

Oy vermeyi, yorum yapmayı unutmayın..
⚠️TW- Bu bölüm smut, erotik ve yetişkin içerik barındırmaktadır; cinsel temalar ve yetişkin sahneleri içerebilir, okuyucunun farkında olarak okuması önerilir.⚠️
16
BENGİ KARAŞAH
Kulaklarımı bip bip sesi doldururken, gözlerim yavaşça aralandı, etrafıma bakmaya başladım, o an şükür etmek içimden gelmiştim, çünkü hastanedeydim, yutkunduğum da acı tad midemi bulandırmıştı, tanıdık sabırsız ses'i duydum. "Kızım, göznurum," annemin sesiydi.
Kafamı diğer tarafa çevirdiğim de ailemin tamamını gördüm, babam, abim, Zulal ve babannem, ama yengem, amcam ve Rojdan diğerleri de yoktu.
"Anne," diye kelime çıktı kuruyan dudaklarımdan. Annem saçlarımı okşadı, elimin üstüne öpücük kondurdu. "Şükürler olsun, yarabbim seni bize bağışladı."
Diğerlerinin şükür seslerini de işitiyordum, sertçe yutkundum, "Su," diye güçsüzce mırıldandım.
Babannem annemin eline hemen plastik bardağı uzattı, annem bardağı dudaklarıma götürürken kenarda duran Zulal'e baktım sesi hiç çıkmıyordu, keza diğerleri de öyle, tuhaf gelmişti.
Suyu yavaşça içtikten sonra dudaklarımdan bardak çekildi. "Anne, diğerleri nerde?" dediğimde annemin ifadesi sertleşti. "Diğerleri kim?"
"Kim olacak anne? Yengem, amcam ve Rojdan, Göktuğ abi, İnci yenge." dediğimde annen öfkeyle iç çekti, sandalyesinden sertçe kalktı. Nedendi bu tavrı?
"Ben kafeterya gidiyorum." dedi. Arkasından babannem ve babamda çıkmıştı, şimdi Abim ve Zulalle baş başa kalmıştım.
Onlarda bakışlarını bilerek bende çekiyordu, sanki bir şeyler saklıyor gibilerdi.
"Abi," dedim. Cevap yoktu, sadece iç çekiş sesini duydum. "Berithan," dedim bu seferde. Yine cevap yoktu, ne oluyordu?
Bakışlarım bu kez Zulal'e kaydı, o köşede durmuş, donuk gözlerle yere bakıyordu, sessizlik sağır ediciydi.
"Zulal," dedim, bu kez de. Zulal sessizliğini korudu, bıkkınlıkla iç çektim, güçsüzce hasta yatağında doğrulduğumda abim sessizliğini bozdu. "Aman, hareket etme doktor dedi."
Kaşlarım hızla çatıldı, "Abi, ne oluyor? anlat o zaman!" diye en sonunda patladım. Abim yine sustu, ama bu kez ses Zulal'den çıktı. "Rojdan, sizi kurtarmak için Siyam'ın yanına gitti, abimi terk etti."
Duyduğum kelimelerden sonra yere çakılmış gibi hissetmiştim, beynim sanki dediğini algılanıyormuşcasına dondum kaldım, gözlerimi bile kırpmıyordum.
"Naptın sen?! Kıza inme inecek!" diye azarladı abim. Hastane yatağına yaklaşarak karşıma oturdu, elini bacağıma koydu. "Bengi, bana bak abim." dedi, şefkat dolu sesiyle.
Gözlerim cam gibi gözyaşı dolmuştu, inanamıyordum. Bakışlarımı abime çevirdim. "Abi kurtarın onu! Bizim yüzümüzden zarar görecek!"
Kollarımı kavradı, şefkatle okşadı. "Onun ailesi var, bizi ilgilendirmiyor." dedi.
Nasıl bizi ilgilendirmiyordu? Bizde Rojdan'nın ailesiydik.
"Ne demek bizi ilgilendirmiyor? Biz onun kuzeniyiz, sen ciddi olamazsın!"
Abim kafasını keskin bir şekilde çevirdi, bakışları artık duvara bakıyordu, kollarımı da bırakmıştı. "Başımıza ne geldiyse, onun kocası yüzünden geldi, neden onu düşünecekmişiz?"
Nankör!
Karşımdaki insana inanamadım, o benim abim miydi? Ailemizin yüz karasıydı! Önce dedem şimdi Rojdan!
"Öyle mi abi?" Boğazımdaki yumruyu dağıtmak için yutkundum, bakışlarım Zulal'e kaydı. "Sen bu kızı bizim evimizin içine soktuğun gece, lanetlendik! Önce dedem kahrından öldü, şimdi Rojdan sizin ikinizin kurbanı oluyor!"
Sert bir şekilde kafasını çevirdi, öfkeyle yanan gözlerini gördüm. "Abinle saygılı konuş, sakın bir daha" dediğinde lafını böldüm, "Ne bir daha abi? Sen olmasan Rojdan evlenmeyecekti, dedem ölmeceyecekti, bunları ne zaman hadsizlik oldu?" her kelimeyi bastıra bastıra söylediğimde abimin yüzü kıpkırmızı olmuştu.
"Sen bizim ailemizi dağıttın abi!" elimle kapıyı gösterdim, "Karını da al, çık odamdan!" dedim, keskin ses tonumla.
Abimin öfkesinin ardında ki hayal kırıklığını görmüştüm, ama umrumda değildi. O bizim ailemizi dağıtmayı başarmıştı, o yılan karısıyla.
Sertçe ayağa kalktı, tek kelime etmeden Zulal'in kolundan tutarak hastane odasını terk etti.
Arkama yaslandım, gözlerimi kapattım, kederli bir iç çektim.
Düşüncelerimin ardı kesilmezken, aklıma Baran gelmişti, neredeydi şimdi o? Ben kimi düşünecektim, Rojdan mı? Baran mı?
Ben serbest kaldıysam o da kalmıştı, şu an ne haldeydi, Seni seviyorum diyişi aklımdan hiç çıkmamıştı, nasıl çıkabilirdi ki?
Gözlerimi açtım, yatağa oturdum, ayaklarım yere sallanırken, baş dönmesi tokat gibi çarptı. Titreyen elimle komidinin üzerinde duran su bardağını aldım yavaş yavaş yudumladım.
Ayağa kalkmaya hazırlanırken, titrek bir nefes verdim, bardağı yerine koydum. Serum askısından güç alarak ayağa kalktım, ilk gördüğüm doktora veya hemşireye onu soracaktım.
Çıplak ayağımla yavaş yavaş oda'dan çıkarken, hastanenin o tuhaf kokusu beni karşıladı.
Yattığım bölüm sessizdi, kimsecikler yoktu. Ya öğlen molasıydı, ya da gece olmuştu.
Adımlarım yavaş ve dinginken bir pencereye gözlerim ilişti, karanlık geceyi gördüm. Yürümeye devam ettim.
Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm.
Adımlarım yavaşladığında, yoğun bakımın göründüğü bir yerde durdum, karşıma Kutay, Miran göründü.
Yoksa? Hayır, hayır, hayır, kötü düşünmemeliydim.
Adımlarımı olduğundan hızlandırırken, çökmüş Miran ve Kutay'ı gördüm, ikisi de hastane sandalyelerine çökmüştü. Kutay kafası eğik, kravati bozuktu. Miran ise yoğun bakım ünitesine bakıyordu.
Nolur gerçek olmasın, nolur.
Boğazımı yavaşça temizledim, ikisinin bakışları da bana çevrildi. "Bengi?" dedi Kutay, şaşkınlıkla.
Nefesim daralmaya başlarken, "B-baran, orda mı?" diye titrek sesle sorduğumda Miran'ın sertçe yutkunduğunu duydum, cevap yoktu.
Neden sorularım hep cevapsız kalıyordu?
"Size bir soru sordum!" diye en sonunda patlamıştım, sesim koridor boyunca yankılandı. Serum askısını sertçe tutarken, eklemlerim beyazlamıştı.
Kutay ayağa kalktı, tam karşımda durdu. "Baran." dediğinde ayaklarım tutmaz olmuştu, devirlecek gibi olurken Miran hızla arkamdan durarak kollarımı tuttu.
"Abi!" dedi Miran, isyan edercesine. Sonuçta ağır olmasa da bende hastaydım, bunun söylenmesi doğru olmazdı, ama söylemişti.
Miran yavaşça beni oturttu, önümde diz çöktü, "O iyi olacak, korkma yenge." dediğinde gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü.
"Görmek istiyorum." dedim. Kutay ve Miran birbirine baktı, Kutay yanıma oturdu. "Sende iyi değilsin şu an olmaz." dediğinde yanaklarımdan yaşlar süzülerek Kutay'a baktım. "O benim can yoldaşımdıı Kutay, görmem lazım, onunla konuşamalıyım."
Miran ve Kutay tekrar birbirine baktı, bıkmıştım artık, ellerimi sandalyenin derisine vurarak onları irkilttim. "Birbirinize iki salak gibi bakmanızı istemiyorum! Onu görmek istiyorum!" dedim.
"Ama Bengi-" dediğinde Miran'ın sözünü kestim, "Yoksa gitmem! Yemin ederim nöbet tutarım burdan, hiçbir güç beni alamaz!"
Kutay pes edercesine ayağa kalktı, bakışlarımı umutla ona çevirdim. "Tamam, hemşireye haber vereyim." dedi.
Kaşlarımı çattım, "Haber vermek?" diya sorguladım. Kutay sadece onaylamak için kafasını salladı, yoğum bakım ünitesine girdi.
Miranla baş başa kalmıştık, Miran yavaşça yanıma oturdu, cebinden su şişesi çıkardı. "İçmek ister misin?" diye sordu.
"Baran da çok susamıştır şimdi." dediğimde Miran'ın ağlamamak için sertçe yutkunduğunu duydum. "Güçlüdür o, bize oyun oynuyor çakal."
Hafifçe acı tebessümle gülümsedim, "Kesin beni kızdırmak için yapıyor," dediğimde Miran'nın yüzünde aynı tebessüm olmuştu. "O hep bizi kızdırmayı sever zaten." diye katıldı.
Gözyaşlarım daha çok akarken, içli içli ağlamaya başladım. "Ya kızdırmak istemiyorsa? Ya üzmek istiyorsa?" dediğimde Miran'ın yüzünde ki o tebessüm soldu, gözlerinde bir kaç damla yaş aktı, hemen elinin tersiyle sildi.
