

Tiktok - miyozza
Alıntılar attığım kanalımızın linki profilimde.
Yeni bölüme hoşgeldiniz, Oy vermeyi, yorum yapmayı unutmayın.
Öncelikle bölüme başlamadan önce birkaç ufak bir şey söyleyip gideceğim🫣
Wattpad 30k Kitappad 7k olduukk💖🥹🤌🏻
İlk kitabımda bu kadar okunmayı beklemiyordum, tecrübelerimi yeni yeni gelişiyor, o yüzden çok mutluyum 😭 sanki bebem olmuşta onun birinci yaş günün kutlayan anneler gibi hissediyorum 🥲 Bu kitap, bu evren, burda ki karakterler benim bir nevi ailem, sanki onların yaşadığını hissediyorum, şakasız.
Onun dışında söyleceğim şey şu, geçen bölüm de bir anket açmıştım, Kutay kazanmış, çok yüksek müsaadenizle Rojdan'ı neden sevmediğiniz sorabilir miyim? Yanlış anlamayın, eleştirmeyin veya Rojdan'ı illa sevin demiyorum, sadece fikirlerinizi merak ediyorum. Bazıları da bölüme yazdığım sona klişe demiş veya düşünmüşte olabilir, onu şöyle açıklayayım,
Rojdan biliyorsunuz ki Berithan ve Zulal ikilisi yüzünden, istemediği bir evliliğe sürüklendi, o yüzden kendisi de 'nankör ' olup Baran&Bengi'nin zarar görmesini istemiyor. Bölüm de göreceğiniz gibi Siyam'a gitmek istediği veya 'kabul' ettiği bir olay yoktur.
Sizde bölüm hakkında yorumlarınız, eleştirileriniz yapmayı unutmayın, her zaman yorumlarınız bekliyorum, öptüm byeee💋
15
Gözlerimi açtığımda, kahkaha sesleri kulaklarımı doldurmuştu.
"Annee! Annee!" diye bir ses işittim. Gözlerimi açtığımda, kocaman ela gözlerle bana bakan, siyah saçları olan çok tatlı bir oğlan çocuğu görmüştüm.
"Annee, uyan. Babam kahvaltı hazırladı!" dediğinde kaşlarım çatılmıştı, neredeydim ben?
"Kahvaltı mı? Baba mı?" diye mırıldandım. Oğlan çocuğu minik kollarını boynuma doladı, sımsıkı bana sarıldı, ardından tanıdık o ses geldi, "Gülüm, masadayız seni bekliyoruz." Kutay'ın sesiydi.
Allah'ım, beynim oyun mu oynuyordu?
"Anne, bugün çok tembelsin, kardeşimle babam bekliyor." dedi. Gözlerimin tam altına dudaklarını bastırdı.
Oğlan çocuğunun yanaklarını avuçladım, "Sen benim oğlum musun?" diye merakla sordum. Usulca kafasını salladı, üzerime çıkarak karnımın üstüne oturdu, yanaklarımı avuçaldı.
"Sen benim annemsin, en kıymetlimsin!" dedi, yanaklarımı okşayarak.
Gözyaşlar sessizce yanaklarıma süzüldü, "Neden ağlıyorsun anne? Babam seni üzdü mü yoksa?" diye sordu. Parmağını kaldırarak yüzünde kızgın bir ifade yarattı, "O zaman bende ona kızıcam! Kimse benim annişimi üzemez!" dedi.
Yanaklarını avuçlayarak, alnından öptüm. "Kimse üzmedi beni, oğluşum." dediğimde gülümseyerek, karnımın üzerinde kalktı, yere adımını attı, elimi tutarak çekiştirmeye başladı. "Hadi anne! Seni bekliyoruz! Ben çoook acıktım." dedi, çekiştirmeye devam ederken.
"Tamam, tamam." diyerek zorlamadan ayağa kalktım, üzerimde beyaz sade bir gecelik vardı. Oğlan çocuğunun beni odadan çıkarmasına izin verdim, "Çekilin yoldan! Annişim geliyooorr!"
Kahkahamı bastırmayarak yumuşak kahkahalar atmaya başlamıştım, bu bizim evimizdi Kutay'la benim evim, Ankara da ki evimiz di..
Küçük çocuk beni bahçe kapısına kadar götürdü, kapıyı minik elleriyle açtı. Gördüğüm manzara karşısında donup kalmıştım.
Kutay masanın en başında oturuyordu, biraz yaşlanmış, ama hala çok yakışıklıydı, kahvaltı masası a'dan z'ye hazırlanmıştım. Asıl beni şok eden Kutay değildi, kucağında oturan minik bir kız çocuğuydu, sarı saçları örülmüş üzerinde pembe pijamalar vardı, gözleri simsiyah'tı, aynı Kutay gibi..
"Baba, ben zeytin sevmiyorum, verme." dedi, kız çocuğu. Kutay ise sırtını okşadı, gülümseyerek salatalık uzattı. "Al bakalım, annesi kılıklı." dedi.
"Biiizz geldiikk!" diye duyurdu elimi tutan çocuk. Kutay'ın ve kız çocuğun bakışları bize kaydı.
Kutay'ın gözlerinde ki şefkati tanıdım, bu benim sevdiğim adamdı, "Hayatım günaydın, sen gelmeden başladık, minik prenses durmadı." dedi.
"Prenses?" diye tekrarladım, emin olmak istercesine. Kız çocuğu kendini gösterdi. "Ben!" dedi, heyecanla.
Gözlerimin içi parladı, tam hayal ettiğim aile buydu, benim ailem.
"Olsun, yesin, madem acıkmış." dedim. Küçük çocuk, güneşten rahatsız olan kısık gözleriyle bana baktı, "Bende acıktım anne, sende bana yedir, olur mu?" diye sorduğunda onu kucağıma aldım, yanağına öpücük kondurdum.
"Olur oğlum," diyerek masaya yaklaştım, sakince oturdum.
"Bak sana babam yediriyor, bana da annem yediriyor," dedi aniden küçük çocuk. Oh hareketi yapmak için elini gögüs kafesine sürdü. "Ohh! Annem karnımı daha iyi doyurur!" dedi, kıskanç bir tavırla.
Kız kaşlarını çattı, "Banane! Banane! Babam beni daha çok seviyor," dedi,omuzlarını silkelerken.
"Hayııırrr! Annem beni daha çok seviyor!!!" dedi küçük çocuk, kıskançlıkla.
Kutay ve ben kahkahalarımızı tutmadık, Kutay kızının çenesini kavradı kendine bakmasını sağladı. "Siz ikiniz de bizim kıymetlimizsiniz," dedi, ikisine de bakış atarak. Bakışları bu sefer bana kaydı, "Değil mi?" dedi, onay istercesine.
"Evet," diyerek onayladım. Önce kız çocuğuna, sonra oğlana baktım.
İkimizin kopyası olan iki çocuktu, bizim canımız, bizim kanımızdı.
"Siz çok seviyoruz," dediler ikisi aynı anda, ardından bize sımsıkı sarıldılar.
Ardından karanlık bir kahkaha kulaklarımı doldurdu, hava birden karanlıklaşamaya başladı, "Çok mu sevdiniz birbirinizi?" dedi Siyam.
