18. Bölüm
⋆.𐙚 ̊. / Sessiz Yemin / 18 bölüm ||Son Çıkış||

18 bölüm ||Son Çıkış||

⋆.𐙚 ̊.
meizzo_

İNSTAGRAM: MİYOZZAA

TİKTOK: MİOYZAA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

18

 

⚠️FLASHBACK⚠️

 

Her şey olmadan beş gün önceydi, yağmurlu Mardin günüydü. Siyam'ın isteği üzerine akşam yemeği için dışarı çıkmıştık, esasen ben onu restoranda bekliyordum tek başıma. Yine ve yine çok gergin hissediyordum, ellerimi kucağıma birleştirmiş yanımda artık korumam gibi olan Çetin vardı.

 

Aniden dışardan kesik, kesik boğuşma sesleri gelmeye başlamıştı. Kafam karışmış şekilde Çetin'e baktım. "Noluyor Çetin? Bir sorun mu var?" diye endişeyle sordum. Çetin silahını eline aldı, uyarıcı bakışlarla bana bakıyordu. "Burdan kalın, gerekirse masanın altına saklanın." diyerek kapıdan çıktı gitti.

 

Masanın üzerinde duran yarım içilmiş suya bakakaldım, tam o esnada kulaklarımı çınlatan o ses gelmişti, silah sesi. Endişe kalbimi sarıp sarmalarken Çetin'nin söylediği şey aklıma gelmişti 'Masanın altına saklanın.' hiç durmadan sandalyemden kalktım, masanın altına girdim. Masa örtüsü sayesinde varlığım gizlenmişti.

 

Elimi göğüs kafesime koydum, kalbim o kadar hızlı o kadar kötü atıyordu ki bir an öleceğimi sanmıştım. Silah sesi kesilmişti, ağır ağır adımlar duymaya başlamıştım. Kutay olsaydı saldırı yapacağını söylerdi, onun dışında zaten Siyam yokken saldırı yapmazdı.

 

"Bırak, bırak!" o tanıdık ses kulaklarıma nufus etmiştim, Çetin'nin öfke dolu bir o kadar endişeli sesiydi.

 

Bir kaç ses daha duymuştum ama net olarak ne yaptıklarını anlamadım. Ben sesleri anlamaya çalışırken tetiği çekme sesi gelmişti bu sefer. Bunu çok net duyuyordum, çünkü artık aşina olduğum bir ses olmuştu. "Şimdi söyle bana, kız kardeşim nerde?" abimin sesiydi, yanlış duymamıştım onun sesiydi.

 

Allah'ım nasıl bulmuştu?

 

Bütün vücudum saklandığım yerde kaskatı kesilmişti, nefesim ağırlaşmaya başlamıştı, kalbimi saran endişe bir anda özlem ve tereddütle sarılmıştı. Çünkü çıksam 'abi, ben burdayım' desem olmayacaktı, intikam alamayacaktım ama çıkmasam abimi göremeyecektim.

 

"Ben senin kardeşini filan bilmem! Sen kimsin?" dedi, Çetin. Aniden bir inleme sesi duymuştum. "Bu sana son uyarım, bir daha yumruk atmam kafana sıkarım. Şimdi söyle kardeşim nerde?" diye tehtidkar sesle söyledi abim.

 

Sonunda kararımı vermiştim masa'nın altında çıkacaktım. Çetin'in ölmesine göz yumamazdım. Masa'nın örtüsünü yavaşça kaldırdım, ilk önce etrafıma baktım. Çetin ayakta, abimin adamları onun ellerini arkasına sabitlemişti.

 

"Burdayım," diye titrek dudaklarımın arasında söyledim. Abimin bakışları hemencecik kaymıştı. Çökmüş yüzünü görmüştüm, gözlerinin ardındaki hüzünü net bir şekilde okuyabiliyordum. Ah, abim ah. Bir Kutay'a 'ah' ettiysem, sana on etmişimdir.

 

O an tekrar donup kalmıştım, bir güç beni harekete geçiremiyordu. Gözlerimden sonunda yaşlar süzülmüştü, o yaşları günlerce biriktirmiştim. Çoğu zaman kimsesiz hissettiğim de dökemediğim yaşlarımı.

 

Abim yanıma yaklaştı, küçüklüğümden beri yaptığı gibi önüme diz çökmüştü. Bu sahne çok tanıdık bir sahneydi.. Masa örtüsünü yukarı kaldırdı, bütün yüzümü, bedenimi görmüş oldu.

 

"Git burdan, git." diye sayıkladım.

 

Titreyen ellerime dokundu, yavaşça beni masanın altından çıkardı. "Noldu sana Rojdan?" diye sorduğunda cevap veremedim, hıçkıra hıçkıra ağlamakla meşguldüm. Kalbim acıyor, bedenim bile acıyordu. "Abi, özür dilerim." diyebildim.

 

Abim kollarının arasına ald beni. Günler sonra tanıdığım biriyle sarılmak güzel hissettirmişti, pamuk kadar hafiflemiştim. "Ben özür dilerim, sen ne dersen deseydin yine de ben seni ondan kurtarmalıydım!" dedi. Biliyordum, çok iyi biliyordum bunu Kutay için söylüyordu. "İlk defa abilik etmeliydim sana, ama beceremedim." diye fısıltıdan bir yüksek sesle söyledi.

 

"Abi," geri çekildim, gözyaşları ile dolu, bulanık gören gözlerimle ona baktım. Yavaşça yanaklarını avuçladım. "Seni, annemi haklı çıkardım," gözlerimi kapattım, "Hayır sus!" diye susturmaya çalıştı, ama susmamıştım. "Özür dilerim." dedim.

 

Kutay savunduğum için özür dilemiştim, haklı bir özürdü. Annem demişti, itiraz etmişti, dinlememiştim, ondan sonra da abim demişti yine de dinlemedim.

 

İki kolumu da abimin boynuna doladım, sımsıkı ona sarıldım, o da bana sarılmıştı. "Asıl ben özür dilerim, seneler önce abilik yapmadığım için." dediğinde gözyaşlarım daha fazla akmaya başlamıştı, gömleğini tutarak yumruğumu sıktım.

 

Önemli değil abi, zaten ne zaman önemi oldu ki?

 

Duygusallıktan çıkmaya başlamıştım, mantığımla hareket etmek zorundaydım. Abime sarılmayı bıraktım, tekrar endişelenmeye başlamıştım. Çünkü Siyam gelip görseydi farklı olurdu, abime bir şey olurdu. Elini tuttum, sımsıkı sıktım. "Abi, git burdan. Eğer Siyam gelir, seni görürse kötü şeyler olur! Git!" abim elimi hızlıca bıraktı, kollarıma dokunarak beraber ayağa kalkmamızı sağladı. "Olmaz, sende geliyorsun benimle, yürü."

 

Bileğimi kavrayarak restoran çıkışına doğru götürmeye çalıştı, bileğimi tutan elini kavradım tüm gücümle durdum. "Olmaz abi, git. Sana söz veriyorum, sana mesaj atacağım!" diye ikna etmeye çalıştım.

 

Abim ikna olmamıştı, sıkıntılı şekilde nefesini verdi. "Seni alacağım götüreceğim Rojdan, başka çaresi yok!" diye keskin cevap verdi. Bileğimi elinden kurtardım. "Beni alıp gitme demiyorum, ama plan yapmadan gidemem! Sen Siyam'ı hafife alıyorsun, o karısı onu terk etmiş diye öldürmüş bir adam."

 

"Eeh!" diye bağırdı aniden. Sesi tüylerimi ürpertmişti, geriye adım attım. "Yeter Rojdan, o Siyamsa, bende Göktuğ Sarp Ümitoğluyum! Kardeşimi yem edecek değilim lan!"

 

"Yem et demiyorum, ama şu an olmaz. Sana yemin ediyorum ulaşacağım, annemin üzerine yemin ediyorum!" diye ikna etmeye çalışıyordum. Bir yandan gözlerim kapıdaydı, sanki her an biri gelecek gibi hissediyordum. Kafamı çevirdim, çılgınca etrafıma bakıyordum, telefonu arıyordum. En sonunda masanın üzerinde duran telefonu kaptım.

 

Abime göstermek için kaldırdım. "Bak, bu telefon dinlemiyorum. Sana en kısa sürede ulaşacağım, her şeyi anlatacağım. Yeter ki git lütfen." dediğimde abim şüpheyle baktı, telefonu elimden aldı, ekranda parmaklarının oynadığını gördüm. "Abi, napıyorsun?"

 

"Numaramı kaydediyorum, numaranı alıyorum." dedi. Avuçlarımın içi korkudan ıslanmıştı, birbirine yavaşça sürttüm, bir yandan abimi beklerken bakışlarım kapı ve Çetin'in şaşkın ifadesi arasında gidip geliyordu.