Koluma hafifçe vurdu, "Yenge dedik, bağrımıza bastık, sende amma Drama Queen çıktın, ha!" dedi, inkar edercesine.
İçli içli ağlıyordum, o da biliyordu, o da biliyordu.
"Ben çok korkuyorum," diye itiraf etti en sonunda. Onaylamak amaçlı kafamı salladım, "Bende, bende." dedim, hıçkırıklarımın arasında.
Miran yavaşça bana sarıldı, ellerimi sırtına koydum, onun hıçkırıları kulaklarımı işitti. "Umarım şaka yapıyordur," dedim, ağlamaktan boğuklaşan sesimle.
"Umarım."
Kutay yoğun bakım ünitesinden çıkmaya başladı, yanında bir hemşire vardı. Miran'la sarılmayı bıraktım. "Hemşire seni yönlendirecek." dediğinde yavaşça Miran'nın desteğiyle ayağa kalktım.
Hemşire yanıma geldi, koluma yavaşça girdi, onunla birlikte yoğun bakım ünitesine girdim. "Size bir terlik vereyim mi? Ayağınız üşümüştür." ilk sessizliği bozan hemşire olmuştu.
"Evet," diye yanıtladım. Hemşire diğer hemşireye kaş, göz işareti yaparak terlik getirtti, ayağımın önüne atıldığında yavaşça giydim, serum askılığını sıkıca tutuyordum.
Yavaşça yürümeye başladım, yürüdüm, yürüdüm ve Baran karşımdaydı.
Her yeri yara içindeydi, tam kalbinin hizansında yarası vardı, bu ne zaman olmuştu? Beynimin bulanıklığından hiçbir şey hatırlamıyordum.
Hemşire yavaşça sandalye oturttu beni, parmağımla yarayı gösterdim. "Bu ne?" dediğimde hemşire karamsar bir tavıra geçiş yaptı. "Vurulmuş, siz hatırlamıyor musunuz?" dedi.
Nasıl? Nasıl? Nasıl!
Gözlerimi sımsıkı kapattığımda, çığlıklarımı yankılandı beynimde, "HAYIR! VURMA ONU, HAYIR!" tam böyle çığlık atıyordum, sanki aklımı kaybetmişim gibi çığlık atıyordum, daha doğrusu veryad ediyordum.
Gözlerimi açtığımda, nefes nefese kalmıştım, o anı tam hatırlamasam da bu bile beni travma etmeye yetmişti.
"Bengi hanım! Bengi hanım!" dedi hemşire. Gögüsüme sertçe vurdum, gözyaşlarıma yüzümden daha fazla akmaya başladı, nefes nefese konuşmaya başladım "Hiçbir şey hatırlamıyorum, sadece verday, sadece verday."
Hemşire önümde diz çöktü, ellerimi yavaşça kavradı. "Derin nefes alın, sadece nefes almaya odaklanın, sadece bana bakın, gözlerinizi kapatmayın," dediğinde yavaşça nefes almaya başladım, ritmim gittikçe düzelmeye başladı.
"Evet, evet, böyle," diyerek onayladı. Ellerimi yavaşça yatıştırıcı şekilde okşamaya başladı. "Bana bakın, gözlerinizi benden ayırmayın." dediğinde zaten öyle yapıyordum.
"Bu normal, travma sonrası stres bozukluğu yaşıyorsunuz." dedi. Yavaşça ayağa kalktı, saçlarımı yavaşça arkama attı, yüzümü önplan çıkardı.
"Bir şey ister misiniz benden?"
Baran'nın kuru dudaklarına baktım, sonra hemşireye baktım. "Su ve pamuk." dedim. Hemşire sorgulamamıştı, yanımızdan şimdilik ayrıldı, bizi baş başa bıraktığında tamamen Baran'a odaklandım.
"Baran," dedim, sanki benimle konuşacakmış gibi. Korkarak eline dokundum, sakince kavradım, ağzından hortum vardı, bip bip sesleri kulaklarıma doluyordu, bir o kadar acı, bir o kadar boğucuydu.
Tekrar ağlamamak için gözlerimi yavaşça yukarıya kaldırdım, "Bak böyle şaka olmaz, uyan çabuk." dedim, kaşlarımı çatarak.
Tekrar kafamı indirdiğim, kapalı gözlerini gördüm. "Bize şaka yapıyorsun değil mi?" diye umutsuzca söyledim.
Elini yavaşça sıktım, üzerine hafif bir öpücük kondurdum. "Bak biz artık can yoldaşıyız ayrılamayız, onu söyleyeyim, o yüzden bir delilik etme! Canımı sıkma!" diye azarladı.
Tavana tekrar baktım, tekrar tekrardan gözyaşlarım akmıştı, "Neden her sevdiğimde bir şey oluyor, neden? Ben kimin ahını aldım!" diye sorguladım.
Gözlerimi kapattım, kafamı tekrar indirdim, gözlerimi açtığımda Baran'ın öylece yatan halini gördüm, bunu hak etmiyorduk.
"Sana bir şey itiraf edeyim mi?" diye kısık sesle mırıldandım. Yavaşça kulağına yaklaştım "Ben de seni çok seviyorum, o yüzden ölürsen bende gelirim yanına." diye fısıldadım. Hemşire gelmeden geri çekildim.
Derin bir iç çektiğimde arkamda bir ses duydum, hemşirenin ayak seslerini, hemşire yanıma kadar geldi, plastik su bardağını ve bir miktar pamuğu uzattığında elinden aldım. "Çok teşekkür ederim." dediğimde omuzumu okşadı, tekrar sessizce gitti.
Titreyen elimle pamuğu suya batırdım, fazlalığı sıktım, yavaşça Baran'nın kuruyan dudaklarını silmeye başladım.
Kendime merhem olmamışken, onun merhemi oluyordum.
Yavaşç dudaklarını silmeye devam ettim, teni solgundu. Hortumun izin verdiği kadar dudaklarını silmiştim, suyu yavaşça yudumlayarak bitirdim, komidinin üzerine koydum.
Aklıma bir fikir gelmişti. "Sana şarkı açayım mı?" diye sorduğumda tabi ki cevap yoktu. Kafamı çevirdim, "Hemşire hanım," diye seslendim. Hemşire hemen yanıms gelmişti, "Bengi hanım?" dedi.
Titreyen elimi yavaşça uzattım, "Bana telefonunuz verir misiniz?" diye sorduğumda kadın şaşırmıştı, tereddütle bana bakıyordu. "Lütfen." diye resmen yalvardım fısıltıyla.
Hemşir bu halimi görünce telefonunu açtı, bana uzattığında aldım. "Çok kısa, hemen vereceğim." dedim. Hemşire kafasını salladı, tereddüt dolu gitti.
Youtube açtım, titreyen parmaklarım hızlı çalışıyordu "Cesaret var mı Aşk'a" şarkısını açtım, melodi yavaş gelmeye başlamıştı..
"Bi′ gün bi' çılgınlık edip
Seni sevdiğimi söylesem
Alay edip güler misin?
Yoksa sen de sever misin?
Cesaretin var mı aşka?
Çarpıyor kalbim bir başka
Sen de böyle sevsen keşke
Desen bana "yâr""
Gözyaşlar yanaklarımdan akarken, yanağımı onun eline koydum, "Kesin bana bu şarkıyı armağan ederdin," diye mırıldandım. Parmaklarının üstünü yavaşça okşadım. "Bu bizim düğün şarkımız olsun olur mu?"
"Konuşmadan, gözlerinle
Beni sevdiğini söylesen
Yüreğime, gözlerini
Ölene dek mühürlesem
Cesaretin var mı aşka?
Çarpıyor kalbim bir başka
Sen de böyle sevsen keşke
Desen bana "yâr""
"Uyan da olsun," dedim. Hıçkırıklardan omuzlarım titrerken, alnımı eline yasladım, eli gözyaşlarımla ıslanıyordu. "Uyan artık, uyan! Sana diyorum uyan!" alnımı defalarca eline vurdum.
Aniden gözyaşlarımla ıslanan parmağını oynattı, gözlerim faltaşı gibi açılırken, kafamı kaldırdım ve.. bakışlarımız buluştu, gözlerinden yaşları akıyordu, hortum olduğu için konuşamıyordu.
"Baran!" dedim, boğuk sesimle. Sertçe yutkundum eline öpücükler kondurdum. "Baran uyandı! Baran uyandı!" diye bağırarak duyurduğumda 2 hemşire koşarak yanıma geldi.
Sevinç kahkaham, sevinç gözyaşlarımla karışmıştı, "Uyandı! O uyandı!" dediğimde tanıdığım hemşire kollarımdan tuttu beni kaldırdı. "Düğmeye bas!" dedi.
Diğer hemşire, hasta yatağanın yanındaki düğmeye bastı, tanıdığım hemşire tekrar konuşmaya başladı, "Bengi Hanım, gitmemiz gerek, doktor gelecek!" dedi aceleyle.
Kafamı şiddetle iki yana salladım, "Hayır! Bırakmam onu!" dediğimde hemşire kollarımdan tutmuşken elime serum askısını kavrattı. "Lütfen zorluk çıkartmayın!" dediğinde hasta bakıcı geldi, bu sefer hemşire bıraktı o koluma girdi, hemşireler uyanan Baranla ilgileniyordu, yolum kapanmıştı.
"Hanımefendi lütfen çıkalım, doktor gelecek birazdan." dedi, hasta bakıcı. Tereddütle hasta bakıcıyla baktı. "Gerçekten iyi olacak mı?" diye sordum. Adam onaylarcasına kafasını salladı.
Kolumdan tutarak, tüm gücüyle dışarı çıkarmaya başladı, gözlerim uyanan Baran'da kalırken, yoğun bakım kapısına gelmişti, 4-5 tane doktor hışınla kapıdan geçti. "Baran'a iyi bakın! İyileştirin onu!" dedim arkalarından.
Kabullenerek yoğun bakımdan çıktım, gözlerim ilk Kutay'ın endişeli haline ilişti, "İyi o, uyandı, iyi!" dediğimde Kutay dondu kaldı, sandalye oturdu. "Kardeşim iyi, kardeşim iyi.." diye kendi kendine tekrar etti, kafasını eğerek yere baktı.
Bu seferde Miran'a baktığımda yanında abimi, Zulal'i gördüm, koridoru süzdüğümde annem, babannem, babam vardı, o pencereden her şeyi görmüşlerdi, HER ŞEYİ!
