
✨
-"Sevgi, yalnızca gözlerle ya da ellerle değil; ruhlarla yaşanır."
🪶Victor Hugo
Hâlâ kollarımı sıkıca tutuyordu, canım yanıyordu. Gözlerindeki öfkeyi görüyordum, kesinlikle Berithan yüzündendi. "Kutay Bey, bırakır mısınız?" diye rica ettim. Hemen kendine gelmişti, kollarımı bıraktı. Yüzünde mahcup bir ifade vardı, boğazını temizledi. "Kusura bakmayın." diyebildi.
Bir adım geri attı. "Bir an çarpışınca şok oldum, ne yapacağımı bilemedim." ekledi. Gözlerime bakamıyordu, doğal olarak garipsedim. "Siz kardeşiniz için mi geldiniz?" direkt sordum, hiç çekinmedim; neticede her şey açıktı.
Kutay kaşlarını çattı, sanki kötü bir şey söylüyormuşum gibi bana kötü kötü baktı. Ellerini pantolonunun cebine soktu. "Evet." dedi, ses tonu soğuktu. Bengi bir yandan yere düşen çubuk krakeri ve suyu alıyordu. "Konuştunuz mu Berithan'la?" sordum.
Kutay iç çekti. "Ben o şerefsizin-" diye homurdandı, sözü yarıda kesildi. Bengi boğazını temizledi, Kutay'a kötü kötü bakıyordu. Sonuçta Berithan onun abisiydi kendi kötü olarak görse de başkasına ezdirmezdi. "Abim şerefsiz değil, konuştuklarınıza dikkat edin. Kız kardeşiniz kendi isteğiyle abimle evlendi." ses tonu resmî ve sertti.
Kutay, Bengi'ye tersler gibi bir bakış attı. Bengi'nin gözleri öfkeyle parlıyordu, bir adım öne çıktı. Hemen onu durdurdum, ben bir adım öne çıktım. "Biz gitsek iyi olur, Kutay Bey." dedim. Bengi'nin kolundan tuttum. "Hadi." diye fısıldadım. Bengi göz devirdi. Arkamızı dönüp gidecekken Kutay seslendi. "Rojdan.."
Şaşkınlıkla birbirimize baktık Bengi ile, çünkü Kutay bana Rojdan demişti. Sadece adımı kullanmıştı; daha ikinci kez konuşan iki insan için sesi oldukça yumuşaktı. Tepkimizi anlayınca hemen düzeltti. "Rojdan Hanım." dedi, sert bir sesle.
Bu sefer döndüm, Kutay'a baktım. "Buyurun?" dedim, resmî bir şekilde. Kutay bir adım yaklaştı. "5 dakika dışarıda konuşabilir miyiz?" diye sordu. Şaşkınlıkla gözlerim fal taşı gibi açıldı, kalbim çarpmaya başladı. "Neden?" sordum, doğal olarak. Bengi konuşmamızı dinliyordu.
"Neden? Çünkü gerekiyor." dedi, sesi sade bir tondaydı. Yüzüm ciddi bir ifade aldı, gülümsemiyor, mimik oynamıyordu. "Hayır." dedim, keskin ve sert bir şekilde. Kutay şaşırdı, beni normalde saf bir kız sandığı belliydi. Tepkim onu şaşırtmıştı. Sözlerime devam ettim. "Kız kardeşiniz Zulal ve Berithan yüzünden dedem kalp krizi geçirdi ve siz benden hiçbir şey olmamış gibi konuşmamızı mı bekliyorsunuz? Hem de sizi tanımıyorum." dedim, sinirle.
Kutay boğazını temizledi. "Haklısınız." dedi, ses tonu gerçekçiydi. Şaşırmıştım. Bir adım yaklaştı. "Ama konuşmamız gerek, kız kardeşim hakkında. Siz ona yardım edersiniz ve ona söyleyeceklerim var, sizin aracılığınızla iletmek istiyorum." Neden konuşmak istediğini açıklamıştı.
Bengi şüpheyle Kutay'a baktı, benim yerime konuşmaya başladı. "Benim yanımda konuşabilirsiniz, sakıncası yok." dedi, düz bir sesle. Bengi'ye baktım, sonra Kutay'a. Kutay bıkmış gibi derin bir iç çekti. "Bunu size söylemem... evet, Rojdan Hanım'la bir kez karşılaştık ama tanışıyoruz sayılır. Hem de ona güveniyorum, kardeşim konusunda." diye belirtti. Şaşırmıştım, 'güven' kelimesini çok basit bir şey gibi söylemişti, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi.
Bengi şaşırmıştı, ikisi de benim cevabımı bekliyor gibiydi. Yutkundum, midem tekrar kasıldı. "Şey, ben bilmiyorum, doğru olmaz sanırım." dedim, kararsız bir cevap verdim. Kutay öylece baktı, sonra konuştu. "Sadece konuşacağız, size karşı bir düşmanlığım yok, biz medeni insanlarız." dedi, sesi güven vericiydi. Bengi tekrar göz devirdi.
Derin bir nefes aldım. Onunla konuşmazsam gitmeyeceği belliydi bunca derdin arasında bir de Kutay'la uğraşmak istemedim. Kafamı salladım. "Peki, ama fazla zamanım yok." dedim. Kutay memnun şekilde başını salladı. Bengi araya girdi. "Bir saniye, Rojdan'la konuşmam gerek." dedi, sesinde acelecilik vardı. Ben konuşmadan hastanenin köşesine çekti beni. "Delirdin mi sen?!" fısıldadı.
"Aman ne olacak, Bengi? Sadece konuşacağız." dedim, umursamazca. Bengi avuçlarını birleştirdi. "Sen iyice Ankaralı olmuşsun, burası o kadar medeni bir yer değil! Seni kaçırabilir!" fısıldadı, sesi fısıltısından bir tık yüksekti. Gülesim gelmişti, gülmemi bastırdım. "Ya saçmalama! Niye kaçırsın? Sende duydun, 'biz medeni insanlarız' dedi." Bengiyi ikna etmeye çalışıyordum.
Bengi sinirle güldü, elini saçlarının arasına geçirdi. "Burada herkes aynı şeyi söyler, Rojdan. Allah aşkına git, reddet şunu ya. Tavırları zaten düşmanca, görmedin mi?" diye homurdandı. Bengi'ye gülümsedim. "Sinirli, o kadar abartılacak bir şey yok. Hem beni düşman olarak görmüyor, derdi kız kardeşi bence." dedim.
Bengi ofladı, ikna etmekten vazgeçti. Bana sıkıca sarıldı, sonra bıraktı. "İyi, git ama dikkat et, bana canlı konum at." dedi, endişeli bir sesle. Bengi'ye bıkmış tavırla baktım; saçma geliyordu, sanki vedalaşıyormuşuz gibi konuşuyordu. "Ya zaten hastane önünde oluruz, niye canlı konum atayım?" dedim.
Bengi bıkkınlıkla baktı. "Sadece canlı konumu paylaş Rojdan, dikleşme işte bir kere de." dedi. Artık direnmedim, telefonu çıkardım ve canlı konumu paylaştım. "Ha oldu, şimdi gidiyorum adam bekledi ayıp." mırıldandım. Bengi kafasını salladı. "İyi, kısa konuş, fazla muhatap olma." dedi. Kafamı salladım. "Tamam Bengi, tamam." Geçiştirdim.
Bengin'in çektiği köşeden uzaklaşıp Kutay'a yaklaştım. "Gidelim." dedim, o da başını salladı. Hastanenin çıkışına doğru yürürken sessizliği bozdu: "Üşümez misin böyle?" Hayır anlamında başımı salladım. "Zaten kısa konuşuruz değil mi?" dedim. Kutay kaçamak bir bakış attı, sadece "Evet." diyebildi. Tavrına fark etmedim, yürümeye devam ettik.
Hastane çıkışına gelmiştik. Soğuk kış havası yüzüme vurdu, titredim. Dışarıda bir bankın yanında durduk, ceketime sıkıca sarıldım. "Evet, ne konuşacağız? Zulal'e ne diyeceksin?" diye sordum, doğal olarak. Kutay boğazını temizledi, ifadesi ciddi bir hâl aldı. "Zulal hakkında konuşmayacağım," dedi. Panikledim. Ne demek, Zulal hakkında konuşmayacaktı?
"Bugün seninle konuşacağız, daha doğrusu konuşmayacağız. Seni kaçıracağım," dedi. Ses tonu rahattı ama altında bir ciddiyet vardı. Geri çekildim, sözlerine şaşırdım. Gerçekten Bengi'nin dediğini yapacaktı. Beni kaçıracaktı, basbayağı herif beni kaçıracaktı. Tüylerim diken diken oldu, konuşamadım. "Bu saçmalık," diyebildim, zar zor ve kekeleyerek.
Fırsat bulup etrafa baktım, kaçmaya çalışacaktım. Sesi ölçülü ve sakindi. "Saçmalık değil Rojdan, eğer kan davası olmamasını istiyorsan mecburuz," dedi. Yutkundum, geri geri adım atmaya başladım. Çığlık atmak için doğru anı kolluyordum, etrafta insanlar vardı. "Sizin kanınız dökülecek, benim değil," diye itiraz ettim. Bu gerçek olamazdı, o an rüyada olmayı isterdim.
Kutay bana dalgın dalgın baktı, sanki o da bunu istemiyormuş gibiydi. O an fırsatımı bulup koşmaya başladım, bir yandan da çığlık atıyordum. Kutay beni yakalayıp döndürdü, bir çuval gibi sırtına aldı. Daha da çok bağırıyordum. "Yardım edin!" çığlık attım ama insanların umursadığı yoktu. Tabii ya, Türkiye şartlarında ne olacaktı ki? Ne bekliyordum ki? Kimse dönüp bir dur demezdi.
