20. Bölüm
⋆.𐙚 ̊. / Sessiz Yemin / 20 bölüm ||Yeniden Doğan Duygular||

20 bölüm ||Yeniden Doğan Duygular||

⋆.𐙚 ̊.
meizzo_

İNSTAGRAM: MİYOZZAA

TİKTOK: MİOYZAA

 

 

 

 

 

Bölüme geçmeden önce oy vermeyi, yorum yapmayı unutmayın. Kitabımın yolculuğunda bana destek olmanız büyük bir ilerleme getirir, çünkü bakıyorum çoğu kişi oy vermiyor o yüzden söylemek istedim 🤍🤍

 

Bir yanda elimde silah diğer yandan yerde kanlar içinde yatan Kutay’a bakıyordum. Aklım başımdan gitmişti sanki, titrek bedenim durmadan akan yaşlarımla yapayalnız kalmıştım. Kurşun sesleri aniden keskin şekilde kesilmişti.

 

Masanın altından etrafıma baktım, durmadan akan gözyaşlarımı elimi tersi ile sildim. Etraf korkutucu derece de sessizdi. Sessizlik insanı doğan türdendi.

 

“Roojdaaan!”

 

O tanıdık, rüyalarımın bile katili olan o sesi önce kulaklarım sonra zihnim algıladı. Bu ses Siyam’a aitti. O sesi hiçbir zaman unutamazdım, nasıl unuturdum? En karanlık günlerimin sebebi olan ses.

 

“Hayatımın anlamı böyle olmaz ki?” dedi alaycı tavırla. Kahkahası kulaklarımda yankılanırken, sanki yanmışım gibi ellerimi kulaklarıma kapattım. “Bak ben senin yerini biliyorum, istersem seni sürükleyerek alırım ama işimi zorlaştırma, gel hadi.” sesindeki altında yatan tehtidkar tonu duyabiliyordum.

 

Titreyen ellerimi kulaklarımdan çektim, Kutay’ın koyduğu avucumun içindeki silaha baktım. Bu belki tek şansımdı, evet öldürdüm ya da yaralandırdım ama ona tekrar teslim olmaktan çok çok iyi bir fikirdi.

 

Yanımda öylece kanlar içinde yerde yatan Kutay’a baktım. Daha az önce, az önce onu öldürmeye çalışmıştım, şimdi o yerde kanlar içinde yatıyordu. Son bir kez nefesini kontrol etmek için yüzüne doğru eğildim, sığ zayıf nefesi yüzüme çarpmıştı.

 

Gözyaşlarım yüzüne doğru akmıştı. “Şükürler olsun, şükürler olsun..” diye kendi kendime fısıldadım. Daha biraz önce öldürmeye çalıştığımı adam yaşadığı için şükrediyordum. Ama sahiden öldürmek istemiş miydim? Hayır, hayır asla. Onu kanlar içinde gördüğümde bile tarif edilmez bir duygu yaşıyordum, onu nasıl öldürürdüm? Açıkça pişmandım, köpek gibi pişmandım.

 

Avucumun içinde silahı tutarken yüzümü uzaklaştırdım. “Dayan, tamam mı? Ölmek yok,” dedim sessiz hıçkırıklarımın arasında. Yine o irite eden, tanıdık ses gelmeye başlamıştı. “10’dan geriye sayıyorum, çıktın çıktın, çıkmadın gerekeni yapacağım.” dedi emin şekilde.

 

Avucumda silahı sımsıkı tutarken eğilmiş halde masanın altından çıkmaya başladım. Sessizce eğilmiş halde yürümeye başladım. “10 9 8 7 ..” saymaya başlamıştı.

 

Terasın parmaklıklarından dışarıya bakmaya başladığımda yolun sonuna geldiğimi fark etmiştim. Sayamadığım kadar adamlar vardı, Siyam tam ortada durmuş siyahlara bürünmüş halde bir şahin gibi izliyordu, Çetin de onun yanındaydı. “6 5 4 ..” diye devam etti, her saydığın da bir parmağını indiriyordu.

 

“Son uyarı,” üstüne basarak söyledi. Tekrar aynı şeyleri yaşayamazdım, silahı parmaklıkların arasına doğru ayarladım, saymasını bitirmesini beklemeye başladım, kalbim boğazımda atarken nefesimi tutmuştum. Tek gözüm ile onları izliyordum.