Rengim soldu, ne diyeceğimi bile bilmezken, babam bana yaklaştı, tek kelime etmeden sıkıca kucakladı beni.
Aslan babam!
Kollarımı beline doladım, göğüsüne yaslandım. "Kızdın mı?" diye fısıldadım. Baranla o hallerimi görmüştü, emindim. "Hayır, sen seviyorsun arkanda dururum kızım."
İşte hayat böyledir, bazılarının babası arkasından dağ olur, bazılarının babası ise sırtında taşıdığı acı yükün hatırlatıcısıdır, çünkü o yük zaten babadır..
Babam'a daha sıkı sarıldım, rahatca nefes aldım, o da beni yavaşça sandalye oturttu. "Kızım, çok hastasın sende, yorma kendini, birşeyler ye, sana sevdiğin çorbadan aldım." dedi.
Kafamı şiddetle salladım, açlığımı hissetmiyordum. "Hayır baba." dediğimde babam kaşlarını çattı "Kızım-" dediğinde lafını kestim, "İstemiyorum lütfen." diye ısrar ettim.
Babam umudu keserek yanıma oturdu, diğer yanıma annem oturdu, ikisi de iki elimi kavradı tutmaya başladı.
Sakince hepimiz beklemeye başladık, çok geçmeden doktor çıktı, ayağa kalktım, Kutay, Ben, Miran ve Zulal yaklaştık.
"Durumu nasıl?" diye sordu Kutay. Doktor'un yüzü olumluydu ama ciddiyetini korkuyordu. "Gayet iyi, bir saat içinde normal odaya alabiliriz." dedi. Üçümüzde güldük, Miran'a sarıldım. "Bak bize şaka yapıyormuş, eşşek!" dedi.
Gülmemek için alt dudağımı ısırdım, o sırada Kutay'ın konuşması devam ediyordu, "Şükürler olsun! Sağolun doktor bey, çok teşekkür ederiz." diyere doktorun elini sıktı. Doktor başını sallayarak intör doktorlarıyla birlikte koridorda uzaklaştı.
Kutay kız kardeşine sarılırken, bende Miran'a sarıldım, o kasvetli hava yok olmuştu.. ama bir şey eksikti Rojdan, Kuzenim, kardeşim eksikti.
Kutay'ın buna üzüleceğini biliyordum, zaten çökmüş görünüyordu.
Zulal Miran'a sarılırken, Kutay'a yaklaştım, yavaşça tebessüm ediyordum. "Baran kurtuldu," dediğimde gülümsemeyle karşılık verdi. "Sıra Rojdan'da." dedikten sonra yüzündeki gülümseme gidiverdi, neden?
"Onu da arıyorsun değil mi?" diye sorduğumda ifadesi oldukça ciddileşti, yüzümdeki gülümseme bununla beraber soldu. "Evet arıyorum, ama boşanmak için."
Hayrete düşmüştüm, Kutay neler diyordu, yanlış duyduğumu düşünmek istemiştim. "Kutay ne diyorsun sen? Rojdana kıyamazsın sen."
"Kıyarım, o benim düşman için beni terk etti." Hayır, ciddi olamazdı, ne olmuştu bu adama? "Bizim için yaptı, senin kardeşin için yaptı." dediğimde cevap gelmedi, bakışlarını kaçırıyordu. "Senin nasıl bir kafa da olduğunu bilmiyorum Kutay, ama şunu bil," duraksadım onu gözlemledim, kaşları çatılmış, öfkeliydi.
"Şunu bil ki, eğer Rojdan teslim olmasaydı, biz daha çok zarar görecektik, belki ben bile ölürdüm," bu seferde etrafıma baktım, "Sizde benim ve Baran'ın cezasına sarılmış ağlıyor olurdunuz! Hepiniz kendinize gelin!" diye azarladım.
Tekrar Kutay'a baktım. "Rojdan seni terk etmedi. Seni, aileni, beni korumak için ne yaptıysa yaptı! Ona yaptığınız haksızlık."
"Bengi yeter!" dedi Kutay. Bir adım ona yaklaştım, parmağımla kalbini gösterdim, "Asıl sana yeter, senin yere göğe sığdıramadığın aşkın bu mu?" dediğimde dondu kaldı, gözleri dolmaya başladı, yumruklarını sıkmıştı.
Parmağımla kalbine vurdum, "Umarım, Rojdan ordan kurtulur senin gibi beş para etmez herifi boşar!" dediğimde hızla arkasını döndü kaçarmış gibi uzaklaşmıştı.
ROJDAN ASLANBEY
Kutay'ın saldırısın ardından on gün geçmişti, koca on gün omuzlarıma yük gibi hissetiriyordu. Sürekli Siyam'ın yanında olmak, onun güvenin inşaat etmek çok zordu, üstelik Kutay'dan haber yoktu, ama kalbimden bazı şeyler kopmaya başlamıştı, hele ki Kutay'ın söylediği laflardan sonra, zaten kararımı çoktan vermiştim, her şey bitince gidecektim, yeni bir hayat kuracaktım, kimse olmadan, ailem olmadan.. ve Kutay olmadan.
Bazen düşünüyorum da, boşanma kararı aslında doğru bir kararmış, çünkü ben ne yaparsam yapayım, hep suçlayacak, hep sevgisini hak etmediğimi düşünecekti.. tek vermek zorunda olduğum kararla bunu anlamış oldum, ben kimin için mücadele ediyordum? Bir 'hiç' için.
Malikanenin bahçesine, koltuğa oturmuş, kulaklığımdan hafif sezen aksu'nun firuze şarkısı çalarken bunları düşünüyordum, Sezen'nin de dediği gibi, her şeyin bir bedeli var, ama ben kimin bedelini ödüyordum ki? Önce Berithan, şimdi de Kutay.
Gözlerimi kapatarak derin bir çektim, elimi yüzüme kapattığımda şarkı aniden durdu, kalbim hızlı çarparak ellerimi yüzümden çektiğim de, karşımda Çetin vardı.
Kulaklığımı kulağımdan çıkardım, konuşmadan önce etrafta kimse var mı diye bakındım, kimse yoktu. "Ne oldu Çetin?" diye sordum.
Kaşlarını kaldırırken, kafasıyla evi işaret etti. "Patron seni bekliyor, kahve istiyormuş." dediğinde duraksadım, ayağa yavaşça kalktım. "Neden? Hizmetçiler yapar." dedim.
Çetin elime bir şişe uzattı, bir ilaç şişesi, elime bakarak donakaldım. "Bu ne?"
Çetin yavaşça kulağıma yaklaştı. "Siyam'a senin ona kahve yapmak istediğini söyledim, bozuntuya verme, ilaç şişesin de not var onu oku." dediğinde geriya adım attı.
Kalbim küt küt atarken, yavaşça evin bahçesi kapısından geçtim, mutfağa girdiğimde hizmetçiler vardı. "Siz çıkın ben kahve yapacağım." yabancı uyruklu hizmetçiler anlamayarak birbirlerine baktı, sabrımın sınırında olduğu için iç çektim.
"Sit, sit." demek zorunda kaldım, onlara laf anlatmak istemiyordum. İkisi de rahatlamış halde mutfakta masasına oturdu kendi dillerinde konuşmaya başladılar.
Bir yandan kahve için gerekli malzemeleri çıkardım, ellerim titreyerek avucumun arasında ki ilaç şişesini çıkardım, tam içinde not vardı, o notu çıkardım okumaya başladım.
"Bu haptan iki tane ez, kahveye koy, bu sadece bir tür sakinleştirici sadece uyutur. O uyuduktan sonra çalışma odasının masasında üçüncü çekmecede anahtar var, onu al, giyinme odasına git, kasanın kilidini aç."
Beynim bunları okurken durmuş gibiydi, o kasadan ne alacaktım? notu tekrar ilaç şişesine koydum, iki tane hap çıkardım, tezgâha peçete serdim, avucumla mümkün olmadıkça ses yapmadan, ezdim.
Kahve, su, şeker derken, en son toz ilacı içine attım, ocakta kaynatmaya başlarken, gözüme şömine çarptı, ilaç şişesi bende kalsa da, notu orda yakabilirdim.
Kafamı çevirdiğim de bakışlarım hizmetçilere ilişti, ikisi bana bakarak gülümsüyordu bende gülümsemeyle karşılık vermiştim.
Elimle sardığım şişesi onlara fark ettirmeden, şöminenin yanına gittim, yüzümdeki gülümseme hiç solmamıştı, tam arkamda şömine vardı. İki elimi arkaya koydum, diğer elimle ilaç şişesinin kapağını açtım, notu hemen bularak şöminenin içine attım.
Not yavaş yavaş yanarken, hizmetçilere arkamı döndüm, şişeyi cebime attım.
Ocakta özleşen kahvenin yanına gittim, ellerim hala titrerken, köpüren kahveyi hızlıca fincana aktardım.
Küçük bir tepsi alarak, onu süsledim, çikolata ve su koymuştum.
Tepsiyi tutarak mutfaktan çıktığımda, tam karşımdan Çetin geliyordu, yavaş adımlarla giderken tam ortada buluştuk, Çetin cebimdeki ilaç şişesini aldı. "Not?" diye fısıldadı. Sertçe yutkundum, titrememe engel olmaya çalışıyordum. "Yaktım." dediğimde onaylamak amaçlı kafasını yavaşça indirdi, kaldırdı.
"Çalışma odasında patron bekliyor." dedi. O arkasına bakmadan yürürken, bende önüme bakarak Siyam'ın çalışma odasına doğru ilerliyordum.
Odanın kapısının önünde durduğumda, Siyam rusça hararetli bir şeyler konuşuyordu. Kapıyı yavaşça tıklattığımda telefon kesildi. "Gel."
Yavaşça kapıyı araladım, içeriye adım attım. Onu gördüm, çalışma masasına oturmuş, kravati gevşemiş yorgun görünüyordu.
Beni gördüğünde gözleri parlamıştı, yüzüne gülümseme gelmişti. "Hayatım," dedi. On gündür maruz kaldığın o romantik sözdü, esasında tiksindiğim bir sözdü. "Sana kahve getirdim." dedim, zoraki oluşan yumuşak gülümsemeyle.
Eliyle gel hareketi yaptığında, odaya tamamen girmiş oldum, masasına yaklaştım, kahveyi önüne koyduğumda, belime dokundu. Donup kalmıştım, gülümsememi soldurmadan sertçe yutkundum.
"Sen bana kahve mi yapmak istedin? Çetin öyle söyledi de." dedi, umutla.