 

Abim sonunda telefonu uzattığında hızlıca elinden aldım. Ciddi ifadesiyle önce Çetin'e baktı, "Bunun da işini bitirin, diğerleri gibi." demişti. Abimin önüne geçtim, görüşünü engelledim. Parmaklarımın uçlarını birleştirerek konuşamaya başladım, "Abi olmaz, o tek sadık adam!" diye itiraz ettim. Ağzını açmış bir şeyler demeye başlıyordu ki tekrar susturdum. "Bilmediğin şeyler var abi, hem o hedef şaşırtır lütfen!"

 

Abim öfkeden yumruğunu sıkmıştı, kolumdan tutarak kenara çekilmemi sağladı, emir bekleyen adamlarına baktı. "Bırakın," diye emir verdi.

 

Adamlar Çetini bıraktı. Çetin sessizdi, hiçbir şey söylemeden bize bakıyordu.

 

Abim yanaklarımı avuçladı, alnıma tüy kadar hafif öpücük kondurdu. "Aramanı bekliyorum ve kimseye seni bulduğumu söylemeyeceğim. Şimdi bana söz ver, en geç yarın beni arayacaksın." Kafamı bir aşağ, bir yukarı emin şekilde salladım, yüz ifadem ciddiydi. "Sana söz veriyorum, ama lütfen git abi. Sana kötü bir şey olsun istemiyorum, Lina'yı düşün." dediğimde sinirli ifadesi yumuşamaya başladı.

 

"Seni düşünüyorum, o benim kızım olabilir, ama sen benim kardeşimsin." dedi. Alnımı alnına dayadı, yavaşça birbirine sürttü. "Bekliyorum Rojdan, seni bekliyorum." dediğinde geri çekildi. Sade gülümsemeyle karşılık vermiştim, adamlarını alıp gidişini izledim.

 

Seninle çok gelmek isterdim abi, ama biliyordum bu bir çözüm değildi. Kutay'ın karısı olmasam da Siyam artık kişisel bir meselesi haline getirmişti.

 

Sessiz duran Çetin'e baktım, yüz ifadesi okunmuyordu. Topuklu seslerim mermerde yankılanırken ona yaklaştım. Üst dudağımı dilimin ucuyla ıslattım, tekrar ağlamamak için gözlerimi kaçırıyordum. "Bunu Siyam'a söylemezsin biliyorum," sözlerime başlamıştım, işte şimdi zordu, Kutay'a söylememesi için yalvaracaktım gerekirse. "Ama Kutay'a söylersin,"

 

Hala bana bakıyordu, herhangi bir mimik herhangi bir onaylama göstermedi. "Lütfen söyleme, abimle özel konuşacaklarım var. Kutay duymamalı." dediğimde tuttuğu nefesini verdi.

"Sorun yok Patron, ben Siyam'a haber vereyim. Başka düşmanlarından birinin yaptığını söylerim." diyerek restorandan çıktı.

 

Çetin'in gidişini izlerken sandalye geri oturdum, avuçlarımı dizlerimin üzerine koydum. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Her daim Kutay'a rapor veren Çetin, bunu nasıl söylemezdi? Kesin bunun içinde farklı bir sebep vardı.

 

⚠️FLASHBACK SON⚠️

 

Kutay'ı terk ettiğim akşam'ın gecesi Mardine geri dönmüştük. Siyam'ın malikânesinde değilde çiftlik evinde kalmaya başlamıştık, orası malikaneden ıssız neredeyse komşu yok denecek kadar azdı. Siyam'la aram hiç yoktu, dün gece Mardine geri dönerken birkaç kez konuşmaya çalışmış her defasında reddetmiştim veya kısa cevaplar vermiştim.

 

Pamuk kadar yumuşak olan yatakta gözlerimi yavaşça aralamıştım, görüşüm bulanık olduğu için gözlerimi ovaladım. Başucumda, komidinin üstünde duran saatte gözlerimi ilişti, tam 12:20 civarıydı.

 

Yatakta doğrulduğum da ayaklarım yere sarktı. Tekrar tekrar esnedim, yol yorgunu olduğum için tam ayıkamıyordum. Gözlerim yarı açık şekilde yataktan kalktım, sallana sallana banyo girdim.

 

Çeşmeyi açıp yüzüme su çarptım, ardından tuvalete filan girerek ihtiyaçlarımı karşılamış oldum. Ayna karşısında dağınık kızıl saçlarıma bakıyordum, bir yandan dişlerimi fırçalıyordum.

 

Dişlerimi fırçaladıktan sonra saçlarımı normal dağınık topuz yaptım. Banyodan çıktığımda direkt bavuluma gitmiştim, ama giyinmek için değildi. Ertesi gün hapını bavuluma saklamıştım. Zaten çocuk istemiyordum, korunmamak aptallık olurdu hele ki boşanmışken.

 

Bavulunu fermuarlı iç cebini açtım, hap kutusunu elime aldım. Hemen bir hap çıkarak komidinin üzerinde su dolu bardağı aldım, suyla beraber yuttum.

 

Geri kalan suyu içerken aniden kapı tıkırdadığında yudumun ortasında durmuştum. Yudum sertçe içerken neredeyse genzime kaçıyordu. Bardağı tedirgince yerine koyarken, yanlışlıkla sert koymuştum. Kapıdaki ses aniden kesildi. Boğazımı yavaşça temizledim, temkinlice konuşmaya başladım. "Sen mi geldin, Çetin?" diye tereddütle sordum. Her an kendimi diken üstünde hissediyordum.

 

"Benim, gelebilir miyim?"

 

Tüylerimi diken diken eden o ses, Siyam'ın sesiydi. Allah kahretsin, yine başlıyordu. Elimde duran hap kutusuna diktim gözlerimi, hemen bunu saklamam gerekiyordu. "Iı, şey bir saniye." dedim, aceleyle.

 

Ayaklarımın dibine duran bavula eğildim, ilacı hızla iç cebe tekrar koydum. Sakin kalmaya çalışarak kapıya doğru adımlar attım. "Allahım yardım et, yine başladı." diye kendi kendime fısıldadım. Kapının kolunu çevirerek kapıyı açtım, giriş yerini direkt kapladım, aslında ona mesaj veriyordum girmemesi için.

 

Siyam elinde bir demet orkide ile korkunç gülümsemesini yumuşatmış bana bakıyordu. "Sana çiçek aldım," diyerek orkide demetini uzattı. Bu herif beni mi sınıyordu yoksa ciddi miydi?

 

Tiksinti ve şaşkınlık karışımı ona bakıyordum. Bir an önce ifademi yumuşatmam gerektiğini farkındaydım, ama elimde değildi. Bütün benliğim biliyordu, hepsi bir oyundu, benim Siyamla bir bağım yoktu. Olamazdı da.

 

Onun yumuşatmaya çalıştığı gülümsemesi aniden solup gitmişti. İfademdeki tiksintim ve şaşkınlığımı iliklerine kadar hissetmişti belki de. Ama umutsuzluğa düşmek istemiyordu, tekrar aynı gülümsemeyi yüzüne yerleştirmeye çalıştı. "Beğenmedin mi orkideyi? Senin için özel olarak almıştım oysaki, hepsi doğal, güzel.. aynı senin gibi." dediğinde daha ısrarcı şekilde orkide buketini uzatıyordu. Sabrının sınırındaydı.

 

Aniden gerçekliğe atmıştım kendimi, ifademi zor da olsa yumuşattım. "Yok estağfurullah, beğendim. Neden beğenmeyecekmişim?" diye yalanı kolayca söyledim. Başka elimden ne gelirdi ki? Ona dokunmamaya özen göstererek buketi elinden yavaşça aldım.

 

O gülüşün ardından gizlediği deliliği ortaya çıkarmaya başlamıştı. O kadar çok sırıtıyordu ki göz kenarları kırışmıştı. "Affetin o zaman beni?" diye çocuksu heyecanla söyledi.

 

Varlığı deliciydi, yüreğimde korkudan başka bir şey olamazdı. Bazen Leyla'la empati kuruyordum, kaçmaya çalışmakta en iyisini yapmıştım, böyle deli bir adamla ömür geçmezdi. Geçemezdi. Her an tetikte beklemek lazımdı, kendisini hapsettiği karanlık dünyaya esir almaya çalışıyordu.

 

Orkide buketini korkuyla karnıma bastırdım. Titrememi gizlemek için ellerimi buketin ardına saklıyordum. "Evet affetim." diyebildim. Fazla açıklama dahi yapamıyordum.

 

"Güzel," diye ufak sevinç göstergesi gösterdi. Ellerini pantolonunu ceplerine attı, kapıya omuzunu yasladı. Daha sevimli durmaya çalışıyordu. "O zama bugün çiftlikte zaman geçiririz, sana bolca süprizim var." dedi.

 

Yine ondan kurtulamıyordum. Bir insan, bir insandan hiç mi sıkılmazdı? Benimle oynamaktan sıkılmıyordu Siyam.