 

“3 2 1.” son parmağını indirdiğinde her şey bitmişti artık. Ya bugün burda Kutayla beraber ölecektim ya da yaşayacaktım. Parmağımı tetiğe bastırmaya başladım. “Yolun sonu,” dedi. Elini yumruk yaparak emir verdi.

 

“Sana yolun sonu!” diye farklı bir ses gelmişti Baran’a ait. Gözlerim kocaman olurken onları gördüm Baran ve Miran. İkiside bir sürü adamla geliyordu, ellerindeki silahları cesaretle Siyam’a doğru tutuyordu.

 

Siyam'ın adamları çember haline gelmiş, ona doğru silah tutuyordu Çetin’de dahil. Siyam’ın yüzü solmuştu, inanamayarak adamlarına bakıyordu. “İndirin lan silahları,” parmağı ile kendini göstererek “Ben sizin patronunuzum, hepinizin ailesini mahvederim!”

 

“Artık çok geç, abim yengemi korumak için vurulmuş olabilir ama sen planımıza yenildin,” dedi büyük bir zevkle Baran. Siyam acı dolu delice kahkaha atmaya başladı. “Bitmedi lan bitmedi, sizin bitireceğim Aslanbey diye bir şey kalmayacak.”

 

“Alın bunu, cezasını abim verecek,” diye emir verdiğinde Miran, çember oluşturan adamlar Siyam’ı hızlı bir hareketle yakaladı ama hala Siyam arbedeye girmeye çalışıyordu.

 

Baran ona yaklaştı, önce silahını aldı ardından telefonu. “Masken,” dedi birden bire. Siyah maskeye dokunarak hızlıca çıkardı. Leş gibi yanmış suratının yarısı ortaya çıkmıştı. “Bunu çıkarınca canım yanacağını mı sandın lan?! Benim yapacaklarımın yanında bu bir hiç.”

 

“Sen hiçbir şey yapamazsın,” Baran onun yakasına yapıştı. “Sen abimin ezdiği bir böcek olacaksın, bizim ailemizi kolay kolay yıkamazsın.” yakasını sertçe bıraktı. “Daha cehennemi görmemişsiniz, ama ben size tattıracağım.. Bengiye dikkat et.” dedi keyif alarak Siyam.

 

Baran mevzu bahis Bengi olunca çok sert acımasız şekilde bakmıştı, tam yaralı yüzüne sert bir yumruk atmıştı. Siyam’ın acı dolu çığlığı ormanda yankılanırken, kuşların kaygılı sesi ortaya kaçışlarının sesini duyuldu. “Götürün şu pezevenk!” diye emir verdi.

 

Adamlar hiç beklemeden acıdan kafası öne eğilmiş Siyam’ı siyah bir arabaya doğru sürüklemeye başlamıştı.

 

Onları izledikten sonra omuzumun üstünden masanın altında kanlar içinde yatan Kutay’a baktım, avucumun arasında silah sesli şekilde düşmüştü. Koşarak yanına gittim. Soğuyan yanaklarını avuçladım, kafasını dizlerimin üzerine yatırdım. “Sen üşüyorsun,” yerde duran elini avuçladığım da elime kanı bulaşmıştı.

 

Hıçkırıklarım şiddetlenirken elinin üstüne tüy kadar hafif bir öpücük kondurdum. “Üşüme, üşüme. Ben seni ısıtırım,” avucunun içine öpücükler kondurmaya başladım, avucu gözyaşlarımla ıslanıyordu.

 

“Gel, gel burdalar!” diye Baran’nın sesini duydum. Hızlı terasın kapısı açılmıştı, Baram ve yılbaşı akşamı eşiyle birlikte tanıştığım Kutay’ın arkadaşı Berat’la gelmişti. Baran abisini ve beni o halde gördüğünde adımlarımı yavaşlattı.

 

Berat hızlıca masanın altına geldi. “Rojdan,” dediğinde kendime gelemedim Kutay’ın avucunu ısıtmak için öpüp duruyordum. “Üşüyor o, ben onu ısıtmaya çalışıyorum.” Berat içi çekti, sakin yaklaşmaya çalışıyordu, “Rojdan, Kutay’ın yarası nerde söyle bana.”

 

“Şey,” zihnim yavaş yavaş kendine gelmeye başlıyordu, o ilk şoku atlatmaya çalışıyordum. “Sırt, evet sırt.” dediğimde Berat Kutay’ı sırt üstü çevirdi, tıbbi makasla tişörtünü kesmeye başladı. Kestiğinde yarayı gördüğüm sırada çığlık atacaktım ama çığlığımı boğazıma düğümlenmişti.