İĞRENÇ YARATIK!
"Evet, madem evleneceğiz, kahve yapmam alış istedim." dedim. Yüzüne daha delici bir gülümseme gelmişti, belimi yavaşça okşadı, ardından bıraktı, masanın önündeki sandalye işareti etti. "Otursana." yavaşça ondan uzaklaştığımda bir tıkta olsa rahatlamıştım, sandalye oturdum.
Kahveden önce sudan bir yudum aldı, "Evlilik demişken, senin şu boşanma işini halledelim artık." dediğinde kalbim hızlı hızlı atıyordu, diğer elimi avucuma koyarak sımsıkı yumruk yaptım.
"Halledelim evet." diye onayladım. Ama halledilmemesi gereken bir meseleydi, eğer Kutay'la Siyam'ın işi bitmeden boşanırsam daha beteri olurdu, Siyam'la evlenirdim, bunu ASLA istemiyordum.
"Sen Kutay'ın imzasını taklit edebilir misin?" diye sordu. Kutay'ın imzası ezberimde vardı, ama rol yapmak zorundaydım.
Kafam karışarak alnımı okşadım, "Yok sanmıyorum, imzasını taklit edemem, evlenirken görmüştüm, o da aklımdan çıkmış." dediğimde memnuniyetsizlikle yumruklarını sıktı, gülümsemesi solmuş yüz ifadesi okunmuyordu, "Bu hiç iyi olmadı, Rojdan." dedi, sert bir sesle.
"Özür dilerim-" sözümü masaya vurarak kesti, irkilerek neredeyse oturduğum yerde zıpladım. "Sen kimseden özür dileyemezsin, sen benim müstakbel karımsın, Siyam Karahan'ın müstakbel karısısın, ancak sen özür diletirsin, dilemezsin, bende dahil." kafasını yavaşça eğdi, delici yeşil gözleri, ela gözlerimle buluştu. "Anladığını umuyorum." dedi, tehtidkar bir ses tonuyla.
İçimde bir ürpeti hissetmiştim, kalbim panikle hızlı atarken, rolümü oynamaya devam ediyordum. "Kesinlikle haklısın." dediğimde tekrar arkasına yaslandı. Kafamı duvardan tarafa çevirdiğimde gülümsemem solmuştu.
Ne demişler? Rolünü iyi oyna ki, kurban kendini efendi sansın.
Yüzümü aynı gülümsemeyi geri getirdim, bu sefer otuz iki dişim de görünüyordu.
"Seninle aynı fikir de olduğumuza sevindim hayatım." dedi. Kafamı sallamakla yetindim, gözlerimi ondan hiç ayrılmamıştı. Yavaşça fincanı parmaklarının arasına aldığında kalbimin teklediğini hissettim.
"Başka konuşacak bir şey yoksa, gideyim ben." dedim, birden bire. O uyuduktan sonra geri dönmek daha mantıklı geliyordu. Kalkmaya yeltendiğimde elini kaldırdı. "Otur, gitmiyorsun bir yere." diye emirvaki konuştu.
Tekrar sandalye oturdum, elimi kucağımda birleştirdim. Gözümün ucuyla kahveyi kokladığını gördüm
Hayır, hayır, hayır, fark etmemeli.
"Neden içmiyorsun?" sesimdeki paniği bastırmaya çalıştım. Siyam ise sadece kahveye bakıyordu. "Bu yaptığın kahve, benim sevdiğim kahve mi diye anlamaya çalışıyorum."
Yine ne saçmalıyordu bu?
Bu sefer gerçekten kafam karışmıştı, kaşlarım çatılmıştı, "Nasıl? Anlamadım da." dediğimde kahveden sonunda bir yudum aldı.
İşte o an, omuzlarım gerginliği gitmişti.
"Sizin içtiğiniz kahve ayrı, benim içtiğim kahve ayrı," dedi. Fincanı yavaşça masaya bıraktı, dirseklerini masanın üzerine koydu. "Benim her şeyim özeldir. Yediğim yemek, içtiğim su, takım elbiselerim, gardırobum... hatta kadın seçimlerim bile."
Kısaca Siyam her konudan yetersizdi, gözü doymazdı.
Düşündüğüm şeyi ona söylemeyecektim zaten. Arkama yaslandım, bir bacağımı diğer bacağıma attım, elimi dizime koydum, "Belli," dedim, egomla. Omuzlarımı dikleştirdim.
Cevabımı duyan Siyam'ın hoşuna gitmişti, sonuçta kendimi övdüğümü düşündüğümü düşünüyordu, ama aslında onu övmüştüm, seçimlerine bir nevi onaylayıcı bakmıştım.
Kahvesinden tekrar bir yudum aldı. "Bir daha ki sefere şekerli yapma, şekerli sevmem." diye uyardı. Oysa bilmediği bir şey vardı, o kahve de ilaç vardı.
"Tabi, öyle yaparım." diye onayladım. Kahveyi içmeye devam ederken gevşediğini gözlerime görmüştüm, yavaşça arkasına yaslanmış ağır ağır kahvesini içiyordu. "Yarın İstanbul'a gidiyoruz," diye uykuyla söyledi.
"İstanbul mu? Neden?"
"İş için, ama sende geleceksin." dedi. Hayır deme gibi bir lüksüm yoktu, kafamı salladım. "Bugün saat 1'de kuaför randevun var, iş ortaklarınm..." sözlerini tamamlayamadan kafası öne düştü gözleri yarı açık, yarı kapalıydı.
Yavaşça ayağa kalktım, topuklu ayakkabımın sesi mermer de yankılanırken sanki bir yırtıcı hayvana yaklaşıyormuşum gibi onun masasına yaklaştım. Öne eğildim, elindeki fincanı aldım, masaya koydum. "R-roj-" sözünü kestim, sahte bir şefkatle yanağını okşadım, avucuma sakalı battı, "Sssh, uyu bakalım. Çok yorgun duruyorsun."
Gözleri tam kapanmıştı, yanağı elime yaslandığında elimi hemen çektim. Yüzümde ki gülümseme solmuştu, gözlerim nefret ateşiyle yanarken, dudaklarım ince bir çizgi haline gelmişti.
Arkamı döndüğümde, gözlerim hemen üçüncü çekmeceye ilişti, hızla eğilerek çekmeceye baktım, ama bir sorun vardı.. Kilit lazımdı.
"Allah kahretsin!" diye mırıldandım. Kafamı çevirdiğimde gevşeyen, uyuyan onu gördüm. Aklıma tek çare geldi, ceplerine bakmak!
Bedenimi ondan taraf çevirdiğim de, tam önünde diz çökmüş oluyordum. Gözlerimi kapatıp açtım, ellerimi pantolonun ceplerine gitti, anahtarı bulana kadar iki cebine de bakmıştım.
Sonunda ikinci cebinden anahtarı çıkarmıştım, ama tereddüt'de etmiştim, anahtar farklı bir yerin olup olmadığını düşünüyordum.
Tekrar bedenimi çevirdim, titreyen ellerimle anahtarı denedim, deliğin içine gitmişti, çevirdim ve tık sesini duydum. Sanki o an dünyalar benim olmuştu.
Çekmeceyi yavaşça çektim, anahtarı hemen görmüştüm, ek olarak Leyla'la düğün fotoğraflarını gördüm.. Yine yanlarında Kutay vardı.
Görüntüyü silmek istercesine gözümü saniyeliğine kapattım, kafamı belli belirsiz şekilde oynattım.
Gözlerim açtım bu seferde gözüm kanla kurumuş eski bir yüzüğe ilişti. Yüzüğü aldım, içindeki isim yoktu L.K yazıyordu.
Leyla Karahan..
O isim beynimde yankılanmıştı, içime bir ürpeti gelmişti, yüzüğü tekrar yerine koymuştum. Ayağa kalkıp anahtarla tekrar kilitleyecekken bir şey fark ettim, düğün fotoğrafının altında bir fotoğraf daha vardı.
Düğün fotoğrafını kaldırdığım da, gördüğüm karşısında şok olmuştum, fotoğraf ellerimden kayıp gitmişti.
Çekmecenin içinde ki fotoğrafı aldım, benim çocukluk fotoğrafımdı.. küçük Rojdan..
Arkasını çevirdiğim de beyazdı hiç bir şey yazılmamıştı. Kaşlarım çatılmış, gözlerim dolmuş halde fotoğrafları yerine koydum.
Bedenimi ona çevirdim, "Aciz!" diye nefretle söyledim, duymamasına rağmen. Çekmeceyi tekrar kilitledim, anahtarı da yanıma aldım.
Yüzüne doğru eğildim. "Seni bitireceğim, bundan emin ol." dedim, karanlık bir ses tonuyla.
Anahtarları sütyenimin içine saklayarak çalışma odasından çıktım. Bakışlarımı sert olsa da gözlerim cam gibiydi, ağlamamak için yutkundum, parmağımı burun deliklerime sürttüm, burnumu çektim.
Siyam'ın yatak odasına doğru ilerlerken iki adamı karşıma çıktı, "Nereye gidiyorsunuz?" dedi, ilk adam.
Bakışlarımı sert tutarak ona baktım, kollarımı birbirine ağır ağır kavuşturdum. "Odama," diye yalan söyledim, sesimde hiç kuşku yoktu.
Adamlar birbirine tereddütlü bakış attılar, sert tepkimi gördükleri için ses çıkaramamışlardı. Kenara çekilip geçmeme izin verdiler.
Onlara bakmadan öfkeli yürüyüşümle koca koridorda ilerlemeye devam ettim.
Onun kapısının tam önünde durdum, kafamı önce sağa koridor çevirdim, kimse yoktu. Ardından kafamı sola çevirdim, orda da kimse yoktu, etraf sessizdi.
Yavaşça odanın kapısını açtım, topuklu ayakkabılarım ses çıkarmaması için çıkardım.
İki parmağımla topuklu ayakkabıları tutarken içeriye girdim. Odaya adım atmadan duvarların köşelerine baktım, çünkü bu önemliydi, kamera olabilirdi.
Kamera yoktu, evet gerçekten yoktu.
Sessizliğim odayı doldururken, kulaklarım kalp atış seslerimle doluyordu. Çıplak ayaklarla odaya girmeye başladım.
Oda'da arayacağım bir şey yoktu, yavaşça giyinme odasına yöneldim, kapıyı yavaşça açtım.
Kapıdan kafamı içeriye soktum, etrafı taradığımda sadece büyük dolaplar ve ortada takı ve aksesuarların olduğu bir ünite vardı.