Kalbim gümbür gümbür atmaya başlarken, etrafıma bakmaya başladım, kucağımdaki erkek çocuğunu sımsıkı tutuyordum, aniden "Ah!" sesi geldi.
Kutay'dandı!
Kafamı çevirdiğimde, kız çocuğu ve Kutay tam kalbinden vurulmuştu, kucağımdaki çocuğa baktım, o da kalbinde vurulmuştum kanlar içinde cansız bir beden gibi yatıyordu.
Yine cehennem! Yine cehennem! Yine karanlık!
"HAYIIR!" diye tiz çığlığım yankılandı gökyüzünde. Ailemi kaybediyordum, kucağımdaki çocuğa sımsıkı sarıldım, aniden kül gibi yok olamaya başladılar. "Hayır, onlar benim ailem, hayır, almayın onları!" diye tiz bir çığlık daha attım, gözyaşlarım yüzümden durmaksızın akıyordu.
Yine kimsesiz kalmıştım,
Yine ailesiz kalmıştım,
Yine Kutaysız kalmıştım.
Kulaklarıma tanımadığım bir kadının sesi dolmaya başladı, "Hanımefendi, uyanın, hanımefendi rüya görüyorsunuz," dedi.
Kaşlarımı çattım, yatakta, terler içinde kıvranıyordum, "Almayın ailemi, almayın çocuklarım, Kutay'ı almayın benden.." diye durmaksızın tekrarladım.
Sırtıma birinin dokunuşunu hissetiğimde, kendimi koruma iç güdüsüyle gözlerimi açtım.
20'lerinin başlarında, kızıl saçlı, genç bir kadın bana bakıyordu, "İyi misin?" diye sordu.
Kuruyan dudaklarımı araladım, "Sen kimsin?" diye sorabildim.
"Ben Valerria, sen dün gece gelen kızsın değil mi? Patron seni uyandırmamı istedi." dedi.
Kafamı sallamakla yetindim, yatakta yavaşça doğruldum. "Kötü görünüyorsun," dedi. Komodinin üzerinde duran dolu su bardağını barışçıl bir şekilde bana uzattı. "İç, lütfen." dedi, nazik bir ses tonuyla.
Titreyen elimi arasına su bardağını aldı, yavaş yudumlarla bir kaç yudum içtim, zaten midem bulanıyordu, daha fazla içmemiştim, tekrar bardağı yerine koydum.
Valerria konuşmadı, sadece beni gözlemledi, "Bi duş alsan iyi olur, senin için diyorum." dedi.
Tekrar kafamı sallamakla yetindim, gözlerim odanın içindeki kameraya ilişti, insan burda nasıl rahat ederdi?
"Kahvaltı yarım saate hazır olur, onun dışında patron seni 20 dakika içinde odasında görmek istiyor." diye bilgilendirdi.
"Ama duş alacağım." dedim. Sıkıntılı şekilde iç çekti, gözleri çok şeyi anlatmak istiyordu, ama kamera olması onu sustuyordu. "Sadece emrini iletmemi istedi, gitmem gerek." diyerek oda'dan çıktı.
Titreyen bacaklarımla ayağa kalktım, gardıroba yaklaştım, basit bir beyaz tişört ve siyah kot pantolon çıkardım.
Banyo giderek kapıyı arkamdan kapattım, kilidi yerine oturttuğumda, artık tamamen yalnızdım. Ne kamera, ne Siyam, ne de onun çalışanları yoktu.
Kapıya yaslanarak yavaşça yere kaydım, bacaklarım göğüsüme değecek şekilde pozisyonumu ayarlamıştım, derin bir çektim, gözlerim şimdiden dolmuştu. "Ağlama Rojdan, güçlü dur, ağlama." diye mırıldandım. Boğazımda oluşan düğümü dağıtmak için sertçe yutkundum.
Elimdeki kıyafetlerimi sımsıkı sıkarak, titreyen bacaklarımla ayağa kalktım, soyundum ve duşa girdim.
Fazla durmamaya özen göstererek, duştan hızlıca çıktım, bedenimi kurulayıp kıyafetlerimi giydim, sarı saçlarımı havluyla kuruladım, nemli kalınca yavaşça ördüm.
Ayna da kendimle baş başaydım, o aile tablosu gözümün önünden gitmiyordu, yüzüme su çarptım, titreyen dudaklarımdan çığlıklar çıksın istiyordum, bağırarak, haykırarak ağlamak geliyordu içimden, ama güçlü durmak zorundaydım.
Derin bir nefes aldım, ayna da son kez kendime baktıktan sonra banyodan çıktım, çıkar çıkmaz donakalmıştım.
Siyam beni bekliyordu.
Siyah kanepeye oturmuş, kusursuz takım elbiseyle bacağını diğer bacağına atmış beni beklemişti. Beni gördüğün de gülmeye başladı.
"Günaydın," dedi. Temkinli adımlarla yatağa tam karşısına oturdum, "Seni çağırdım, çalışma odama gelmedin." dedi, memnuniyetsiz şekilde.
"Duştaydım," diye kısaca yanıtladım. Saatine baktı, yeşil gözlerini tekrar bana çevirdi, çenesinin kasıldığını net bir şekilde görüyordum. "Bir daha itaatsizlik istemiyorum, Rojdan." diye uyardı.
"Anladım." demekle yetindim. Aniden ayağa kalktığında kalbim korkudan hızlı atmaya başladı, yanıma gelerek, oturdu. Aniden ellerimi ellerinin arasına aldı, neredeyse şefkatle okşadı.
"Sessizliğin hoşuma gitmiyor," dedi. Bakışlarımı ondan çektim, donakalmış halde öylece duruyordum, çenemi altına dokundu bakışlarını kendine çevirdi. "Yakında karım olacaksın, aramızda hiçbir engel kalmayacak." çenemin altını okşadı.
"O yüzden alış, sen benim karım olacaksın, o piçin değil."
Her sözünde kalbim ağırlaşırken, vahşi şekilde ellerimi ellerinden ayırdım, "İstediğin yap! Ama senin karın asla olmam!"
Ani itaatsizliğimden dolayı gözleri karardı, ellerini kalçalarıma koydu, aramızda mesafe bırakmayacak şekilde kendine yaklaştırdı, "İtaatsizlik eden, ölür." dedi.
Zaten canımdan başka neyim kalmıştı?
"Ölüm? Umrumda değil," dedim, cansız bir sesle. Bileklerini kavrayarak, ellerini kalçalarımdan çektim, ayağa kalktım, gölgem üzerine düştü, "Benim kaybedecek hiçbir şeyim yok! Canım mı? Al, Güzeliğim mi? Onu da al!" Parmağımı tam kalbine doğrulttum, "Ama senin o pis takıntı, karanlık kalbinde olan o kadınla beni karıştırma!"
"Ben Leyla değilim!"
Cesaretimi gören Siyam sakince ayağa kalktı, aramızda ki boy farkından dolayı kafamı kaldırdım, "Şimdi cesur kız rolleri mi oynacaksın?" dilini damağına vurdu "cık" diye bir ses çıktı. "Sana kaybedecek çok sebep sunarım, ondan kolay ne var?" Yüzünü yüzüme yaklaştırdı, "Hepimiz insanız, herkesin kaybedecek bir şeyi vardır."
