17. Bölüm
⋆.𐙚 ̊. / Sessiz Yemin / 17 bölüm ||Oyun||

17 bölüm ||Oyun||

⋆.𐙚 ̊.
meizzo_


Yeni bölümümüze hoşgeldiniz, oy vermeyi unutmayıınn

İNSTAGRAM: MİYOZZAA

TİKTOK: MİOYZAA

 

 

 

 

⚠️TW- Bu bölüm smut, erotik ve yetişkin içerik barındırmaktadır; cinsel temalar ve yetişkin sahneleri içerebilir, okuyucunun farkında olarak okuması önerilir.⚠️

 

 

 

 

 

 

17

 

 

 

Kendime geldiğimde duşakabin de yerde oturuyordum. Su bedenimden aşağa akıyordu, Kutay çoktan gitmişti.

 

Odan'ın içinde bir takım sesler duymaya başlamıştım, elimi yüzüme sürerek gözlerimi açtım, suyu kapatarak ayağa kalktım.

 

Duşakabinden çıktım, bornozumu giydim. Kollarımı birbirine dolayarak banyodan çıktım. Çetin kanepeye oturmuş, bekliyordu.

 

Beni bornozla görünce kafasını otelin büyük penceresine çevirdi. "Pardon Patron, ben sen tuvalettesin sandım." diye mahcupca söyledi.

 

"Sorun yok, Çetin." dedim. Yatağa yavaşça oturdum, bedenimi bornoza iyice bastırdım. "Ne için gelmiştin?" diye sordum.

 

Çetin kafasını çevirmeden cevap verdi, "Siyam'ın doğum günü," diyerek orta boyutta bir kutu uzattı, saat kutusu. "Diğer patron ona hediye olarak bunu vermeni söyledi."

 

Kutuyu yavaşça aldım, kaşlarımın ortası çizgi haline gelmişti, yüz ifadem meraklı bir hal almıştı. "Neden ki?" dediğimde kutuyu açtım, lüks, gri bir saat vardı. "Kamera var onun için de, her gün takması gerek."

 

Yüzüme alaycı bir gülümseme gelmişti, yavaşça görünmeyen kameraya doğru el salladım. Çetin kafasını çevirmese de göz ucuyla izlemişti.

 

Aniden telefon çalma sesiyle saatin kapağını kapattım. Çetin cebinden telefonu çıkardı, tabi ki de Kutay arıyordu.

 

Çetin telefonu cebinden çıkardı, açarak kulağına bastırdı. "Evet patron," Kutay'ın sesi net gelmese de duyuyordum. Saat kutusunu yavaşça yanıma koydum, ayağa kalkıp gidecekken, Çetin'nin dedikleri beni durdu. "Tamam Patron, veriyorum telefonu." dediğinde kafasını çevirmeden telefonu uzattı.

 

Gözlerimi devirerek telefonu yavaşça aldım, kulağıma tutarak konuşmaya başladım, "Buyrun komutanım," dedim, bezmiş şekilde. Kutay'ın dudaklarını 'kıs' diye bir ses çıktığını işittim. "Sana da merhaba karıcım,"

 

Sıkıntıyla boynumu yavaşça okşadım, "Konuya gir, Kutay Karan." diye mırıldandım. "Niye bornozunla Çetin'nin yanında oturuyorsun?" dediğinde dudaklarımı üste kaldırdım, kaşlarım zaten çatılmıştı. Ciddi ciddi hesap soruyordu.

 

"Pardon," diye isyan ettim. Sıkıntılı iç çekiş sesi kulaklarıma doldurmaya yetirmişti. "Ben onun patronuyum, herkesi kendin gibi sapık sanma."

 

"Sapık değilim, ben senin kocanım."

 

"Korkuluk koca," diye kendi kendime mırıldandım. O duymadığı için tekrar konuştu, "Anlamadım?"

 

"Ne söyleceksen söyle diyorum." diye yalan söyledim. Boynumu kaşımaya çalışırken, onun morarttığı yere dokunduğumda yüzüm acıdan buruştu. "Arada kameraya gülümse olur mu?"

 

"Sana mı?" dediğimde sessizlik oldu, "Cevap ver," dedim bu seferde.

 

"Kameraya işte, kameraya." dedi sitem edercesine. Ufak bir kahkaha dudaklarımdan şarkı gibi döküldü. "Tamam Siyam'a gülümserim."

 

"Rojdan-" onun suratına telefonu kapattım, işte şimdi daha çok keyiflenmiştim. Ayağa kalktım, telefonu Çetin'e uzattım, o da hemen aldı ve ayağa kalktı. "Ben gideyim, akşam yemeğinde saati ver patron." dediğinde kafamı salladım. "Tamam, görüşürüz." Çetin bakış bile atmadan otel odasında çıktı. Yine tek kalmıştım.

 

Duvarda asılı duran saatte baktım, yemek saati yaklaşıyordu. Derin bir nefes alarak bavuluma yaklaştım hazırlanmaya başladım.

 

Siyah dantelli, kısa ve şık bir elbise giymiştim, elbiseyle uyumlu siyah stiletto ile kombinledim, kızıl saçlarım sleek bun yapmıştım. Elimde saat kutusu ayna da son kez kendime baktım.

 

Otel odasından çıktığımda arkamdan iki koruma da beraberimde geliyordu. O kadar çok bunalmıştım ki derin bir iç çektim. İmdadıma Çetin yetişmişti.

 

Aşağa indiğimiz de resepsiyonda o bekliyordu, yanımıza yaklaştı, tek parmak hareketiyle adamları gönderdi. "Çok sağol Çetin, başıma bela oldular." dediğimde Çetin hafifçe belli belirslz tebessüm etti. "Geçelim restorana, patron bekliyor."

 

Rolüme hazırlanan bir oyuncu gibi otuz iki diş gülümsedim, omuzlarımı dikleştirdim, dik durdum. Elimde saat kutusunu tutarken, önden yürürken arkamdan Çetin geliyordu.

 

Otelin restoran kısmına girdiğimizde hiç kimse yoktu, daha Siyam bile gelmemişti. Lüks masaların olduğu bir bar kısmının olduğu klasik bir otel restoranıydı. Etrafı süzdükten sonra kafamı çevirdim Çetin'e baktım. "Özel olarak seçtiği bir yer var mı?" diye sorduğumda Çetin reddetme amaçlı kafasını iki yana hafifçe salladı.

 

Ortalar da bir masayı gözüme kestirdim, ağır ağır yaklaşarak masaya oturdum. Saat kutusunu masanın üzerine koydum.

 

Garson yanımıza geldi, "Hoşgeldiniz Rojdan Karahan hanımefendi." Kaşlarım çattım bu hitaptan nefret edercesine çenem kasıldı. Çetin boğazını temizleyerek uyardı da bulundu.

 

Kadın garson gözlerimi içine bakıyordu, bir emir bekliyordu. Tekrar otuz iki diş gülümsemek zorunda kaldım. O sadist herifin soyadıyla anılmayı beklemiyordum. "Devam edin lütfen."

 

"Ben Seda efendim, yemek boyunca özel garsonunuz olarak size hizmet edeceğim. Şu an bir isteğiniz var mı?" diye sorduğunda dirseğimi masaya dayamış dalgın dalgın çene altımı okşuyordum. "Şimdilik buzlu su." dedim sadece. Garson hafifce eğilerek itaatini göaterip gitmişti.

 

Her şey acayip tuhaftı, neden bu kadın bana böyle hitap ediyordu, neden basit bir müşteri olmam rağmen neredeyse eğilircesine saygısını gösteriyordu? Saçmalıktı.

 

Çetin tekrar boğazını temizledi, bana doğru eğilerek konuşmaya başladı, "Alkol içmenizi önermem, gece boyunca alkollü içeceklerinden uzak durun," dediğinde anlamayarak Çetin'e baktım, dudaklarımı aralamış konuşacakken yine o sadistin sesi kulaklarımı doldurdu. "Biraz geçiktim sanırım," dediğini duymuştum.

 

Yine bir özür, bir mahcubiyet yoktu.

 

Çetin tekrar ciddi tavrına büründü, bedenin dik tuttu. Derin bir iç çekerek gülümsemeye devam ettim. "Yok, tam zamanında geldin." dediğimde masaya yaklaştı, yanağıma kaçamak bir öpücük kondurdu. Yüzümü asmamak için kendimi zar zor tuttuğumda karşıma oturdu, ceketini çıkardı, Çetin'e uzattı, Çetin de aldı.

 

"Bugün neler yaptın? Hiç odandan çıkmamışsın."

 

Neler yapmıştım neler, haberi olsa muhtemelen ölmüş olurdum. Rolümü hiç bozmadım, bu sefer diğer dirseğimi de masaya koydum, parmaklarımı birleştirdim. "Biraz dinledim, yol yorucu geçmişti." dediğimde ikna olmuştu. "Yemekte yememişsin."

 

"Aç değildim, hem bugün senin doğum günün. Kutlamamız gerekiyor." dediğimde şaşkına dönmüştü adeta, tek kaşını kaldırdı. "Doğum günüm olduğunu kim söyledi?" diye şüpheyle sordu.

 

Ortamı yumuşatmak için hafifçe kıkırdadım, "Aşk olsun, madem evleneceğiz birbirimizin her şeyini bilmemiz gerek," bakışlarımı kaçırdım, dikkatini dağıtmak amacıyla elimi elinin hızasında masaya koydum. "Bende bir takım şeyler öğrendim, doğal olarak. Kızdın mı?"

 

Kasıtlı olarak parmak uçlarım parmak uçlarına değirdi. "Başkası yapsa kızardım, ama sen yapınca kızamıyorum.. nedenin anlayamıyorum bazen." dedi.

 

İçimden tonlarca küfür, beddua geçirirken gülümsemeye devam ettim, hayat bazen gerçekten böyledir. "O da belki de bizim birlikteliğimiz de ayrıcalık olur, ne dersin?"

 

Tabii o birliktelik senin ölü bir cesete dönüşmeni sağlıyorsa.

 

"Ayrıcalık," diye tekrar etti, bu kelimeyi alışmaya çalışıyordu. Elimi yavaşça tuttu, memnun gülümsemeyle eklemlerimi okşadı. "Senin için." diye vurgulayarak söyledi.

 

"Benim için," diye vurgulayarak tekrar ettim. O sırada garson gümüş tepsinin içinde olan soğuk suyumu getirdi. Siyam'i görünce belki korkudan belki saygıdan kafasını hiç kaldırmadan suyu servis etti. "Hoşgeldiniz efendim." dedi, Siyam'a.

 

"Menü," dedi Siyam, düz sesle. Garson restoran menülerini tabaklarımızı üstüne bıraktı, Siyam'ın tek el hareketiyle neredeyse koşarak uzaklaştı.

 

Soğuk sudan bir yudum aldım, onun elini bırakmak için elimi masadan çekerken daha da sahiplenici bir şekilde tuttu. Diğer elimle menüyü açtım, yavaş yavaş sayfaları çevirmeye başladım. Bir türlü sayfalara odaklanamıyordum, onun dokunuşu sinirlerimi bozuyordu.

 

Sinirlerim bozularak menüyü sert bir sesle kapattım. Bakışlarını sert hareketimi anlamlandırmayarak yöneltti. "Sorun ne? Yemekleri mi sevmedin?"

 

Sabır, sabır, sabır. Ya sabır.