Topuklu ayakkabılarımı kenara koydum, giyinme odasına girdim, kapıyı arkamdan kapattım.
Odan'nın içine bakmaya başladım. Burada ki asıl mevzu kasayı nerde bulacağımdı. Ah çetin ah, her şeyi söyledin onu mu atladın.
Önce saat ve aksusarların olduğu üniteyi özenle, dağıtmadan bakmaya başladım. Marka marka saatler, bileklikler, gözlükler, kravatlar, yaka, kol iğneleri vardı ve gizlenen silah ve bıçak. Bunların dışında hiçbir şey yoktu.
Gardırobun ilk bölümüne yaklaştım, orada sadece takım elbiseleri, gömlek, pantolon türleri vardı.
Yavaşça iç çektim.
İkinci bölüm geçtiğim de asla evde giymediği rahat tişörtlar, eşofmanlar, pijamalar vardı, ve yine kasa yoktu.
"Ah Çetin ah." diye kendi kendime mırıldandım.
Bunlar dışında iki bölüme daha baktım, son kısıma geçerken ümidimi yitirmiş halde onun kıyafetlerine bakarken, elim yanlışlıkla soğuk bir şeye dokundu.
Kıyafetleri yavaşça araladım, kasa tam karşımda duruyordu, hem şirfe hem kilit yeri vardı, bir değişikti.
Kıyafetlerin arasına girdim, sütyenimden anahtarı çıkardım, kilit deliğine soktum çevirdiğimde, otomatik robot sesine benzer bir ses çıktı, "Opening." kasa'nın kapağı kendiliğinden açıldığında gözbebeklerim büyümüştü.
İçinde tek bir şey vardı, tek bir şey. Evrak dosyası, gri ve mühürlü bir şeydi. Dosyayı elime aldığımda anlamlandıramadım, koca dosyanın içinde sadece bu vardı.
Dosyayı ünitenin üzerine koydum, kasayı tekrar kapattım. Üniteye yaklaşarak mühürlü dosyanın mühürünü söktüm, belgeleri içinde alacakken tanıdık bir ses beni durdu.. Valerria!
Belgeleri tekrar dosyaya koydum, kapıya yavaşça yaklaştım, sesi henüz anlaşılmaz ve boğuk geliyordu. Anahtarı hemen sütyenime tekrar koydum, kolunu kapını kavradığımda yatak odasının kapısı açılmıştı.
Elim hemen ağzıma gitti, kapıya sırtımı yasladım, nefesimi bile tutmuştum.
Topuklu ayakkabılarım dışarda kalmıştı, hayır, hayır, Allahım nolur fark etmesin!
İtaylanca ve isyanyolca karışık biriyle konuşuyordu, konuşanları anlamasam da hararetli bir konuşma geçtiğini algılamıştım.
Valerria konuşmaya devam ettikçe telefonla konuştuğunu anlamıştım, topuklu ayakkabıyı görmemesi için dua ediyordum. Çünkü böyle bir işe bulaştıysan geri dönüşü yoktur, ya ölüm ya kurtuluş.
Valerria'nın aniden sesi yükseklediğinde irkildim, elimi daha sıkı ağzıma kapattım, öyle sıkı bastırmıştım ki dişlerimi dudaklarıma batıyordu.
En sonunda topuklu ayakkabıyla odadan çıkış sesini duymuştum, elimi ağzımdan çektim, nefes nefese korkmuş halde öylece duruyordum.
Anahtarları çıkardım, dosyanın içine koydum. Titreyen elimle kapıyı açtım yüzümü yarısını kapıdan çıkardım, etrafa baktığımda kimse yoktu.
Kapıdan çıktım topuklu ayakkabılarımı aldım hızla odadan dışarı çıktım, ayakkabılarımı giydiğim esnada koridor da Çetini gördüm. "Beni takip et," dudaklarını oynatarak sessizce söyledi.
Dosyayı karnıma bastırarak hızlıca onu takip ettim, ara sıra etrafa bakıyordum, sonunda buluşma yerimiz olan tenha odaya girdik, gerilen omuzlarım yavaşça indi.
Çetin arkamızdan kapıyı kilitledi. "Belge," elini uzattığın da belgeyi ona uzattım, hemen aldı. "Çetin," diye seslendim.
"Efendim Patron," yalnız kaldığımız da hep bana patron derdi. "Bu dosyanın içinde ne var?" diye süpheyle sordum.
"Patron istediği zaman açıklar," diye düz cevap verdi. Kollarımı birbirine doladım. "Bende senin patronunum." dedim.
Çetin onaylarcasına kafasını salladı, cebinden dinlenmeyen telefonu çıkardı, parmakları ekran da oynamaya başladı. "O zaman söyle, Çetin. Bu belgeler ne?"
Çetin aniden telefonu yüzüme tuttu.. Kutay'ın numarası yüzüme çarptı, arıyordu. "Aç," dedim, kayıtsız sesle.
Çetin telefonu açtı, konuşmaya başladı. Ben ise yere bakıp konuşmasının bitmesini bekliyordum. "Evet patron, belgeyi aldık, gün içinde sana ulaştıracağım." dedi.
Kutay'ın konuşmasını duymazken, Çetin'nin kaşlarının çatıldığını gördüm, ara sıra kafasını hafifçe indirip, kaldırıyordu.
Aniden telefonu bana uzattı. "Patron sizinle konuşmak istiyor." dediğinde duraksadım, yüzüm soldu, ciddiyetimi koruyarak boğazımı temizledim, bakışlarımı hızlıca kaçırdım, "Senden aldı bilgiyi, konuşmayı kısa kes." dedim, kayıtsızca.
"Başka konu. Bengi ve Baran."
Dediğini duyunca kalbim hızla atmıştı, günlerdir onlardan haber alamamıştım, telefonu hemen elime aldım. "Konuş, vaktim yok." dedim, aceleyle.
"Baran vurulmuştu, iyileşti. Bengi de aç susuz kaldığı için hastanelik oldu o kadar." diye açıkladı. Rahatlasam mı, yoksa endişemi etsem bilemedim. "Şimdi nasıllar? Tahminimce onlar evdedir şu an." sesimdeki duyguyu bastırmak için sertçe yutkundum.
"Gayet iyiler."
İşte bu duyduğum en iyi şeylerden biriydi, en azından onlar iyiyidi.
Kendimi hızla topladım, sertçe yutkundum, duruşumu dikleştirdim. "Başka bir şey yoksa kapatıyorum," dediğimde ses gelmemişti, tam kapatmak üzereyken "Dur." dedi.
"Kuaför gidecekmişsin," dedi, birden bire. Onu ne alakadar ederdi ki? "Sadade gel." dediğimde öfkeyle iç çektiğini duydum. "Benimle düzgün konuş, Rojdan."
Sinir bozucu bir kahkaha attım. "Niye? Sözlerine yaralayacak mısın?" dediğimde duraksadım, bir cevap bekledim ama gelmemişti. "Yaralayamazsın."
"Sus!" diye tiz bir şekilde bağırdı. Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. "Beni dinlemek zorundasın, yoksa o cehennemden kalırsın!" sözlerine aynı öfkeyle devam etti.
Korktucu bir sakinlikle telefonu kulağıma bastırdım. "Mhm," diye onayladım, sözlerine devam etmesi için. Öfkeli nefes alış verişlerini duyarken sözlerine devam etmiştim, "Kuaför gitmeyeceksin, atacağım konuma gel dosyayı bana getir."
Yüzümde onu göremediği alaycı soğuk bir gülümseme yerleşti. "Kutay sana bir şey söyleyeyim mi?" dediğimde cevap vermedi, tam cevap verecekken sözünü kestim. "Siktir git." diye üstüne basa basa söyledim, o buzlar kadar soğuk ses tonumla.
Cevap vermesine fırsat vermedwn telefonu kapattım, kafamı kaldırdığımda Çetin'nin bembeyaz yüzünü gördüm, şaşkınlıktan onun bile rengi solmuştu.
Kutay seni düşünüyorum da, acaba şu an ne haldesin? Seni teselli edecek biri de yoktur.
Çetinin karnına telefonu bastırdım, o telefonu aldığında elimi çektim. "Arabayı hazırla, müstakbel kocamın parasını yiyeceğim." dedim, bundan keyif alarak. Çünkü biliyordum kelimelerim, cümlelerim, nefes alışlarımı dahi Kutay'a söylüyordu.
Çetin tepki veremeden, odanın kilidini açtım. Dışarıya çıktığımda koridor da yavaş yavaş, yaylana yaylana yürüyordum, keyifle ıslık çalıyordum.
Odama girdiğim de, yatağa oturdum. Topuklu ayakkabılarım tekrar çıkardım. Ayağa kalkarak gardıroba yaklaştım, kombin seçmeye başladım, hemde keyifle.
KUTAY KARAN ASLANBEY
Nefes al, nefes al, nefes al Kutay.
Bunu sayısız kez kendime tekrar etmiştim. Yatakta uzanmış, yüzümü ellerimin arasına almış, öfke ve hayal kırıklığıyla inip kalkan gögüsümü sakinleştirmeye çalışıyordum.
Yüzümü elimden çektiğimde telefonumu gördüm. Hırsla telefonu kavradım, duvara fırlattım, bir gümbürtü ile telefon saniyeler içinde paramparça olmuştu. "Siktir gitmiş," diye homburdanarak tekrar ettim. Çenem kasıldığı için düzgün konuşamıyordum. "Ulan asıl sen siktirip olup gittin, onun sözüne inanip gittin ya amına koyayım!"
Evet, evet kendi kendime tavanla konuşuyordum.
Yatakta doğruldum, ayaklarım yere sallandı, daraldığım için gömleğimin iki düğmesini açtım. Elimi saçlarımın arasına geçirdim, sol elimle saçlarımı sıkarken sağ elimle kafamı hafifçe vuruyordum.
11 gündür aç, sussuz, uykusuzdum. Bazı şeyleri hazmedemiyordum.
Ellerimi saçlarımdan çektim, avuçlarıma bakarak Siyam'ın kanın terkrar ve son kez elime bulaştığını düşündüm. Bu düşünce beni avutan tek şeydi.. içimdeki korku bir tufan gibi büyürken tutunduğum tek umut, tek avuntuydu.
Ne kardeşimin bir arabanın içinde vurulması engel olmamıştım, ne de bir zamanlar çok sevdiğim karımı o adamın ellerinden kurtaramamıştım.
Bitmek bilmeyen düşünceler.