 

"Hmm," diye onaylarak mırıldandım. Yaslandığı kapıdan çekildi, geri doğru bir adım attı. "Kahvaltı da görüşürüz hayatım." diyerek kapımdan uzaklaştı. Hızla ama sakin kalmaya çalışarak kapıyı arkasından yavaşça kapattım. Nefesim boğazıma dizilmişti, orkide buketi kollarımın arasından kayıp gitmişti.

 

Kapıya sırtımı sımsıkı yaslamıştım, gözlerimi kapatarak nefesimi düzenleştirmeye çalışıyordum. Buradaki tek şansım kameranın oda da olmamasıydı. En azından duygular açısından daha rahattım.

 

Nefesim düzelmeye başladığında gözlerimi yavaşça araladım, yerde duran orkide buketini ellerimin arasına aldım. Orkide demek masumiyet, saflığı ve sevgiyi simgeliyordu. Peki bunlardan hangisi Siyamda vardı? Hiçbiri, hiçbiri. Olamazdı da zaten.

 

Orkide buketi ellerimin arasında dururken kapı eşiğinden uzaklaştım. Orkideyi buketini yatağın üzerine koydum. Titereyen elimle, tireyen elime dokundum. Bir morg kadar soğuklardı korkudan. Rol yapmak omuzlarıma bir yük gibi biniyordu artık.

 

Yarım kalan su bardağını aldım, suyun hepsini içtim. Hazırlanmaya başlamıştım, pijamalarla duramazdım. Beyaz dar pantolon, beyaz tişört, siyah yelek ve diz altı siyah çizme ile kombini bitirdim.

 

Başıma çok ağrı girdiği için topuzum gevşettim. En sonunda odamdan çıktım, hizmetçilerin ve koruma olan adamların sesleri koridordu dolduruyordu. Belli ki herkes nizamı sağlamaya çalışıyordu.

 

Bir hizmetçi güler yüzüyle karşıma çıkmıştı, adımlarımı duraksattım. "Hoşgeldiniz Rojdan Hanım, Siyam bey sizi arka bahçede kahvaltı masasında bekliyor." dedi. Çiftlik evini doğal olarak bilmiyordum, yol göstermesi için kadından rica edecektim. "Siz bana yol gösterir misiniz?"

 

"Elbette efendim," diyerek yürümeye başladı, omuzunun üzerinden baktı. "Beni takip edin." onun arkasında yürümeye başladım, kadında önden yürüyordu bir yandan konuşuyordu. "Siyam bey, hep buraya gelmez. Gelirse özel misafirleri ile gelir. Sanırım sizde onlardan birisiniz."

 

Ne cevap vereceğimi kestirememiştim, tutsak mı, yoksa müstakbel karısı mı deseydim? Bence hiçbiri. Kadın sadece onaylayıcı şekilde "Evet." dedim. Kadın epey samimiydi bana tekrar bakarak gülümsedi. Dikkatimi çekmeye başlamıştı, o gördüğüm tek türktü, genellikle malikanesin de hep yabancı uyruklu kadınlar olurdu. Çiftlikte öyle değildi.

 

"Siz sanırım uzun zamandır burda çalışıyorsunuz," diye tereddütle emin olmak istedim. Kadının hızına yetişerek yanında yürümeye başladım. "Ben esasen Siyam Bey'in çocukluğunu bilirim. Ailesi her yaz buraya gelirdi." dediğinde yüzü düşmüştü. "Ya, ne hoş."

 

Kadın kederle içini çekti, yüz ifadesi üzgün bir hale bürünmüştü. "Ama işte, o korkunç gece olmadan önce her şey çok mesuttu." diyerek ağzından kaçırdı. Kaşlarım merakla çatılmıştı, şüpheci bakışlarımı kadından hiç ayırmadım. "Korkunç mu? Neden? Ne oldu ki?" üst üste sordum.

 

Kadın hata yaptığını anlayarak paniklemişti. "Hiçbir şey olmadı, geldik zaten." dediğinde duraksadı, bende onunla duraksadım. Bahçe kapısının tam önünde duruyordu. "Tekrar hoşgeldiniz, iyi günler." diye hızlıca söylerek konuşmam fırsat vermeden uzaklaştı.

 

Kafamda soru işaretleri ve karşılıklığı ile kalakaldım. Kadını gidişini izlemiştim. Kafamı tekrar kapıya çevirdiğim de Siyamı görünce irkildim, kalbim hızlı atarken geri adım attım.

 

"Korkma, korkma. Benim sadece." sesini yatıştırıcı yapmaya çalışıyordu. Eliyle kahvaltı masasını işaret etti. "Gel hadi, kahvaltı edelim." diye yumuşak sesle söyledi.

 

Onaylarcasına kafamı salladım. Kafamın karışıklığı korkum birleşince sessizce onun yanından geçtim, bahçeye girerek masaya yaklaştım. Sandalye çekecekken elimi elinin üstüne koydu. "Ben yaparım." dediğinde yanmış gibi elimi hızlıca elinin üstünden çektim.

 

Sandalye ağır ağır oturdum. Masaya doğru sandalye itti. Baş köşeye kendi oturmuştu. Sessizce tabağıma birkaç bir şey almaya başladım. Uyandığımdan beri Çetin'i görememiştim, nerdeydi bu adam.

 

Peyniri yavaş yavaş yerken Siyam'ın konsantre olmuş yüzüne baktım. "Çetin nerde?" diye sorduğumda tabaktan başını kaldırdı, bana baktı. "Bugün izinli o, genellikle izinli olduğu gün buralarda olmaz." dedi. İlk defa Çetin'in izinli olduğunu duymuştum.

 

"Yani gelmeyecek mi?" diye merakla sordum. O burda güveneceğim tek kişiydi. Siyam telefonun cebinden çıkardı. "Sen iste yeter ki, 10 dakikaya burda olur." diyerek telefona baktı, parmakları telefonun üzerinde çalışıyordu. Çetin'nin burda olması en iyisiydi.

 

Siyam en sonunda telefonunu geri cebine attı. "10 dakikaya burda." Tuhaftı, ilk defa sorgulamamıştı dediğim şeyi. Muhtemelen dünkü yaşanan şeylerden dolayıydı. Kahvaltı yapmaya devam ettim. "Hep izinli olur mu düzenli olarak?" diye sordum. Eğer öyleyse günleri öğrenip tedbir almalıydım.

 

"Hayır, olmaz. Olamaz da." diye yanıtladı. Yeni bir soru daha kafamın içinde canladı, neden izin almıştı? Kutayla bir şey mi planlıyordu? "Neden olamaz ki?" diye sorgulamaya devam ettim. Siyam çay içerken sorularımdan bıkmışcasına iç çekmişti. Bardağı sert bir şekilde masaya koydu. "Neden bunu bu kadar sorguluyorsun? Sabrımın taşırma."

 

Masanın üzerindeki elimle elini kapladı. Dokunuşu altında neredeyse donup kalıyordum. "Sana nazik davranmaya çalışıyorum, incitmemeye çalışıyorum hatta bağırmamaya çalışıyorum, ama sen sabrımı sınıyorsun. Yapma." diye uyardı. Diğer elimle çay bardağını aldım, yavaş yudumlar içtim. "Anladım, yapmam." Memnun şekilde kahvaltısını etmeye devam etti.

 

Benim ise her lokma boğazıma diziliyordu. Sanki yemek yemiyordum, sadece hayatta kalmak için atıştırıyor gibi hissediyordum.

 

Kahvaltından sonra masayı hizmetçiler toplarken, ön bahçede ayak sesler duymuştuk. Hızla bakışlarımı oraya çevirdim. Çetin aceleyle geliyordu. "Gel, gel." dedi Siyam

 

Çetin hemen masamıza yaklaştı, ellerini birbirine kenetledi. "Geciktin," dedi Siyam suçlarcasına. Çetin nefes nefese kalmış halde konuşmaya başladı. "Kusura bakma Patron, trafik vardı." Siyam parmağı ile beni gösterdi. "Sen kusursuz olmak zorundasın. Beni değil, müstakbel karımı koruyorsun."

 

Bu sıfat üzerime yapışmış kalmıştı, ne onun müstakbel karısıydım ne de karısı olabiliyordum.

 

"Anladım patron, bir daha asla yaşanmayacak." diye söz verdi Çetin. Siyam pek umursamadı, aklınca güç ondaydı zaten. Ayağa kalkarak önce bana sonra Çetin'e baktı. "Beni takip edin," bakışlarını bana dikti. "Yanımda yürü." yavaşça ayağa kalktım onunla yan yana yürümeye başladım, Çetin'de arkamızdan geliyordu.

 

Siyam kollarını arkasına toplamış, ara sıra bana bakarken, etrafın güzel manzarasını izliyordu. Ben ise dalgınlıkla etrafın güzelliğine bakıyordum. "Rojdan," dedi birden bire. Sakin ama temkinli bakışlarımı onun yönüne çevirdim. "At binmeyi biliyor musun?" diye sordu. Çocukluktan aşinalığım vardı, özellikle yaz mevisim ailecek çiftlik evinde konaklardık.