Kutay'ın sırtına defalarca vurmuşumdur, belki sert bir şekilde ama o umursamadı, hatta konuşmadı bile. Beni bir çuval gibi kaldırdığı gibi arabaya taşıdı, arka kapıyı açıp içeriye yerleştirdi. Hareketleri nazikti ama ben hırçındım, onu tekmelemeye çalışıyordum. "Allah hepinizin belasını versin! Törenizle, ailenizle geberin gidin inşallah!" bağırıyordum. Kutay ayak bileklerimden tuttu. "Dur." dedi, söylediği tek şey buydu.
"Ne duracağım ha, ne duracağım?! Beni kaçırdın, farkında mısın sen?! Bu normal mi?! Gerizekâlı!" avazım çıktığı kadar bağırdım. Ben bağırıp Kutay'a vurmaya, tekmelemeye çalışırken o gelip arabada yanıma oturdu. "Bir de ben seni beyefendi sanırdım, dağ ayısı şerefsiz!" tısladım. O kadar Kutay'a sövmekle meşguldüm ki sürücü koltuğunda kimin arabayı çalıştırdığını bile fark etmemiştim.
Kutay sinirle iç çekti. "Evet, dağ ayısıyım zaten. Dağa gidiyoruz, korkma ayı seni yemez." çemkirdi. Bu sefer koluna vurdum, aramıza mesafe koydum. "Geber, pislik!" karşılık verebildim. Öfkeden yüzümle boynum kızarmış, boyun damarlarım belirginleşmişti. Kutay bana bakıyordu. "Sakin ol, kızardın!" diye bağırdı. Ona ters ters baktım, tekrar saldırmaya başladım. El bileklerimi kavradı. "Deli misin sen?! Burada kaçırılıyorsun, ben sana saldırmıyorum, sen bana saldırıyorsun!" bağırdı, sesi öfkeliydi.
"Deliyim!" dedim, resmen tükürürcesine. Bileklerimi çekmeye çalışıyordum. "Deliyim, yüzde elli raporum var. Deli bir kızla mı evleneceksin? Hadi evlen bakalım!" diye inadına konuştum. Bir yandan hâlâ bileklerimi kurtarmaya uğraşıyordum. "Allah'ım sen bana sabır ver," dedi bıkkın bir sesle ama bileklerimi bırakmıyordu. "Ağzına sıçarım senin, bırak bileklerimi!" bağırdım. Kutay bir anda kahkaha atmaya başladı, olduğum yerde donup kaldım. "Ne yapıyorsun?" diye sordum şaşkınlıkla. Kutay bileklerimi bıraktı. "Gülüyorum, müstakbel karıcım." dedi.
Öfkem tekrar kabardı, öfkeli öfkeli nefes alıyordum. "Sen-" başladım ama sözüm kesildi. Kutay tarafında değildi. "Yenge de ne inat!" diye mırıldandığını duydum, ardından gülme sesi geldi. Şaşkınlıkla şöför koltuğuna baktım. "Ne diyorsun lan sen?! Kimsin?!" bağırdım öfkeyle. Ben böyle söyleyince bana baktı. "Ben Miran yenge, Kutay'ın erkek kardeşi." dedi, ses tonu sakindi.
Sonra bir el uzatıldı, Miran elini tanışmak için uzatmıştı ama ben elimi uzatmadım. "Senin aklın yok mu? Neden abine uyuyorsun? Hiç mi utanmıyorsun?" sorguladım onu. Miran elini geri çekti, sözlerim onu bozmamıştı. "Abimin bir suçu yo-" diyecekti ki Kutay Miran'ın sözünü kesti. "Yeter, tanıştınız bitti." deyip kestirip attı. Ardından bana döndü. "Sen de sakin ol, sana zarar verecek olsam verirdim." dedi, ses tonu sakin ama sertti.
Kollarımı birleştirdim, öfkeli öfkeli nefes alıyordum. Araba kapısına yaslandım, küfürler ve lanetler mırıldanıyordum hâlâ. "Allah cezanızı versin." Ardından tekrar, "Törenizi s*keyim." Sonra yine, "Hepinize bedelini ödeteceğim." Ardından bir kez daha, "Pislik, resmen pislik herif." Sonra Bengi'ye hak verdim. "Bengi haklı, kafasızlık bende, gerizekâlı Rojdan." deyip şakağıma vurdum. O an aklıma geldi, telefonum hâlâ bendeydi. Kutay'a baktım, dalgın dalgın camdan dışarı bakıyordu. Telefonumu usulca ceketimin cebinden çıkardım, Bengi'ye mesaj attım. "Bengi bu deli beni kaçırdı, babamlara haber ver."
Bengi'den hemen cevap geldi, telaşlı olduğu belliydi. "Ne demek kaçırdı?!" Tak! bir bildirim sesi geldi, ellerim titredi. Bildirim sesini kapatmaya çalışıyordum. "Sana dedim Rojdan, sana dedim. İyi bok yedin başın göğe erdi mi?" Tak! bir bildirim sesi daha. Kutay telefonu elimden hızla aldı, direnemedim. "Hayır bırak, telefonumu ver bana!" çığlık attım. Kutay'a yine saldırmaya çalıştım ama o sakince araba camını açtı ve telefonu dışarı attı. Şok içinde kaldım. "NAPTIN SEN?!" bağırdım.
"Telefonu camdan attım." Rahat bir şekilde söylemiştim ama şok oldum; ruh hastası olduğunu düşündüm. "İnanamıyorum.." diyebildim. Kutay'ın dudağının kenarında bir sırıtış oluştu. "İnanması güç olmayan hiçbir şey yok." dedi ve camı geri kapattı. Dalgın dalgın kaşlarımı çattım, kafamı cama çevirdim ve etrafa bakıyordum.
Uzun süre sessizlik oldu. Sonra aklıma bir fikir geldi, benzinlikte durmak gibi. Eh neticede biz de çok film izliyoruz. Sonra Kutay'a döndüm. "Benzinlikte durabilir miyiz?" nazikçe sordum. Kutay bana baktı sanki malı mı kandırıyorsun bakışıydı. "Sen beni kandırmaya mı çalışıyorsun?" dedi sonra yüzünü gösterdi. "Sence ben sana kanar gibi mi duruyorum?" Bu bir soru değildi, kustahlık ediyordu. Anlamıştı akıllı adamdı.
"Küstah herif!" homburdandım. Kollarımı birleştirdim ve arkama yaslandım."Yanlış cevap. Bir de sana hukuk okuyor derler." dedi. Şaşırdım, hukuk okuduğumu bile öğrenmişti. "Okuyorsam kendime okuyorum, sanane! Her şeyi bilmek zorunda değilsin." çemkirdim. Öfkeli nefes alıyordum.
"Küstah, saygısızca davranan kişilere denir. 4. sınıfta Hacettepe'de hukuk okuyan Rojdan Karaşah." misilleme yaparak düzeltti.
Sinirden kabarmıştım, ayaklarımı yere vurdum. "Öldürücem seni!!" bağırdım. Kutay sakin ve kayıtsızdı, çok sabırlı bir adamdı. "Tamam." dedi, istifini bozmadı. Böyle bir adamla kavga etmek bile sıkıcıydı. Kendi kendime, iç sesimle konuşmaya devam ettim, sessiz kaldım.
*********
Aradan ne kadar geçtiğini bile hatırlamıyordum. Miran arabayı durdurdu, etrafa baktım; dediği gibi dağ evine getirmişti beni. İç çektim. Kutay arabadan indi, bakmadım bile. "İn." dedi. Hayır anlamında başımı salladım. "İnmiyorum." Kararlı şekilde kafamı dik tuttum. Kutay sakinliğini korudu, Miran'a baktı. "İçeri geç, biz geliyoruz." emir verdi. Miran arabadan indi, arabanın anahtarını abisine verdi ve dağ evine gitti.
"Rojdan, seni son kez uyarıyorum, yoksa seni kucaklayacağım." Sesi düz ve sakindi ama altında tehdit vardı. Gözlerimi kıstım, Kutay'a baktım. "İnmiyorum." diye tekrarladım. Kutay sertçe arabanın kapısını kapattı, etrafından dolanıp benim kapımı açtı. "Bırak, hayır!" dedim, ona tekme atmaya çalıştım. Belimden tuttu, beni durdurdu ve gelin gibi kucağına aldı.
Kalbine vurdum ama yüz ifadesi nötr kaldı. "Ya sen ne tür manyaksın!" diye bağırdım. Bu sefer Kutay sinirlenmişti. "Bilmediğin tür manyağım ben, sus artık, vurmayı kes!" dedi tükürürcesine. Küçük dilimi yutmuş gibi bakakaldım, sessizleştim, vurmayı bıraktım. Beni dağ evine kadar taşıdı, evin kapısını tekmeyle açtı. O sırada Miran, şöminenin başında ateş yakıyordu.
Kutay beni koltuğa nazikçe yerleştirdi, ellerini çekti. Miran yanımıza geldi. "Abi, her şey tamam, yiyecek, içecek, odun filan halletmiştik zaten, ben artık gideyim." dedi. Dağ evinin anahtarını verdi, Kutay aldı. "İyi, babamlara selam söyle." dedi. Miran başını salladı, sonra bana baktı; yüzünde sıcak bir gülümseme vardı. "Yenge, inşallah bir gün seninle düzgün tanışırız, kendine iyi bak."