"Doğru," şimdiden yüzüme alaycı bir gülümseme gelmişti, "Sende kaybettiğin şeyleri, yerine koymaya çalışan zavallı bir adamsın."
Gözlerindeki alevin dolup taştığını gördüm, saçlarımı kavradı, acıdan gözlerim yaşarmıştı ama geri adım atmamıştım, "Kes sesini!" dedi, öfke dolu sesiyle.
"Yalan mı?" diyerek sözlerimi devam ettim, nefesim onun nefesiyle karışıyordu, "Sen kendi karını öldürüp, düşmanın karısı sırf öldürdüğün karına benziyor diye göz koymadın mı?"
"KES SESİNİ!" diyerek öfkeyle bağırdı. Öfkesinin sebebini çok iyi biliyordum, çünkü suçluydu.
Yüzüme bir tokat indi, acıtmış mıydı? Kalbim kadar değil. Çarsaf dudağımın ve burnumdan gelen kan lekeleri oldu.
"Sen asıl cehennemi görmemişsin! Demek ki seni böyle evcilleştireceğim!"
Histerik kahkaham odanın içinde yankılanırken, saçlarımı bırakıp bir adım geri atarak beni izlediğini gördüm.
"Rojdan, gülme." diye emir verdi. Kahkaham durmaksızın devam ediyordu, delirmiş miydim ben?
"Sana diyorum!" diye bağırarak emir verdi bu seferde. Yine duymamıştım histerik kahkaham kanayan dudaklarımın arasında dökülüyordu.
Kafası karışmış şekilde alnın ovdu, "Delirdin mi amına koyayım?" dedi, sorgularcasına. Güçlü şekilde kollarımı kavradı, kendime gelmem için sarsamaya başladı. "Kendine gel!" diye bağırdı, histerik kahkahalarım daha da arttı.
Aniden saçlarımı tekrar kavradı, arkasından sürükleyerek banyoya götürdü, lavabonun çeşmesini açtı, soğu suyu defalarca yüzüme çalmaya başladı, kan yüzüme yayılırken, kahkahalarımı azalmaya başladı.
Yüzüme son kez su çaldı, aniden kendimi onun kollarının arasında hissetim, "Delirme daha yeni başlıyoruz," diye fısıldadı, kulağıma.
Onu itmeye çalıştım, kollarını daha sıkı sıkıya sardı. "Şşş, geçti, şş.." diye mırıldandı.
Klozetin üzerine oturttu, yüzümdeki kanı silmeye başladı, "Bak görüyor musun itaatsizlik edene ne oluyor?"
"Taşşak mı geçiyorsun lan sen benimle," diyerek yüzüne tokadımı yapıştırdım, kafasını yana kaydı, peçeteli eli dondu kaldı.
Kafasını ölümcül bir sakinlikle bana çevirdi, tehlikeli bakışlarımız buluştu, seyiren delici gözlerimle ona bakıyordum, "Benimle oyun oynama, it!" dedim.
"Sen delisin," diyebilmekle yetindi. Yüzüme deli bir sırıtış geldi, "Deli? Ben mi? Evet deliyim. Senin aldığın her nefesi sana zehir edeceğim, beni yaktığın cehenneme seni esir edeceğim."
Mendili elinden düşürdü, delice bakan gözlerimi görünce gözlerini kaçırdı, ayağa kalktı, omuzlarını silkerek kendine geldi. "Sen saçmalıyorsun, ben sana cehennemi değil, cenneti vadetmek istedim."
Ayağa kalktım, onu tüm gücümle ittim, sırtı sertçe banyo duvarına yapışmıştı, o kadar sert itmiştim onun koca bedeninden "tak" diye bir ses gelmişti.
"Ah" diye sızlandığını duydum. Banyo tezgahında duran ne varsa dağıtmaya başladım. "Beni delirttiniz! Benim hayatımı çaldınız, varlığımı çaldınız, ailemi, her şeyimi aldınız!" diye haykırmaya başladım, bir yandan banyoda ki bütün malzemeleri yere fırlatıyordum.
"Dur lan dur!" diye bağırdı. Kollarımdan tutarak beni neredeyse duvara fırlatarak, yasladı, hareket etmemi engellemek için boynumu kavradı. "Şu haline bak, kendine gel yoksa ceza veririm!" diye tehitd etti.
Hangi tehtid işe yarayacaktı? Yaramayacaktı.
"Boşuna tehtid etme, korkmuyorum artık!" dedim, nefes nefese. Boğazımı kavramaya devam ederken, gözlerini kapatarak, kafasını yere eğdi, gögüsünün inip kalktığını gördüm.
Aniden boğazımı bıraktı, tek kelime etmeden orada öylece bırakarak terk etti.
Bacaklarımı tutmayarak, yere kaydım, boş bakışlarla dağıttığım malzemeleri izlemeye başladım, aniden banyo kapısında biri belirdi: Valerria.
"Oddio! Che è successo?" (Aman Tanrım! Ne oldu?) dedi, hayrete düşerek.
Boş bakışlarımı hiç ona yöneltmedim, yanım yaklaştı önümde diz çöktü, "Mio Dio (Tanrım), iyi misin?" diye temkinlice sordu. Cevap vermedim, boş boş bakıyordum.
Valerria yanıma oturdu, elimin üstünü okşadı, "İlk gün hep zordur," dedi, sanki biliyormuş gibi. Yerden temiz bir peçete alarak, yüzümdeki kanlı suyu temizlemeye başladı, "Bunları patronun karşısında yapmak, cesaret ister. Sen yaptın." dedi.
Bakışlarımı ona çevirdim, "Ne olur ki, öldürür mü?" diye sordum. O yüzümü silerken, iç çekti. "Evet, hiç düşünmeden yapar. Yapmadığına göre sana değer veriyor." son cümlesinde, kaşlarım çatıldı. Asla Siyam'ın değer verdiği biri olmak istemezdim.
"Çok kötü," diye mırıldandım. Valerria yüzümü silmeyi bitirdi, elimin üstünü tekrar okşadı, "Sen evlisin değil mi?" diye sordu.
Kafamı sallamakla yetindim, "Onun düşmanın karısıyım." diye ekledim. Valerria bana üzülmüş gibi kafasını salladı, "Şanslısın," ne yani şanslıyım diye şükür mü edecektim?
"Şanslı mı? Bunun neresi şans?"
Valerria onaylamamış gibi kaşlarını kaldırıp, indirdi. "Benim babam, onun düşmanıydı, babam ölünce beni kaçırdı, bin türlü işkenceye maruz kaldım," korkuymuşcasına etrafa baktı, kulağıma yaklaştı, "Ama itaat edince, himayesine aldı. Şanslı dememin sebebi bu, benim gibi işkence görmedin, en azından sadece tutsak oldun."
Buna sevinmeli miydim? Cevabı yoktu. En çok canımı yakan Valerria dedikleri olmuştu, o an kendimi ona yakın hissetmeye başladım.