 

Yavaşça nefesimi verdiğimde sonunda elimi elinde çektim, bir bahane bulmalıydım, bahanem bulmuştum 'Yemeğe karar verememek' bakışlarımı ona yönelttiğimde, "Çok yemek çeşidi var, karar veremedim bu yüzden bunaldım."

 

Sözlerimi duyunca geniş alaycı şekilde gülümsedi, arkasına yaslanarak menüyü tutarken gözü bendeydi. "Hiç sorun değil, sen balık seversin, ona göre güzel bir yemek söylerim. Sıkıntı etme."

 

Balık sevdiğimi bildiğini yadırgamadım, artık zaten çoğu şeyi yadırgamıyordum. Sadece sahte minnettar bir yüz ifadesiyle baktım.

 

Masaya menüyü bıraktığı an garson yanımıza geldi, hızla not defterini çıkararak siparişi yazmaya başladı. "Bize Lobster Thermidor ve içki olarak Champagne aç." dediğinde garson harfi harfine not aldı.

 

Bu değişik menüyü anlayamamıştım, sonra Çetin'in içki içme uyarısı aklıma geldi, boğazımı yavaşça temizledim. "Ben bu gece içki almayacağım, soğuk su yeterli." dedim, net kararlı sesle.

 

Siyam şüpheyle baksa da tek kelime etmemişti bu konu hakkında, garson siparişi alıp koşarak gitmişti tekrar.

 

Rahat deri sandalye arkama yasladım, kucağımda ellerimi birleştirdim. "Bu kutu ne?" diye sordu aniden. Mutlu ama gerçekçilik içermeyen yüz ifadesiyle ona bakarken konuşmaya başladım. "Hediye, doğum günü hediyesi." elini kutuya uzattığında, kutuyu hızlıca aldım. "Olmaaaz, daha pasta kesmedik." dedim, sahte sevinçle.

 

Siyam bu tatlı tavrımı görünce ilk kez kahkaha attı. "İlla pasta kesmemize gerek yok, ver şunu." dediğinde dilimi damağıma vurdum "cık" diye bir ses çıktı. "Olmaz veremem, sabırlı ol."

 

"Peki, peki. Sen kazandın, Rojdan." Kendimi rahatlamış hissederek masaya tekrar saati koydum.

 

 

BENGİ KARAŞAH

 

Akşam yemeğinden sonra mutfakta tek başıma türk kahvesi yapmak için malzemeleri hazırlıyordum. Keyfimin olduğu nadir anlardan biriydi, hafifçe şarkı mırıldanıyordum. "Doktor Civanım, doktor Civanım.." diye bir şarkı dilime dolanmıştı. Ocakta kahve kendiyle özleşirken, oluşan köpükleri fincanların içine koyuyordum.

 

"Doktor Civanım, doktor civanım.." sadece şarkının aynı sözlerini mırıldanarak kahve yapıyordum, aniden arkamdan ses geldiğinde tatlı kaşığı neredeyse elimden düşecekti. "Civan kim?" kafamı çevirdiğimde kıskançlıktan kaşları çatılmış, sırtını kapıya dayamış Baran'ı gördüm.

 

Şaşırmıştım haliyle, onun burda böyle rahatça ne işi vardı burda.

 

Cezveyi ocakta bırakarak kapıya yaslanmış Baran'a yaklaştım. "Senin burda ne işin var? Babam, amcam görse kızar." dediğimi umursamadı, kollarını birbirine dolayarak kıskançlıktan çatılan kaşlarının çizgisini görebiliyordum. "Bengi, Civan kim?" diye tekrar sordu.

 

Kendimi tutamayarak sesli kahkahalarım mutfağı doldurdu, hafifçe bacağıma vurdum. "Şarkı o, şarkı! Şarkı da ki ismi mi kıskanıyorsun?" dediğimde bu sefer mahcubiyetten yanakları kızardı, bakışlarını kaçırmaya başladı. "Tamam, artık 'Doktor Baran'ım' de." dedi.

 

İki dudağımı içe çekerek tekrar kahkaha atmamak için kendimle mücadele ettim. Baran sıkıntlı şekilde içini çekti. "Yani, nerden bileyim ben.. aynı ismi mırıldanıyordun, bende sandım ki gerçek olan bir doktor.." dediğinde şüpheyle kaşlarımı çattım, alt dudağımı dışa doğru kıvrıldı. "Doktor?" dedim, şüpheyle.

 

"Ya tamam, tamam. Başka adam sandım." diye sertçe itiraf etti. Gözlerimi devirdim, elimi belime koydum. "Allah aşkına, akıl mantık bunu alır mı? Civan diye biri bile yok etrafımız da Baran. Boş yere kıskanıyorsun."

 

Baran birbirine doladığı kollarını açtı, yavaşça özür dilercesin kollarımı tuttu, nazikçe okşadı. Kafamı gögüsüne çekti, resmen sarılmıştı. "Özür dilerim, ben nerden bileyim hayatım? Dalgınlık işte.. kusura bakma."

 

"Tamam, Doktor Baranım," diye şakayla yanıtladım. Baran'ın yüzü hemen asılmaya yetmişti. "Öyle deme, utanıyorum."

 

"Dicem, hatta seni bugünden itibaren telefonuma 'Doktor Baranım' diye kaydediyorum."

 

"Bengi!" dedi, uyarırcasına. Gögüsüne doğru kıkırdadım, kafamı kaldırdığımda bakışlarımız birbirine doldu. "Kendin şaka yapınca bir şey yok, biz yapınca kötü oluyoruz." Bu sözleri söylerken hala ona sarılıyor olduğumu fark edince kollarından ayrıldım. "Neyse.." diye mırıldandım.

 

Aniden yanık kokusu burnumu geldi, gözlerim hızla aralandı. "Kahve!" arkamı döndüğümde kahve ocağa taşmıştı, koşarak gittim ocağı söndürdüm. Cezveyi lavabonun içine koyarak, sızlanmaya başladım. "Yanık koktu her yer.." diye mırıldandığımda Baran yanıma geldi.

 

"Hallederiz, sen yorulma yeter." diyerek ocağın üzerinde duran demileri aldı lavaboya koydu. "Sen bunları hallet, ocağı ben silerim." dediğinde suyu kapattım, bakışlarımı ona çevirdim. "Ne gerek var? Ben hallederdim." parmağını dudaklarına götürdü, hafifçe bastırdı. Alenen sus diyordu aslında.

 

"Peki, tamam." diye mırıldandım. Suyu tekrar açarak cezveyi ve demirleri yıkamaya başladım. Baran aşırı uyumluydu, ben demeden gereken temizlik malzemelerini bulmuş ocağı temizliyordu.

 

Bir bütünün, iki parçası gibiydik. Buraya nasıl, neden, niçin geldiğini bile sorgulamayamadım.

 

Temizliği bitirince elimi tezgaha koydum, bedenimi onun olduğu yöne çevirdim. "Merak ediyorum da," dediğimde bana baktı, sorumu bekledi. "Sen Avjin hanım gibi bir kadından nasıl doğdun?"

 

"Ne alaka?" diye anlamayarak sordu. Sorduğum sorudan hiç kızmamıştı. "Ne bileyim yani, edebiyatını iyi yapıyorsun.. belki bir tık komiksin, ev işleri de yapıyorsun, tuhaf geldi." dediğimde dudağının kenarında kalkma meydana gelmişti, yani sırıtıyordu. "Annem abim, ben ve Miran'ı elbebek gülbebek büyüttü, ben temizlik yapmayı abimden öğrendim." dedi. Şok olmuştu, şaşkınlıktan dudaklarım aralandı.

 

"Abinden?" diye tekrarladım sorarcasına. Baran onaylayarak kafasını salladı. "Miran ve ben yaz tatillerimiz de abimin öğrenci evine giderdik, Allah var düzenli adamdı bize de öğretti." her söylediği şeye kafamı hafifce indirip kaldırarak dinliyordum. "Yani size empoze etti? Doğru anladım."

 

"Evet."

 

"Peki Zulal? Onun çocukluğu nasıldı? Sizle gelir miydi?" diye sorduğumda Baran elini havluyla kuruladı, cevap verecekken başka biri cevap verdi.. "Hayır, ben gitmezdim." dedi, Zulal.

 

İkimizde kafamızı kapıya çevirdiğimiz de Zulal'i gördük, onun ifadesin de kızgınlık yoktu. Yanımıza yaklaştı, önce bana sonra Baran'a baktı. "Bu iki andaval abimi görmeye giderdi, annem sen kızsın kır dizini evde otur derdi."

 

"Anladım. Bana kızmadın umarım seni sorduğum için." dediğimde Zulal bu dediğimi reddetmek amacıyla dilini damağına vurdu. "Kızmadım, ben seni tanımıyorum sende beni."

 

Haklıydı, birbirimizi tanımıyorduk.

 

Baran kardeşine usulca yaklaştı, birbirine sarıldılar. "Nasılsın cimcime?" diye sordu. Zulal buruk gülümsemeyle abisine baktı. "Pek keyfim yok abi, nasıl olayım? durumlar aynı." dedi.

 

Baran yavaşça iç çekti, kardeşinin yanağını okşadı. O sırada bende ellerimi havluyla siliyordum.

 

Zulal bakışlarını bana çevirdi. "Neden geldi?"

diye bana sordu. Baran sormamıştı. Alt dudağımı yavaşça büktüm, tezgaha yaslandım. "Bilmiyorum, kendisine sor. Kahve yanınca soramadım."

 

Zulal abisine anlamlı bakış attı, Baran bu bakışı hemencecik anladı. "Şeyden geliyoruz işte.. Göktuğ ile arama yapıyorduk, Rojdan hakkında.." dediğinde Zulal ve benim yüzümüz karamsar hal almıştı.

 

Rojdanla konuştuğumdan beri yani dünden beri kimseye bir şey diyememiştim, bir umut telefon bekliyordum.

 

"İyidir o ya, merak etmeyin." dedim birden bire. Zulal ve Baran tuhaf tuhaf bakışlar attı. İçim içimi kemiriyordu, ama bir şey diyemiyordum.

 

Bakışlarımı sık sık kaçırarak, kollarımı birbirine kavuşturdum, elimi boynuma koydum. "Ben gidiyorum, yanlış anlaşılıcak şimdi, şey olucak." diye kaçamak cevap verdim. Daha onlar durumu algılayamadan mutfaktan neredeyse koşarak çıkmıştım.

 

ROJDAN ASLANBEY

 

Yemekleri yemiştik, sağolsun gereksiz uzun sohbetlerle yapmıştık.

 

Sonunda pasta ortaya getirildiğinde, üstünden mumlar vardı. Sahte gülümsememi devam ettirerek, "Lütfen üfle. Dilekte tut." dedim.

 

Gözlerini kapattığında gülümsemem belirli ölçülerde sönmüştü, onun mumu üflemesini seyrettim. Gözlerini tekrar açtığında otuz iki diş gülümsedim.

 

"Doğum günün kutlu olsun," dedim, sahte heyecanla. Masanın üzerinde duran kutuyu aldım, ayağa kalktım yanına yaklaştım, elimi omuzuna koydum, kutuyu önüne koydum. "Merak ediyorum da," dedi aniden. Gülümsememin ardından şaşkınlığımı gizlemiştim.

 

"Bana neden bu kadar iyi davranıyorsun?" aniden ayağa kalktı, üzerime korkunç gölgesi düşmüştü. Çetin yanımda olduğu için korkmuyordum, en ufak şeyde müdahale ederdi.