Hafif ama az gülümsedim. "Görüşürüz Miran." dedim, sadece fazla konuşmadım, Kutay sinirlenmesin diye. Kutay kardeşini geçirmek için kapıya kadar eşlik etti, ben de arkama yaslandım, ellerimi kucağıma koydum, düşüncelere daldım. Şimdi ne olacaktı? Evlenecek miydim? Ya okulum, o ne olacak? Hiçbir şey belli değildi...
Kapının kapanması sesiyle kendime geldim, düşüncelerden sıyrıldım. Kutay geri döndü, karşımda durdu. "Yemek yapıcam, ne yiyeceksin?" diye sordu; sesi sakindi, öfke yoktu. Hayır anlamında başımı salladım. "Aç değilim." dalgın dalgın dedim. Kutay elini saçlarının arasına geçirdi. "Neyse, ben yapayım, belki yersin," dedi ve direkt mutfağa gitti. Ona bakmadım bile.
Mutfaktan sesler geliyordu; hışırtı, bir şeyleri kesme sesi, suyun kaynaması gibi şeyler... Ben hiçbir şey duymuyordum. Öylece oturmuş, düşünüyordum. Gerçekten kurban mı olacaktım? Belki sırf Berithan ve Zulal yüzünden kurban seçilmiştim. Asıl öfkem kendimeydi. Yıllar sonra aileme dönmekle hata etmiştim belki de...
Yavaşça kanepeye uzandım, kollarımı kafamın altına aldım. Gözyaşlarım inci gibi aktı, sessiz ve sakindi. Hayatın umutsuzluğu bir kere daha bedenimi, ruhumu sarmıştı. Çıkış yolu arıyordum. En son bu kadar çaresiz hissettiğimde daha 19 yaşındaydım, hayatı yeni öğrenen bir kızdım. Şimdi dört sene geçmişti, 22 yaşındaydım. Yine hayatın başındaydım ama çaresizdim.
!!FLASHBACK!!
🎶Maya Perest - Yok Bana Bu Cihanda🎶
'Yok bana bu cihanda bir yer
Bana bu cihanda bir yer
Bana bu cihanda yoktur, aman'
Odamda korku içinde oturuyordum. Dedemin tokadı sonrası bir ay geçmişti, odamdan hiç çıkamamıştım. İzin yoktu, ama artık zamanı gelmişti; gitmek zorundaydım. Ailemi memleketime bırakmak zorundaydım.
Yavaşça yataktan kalktım, alabileceğim bütün eşyalarımı küçük bir çantaya sığdırdım. Ellerim titriyordu; her an tetikte hissediyordum. Yavaşça çantanın fermuarını kapattım. Kapım çaldı.
"Kim o?" titreyen sesimle sordum, hemen çantamı yatağın altına sakladım. O sesi duydum, annemin sesiydi. "Benim yavrum." dedi. Usulca kapıyı açtı, elinde küçük bir poşet vardı. Gözlerim doldu. "Anne..." zar zor diyebildim. Yavaşça içeri girdi, kapıyı kapattı. Ona koştum, sımsıkı sarıldım ve ağlamaya başladım.
Annem saçlarımı okşadı, kokladı, öptü. "Üzülme yavrum, her şey çok güzel olacak." diyerek teselli verdi. Yavaşça kollarıma dokundu, beni kendinden çekti. Pamuk gibi olan eliyle gözyaşlarımı sildi, yanağımı avuçladı. "Ben senin arkandayım, güzel kızım, yolun açık olsun." dedi. Burnumu çekti. "Ya beni tekrar kabul etmezlerse? Ya ailesiz kalırsam, anne?" zar zor söyledim; boğazım düğümlenmişti.
Annem başını reddedercesine salladı, sonra ellerimi sıktı. "Kimse seni yok sayamaz, biz senin aileniz. Baban izin vermez." dedi. Ama korkuyordum, Mardin'de daha dışarı bile çıkmamıştım. Henüz 19 yaşındaydım. "Babam biliyor mu?" diye sordum, tereddütlüydüm. Annem hayır anlamında başını salladı. "Bilmiyor ama ben onu alıştırırım. Sen bizim evladımızsın, en doğrusunu yapıyorsun. Benim gibi olmadın, okumak için gidiyorsun." Benden emindi, başaracağımı biliyordu. Gözyaşlarımı sildim; sızlanma zamanı değildi. Ne olursa olsun gidecektim, arkamda büyük bir aile bıraksam da...
Annem o küçük poşeti bana verdi. "İçinde sarma var, bir de su koydum yavrum, bunları ye, aç kalma." dedi. Poşeti aldım. "Sağol anne." dedim. Annem elinde duran, kumaş sarılı bir şeyi çıkardı, ellerimin arasına sıkıca koydu. "Al kızım, bunu da altınımı bozdurdum, sana feda olsun." dedi. Şaşırdım, istemedim başta. "Saçmalama anne, babam öğrenirse, kızae sana al şunu," dedim, ona uzattım. Annem kaşlarını çattı. "Hayatta olmaz, koskoca başkentte tek başına ne edeceksin? Biz burada tok ve sıcak yatarken sen orada soğukta mı uyuyacaksın? Öyle bir şeye izin versem, analığım ne hakkı kalır?" Kararlı ve az da azarlar gibi söyledi.
"Ama anne..." diyemeden beni susturdu. "Aması yok, bu senin hakkın." dedi. Başımı salladım, mecbur kabul ettim. Duvarda asılı saate baktım; tam 12 gösteriyordu. Yarım saat sonra otobüsüm vardı. "Artık gitmem lazım, anne." dedim. Annem duygulandı, gözleri doldu, elini uzattı. Öptüm, alnıma koydum, sımsıkı sarıldım. Saçlarımı okşadı. "Kendine iyi bak yavrum, ara beni, başın bir şeye sıkışırsa annen yanında." destek sözleri söyledi. "Tamam, söz, ararım." Sıkıca sarıldım, bıraktım. Yatağın altına koyduğum çantamı aldım, parayı çantaya koydum. Annem tekrar sarıldı, ağlayacak gibi oldu, bastırdı. "Hadi yeter, ölüme gitmiyorsun, okumaya gidiyorsun, bir bitiremedin, sarılma Faslını." Geçiştirmeye çalıştı. Güldüm. "Tamam." diyebildim.
"Hakkını helal et, anne." birden ekledim. Gözümden yaşlar aktı."Hakkımda, sütümde helal olsun, yavrum." içtenlikle. Yavaşça odamın kapısını açtım, sıcak hava yüzüme çarptı. Son kez anneme gülümseyerek baktım ve odamdan çıktım. Sessizce yürüyordum, babamı gördüm; kalbim hızlı hızlı çarpıyordu."B-baba..." kekeledim.
Elini bana uzattı, hafifçe titriyordu. Başta vuracak sandım ama yapmadı; öpmemi istiyordu. Yavaşça yaklaştım, elini öptüm, alnıma koydum. "Allaha yolunu açık etsin, yavrum. Orada sana bir ev tuttum, otogarda seni Osman amcan karşılayacak." dedi. Şaşkınlıktan dilim tutuldu. Osman amca, babamın eski bir arkadaşıydı. Sadece başımı salladım, sonra sormaya cesaret ettim."Kızdın mı, baba?" sordum, yutkundum. Babam sakindi. "Hayır Rojdan, kızmadım. Madem kazandın üniversiteye, git." dedi babacan bir tavırla, omuzuma dokundu, okşadı. "Allaha razı olsun, baba, hakkını helal et. Kötü bir evlat olduysam..." Ağlamamak için yutkundum, boğazım düğümlenmişti.
"Hakkımda, emeğim de helal olsun." rahatlatıcı şekilde söyledi. Babamın sevgisi her zaman farklıydı; pek göstermezdi, genellikle davranışlarıyla belli ederdi, beni destekliyordu. "Sağ ol, baba." gülümsedim. Başını salladı. "Arka kapıda taksi bekliyor, yavrum. Her ay bankadan sana para göndereceğim, açta açıkta kalmazsın." Gözleri dolmuştu ama sert tavrını korudu. "Allah'a emanet olun." dedim ve yavaşça konağın arka kapısına ilerledim.
Çocukluğum ve genç kızlığımın geçtiği konağa baktım. Sırf okumak için evden kaçtım, damgası yiyeceğimi bile bile... Oysa sadece okumak istiyordum, güçlü, ayakta duran bir kadın olmak...
!!FLASHBACK SON!!
O günlerdeki anılarımı ve umudumu hatırlayınca daha çok çaresiz hissettim. O günlerdeki gibi güçlü olmak istiyordum, ama iç sesim beni adeta yiyip bitiriyordu. Sonra bir tak! sesi duydum. Önüme sehpa ile yemek tepsisi konmuştu. Tam karşımda Kutay vardı. "Yemek hazır." Fısıldar gibi geldi sesi, sanki beni korkutmak istemiyormuş gibi.
Kanepede doğruldum, saçlarım dağınık, ağlamaktan gözlerim kızarmıştı. "Yemeyeceğim." diye kestirip attım ve kanepede oturdum. Kutay üzgün duruyordu, yavaşça yanıma oturdu aramıza mesafe bıraktı rahatsız olmam için. Aniden, "Özür dilerim." mırıldandı. Kuruyan dudaklarımı tükürüğümle ıslattım. "Ne için? Hangisi için? Beni kaçırdığın için mi? Konuşmak istiyorum diye kandırdığın için mi?" hırçınca sordum, arkama yaslandım, kollarımı kavuşturdum.