Gözlerimin dolmasına engel olamazken, sertçe yutkundum, buruk bir gülümsemeyle gülümsedim. "Keşke ikimizden farklı hikayesi olsaydı Valerria." dedim. Valerria dolan gözleriyle adeta beni onayladı, birbirimize sımsıkı sarıldık.
Valerria yavaşça oturduğum yerden kaldırdı, odaya kadar kollarının arasında götürdü, yatağa yavaşça oturttu. "Sen kendini biraz topla, gelirim yine." dedi. Dizimi yavaşça okşadı, sertçe yutkundum, "Peki." diye mırıldandığımda Valerria gitti.
Boynumda keskin bir ağrı hissetim, muhtemelen o it boğazımı sıktığı için olmuştu, boğazımı yavaşça okşarken, yatağa uzandım.
***
Uyandığımda üzerime bir gölge düşmüştü, tanımadığım bir adam tam tepemdeydi. Kısık gözlerimle geriye doğru çekildim. "Sen kimsin?" diye sorduğumda bir adım geri çekildi. "Çetin." diyerek adını söyledi.
Yatağa oturdum, boğazımı temizledim. "Neden geldin?" diye şüpheci şekilde sordum. Çetin ceketinin iç kısmından yeni bir telefon çıkardı, yüz ifadesi boş şekilde bana uzattı. "Yeni telefonunuz, diğer dün imha edildi."
Kaşlarımı çatarak telefonu aldım. "İmha mı?" diyerek sorguladım.
Çetin soruma cevap vermemişti, ceketini ilikledi. "Patron bir saat sonra, sizi yemek odasında bekliyor." dediğimde şiddetle kafamı salladım, elbette gitmeyecektim. "Gitmeyeceğim." dedim, kararlılıkla.
Çetin'in ifadesi değişmeden kameraya baktı, ardından tekrar bana baktı. "Talimatlar böyle, gelmezseniz başka türlü gelmenizi sağlayacağım." dediğinde sinir tepeme çıkmıştı, hızlı yataktan kalktım karşısına dikildim.
"Siz benimle daiga mı geçiyorsunuz? Ne biçim insanlarınız siz ya?" dediğimde Çetin'in duygusuzluğu devam etti. "Gitmem gerek, görüşürüz Rojdan Hanım." diyerek odayı terk etti.
Yatağa oturdum, ellerimi yüzüme gömdüm, kederli bir şekilde iç çektim.
Kucağımda duran yeni telefonu aldım incelemeye başladım, sadece Siyam'ın numarası vardı, onun dışında hiçbir şey yoktu.
Mesajlar kısmına girdiğim an mesaj geldi, Siyamdan değildi, çok tanıdığım bir numarandı.
+9054****: Senin allah belanı versin.
Rojdan: Kutay sen misin?
+9054****: Banq adımı sakin adımm söuleme
Rojdan: Sen sarhoş musun?
+9054****: Neyseö neyim sanane lan sen beni çok mu seviyordun sanki
Rojdan: Deme öyle, nankörlük yapmak istemedim.
+9054****: Artık yapsanda fark etmez
+9054****: Biz iki dünya da bir araya gelemeyiz Rojdan.
Rojdan: Sarhoşsundur sen, gerçek düşüncelerin olamaz.
+9054****: Sarhoşmuymuşum değilmiyişim gör
Bilinmeyen numaradan bir çağrınız var.
O an telefonu açamazdım, çünkü kamerayla izliyordum her an Siyam anlayabilirdi, çağrıyı reddetim.
+9054****: AÇSANA LAN TELEFONU
+9054****: Korkak mısın kızım sen?
+9054****: Aç telefonu, sanq fiyorum
Rojdan: Açamam olmaz, müsait değilim.
+9054****: Mqsait değilsin tabii onun ywnundasın değil öi
Rojdan: YA, KİMSENİN YANINDA DEĞİLİM KUTAY.
+9054****: Aç lan telefonumu
Rojdan: Kutay
Mesaj gönderilemedi bilinmeyen numaradan bir çağrınız var.
Derin bir nefes aldım, titreyen ellerimle rahat görünmeye çalıştım, numaramı nerden bulmuştu? İşte bu soru işaretiydi, bilmiyordum.
Sakin görünmeye çalışarak banyoya gittim, kapıyı arkamdan kapattım, sırtımı kapıya yaslayarak, gelen çağrı ile bakışıyordum.
Sertçe yutkundum, çağrı sonlandı, ardından tekrar bir mesaj geldi.
+9054****: Asıl nankör kim biliyor musun? Sensin amına koyim ben senin için neler yaptım lan annemi karşıma aldım değmezsşm lan değmezsn
Rojdan: Özür dilerim.
Rojdan: Gerçekten çok özür dilerim.
+9054****: Kes
+9054****: Aç telefonu
Gözlerimden yaşlar birikirken, tekrar yutkundum, gelen çağrıyı bu sefer açtım, telefonu kulağıma bastırdım.
Kutay'ın derinden iç çekmesini duydum. "Değdi mi lan?!" diye tiz sarhoş sesi gelmişti. Cevap veremedim, ne için neden suçlanıyordum?
"Ben sadece onları-" dediğimde sözümü kesti "Kes sesini! Bahaneler uydurma, ben kardeşimi Bengi'yi her şekilde kurtarırdım, sen kolay olanı seçtin." dedi, sarhoşluğundan dolayı yavaş konuşuyordu.
"Özür dilerim," diyebilmekle yetindim bu halimi gören Kutay daha da agresif, sinirli olmuştu. "Kes!" diye bağırdığında kulaklarım sesten dolayı çınladı.
"Senin özürlerini duymak için aramadım, biz yokuz artık, en yakın zamanda boşayacağım seni." dediğimde gözyaşlarımı tutmamıştım, yere yığıldım, hıçkırıklar omuzlarımı titretiyordu.
"Hayır," dedim, inanamamış şekilde. Bu gerçek olabilir miydi? Olmamalıydı, ben sadece nankör olmak istememiştim. "Sen bana kıyamazsın."
"Ne bekliyorsun lan sen? Düşmanıma giden kadınla mı evli kalacağımı sanıyorsun? Enayi miyim ben?!" diye bağırdı. Elimi dudaklarıma bastırdım, telefonu saniyeliğine kulağımdan çektim. "Sana diyorum sana, Rojdan hanım."
Hıçkırıklarımı durdurmaya çalışarak, telefonu tekrar kulağıma bastırdım. "Sen sarhoşsun, gerçeği söylemiyorsun, ayık olduğunda konuşuruz."
"Gerçekleri söylüyorum."
"Kutay böyle bir şey söylemez." dedim, resmen kendimi inandırmaya çalışıyordum. Kederli iç çekişi kulağımı doldurdu. "Ben eski Kutay değilim, senin parmağında oynattığın Kutay değilim."
"Ben ne yaptıysam, senin için yaptım. Kuzenimi, kardeşini kurtarmak için, kardeşinin ölümüne dayanamazdın."
"Kardeşimi her şekilde kurtarırdım!" diye bağırdı, sabrı artık tükenmişti. Sinirli nefes alışveriş sesini duyuyordum. "Ama sen bizim geleceğimiz yaktın, seni asla kurtarmayacağım Rojdan, ne ölüme ne ölüne."