 

Ona hissetirmeden bir adım geriye kaydım. "Sen benim kocam olacaksın," çenemi yavaşça kavradı, geri attığım adımı ona doğru atmamı sağladı. "Senin evliliğini bitirdim, kocan bile seni sevmiyor artık.. geçen saldırı yaptığında ölebilirdin ama umursamadı."

 

Her söz bir yıkıntı gibi bedenime çarpmıştı adeta, ne diyeceğimi bile bilmiyordum.

 

Çenemi bırakmasa da tutuşun gevşetti, yüz ifadesş okunmuyordu. Verdiği nefes yüzüme çarpmıştı. "İşte bu yüzden şanslısın," dediğinde anlamayan bir ifadeyle baktım. Yüz ifademi görünce tatmin olmuştu. "Küçük fare, etrafına bir baksana."

 

O çenemi tutarken etrafıma baktım, dümdüz restorandı amına koyayım, neyi abartıyorsun?

 

"Baktım Siyam, edebiyat yapmayı bırakta söylediklerini açıkla." dedim, bıkkınlıkla. Bıkmıştım bu sapık heriften, keşke gebersen.

 

"Edebiyat yapmıyorum," çenemi sonunda bıraktı, elini cebine götürdü. "Benimle evlenirsen bütün bu malk, mülk, servet senin olur.. özellikle soyadım."

 

Sikeyim sizin soyadınız.

 

"Başka?" diye iddiayla söyledim. Sadist gülüşüyle alnın ovuşturdu. "Kimsenin sana veremeyeceği bağ," yüz ifademi değiştirmemek için gözlerimi açtım kapattım. "Bağ mı? Ne bağı?"

 

"Sonsuzluk. Sonsuz bağ, bazen güvenli, bazen kanlı." Kan dediğinde bedenime bir kova soğuk su döküldüğünü hissetmiştim. "Ben kanlı bir şey istemiyorum." diye kararlı cevap verdim. Dilimi damağına bir kaç kez vurdu, "cık, cık, cık." sesler çıktı.

 

"Bağ dediğin kanla olur," eliyle yanağımı yavaşça okşadı, hiç kıpırdamadım. "Zamanla öğreneceksin." Donup kalmıştım, ne cevap verebiliyordum ne kızabiliyordum.

 

Saat kutusunu eline aldı, ufak bir göz gezdirdi. "Saat için sağol Hayatım," kutuyu açtı, lüks saatte değerlendirici bakışlar attı, kaşları da çatılmıştı. "Yani, idare eder. Artık karım olmayı öğrendikçe zevkin de gelişecek." tekrar gürültülü şekilde kutuyu kapattı.

 

"Takmayacak mısın?" dedim, tereddütle. Siyam reddercesine hafif hamlelerle kafasını iki yana salladı. "Şu an değil, zaten yatmaya gideceğim."

 

"Tamam, o zaman iyi geceler." dediğimde tekrar yanağımı hafifçe okşadı. Birden bire gülümsemesi soldu, yüz ifadesi ciddiye döndü ama hala yanağımı okşuyordu. "Dediklerimi unutma Rojdan, ben ihaneti affetmem."

 

İşte, şimdi anlamıştım ne demek istediğini! Kendi hastalıklı düşüncelerin de Leyla ona ihanet etmişti.. 'kanlı bağ' dediği şeyde buydu. Bende ona ihanet edersem alttan alta tehtid ettiği gibi kanlı bağ dediği şeyi yaşatacaktı.

 

Beni ne işlere bulaştırdın Kutay? Daha kendi düşmanın yenemeyen bir adamamı aşık olmuştum ben?

 

"Unutmayacağım." diye kararlı sesle söyledim. Ciddi ifadesi yumuşadı, yanağımdan elini çekti, iki eliyle kutuyu sımsıkı tutuyordu. "İyi geceler." dedi, mütevazi şekilde.

 

"İyi geceler."

 

Onun gidişini izledim, bedenim ve zihnim altüst olmuştu, o restorandan çıktığında neredeyse düşecekken Çetin dengemi sağlamam yardım etti. "Ben korkmaya başladım Çetin." dedim, nefes nefese.

 

Çetin yavaşça beni sandalye oturttu, buzları erimiş yarım suyu uzattı. Titreyen parmaklarımla bardağı aldım, bir kaç yudum içtim. Bardağı tekrar masaya koyduğumda telefon şiddetli bir şekilde çalmaya başladı.

 

Kendimi tutamayıp gözlerimden yaşlar akmıştı, elimin tersiyle onları sildim. Şimdi ağlamanın korkmanın zamanı değildi, en güçlü durmam gereken zamandı.

 

Kafamı dimdik tuttum, derin bir nefes aldım, verirken dudaklarımın arasından verdim, gözlerim kapanıp açılmıştı. "Açayım mı?" diye sordu Çetin.

 

"Aç, Kutaydır." dedim. Çetin cebinden telefonu çıkardı, telefonu açarak bana uzattı. Hiç bekletmeden aldım ve kulağıma dayadım. "Alo" demeye kalmadan öfkeli sesini duymaya başladım. "Neden saati koluna takmadı? Bunu takması gerekiyordu. Sesiniz boğuk geldi, saat kutu da olduğu için."

 

Yine patronluk taslıyordu, yeter be!

 

Telefonu sımsıkı tuttum, eklemlerim beyazlaşmıştı. "Yeter!" dedim, yükses sesimle. Zaten canım burnumdaydı birde bunun siniriyle uğraşıyordum. "Yeter artık, ben senin lanet olası düşmanın bitiremedim diye bu haldeyim! Sense bana patronluk taslıyorsun!" parmağımı sıkıca gögüs kafesime bastırdım.

 

"Burda her şeyi yaşayan benim, sen orda kıçın kırıp otururken ben ailemden, sevdiklerimden uzak bir sadistin elindeyim! Sus artık!" en sonunda patlamıştım. Etrafıma baktığımda Çetin bile gitmişti tek kalmıştım.

 

"Rojdan.." sesi boğuk geliyordu. Parmaklarımla şakağımı ovmaya başladım, artık başıma ağrılar giriyordu. "Özür dilerim," dedi birden bire.

 

Duraksamıştım, parmağımı şakağımdan çekti. Tekrar gözlerim dolmuştu, ağlamamak için sertçe yutkundum. Hayır Rojdan, güçlü ol.

 

"Benim yüzümden bunları yaşadığın için özür dilerim, gerçekten." dedi, sesi oldukça samimi geliyordu. Ah Kutay, ah. Onca şey söyleyip, yaşadıklarıma sebep olduktan sonra bu kadar kolay özürlerle affedeceğim mi sanıyorsun? Ya da acımı hafifletecek mi? Sanmıyorum.

 

"Önemli değil." diyebildiğim tek şey buydu, olan olmuştu bundan sonra ne denirdi ki? O istese de istemese de, her şey bittikten sonra adım bile onun kalbinde bir yara açacaktı, çünkü artık olmayacaktım, onun yanında olmayacaktım.

 

"Önemli. Bunu sende biliyorsun, bende." dedi. Gözlerim boş, boş boşluğa dalmıştım. "Belki de, bilmem." diye muallakta cevap verdim.

 

"Yarın atacağım konuma gelir misin?" dedi birden bire. Belli ki hala İstanbuldaydı. "Çetin'e atarsın konum, gelirim müsait olursam." telefonu kapatmak için kulağımdan çektiğimde tekrar onun sesini işittim, bu sefer daha sevgi doluydu, "Seni seviyorum."

 

Seni seviyorum.. ne kadar kırıcı bir cümle.

 

"İyi geceler Kutay." diyebildim sadece. Telefonu kapattım, ışığı söndü.. yine yalnızlık..

 

Telefonu elimde tutarak restorandan çıktım, resepsiyonda Çetin'le karşılaştık. Günlük rutin haline gelen gizlice telefonu verme işlemini gerçekleştirdim. İki adamla birlikte üst kata odama çıktım.

 

Odanın kapısını kapatır kapatmaz, sırtımı kapıya yasladım, omuzlarım hafifçe gevşedi. En azından güvenliydim, yani şimdilik.

 

Duş aldıktan sonra direkt yatağa girdim. Huzursuz uyku gözkapaklarımı ağırlaştırdı..

 

 

Sabah uyandım, dağınık bir zihin ve kabarmış kızıl saçlarımla yataktan kalktım, güzelce sabah rutinimi yaptım. Kızıl saçlarıma hafif bukle yaptım, kombin olarak Siyah mini elbise, ince çorap ve diz üstü çizme.

 

Başım ağrıdığı için sabah kahvemi içiyordum, kanepede oturmuş önümde sehpa vardı, üstünde laptop. Geçen Çetin'den istediğim laptoptu bu.

 

Yurtdışında yaşamakla ilgili bazı şeylere bakıyordum, vizelere ve onun gibi gerekli olan şeylere, bir yandan defretime not alıyordum gidebilme ihtimalim olan ülkeleri.

 

İtalya, Fransa, Almanya.

 

Aklıma gelebilecek bütün ülkeleri araştırıyordum, pes eder miydim? Hiç sanmıyorum. Yetişkin biri olarak biliyordum, Kutay'la olan ilişkimde döngüler bitmeyecekti. Yol yakınken bazı şeyler netleşmeliydi.

 

Aniden odamın kapısı çalındığında kafamı laptoptan kaldırdım. "Gel," dedim. Laptopun ekranın aşağa çekerek. Kapı yavaşça açıldı, içeriye Çetin girmişti.

 

Kahvemden bir yudum aldım, tekrar laptop'un ekranın kaldırdım. "Gel, Çetin." diye içeriye davet ettim. Zaten ondan başka konuşacak kimse de yoktu, herkes ya Siyam'ın adamıydı ya da Valerria gibi korkuyorlardı.

 

Çetin içeriye adımlarını attı oturduğum koltuğa yaklaştı, ellerini her zamanki gibi önüne kavuşturmuştu. "Siyam, birazdan helikopterle başka bir yere gideceğimiz söyledi." dedi.

 

Bu gereksiz bilgiye kafamı sallamakla yetindim. Parmaklarım klavyede çalışıyordu. "Amaaan, çoktan önemli değildir. Yine hava civa yapacaktır." diye umursamazca söyledim.

 

Çetin hiçbir şey demedi, laptop odaklanmıştım kaşlarım çatılmıştı, ara sıra not alıp kahve içiyordum. Sonunda defteri kapattım, bakışlarımı Çetin'e çevirdim. "Çetin," diye seslendim birden bire.

 

Çetin ciddi yüz ifadesiyle bana bakıyordu. "Patron," dedi, söyleceğim şeyi bekliyordu. Elimde kahve fincanı ile ayağa kalktım, Çetin'nin tam karşısında durdum, bir kolum diğer kolumun altındaydı. Kahveyi yavaşça yudumladım. "Sence yaşanacak en iyi ülke neresi?" diye birden sordum.

 

Çetin'in okunmayan ifadesinin yerini şaşkınlık bıraktı. "Haddime değil, ama neden böyle bir şey sordunuz?" diye merakla sordu. Haklıydı, neden böyle soru sormuştum? Belki de yalnızlıktandı.

 

Kahve fincanın yumuşak bir hışırtı ile masaya bıraktım, kollarımı bu sefer tamamen birleştirdim. "Çünkü merak ediyorum, ben senin patronunum değil mi?" dedim, emin olmak istercesine. Çetin onaylayıcı şekilde kafanı keskin bir şekilde indirdi, kaldırdı.