Kutay dalgın dalgın yere baktı, bana bile bakamıyordu; belki utanç, belki de pişmanlık. "Her şey için özür dilerim. Seni kaçırdığım için, Zulal, dur diyemediğim için, en önemlisi bu tören oyununa alet olduğum ve seni incittiğim için..." Son dediği cümleleri zar zor fısıldayarak söyledi; resmen utanıyordu. Sırf töreye alet olduğu için utanıyordu, o da töre kurbanı olduğu belliydi.
Bir söz vardır, bilir misiniz? "Doğduğun ev kaderindir." İşte Kutay ve ben bunu yaşıyorduk; ailelerimizin ve coğrafyamızın biçtiği kaderi.
Biraz yumuşadım. Kutay'a baktım. "Baban mı zorladı seni?" usulca sordum, merak ediyordum. Kutay bana baktı, kara gözleri hafiften sulanmıştı. Koskoca adamın gözleri doluydu, çocuk gibiydi karşımda. "Evet." yutkundu. Başımı salladım, fazla şey söylemezdim. Kafamı çevirdim. "Özrün kabul edildi, bir daha bana bağırma." Hafif ses tonum tripliydi ama affetmişti. Kutay mutlulukla hafif bir gülümsedi. "Peki, sen de yemeğini ye." dedi. Ayağa kalktı, beni sanırım daha fazla rahatsız etmek istemiyordu. Mutfağa geçti.
Sehpada duran yemek tepsisine baktım. Tabakta biraz menemen vardı, sıcak çay, zeytin, peynir ve ekmek. Karnım acıkmıştı, yavaşça yemeye başladım. Sessizce yedikten sonra ağırlık çöktü. Tepsiyi götürmeye karar verdim, usulca ayağa kalktım. Tepsiyi elime aldım, mutfağa gittim. Kutay yemek masasına oturmuş, kitap okuyordu. Şaşırdım, hiç ondan beklenen şeyler değildi. Kapının eşiğinden geçtim içeriye girdim ve tepsiyi mutfak tezgahına bıraktım.
Dilim kurumuştu, susamıştım. Boğazımı temizledim, onun dikkatini çekmek için. Hemen bana baktı.
"Bardaklar nerede?" sordum. Parmağı ile üst rafı gösterdi. "Soldaki rafın üçüncü bölümünde," dedi. Başımı salladım, ayak uçlarıma bastım, rafı açtım ama bardağa uzanamadım. Arkamda bir sıcaklık hissettim, Kutay. Döndüm, onun bakışları ile karşılaştım. "Ben sana yardım etmek için şey ettim..." Lafı
toparlayamadı, yanlış anlayacağımı düşündü.
Sıcak nefesi yüzüme vuruyordu. Benim dışı yeşil, içi kahve olan gözlerimle onun kara karanlık gözleri buluştu. Birbirimize bakakalmıştık. Sıcak nefesim onun yüzüne vurdu, onun sıcak nefesi benim yüzüme... resmen bir döngü gibiydi. Boğazımı temizledim. "Sorun yok, teşekkürler." Kolunun altına eğilerek çekildim, bardağı vermesini bekledim.
Bardağı aldı, sakince tezgaha koydu. "Al, buyur." dedi. Bardağı aldım, su arıyordum. Kutay şaşırdı, "Ne arıyorsun?" sordu, bir yandan yemek masasına oturdu. "Mmm, şey, su arıyorum." yanıtladım. Kutay tekrar ayağa kalktı, masanın altından damacana çıkardı. "E, madem su yanında, niye aratıyorsun bana?!" çıkıştım hemen. Kutay, yaşlı adamlar gibi, "Ya sabır, ya selamet." homburdandı. Onun sabrını sınadığımı biliyordum, yüzümde ufak bir gülümseme oldu. "Çeşmeden içersiniz diye düşündüm, küçük hanım." ekledi.
"Klorludur su, o yüzden." cevap verdim. Kutay damacananın kapağını açtı. "Demek ki doğru tahmin etmişim." gururla dedi. Bir kaşımı kaldırdım. "Neyi doğru bildin?" merakla sordum. Kutay bana döndü, baktı. "Ankara'da klorlu su içmediğini." cevapladı. Umursamıyormuş gibi yaptım, yanına yaklaştım. "Şimdi içebilir miyim suyu?" mızmızlandım. Kutay başını salladı, mutfak masasına oturdu. Ben de damacanadan suyumu doldurdum, salona gittim, koltuğa oturdum, suyu içtim, sehpaya koydum. Ağırlık daha çok çöktü, koltuğa rahatça uzandım, gözlerim kapandı.
*****
🎶Sezen Aksu - Her şeyi yak🎶
'İster öp okşa istersen öldür...'
Mutfakta oturuyordum, sırf Rojdan'ı rahatsız etmek istemiyordum. Ben kendi kız kardeşimin kurbanı, Rojdan da kuzenin kurbanıydı. İkimiz de bugün ağır şeyler yaşamıştık, ona alan açmak istiyordum. Gözlerim, kitapta ki cümleleri hızlı hızlı okuyordu..
Eve sessizlik çökmüştü. Yavaşça kitabı masaya bıraktım, sandalyeden kalktım, ağır, sakin adımlarla salona gittim. Gözlerim ilk Rojdan'ı buldu; koltuğa uzanmış uyuyordu, üstü açıktı. Onu uyandırmamak için, yavaş, hayalet gibi olan adımlarımla koltuğuna yaklaştım. Kenarında duran battaniyeyi aldım, üzerine yavaşça örttüm, dokunmadan, irkiltmeden.
Önünde diz çöktüm, güzel, kapalı olan gözlerine baktım. Her göz göze geldiğimde, gözlerinde tuhaf bir şekilde kayboluyordum; sanki hiç yaşamadığım bir duyguydu. Yüzünü inceledim: gözlerini, burnunu, alnını, yanaklarını, dudaklarını, çenesini... Her biri gözüme mükemmel geliyordu, sanat eseri kadar güzeldi. Sarı saçlarında önüne perçemi düşmüştü. Yavaşça elimi kaldırdım ama dokunmaya cesaret edemedim; uzaktan görmem, onun konuşması bile yetiyordu. Yavaşça saçlarını okşar gibi, uzaktan elimle okşadım, dokunmadan, zarar vermeden.
Derin bir nefes aldım, bunları düşünmemin yanlış olduğunu fark ettim. İkimiz de mecburduk; evlensek bile gerçek bir evlilik olmazdı. Yavaşça ayağa kalktım, omuzlarına kadar battaniyeyi çektim. Yine de dayanamadım, ondan uzaklaştım. Şöminenin başına geçip ateşi tekrar harladım. O an eski bir radyo gözüme ilişti. Aldım, şöminenin başına oturdum ve radyoyu tamir etmeye başladım.
En son işe yaramayınca bir iki tane vurdum, hafif çıtırtılar geldi. Bir daha vurdum ve radyoda Sezen Aksu - Her Şeyi Yak çalıyordu. Şarkının yarısındaydı ama sözleri beni resmen dondurdu:
"Beni yor hasretinle, sevginle yor
Sevgisizlik, ayrılıktan daha zor
Dilediğin kadar acıt canımı
Varlığın da yokluğun da yetmiyor
Varlığın da yokluğun da yetmiyor"
Uyuyan Rojdan'a baktım. Ona bakmam tuhaf mıydı? Tuhaftı, elbette. Radyo kapatamadım, tam karşıma koydum, dinlemeye başladım. Bir yandan şöminede harlanan ateşe, bir yandan huzur içinde uyuyan Rojdan'a bakıyordum...
*****
Sabah uyandığımda etraf sessiz gibiydi. Etrafa baktım; Kutay, sönen şöminenin yanında duvara yaslanmış uyuyordu. Kalkarken üstünde battaniye olduğunu fark ettim, şaşırdım. Yavaşça kalktım, Kutay'a yaklaştım, üzerini örttüm, aynı battaniye ile. Sonra tuvaleti aradım, buldum, yavaşça girdim ve kapıyı kapattım.
Tuvalette işimi hallettim, elimi yüzümü yıkadım, saçlarımı bağladım. Tuvaletten çıktım; Kutay hâlâ uyuyordu. Aklıma bir fikir geldi: Kapıya bakmaya karar verdim. Ne de olsa Kutay bana zarar vermemişti, belki kapı açıktır. Yavaşça yaklaştım ve kapının kolunu çevirdim... Açıktı. Şok oldum.
Derin bir nefes aldım, uyuyan Kutay'a baktım. Ona haksızlık ettiğimi düşündüm; sonuçta babası yüzünden beni kaçırmıştı, azar yerdi. Ama bir yanda kalbimden böyle düşünsem de, beynim öyle demiyordu. Sonuçta Kutay beni sevmiyordu. Kaçsam memnun kalırdı. Evet, babasından azar yerdi ama unutulur giderdi. O erkekti, sonuçta kaçacak olan bendim.
Yavaşça kapının eşiğinden adım attım, yine bir kapı, yine bir adımdı. Sonra diğer ayağımla da adım attım. Soğuk hava yüzüme vurdu. Kapıyı sakince kapattım, dağda yürümeye başladım. Hava çok soğuktu ama pes etmedim, yürüyordum. Kaçtığımdan emindim.
Arkadan bir hışırtı duyuldu ve o ses... Kutay'ın sesi!
"ROJDAN!" bağırdı.