Elimi saçlarımın arasına geçirdim, kafayı yiyormuşum gibi hissediyordum. "Deme öyle!" diye inkar edercesine bağırdım.
"Ne ölüme, ne ölüne." diyerek tekrarladı. Hıçkırıklarım o kadar şiddetlendi, sesim banyo da yankılanıyordu. "Sus, nolursun, sus."
"Susmuyorum," diye devam etti. Her kelimesi, her cümlesi kalbime bıçak misali kesiyordu. "Senden nefret ediyorum, o gözlerini, saçlarını, kokunu hepsiden artık nefret ediyorum."
O benim gözlerimi dakikalarca izlemeyi severdi, o benim saçlarımı okşamaya severdi, kokumu almadan duramazdı.
"Yalan," dedim, inkar ediyordum, inkar etmek fayda eder miydi etmezdi, ben her şeyi kendim mahvetmiştim.
"Yalan yok, delikanlı adamım ben, o yanında ki piçe benzemem."
Hıçkırıklar bedenimi sararken, nefesim daralamaya başladı, gögüsümün tam ortasında acı hissediyordum. "Sus." nefes nefes hıçkırıklarımın arasında, "Sus nolursun."
Telefon ellerimin arasından kaydı düştü, kulaklarımla ellerimi kapattım, dizlerimi gögüsüme kadar çektim, onun sesi hala telefondan geliyordu. "Rojdan, rojdan." İki kere adımı tekrar etmişti.
"Sus, sus, sus," üç kere tekrar ettim.
Aniden banyo'nun kapısı açıldı, içimi panik kaplarken, gözlerim de çok yaşlar olduğu için bulanık görüyordum.
Telefon aniden yerden alındı, o sesi duydum. "Patron, kimse duymadı, kapıda bekliyordum, sıkıntı yok." Çetin'nin sesiydi, ardından telefonu kapattı.
Çetin, Kutay'ın ajanı mıydı? Bu nasıl oluyordu? Madem öyleydi Baran nasıl kurtulamamıştı? Kafamda bir sürü sordu vardı.
Çetin önümde diz çöktü, cebinden bir mendil çıkardı bana uzattı. Affalamış halde mendili aldım gözyaşlarımı sildim. "Sen, nasıl?"
"Sorgulamayın, onların kaçırıldığı gün kimsenin telefonu açık değildi, yapabileceğim tek şey emri yerine getirmekti." diye açıkladı. Bacaklarımı yavaşça yere uzattım, yüzümü iyice sildim. "Ama," dediğimde sözümü böldü. "Dost rolü oynamak zorundayım," diye açıkladı.
"Peki siz, onlar yerini neden söylemediniz?"
Çetin iç çekti, ayağa kalktım, gölgesi üzerime düşmüştü. "Ancak dün gece itibata geçebildim, telefonlarımız dinleniyor, dışarı çıkabilirsem arayabiliyorum, bu süreçte de pek mümkün olmadı."
Ayağa kalktım, sonunda güvenebileceğim biri vardı, Çetin'in elindeki telefona baktım. "Bu?" diye sorduğumda ceketinin cebinden diğer telefonu çıkardı, tıpkısının aynısıydı. "Bu dinleniyor." diye açıkladı.
"Siz bunu Siyamlayken kullanacaksınız," diye açıkladı. Dinlenen ve dinlenmeyen telefonları bana uzattı. "Farklarını ana ekran kapağından anlarsınız." dediğinde kafamı salladım, telefonları elime aldım.
"Telefonları odanın içinde saklamak mümkün değil, o yüzden şimdilik dinlenmeyeni bana verin." dediğinde tereddüt ettim, telefonlara baktım, süpheci davranmak zorundaydım, ya ikisi de dinleniyorsa?
"Şey," dedim, tereddütle. Çetin soğuk yüzünü yumuşatmaya çalıştı. "Süphenizi anlıyorum, ama başka çaremiz yok, patrona ulaşmak istiyorsanız," dediğinde gözlerim tekrar dolmuştu, zaten o beni istemiyordu.
"Ulaşmasam da olur."
Çetin bakışlarını kaçırdı, dinlenmeyen telefonu aldı, banyodan çıkmadan önce son kez konuştu. "Sinirli olduğuna bakmayın, o sizi korumamı istedi." cebinden küçük mini bir silah çıkardı, korkarak geriye çekildim.
Çetin dostane bir şekilde silahı bana uzattı, "Bunu da gönderdi, kendinizi korumanız için." dediğimden şaşkınlıkla dudaklarım aralandı, onca söz, onca laf, boşuna mıydı?
Silahı elime aldım, bir elimde silah, bir elimde telefon vardı, Çetin çoktan gitmişti. Derin bir nefes aldım, bilinmezlik arasında gidip geliyordum, ne biçim bir çelişkiydi?
Silahı saklamak için yer arıyordum, aynaya yaklaştım, telefonu tezgâha koydum. Tişörtümü altına sıkıştırdım, gözlerimi saniyeliğine kapattım açtım.
Telefonu alarak, rahat bir tavır takınmaya çalışarak banyodan çıktım. Akşam yemeği saati yaklaşıyordu, gardıroba yaklaştım, bir sürü yeni kıyafetler vardı, marka marka yeni hiç giyilmemiş elbiseler, pantolonlar, iç giyim ve bir sürü üst giyim modelleri vardı.
Leopar desenli askılı bir elbise aldım, altına siyah topuklu ayakkabılar aldım, banyo tekrar gittim.
Önce silahı uyluğuma silah kılıfıyla sabitledim ardından elbiseyi giydim, elbisemin yırtmaçı olduğu için kolayca ulaşabiliyordum.
Boynumdaki morarmayı fondötenle kapattım, yüzüme hafif bir makyaj yaptım, saçlarımı dağınık topuz haline getirdim. Ayna da solan yüzüme, yorgunluktan çıkan kapatıcıyla kapattığım gözaltı torbalarıma baktım. "Sakin ol Rojdan, sakin ol." diyerek kendimi telkin etmeye çalışıyordum.
Titreyen ellerimle banyodan çıktım. Çetin kapının önünde beni bekliyordu, yavaşça yaklaştım. "Gidiyor muyuz?" dediğimde Çetin elime ufak bir kağıt parçası sıkıştırdı, hiçbir açıklama yapmadan önden yürümeye başladı.
Arkasından yürürken, daha doğrusu saklanırken, titreyen ellerimle kağıdı açtım.
"Bu gece, Siyam'ın sahibi olduğu gece kulübüne giderken patron saldırı düzenleyecek, dikkatli ol, silahı yanından ayırma."
Her cümlesini beynime kazıdım, kağıt parçasını tekrar küçülttüm, Çetin'in eline kimseye fark ettirmeden notu sıkıştırdım, o da yüz ifadesi değişmeden elini cebine atar gibi kağıdı cebine attı.
"Kutay bana asla güvenmez, neden söyledin?" diye fısıldadım, malikane de yürürken. Çetin ufak bir bakış attı, başta tereddüt etmişti ama sonra o da aynı fısıltıyla yanıt verdi. "Öyle uygun gördü." dedi, başka açıklama yapmadı.