 

"Güzel, sorum cevap verir misin şimdi?" dedim. Çetin boğazını temizledi, ciddi bir tavırla konuşmaya başladı. "Bana göre en iyisi Kanada patron," dediğinde kalemi elime aldım Norveçi listeme ekledim.

 

Tekrar Çetin'e baktım. "Anladım, sağ ol Çetin." dedim sadece. Çetin bir adım geriye çekildi, yavaşça görünmeyecek kadar tebessüm ettim. "Saat kaçta gidiyoruz?" diye sorduğumda hemen cevap verdi. "20 dakika'ya çıkarız." dedi.

 

"Tamam, çantamı alayım." dedim. Arkamı döndüğüm zaman onun sesi tekrar beni duraksattı. "Diğer patron o saatin takıldığında emin olmasını istedi, gideceğimiz yer önemliymiş." diye bilgilendirdi.

 

Sıkılmışcasına iç geçirdim. Çetin'e cevap vermeden kapıya yaklaştım, odadan çıktığımda iki koruma odamın kapısından bir put misali duruyordu. Hiç mi uykunuz gelmiyor?

 

"Gelmeyin peşimden, patronun odasına gideceğim." diye emir verdim. Odamın kapısını kapattım. Onun odasına doğru ilerlemeye başladım.

 

Aramızda çok mesafe yoktu, hemen odasının kapısının önüne gelmiştim, yavaşça kapıyı çaldım. Başta cevap gelmeyince tekrar çaldım, en sonunda açıldı. O gömleğinin düğmeleri açık karşımda duruyordu, bende artık mecburiyetten olan gülümsememle onun yüzüne bakıyordum. "İçeriye girebilir miyim?"

 

Nolur reddet, nolur kibrine kapıl.

 

Kapıyı sonuna kadar açtı, kenara çekildi. Yüzünde delici bir gülümseme vardı. "Gir lütfen." dedikten sonra yavaş adımlarla içeriye ayak bastım. Bedenim, zihnim 'girme' diye bağırıyordu adeta.

 

Kapı'nın arkamdan kapandığını hissetim, o ses bile korkunç gelmişti. "Otursana," diye davet etti. Hiçbir şey demeden koltuğa yavaşça oturdum, içgüdüsel olarak bacaklarımı sımsıkı kapatmış, heykel gibi duruyordum. Yüzümdeki gülümseme ele vermemeye çalışıyordu.

 

Gömleğinin düğmelerini yavaş, yavaş iliklemeye başladı. Donmuş kalmış olduğum için tek kelime edemiyordum, o da bakışlarını dikmiş bana bakıyordu.

 

Ne bedenim, ne ruhum artık rol yapamıyordu.

 

"Neden geldin?" diye doğal olarak sordu. Yavaşça saçlarımın arasını kaşıdım, gülümsememi sürdürmeye çalıştım. "Şey, birlikte kahve içeriz diye düşündüm. Sabah rutini gibi bir şey yani.." dediğimde bakışlarım sehpaya kaydı, sütlü çay çay içtiğini gördüm, birde porselen çaydanlık gördüm, sütle beraber.

 

"Ben sabahları kahve sevmem." dedi. Yeni bilgi aklıma girmişti, beyefendicik kahve sevmezmiş. Sahte samimiyetimle ona baktım, bir yandan stresimi azaltmak için parmaklarımla oynuyordum. "Ya, ben kahve içerim genellikle."

 

"O zaman bunu dene." gömleği giyinik bir şekilde yanıma yaklaştı, karşımdaki koltuğa oturdu, aramızda sadece sehpa vardı. Yavaşça sütlü çayı yapmaya başladı. O esnada bende onun bileklerine bakıyordum, boştu, henüz saat seçmemişti.

 

Onun parmaklarına dokunmamaya özen gösterek fincanı elinde aldım, yavaşça sütlü çaydan bir yudum aldım. "Nasıl, beğendin mi?" diye hevesle sordu. Fincanı yumuşak bir tıngırtı ile sehpaya koydum. "Güzel, sevdim." dedim. Sevmiş miydim? Sayılır.

 

Dediğimi duyunca ifadesi daha çok yumuşadı, çayından bir yudum aldı. "Bugün adaya gideceğiz, toplantım var." diye haber verdi. Fincanı tekrar aldım, çaydan bir yudum aldım. "Ada mı?" dedim, emin olmak istercesine.

 

"Evet," diye onayladı. Ona göre rahat bir ortam olduğu için arkasına yaslanmasını izledim, çayından tekrar bir yudum aldı. "Güzel olur, doğa iyidir." diye mırıldandım.

 

"Gezmeyeceğiz." dedi, keskin sesi ile. Tabi paşam tabii, sen ne istersen o olur zaten. "Neden?" diye sorguladım. Sehpaya sertçe fincanın bıraktı, dik bakışlarıyla bakıyordu. "Beni mi sorguluyorsun? Yok dediysem yok."

 

Yüzümdeki gülümseme hemen soldu, zaten rahatsızdım kanepe de rahatsızca kıpırdandım. "Anladım, özür dilerim." Ona özür dilemek ağrıma gidiyordu, yanlış bir şey yapmamıştım.

 

"Ben sana ne dedim geçen gün? Özür dilmeyeceksin, ne olursa olsun." dediğinde ayağa kalktı, kafese kapatılmış bir hayvan gibi valizinden kravat seçiyordu.

 

Onu sinirlendirmemek için yavaşça ayağa kalktım, ağır adımlarla ona yaklaştım. Tereddütle elini omuzuma koydum. "Boş yere gerilmeyelim, bugün güzel bir gün." Siyam omuzunun üzerinden baktı, delici bakışlarını gördüğümde içim ürperdi.

 

Elini belimde hissettim, kalbim duracak gibi olmuştu, sertçe bedenimi bedenine yaklaştırdı. "Hataların birikiyor," tam şakağıma dudaklarını bastırdı, yanağımı yanağına koydu. "Ama seni sevdiğim için, şimdilik görmezden geliyorum hayatım." diye kulağıma fısıldadı. Belimi uyarı verircesine sıktı.

 

Resmen sistematik olarak psikolojik şiddet görüyordum, bu dayanılmazdı. Dayanamıyordum, yapamıyordum..

 

Aniden bıraktı, geriye doğru sendeledim. O ise ıslık çalarak profesyonel şekilde kravatını bağlıyordu.

 

Kendine gel Rojdan, maskeni tak, rolünü oyna!

 

Tekrar gülümsemeye çalıştım, kravatını kavradım, nazikçe bağlamasına yardım ettim. "Aferin," dedi, memnun şekilde. Gülümsemeye devam ettim, kravatını bağlamayı bitirdim. Hevesli görünüyormuşum gibi davrandım. Parmaklarımı birbirine dolaştırdım. "Benim aldığım saati taksana, sana yakışır."

 

"Normalde o ucuz şeyi takmam, ama senin hatrına deneyeyim." dedi. Tam bir asalaktı! En iyi markanın, en iyi saatlerinden biriydi.

 

"Sana yakışacak emin ol," dedim. Siyam dün verdiğim kutuyu aldı, kutudan saati çıkardı, bileğine hemen taktı. "Yakıştı!" dedim, onu emin olmasını istiyordum.

 

Tekrar elini belime koydu, dudaklarını alnıma bastırdığın da aklıma gelmişti.. Kutay bizi net olmasa da görüyordu. Sertçe yutkundım, gülümsemeye devam ettim. "Sen aldın, yakışır tabi ki hayatım." belimi yavaşça okşadı.

 

Tutarsız herif..

 

"Ben gideyim o zaman, pistte buluşuruz," dedim. Arkamı döndüm, bir adım atar atmaz kolumu tuttu. Beni göğüsüne çekti. "Boşanma," diye konuşmaya başladı. Kalbim ritmik şeklide hızlı çarpıyordu. "2 gün içinde halledeceğiz." diye keskin sesle söyledi.

 

2 gün mü? Ne demek 2 gün!

 

"Nasıl halledeceğiz?" dediğimde sırıtmaya başladı, kendinden gurur duyarcasına kaburgasını dikleştirdi. "Kutay ölecek, arabasının altına bomba yerleştirilecek." bundan bir zaferden bahsediyormuş gibi bahsediyordu.

 

Tokat yemiş gibi geriye sendeledim. Dehşete düşmüştüm, Kutay her şeyi duysa da bu korkunç gelmişti. "Ne?" diye tepki verebildim. Gözlerim dökülmeyen yaşlarla dolmuştu.

 

Bu halimi gören Siyam'ın tavrı aniden karanlıklaşmıştı. Çenemi hızlıca sımsıkı kavradı. "Onun için mi üzülüyorsun?" dedi, sertçe. Kafamı reddercesine iki yana şiddetle salladım. "Üzülme, yoksa o araba da sen olursun." çenemi acı verecek şekilde sıkıyordu, canım yandığı için sızlanmaya başladım "Mmm" diye sızlanmalar dökülüyordu dudaklarımdan.

 

Onun yeşil gözleri karanlığa gömülmüştü, bakışları deliceydi. Düşündüklerini bilmesemde her mimiğinden çenemi daha sıkı kavrıyordu. "İhanet yok. İhanet olmaz!" bileği ile kafasına sertçe vurdu. "Bana ihanet edemezsin!" diye kükredi.

 

Korkudan resmen dilim tutulmuştu, dizlerimin bağları çözüldüğünü hissediyordum. "Yap-ma." diyebildim. Çenemi sertçe bırakırken dizlerim bedenimi taşıyamadı, yere sertçe düştüm.

 

Gözyaşlarıma hakim olamazken, ezilen kolumu nazikçe okşamaya başladım. Bakışlarım ona kaydığında iki bileği ile kafasına sürekli vuruyordu, ilk defa ağladığına şahit oldum. "Sus Leyla! Sus dedim sana, bana yalan söyleme. Aldattın, beni aldattın." diye bozuk plak gibi tekrar etti.

 

Yavaşça ayağa kalktım, ona yaklaşmaya cesaret edemedim. Hala kafasına sertçe darbelerle vuruyordu, bazen anlaşılmayan bazen çok anlaşılan şeyler söylüyordu. "Sus anne! Susun diyorum size, susun amına koyayım. sen babamı, Leyla'da beni aldattı!"

 

Tekrarladığı sözleri duyunca irkildim, kolumu ovarken sırtımı duvara yasladım. Elimden hiçbir şey gelmiyordu, ben onun kurtarıcısı değildim, olamazdım da.

 

Aniden kapı hızla açıldı. Endişeli Çetin ve yanında üç adam içeriye adımlarını attılar. Çetin önce bana baktı. "Odasına götürün." diye adamlara emir verdi. Adamlara duvara yaslanmış, kolumu ovan bana yaklaştı.

 

Biri nazikçe kolumu tuttu, iki adamla birlikte odadan çıkarken aniden Siyam, Çetin'in suratına yumruk attığını gördüm. Gözlerim faltaşı gibi açılırken, Çetin sakin bir tepki vermişti.

 

Adamlar yürümediğimi görünce diğer adam da diğer kolumdan tuttu, çekiştirerek odanın içinden çıkardılar.

 

Adamlar eşliğinde odaman içine kadar girdim, ardından onlar gitmişti. Sersemlemiş halde yatağa oturdum, rengim atmıştı. Avucumu kalbime bastırdım.

 

Geçecek, geçecek.. kaç kere bunu kendime tekrar ediyordum, geçer miydi? Bazen kendime cevabını veremeyeceğim sorular sormak daha da kötü hissettiriyordu.