"Allahım, yine mi? Beni sınamaktan bıkmadın mı?" kendi kendime söylendim, hızlı hızlı koşmaya başladım. Ayak sesleri uzaktan geliyordu ama duyuluyordu, hızlanmaya devam ettim. "Rojdan!" Ormanda ses yankılandı, sonra tekrar, "Kaçmanın bir manası yok." Ses endişeli ve kızgın geliyordu. Daha da hızlandım, bir ara ayağım çalıya takıldı, burktum ama inadıma o kadar çoktu ki koşmaya devam ettim. Acı içinde, ayak sesleri yavaş yavaş azalıyordu.
Kutay'ın ayak sesleri iyice azaldı, koşmaya değil yürümeye başladım. Ayak bileğim çok acıyordu, pes etmedim. O an önümde bir araba gördüm, atladım.
"Yardım edin!" bağırdım. Araba tam bana çarpacakken fren yaptı; aramızda bir parmak kadar mesafe vardı. Genç, benim yaşlarımda bir adamdı.
"Konu nedir?" dedi, ifadesi ciddiydi.
"Beni kaçırdılar, dağ evine. Beni aileme götürün, lütfen." Nefesler içinde yalvardım, çok yorgundum, ayak bileğim acıyordu. Adam hiç sorgulamadı. "Tamam, buyrun, arabama geçin." Hazır cevap verdi. Biraz rahatlamıştım, arabaya bindim, arkamdan adam sürücü koltuğuna bindi. "Su? Yiyecek?" diye sordu. Çok susamıştım, koşmaktan dilim kurumuştu. "Su varsa..." dedim, ama bir yandan güvenemiyordum. Adam bunu fark etmiş olacak ki kapalı, hiç açılmamış 500 ml su şişesi verdi. Aldım, açtım, hemen içtim, çok susamıştım.
"Teşekkürler." dedim. Adam başını salladı. Yola baktım, ana yola çıkmamıştık, yutkundum. O an sessizlik bozuldu. Adam elini uzattı: "Yenge, ben Baran Aslanbey, Kutay'ın kardeşi." dedi. Dünya durur gibi oldu. Ne demek Kutay'ın kardeşi? Kutay bitiyor, kardeşleri başlıyordu; dün Miran, şimdi ise Baran. Tam umudum yerine gelmişken, oradan kaçmışken o beni yakalamıştı. Ben cevap vermeyince elini çekti, devam etti: "Ben de seni ve abimi ziyaret etmeye geliyordum, iyi oldu, seni de yoldan aldım." dedi, sanki söylediği şey çok normalmiş gibi!
"YA SİZ ÇETE MİSİNİZ?!" bağırtıyı koparttım. Baran muzipçe güldü. "Aynı abim." mırıldandı kendi kendine. Ben bunu duydum. "Ne diyorsun lan sen?! Ben abin değilim, canınız cehenneme!" bağırmaya başladım. Yüzsüzce devam etti: "Konuşması bile aynı, bir de dayak yersek tam olur." mırıldandı kendi kendine. Sinirden nefes aldım, kafam sallandı, öfkeden göğsüm şişti. "Saçmalık olamaaaz! Ben kim, Kutay kim?!" bağırdım. Baran yoldan gözlerini çekti, bana baktı, muzipçe gülüyordu. "Yengecim, böyle yapma, abim gibi sinir hastası olursun, mazaallah." dedi, sesi sakindi; hâlâ küstahça gülüyordu.
"Çok sinir bozucusun, inşallah Kutay'dan daha çok dayak yersin." dedim, kaşlarımı çattım. "Abim kuru dayak atmaz, öyle deme, yenge." dedi. Göz devirdim ve yine o ev, dağ evinin önüne geldik. Kutay'ın yüzü karanlık duruyordu, kaşları çatılmış, yorgun ama çok sinirli görünüyordu. Sertçe yutkundum. "İşte, şimdi boku yedin, yenge." korkarak dedi Baran.
"N-niye ne yapar ki? Döver mi?" sordum, sesim fısıltı ile geliyordu. Baran kesinlikle hayır anlamında başını salladı. "Hayır yenge, abim ne olursa olsun kadına el kaldırmaz ama..." dediği anda Kutay arabanın kapısını açtı. "Rojdan, in." sesi sert, sabırsız ve sinirliydi. Cevap veremedim, mal gibi baktım. "Rojdan, in, son uyarı." tekrarladı, daha sabırsız, daha sinirli.
Cevap bir saniye içinde gelmeden beni kucağına aldı, gelin gibi, ama hareketleri bu sefer sertti. "Aaa!" çığlık attım, çalılara takılan bileğim acıdı ama Kutay umursamadı. "Baran, içeri!" Sert, yüksek sesle Baran arabadan indi, bizi takip etti. Kutay kapıyı tekmeleyerek açtı, kanepeye oturttu ve ellerini çekti.
Eline halat, ip ve bant aldı, Baran'ın önüne attı. "Yengeni bağla." sert şekilde emir verdi. Şok oldum. "HAYIIR, YAPAMAZSINIZ BUNU!" çemkirerek bağırdım. Kutay öfkeyle bana baktı. "Kes! İyi niyetimi suiistimal ettin! Şimdi cezanı çekeceksin!" Sesi hırıltı gibi geliyordu, salona terk etti, mutfağa gitti. Baran bana bakıyordu, korkarak; çünkü Kutay'ın farklı versiyonu olduğumu düşünüyordu. "Baran, Baran." İsmini vurguladım, gözlerimi kıstım. "Hele bir yaklaş..." Tehdit ettim.
"Yenge, yapma böyle, bak abim istedi, yapmazsam valla döver beni." sesi sakindi ama korku doluydu. "Dövsün, banane, yaklaşma bana Baran!" dedim. Yaklaştı. "BARAN!" bağırdım. Baran bir adım daha yaklaştı, bir arbedeye başladık. Ona vurmaya, tekme atmaya çalışıyordum, o da darbelerimi geçiştirmeye çalışıyordu. "BARRRAAN!" bağırdım.
"Yeter!" Keskin bir ses geldi, Baran'la ben donduk, kaldık kapıda. Kutay belirdi, Baran'a baktı. "Mutfağa geç." Emretti. Baran koştu, durmadı tabi. Kanepede oturur pozisyona geldim, Kutay bana yaklaştı, üstüme gölgesi belirdi. "Ne olursa olsun seni incitmek istemiyorum, sadece durdurmak için yapıyorum, elini uzat." Sesi sakin ve kararlıydı.
Hayır anlamında başımı salladım. Sabrı tükendi, beni kollarımdan tuttu, ayağa kaldırdı. Ayak bileğim acıdı, irkildim. O andan korktuğumu sanıyordu. Ellerimi birleştirdi, halat ipiyle bağlamaya başladı, sakin. Gözlerime dolu dolu bakıyordum. Ellerimi sıkı değil ama sağlam bağladı, bir anda kendine çekti. Başımı kaldırdım, ona baktım. "Bir daha kaçmak yok, Rojdan, vakti geldiğinde seni ailene götüreceğim." dedi, sesi fısıltı gibi geliyordu, korkmuş ve endişeliydi. "Şimdi otur lütfen, kahvaltı hazırlayacağım sana." ekledi. Nazikçe kollarımdan tuttu, beni kanepeye oturttu, gitti. Neye uğradığımı şaşırdım.
Halatla bağlı ellerimle bakıyordum. Ayağımı bağlamadı, ağzımı bantlamadı. Amacı neydi? İstesem böyle de kaçardım ama o yine de sadece ellerimi bağlamıştı. Neden? Ne için? Bana acıyor muydu? Yoksa işine mi geliyordu? Kafamı karıştırmak mı istiyordu? Cevaplarını bilmediğim sorular kafamda yankılanıyordu, ama cevap yoktu..
Bunların cevabını ararken kafamdan, ayak sesleri duydum, kapıya baktım, Kutay'ı gördüm. Elinde kahvaltı tepsisi ile bana yaklaşıyordu, yavaşça yanıma oturdu, tepsiyi sehpaya koydu. "Elim bağlı, nasıl yiyeceğim? Çöz işte." ısrar ettim. Kutay sert bakışı ile beni susturdu. "Ben yedireceğim." tek kelime. Sonra sessizlik. Kutay ilk olarak peyniri verdi, sonra domates. "Şey, çay..." rica ettim. Çayı dudaklarıma kadar getirdi, içmeye niyetlenirken, "Sıcak, dikkatli ol." uyardı. Kafam karışık ona baktım, çaydan bir yudum aldım, boğazımı ısıttı.
Sonra zeytin, peynir, ekmek, reçel, yumurta derken tepsideki her şey bitti, iştahım açıktı. Çayda bir yudum kalmıştı, Kutay tekrar dudaklarıma getirdi, çayı son soğuk yudum aldım, susamıştım. "Su da ver bari." mırıldandım. Kutay başını salladı, tepsi ile mutfağa gitti. Bir dakika geçti, elinde büyük boy bardakla geldi, içmemi yardımcı oldu. Yine o sırada Baran içeriye girdi. "Ooo, çifte kumrular, nabersiniz?" Alaycı şekilde, sanki biz burada evcilik oynuyorduk.
"Sen varya okjisen zararısın." homburdandı Kutay. Kutay katıldım, "Abin haklı, biz abinle hiç bir şey olamaz hele çift karı koca ASLA!" kesin bir dille. Baran buna neredeyse kahkaha atacaktı. Kutay dalgın dalgın baktı, "Devam edin siz devam edin beni kınayın çocuklarınız bana benzerse görürsünüz." dedi. İç çektim Baran'a, çocuklarım çekecekti? Buna ancak gülerdim. Yakında bir tahtaya vurdum, "Allah korusun yarabbim yazdıysa bozsun." dedim. Kutay bana katıldı, "Amin."