 

"Çocukken öğrenmiştim, ama unuttum." diye yanıtladım. Siyam'ın adımları ahıra doğru gidiyordu. "Öğretirim o zaman." diye mutlulukla söyledi. Fazla tepki veremeden ahıra gelmiştik.

 

Adımlarımızı atarken samanlar hışırtıyla çıkıyordu. Bir sürü hayvanın sesini duyuyordum, büyük bir ahırdı. "Gel, seni atlar bölümüne götüreyim." diyerek beni yönlendirmeye başlamıştı.

 

Atların kaldığı kısma geldiğimizde bir sürü at görmüştüm. Hepsi o kadar güzeldi ki. Siyam adımlarını yavaşlattığında Siyah bir atın yanında durdu. Siyam yavaşça atın kafasını deri siyah eldivenli eliyle okşuyordu. "Naber oğlum, uzun zamandır ziyaret edemedim seni." diye şefkatle konuşmaya başladı.

 

Acayip şaşırmıştım, herkes onun önünde eğilip korkusuyla duygusunu gizlerken o bir ata şefkatini, yumuşak tarafını gösterebiliyordu.

 

At kişneyerek Siyam'a yanıt vermişti. Siyam'ın yüzünden ilk defa samimi bir gülümseme gelmişti. "Sende beni özledin biliyordum, çakal seni." diye mırıldanmıştı. Atı sevmekle o kadar meşguldu ki beni unutmuştu. Ata havuç ikram ederek yedirmeye başladı.

 

Sonunda beni fark edecek olacak ki ata havuç yedirirken bana baktı. "Bunun adı Kara. Ailemizin en eski atı. Benimle yaşıttır." diyerek açıkladı. Sadece gülümsedim, elimi uzatarak atın kafasını okşamaya çalıştığımda at asi davranmış geri çekilerek rahatsızca kişnemişti.

 

"Ama neden böyle yaptı ki? Onu sevecektim." dedim. Siyam'ın samimi gülümsemesi genişledi, ata havucu yedirmişti. "O aile dışında kimseyi kolay kolay sevmez. Sahibine sadıktır." diye açıkladı. Sadıklık, tam onun istediği şeydi.

 

"Tam senin istediğin şey." dedim. Siyam onaylayarak kafasını salladı. "Bunun bir eşi de var." dedi. Anlamayarak önce ata, sonra Siyam'a baktım. "O zaman çocukları vardır." demekle yetindim.

 

"Bunu kastetmiyorum Rojdan." dedi. Yine ne peşindeydi acaba? "Yani?" diye daha fazla açıklamasını istedim. Siyam atla ilgilenmeyi bıraktı, tamamen odağını bana verdi. "O da senin." dediğinde kafama dank etmişti, süpriz dediği şey buydu.

 

"Beni mi?" dedim. Siyam cevap vermeyerek ıslık çalmaya başladı, at diğer bölümden çıkmıştı. Bir o kadar mükemmeldi, kar kadar beyaz, güzel ve bakımlıydı. Hayvansever olarak atı görünce ister istemez heyecanlanmıştım. Olayın absürtülüğünden çıkmıştım.

 

"Ne kadar güzel," diye ağzımdan kaçırdım. Kafama dank edince aptallığımdan yumruklarımı sıktım. Siyam ise memnundu. "Lütfen, yanına git ve ona bir isim ver." dedi. Ata temkinlice yaklaştım, ürkememesi için elimi temkinlice uzattım, at beni istemişti. Aksine kafasını yavaşça avucuma sürtmüştü.

 

İsim aniden aklıma gelmişti Dolores.. acı çekenleri ve kederli olanları temsil ediyordu. Tam atıma uygun bir isimdi, çünkü atın bakışlarında bir keder hissi görüyordum. Belki aynı benim gibiydi, acı içindeydi. Acısını dışa vuramıyordu.

 

"Senin adın Dolores olsun," dedim ata. At dokunuşumun altında sakinleştirken gözlerim dalmaya başlamıştı. Siyam'ın sesi kendime gelmemi sağladı. "Acı, keder. İsmin anlamı." dedi.

 

Kafamı ona çevirdim, "Ona uyuyor." dedim. Siyam anlamadığım bakışlarla bana bakıyordu, yüzündeki gülümseme solmuştu. "Ata verilen isimler, sahiplerini yansıtır," dedi.

 

Bu mevzu acayip ironik gelmişti, buruk gülümsemeyle gülümsedim. "Haklısın. Senin karanlığında dolayı Kara'nın ismi Kara." onu fena halde bozduğumdan emindim. Bakışlarını benden kaçırmıştı, aramızda kasvetli bir sessizlik oluşmuştu.

 

At için havuç aldım, yavaşça kafasını okşayarak yedirmeye başlamıştım. Siyam hiç bana bakmıyordur, atı Kara ile ilgileniyordur. Açıkca keyfini kaçırmıştım. Bakışlarım arkamızda duran Çetin'e kaydı.

 

Yüzü ifadesizdi, sadece ikimize bakıyordu. Onunla acil konuşmam lazımdı, ama fırsat bulamamıştım.

 

Boğazımı hafifçe temizledim, ona mesaj verirmiş gibi. Siyam'a baktım. "Atlara mı binsek?" diye tavsiye vermiştim. En azından biraz onunla vakit geçirirsem rahat bırakır diye düşünmüştüm.

 

"Olur," dedi hevesi kaçmış halde. Çetin'e bakarak emir vermişti. Çetin önce benim yanıma yaklaştı tahta kapıyı açarak atı oradan çıkarmaya başlamıştı.

 

Sakin bakışlarımı Siyam'a diktim, atı Kara ile ilgileniyordu. Aramızdaki sessiz uzarken Çetin'nin yardımı ile atım kaldığı bölümden çıkmıştı. Yavaşça onu okşamaya devam ederken Siyam'da Kara'yı çıkartıyordu.

 

Şamanların hışırtılıyla belirgin ayak sesleri gelmeye başlamıştı, bakışlarımı ahırın kapı kısmına yönelttim. "Kim bu?" diye sorduğumda Siyam ve Çetin de bakışlarını yöneltmişti.

 

Takım elbiseli tanımadığımız bir koruma, hızlı adımlarla yanımıza yaklaşmıştı. Ceketinin düğmelerini ilikledi. "Kusura bakmayın efendim, sizi rahatsız ediyorum ama.." dedi Siyam'a.

 

"Anlat," dedi Siyam. Bir yandan atıyla ilgileniyordu. Koruma önce bana sonra Çetin'e baktı. "Özel bir mesele." diye vurgulayarak konuştu.

 

İç çekerek eldivenlerinden kurtuldu. Bakışlarını korumadan bana yönlendirdi. "Burda bekle, on dakikaya gelirim." dedi. Kafamı sallamakla yetindim, Çetin ile konuşmak için iyi bir fırsattı.

 

Siyam'ın korumanın gidişini izledim, onların gidişinden emin olduktan sonra direkt Çetin'e sinirli bir ifadeyle baktım, "Nerdeydin sen? Yine o patronun olacak pislik seni nereye gönderdi seni, hadi bana bir şey olsaydı? Ne olacaktı?" diye üst üste sinirle azarladım.

 

"Patron, kusura-" açıklama yapmadan konuşmasına izin vermemiştim. Sabah ki yaşadığım orkide olayından sonra korkum daha da fazlalaşmıştı. "Bunun kusuru bakması filan yok, bir daha böyle bir kusur istemiyorum, anladın mı?" diye azarlamaya devam etmiştim.

 

Çetin mahcup halde kafasını eğdi, ceketinin ilikledi, ellerini birbirine doladı. "Haklısın efendim, ama bir dakika olsa da sebebini dinleyin." dedi, sesini titremesini gizlemek için yutkunduğunu gördüm.

 

İlk defa o titremeyi işitmiştim, yüz ifadem hemen yumuşamıştı. "Siz abinizle görüştüğünüzü günü hatırlıyor musunuz?" diye sorduğunda kaskatı kesilmişti. Elbette net hafızamdaydı, o gün abime Kutay'ın imzasını vermiştim.

 

⚠️FLASHBACK⚠️

 

Abime o akşamın gecesinde ulaşmıştım. Ortak bir buluşma yeri ayarlamıştık, bir çay bahçesi. Acayip gergin bir şekilde masaya oturmuş gözlerimde gözlük vardı, her an biri tanır diye acayip korkuyordum. Ellerimin masanın üzerinde yumruk halinde duruyordu. Kendimi teselli etmeye çalışsam da, hızlanan kalp ritimlerim beni ele veriyordu.

 

Çok geçmeden abimi bahçenin karşısında görmüştüm. Gözlüğümün altından gözlerimi sıkıca kapattım ve geri açtım. Korku, gerginlik ve heyecan karışımı nefesim hızlanmıştı, duygu karışımlarından dolayı omuzlarım titriyordu.