Gözlerimi sımsıkı kapattığımda tek bir kişinin yüzü aklıma geliyordu.. Rojdan.
ROJDAN, ROJDAN, ROJDAN.
"Hay sikeyim böyle işi." diyerek gözlerimi tekrar açtım. Duvara baktığımda evlilik fotoğrafımızı gördüm, bu fotoğrafı ben kendim astırmak istemiştim, daha iki gün önce gelen bir fotoğraftı. Rojdan'a süpriz yapacaktım, nasip olmadı.
Zaten bir çok şey nasip olmadı.
Ayağa kalktım, fotoğrafı duvardan indirdim, çerçeveyi duvara çevirdim yere koydum. Boğazımda bir yumru hissetim, sertçe yutkunsamda geçmedi.
Kapı çalmaya başladığında düşüncelerden boğulma hissim bitmişti, kapıya dönmeden. "Gel," dedim.
Kapı yumuşak bir sesle açıkladı, yatağın ucuna bir tepsi konulduğunu kulaklarım işitti, annem veya Sevgi, Fadik sanmıştım. "Çıkabilirsin."
Boğaz temizleme sesi işittim. "Benim, Nazo." dediğinde donup kaldım, bu kızın benim odamda ne işi vardı?
Ellerimi ceplerime attım, bedenimi çevirdim. "Nazo, hayırdır? Ne işin var senin burda?"
Nazo otuz iki diş gülümsüyordu, utanmış gibi yaparak yavaş adımlarla bana yaklaştı, aramızda bir adımlık yer kalmıştı. "Seni görmeye geldim, teyzem iyi olmadığını söyledi Kutay," bir abi demesini beklemiştim, ama dememişti. Elini yavaşça koluma koydu, şefkatle okşadı.
Bu his hiç hoşuma gitmemişti, ben onun abisi yaşındaydım, üstelik evliydim.
Bileğini kavrayarak, kolumdan elini çekmiş oldum. "Abi. Kutay abi." diye söylediğin düzelttim.
Nazo'nun gözleri cam gibi olmuştu, yani yaşlarla dolmuştu. Durmadı, durmuyordu.
Elini bu sefer kalbime koydu, dokunuşuyla irkildim, elimden bileği kaydı. "Ben seni abi olarak görmüyorum, hiçbir zaman da görmedim." bir adım yaklaştı. "Ben seni 15 yaşından beri seviyorum."
Ne?
Geri adımlar atarak, elini gögüsümden çektim, onun kalbi daha da çok kırılmıştı, bakışlarından, yüz hatlarından anlıyordum. "Ben senin abin yaşındayım Nazo, sen daha 19 yaşında gencecik bir kızsın. Karşına gerçekten seveceğin başka kişiler çıkar."
"Kutay-" dediğinde sözünü elimi kaldırarak susturdum. "Kutay abi," diye tekrarladım. Tepsiye yaklaşarak, tepsiyi aldım ellerine verdim. "Sen çıksan iyi olur, yanlış anlaşılma çıkmasın." diye duvar gibi sesimle söyledim.
Nazo tepsiyi alıp çıkarken omuzunun sessiz hıçkırıklarla titrediğini görebiliyordum. O daha benim gözümde çocuktu, ben de onun abisiydim. Farklı bir şey asla olamazdı. Hem.. evliydim ulan ben!
BENGİ KARAŞAH
Hastaneden çıkalı 8 gün olmuştu, hiç mutlu değildim, bir yandan çok mutluydum. Baran iyileşmişti, babam ilişkimizi şimdilik onaylıyordu. Evin sessizliği, gerginliği ve Rojdan'nın hala olmaması tedirgin ediyordu.
Koskoca 11 gün, hiç haber yoktu!
Göktuğ abi her yerde kardeşini arıyordu, gece gündüz sadece Rojdanı aramak için mücadele ediyordu.. Baran ve Miran ise abisinin aksine yengesi bulmak için Göktuğ ile çabalıyordu.
Ah yengem kadersiz yengem, ne gecesi belli, ne gündüzü belli olmamıştı. Ne annem ne babannem destek olmuyordu, annem ne derse dersin ben,Zulal ve İnci yenge destek olmaya çalışıyorduk... Amca ise Göktuğ abiyle birlikte uğraşıyordu, sonuç yoktu, aşiret Rojdan'ı namussuz olarak adlandırıyordu.
Nankör insanlar.
—
Odamda dalgın dalgın makyaj yaparken, telefonuma tanımadığım bir numaradan mesaj geldi. Başta önemsemedim, basit bir dolandırıcılık sms diye düşündüm, ama tekrar mesaj geldi.
+9052*****: Sizinle konuşmamız gerek.
+9052*****: Çetin, ben.
Her bir mesajı okurken elim titredi.. Çetin, o depo da kalırken, ama Baran'nın araba vurulduğu sırada olmayan Çetin.
Bengi: Yanlış numara.
+9052*****: Olmadığını biliyorum, kuzen.
Bengi: Kuzen mi? Ne bok saçmalıyorsun sen? Engelliyorum.
+9052*****: DUR.
+9052*****: ENGELLEME, DUR.
+9052*****: BEN ROJDAN, YEMİN EDERİM.
+9052***** sizi arıyor.
Duygu birikmesinden alt dudağım titremeye başladı, gözlerim dolmuştu, biri benimle dalga geçiyor herhalde diye düşünerek inanamadım, çağrıyı reddetim.
+9052***** sizi görüntülü arıyor.
+9052*****: Aç lütfen, yemin ederim benim, yalan söylemiyorum!
Titreyerek yeşil tuşa bastırdım, o an gözümü kapatmıştım, "Bengi," dedi, o tanıdık ses.. Rojdan..
Gözlerimi hemen açtım, ağlayan Rojdan'ı görünce ağlamaya başladım. "Rojdan sen nerdesin? Sen nerdesin!" dedim, özlem dolu. Rojdan hıçkırıkların arasından gözyaşlarını sildi. "Ben şu an bir kuaför'ün tuvaletindeyim, zamanım kısıltı."
Son söylediğini duymadan önce aklımdan binbir soru vardı. "Sadece beni dinle Bengi," dedi. Kafamı sallamakla yetindim. "Daha yeni Baran ve senin sağlık durumunla ilgili şeyler öğrendim, dayanamadım aradım. Siz iyi misiniz?"
"Evet, biz iyiyiz. Annen, baban, abin iyi değil Rojdan." dediğimde duygudan titreyen alt dudağını ısırdığını gördüm. "Sadece şunu bil, onlara da aradığımı söyleme ama şunu söyle: Her şey bu zalimliğin bitmesi için, canımızı yakanların canın yakacağım." dedi.
"Yapma, geri dön. Zaten o it kocan da Allah katında hesap veremeyecek. Ne olursa olsun bir yol bul, dön."
"Baran nasıl vuruldu?" diye konuyu geçiştirdi. Ah Rojdan Ah..
"Net hatırlamıyorum, Çetin denen o herif bizi bir arabaya bindirdi, sanırım orada ki adamlar vurdu." diye açıkladım. Rojdan kafasını sallayarak onayladı, yüzüne acı bir tebessüm yerleştir. "Anneme iyi bak, sizi çok seviyorum. Özellikle annemi çok özledim, ona evlat ol Bengi.." dediğinde gözyaşlarımı yüzümden tamamen akmıştı.
"Aptallık etme Rojdan, bak söyle yerini. Baban abin gelsin alsın seni.." telefonun ekranı karardı, telefon kapanmıştı..
Hemen tekrar aynı numarayı aradığımda, engellendiğimı fark etmiştim..
Elimi ağzıma kapattım, boğuk hıçkırıklarla ağlamaya başladım.
ROJDAN ASLANBEY
Telefon kucağımda duruyordu, yere oturmuş, zar zor akan gözyaşlarımı siliyordum.. Artık ağlamak bile haramdı.
Merakımı yenik düşüp önce mesaj atmıştım, sonra aramıştım. Aptallığımda nirvana yapıyordum.
Ayağa kalktım, elimde sımsıkı tuttuğum telefonla ayna karşısına geçtim, yavaşça yüzümü su çarptım. Sıkışan kalbimi yavaşça okşadım.. geçmezdi, geçmeyecekti.
Tuvaletin kapısı çalınınca irkildim, omuzlarım gerildi. "Rojdan Hanım, kuaför hanım sizi bekliyor." Siyam'ın adamının sesiydi.
Yüzüme sahte bir gülümseme takındım, tuvaletten çıktığım da iki adamda kapı da bekliyordu zaten. "Bana Çetin'i çağırın."
Adamlardan biri dışarıya giderken diğeri benimle kalmıştı. Beni bekleyen kuaför yaklaştım, sandalye oturdum, Valerria'da gelmişti, o da yanımda oturmuş saçlarını boyatıyordu.
"Hoşgeldiniz Rojdan hanım," dedi kuaför. Sahte gülümsemeyle kafamı salladım. "Saçlarınıza ne işlem yapmamı istersiniz?" diye sorduğunda gözlerim dalıp gitmişti.
Kutay'ın saçlarımla ilgili söylediği söz aklıma gelmişti, o an aniden aklıma gelmişti, genellikle düşünmemeye çalışırdım... ama belli ki en ufak şey tetikliyordu.
Bakışlarımı kadına kaydı. "Kızıl istiyorum. Koyu kızıl, ona göre hazırlayın." dedim. Kadın saçlarıma dokundu, gülümsemesini bozmamaya çalışarak şaşkınlığını gizledi. "Yaparız tabi ki, ama saçınız görüyorum ki orjinal sarı, çok güzel bir renk. Bence bozmamak lazım."
"Ben istiyorum."
Kadın net tavrımı görünce sustu, "Ben o zaman boyayı hazırlayıp geliyorum." diyerek boyayı hazırlamaya gitti. Son kez sarı saçlarıma dokundum. Saç denilen şey anıları hatırlatırmış inanmazdım ta ki başıma gelene kadar..
Saçlarıma son kez bakarken Çetin kuaför girdi. Yavaşça yanıma yaklaştı. "Benğ çağırmışsınız," dedi. Telefon oynamakla meşgül Valerria baktım, sonra Çetin'e. "O iş ne oldu?" diye fısıldadım.
"Kopyasını çıkardık, kasaya koyduk, anahtarları yerine koyduk." diye sessizce açıkladı. Onaylayıcı şekilde kafamı eğdim kaldırdım. "Başka bir isteğiniz var mı?"