"Neden?" diye fısıldadım sorgularcasına. Yemek odasının kapısına gelmiştik, Çetin bana bakmadım, cevap vermedi, yine bir sorum hava da asılı kalmıştı.
Derin bir nefes alarak içeriye tek başıma girdiğimde, uzun bir masa beni karşıladı, oda genel olarak ihtişamlı, altın renkleri ile dizayn edilmişti, masanın diğer ucunda baş köşe de Siyam oturuyordu.
"Hoşgeldin," dedi, vakit kaybetmeden. Topuklu ayakkabılarımın sesi mermer de yankılandı masaya yaklaştım, Siyam'ın rahatsız edici bakışları bedenimde gezmişti. "Bu sefer erken geldin, güzel."
Şimdi beni övüyor muydu yoksa kendi hayal dünyasında kurduğu itaatkarlığımı test ediyordu?
Cevap vermemiştim, onınla konuşmaya tenezzül dahi etmek istemiyordum, sandalyeyi çekeceğimi zaman garson kılığında bir adam beni durdu, sandalye o çekti, şaşkınlıkla oturduğum geri masaya doğru itti.
Sofra peçetesini aldım, dizlerime yavaşça serdim, her hareketimde üzerimde bir bakış hissediyordum, masa boylu boyunca olsa da tam karşımda olduğu için her hareketimi görüyordu.
"Servis başlasın." diyerek talimat verdi. Önce çorba olarak domates çorbasını sunum yapmışlardı, kaşığımı aldım çorbadan tereddütle kaşığa koydum, o an bakalmıştım, ya zehirliyse? Aklımdan neler geçiyordu.
"Yesene." dedi, davetkar bir şekilde. Kafamı kaldırarak ona baktım, her şey normalmiş gibi davranıyordu. "Bu çorba, zehirli mi?"
Sorduğum sorundan dolayı, gülmemek için üst dudağını saniyeliğine ısırdı. "Zehirli olsa bende zehirlenirdim, aynı kaptan döküldü kâselere çorba." dedi. O anı kaçırdığım için sadece kafamı salladım, sessizce çorbayı yudumlamaya başladım, midem hala feci şekilde bulanıyordu.
Sessizlik ana yemeğe kadar devam etti, ana yemek servisi edildiğinde şaşırmıştım en sevdiğim yemek önümde duruyordu, karnıyarık ve pirinç pilavı.
Çatalımı aldım karnıyarıktan bir parça aldım ağzıma götürdüğümde konuşmaya başladı, "Ben aslında karnıyarık sevmem," dedi, keyifli bir şekilde, kendi tabağında duran patates püresinden yedi. "Sen seviyorsun diye yaptırdım."
Şimdi ben bu gereksiz bilgi trafiği ile ne yapacaktım acaba?
"Hmm, anladım." diyerek geçiştirdim. Geçiştirdiğimi gören Siyam, bu sefer de sinirlenmeye başlamıştı, çünkü onunla sohbet bile etmeye tenezzül etmiyordum.
"Sana karşı nasıl kibra olunacağını öğret bana."
dediğimde çatal elimde donup kalmıştı, az önce dediğini sahiden işitmiştim.
"Kibar mı?" diye tekrar ettim. Dirseklerini sandalyenin kol dayanağına dayadı, parmaklarını birbirine geçirdi. "Evet kibarlık, sonuçta karım olacaksın."
Yine aynı söz, yine aynı tavır.
Gözümün seyirdi, çatalı sertçe bıraktım, takırtı sesi odanın içinde yankılandı. "Karın filan olmayacağım senin." dedim, kararlılıkla.
"Olacaksın."
Kafamı eğdim bir saniyeliğine gözlerimi kapattım açtım, kafamı kaldırdığımda, elim kumaşın üstünden silaha gitti. "Yani, sen." Doğru kelimeleri bulmaya çalışıyordum, derin bir nefes aldım. "Ya senin hiç bir sevdiğin yok? Sen hiç mi birini kaybetmedin? Sen nasıl bir insansın? Hiç mi kimse seni sevmedi?!" Sesim gittikçe yükselmişti.
Sözlerimi duyan Siyam'ın ifadesi yüzünden okunmuyordu, aniden masaya vurdu, tüylerim diken diken oldu. "Vardı, aldılar."
Yine konu Leyla'ya gelmişti, YİNE LEYLA.
Parmağımı ona doğrulttum "Senden hiç kimse bir şey almadı, sen şiddet gösteren tecavüzcü bir adamsın." dediğimde keyifsizce kahkaha attı. "Buna inanacak hiçbir sebebin yok."
"Var, her şeyi gördüm, gözlerimle." dedim, keskin ses tonumla. Siyam gömleğinin yakasını düzeltti, bu sefer yüzüme cansız, soğuk gözlerle baktı. "Ne gördün mesela? Leyla'nın fotoğraflarını, videolarını mı? Söylesene bana, onların sahte olmadığını nerden biliyorsun?"
"Kutay gösterdiyse doğrudur." dedim. Kutay'dan asla süphe etmezdim, edemezdim.
Siyam ritmik bir şekilde alkışlamaya başladı, "Bravo, bravo sana, aşık olunca gözü kör olan Rojdan." alkış sesi odanın içinde yankılanırken, ona bakalmıştım.
Öne eğildi konuşmasına devam etti, "Söylesene bana, ben bu kadar kötü adamsam, Kutay güçlüyse neden beni öldüremedi?" sorusu keskin bir bıçak gibi hava da asılı kaldı. "Ben engel olduğum için yapmadı." diyebildim.
"Ama ben engel olmazdım," dedi. Kendini Kutayla kıyaslıyordu. "Sana zarar vereceğini düşündüğüm bir adamı sağ koymazdım."
"Yani, ne ima ediyorsun?"
"Bu sabah bana Leyla gibi olmadığını söylemiştin, haklısın." Kabullendiğinde gözlerim hızlı açıldı, şaşkınlık ve korku karışını şekilde kalbim hızlanmaya başladı, boğazımın kuruduğunu hissettim.
"Çünkü sen onun gibi şımarık değilsin , o şımarıktı, bencildi, beni aldattı, ama sen Kutay'ı aldatma düşüncesine bile girmedin, bu beni çok etkiledi."
Üzerime soğuk buz su dökülmüş gibi hissediyordum, ellerim titremeye başladı, bana bir şey mi itiraf ediyordu.
"O yüzden o kalbi bana ait kılacağım." Sabrım tükenirken, uyluğumda olan silaha ellerim gidiyordu. "İlk adım olarak," dediğinde hizmetliye baktı, hizmetli bir tepsinin içinde üniversite diplomasını bana sundu. "Bu ne?" dedim, şaşkınlıkla.
"Artık avukatsın." dedi aniden. Daha yılımı bile tamamlamamıştım, bu belge'nin sahte olduğunu anlamıştım. Sinirle gözlerim çevirdim. "Çek şu kâğıt parçasını gözümün önünden." diye reddettim.
Siyam'ın yüzü bembeyaz olmuştu, bütün hizmetçileri tek göz hareketiyle dışarıya çıkarmıştı. "İstediğin belgeyi sana veriyorum, neden böyle yapıyorsun?" dedi, sorgularcasına. Hala sorguluyordu!
