giderken, içimdeki boşluk hissi büyüyordu..
Beni hiç unutma Kutay..
Bir bölümün sonuna gelmiş bulanmaktayız, yazdığım yazacağım en zor bölümdu, bir hafta da zor yazdığım doğru, iyki de bölümleri hafta da bir bölüme indirmişim, yazmazı zor bir bölüm oldu, başıma ağrılar girdi🥲
Bu arada yorumlarınızı gerçek anlamda merak ediyorum, sınır koyup sıkmak istemiyorum ama yorumlarınızı bekliyorum, özellikle bu bölüm çok kritikti, yorumlarda umarım buluşuruz 🤍
Pazar günü görüşmek dileğiyle..
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.19k Okunma |
1.53k Oy |
0 Takip |
22 Bölümlü Kitap |