Göz kısarak Kutay'a baktım. "Pardon? Bizim çocuklarımız demedim, gelecekteki kocam ve benim çocuklarım, sen plana dahil değilsin." mızmızlandım. Kutay gözlerini kıstı, yüzünü bana yaklaştırdı. "Benimle evleneceğine göre, benimle çocukların olur." hırladı, sanki kıskanıyormuş gibi. "Hahahahyt! Güleyimde başıma gelmesin." dedim.
İkimizde kaşlarımız çatılmış, birbirimize girecekken Baran boğazını temizledi, araya girdi. "Abi, seninle konuşmam gereken şeyler var, işle ilgili, dışarı gelsene." ciddiyetle. Kutay kafasını salladı. "Seninle sonra konuşacağız, küçük hanım, keyfine bak." homburdandı. Göz devirdim, aman ne keyif, ellerim bağlıyken. Aynı dediğimi tekrar ettim. "Aman ne keyif? Ellerim bağlıyken." yüksek sesle söyledim. Kutay yumruğunu sıktı. Tam bir şey diyecekken aramıza Baran girdi, abisinin kolundan tuttu, dışarı çıktı. Sonra bir kapı kilitleme sesi duydum. Koltukta duran yastığı aldım, kapıya fırlattım. "Bu ev başınıza yıkılsın inşallah!" bağırdım. Mal gibi orda öylece bekliyordum, elimden hiçbir şey gelmiyordu, çıldıracak gibi oldum, midem bulandı, ağlamaya başladım. Ciddili bir ağlamaydı, salyam sümüğüm akıyordu, berbat olan makyajım daha çok berbat oldu.
Bacaklarımı göğsüme kadar çektim, yüzümü dizlerime gömdüm, ağlamaya devam ettim. Hıçkırık seslerim salonda yankılandı. O sırada araba çalışma sesi duydum, sonra kapının açılması ama bakmadım, umursamadım, kendi dertlerimle meşguldüm. "R-rojdan." şok olmuş ses tonuyla. Ama yüzüne bakmadım, kavga çıkarmadım, söylenmedim, konuşmadım. Ayak sesleri duydum, Kutay önümde eğildi, ellerimi çözdü, konuşmadı. Yavaşça çeneme dokundu, akan makyajımla ona baktım. "Bu ne kadar sürecek? Hiç mi vicdan sahip değil senin baban?" ard arda sordum. Cevabı belliydi ama bir cevap istiyordum, olumlu bir şeyler.
Yanıma oturdu, cevap vermedi, sıkıca bana sarıldı. Neye uğradığımı şaşırdım, hâlâ ağlıyordum. Onu itmeye çalıştım. "Bırak beni!" göğsüne vurdum. "Vicdansızsınız, ben hata yapmadım, Berithan yaptı! Ona ceza kesin!" bağırarak, ağlayarak söyledim. Ama Kutay beni bırakmadı, kızmadı, sessizdi, sıkıca bana sarılıyordu, kucaklıyordu. Kulağıma yaklaştığını hissettim, sıcak nefesi tenime değdi. "Affet... affet..." fısıldadı, sesi titriyordu. Oysa ben onu suçlamıyordum.
"Kutay, seni suçlamıyorum." dedim, hıçkırıklarım arasında, çok bunalmıştım. "Senin suçun yok, bunu biliyorum." ekledim. Öksürdüm. Kutay cebinden mendil çıkardı, nazikçe gözyaşlarımı sildi, hiç tiksinmeden sümüğümü ve salyamı sildi. Ona baktım. "Sana bir teklifim var Rojdan." dedi. Şok oldum, ağlamayı bıraktım, kollarından ayrıldım. "Teklif mi? Ne teklifi?" kekeledim, şaşkınlıktan. Ama Kutay kendinden emindi. "Bir yıl evli kalalım, sonra gizlice boşanırız, sadece formalite, ömür boyu değil, bir yıl." teklif etti. Bir yıl, 365 gün, ama o zaman Ankara'daki okulum, arkadaşlarım, derslerim ne olacaktı? Son senemdi. "Ama okulum-" sözümü kesti. "Belli aralıklarla gönderirim seni sınavların derslerinde, bana kimse karışamaz, söz veriyorum." İçtenliği belliydi, onun bu süreçte yorulduğu belliydi.
Kutay'a baktım, güvenmek istiyordum ama beni babasının aklına uyup kaçırmıştı, ya babasının aklına uyarsa? Kutay bakışlarımdaki şüpheyi anlamıştı. "Söz veriyorum sana, kraliçeler gibi bakacağım, sana dokunmayacağım, kötü söz söylemelerine asla izin vermem, bir yıl da olsa benim soyadımı taşıyacaksın, benim evimde yaşayacaksın, sakın şüphe etme." Kararlı, dik bir duruşla söylüyordu. "Düşünebilir miyim?" sordum usulca. Kutay gülümsedi. "Elbette, şimdi dinlen, düşün sen, ben yatak odasındayım." Ayağa kalktı, gitti.
Koltuğa uzandım, tavana bakıp düşünmeye başladım. Gerçekten söz verdiğini yapar mıydı? Hadi yaptı diyelim, ailesi ondan torun istemez miydi? İsterdi elbette, torun aşiretler için önemlidir. Ama Kutay ya onları susturur, dediği gibi arkamda durursa? Her şey çorba kadar karışıktı, ne olduğumuz belli değildi. Beni kaçıracaktı, sözde aileme bırakacaktı, sonra evlenecekti. Tabii ben bu sıralamayı aklımdan yapmıştım, öyle olurdu..
*****
Yavaşça akşam yaklaşıyordu, hava kararmıştı. Koltuğa otururken ayağımın acısı tekrar beni vurmuştu. "Agh." sızlandım, bacağımı büktüm, koltuğa koydum, ağrıyan bileğime masaj yapmaya başladım. Yüzüm acıdan buruştu. Sonra kapı sesi duydum, yatak odasının kapısının açılma sesiydi. Kutay yeni duştan çıkmıştı, saçları ıslaktı, siyah boğazlı kazak, altında eşofman giyiyordu. Ona baktım. "Ne oldu?" sordu.
Kutay'a baktım, onu ister istemez süzerken buldum kendimi, gözlerimi üstünden çektim. "Ayak bileğimi incittim sanırım, bu sabah kaçarken." itiraf ettim, saatlerdir söyleniyordum. Kutay yanıma geldi, koltuğa oturdu. "Getir bileğini." doğrudan söyledi. Şaşkın balık gibi ona baktım. "Ne?" diye tepki verdim. "Dağ ayısı olarak yemeyeceğim, korkma, bakacağım, eczane dolabından krem vereceğim ona göre." hem laf soktu hem de kendini açıkladı. "Hı hı." başımı salladım, iki bacağımı uzattım, kucağına gelmişti.
Bacaklarıma hiç dokunmadı, sadece ağrıyan ayak bileğime dokundu, hafif sıktı. "AH! Yavaş!" acıyla söyledim. Kutay bana bakmadan, "Anlamaya çalışıyorum." dedi. Ofladım. "Aman sen ne anlarsın? Doktor musun?" iddialaştım. Kutay güldü, sakince bana baktı. "Kutay Karan Aslanbey, Hacettepe Tıp mezunu." kendini tanıttı. Şok oldum. "Nasıl yani? Biz neden karşılaşmadık, madem okuyordun?" ardı ardına sordum, şok içindeydim.
"Senden önce vardım, uzun zaman oldu mezun olalı." dedi. Ağzım açık, dediklerini sindiriyordum. "Kaç yaşındasın?" sordum ama ne ironikti, beni kaçıran adamın yaşını bile bilmiyordum, en komiği. "33 yaşındayım." yanıtladı. Sertçe yutkundum, Berithan'dan bile büyüktü, hele benden. "33." diye tekrarladım. Kutay gülüyordu ama o kadar şaşkındım ki fark etmedim. "O zaman bu cehenneme neden geri döndün? Ankara'da çok güzel bir uzman doktor olabilirdin, dal seçip." dedim.
Kutay bileğimi inceliyordu, bıraktı, kucağından çekti, koltuğa koydu. "Bekle, sorularını cevaplayacağım." dedi. Yatak odasında eczane dolabına gitti, kafamda merakla sorular düşünüyordum, sabırsızca bekledim. Kutay elinde kremle geldi, diz çöktü, sürmeye başladı. "Hani sen düşünüyorsun ya, Kutay erkek, ona bir şey olmaz diye, yanlış düşünüyorsun." dedi. Araya girdim, kendimi açıklamak için. "Ben öyle düşünmedim-" sözümü kesti.
"Düşündüğünü biliyorum Rojdan, hiç boka sardırma konuşup." itiraz etti. Kafamı salladım. "Babam buraya gelmem için çok ısrar etti. Benim de senin gibi hayallerim vardı, yoksa ağa olmak, varis olmak hayallerimde yoktu ama aramızda tek fark var ki bu konuda sen haklısın, beni ailem destekleyerek gönderdi ama formalite bir şeydi, el âlem sırf oğlumuz okudu desinler diye. Ama ben mücadele ettim, sıkça dersler için çabalardım, ailemin rahat bırakacağını sandım, olmadı. Son senemde eve çağırıldım, zar zor mezun oldum, ailemin yanına döndüm." uzunca itiraf etti.
Üzüldüğüm için iç çektim, kendimden bir tık utanmıştım, onu ilk kaçırdığında baya kötü şeyler söylemiştim. Evet, yaptıklarında haklı olamazdı ama bir an kendime yakın hissettim. "Üzüldüm senin adına." dedim, zaten söyleyecek bir şey yoktu. Kutay krem sürmeyi bıraktı. "Üzülme, kendini düşün, bu hayatta kimse için üzülme." tavsiye verdi. Allah bilir geçmişinde daha neler vardı. Boğazımı temizledim. "Ben kararımı verdim." dedim.