"Var. Bana bir leptop bul." dediğimde o da aynı şekilde kafasını salladı. Telefonı deri pantolonumun cebinden çıkardım, avucuna belli etmeden koydum.
Çetin bozuntuya vermedi, telefonu cepledi. Yanımdan uzaklaşarak gitti.
~~~~~~~~~~~~~~~
Malikaneye yani altın kafese geri dönmüştüm. Boy aynasının önünde bir zamanlar sarı ama şimdi koyu kızıl olan saçlarıma baktım, yavaşça saçlarımı okşadım.
Derin bir nefes alarak rahatlamaya başladım, kamera olduğu için duygularımı tam yaşamıyordum.
Aniden bebek ağlama sesi ve Siyam'ın memnuniyetsiz sesi kulaklarımı doldurdu. Ruh hastası herif.
Odamdan yavaşça çıktığımda, Valerria'nın kucağında ağlayan Pamir'i gördüm ve karşılarından bu durumdan memnun olmayan Siyam'ı gördüm. "Bir çocuğu susturamadın Valerria! Şu yaratığın sesine uyandım."
"Özür dilerim efendim, anne-" Siyam, Valerria'nın konuşmasına izin vermeden parmağını kaldırdı. "Sustur şunu!" diye bağırdı. Bağırmasıyla bebek daha çok korkmuştu.
Koruma içgüdüsüyle koşarak yanlarına gittim, Pamir'i hemen kucağıma aldım. "Tamam, yeter. Ben bakarım, çocukları severim, yiğenim var."
Siyam sinirle elini saçlarının arasına geçirdi, bana hiçbir şey diyemiyordu, çünkü biliyordu itirazları işe yaramazdı. Yenilmiş gibi geri çekildi, yatak odasına gitti, kapıyı sertçe kapattı.
Valerria minnetle bana bakıyordu "Grazie (Teşekkür ederim)" dedi. Sadece gülümsedim, ağlayan Pamir'i sımsıkı sardım. "Gideyim ben odaya." dedim.
Fazla konuşmadan, odama doğru yol aldım, yavaşça kapıyı kapattım. Yatağa oturdum, bana kocaman gözleriyle bakan Pamir'e baktım.
Yavaşça kat kat örtülen battaniyeleri üstünden çektim. "Sen bu battaniyelerden sıkıldın değil mi? Oy kıyamam kuzum.." diye mırıldandım.
Battaniyeleri üstünden çektim, yavaşça yatak başına yasladım, bacağımı yatağa uzattım. Pamir kollarımın arasındaydı, ağlaması bir nebze durmuştu. "Anneni özledin, değil mi?" dediğimde anlıyormuş gibi alt dudağını büktü. "Çok haklısın, herkes annesini özler.." 'bende dahil' diyemedim..
Pamir yumruk olan elini gögüsüme koydu, koyu kahve saçlarını yavaşça okşamaya başladım, dokunuşlarımla gözlerini yavaşça yarıya kadar kapattı. "İnşallah annen'e kavuşursun, miniğim.." diye fısıldadım.
Alnın tüy kadar hafif bir öpücük kondurdum. Gözlerini açtım, gözlerindeki masumluğu, parlamayı görünce gözlerim doldu. "Sana ninni söyleyeyim mi?" dediğimde gülümseyerek, ufak kıkırdama çıkardı.
"Uykundan uyanmış.. gülermiş, bakarmış.." ninniyi söylemeye başladığımda Pamir gözlerini tam kapattı. "Annesi onu çok öpermiş, severmiş.. okula gidermiş, yazarmış, çizermiş.."
Ninni'nin her sözünde boğazımda daha çok yumru hissediyordum..
"Babası onu çok öpermiş, severmiş..." gözümdeki yaş, Pamir'in tam gözaltına damlamıştı yavaşça sildim ninni söylemeye devam ettim. "Annesi onu çok öpermiş, severmiş.. okula gidermiş, yazarmış, çizermiş.."
Yumuşak sesim onun uykusuna teslim olmasını sağlamıştı, yavaşça yatağa uzandırdım üzerine ince bir battaniye örttüm, yatağa yanına yavaşça uzandım. Onun huzurlu yüzünü izlemeye başladım...
Yavaşça esnemeye başladım. Gözkapaklarımı açık tutmaya çalışsam da günün yorgunluğu ve duygusal karmaşam birbirine karışınca üzerime yorgunluk çökmüştü yavaşça Pamir'e sarılarak uykuya daldım.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Sabah kendimi İstanbul havaalanında bulmuştum, Siyam elimi sımsıkı tutuyordu, arka da adsmları vardı. Genel olarak sessizdim.
Siyah lüks bir arabaya bindik. Dün çalışma odasında görüştüğümüzden beri görüşmemiştik onunla.
Elimin eklemlerini okşarken bakışlarını benden hiç ayırmıyordu, öyle ki artık rahatsız olmuştum. "Rojdan," diye seslendi sonunda.
"Efendim?" diye karşılık verdim. Elini yavaşça elimden ayırdı. Tek kaşı çatılmıştı. "Dünden beri konuşamadık," eliyle bir tutam saçımı aldı, yavaşça özenle okşadı. "Yakışmış."
Dediği şeye zoraki bir gülümsemeyle karşılık verdim. Gülümsememi fark edince saçlarımı kavradı yüzünü yüzüme yaklaştırdı. "Düzgün gülümseme." Dengesiz tekiydi resmen.
Korkuyla yutkundum, bileğini yavaşça kavradım, sıkı tutuşu saçımdan uzaklaştırdım. "Anladım. Ben biraz yorgunum da ondan oldu." dediğimde memnuniyetle gülümsedi, sertçe elimi tuttu. "Seni otele bırakacağım, benim işim var."
Sonunda rahat nefes alabildim, ondan bir kaç saat ayrı kalmak bile benim için muzzamdı. "Tamam, ben oda da takılırım." dediğimde onaylayıcı şekilde kafasını sallamakla yetindi.
Otelin tam önünde durduğumuzda elini, elimden ayırdı. Bakışlarını koluma yönelttiğini gördüm, parmaklarıyla elbisemin askısına dokunduğunda dokunuşundan irkilmemek için nefesimi tuttum. O ise elbise askısını omuzuma çekti. "Askın düşmüş," dedi.
"Anladım." dediğimde yanağıma sert bir öpücük kondurdu. Yüzüm hafifçe eksimişti ama hemen bunu maskeleyerel gülümsedim.
Parmağı ile yanağını gösterdi, göz kırptığını gördüm. Açıkça öpücük istiyordu.
Nefesimi tekrar tuttum, kafamı yüzüne doğru eğerek yanağına kaçamak öpücük kondurdum, hemen geri çekildiğimde bana sarıldı. "Seni özleyeceğim." dedi, sesindeki şefkatten irkilmiştim.
Korkudan titreyen elim sırtına gitti, mümkün olduğunca korkumu gizledim, yavaşça okşadım. "Bende seni özleyeceğim." diye yalan söyledim. Yüzüm iğrenmekten ekşimişti.
Ben ve Siyam'ı özlemek? Saçmalık.
Geri çekilmeye başladığında, yüzüme her zamanki takındığım gülümsemeyi takındım. Elimi üstüne ufak bir öpücük kondurdu. Aniden araba tıklaması o anı bozmuştu. Siyam okunmayan bir ifadeyle cama baktım. "Bütün eşyaları götürdük efendim." dediğinde Siyam'a iğrenmiş bakışlar atıyordum.
Bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerim mecburen yumuşadı. "Hadi bakalım, akşam yemeğinde görüşüyoruz." dedi. Gülümsememi bilerek genişlettim, elini yavaşça okşadım. "Görüşürüz." dediğimde şöför araba'nın kapısını açmıştı.
Arabadan indim, son kez ona el salladım. Güneş gözlüğümü takarak, arkamda gereksiz iki korumayla otele girdim.
Her işi onun adamları halletmişti, odamın kapısının önüne geldiğimde kartla kapıyı açtım. Bıkkınlıkla iç çekerek içeriye girdim. Kapıyı kapattım ve yanlızlık! Sonunda!
Güneş gözlüğümü çıkardım, çantamla beraber yatağın üzerine attım. "Iyy, şu elimi, dudaklarımı, yüzümü yıkamam lazım." diyerek parmaklarımı iğrenerek dudaklarıma sürdüm, rujum parmaklarıma bulaştı. "En iyisi duş almak.
Topuklu ayakkabılarımı çıkardım, rastgele arkama attım. Banyo rahatça yaklaştım, kapının kolunu kavradım kapıyı açtığımda, gözlerim faltaşı gibi açıldı.
Kutay.
Gömleğinin kollarını açmış, tezgaha yaslanmış beni bekliyordu. "Ooo, karıcım gelmiş." hızla içeriye girdim, öfke bedenimi hemen sarmıştı. Başım ağrıyormuş gibi alnımın ovdum. "Senin burda ne işin var?" dediğimde dudağın kenarı kıvrılmış, neredeyse eğlenceyle bana bakıyordu. "Karım telefonuna bakmıyor, bende dedim ki madem karım, müstakbel kocasıyla tatile çıkmış onu ziyarete edeyim."
Ağzıma hava doldurdum, sıkıntı bir şekilde geri verdim. "Ben kimseyle tatile çıkmadım, beni peşinden sürükledi." onu iterek tezgaha yaklaştım, peçete alarak suda ıslattım dudağımı silmeye başladım. "Tabii, karım, müstakbel kocasıyla iş seyahatine gitti." diye düzeltti.
Üst dudağımı ısırdım, bedenimi ona çevirdim, kolumu diğer koluma dolamıştım. "Sen salak mısın?" diye çok içtenlikle söylediğimde rahat pozisyonu gergin hale gelmişti. "Sen dedin bana, güvenin kazan, güveni kazan. Şimdi hesap mı soruyorsun?!"
"Ben senin kocanım." tek yaptığı açıklama buydu. Dudaklarımdan ufak 'kıs' sesi çıktı, "Şu hitapları bir bıraksak artık, ne sen benim kocam olabilirsin, ne de ben senin karın olabilirim." bir yandan dudaklarımı silmeye devam ediyordum.
"Sen benim soyadımı taşıyorsun," diye homburdandı. Büyük bir kahkaha attım, omuzuna hafifçe vurdum. "Acaba senin imzanı hatırlayıp, senin yerine imza mı atsam? Nasıl fikir? Soyad'da silinir." tekrar vurmadan önce bileğimi kavradı, beni kendine çekti, aramızda mesafe denen şey yoktu. "Ne diyorsun lan sen?" dedi, karanlık bir sesle.