 

Yavaşça yatağa uzandım, top gibi kıvrıldım, ellerimi kulaklarıma bastırdım, gözlerimi olabildiğince sıkı kapattım. Tüm sesler o an susmuştu.

 

Sessizlik gittikçe sağır ediyordu beni, kendimi savunmasız hissediyordum. Güvende değildim, bunun bilincindeydim, bu düşünce daha da umutsuz olmamı sağlıyordu, ama pes etmek istemiyordum. Bir gün kabus biterdi.. yani umarım.

 

Tak, Tak.

 

Kapı çaldığında gözlerimi hızla açtım, gözlerimin derinliklerinde korku gezerken kalbim yerinde çıkacak kadar hızlı atıyordu. Cevap gelmeyince kapı aralandı.. Siyam maalesef ki içeriye girmişti.

 

Korkmuş ifademle ona baktı, yatağın tam kenarına doğru sürüklendi bedenim. Adım sesleri mermer de yankılanırken tam karşımda durdu. Gözleri kızarmış, yüz hatları çökmüştü. "Rojdan, konuşalım," dedi. Onu ilk kez bu kadar savunmasız hatta aciz görüyordum. Tuhaf, çok tuhaf.

 

Gözlerime dökülmeyen yaşlar doldu, bedenim korkudan tir tir titriyordu. Kafamı korkarak yumuşak şekilde iki yana salladım, alt dudağım geriye doğru kıvrılmış, kaşlarımın arasında çizgi olmuştu, yanaklarımda al al kırmızıydı. "Hayır, sakın bana yaklaşma.." diye fısıltından bir yüksek sesle söyledim.

 

Ellerini suçluymuş gibi kaldırdı, zarar vermeyeceğine dair bir garanti veriyordu. "Lütfen, bak sadece konuşacağız." dediğinde hızla ayağa kalktım, deli gibi etrafıma bakıyordum, kendimi koruyacak bir şey arıyordum. "Sakın bana yaklaşma," gözlerim komodinin üzerinde duran vazoya ilişti. O konuşmadan vazoyu aldım, yere atarak parçalara ayırdım. Bir parçasını aldım, boynuma bastırdım.

 

Boynumdaki kırık vazo parçasını görünce, gözlerinde saf bir korku gördüm, ten rengi bile soluklaşmıştı. "Yapma!" diye bağırdı. Yukarda olan ellerini bana doğru uzattı, bir adım yaklaştı. "Yapma, konuşalım. Yemin ediyorum sana zarar vermeyeceğim." o adım atınca, bir adım geriye attım. Vazo parçasını daha da boynuma bastırdım, kan boynumdan aşağa damladı.

 

"Kanlı bağ," diye üstüne basarak hatırlattım. Ne yapacağını bilmiyordu, kriz anın yönetebilen biri değildi zaten. "Rojdan, sakın. Bunu yapamazsın, sen beni terk edemezsin." dediğinde histerik kahkaham oda'nın içinde yankılandı.

 

Ulan şerefsiz, benim seninle ne tür bağım var ki?seni terk edeyim.

 

"Kan mı istiyorsun? Hemen akıtırım. Hiç durmam, sana dediğim gibi kaybedecek hiçbir şeyim yok, zaten her şeyi kaybettim." dedim, ses tonum tüyler ürpetici derece de ciddiydi.

 

Taş misali donup kaldı, kirpikleri bile kıpırdamıyordu. Sanki o an heykele dönüşmüştü. Yavaşça dizlerini büktü, tam önümde diz çöktü. Evet, evet yanlış görmemiştim, koskoca adam önümde diz çökmüştü. "Ben seni kaybederim." dedi.

 

Korkunç, içler acısı.

 

Geri adımlar attım, ondan olabildiğince uzaklaştım. Asla, asla ona yakın olmamalıydım, onu sevmiyordum bile. "Sorun ne?" diye sorduğunda ne yapacağını kendisi dahi bilmiyordu, sadece diz çökmüştü. "Ben seni seviyorum. Senin sevgini hak ederim, ben Kutay gibi değilim." dedi.

 

Gördüğüm şey rüya mıydı şu an? Kutay'ın her şeyi kameradan izlediğinin hala bilincindeydim. Bakışlarım boynumdaki vazo parçasına ilişti, ardından saat'e. "İndir onu, indir. Bak sana çok güzel hayat veririm, yemin ediyorum. Seni istiyorum, Leylayı değil." dehşetim her geçen saniye, her söylenen sözler çığ misali büyüyordu.

 

Elimin arasından cam kayıp gitti, yüksek tıngırtı ile yere düştü. O sakince ayağa kalktı, yavaş adımlarla bana yaklaşırken geri adımlar atıyordum. "Kaçma benden, ben senin kaderinim." dedi, yumuşak sesiyle ama altında yatan deliliği biliyordum.

 

"Git burdan. Yoksa tekrar alırım." dediğimde duraksadı, ne yaklaştı ne geri adım atabildi. İşaret parmağı ile boynumdaki minik kesiği gösterdi. "Boynun silmeme izin ver." Asla, asla ona izin veremezdim.

 

Bu sefer hızımı alamadım, o boğucuydu, çok boğucu. "GİT BURDAN!" diye en sonunda patladım, sesim o kadar öfke nefret doluydu ki ses tellerim yırtılacak gibi hissettim. Uzun zamandır beslediğim kötü duyguları, iki sözümle ortaya dökmüştüm.

 

Siyam geriye çekildi. Gözlerimdeki nefreti, sesimdeki öfkeyi görebildi, sonunda. "Yapma," diye acı dolu mırıldandı. Onun canını yakmıştım, evet yakmıştım. "Gideceğim. Bir daha bunu yüzüme vurma." dediğinde bakışlarını kaçırıyordu. Tek kelime dahi edemeden odadan hızlıca çıktı.

 

Sendeleyerek kırık vazo'nun üzerinden geçtim. Yatağa yavaşça oturdum, nefes nefeseydim. Rol yapmıştım, kendime asla zarar vermezdim. Korkuyla karışık mecburen rol oynamıştım. Dökülmeyen yaşlarla dolu gözlerimi sildim. Yüzümü ifadesiz hale getirmiştim.

 

O an kendime şunu dedim; Sıra Kutay'da, git ve ona ayrıldığın söyle Rojdan.

 

Komodinin üzerinde duran peçete kutusunu aldım, yavaşça boynumdaki kesiğin kanın sildim. Kanlı peçeteyı komodine koyduğumda Çetin ışık hızıyla odaya girdi. Genel olarak tepki vermemiştim. "Hemen gitmemiz lazım, patron seni bekliyor. Siyam iş için gitti." kafamı çevirdim ona baktım, "Tamam, çantamı alayım çıkalım."

 

KUTAY KARAN ASLANBEY

 

İstanbul da aileden yardıgar tahtadan dağ evindeydim. Ordan oraya yürüyordum, ikidir gördüğüm görüntü şok ediyordu. Rojdan'ı o halde görmek, o insanlık yoksunun yaşattığı şeyleri görmek ağrıma gidiyordu.

 

Çetin, Rojdan'la geleceğini haber verdiğinde koşarak ilk yardım çantasını aldım, sinirden ve korkudan titreyen ellerimle her şeyi hazırladım. O orusbu evladını çıplak ellerimle öldürmek nasip olacaktı, onun celladı olacaktım. Rojdan'a yaptıklarını her hatırladığımda ellerim daha da titriyordu.

 

Pansuman malzemelerini hazırladıktan sonra, ufak bir sandviç yaptım Rojdan için. O onu düşünmediğim düşünse de, düşünüyordum ulan. İnsan karısına öfke beslese de düşünür, öfke de bir tür düşüncedir. Beni terk ettiğini düşünmüştüm, ama etmemişti. Vicdanım bunu bana sık sık söylerken buluyordum kendimi, hele de yaşadıklarını gördükten sonra.

 

Mutfakla salon birleştikti, her şeyi ona uygun hazırlamıştım. Masaya tabağın içindeki sandviç ve henüz soğumaması için doldurmadığım çay bardağını koymuştum.

 

Sürekli sık sık telefonuma bakıyordum. Ulan onsuz ne zaman geçiyordu, ne hayattan tad alabiliyordum.

 

Bir uçtan, bir uca yürürken aniden telefon mesaj bildirim ile titredi.

 

Çetin: Patron, biz geldik. Rojdan yenge arabadan indi geliyor, ben araba da bekliyorum.

 

Mesajı alır almaz telefonu kenara attım. Hızla kapıyı açtığımda ilkbahar'ın havası yüzüme çarptı. Rojdan kapının açıldığını görünce merdivenin başında donup kaldı.

 

Önce o güzel yüzünü santim, santim inceledim. Güzelliği, her zaman büyülerdi. Doğallığı, gülüşü, bakışı.. daha on gün öncesine kadar nefret ettiğim dediğim her şey aslında ona ait olmamı sağlayan şeydi. Diğerler şeylerden bahsetmiyorum bile.

 

Bakışlarım yavaşça boynuna indiğinde çenem hatrı sayılır şekilde sıkıldı. O güzel tenine bunu yapmamalıydı.

 

"Rojdan, gel.." dedim. Ona günler sonra ilk kez kollarımı açtım. Uzak kalmak istediğim, onsuz uyku bile uyuyamadığım karıma.

 

Gözlerindeki acıyı görebiliyordum, net gördüm. Merdivenlerden tek kelime etmeden ağır adımlarla çıktı, eski merdivenin gıcırdama sesleri hariç ikimizde sessizdik. Zaten söylenecek söz yoktu.

 

Sanki her şey slowburn yaşanıyordu. Eve adımını attı kollarını belime yavaşça doladı, yüzünü göğüsüme gömdü. Tereddütsüz, eskiden olduğu gibi kollarımı sırtına doladım. Çenesini gögüsüme koydu, bakışlarında bir şeyler sezmeye başlamıştı, bir türlü anlamlandıramadım. "Ben iyiyim," dedi.

 

"Değilsin." diye reddetim. Değildi, bunu iyi biliyordum. Alnına tüy kadar hafif bir öpücük kondurdum. "Ama olucaksın, artık güvendesin." dediğimde buruk bir gülümsemeyle gülümsedi.

 

Kollarımı sırtından yavaşça çektim, yanaklarını avuçladım. "Benim güzel karım.. özür dilerim." dediğimde buruk gülümsemesi solmuştu. "Ne?" diye tepki verebildi. Yüzümü yüzüne yaklaştırdım, alnımı alnına dayadım. "Biliyorum. Özrüm işe yaramayacak, Allah belamı versin ki biliyorum, işe yaramaycak. Çok özür dilerim, ben sensiz yapamıyorum," duraksadım, yanaklarını yavaşça okşadım.

 

"Sana söylediğim her şey için affet." dediğimde parmaklarımın arasına sıcak bir şey döküldüğün hissettim.. gözyaşları.

 

Bir zamanlar akıtmamak için uğraştım yaşlar, şimdi ve günler öncesinden akıtmıştım.

 

Gözyaşlarını yavaşça avuçlarımla sildim, ama nafile ağlamaya devam ediyordu, "Neden söyledin o sözleri, neden benden nefret ettin? Ben bu kadar mı gözden çıkarılabilecek biriyim? Söylesene ha?" diye hıçkırıklarının arasında söyledi.

 

Haklıydın, çok haklıydın Rojdan.