 

Abim tek gelmişti, gözleriyle etrafı kolaçan ederken gözlükle oturan beni görmüş olacak ki masaya yaklaşmaya başlamıştı. Yakınlaşmaya başlarken, titreyen ellerimi kucağıma indirdim. "Hoşgeldin," diyebildim duygulardan titreyen seslerimle.

 

"Hoş mu bulduk göreceğiz." diye mırıldandı. Yavaşça karşımdaki sandalye çekerek oturdu. Ellerini masanın üzerinde birleştirdi. "Anlat." dedi sabırsızca. Yüz ifadesini normal tutmaya çalışıyordu.

 

Başta cesaret edemesem de, olan biten her şeyi anlatmıştım. Anlatırken bol bol su yudumluyordum, abim sabırlı şekilde dinlemeyi bitirdi. "Sana bir şey söyleyeyim mi abim?" dedi. Kaşlarını çatmıştı, gözleri kısılmıştı.

 

"Söyle," dedim çekinerek. Çünkü beni azarlayacağını düşünüyordum. "Kutay'la Siyam'ı ben paket ederim istersen. 5 dakikamı almaz," ellerini masadan kaldırdı, avuçlarının içini açarak etrafı gösterdi. "Dünya da, sende bu iki pislikten kurtulursunuz." dedi. Belki de haklıydı.

 

Başımdan aşağa kaynar sular dökülmüş kadar olmuştum. Gözlüğümü yavaşça çıkardım masaya koydum, yüzümde en ufak mimik yoktu. "Ben Kutay'ı paket edeceğim zaten merak etme." dedim, buz gibi sesle.

 

Abimin ellerini indirdi, öne doğru eğilerek konuşmaya başladı, "Söyle bakalım, nasıl olacakmış o?" ah abicim ah, bunu anlamak bu kadar zor olmamalıydı.

 

"Evli bir erkek neyden korkar abi?" dediğimde durumu çakmaya başlamıştı, neredeyse gurur duyarcasına bana bakıyordu. "Boşanmak." diye sözümü tamamladım.

 

Anladığını belli edercesine kafasını yukarı aşağa sallamaya başladı, "Boşanmak, tabi." diye tekrar etti dediğimi. Yanımda duran çantamın fermuarını açtım, içinden Kutay'ın imzası olan beyaz zarf çıkardım.

 

Masanın üzerine koyarak parmağımla tam abimin önüne sürükledim. "Ben onu tehtid etmeyeceğim, direkt her şeyi bitireceğim. Yardımına ihtiyacım var." dedim, kararlılıkla. Çok kararlıydım, şu yer yüzü yok olsa bile ben ve Kutay evli kalamazdık.

 

"Arkamda bir güç olduğunu düşünmeli. Onun düşüncesi zihnin zehirlesin istiyorum. Siyam kolay iş." diye sözlerime devam ettim. Abim zarfı tereddütsüz cebine attı. "Ben senin gücünüm zaten abim, biz kardeşiz." dediğinde elini uzattı, elimi eliyle kapladım. "Ne olursa olsun biz kardeşiz abi." diye emin şekilde söyledim.

 

Aile dediğiniz şey buydu esasında, ne kadar küserseniz küsün, dünyanın en kötü şeyini yapsanız da ailesiniz.

 

Abim tebessüm etti, bende ona tebessüm ettim. Ellerimizi birbirinden ayırdığımızda konuşmaya devam ettim. "Ama bana yardım etmeyeceksin abi," dediğimde tebbesümü yüzünden silindi. "Nasıl etmeyeceğim? Sen benim kardeşimsin! Bir pisliğin elinde mi kalacaksın?"

 

"Kutay onun kurallarına göre oynadığımı düşünsün istiyorum. Aklına herhangi bir şüphe düşsün istemiyorum, ne boşanmadan önce, ne boşandıktan sonra." öne eğildim, avucumu göğüs kafesime bastırdım. "Bana söylediği her sözü burnundan fitil, fitil getireceğim." diye vurgulayarak söyledim.

 

"Beni bulaştırdığı bütün olaylardan eninde sonunda sıyrılacağım. O da arkamda kalacak." dedim. İntikam, inandığım tutunduğum tek şeydi belki de, onun söylediği acımasız sözlerin kalbime açtığı yaradan daha çok ona yara açmak istiyordum.

 

"Rojdan olmaz böyle, hadi ölürsen, hadi bir şey olursa? O zaman ne olacak?" dedi endişeyle. İşte bu konu da yanılıyordu abim, Kutay ne olursa olsun korurdu. Çünkü beni sevdiğini çok iyi biliyordum, ha sevgisi kalıcı mıydı? Orası tartışılır.

 

"Abi sen ne dersen de, ne yaparsan yap kararım değişmeyecek. Ben bu rolu oynamaya devam edeceğim." gözlerim dolarken, boğazımda ki düğümü yumuşatmak için sertçe yutkundum. "Gerekirse kendime yalan söyleceğim, sende hayatımda ikinci şeyi istiyorum, ilkini yapmadın bunu yap."

 

Son söylediğimi duyunca gardını indirmişti, omundan gözleri dolduğu için başparmaklarını gözlerine bastırdı, sonra çekti. "Peki, boşanmanı sağlayacağım ve seni aramaya devam edeceğim." diye söz verdi. İkimiz de sanki bu buluşma yaşanmamış gibi davranacaktık.

 

Ağlamamak için gözlerimi gökyüzüne çevirdim. Hayatımda ilk defa yaşadığım bir şey değildi, ben bayatımın gençlik döneminde zaten yalnızdım.

 

Daha fazla vaktim olmadığını düşünüyordum, sandalyeden gürültü şekilde ayağa kalktım. Abime diktim gözlerimi, o kafasını eğmiş benim gibi kendini toparlamaya çalışıyordu. "O boşanma belgesini bir şekilde elime ulaştırırsın." dedim, emin olmak için.

 

Eliyle yüzünü yavaşça ovdum, burnunu çektiğini işittim. Sanırım ağlıyordu. Yavaşça ayağa kalktığında kızarmış gözlerini görmüştüm. "En kısa zamanda." diye söz verdi.

 

Yanımdaki sandalyeden çantamı yavaşça aldım. Oturduğum sandalyeden uzaklaştım abime yaklaşarak sımsıkı sarıldım. "Anneme iyi bak, ben en kısa zamanda geri döneceğim. Kutay pisliğini geride bırakacağım." dedim. Bundan hiç olmadığım kadar emindim.

 

"Sen iyi ol yeter," diyerek sarılmayı bıraktı, alnıma tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu. Gülümsemekle yetindim daha fazlasını yapsaydım abimle giderdim. Bunu olmasını istemiyordum çünkü Siyamdan tamamen kurtulmamız gerekiyordu, artık konu Kutay'ın karısı olmamdan geçmişti, daha ileri bir seviyeydi. Onun haricinde Kutay boşanmak tehtid etse de boşanmazdı, bunu adım kadar iyi biliyordum, ondan kurtulmanın kolay yolu buydu.

 

Arkamı döndüm, çantamı sapını sıkıca tutarken adımlarım atmaya başlamıştım, omuzlarımın üstünden abime son kez gülümsemiştim.. işte o son görüşmemizdi.

 

Arabada arkada oturuyordum, camdan Mardin'nin sokaklarına bakıyordum. Yanımda duran bir sürü alışveriş poşetine baktım. Bunları ben Çetine almasını emretmiştim, Siyam şüphelenmemesi için.

 

Çetin her emirimi sessizce yerine getiriyordu, Kutay'a rapor bile vermemişti. İşte bu bana çok tuhaf geliyordu. Araba aynasından arabayı süren Çetin'e baktım. "Neden söylemiyorsun?" diye sorduğumda bakışlarımız buluştu. "Neyi?"

 

"Abimle görüştüğümü, gizlice boşanmaya çalıştığımı." diye açıkladım. Çetin başta duraksadı, virajı dönerken konuşmaya başladı. "Kişisel hayatınız," diye açıkladı.

 

"Ama o senin patronun." diye karşılık verdim. Kırmızı ışıkta araba durdu. "Sizde patronumsunuz. Bu işten çıkmak için size ihtiyacım var." işte bu konuda haklıydı, Siyam'ın güvenini kazanıp onu devirme görevi bendeydi.

 

"Kutay'a ihanet etmiş olmuyor musun yine de?" diye tereddütle sordum. Araba tekrar çalışırken sessizlik oluşmuştu. Cevap almak istediğim için boğazımı temizledim. "İhanet görecelidir. Bu sizin kişisel meselenizse siz de patrona ihanet etmiş oluyorsunuz, ondan habersiz boşanarak."

 

 

Gözlerim uzaklara dalmaya başlamıştı, kalbim yavaş yavaş ağırlaşıyordu. "İhanet tek taraflı mıdır? Bence ihanet öyle düşünmemeliyiz. Kutay'da bana ihanet etmedi mi o sözleri söylerken? Verdiği sözleri rafa kaldırmadı mı?"