 

“Baran!” diye seslendi Berat. Baran affallamasını bırakarak boğazını temizledi. “Ne?” diyebilmişti. Berat gazlı bezi Kutay’ın yarasına bastırıp tampon yapıyordu. “Kan lazım, abini içeriye taşıyalım burda ameliyat yapmam.”

 

“Ben veririm kan!” dedim telaşla. Berat yaraya tampon yaparken bana baktı, Baran’da o sırada içeriye koşmuştu. “Kan grubunu ne?”

 

“AB+”

 

“Tamam, içeriye taşıyalım. İçerde bade var o sana damaryolu açacak.” dedi. Miran ve Baran hızlıca yanında iki adamla döndü. “Yenge gel,” Miran elini uzattığında tuttum masanın altından çıkmıştım. Gözlerimi hiç Kutaydan ayırmıyordum.

 

Miran ve Baran adamlarla birlikte Kutay’ı taşımaya başlamıştı, Berat’ta önden girmişti. Arkalarından hızlıca onları takip ediyordum. Onlar yatak odasına girdiğinde kapının eşiğinde Bade önüme geçti. “Gel Rojdan, kanın alalım.”

 

“Kutay’ı göreyim öyle,” dedim hıçkırıklarımın arasında. Bade yavaşça sırtıma dokundu, diğer eliyle koluma dokundu. “Görürsün, görürsün. Ama şu an kana ihtiyacı var, sende veririm demişsin. Gel önce kanın alalım.” diye tatlı dille söyledi. Kapının eşiğinden çoktan uzaklamıştık.

 

“Ama sonra görebileceğim, değil mi?”

 

“Elbette, elbette göreceksin,” koltuğa çoktan oturmuştu. Damaryolu için malzemeleri hazırdı, tişörtümün kolunu yavaşça yukarıya kaldırdı. “Derin nefes al,” ne olduğunu anlayamadan damarıma kelebek iğneyi sokmuştu, ardından bantladı.

 

“Arkana yaslan şimdi,” omuzlarıma dokundu arkama yaslamama yardım etti, şimdiden mayışmaya başlamıştım. Gözlerimi yavaşça ovudum. “Saat kaç?” diye sorduğum damarından kan alınmaya başlanmıştı.

 

“Saat 9:00,”

 

“Saat en son 6 değil miydi?” diye uykulu sesle sordum. Bade vucut ısımı ayarlamak için üzerime battaniye örtmeye başladı. “Ben uyumicam, hayır.” diye itiraz ettim. Bade battaniye ile iyice sarmıştı, gözkapaklarım ağırlaşmaya başlamıştı. “Biliyorum uyuma,” sesi kulaklarıma gelirken boğuk geliyordu, uykuya dalmamak için direniyordum.

 

“Kutay’a onu sevdiğimi söyle tamam mı?” diye uykuyla mırıldandım. Önüme düşen perçemi kulağımın arkasına sıkıştırdı. Bade’nin yüzüne bulanık görüyordum. “Sen söyleceksin bunu Rojdan, o iyi olucak merak etme.” uykulu uykulu kafamı salladım.

 

Gözkapaklarımı dayanmayarak kapanmıştı, uykuya dalmıştım. Battaniyeyenin sıcaklığı bedenimin gevşemesine yetmişti.

 

 

Gözlerimi açtığımda ilk pencere dikkatimi çekmişti, hava kararmıştı. O zaman idrak etmiştim saatler geçmişti, koltukta doğrulmaya çalışırken başım dönmeye başladı, etrafımdaki nesneler tersine dönüyordu. “Rojdan, dur kalkma,” dedi Bade.

 

“Kutay’ı göreceğim,” diye ısrar ettim. Bade kolumu sıkıca tutarak kalkmamı engelliyordu. “Olmaz, şimdi sana kraker vereceğim meyve suyu. Onları ye iç, öyle kalk.” diyerek ısrarımı bastırdı.

 

Baş dönmesine dayanamayarak arkama yaslanmak zorunda kaldım. Alnımı ovmaya başlamıştım. “Kemiklerim ağrıyor,” diye mırıldandım. Bade kucağıma meyve suyu ve tuzlu kraker koydu. “Geçer, kan verdi bu yüzden.”

 

“Hmm,” diye onayladım. Çubuk krakeri güçsüz ellerimle açtım, bir tane içinden aldım. Yavaş yavaş yemeye başladım. “Kutay uyandı mı?” diye merakla sordum. Meyvesuyu açtım, yavaş yavaş yudumlar almaya başladım.