 

Kendi gözyaşlarımı tutmaya çalışırken cevap veremedim. Terk edildiğimi düşünmüştüm, bu fani dünya da yenildiğim kişiyi kaybettim sanmıştım.

 

"Hayır," dedim. Kapattığımda gözlerimi açtım, alnımı alnında yavaşça ayırdım. "Ben senim tek kişiydin, mecburiyetini terk etme sandım ve bu benim acizliğim." diye itiraf ettim.

 

O da benim yanağımı avuçladı, dağınık sakallarım avucuna batmıştı. "Ömrümün sonuna kadar seveceğine söz verir misin?" diye aniden sordu. Bu soru da asla tereddüt etmezdim, ölmediğim süre boyunca sadece onu severdim. "Söz veriyorum, ne olursa olsun seveceğim."

 

"Bende," dedikten sonra dudaklarımı dudaklarına mühürlemişti. Kollarımı yavaşça beline doladım, öpücüğü derinleştirmedim çünkü daha pansuman yapacaktım.

 

Yavaşça geri çekilerek öpücüğü kestim. O ise eski gülümsemesiyle bana bakıyordu. O aşık olduğum gülümseme. Gülümseyince yanakları oluşan çukuru gördüm, ama gamze değildi, sadece çukurdu. O gülümsemesinden anlardım mutlu olduğunu, çünkü onun çeşit çeşit gülümsemesi vardı, hepsi aynı olmazdı.

 

Alnına yavaşça öpücük kondurdum. Onu öpmeleri doyamıyordum. "Ee, ne yapacağız şimdi? Boş boş kaldık kapının ağzında." diye imayla söyledi. Muzip şekilde dudaklarını sola doğru kıvırdı, gözlerini kaçıyordu, ima ettiği şeyi anlamıştım.

 

Burnuna yavaşça dokundum, okşadım. "Biraz yaramazız sanki, ha?" dediğimde ufak bir kahkaha attı. Kahkahana ölürüm.

 

"İlla her şeyi fesat mı anlayacaksın? Alla alla ya!" diye isyan etti. Kollarımı boynuma doladı, bedenimi bedenine bastırdı. "Beden dilin öyle demiyor ama," dedim.

 

"Off, Kutay. Her şey fesat anlıyorsun, böyle yürümez ki." dediğinde aniden onu kucakladım, dudaklarının arasından ufak bir çığlık çıktı. "E, yürüme o zaman!" dedim, espiriyle.

 

Gözbebeklerin şaşkınlıktan büyüdüğünü gördüm, sertçe yutkunduğunu boğazından anladım. "Napıyorsun sen, deli herif!" diye isyan etti. Onu sandalye doğru götürürken konuşmaya başladım. "Var ya, sen benden fesatsın kızım! Sadece seni sandalye oturtacağım." dedim.

 

Rojdan, masaya yaklaştığımı gördüğünde utançtan yanakları kızarmıştı, yavaça yüzü boynuma doğru sokuldu. "Utanma, utanma hiiçç. Ben karımın bu halini seviyorum." diye mırıldandım. Harbi çok seviyorum karımı.

 

Onu sandalye nazikçe oturttum, kollarını boynumdan çekti. Önündeki tabağa baktı, samimi gülümsemesiyle bana baktı. "Bunu bana mı yaptın?" diye sorduğunda çaydanlığı masaya getirdim, sandalye oturttum. "Evet, açsındır, yemek yememişsindir sen." dedim. Çayını doldurmaya başladım.

 

Tekrar sandviç baktı, ardından özlem dolu gözlerle bana bakıyordu. "Evet, yemedim bir şey." diye itiraf etti. Kurban olurum sana.

 

Sandviç aldı, birikmiş gözyaşlarıyla yemeye başlamıştı. Onu o halde görmeye dayanamayıp eldivenimi elime geçirdim. "Sen yemek yerken, pansumanın yapayım." dediğimde sessizce kafasını salladı.

 

Pamuk aldım, tentürdiyot döktüm. O yemeğini yerken pamuğu yavaşça boynuna doğru götürdüm. Değdiremeden geri çekildi, ifadesi korku ve şüphe karışımıydı. "Ya acırsa?" diye sorduğunda burnuna ufak öpücük kondurdum. Çok iyi biliyordum, bana nazlanmayı severdi nazlı karım.

 

"Acımaz, acıtmam asla." diye söz verdim. Memnun kalarak geri yaklaştı, yarasını yavaşça pansuman etmeye başladım. Gülümsemesi bir saniyeliğine buruklaştı, "Acıtmazsın," dediğinde tekrar gülümsemesi eski hale gelmişti.

 

O halini gördüğümde şüphe zihimin bir köşesine yer etmişti ama sesimi çıkaramıyordum. Daha fazla onu üzmek, ondan şüphe duyduğum yansıtmak her şeyi daha kötüye götürebilirdi.

 

O sandviç yerken pansumanın yapmayı bitirdim. Ayağa kalkarak pansumandan kalan temiz olmayan malzemeleri çöpe attım. Rojdan iki eliyle çay bardağını kavramış çayını içiyordu.

 

Tekrar yanına oturdum, güzel saçlarını parmaklarımla taramaya başladım. O hissi o kadar özlemişim ki..

 

"Ne bakıyorsun öyle Kutay?" diye sorduğunda yanağından öptüm. "Karımın güzelliğine bakıyorum, neye bakacakmışım başka?" dedim. Boş çay bardağını masaya koydu, yavaşça kucağıma tırmandı. "Sen traş olmuyor musun?" diye merakla sordu.

 

Dünya şaşmıştı, uyku bile uyuyamıyordum.

 

Alnına tüy kadar hafif öpücük kondurdum. "Olmuyorum tabi, dünyam durdu sen yokken." diye mırıldandım. Hoşuna gitmiş gibi kıkırdamıştı. "O zaman ol, sakalların batıyor öpünce." dedi. Ulan yerim senin tatlılığını.

 

"Emriniz olur hanımağacım," dediğimde gözlerini devirdi, onu sinir etmek hoşuma gidiyordu. "Of, ne hanımağası, saçmalama." dedi, isyanedercesine.

 

"Ee, nesin sen?"

 

Dediğimi duyunca tripli halde alt dudağını dışa doğru büktü. "Sanki sen çok aşiret ağası olmak istiyorsun da." dedi. Doğru diyordu, olmak istemiyordum. Haklı olduğu için kafamı salladım, elimi kaçlasına koydum. "Haklısın olmak istemiyorum ama mecburiyet işte." diye hakverdim.

 

Kollarını birbirine doladı, gözlerini yavaşça kıstı. "Mecbur değilsin Kutay," haklıydı, belki de mecbur değildim ama ailemin sorumluluğu bendeydi. "Biliyorum, değilim. Bir ailem var, babam yaşlanıyor Rojdan. Beni ailenin demirbaşı olarak görüyorlar."

 

"Asıl ailen ben değil miyim?" diye şüpheyle sordu. Başta bu sorunun anlamını anlayamadım, elbette o da ailemdi, iki ailem vardı bunun bilincindeydim. Bu zamana kadar ağalık olayı hakkında böyle şeyler dememişti.

 

"Elbette ailemsin, benim iki ailem var. Biri sen, diğeri annem, babam ve kardeşlerim." dediğimde ifadesi yumuşadı, kollarını bu sefer boynuma doladı. "Bunu bilmeni iyi, çünkü bir gün geldiğinde belki Mardinde yaşamayız." bunu duymak tuhaf hissettirmişti, evlendiğimizde bile ondan böyle sözler duymamıştım.

 

"O gün gelsin, düşünürüz. Hem.." dediğimde duraksadım dediklerimi duyduğunda vereceği tepkiyi merak ediyordum. "Hem belki çocuklarımız olur." yüzüne sinirli bir ifade gelmişti, sanki bundan memnun olmamıştı.

 

"Ben çocuk filan istemiyorum," diyerek konuyu kapatmaya çalıştı. Yüzümdeki gülümseme solmuştu, hevesim gitmişti açıkca ama gergin ortamı neşelendirmeye çalıştım. "Tamam, tamam, bu kadar korkma, ikiz olmaz herhalde."

 

Kahkaha atmamak için bakışlarını kaçırmıştı bu seferde, onu nerden güldüreceğimi biliyordum. "Sende başlama Şirin ana gibi ikiz olacak, iki olacak diye!" sahte sinirli sesiyle. Kurban olurum sana.

 

Yüzümü boynuna gömdüm, ufak kahkaham omuzlarımı titretirken ardı kesilmedi, kahkaha atmaya devam ettim. "Ne gülüyorsun, komik mi?" diye mırıldandı.

 

Hâlâ kahkaha atmaya devam ediyordum. Rojdan suratını asmış kahkahalarımı dinlemek zorunda kalıyordu. Boynuna öpücük kondurdum, sakalların tenine battı. "Ugh, sakallarını kaşındırıyor." diyerek boynun geriye çekmiş oldu, kafam omuzundan duruyordu. Boynun kızartana kadar kaşıdı.

 

"Bak tahriş olucak o güzel boynun, yapma." diye uyardım. Bileğini kavradım, boynundan tırnaklarını çektim. Kokusunu içime çeke çeke avucunun içini öptüm. Avucunu dudaklarıma bastırdı. Bakışlarımı tereddütle ona çevirdim. "Öp," dedi.

 

Avuclarına bir kaç kere öpücüklerle mühürledim. Kafasımı omuzundan çektim, yüzümde kurnaz bir gülümseme oluştu. "Şimdi dudaklarını öpebilir miyim?" diye sorduğumda bileğini parmaklarımın arasından kurtardı.

 

Omuzunu yavaşça imalı şekilde silkti. "Küstah!" dedi, memnun olmayarak. Bir elim kalçasındayken diğer kolumu beline doladım, onu göğüsüme doğru çektim. "Küstah saygısız bir kimseye denir," diye hatırlattım.

 

Kaşlarını kaldırarak konuşmaya başladı, "Öyle mi? E, sen öylesin zaten Kutay Karan." diye laf soktu. Bu kız beni öldürücekti.

 

"Canım karıcım, ben küstahsam neden şu an kucağımda oturuyorsun?" dediğimde utançtan yüzü kızardı, elini isyankar tavırla sallayarak konuşmaya başladı, bir yandan göz göze gelmemek için gözlerini kaçırıyordu. "Keyfim ve kahyası istedi. Sana meraklı değilim, kalkarım!" diyerek kucağımdan kalkmıştı.

 

Bir adım attığı an belini çelik gibi sımsıkı kavradım bacaklarımın arasına çektim. Bacaklarımı bacaklarına baskı yaparak kucağımda tuttum. "Ya, Kutay! Bırak beni!" diye bağırdı. Bırakmam ki, asla bırakmam.

 

"Olmaz, otur işte," dedim, kararlı sesimle. Yanaklarını çocuk misali havayla şişirdi, bir yandan çelik gibi sardığım kolumu belinden çekmeye çalışıyordu. "Hem laf ediyorsun, hem kucağından indirmiyorsun. Nasıl adamsın sen?"

 

Onun ensesini göğüsüme çekerek bana yaslanmasını sağladım. Yavaşça parmağımın ucuyla pansumanlı yarasını okşuyordum. "Öyle tür adamım, seni bırakmam hiç bırakmam Rojdan Aslanbey. Biz daha birlikte yaşlanacağız."

 

Öyle olmalıydı, aklımda başka ihtimaller yoktu. Tek karım Rojdandı ondan başka kadına dokunmayı dahi aklımdan geçiremezdim.