 

İşte o gün Çetinden ve benden cevap gelmemişti. Sadece sorguladığım şeylerle kalmıştım kendimle.

 

⚠️FLASHBACKSON⚠️

 

O günü hatırlayınca sersemlemiştim, omuzlarımı silkerek kendime gelmeye çalıştım. "Asıl meseleye gel." dedim. Konu boğucu geliyordu, o günleri hatırlamak boğucuydu. "Size tekrar söylediğim şeyi söylemek istiyorum," kaşlarım çatılmıştı, hangi sözü hatırlacaktı, o günkü ihanet mevzusunu mu?

 

"Sizde patronumsunuz. Bu işten çıkmak için size ihtiyacım var." diye hatırlattı. Anlamayarak ona bakıyordum, dudaklarımın arasından tek kelime dahi çıkmıyordu. "Çünkü benim bir ailem var."

 

Şok halde olduğum yerde kalmıştım, geriye doğru bir adım attım. Çetin'in ailesi olduğunu asla duymamıştım hatta yüzük bile takmıyordu. "Benim kızım hastanede şu an, gece ateşlendi onun yanına gittim."

 

"Nasıl, anlamadım." diye kekeledim. Çetin dediklerini tasdiklemek için cebinden telefonun çıkardı, ailesi ile olan fotoğrafını gösterdi. Minik bir kız çocuğu, yanında güzeller güzeli kadın yani eşiyle olan bir aile fotoğrafıydı.

 

Ağzım açık fotoğrafı inceliyordum. "Ben bilmiyordum, bilseydim çağırmazdım seni." dedim mahcup halde. Allahım ne yapmıştım ben? Adam kızıyla ilgilenmesi gerekirken burdaydı.

 

"Sizin pek suçunuz yok, ben hiçkimseye söylemedim. Çünkü en ufak bir şey olduğunda aileme de sıçrayacaktı." Her şey kafamda daha net oturmuştu, yüzük takmaması bile. "Peki, neden bu işi yapıyorsun?" diye merakla sordum.

 

"Ben bu dünyanın içinde doğdum, evlenmeden önce de böyle adamların yanında çalışıyordum. Ama evlendikten sonra işler değişti, bir ailem oldu o yüzden karar verdim bu yapacağım son iş, Kutay beyden parayı alır almaz ailemle yurtdışına gideceğim."

 

Her şeyi pür dikkat dinledim, ara sıra onaylamak için kafamı sallıyordum. "Anladım," dedim konuşmayı bitirince. Bu aramızda sır olarak kalmalıydı. Çetin'nin omuzuna dokundum, kardeş şefkat ile okşadım. "Sen kızının yanına git, bende Siyam'a bir bahane bulurum." dedim.

 

Çetin hafifçe gülümsedi, telefonu cebine koymadan çalmaya başlamıştı. Ekranına baktı, sonra bana. "Patron dünden beri arıyor, defalarca söyledim ama arıyor." dediğinde yüzüm asılmıştı, elini omuzundan çektim.

 

Ben konuşmadan telefon kapandı, ardından tekrar çalmaya başlamıştı. Sinirden yumruklarımı sıkmıştım, telefonu Çetin'in elinden sert bir şekilde aldım. "Sen ahırın kapısında bekle, ben konuşacağımı konuşucam." diye emir verdim. Çetin hiç konuşmadan ahırın kapısına ilerledi.

 

Telefon elimde çalıp çalıp duruyordu, en sonunda derin bir nefes alarak telefonu açtım, kulağıma bastırdım. "Alo," dedim, sert sesle.

 

"Neden yaptın bana bunu Rojdan? açıkla bana, açıkla bana," sesi deli gibi telaşlı geliyordu, kulağım sesten dolayı tırmalanmıştı. Konuşmaya fırsat vermeden devam etti, "Nasıl boşadın beni? Konuş benimle, bir açıklama yap. Sana diyorum, konuş!" ses tınısında yalvaran ton vardı.

 

"Sus!" diye yüksek sesle konuştum. Nefes alış verişi hatta arkadan bardağa bir şey doldurma sesini bile duyuyordum. "Sakin olacaksın, seninle son kez konuşacağım." diye resmi şekilde konuştum.

 

Masaya yumruğunu vurduğu sesi duyunca uzakta da olsa ister istemez irkilmiştim. "Ne demek son kez? Dünden beri uyku uyumadım lan ben!" diye bağırmaya devam etti. Sonra bir cam kırılma sesi duydum, tekrar irkildim. "Benim karşıma geçtin boşandık dedin lan sen dün! Dedin bana bunu!" diye sözlerini vurgulayarak bağırdı.

 

"Kutay s-" asla cevap vermeme izin vermemekle birlikte bağırmaya devam etti, "Lan senin hiç mi vicdanın yok kadın? Ben sana dokundum, karşıma geçip nasıl o belgeyi gösterirsin? Nasıl aşık gibi davranırsın?"

 

Kulaklarımı anlık olarak çınlamıştı, telefonu kulağımdan çekmek zorunda kalmıştım. "Seni seviyorum lan ben, seni seviyorum seni Rojdan! Bana bunu nasıl yaptın?" hıçkırık sesleri duymaya başladığımda telefon neredeyse elimden kayıp düşüyordu. Yanlış duymuyordum Kutay ağlıyordu.

 

Gözlerim bana ihanet ederek akmayan yaşlarla dolmuştu. Telefonu tekrar kulağıma tutmuştum. "Ağlama, biz yetişkin insanlarız. Evlilikte normal ayrılıkta." dedim. Sanki yaptığı şey normalmış gibi konuşuyordum, ona teselli veremiyordum.

 

"Kimle yaptın lan bunu? Kim sebep oldu boşanmamıza? O Çetinse onu vururum!" dedi ağlamaya devam ederken. Bilmediği şeyde buydu zaten, arkamda daha büyük bir güç vardı. "Kimse yok," diye yalan söyledim. Daha dur, yeni başlıyoruz Kutay Karan.

 

"Yalan!" diye bağırdı. O ağlayan adam geri gitmişti, masaya yumruğunu tekrar vurmuştu. "Bak ben deliye dönüyorum anladın mı? Sen benim karımdan daha düne kadar. Hiç mi sevmedin beni?"

 

Bu soru o kadar boş geliyordu ki? O sözleri söylerken beni mi hiç sevmedin Kutay Karan.

 

"Öyle mi? Sen beni hiç sevdin mi? Beni ilk zorlukta boşanmak tehdit ederek hiç mi sevmedin?" diye sordum. Sesimin titremesine engel olmak için defalarca yutkundum, boğazım bir yumruk kadar sertti.

 

"Konumuz bu değil. Sen beni terk ettin, boşandın." dedi hırsla. Bir yandan hıçkırık sesleri geliyordu. Hala anlamıyordu neden böyle yaptığımı, pes etmeye karar vermiştim. Böyle bir adama nasıl laf anlatabilirdim ki?

 

Boğazımı temizledim, elimi belime koydum. "Biliyor musun Kutay? Boşver ya, cidden boşver. Ben sana laf anlatamıyorum, bir daha ulaşmaya da çalışma bana. Hadi Allah'a emanet." dedim. Telefonu direkt kapattım.

 

Kapanan telefona bakakalmıştım, ayak sesleri ve tanıdık sesleri duyunca telefonu pantolonumun cebine attım. Siyam ve Çetin yanyana yürürken olduğum yere yaklaşıyorlardı.

 

Boğazımdaki yumruyu görmeden gelmeye çalışarak gülümsemeye çalışmıştım. "Hayatım," diye sözlerine başladı Siyam. Adımlarını tam karşımda durana dek attı, durunca konuşmaya devam etti. "Çetin neden ahırın kapısında bekliyordu?" dedi sorgularcasına.

 

Elimle ensemi kaşıdım, gülümsemem kasvetli bir şekilde solmaya başlamıştı. "Şey, ben ona alışverişe çık bir kaç eksiğim var demiştim. Demek ki siz ahırın kapısından karşılaştınız." diye yalan söyledim. Yalanımı devam ettirmesi için Çetin'e baktım.

 

Çetin öne çıktı, dediğimi tasdiklemek için konuşmaya başladı, "Evet patron. Şimdi şehir uzak burdan ondan git istediklerimi al dedi. Tam ahırdan çıkarken seninle karşılaştım."

 

Siyam şüpheci bakışlarını bir kartal misali ikimizin üstünde gezdirdi, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oldu. "Ne alacaktın?" diye bana sordu.

 

Omuzlarım gerginleşmeye başlarken ellerimi arkama koydum, Siyam'ın yüzüne boş ifadeyle bakıyordum. "Şey.. yazlık elbise aldırmak için. Böyle çiçekli elbise filan istiyorum, çiftlik kombini filan yani." diye açıklamaya çalıştım.

 

"Pekte önemli bir şey değilmiş, neyse." diye mırıldandı. Cebinden cüzdanın çıkardı, yüklü miktar Çetin'e para verdi. Onları izlerken donup kalmıştım, dudaklarım hafifçe aralanmıştı şaşkınlıktan.