Kafamı çevirdim, bakışlarımız buluştu, gözlerim öfkeyle yanıyordu, dudaklarım ince çizgi haline gelmişti. "Bu sahte, sen benimle dalga mı geçiyorsun?"
"Sahte olması engel değil, istediğin zaman avukatlık yapabilirsin." Resmen bunu bana güzellemeye çalışıyordu.
Elbisemin yırtamacının altından o soğuk metalı kavradım, yani silahı. "Bu geçerli değil, böyle bir şey yok bu ülke de."
Siyam keyifsizce güldü, "Ne dersen de, artık okul hayatı yok, mezunsun." dedi. Silahı o kadar sıkı tutuyordum ki eklemlerim beyazlaşmıştı, bu adam ne sacmalıyordu?!
"Mezun değilim," diye yüksek sesle söylediğimde masaya yumruğunu vurdu. "Mezunsun! Kutay gibi okul köşelerinde seni süründürmüyorum, şu an boynuma atılıp sarılman gerek."
Kahkahalar dudaklarımın arasından döküldü, aklımı filan kaçırdığımı hissediyordum, kahkahalarım solarken bakışlarımı ona çevirdim. "Mesele bu değil, mesele önemsemek, düşünmek, engel olmamak, ama sen hiçbir zaman bunu anlayamazsın!"
Hızla ayağa kalktığında, refleks olarak silahı çıkardım onu doğru tuttum. "Sakın yaklaşma, sakın!" diye tiz şekilde bağırdım.
Elimdeki silahı görünce şaşırdı. "Bu benim silahım," dedi, hayretle. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışıyordum, Çetin onun silahını bana vermişti.
Masadan kalktım o yaklaşmaya başlamıştı, silahı iki elimle sımsıkı tutuyordum, "Demek sabah silahı mı çaldın?" dedi, iltifat edercesine.
"Yaklaşma, vururum." diyerek geri geri adımlar atmaya başladım, geri adımlar atarken o da beni öne doğru adım atıyordu. "Ben seninle ne yapacağım Rojdan?" diye sorguladı.
Kalbim hızlı hızlı atarken, tam önümde durdu, silahı alnına dayadım, soğuk metal tenine bastırdım. "Sen beni deli sanardın, ama şu haline bak." dedi. Eliyle beni işaret etti.
"Evet aldım silahını, ilk bulduğum fırsatta senin canın alacaktım, yapacağım da!" dedim. Tetiği çektiğim de aniden adamları içeriye daldı, Çetin fırsat vermeden elimden silahı kaptı. "ÇETTİİNNĞĞ!" diye tiz bir çığlık attım.
Siyam adamlarına baktı, "Çıkabilirsiniz." dedi. Herkes tekrar çıktı, odanın içinde yine baş başa kalmıştık, "Bana hiçbir şey yapamazsın." dedim, deliliğimi ifade eden gözlerle.
Maskesi altından gülümsedi, aniden bileklerimi kavradı ters çevirdi, ona sırtımı çevirirken ellerimi arkama mühürledi, bir kere bile 'ah' sesi çıkarmamıştım.
Kutay'ın yanındaki Rojdan gibi değildim.
"Enteresan." dedi, acı göremeyince. Nefesini kulağımda hissettim, tiksindirici bir histi, bileklerimi daha sık birbirine bastırdı. "Sana zarar vermeyeceğim, ama şunu bil bir daha ki sefer deliliğini çekmem." dedi, uyarırcasına.
Sıkılmış bir tavır takındım, topuklu ayakkabımla ayağının üstüne sertçe vurduğumda tak diye bir ses çıkmıştı ardından dudaklarından dökülen "Ah." sesiyle bileklerimi bırakmıştı.
İfadesiz bir yüzle ona doğru döndüm, sızlanan halini görünce yüzümde rahatsız edici bir gülümseme oluştu, bileklerimi hiç bir şey olmamış gibi önüme getirdim. "Edebiyat yapma, Siyam Karahan. Cesaretin varsa yap!"
Küstahlığına, hasta tavrına dayanamamıştım, o bir şey demeden yemek odasını terk ettim, malikâne mermerinden topuklu seslerim seslerim yankılanıyordu, aniden biri eliyle ağzımı kapattı çığlık atamamıştım, boğuk sesler çıkarıyordum.
Malikane'nin tenha bir köşesine çekildim, "Benim." dedi bir ses, Çetin'nin sesi. Boğuk seslerim duraksadı, elini ağzımdan çekti, tenha odanın kapısını kapattı.
"Neden silahı elimden aldın?!" diye çıkıştım. Çetin parmağını dudaklarına götürdü, beni susturdu. "Fazla zamanımız yok, beni iyi dinle." dediğinde kafamı sallamakla yetindim.
"Silahı bilerek öyle verdim, yoksa birinin sana silah verdiğini anlardı." diye açıkladı. Silahı cebinden çıkardı, Siyam'ın soyadı ve adı olan yeri gösterdi S.K yazıyordu.
"Bunu sabah ki arbede anında alabilirdin, ama farklı bir silah alamazdın, çünkü silahların hepsi böyle." dedi. Açıklaması beni tatmin etmişti, o an silahı aldığımda fark etmediğim detaylardı bunlar.
"Anladım," diye onayladım. Silahı tekrar avucuma koydu. "Gelelim asıl meseleye," dediğinde şaşırmıştım, sertçe yutkundum. "Patron seninle konuşmak istiyor." dedi. Yanlış duymamıştım, Kutay benimle konuşmak istiyordu, ama hemen ümitlenmek istemedim.
"Tamam." demekle yetindim.
Çetin cebinden dinlenmeyen telefonun çıkardı, Kutay'ı arayarak bana uzattı, elime telefonu aldım kulağıma tuttum, heyecan beni çoktan sarmıştı.
"Alo," dediğimde Kutay'ın nefes alış veriş sesini işittim. "Beni dinle," dedi, soğuk ses tonuyla. Sustum, konuşmadan onu dinlemeye başladım. "Madem oraya girdin, madem nankör olmak istemiyorsun, o zaman iyi dinle." dediğinde kafamı salladım o görmese de.
"Siyam'a yakın durmanı istiyorum, onu manipüle et, aynı bana yaptığın gibi." dediğinde kanım dondu, ne demek Siyam'a yakın durmak? Asla yapamazdım.
"Ben-" sözümü kesti, konuşmaya devam etti. "Sana yaptığım son iyiliğik, ikimizinde yararına olacak, ben Siyamdan ailemi kurtaracağım, sende kendi çabanla Siyamdan kurtulacaksın." Bu kocam olan Kutay'ın ses tonu değildi, bu farklı birinin ses tonu gibi hissetiriyordu.
"Onu içerden çökerteceğiz, ikimizden çıkarları doğrultusunda."
"Anladım," demekle yetindim, başka ne diyebilirdim ki? Kutayla anlaşma yaparsam hep böyle davranacaktı, hep böyle soğuk olacaktı. "Planın detaylarını Çetinden öğreneceksin." dedi, telefonu kapattı.