Kutay şaşırmadı,olumsuz cevabı beklediğini biliyordum. "Anlaşmalı evlilik teklifi kabul ediyorum." Derin bir nefes aldım, verdim. Kutay sersemlemiş gibi bana baktı. "Ciddi misin?" sordu. Kendimden emindim. "Evet, ciddiyim." hızla söyledim. Kutay şaşkınlığını kenara bıraktı, başını salladı. "Peki, öyleyse, kabul ediyorsan yarın başlıyoruz, sana planı anlatayım." dedi, karşıma oturmak için sandalye çekti, tüm ciddiyeti ile oturdu. Ben de karşısında, koltukta oturur pozisyon aldım.
"Yarın seni evine, ailenin yanına bırakacağım, ama önce sana kuyumcudan güzel bir yüzük alacağız," dinliyor muyum diye beni kontrol etti. Sessizce onaylarak başımı salladım. "Ardından ailenin yanına bırakacağım, sende benim sana normal bir evlilik teklifi ettiğimi, senin de kabul ettiğini, berdel kararı çıkınca evleneceğini söyleyeceksin, anlaşıldı mı?" Gözümün içine baktı, sakindim, normal bir sakinlik vardı. "Anlaşıldı, ortak." espiri de yapmıştım, ikimiz de gülümsedik. "Sevdim." dedi.
Şaşırarak tekrar gülümsedim. "Neyi sevdin?" sordum. Ellerimle oynuyordum. "Ortak demeni, sonuçta ortak sayılırız, herkesi kandıracağız." dedi. Gülümsemesi dudağının kenarında sırtışı olarak kaldı, arkasına yaslandı, kollarını birleştirdi. "Onlar da ağımıza düşmesin, yapacak bir şey yok." ukalaca dedim. Sonra tek kaşımı kaldırdım, arkama yaslandım.
"Haklısın aslında." Bana hak vermişti. "Allah Allah, birileri bana hak mı veriyor?" gururla söyledim. Kutay kahkaha attı. "Hemencecik havalanma, hele dur, bir yarın gelsin." dedi. Göz devirdim, ayağa kalktım. "Kadın kıyafetleri var mı?" sordum. Üç gündür duş almıyordum, en azından eve gitmeden önce almak istedim hızlıca. "Var, yatak odasında, gardıropta." Yatak odasını gösterdi.
"Tamam, bulurum ben." dedim. Sandalyeden kalktı, ellerini eşofmanın cebine koydu. "İyi, ben dışarda bekliyorum seni." hızla söyledi. Gerildiğini hissettim, sonuçta kapıyı kilitlerdim. "Yok yok, gerek yok, ben banyo kapısını kilitlerim, korkma, oradan kaçamam." Güldüm. Gereksiz espirime gülmedi, Kutay. Gülmeyi bıraktı. "İyi, tamam." dedi. Direkt yatak odasına gittim, kapıyı kapattım.
Direkt banyoya girdim kapıyı kilitledim,soyundum, sıcak suyu açtım ve hızla duşa girdim. Su bedenimi sardı, beni rahatlattı; günlerin yorgunluğu üstümden akıp gitmişti. Neredeyse bir saat duşta kaldım, iyice yıkandım ve çıktım. Yanaklarım kızarmıştı. Bedenimi bulduğum temiz havluya sardım, kiliti açtım ve gardıroba yaklaştım. Gardırobu açtım, özenle dürülmüş lacivert uzun kollu düğme detaylı ribana bluz ve lacivert-beyaz kareli, beli bağcıklı pijama altını buldum. Onları çıkardım ve hemen giydim. Son olarak ayaklarım üşüyordu; beyaz dokulu bir çorap buldum, etiketi hâlâ üzerindeydi. Etiketi söktüm, çorabı giydim. Sonra kapı çalınma sesi duydum. "Kutay?" seslendim.
Kutay boğazını temizledi. "Şey, iyi misin, soracaktım da," temkinli şekilde, sanki yanlış anlaşılmak istemiyormuş gibi bir ses tonuyla söyledi. "İyiyim, duştan çıktım, giyindim, içeriye gel," dedim. Başta Kutay'ın sesini duyamadım; gitmiş olacağını düşündüm. Banyoya geri döndüm, kirli kıyafetlerim için bir poşet arıyordum. Kutay yatak odasına girdi, banyo kapısına yaslandı. "Ne arıyorsun?" rahat bir tavırla.
"Kirli kıyafetlerim için poşet." yanıtladım. Kutay hiçbir şey demeden komodine yaklaştı, bir poşet çıkardı. "Getir, koy." diye seslendi. Poşeti açmış, beni bekliyordu. Ona yaklaştım, ceketimi omuzuma attım ve poşete kıyafetleri koydum. "Bu ceketle üşümez misin?" dedi, gözleriyle ceketi göstererek. Göz devirdim, elimi göğüs kafesime koydum. "Ah, çok pardon şehzadem, sizin beni önceden kaçıracağınızı bilmeliydim." dedim sahte bir üzüntüyle.
Kutay dişlerini sıktı. "Of yeter! Dalga geçme benimle." homburdandı. Gözlerimi kıstım, poşeti elinden aldım. "İyi geçmem." dedim. Poşeti bağladım. "Ben salona gidiyorum." ekledim. Bir adım atmışken Kutay kolumdan tuttu. "Burda rahat yat bugün ama önce yemek yiyelim." dedi. İtiraz etmedim, rahat bir yatağa ve yemeğe ihtiyacım vardı. "İyi." Poşeti yatağın üstüne bıraktım.
Kutay önden yürüdü, ben de arkasından yürüdüm. Mutfağa gittik, masaya oturdum, dirseklerimi masaya koydum, ellerimle yanaklarımı avuçladım. Kutay mutfak tezgahına yaslandı. "Ee ne yiyelim?" sordu. Dudağımı büktüm. "Bilmem basit şeyler yap makarna filan." tavsiye verdim.
"O zaman domates soslu makarna yapayım." dedi. Başımı salladım. Çekmeceden makarna çıkardı, önce ocağa suyu koydu, altını açtı. O kadar şeyden sonra normal iki insan gibi yemek yiyecektik. Gerindim yorgunca, sonra arkama yaslandım. Kutay dolaptan iki tane domates çıkardı, rendelemek için rende ve bir tane tabak. Sonra rendelemeye başladı. Ortam sessizdi, değişik bir şekilde.
Kutay yemek yaparken ayağa kalktım, banyoya gittim, temiz havlu buldum, ıslak saçlarımı kurulamaya başladım. Tarak aradım, uzun uğraşlarla buldum, uzun sarı saçlarımı taramaya başladım. Bitirince "Rojdan yemek hazır gel hadi." seslendi. Tarağı temizledim, ellerimi yıkadım, mutfağa gittim. Masa hazırdı, iki kadeh şarap, iki tabak makarna ve bol yeşillikli salata vardı. Dudak büzdüm şaşkınlıkla, Kutay'ın karşısındaki sandalyeye oturdum. "Eline sağlık." usulca, sessizce, sessiz ortamı bozmak istemedim.
"Afiyet olsun." dedi. Yemek yemeye başladım, makarnanın aroması çok hoş ve güzeldi. Biraz salatadan, biraz makarnadan yedim. Şarap içmedim, şarap pek sevmezdim, ağır olduğu için beni çok çabuk sarhoş ederdi. Kutay bunu fark etti. "İstersen sana su verebilirim."
Omuz silktim. "Gerek yok." Masanın altına baktım. "Zaten damacana burda, istesem bardak alıp içerim." dediğim an Kutay güldü. "Alırsın eminim." Lokmasını yuttu. Kaşımı çattım. "Boyum kısa değil." çemkirdim. O rahat kaldı. "Ben öyle bir şey demedim." Evet, dememişti ama ima yapıyordu. "İma ettin." hazır cevap sundum. Kutay tabağını bitirdi. Çatalını bıraktım. Gerindi, yorgun görünüyordu. "Tamam sakin ol, kavga edecek halim yok, kavga ederiz sonra." yorgunca mırıldandı.
"Yani sonraya sakla diyorsun?" doğrulamak istedim. Kutay başını salladı. Ben de son lokmayı yedim, yorgunluk tekrar bedenimi sardı, esnedim, ayağa kalktım, masadaki tabakları toplamaya başladım. Kutay bileğimden tuttu. "Gerek yok, ben yaparım, sen yat." dedi. Yorgun olduğunu biliyordum. "Bırak yaparım ben, ne olacak? Yorgunsun." itiraz ettim, bileğimi çekmeye çalıştım. "Hayır, yat dediysem yat lütfen." rica etti. Artık ısrar edince sinirleneceğimi biliyordu, tabakları bıraktım. "İyi tamam, yatıyorum ben, iyi geceler." dedim. O da yorgunca başını salladı, bileğimi bıraktı. "İyi geceler." dedi.
Yatak odasına gittim, kapıyı kapattım, yatağa yığıldım. Yarının nasıl geçeceğini düşünüyordum; annem, babam, Bengi, yengem, amcam iyileştiyse dedem ve son olarak bizi mecbur bırakan Berithan ve Zulal evleneceğimi söylediğimde ne tepki vereceklerini çok merak ediyordum. Ama yorgunluk ağır bastı, gözlerim kapandı.