 

"Git al." diye emir verdi Çetin'e. Çetin paraları cebine attı, ahırdan çıkmaya başlamıştı. Gözlerimi Çetin'e kitlerken Siyam'ın sesi kulaklarımı doldurdu, "Dolores seni bekliyor, hadi." dedi. Olanlardan sıyrılıp kendime gelmiştim, onaylamak için kafamı salladım.

 

 

KUTAY KARAN ASLANBEY

 

Kırılmış bardak ve kanlı ellerime bakıyordum. Ne yaşamıştım ben? Ne yaşamıştım? Hala bunu idrak edemiyordum, beni karım beni boşamıştı. Dağıttığım yatak odasına baktım, bütün her şey dağılmıştı. Rojdan'ım kıyafetleri etrafa dağılmıştı keza kendi kıyafetlerimi de.

 

Konakta sesi duyan hiç kimse içeriye girmeye cesaret edememişti. Yavaşça oturduğum yataktan kalktım. Gözlerimi ilk düğün fotoğrafımıza takılmıştı, Rojdan'a süpriz olarak yaptırdığım fotoğraf..

 

Derin bir nefes aldım, kanlı ellerimle büyük fotoğraf çerçevesini aldım, kapıya doğru fırlattım. Büyük bir gümbürtü ile cam kırılmıştı. Artık o fotoğrafının olmasının ne anlamı vardı ki? Yoktu, yoktu. Karım beni gerçekten bırakmıştı, korktuğum her şey tek tek oluyordu.

 

Kapı aniden açılırken cam kırıklarının hışırtısını duymuştum. Gögüs kafesim öfke ile inip kalkarken kafamı kaldırdığımda Baran ve Miran'ı görmüştüm, kardeşlerimi.

 

"Abi noluyo lan?" dedi Miran. Öfkeden başım dönerken kanlı elimle alnımı ovuşturdum. "Siktirin gidin!" diye kükredim. Geriye doğru sendelerken iki güçlü el kollarımdan tuttu. "Annem ağlıyor, odaya kimse girememiş abi. Ne oluyor?" dedi Baran.

 

Gözlerim kapanmışken kollarımı onların elinin altından çekmeye çalıştım. "Siktirin gidin demedim mi lan ben size?" diye sertçe söyledim. Onlar tek kelime etmezken yatağa oturmam yardım ettiler. Nefesim sığ ve kısık kısık geliyordu. Gözlerimi karanlıktan çıkardığımda ikisi de yanımda oturduğunu fark ettim.

 

İkisi birbirine tereddütle bakıyorlardı. Abilerini böyle görmek tuhaflarına gitmişti. Yıkılmıştım, tam olarak yıkılmıştım.

 

"Abi," dedi temkinlice Miran. Sözlerine devam etmeden tepkimi ölçmek için bana bakıyorlardı, sersemlemiş gözlerim ve gözyaşı olan yanaklarımla ona baktım. Baran Miran'ın sözlerine devam etti. "Yengeye mi bir şey oldu?"

 

Rojdan'ın konusu bahsedilince kaskatı kesilmiştim, ellerimin içindeki kana baktım. O kan kadar deliydi yüreğim. Kabullenmek istemiyordum.

 

Delici kahkahalarımın sesi odayı doldurmaya yetmişti. Baran ve Miran birbirine bakıp donup kalmıştım. İkisi de ne diyeceklerini kestiremiyordu. "Çok iyi!" diye sahte neşeyle söyledim.

 

Miran ayağa kalktım, gördüğü manzara karşısında eli ayağı adeta birbirine dolanmıştı. "Ben bi su getireyim abim," diyebilmişti. Baran omuzuma dokundu, beni sarsmaya başlamıştı. "Abi kendine gel, abi!" diye yüksek sesle söyledi.

 

Delici kahkaham durmak bilmemişti. "Lan, beni boşamış Baran. Birde bana diyor ben tehdit etmedim yaptım diyo resmen!" dedim, kahkahalarımın arasında.

 

Baran sarsamaya devam ederken Miran suyu hızlıca getirmişti. Kahkahalarım hıçkırılara dönüşmüştü yine ağlıyordum. Miran ve Baran ne yapacağını bilmiyordu. Baran gömleğimin iki düğmesini açtı. "Abi nefes al, nefes al sadece." dediğinde yüzüm kızarmıştı.

 

"Karım beni boşadı, Rojdan beni boşadı amına koyayım!"

 

"Oh, ne iyi yapmış," diye bir kendi kendine bir mırıldanma işittim ağlama krizi geçirirken. Kafamı sesin geldiği yere kapıya doğru çevirdiğimde Bengi'yı görmüştüm. Kapıya yaslanmış, zevk alan ifadeyle beni izliyordu.

 

Baran da benimle beraber kapıya baktı. Bengi'nin yüz ifadesi solmuştu. "Sen abimle ilgilen ben geliyorum." dedi Miran'a. Hızlıca yataktan kalkıp kapıya koşarken Miran yanıma oturdu. Kapı kapanırken ikimizde başbaşa kalmıştık.

 

Hıçkırıklarım yavaşlamaya başladı, gözlerime karanlık ve sertlik yerleşmişti. Su bardağını yavaşça uzattığında kanlı ellerimle Miran'ın yakasına yapıştım. "Bana Rojdan'ı getireceksin Miran, alıcaksın o adamın elinden." diye karanlık şekilde fısıldadım.

 

Miran'nın elindeki su bardağı yere düştü. "Abi nasıl yapayım ben bunu?" dedi tedirginlikle. Yakasını bıraktım, kanlı elimi ensesine koydum. Alnımı sıkıca alnına bastırdı. "Baran'a güvenemem, sadece sana güvenebilirim anladım mı kardeşim? Baran Bengiyle sevgili, gider öter."

 

"Abi, yengem istemiyorsa boşanmışsa yapacağımız şey doğru olmaz."

 

Bende biliyorum kardeşim, benden bunu biliyorum. Ama Rojdan'a ulaşabilmemin onunla düzgünce konuşmamın tek yolu bu.

 

"Sen benim kardeşim değil misin lan? Abine yardım etmeyecek misin?" dediğimde alnın alnımdan çektim, elim hâlâ ensesindeydi. "Ama abi düne kadar sen istemiyordun, sen aramıyordun yengemi."

 

"Sadece dediğim yap, ben sana her şeyi anlatacağım Miran." dedim. Gözlerim ona yalvarıyordu, tek kendim yapabilirdim ama arkamda bir güce ihtiyacım vardı. Beni telkin edecek güce..

 

 

ROJDAN KARAŞAH

 

Bütün gün Siyamla aktivite yapmıştım. Artık zorla gülmekten yanaklarım acıyordu. Akşam yemeğinden sonra Pamir'in odasına gitmiştim, Valerria onu uyku için tulumunu giydiriyordu. "Hola (selam)" dedim. Valerria'dan bir kaç bir şey öğrenmiştim.

 

Valerria beni görünce gülümsedi. "Holaaa (Selam)" diye karşılık vermişti. Pamir'in odasına girdiğimde Pamir bez değiştirme masasına oturmuş, uyku tulumunu yeni giymiş oyuncağı ile oynarken kıkırdıyordu. "Paşanın keyfi yerinde." dedim.

 

Pamir'e yaklaştım, tombik yanaklarını okşarken Valerria konuşmaya başladı. "Evet ona artık iyi bakıyorum. Sanırım anne olmayı öğrendim." dedi. Pamir'i yavaşça kucağıma aldığımda alışmış halde kollarını boynuma doladı. "Kilo almış sanki." dedim.

 

"No sé (bilmiyorum) ama elimden geldiğince iyi beslemeye çalışıyorum. Annesi kadar olamam ama." dedi tereddütle. O sırada Pamir'in o tatlı, pamuk kadar yumuşak yanaklarını öpüyordum. "Oyy, şunun tatlı yanaklarına bak. Yemelik." diye sevgi dolu şekilde söyledim.

 

Pamir anlamış olacak ki mutlulukla kıkırdamaya başladı. Kollarının altından tuttum, yavaşça sallarken konuşmaya başladı, "Oy, oy, oy. Paşamızın keyfide yerindeymiş, küçük melek olurmuş. Rojdan ablası yesin onu." defalarca yanağına öpücük kondurmaya başladım, Pamir'in sesi odayı dolduruyordu.

 

Valerria bizi izleyip gülümsüyordu. "Senden çok güzel anne olur, kesinlikle anne olmalısın." dediğinde duraksadım, içimden bir yer cız etmişti sanki. Anne olmak yakışırdı belki de, ama anne olacağımı hiç hayal edemiyordum şu anki yaşadığımız şeylerden dolayı.

 

Kırık tebessümle Pamir'in yanağını yanağına dayadım, Valerria bakıyordum. "Hayırlısı olsun.." demekle yetindim. Pamir minik kollarını boynuma nazikçe doladı. "A-a-anni," dediğini duyduğumuzda Valerria ve ben birbirimize bakakaldık.