Çetin'e telefonu uzattım, o da hemen aldı. Aklıma düğün zamanımız aklıma gelmişti, o gün vurulmuştu, o zaman Çetin neredeydi?
"Çetin," dediğimde kafasını kaldırdı bana baktı. "Buyur Patron." dedi, bana 'patron' demişti, ben patron muydum?
"Düğün günü vurulduğumda sen orda mıydın?" diye sordum. Çetin telefonu cebine koydu, "Hayır değildim, Siyam o zamanlar bana güvenmezdi, genellikle malikaneyi korurdum."
"Peki ne oldu bir ayda güvendi?" diye sorduğumu Çetin makul bir gülümsemeyle gülümsedi. "Strateji, böyle adamların işini halledersiniz gözüne girersiniz, bende size tavsiye." dedi.
Belli ki hiçbir şey söylemecekti, kapıyı yavaşça açtı. "Gitmemiz gerek," elimdeki silaha baktı. "Bunu geri saklayın, sakın çıkarmayın." dedi. Dalgınlığımı üstümden attım, arkamı döndüm silahı yerine yerleştirdim, tenha odadan çıktık.
Koridorda Valerria elinde erkek bebek tutarken görmüştük, ben şaşırırken, Çetin şaşırmıştı.
"Valerria, bu senin bebeğin mi?" ona yaklaşırken sordum. Valeria gülümseyerek bebeği kollarında sallıyordu "No, bebeğin babasının borcu varmış ödemedikleri için kaçırıldı." Bunu çok normal bir şeymiş gibi söylüyordu, sanki günlük bir şeymiş gibi.
"Korkunç," dedim, dehşetle. Çetin ve Valerria birbirine baktı, Valerria gülmemek için alt dudağını ısırdı. "Siz türkler ne diyordu," gözlerinı kısarak düşündü,"Ho trovato (buldum), El bebek gül bebek bakıyoruz."
Anlamış şekilde kafamı salladım, bebeği yavaşça kucağıma aldım, aklıma rüyamda gördüğüm çocukları aklıma geldi, yanağımı yanağına bastırdım, bebek kollarımda güvende şekilde eridi. "Ti ho amato molto! (Seni çok sevdi)" dedi neşeyle Valerria.
Bebeğin kafasını omuzuma yasladım, "Adı ne?" diye sorduğumda Çetin cevap verdi, "Pamir," diye yanıtladı. Gülümseyerek bebeğin yanağını avuçladım. "Pamir, bebeğim, tatlı kuşum." dedim. Şefkatle burnumu burnuna sürttüm.
Pamir ufak kahkahalar attı, kollarını daha sıkı bana sardı. "Beni bir türlü sevemedi," dedi Valerria. Gülümseyerek bebeği kollarımda sallamaya başladım. "Konu alışması değil ki, annesini arıyordur."
"Evet, ama seni de sevdi." dedi Valerria. Tam o anda ayak sesleri duyulmuştu, Siyam hafifçe sendeleyerek geliyordu, beni o halde görünce gözlerini kıstı. "Valerria, al şu küçük şeyi." dedi, rahatsız olmuş şekilde.
Valerria hemen kucağımdan bebeği aldı, bebek sızlanmaya başlarken ben tepki veremeden Valerria gitmişti. "Neden bunu yaptın?" diye sorguladım.
"Küçük şeyle vaktini kaybetme," dedi. Cevabımı beklemeden Çetin'e baktı. "Araba hazır mı?" diye sorduğunda Çetin ceketini ilikledi. "Evet patron hazır," dedi, düz sesiyle.
Siyam bana yaklaştı, geri çekilmek istiyordum ama Kutay'ın dedikleri aklıma gelmişti, olduğum yere mıhlamıştım. Siyam elini sırtıma koyarak bana baktı. "Bir yere kadar gidip geleceğiz." başka açıklama yoktu ama zaten gideceğimiz yeri bildiğim için kafamı salladım.
Siyam sorgulamadığımı görünce tek kaşını kaldırdı, ama sorgulamamıştı, sırtıma dokunarak beni dışarıya yönlendirmeye başladı.
Acayip gergindim, henüz bir plan söylenmemişti, her şey bir çorba misali aklımda karışmıştı.
Dışarıya çıktığımızda, siyah lüks bir arabaya bindik, önde şoför vardı, gerginlikten ellerim titriyordu her an araba kurşulanma tehlikesi vardı.
Camdan dışarıya baktığım esna da, elimde sıcak bir şey hissettim, onun eli. "Parmağın ne kadar boş," dedi birden bire.
Dün gece, buraya geldiğimde yüzüklerimi saklamıştım, onu almaması için.
Kafamı çevirdim, sakin bir ifadeyle ona baktım. "Dün o evde bıraktım yüzüklerimi." diyerek yalan söyledim, asla yüzüklerimi bırakmazdım.
Bundan keyif almışcasına gözleri parladı, cebinden yüzük kutusu çıkardı, yavaşça açtı, parlak büyük taşlı, gösterişli bir yüzük çıkardı. "O zaman bunu takabilirsin." diyerek izin almadan yüzüğü taktı.
Bileğimden tutarak yüzüğe bakmamı sağladı. "Çok yakıştı, değil mi?" diye sordu. Benden emin olmak istiyordu, çenemi sımsıkı sıktım, kendimi gülümsemeye zorladım. "Evet, çok güzel bir yüzük."
Gözlerinin parlaması artarken, kendi kendine mutlu mutlu mırıldandı, bileğimi geri bıraktı, resmen adam bununla tatmin olmuştu.
Ellerimi kucağımda birleştirdiğimde, araba ani bir frenle durdu, resmen arabanın içinde sallandı.
Siyam'ın tatmin olan yüzü, aniden öfkeyle kızardı. "Sana dur diye bir emir verdi mi?!" diye bağırdı. Elini yumruk yaptı, "Devam et." dediğinde şoförün tam alnın çatına bir kurşun isabet etti.
Ben bile donup kalmışken, tam karşımızda 6 araba durdu, Siyam silahını çıkardı, kolumdan tutarak beni ve kendini yere çekti, koltukların arkasına saklanmış olduk. "Sakın burdan çıkma, duydun mu beni!?" diye öfkeyle tısladı.
"Tamam." dedim.
O 6 araba farları yandı, ikimizin kulaklarına ıslak sesiyle doldurdu, öndeki arabadan biri indi.. Kutay indi.
Sertçe yutkundum, koltuğu sımsıkı kavradım. "Kahretsin!" diye tısladı kendi kendine Siyam.
"Eski dostum," dedi, Siyamı taklit ederek. Hiçbir şey umrumda değildi, onu incelemeye başladım yüzü çökmüş gibiydi, daha yaşlı görünüyordu, "Ateş!" dedi aniden Kutay, hiçbir açıklamada bile bulunmadan belki de yüreğindeki yangınla söylemişti.
Kurşun sesleri, kurşunlar üzerimize doğru geliyordu, gözlerimde yaşlar dolu şekilde Kutay'a baktım, bakışlarımız o an buluştu, siyah gözlerinindekş hüzünü gördüm, çünkü bende de aynısı vardı...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.17k Okunma |
1.53k Oy |
0 Takip |
22 Bölümlü Kitap |