 

"Hadi ordan," diye itiraz etti aniden. Özgüvenli tavırla sırtını dikleştirdi. Ben ise şaşkın şekilde tek kaşımı kaldırmıştım. "Sen 40'a merdiven dayamışken, ben 33'üm de tazecik olacağım," diyerek göz kırptı.

 

Gülmemek için dudaklarımı dümdüz yapmıştım. Bu kız beni bitiyordu. Baş parmağımı çenesine koydum, nazikçe okşadım. "Sen her yaşında güzelsin. yüzün, dudakların, çenen, burnun her şeyin çok güzel." memnun olmuş şekilde "Hmm," diye ses çıkardı.

 

"Şimdi öpebilirsin hak kazandın." dedi. Yumuşakça gülümsedim, dudaklarını dudaklarıma mühürledim. Yavaş yavaş derinden öpüyordum, o da ısrarla bedenin bedenime bastırıyordu. Dilini aşina olduğum dudaklarının arasından geçirdim. Dudaklarıma doğru inlemişti.

 

Eli kazağıma gitti, ısrarla çıkarmaya çalışıyordu. "Rojdan," diye fısıldadım dudaklarına. Kazağıma çekiştirmeye devam ederken, en sonunda çıkarmıştı. Dudaklarımı dudaklarından çekmeden dudaklarını yavaşça yaladım, ardından geri çekildim.

 

Nefeslerimiz birbirine karışırken, onun kızarmış yanaklarına ve şişmiş dudaklarına baktım. Mükemmeldi, o mükemmeldi. "Neden durdun?" diye merakla sordu.

 

Şişmiş dudaklarını baş parmağımla okşadım. "İstiyor musun?" diye sordum. Emin olmak istiyordum, benim olduğundan emin olmak istiyordum.

 

Hızlı nefesiyle dudakları kulağıma değdi. Belinde olan kolum tahrikle daha sıkı sıktı. Mahvediyordu beni, aklımla oynuyordu.

 

"Evet, istiyorum," dediğinde kendimi daha fazla tutmadım, tutmak mümkün değildi. Dudaklarımı tekrar dudaklarına bastırdım, öpmeye devam ederken dudaklarımı çenesine bastırdım, ardından boynuna, bademciğine öpücük kondurdum.

 

Dudaklarım aşağa doğru kayarken elbisesi engel olmuştu. "Nerden çıkıyor bu?" diye boğuklaşan sesimle sordum. Rojdan gözlerini kapatmış teslim olmuştu. "Fermuarı yok, çıkar işte!" dedi, sabırsızca. Öldürdün kızım beni, öldürdün.

 

Elbiseyi yavaşça omuzundan çıkardım, beline kadar inmişti. Dantelli siyah sütyeni ile tam karşımdaydı. O kusursuzdu, benim karım kusursuzdu.

 

Beline toplanan elbiseyi tamamen çıkardım. Siyah kilotlu çorba, siyah botu, sütyeniyle kalmıştı. Kaşlarımı çatmıştım, beynim o an işlemiyordu. Nasıl çıkaracaktım bunu?

 

Titreyen elimle kilotlu çorabına dokundum. "Ben bunu nasıl çıkaracağım?" diye sorguladım. Rojdan kafası karışmış şekilde bana baktı, "Önce botlar," diye hatırlattı. Salak Kutay, karını görünce nasıl da salağa bağlıyorsun.

 

Botlarının fermuarını açtım, tekte her ikisini de çıkardım. Kilotlu çorabı çekiştirmeye başlarken Rojdan bileğimden tuttu, durdu. "Dur, burda değil." dediğinde hayal kırıklığına uğramış şekilde iç çektim.

 

Onunla beraber ayağa kalktım. Hızlıca kucakladım, şaşkınlıktan ufak "Aa!" çığlık attı. Duramazdım. Nefes nefese onu odaya doğru götürmeye başladım. "Özür dilerim," diye mırıldandım.

 

"Devam et, devam." diye boğuk sesiyle yalvardı. Onu hızlıca yatak odasına götürdüm yatağa oturttum. Bacaklarını yavaşça aralamış, çarsafları sıkmaya başlamıştı. "Kutay, hadi." diye inledi.

 

O kadar çok nefes nefese kalmıştım ki ölecek gibi hissediyordum. Yere eğildim uyluklarıma dokundum. Alnından başlayarak çenesini, burnun, yanaklarını, çenesini öptüm. Teni o kadar sıcak o kadar güzeldi ki.

 

Dudaklarımı boynun yöneldi, boynun her köşesini öpmüştüm, dudaklarım dekoltesine değdiğinde nefesim kesilmişti. Sıcak tenine yüzümü gömdüm boğuk şekilde inledim.

 

Saçlarının arasına dudaklarını değdiğinde daha da tahrik olmuştum. Onun dokunuşu, tenin sıcaklığı baştan çıkarıyordu.

 

Öpmeye devam ettim, ellerim sütyen kopçasını buldu, yavaşça çıkardım. Hiç tereddüt etmeden üzerinden attım. Dudaklarımın değdi her yeri öptüm, her yeri. Son olarak meme ucunu öperek yüzümü geri çektim. Onun yüzüne bakıyordum, yanakları kızarmış gözleri kapanmıştı, zevkten bacakları titriyordu.

 

"Durma, durma yoksa öldürürüm seni." diye nefes nefese söyledi. Öldür beni, kulun yap kölen yap.

 

"Kölen olayım Rojdan." diğer meme ucunu öptüm. Dayanmayarak kilotlu çorabını yırttım. Yeter lan, yeter!

 

Gözleri şokla hızla aralanmıştı, bana inanamayarak bakıyordu. "Dayanamıyorum sensizliğe, dayanamıyorum. Kızma artık dayanamıyorum." diye inledim.

 

Dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Kilotunu yavaşça indirdim, pantolonumun cebine attım.

 

Bileklerini kavrayarak ona yatağa uzandırdım. Öpmeye devam ederken bileklerini yatağa sabitledim. O güzel saçları etrafına dağılmıştı, o kadar güzeldik tarif edilmezdi.

 

Elimi bileğinden çektim, kemerimi hızlıca çözdüm. Rojdan alt tarafıma doğru baktı, dudağını ısırdığını gördüm. Uzun tırnağı ile sırtımı okşuyordu. "Özledim onu, içimde istiyorum." diye fısıldadı. Divaneyim ettin beni.

 

Bileğini zevkle sıktım, hiç beklemeden boxer'im çıkardım. Rojdan'nın gözleri benden hiç ayrılmamıştı, zevkle dudaklarını yaladı. "Seni istiyorum Rojdan, ömrümün sonuna kadar seni istiyorum." bileğini serbest bıraktım, parmaklarımı saçlarının arasına geçirdim. Kafasını geriye kaydırarak boynun ortaya çıkardığımda yüksek sesle inlemişti.

 

Dilimi dışarıya çıkardım boynundan başlayarak gögüsüne kadar yaladım. O ise sabırsızca bana sürtünüyordu, ıslaklığı aletime değdiğini hissedince gözlerim geriye kaydı, düşük sesle inledim.

 

"Çıldırtma beni! Yapma şunu sana diyorum!" diye sinirle bağırdı. Yüzüme tokat attığında kafam yana savruldu, dudağımın kenarından kan yatağa damladı. "Çıldırıyorum Kutay, delirtme beni Karan!" diye peltekçe mırıldandı. Sürtünmeye devam ediyordu.

 

Girişine doğru aletimi yerleştirdim. "İşte şimdi oldu, kadınım benim.." diye mırıldandım. Zevkle inledi, kafası daha da geriye kaymıştı. Yavaşça içine girdim, tırnakları sırtımı çiziyordu. Zevkime zevk katıyordu.

 

Tamamen içine girdiğimde ikimizde inlemiştik, yüzümü göğüsünün arasına gömdüm, alışması için önce yavaş şekilde kaçlarımı hareket ettiriyordum. "İyi mi bu? Bir şey söyle Rojdan." dediğimde inledi, hâlâ sürtünmeye çalışıyordu ama içindeydim. "Hayır, çok yavaş." diye mırıldandı.

 

Yüzümü göğüslerinin arasından çektim, bacaklarını omuzuma attım, onu daha da açmıştım. "Şimdi başlıyoruz o zaman, o inlemelerini duymak istiyorum Rojdan." dediğimde sertçe kaçlarımı oynatmaya başladım.

 

Şaşkınlıktan gözbebeklerin ve gözlerinin kocaman olduğunu görmüştüm. Dudakları yavaşça aralandı , kafasını yastığa gömdüm. Odanın içini onun inleme sesiyle doluyordu. Bir melodi kadar güzeldi, bütün gün bunu dinleyebilirdim. Bütün gün.

 

"Bana bak," diye emrettim. Ellerimle yanaklarını avuçlamaya çalışıyordum, zevkin dozu o kadar yüksekti ki beceremedim. "Bana bak karım, bana bak kadınım." diye üstüne basarak söyledim.

 

Rojdan'ın güzel zevk dolu gözleri benimkiyle buluştu. Alnımı yanağını yasladım. "Seninim kadın, seninim lan." diye inledim. İkimizin inleme sesleri odayı doldurdu.

 

"Benim ol, sadece benim ol. Başka fahişelerin olma." dedi, nefes nefese. Her zerrem senindi, her nefesim senindi, her şeyim senin parçandı, tapıyorum sana.

 

"Fahişelerden banane, ben sana aitim kadınıma ait amına koyayım. Başkası yok, sadece sen. İste her şeyi yaparım."

 

İnlemeleri sıklaşamaya başlamıştı, tırnakları sırtıma gitti, kedi misali her yerimi tırmalamıştı. Canım acıyor muydun? Acımıyordu, aksine daha fazlasını istedim.

 

Bacaklarımı omuzlarından çektim, yüzümü yüzünün hizasına getirdim. "Tırmala lan beni, derimi soy. Daha fazla yap, daha fazla." diye boğuklaşan sesimle yalvardım. İki elinide sırtıma koydu, durmaksızın tırmalayama başladı. İkimizde inlemeye devam ederken kanattığı dudağımın kenarını yaladı, kanı temizledi.

 

Dünya'nın en şanslı adamıydım.

 

"Rojdan," dedim nefes nefese. O da aynı şekilde yanıtladı. "Karan," hamlelerim gittikçe sertleşiyordu, içinde bir nabız misali atıyordum. "Boşalacağım." diye fısıldadım. Sırtımı son kez tırmaladı, elini çektiğinde kan içinde olduğunu gördüm. "Bende," dedi.

 

Son hamlemi yaparak tamamen onu doldurdum, ikimizde aynı anda inleyerek boşalmıştık. Üzerine düşmemek için dengesizce duruyordum. Yavaşça içinden çıktım, titreyen bedenimle zar zor yanına uzanabildim.

 

Yüzümü çevirdim, ona bakıyordum. O ise ellerindeki kana hayretle bakıyordu. Belinden tuttum onun kafasını göğüsüme çektim, hemen bana yaslandı. "Kutay sırtın," dedi, endişeyle.

 

"Umrumda değil, acıyorsa kahrolayım." dedim, emin şekilde. Güzel dudaklarından kıkırdama duymuştum. Kurban olduğum.. "Birazdan kendine geldiğinde öyle demeyeceksin," diye mırıldandı.