 

Pamir yanağımı yanağından çekti, tekrar aynı şeyi mırıldandı, "A-a-anni." bana anne demeye çalışıyordu. Kafamı şiddetle iki yana salladım. "Ben anni değilim Pamir," diye keskin şekilde söyledim.

 

Pamir minik ellerini yanağıma koydu. "A-a-anniş." dedi bu seferde. Keşke annen olsaydım Pamir, ama annen ben değildim. Keşke olsaydım.

 

"Abliş," diye öğretmeye çalıştım. Valerria bir yandan kirli kıyafetleri sepete koyuyordu. Pamir kızgın bir tavırla kaşlarını çattı, yanaklarıma hafifçe vurdu. "Aaannniii!" Kahkaha atmaya başladım, yanağına öpücük kondurdum. "Tamam anni, tamam." onayladım, sussun diye.

 

Bez değiştirme masasından emziğini aldım, dudaklarına yavaşça bastırdım. Hemen emziği ağzına aldı. Emmeye başladı. "Pek uykusu yok," dedi Valerria.

 

"Biraz bahçede hava aldıralım o zaman." dedim. Havalar çok güzeldi, ilkbahar havası yumuşak fazla serin değildi. Valerria geri kalan eşyaları da yerine koydu. "Sarebbe molto bello. (Bu çok iyi olur)" dedi heyecanla.

 

"Hadi gidelim, çayda içeriz." dedim. Pamir kucağımda önden yürümeye başlamıştım, Valerria'da arkamdan geliyordu.

 

Arka bahçeye, bahçe sandalyesine oturmuştuk. Pamir kucağımda oyuncağı ile oynuyordu. "Valerria, yardımcılar nerde?" diye sordum. Arkasına rahatça yaslanırken bana baktı. "Gelirler şimdi, bizi gördüler." dedi.

 

Pamir'in karnın ovarken sabahki konuştuğum o kadın gelmişti, sözleri bir kez daha zihnimde yankılanmıştı. "Ne içersiniz?" diye güler yüzle sordu.

 

"Çay," dedim kısaca. Kadın giderken gözlerimi kısarak kadının gidişini izledim, arkadan Valerria'nin sohbet sesi geliyordu.

 

Kapıdan gözlerimi ayırırken Valerria baktım. Aklıma bir fikir gelmişti, belki onu sohbet ayağına sorgularsam anlatırdı. "Valerria," diyerek onu susturmuş oldum.

 

"Sí (Evet)"

 

"Sen kaç yıldır buradasın?" diye sordum. Kolunu bahçe koltuğunun kolçak kısmına yasladı. Gözlerini kısarak düşünmeye başladı. "Babam 2 yıl önce öldü, 1,5 yıldır buradayım. Çünkü bu sene 18 oldum, iki sene önce 16'ydim." diye açıkladı.

 

Kanımın donduğunu hissetmiştim, Valerria daha önce buraya geldiğinde işkenceye maruz kaldığını söylemişti 17 yaşında yaşamıştı bunları.

 

Siyam'ın derdini anlık unuttum, onun eline yavaşça dokundum. "Kutlayalım, madem 18 oldun." dediğimde gülümsemişti yavaşça elimi sıktı. "Belki bir gün." dedi kırık sesiyle. Umarım sende, Pamir de kurtulursunuz.

 

Tekrar kendime gelmek zorunda kalmıştım, Valerria'nin derdini dinlemek isterdim, ama sabah o kadının dediği şeyler aklımı rahatsız etmişti. "Sen Siyamla yakın mısın?" diye sordum.

 

Valerria elimi elinden çekti, gözleri daldı. "O benim patronum." diye kesin dille söyledi. Kafamı yavaşça salladığımda Pamir'in sırtı gögüsüme yaslanmış, sanki anlıyormuş gibi bizi dinliyordu.

 

Kadın çayı ve kurabiyeleri getirmişti, o kadar gergindi ki bana bakmamıştı direkt gitmişti.

 

Çaylarımızı içmeye devam ederken çalılıkların arkasından sesler duydum. "Valerria, bu ses ne?" diye sorduğumda Valerria çayını yudumluyordu. "Kedi filandır, patron kedi besliyor bahçede." dedi.

 

İçime bir kuşku düşerken çayımı yavaşça yudumladım, aniden sesler kesilmişti. Valerria belki de haklıydı kurcalamamak lazımdı.

 

Kucağımda uyuyan Pamir'e baktım. Yavaş yavaş benimde uykum geliyordu, yarı dolu çay bardağını sehpaya koydum. "İyi geceler, ben yatıyorum. Hem Pamir'de uyudu, odasına götüreyim."

 

"Tamam, Buenas noches (İyi geceler)" dedi Valerria. Bir yandan kurabiye yiyordu. Pamir kucağımdayken ayağa kalktım. Koala gibi bedenimi sarmıştı, uykusunda hafifçe emziğini emdi.

 

Elimi sırtına koydum, bahçe kapısına doğru ilerlemeye başladım, bir yandan pış pış yapıyordum Pamir'e uyanmaması için.

 

Arkadan çalılık sesi duyduğumda önemsememiştim tekrardan, muhtemelen yine kuruntu yapıyordum. Kocaman çiftlik evini koruyan vardı.

 

Çalılık sesi kesildiğinde kucağımda uyuyan Pamirle duraksadım.. boğuşma sesi duymaya başlamıştım, Valerria boğuk çığlıklar atarken aniden çığlıklar kesildi, etraf ölüm sessizliğine bürünmüştü.

 

Arkamı dönmeye çalışırken aniden dudaklarıma beyaz bir bez parçası bastırıldı. Gözlerim kararmaya başlamıştı, Pamir'i sımsıkı tutmaya çalışıyordum bedenim gevşerken. Gözlerim yavaşça kapanıyordu, yüzünü seçemediğim birisi bebeği kucağımdan aldı..

 

Gözlerim karanlığa gömülmüştü. Peki ya bedenim? Tamamen gevşemişti, sesler kulaklarıma boğuk geliyordu, anlaşılmaz geliyordu.

 

KUTAY KARAN ASLANBEY

 

Dağ evine sabah'ın ilk ışıkları dolduruyordu, terasta hiç uyku uyumamış halimle oturuyordum. Elimde çay bardağı vardı uzaklara bakıyordum. Hava hala turuncuydu. Sabaha kadar soğumuş çayımdan bir yudum aldım. Kendimi on yaş yaşlı hissediyordum, 40 yaşında gibiydim sanki.

 

Arkadan ağır ayak sesleri gelmeye başlamıştı, kimin olduğunu çok iyi biliyordum. Yine lanetler, küfürler duyacaktım. Ayak sesleri kesilmişti, derin bir sessizlik ortada kalmıştı. "Kutay," işte o tanıdığım ses, Rojdan'ım sesi.

 

Elimde bardakla ayağa kalktım, bedenimi ona doğru çevirdim. Gözleri kızarmış, kuru dudakları titriyordu. "Seni öldüreceğim!" dedi kiniyle. Öldür be gülüm, öldür gitsin.

 

"Konuşacağız," dedim. Ses tonumu sade tutmaya çalışıyordum. Gözlerinde ki gördüğüm saf nefret kalbimi hiç olmadığı kadar acıtıyordu.

 

"Beni delirttin!" diye kükredi. Biliyorum, delirttim seni, çok iyi biliyorum. Çay bardağını sehpaya koydum, ona yaklaşmaya başladığımda o geri adım atıyordu. "Senin yüzünden hayatım mahvoldu Kutay. Seninle oldukça kendimden bir şeyler kaybediyorum."

 

"Rojdan, dinle." dediğimde donup kaldım, paltosunun cebinden bir bıçak çıkardı . Gözlerinden yaşlar akıyordu, bıçağı bana doğru savurmaya başlamıştı. "Önce hayatım, okulum, saçlarım. Beni ben yapan her şey gitti Kutay.. senin yüzünden." dedi hıçkırıklarının arasında.

 

Gözlerimden yaşlar akmaya başlarken elimi umutsuzca ona uzattım. "Bırak onu.. yalvarıyorum sana.." diye yalvardım. Bırak onu Rojdan, bırak.

 

"2 gündür burdayım, benim burda tutsak ediyorsun. Ben dayanamıyorum artık, ben böyle biri değildim, beni mahvettin.. seninle tanıştığım güne lanet olsun!" diye kelimeler dudaklarından döküldü..

 

Özür dilerim.. özür dilerim..

 

 

Bir bölümünü sonuna gelmiş olduk

 

Aslında bugün atmayacaktım, çok hastayım. Ama düzeni bozmamak için atmak istedim, umarım beğenirsiniz.. Pazar günü görüşürüz.👋

 

BÖLÜM HAKKINDA FİKİRLERİNİZİ BELİRTMEYİ UNUTMAYIN.

 

Bölüm : 12.04.2026 22:51 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...