******
Ertesi sabah yemek kokularına uyandım, saçlarım cadı saçlarını gibiydi, aynada onları düzelttim. Tuvalete gittim, yatak odasından çıktım, mutfağa gittim, kapıya yaslandım. "Günaydın." dedim. Kutay'ın düne göre yüzü aydınlıktı, mutlu görünüyordu. "Günaydın, geçsene, kahvaltı hazır." davet etti. Masaya baktım, her şey vardı. Ekstra Kutay menemen ve yumurta yapıyordu. Sakince sandalyeye oturdum, atıştırmaya başladım. "Hep bu kadar hamarat mısın?" sordum.
Kutay kahkaha attı, anlam veremedim. "Niye çok mu garip?" sordu. O görmese de başımı salladım. "Elbette çok garip yani." tereddütsüz. Kutay benim anlam veremeyen yüzüme baktı. "Eh öğrendik biz de öğrenciyken bir şeyler." dedi. Çekirdeksiz zeytin attım ağzıma. "Annen biliyor mu bu özelliğin?" gülümsedim. "Biliyor ama hep kınar." O da gülümsedi. Elinde menemen tavasıyla yaklaştı, menemeni masanın ortasına koydu. "Her erkek yobaz olmak zorunda değil." cevap verdi. "Saçma, sonuçta her erkek böyle işleri yapmayı sevmez, hele ki ataerkil toplumdaki erkekler." Bildiği şeyi ona söylüyordum.
Kutay kahkaha attı, anlam veremedim. "Niye çok mu garip?" sordu. O görmese de başımı salladım. "Elbette çok garip yani." tereddütsüz. Kutay benim anlam veremeyen yüzüme baktı. "Eh öğrendik biz de öğrenciyken bir şeyler." dedi. Çekirdeksiz zeytin attım ağzıma. "Annen biliyor mu bu özelliğin?" gülümsedim. "Biliyor ama hep kınar." O da gülümsedi. "Saçma, sonuçta her erkek böyle işleri yapmayı sevmez, hele ki ataerkil toplumdaki erkekler." Bildiği şeyi ona söylüyordum. Elinde menemen tavasıyla yaklaştı, menemeni masanın ortasına koydu. "Her erkek yobaz olmak zorunda değil." cevap verdi.
"Haklısın." katıldım. Sonra yumurta tavasını masaya koydu. "Hadı bakalım ye, bugün büyük gün, gücünü topla." emredercesine dedi ama sesi yumuşaktı. Sadece göz devirdim, kahvaltı yapmaya başladık. İkimiz de sessizdik. Kahvaltı çok hızlı geçti, doymuştuk, masadaki her şey bitmişti. "Eline sağlık." dedim. Başını salladı. "Afiyet olsun, burayı toplayayım, kuyumcuya gidelim." Başımı salladım. Ayağa kalktı, masayı toplamaya başladı. Ben de bir bardak su aldım, içtim. İkimiz de gergin olduğumuz için fazla konuşamadık, gerginlik bizi iyice sarmıştı.
******
Evden çıktık, arabaya bindik, yol iki saat kadar sürdü. Çarşıya gelmiştik, arabadan indik, kuyumcunun önündeydik. Kutay kuyumcuyu tanıyordu. "Ooo Kutay ağam, hoşgeldin." dedi mutlulukla. Kutay elini uzattı, tokalaştılar. "Hoşbulduk Hüseyin abi." selamladı. Ben arkalarında duruyordum. "Ee sana ne gerekti? Altın mı?" hevesle sordu. Kutay bir anda elimi tuttu, eli sıcak, ısıtıcı gibiydi, beni öne çıkardı. "Ben evleniyorum Hüseyin abi, müstakbel karım için yüzük alacağım." Beni gözleri ile gösterdi.
Kuyumcu büyük bir sevinçle mutlu oldu. "Ooo hayırlı olsun, buyurun geçin içeri, soğukta kalmayın." Bizi içeriye kadar eşlik etti. "Evet, ne istiyor yenge hanım, söylesin bakalım." dedi. Ne isteyeceğimi bilmiyordum, bu normal bir evlilik değildi sonuçta. "Normal, mütevazı bir şey." dedim. Kutay baktı, cevabımı beğenmedi, kuyumcuya döndü. "En güzeli, en ışıltılısı olsun abi." kesin bir şekilde söyledi.
Kuyumcu adam bütün büyük taşlı yüzükleri çıkardı. Altınları iyi bilirdim ama hiç yüzük alışverişi yapmamıştım. Kuyumcu çıkarmayı bitirdi, önümde en az 60 seçenek vardı. Kutay elimi bıraktı, kolumla kolunu itti. Kendime geleyim diye geldim de boğazımı temizledim. "Ben bir bakayım bunlara." mırıldandım.
Bütün seçenekleri denedim, hepsi çok güzeldi, parmaktı, sayamadığım kadar büyük küçük küçük pırlanta taşları vardı, artık Kutay sabredemedi, rasgele birini seçti: "Elini uzat." Ciddiyetle. Ben de uzattım, yüzüğü gördüğüm an şok oldum, ortasında iri tek taşı, çevresinde küçük taş parçaları vardı, resmen etrafını aydınlatıyor gibiydi, yuvarlak metal kısımlarda bile küçük taşlar vardı, yüzük tek başına bile kendini taşıyordu ama baya tuzluydu, muhtemelen "Bu olmaz." aceleyle fısıldadım.
Kutay umursamadı, elimi bıraktı: "Ödemeyi arkada yapalım, abi, hanım bekler." dedi. Ben bir şey demeye kalmadan arkaya geçtiler, parmağımda o çok parlayan yüzüğü baktım, tırnağımı yedim, 'Ben nerden bulaştım bu boktan işe.' düşündüm içten içe. O sırada Kutay geldi, elimi tekrar tuttu "Hadi hayatım, gidiyoruz." Formaliteden "hayatım" demişti.
Kuyumcudan çıktık, arabaya bindik. "Kutay, bu çok pahalı, bana daral geliyor, bunu verelim, başkasını alalım." yalvardım resmen. Kutay sinirle elini saçlarının arasına geçirdi. "Göstermelik evlilikte olsa, en iyisi, çok olsun elini gizlersin sokakta gezerken." homburdandı. Arabayı çalıştırdı, iyice gerginlik bastı. "Ne kadara aldın bunu?" Yüzük içime dert olmuştu. "Aldım işte." kestirip attı. "Ama—" Beni susturdu "Sus Rojdan, Allah rızası." dedi. İç çektim, sustum.
Gergin bir yolculuğun ardından konağın önüne gelmiştik, korkuyordum. Kutay bir kağıt uzattı, "Bu ne?" sordum. Kâğıtı aldım, numara vardı, "Benim numaram, ararsın." dedi. Kutay'a mala bakar gibi baktım, "Telefonumu camdan attın ya, unuttun mu?!" çıkıştım. "Hatırlıyorum, korkma, yeni telefon gönderirim sana." dedi. Yüzük böyleyse telefon nasıl olurdu, Allah bilir. "Yok, ben alırım." hızla itiraz ettim.
"Rojdan." Tehditkâr şekilde söyledi, kavga etmek istemedim, gergindim. "Tamam, sus, kurban olayım, telefonu mı gönderiyorsan gönder, gidiyorum ben." dedim. Parmağımda bir adet yüzük, elimde bir adet numara olan kağıtla indim, derin nefes aldım, yine o konak, yine ben, kahpe kader bir kez daha aynı şeyi yapmıştı bana: seçim.
Kutay gitti, yavaşça içeriye girdim ama yüksek sesle bir ağıt sesi duydum, şok geçirdim, kanım dondu. Avlu boştu, asla normalde boş olmazdı, içime bir yumruk oturdu, yutkundum. Merdivenlerden yavaşça çıktım ve annemleri, yengemi, babannemi ve Bengiyi tanımadığımı, onlarca kadını siyahlar içinde giyerken gördüm. Bunun ne demek olduğunu biliyordum...
ÖLÜM.
İlk başta kimse beni fark etmedi, sonra yengem fark etti, gözyaşları içinde "Rojdan..." seslendi. Kalbim küt küt atıyordu, dakikalar saniye gibi geliyordu. Sonra annem ve oradaki herkes bana baktı. Annem koşarak bana sarıldı: "Yavrum, nerdesin sen? O şerefsiz sana bir şey yaptı mı? Söyle! Babanlar seni her yerde arıyordu, onların konağını bile bastı." Haberleri üst üste vermişti.
Annemin sorularına yanıtlayamadım. "Anne," dedim zorlukla, "ne oluyor burda?" sordum. Korkuyordum, dedem mi ölmüştü, aklımdan geçenleri silmek, yanıldığımı düşünmek istiyordum. "Deden..." Annemin gözünden yaş aktı, "öldü kızım..." dedi. Gözümden iki damla yaş aktı.
"Deden öldü kızım..." Bu söz kafamda yankılandı. "Deden öldü..." tekrar, "Dedem öldü..." diye yankılandı beynimde.
FLASHBACK SAHNESİ İÇİN 👇
Maya Perest - Yok bana bu cihanda
https://youtu.be/P4Zi_own3W4?si=xm3MsJnKjzHSsV3y
KUTAY KISMINDAN DUYULAN ROMANTİK SAHNE İÇİN👇
Sezen Aksu - Her şeyi yak
https://youtu.be/pc5SQI85Y-M?si=S0CxTn_Ym_TYqqnu
Evet, bir bölümün daha sonuna geldik🩷🫶🏻 yarın görüşürüz
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.17k Okunma |
1.53k Oy |
0 Takip |
22 Bölümlü Kitap |