 

"Sen yaptıysan acısa da sikimde değil, senin yaptığın her iz, her dokunuş benim bütünüm gibi." bileğimi ensesine koydum, saçlarını yavaşça okşamaya başladım. O daha çok bana yaslandı. "Mhm," diye mutlulukta mırıldandı.

 

Bedenin hala titrediğini görmüştüm, bu zevkten değildi, muhtemelen üşümüştü. "Üşüdün mü?" diye tereddütle sordum. Rojdan onaylayarak kafasını salladı. "Üşüdüm." dediğinde komidinin üzerinde siyah tişörtünü aldı. "Doğrul." yavaşça yatakta doğruldu, kanlı eli gögüsümde duruyordu.

 

Tişörtü kafasından geçirdim, yavaşça giydim. Tekrar kollarımın arasına aldım. Üzerimize ince pikeyi yavaşça örttüm. "Kutay, sence ben aptal mıyım?" diye bir anda sordu. O asla aptal olamazdı, bunu iyi biliyordum.

 

"Nerden çıktı bu?" diye şüpheyle sordum. Kaşlarının ortasında çizik oluşmuş halde bana baktı. Tırnağı ile karın kaşlarımı okşuyordu. "Hiç, kuruntu. Boşver." diye geçiştirmeye çalıştı. Dudaklarına tüy kadar hafif öpücük kondurdum. "Sen aptal değilsin bebeğim, benden bile zekisin. Zekan beni korkutuyor." dedim.

 

Duyduklarından sonra gülümsemeye başladı. "Neden öyle dedin ki?" diye sorduğunda içimdeki şüpheler ve korkular ortaya çıkmıştı: Terk etmesi. "Beni parmağında oynatıyorsun ondan." diye yalan söyledim. Doğruyu söylemek istememiştim, sanki söylersem onu düşünceye sokarmış gibi hissediyordum.

 

"Ee, o kadar da olsun yani." dedi, gurur duyarcasına. Konu hoşuma gitmemesine rağmen yumuşakça kıkırdadım. "Uyuyalım mı?" diye sordum. Rojdan yanağıma öpücük kondurdu. "Uyuyalım, ama fazla kalamam. Geri dönmem gerek." diye hatırlattı.

 

Geri dönmesi, o adama rol oynaması gerektiğini hatırlayınca sinirden bir gözüm seğirmiştim. Güzel andan sonra sinirimi belli etmemek için gözlerimi kapattım, yavaşça ciğerlerime hava çektim. "Uyuyalım," diye onayladım.

 

Bedeni gevşemişti, sırtını rahatça bana doğru döndü. Kolumu boynun altından geçirdim uyluğuna elimi koydum. İkimizde yavaşça uykuya dalmaya başlamıştık.

 

ROJDAN KARAŞAH

 

Gözlerimi yavaşça açmaya başladım, güneş pencerelerden yavaş yavaş batıyordu. Onun elini uyluğumda buldum, yüzümü yattığı yere çevirerek baktım. Derin uykudaydı.

 

Yavaşça yatakta doğruldum, parmaklarımı saçlarımın arasına geçirdim, yavaşça esnedim. Ne için gelmiştim, neler olmuştu. Bacaklarımı yere doğru sarkıttım, kuruyan dudağımı tükürüğümle ıslattım.

 

Yavaşça Kutay'ı uyandırmadan ayağa kalktım, çıplak ayaklarımla banyo'nun kapısına doğru yürüdüm. Banyo girdiğimde kapıyı kapattım.

 

Tezgaha yaklaştım suyu yavaşça açtım, ellerimle yüzüme su çarptım. Ayna da kendime bakıyordum, kendime hakim olmayaşıma bakıyordum. Ciğerlerime havayı sonuna kadar çektim.

 

Banyodan çıkarak ana salona gittim. Mutfak birleştikti zaten, kafamda çok bozuktu. Masanın üzerinde sigara gördüm, tereddüt etmeden aldım. Kanepeye oturarak, sigara yaktım. Dumanı içime çektim, burnumdan verdim.

 

Bir yandan süzülen güneşin batışını izliyordum. Ne olursa olsun, bugün bu iş bitecekti, kararlıydım.

 

Sigarayı ölüm sessizliği içinde içtim, ayağa kalktım masadaki tablayla söndürdüm. Yerde duran botlarımı ve elbisemi gördüm. Kutay'ın tişörtünü üzerimden çıkarmadan odaya hızlıca girdim.

 

Dantelli siyah sütyenimi aldım, kilotumu aramaya başlamıştım ama bir türlü bulamadım. En sonunda pes ederek, Kutay'ın tişörtünü çıkardım sütyenimi hızlıca giydim. Ardından salona giderek geri kalanları giydim.

 

Kutay'ı uyandırmadan önce bir bardak su içtim. İçim içime sığmıyordu, nasıl konuşacağım hesaba katmıştım araba da ama şimdi ne yapacağımı bilmiyordum.

 

Bardağı sertçe tezgaha koydum. Yüzüm ciddi ve ifadesizdi. Yavaş adımlarla odaya girdim. Kutay huzur içinde uyuyordu. Yanı başına yaklaştım, çıplak omuzuna dokundum. "Kutay, uyan." diyerek onu dürttüm.

 

Başta uyanmadı, sıkıntıyla iç çekerek tekrar omuzunu dürttüm. "Kutay, uyan dedim sana!" diye sertçe eöuledim. Kutay uykudan kırışmış alnıyla gözlerini araladı, beni görünce tebessüm etti. "Akşam mı oldu aşkım?" diyerek kollarını belime dolmaya çalıştı, geriye adım attım. "Konuşacağız," ciddi ses tonumla.

 

Yarı açık gözleri hızla açıldı, yatakta doğruldu. "Ne oluyor, Rojdan?" diye sorduğunda sadece ona baktım, ciddi sesimle konuşmaya devam ettim. "Giyin ve gel." dediğim tek şey buydu ve odadan çıktım.

 

Ana salonda ayakta bekliyordum, bir yandan parmağımdaki yüzüğümle oynuyordum. Omuzlarım gerginlikten kaskatı kesilmişti.

 

Çok geçmeden Kutay kafası karışmış, pantolonun giymiş halde salona girdi. "Noluyor Rojdan? Ne bu tavrın? Sorun ne?" diye üst üste sorular sordu.

 

"Seni terk etmeye karar verdim," pat diye söylemiştim. Huzurlu, kafası karışmış ifadesi bir anda solmuş yerine endişeli bir ifade gelmiştim. "B-biz her şeyi halletmedik mi?" diye kekeledi.

 

"Biz hiçbir şeyi halletmedik Kutay, sadece senin öyle hissetmeni sağladım. Hepsi bu." dediğimde karnına yumruk immiş gibi geriye sendeledi. Acıdan yüzünde ufak tebessüm olmuştur, karnın sımsıkı tutuyordu. "Şaka yapıyorsun. Ben sana dokundum, biz seviştik lan!" en son söylediği cümlelerde sesi yüklemişti.

 

"Ne fark eder? Ten, tene değer. Zevk meselesi." dedim, acımadan. Çok sıradan bir şeyden bahsediyordum sanki, ama sıradan olmadığının farkındaydım. Bunu yapmak zorundaydım, öylece gururum bir kenara atamazdım, NE OLURSA OLSUN ATAMAZDIM.

 

Elini sinir ve içindeki acıyla savurmaya başladı, "Ne kadar basit bir şeymiş gibi konuşuyorsun? Ben sana dokundum, ben senin kocanım." kollarımı birleştirdim, gözlerimi yukarıya kaldırdım. "Kocam olduğundan emin olma, her an senden boşanabilirim." diye soğuk sesle söyledim.

 

"Beni bununla mı tehdit ediyorsun?" dedi. Belki de tehtid etmiyorumdur, belki de gerçekten boşanmışızdır. Bir adım ona yaklaştım, başımı dimdik tuttum. "Tehdit etmiyorum," kanepeden çantamı aldım, ferumarını onu delirtecek yavaşlıkla açmaya başladım. "Rojdan ne yapıyorsun? Cevap ver bana, sana diyorum!" cevap vermedikçe sesi panikle yükselmişti.

 

Çantamdan boşanma belgesini çıkardım, tam suratına tuttum. Net görsün diye, onun o ifadesi beni tatmin ediyordu.

 

Nefesi korkudan artmıştı, terlediğini görmüştüm, gözleri dökülmeyen yaşlarla dolmuştu. Titreyen eliyle kağıdı elimden buruşturarak aldı. Gerçekliğini kontrol ediyordu. "Hayır bu gerçek değil, canımı yakmak istiyorsun. Ben seni biliyorum, canımı yakmak istiyorsun."

 

Ah, Kutay Karan, Ah. Seni o kadar kolay affedebileceğim mi sanmıştın? Ne büyük hata eski kocacığım.

 

"Hayır, doğru. İnanmıyorsun araştır." dediğimde elindeki belge düşmüştü, dizleri onu taşımayarak tam önüme diz çöktü. "Bana bunu nasıl yaparsın? Siyam'la mı evleneceksin?" Aptal, aptal, aptal.

 

Yüzümü onun yüzüne doğru eğdim. "Ne kadar aptalsın? O sadist aklına uyacağım mı düşünüyorsun? Onun sayesinde boşanmadım, onun haberi bile yok." Anlamayarak bana bakıyordu.

 

"Her şey bittiğinde özgür olacağım. Benim yüzümü, sesimi, bedenimi hiçbir şeyimi göremeyeceksin. Benim sana verdiğim en büyük ve son ceza da bu olsun." yüzümü yüzünden çektim, çantamı omuzuma taktım. "Siktir git hayatımdan."

 

Gözleri panikle açıldı, işte o zaman fark etmişti tamamen beni kaybettiğini. Kollarını uzattığında geri çekildim. "Yapma bana bunu, nefes almama yapma! Tamamen çökerim Rojdan!" diye hızlı hızlı konuşuyordu.

 

"Bitti," dediğim tek şey buydu. Gözyaşlarının yanaklarından aktığını gördüm. "Ben sana dokunmuşken seni kaybedemem, olmaz anlamıyor musun olmaz!" diye bağırdı.

 

Tepkisiz kalmıştım, koskoca Kutay Karan karşımda ağlıyordu. Günler önce her şeyimden nefret ettiğini söyleyen adam terk etmemen için ağlıyordu. "Artık bundan sonra Çetin'le konuşursun." dedim, ciddiyetle.

 

"Rojdan dur, nolursun dur! Kalbîm acıyor dur dedim nolursun. Rojdan!" arkama bakmakla, bakmamak arasında gidip gelirken evden çıkmıştım.

 

Sesleri hala kulaklarımda çınlasa da arabaya bindim. Camı yavaşça açtım, soğuk havayı içime çektim.

 

Güneş gözlüğümü gözüme taktım. Tüm acımı, kederimi, belki de aşkımı tam orada bıraktım, Kutay'ın kalbinde. Artık Aslanbey değildim.

 

Bendim, ROJDAN KARAŞAH.

 

Okumak için ailesine karşı gelmiş, bedel ödese de her zaman ayakta kalan o kızdım. Ne Siyam, Ne Kutay artık bunun önüne geçemeyeceklerdi.

 

 

Bir bölüm sonu dahaaa🥹

 

Yeni bölümü nasıl buldunuz?

 

Artık Kutay'ın süründüğü bölümleri göreceğiz.

 

Sizce Rojdan boşanmayı nasıl başardı? Tahminlerinizi alalım.

 

Pazar günü görüşürüz 👋🤍

Bölüm : 05.04.2026 22:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...