"Hani sen benim boşayacaktın ya, ben acaba Siyam'ın aklına uyup erken mi davransam diyordum. Onınla evlenir, o ölünce mirasına konardım." dediğimde diğer bileğimi kavramasıyla, kapıya beni sertçe bastırdı, iki bileğimde kapıya kafamı hizasında duruyordu.
"Bir daha o kelimeleri söyle, o herifi çıplak elle öldürmezsem orusbu çocuğum!" bileklerimi uyarırcasına sıktı. "Bırak beni, Kutay!" diye bağırdım. Bileklerimi kurtarmak için kapıdan uzaklaştırmaya çalıştım, daha sert bastırdı.
Gözlerinde yanan ateşi derinden hissedebiliyordum.. bu ateş öfke miydi yoksa başka bir şey miydi?
Öfkeli nefes alış verişi yüzüme çarpıyordu, "Beni duydun mu?" diye tekrar etti. Yüzümü inadına onunkine yaklaştırdım. "Ben eski Rojdan değilim, şimdi beni bırakıyorsun." dediğimde gözlerini kıstı, sonunda gözleri saçlarıma kaydı. "Naptın lan?" diye mırıldandı.
"Boyattım." dedim. Onun sözleri tekrar beynimde yankılanırken, sertçe yutkundum. "Neden, lan neden? Neden kıydın güzelim saçlarına?" dediğinde gözlerimi kapattım, o an tekrar aklıma geldi ve dudaklarımdan aynı sözler çıkmaya başladı, "Senden nefret ediyorum, o gözlerini, saçlarını, kokunu hepsiden artık nefret ediyorum."
Aniden dudaklarımda onun dudaklarının sıcaklığını hissetiğimde, donup kaldım. Bileklerimi serbest bırakmıştı, bileklerim yavaşça yere kaydı.
Öpme hamleleriyle dilini ağzımın içine soktu, kollarını belime o kadar sıkı doladı ki, geri çekilmem mümkün olmamıştı. Dili ağzımda dans ederken, bedenini bedenime bastırdı, kapının kilit sesini işittiğimde dudaklarına inledim, bu inlememi dudaklarıyla yuttu.
Geri çekildiğinde ikimizde nefes nefese kalmıştık, uyluğuma dokunarak, bükülmesine sebep oldu, beni tezgaha oturttu.
Alnımı alnına dayadığında birbirimizin nefesi, birbirine karıştı, "Ben senden nasıl nefret edebilirim ki? Şu dudakları tattığım ilk günden beri aklımdan çıkmıyor," bu sefer yumuşak öpücük kondurdu.
"K-Kutay." diye boğuk sesle fısıldadım. Elim belimden kalçama gitti, yavaşça okşamaya başladı. "Bir şey söyle, dur de, bir şey de, ne olur.."
İşte o an anladım, karar anı sırası bendeydi, bedenimi saran sıcaklığı hissediyordum, karşı koyamıyordum.
"Durma," diye fısıldadım. Aniden tekrar tutkulu öpücükle dudaklarımı yakaladı, elbisemin askısını indirmeye çalıştı, "İnmiyor bu!" diye isyan etti. Kolumu boynuna doladım, dudaklarına doğru inledim. "Yırt." diye mırıldandım onu öpmeye devam ederken.
Hiç durmadı, elbisemi tamamen kavradı, tek hamlede ortadan ikiye ayırdı, elbise bedenimden kayarken, öpücüğü aniden kesti.
Ellerimi tezgaha koydum, mermeri sertçe sıkıyordum. Bakışlarıyla bedenimi süzdüğünü gördüm, eli boynumdan başlayarak, önce omuzlarıma, ardından gögüsüme gitti, yavaşça sıkıp okşadı. Her dokunuşu dudağımı ısırmam, ıslanmama neden oluyordu.
Eli en sonunda iç uyluğuma kaydı, tehlikleli şekilde parmağıyla tenimi okşamaya başladı. "Kutay, çıkar şunu." dediğimde tereddütsüz kilotumu çıkardı, banyonun bir köşesine attı.
Bir eli tehlikeli şekilde iç uyluğumu okşarken, diğer eliyle saçlarımı sertçe kavradı. Dudaklarımdan düşük bir inilti çıktı, zevk dolu bir inilti.
"Kadınım.." dedi, boğuk sesle. Parmağı iç uyluğumdan vajinamı bulduğunda, nefesimin kesildiğini hissettim. "Sen benim kadınımsın, onun olamazsın, şu ıslaklığa bak.." dediğinde gözlerim alt tarafa kaydı, o halde görmek beni daha da zevke sokmuştu.
Kaçlarımı yavaşça oynattığımda, parmağını girişime soktu, yüksek bir inilti çıkardım. "Kutay.. Kutay.." parmakları içimde ritmik bir şekilde devam ederken, saçımı daha sıkı tuttu, boynumu baştan aşağa diliyle yaladı.
Bir parmak daha soktuğunda nefes kesilmişti, alt dudağımı ısırdım. O ise boynumu sertçe ıslak bir şekilde öpmeye başlamıştı, ardından ısırmaya başlamıştı. "Ben senden asla nefret edemem," diye mırıldandı. Parmaklarını daha sert bir şekilde oynatmaya başladığında tekrar inledim. "Günlerdir uyuyamıyorum, amına koyayım, uyuyamıyorum. Sen. Sadece sen."
Saçlarını kavradım, zevkten sıkıca sıktığımda o da zevkle hırladı. "Daha çok sık, vur bana." diye mırıldandı. Dudakları meme ucumu bulduğunda saçlarımı bıraktı, bir eliyle diğer gögüsümü yoğururken, meme ucumu öptü, ardından emmeye başladı.
Dokur noktasına yaklaştığımı hissediyordum, bedenime gönderdiği her dalga, onun saçlarını daha sıkı çekmeme inleneme neden oluyordu.
"Kutay, ben boşalacağım." diye nefes nefese söyledim. Bir poh sesiyle meme ucumu bıraktı, aniden parmaklarını içimden çektiğinde, boşluk hissettiğim için inledim.
Yere eğildim, hiç uyarı da bulunmadan, yüzümü bacaklarının arasına gömdü. Dilini sıcaklığını hissettiğimde bedenim zevkten yanıyordu, sırılsıklam olmuştum.. bu yaptığı tarif edilemezdi..
Dili klitorisime değdiğinde gözlerim zevkten kararmıştı, tutunacak yer arıyordum. "Deli oluyorum.. deli oluyorum." diye inlediğimde o da aynı inlemeyle karşılık verdi. Tezgaha sımsıkı tuttundum, eklemlerim bembeyaz olmuştu.
Yavaşça girişimi yaladığını hissetiğimde, sırtım kavizlendi. "Ahh." diye inledim. Dilini girişime soktu, ritmik bir şekilde hareket ettirmeye başladı. "Hadi, kocan senin tadına varsın.. hadi kadınım.." diye mırıldandı, ritmik bir şekilde dilini oynatırken.
Son noktaya varmıştım, kasıldığımı hissettim, bu sefer tezgah yerine tekrar saçlarını çekmeye başladım, o da inledi. "B.." sözümü tamamlamadan zevk sularım onun ağzını doldurmaya başlamıştı.
Hepsini yutmasını gördüm, boğazı hiç yorulmadan yutuyordu, hiç düşünmeden bunu yapıyordu. Bir tap düştüğümde arkama yaslandım, tamamen çırılçıplaktım.
Kutay ayağa kalktı, beni süzdü, dudağıma hafif bir öpücük kondurdu. Pantolonun sabırsızca çıkardı sonra gömleğini çıkardı. Onu görmek beni tahrik ediyordu.. alt dudağımı ısırdım.
"Gel," diyerek belimden tuttu, beni tezgahtan yere indirdi. "Rojdan eğil." dedi. Yavaşça yere diz çöktüm, bakışlarım önce onun gözlerine yavaş yavaş bedenine kaydı, boxer çıkarmaya başladığında heyecanla yutkundum.
Elimi kaldırdım, onun kaslarının üzerinde gezdirdim. "Kutay.." defalarca söylediğimi isimi, öne eğildi, "Kutay değil, divane.. sana divane." dedi. Alt dudağımı ısırdığımı görünce daha da tahrik olmuştu.
Boxer hızla çıkardı, saçlarımı ani bir sertlikle kavradı. Bakışlarım tekrar aşağa kaydığında gözlerim büyüdü.. "Ben.. bu.. büyük." dememe kalmadan aletini ağzımın içinde hissetim.
"Em, ısırma, em." diye talimat verdi. Derine ittiğinde gözlerim doldu, öğürme hissi gelmişti, yavaşça emmeye başladım, o ise saçımı tutarak ritmik bir şekilde bir ileri bir geri yapıyordu.
Emme hızımı arttırırken, onun zevkten konsantre olmuş yüzünü izledim, ter içinde kalmıştı.. içinde aslan çıkmıştı resmen.
Ritmini biraz daha sertleşirirken, benden emmeyi sertleştirmeye başladım, nefes nefese kalmıştım. "Rojdan," dedi, dişlerinin arasından. "Yut." dediği tek şey buydu, ağzıma sıcaklığı doldurmuştu, hepisini yutmaya başladım, içime bir yangın giriyormuş gibi hissetmiştim, o kadar yakıcı bir o kadar tehlikeliydi.
En sonunda geri çekildiğini, ikimizde nefes nefes kalmıştık, dudağımın kenarında kalanı elimin tersiyle sildim.
Kutay zevkten rahatlamış yüz hatlarıyla boy hizama eğildi, boynumu kavrayarak aniden yerden kaldırdı, soğuk fayansa yasladı. Dudaklarımı neredeyse saygılı kendini tutan öpücükle mühürledi.
"Sen benim kadınımsın, seni asla bırakmam anlıyor musun?"
"Evet, ben seninim.. evet, sende benimsin.."
Hey sen okuyucu! Kutay'ı bu kadar kolay affettiğimi düşünüyorsan, yanılma. Her hikayede rol yapmak gerekir, söylenen sözlerin intikamını almabilmek için..
Bir bölümün sonu daha, haftaya yepyeni bir bölüm görüşürüz. Bu bölüme (+18) koymadım, maalesef ki bazı okuyucular o bölümü okuyup bırakıyor..
Onun dışında wp kanalımız girmek isterseniz üste bir yere bırakıyorum x
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.2k Okunma |
1.53k Oy |
0 Takip |
22 Bölümlü Kitap |