 

“Yok, bu gecelik uyuyacak.”

 

“Ama iyi değil mi? İyileşecek değil mi?” diye endişeyle üst üste sordum. Bade elimi yavaşça avuçladı, “İyileşecek, iyileşecek. Sen kan verdin iyileşecek.” gözlerim yaşarmaya başlamıştı, elimin tersi ile sildim.

 

“İyileşsin yeter ki ben ona bakarım.”

 

Bade neredeyse sefil halimi görünce sıkıca sarıldı, elimi sırtına koydum bu defa gözyaşlarıma hakim olamamıştım, öylece akmışlardı. “O iyi olacak, sen iyi olacaksın. Siz birbirinize yetersiniz.”

 

Biz birbirimize yeteriz.

 

Sarılmayı bırakırken gözlerimdeki yaşları sildim. “Ben ona çok iyi bakacağım,” diye Badeye söyledim ama aslında kendime söz veriyordum. Meyvesuyundan bir kaç yudum daha aldım. “Ben artık görebilir miyim onu?” diye sorduğumda Bade onaylarak kafasını salladı.

 

Kolumdan tutarak yavaşça kalkmama yardım etti. Yavaş yavaş yatak odasına doğru yönlendiriyordu. Kapı eşiğine geldiğimizde Kutay’ın serumunu kontrol eden Berat’ı görmüştük. Bade kocası geldiğimizi anlasın diye boğazını yüksek sesle temizledi. Berat bize kaydırdı bakışlarını. “Geldiniz mi? Gelin.” dedi serum torbasından uzaklaşarak.

 

İçeriye yavaş adımlarla girdik, Bade’nin yardımı ile yatağın kenarına oturdum. Bade bir yanımda Berat diğer yanımdaydı. “Size çok teşekkür ederim.” dediğimde Berat ve Bade birbirlerine baktı. “Estağfurullah yenge,” dedi Berat.

 

“Kutay bizim dostumuz,” diye ekledi Bade. Gözlerimden akan yaşları sildim, burnumu çektim. “Olsun, yine de çok teşekkür ederim. Eminim Kutay’da teşekkür ederdi.” dedim yorgun halde.

 

Bade elini omuzuma koydu, “Bak sende yorgunsun, biraz dinlen.” omuzumu yavaşça okşadı. Etrafıma baktığımda ikisi hariç kimse yoktu. “Baranla Miran nerde?”

 

“Onlar eve gitti. Avjin teyze ve Şervan amca şüphelenmesi diye. Dışarda korumalar var.” dedi Berat. Onaylarak kafamı salladım. Tekrar Berat ve Bade birbirlerine baktılar. “Biz gitsek iyi olur, senden dinlen.” dedi Bade. Kocasının koluna girerek odadan çıktılar, Kutayla beni yalnız bıraktılar.

 

Bakışlarımı Kutay’ın uyuyan bedenine çeviremiyordum, onu o halde görmek istemiyordum. Sanki kalbim o halini görünce duracaktı. Üzerimdeki onun paltosunu yavaşça çıkardım, kemiklerimin ağrısından suratım buruşmuştu.

 

Paltoyu yere atmak zorunda kaldım. Yavaşça yanına sırt üstü uzanmıştım, kalp ritmim hızlı oluşu hariç etraf çok sessizdi. Gözlerimi kapatarak onun elini buldum, parmaklarımı parmaklarına mühürledim. “Özür dilerim,” diye fısıldadım kendi kendime.

 

Boğazımda olan düğümü yok etmek için sertçe yutkundum. “Bencil olduğum için,” diye sözlerime devam ettim. Elini sımsıkı tutuyordum. “Seni bu halde görünce kalbimin duracağını hissettiğim için özür dilerim,” titrek nefesimle derin bir iç çektim.

 

Baygın olduğu için cansız olan parmakları, parmaklarımı sarmıyordu, bu daha da zoruma gidiyordu. Kendime gelmek için tekrar iç çekmiştim, her an bir şeylerden tetiklenip ağlama krizine girecek gibi hissediyordum.

 

Bedenimi onun uzandığı tarafa doğru çevirdim. Alnımı çıplak omuzuna dayadığımda elini daha sıkı sıktım ağlamamak için. “Ben hiç böyle tahmin etmemiştim,” o düğümü dağıtmak için tekrar tekrar yutkundum ama nafile bir kere o düğüm oldu mu çözülmüyordu.

 

“Yani ne olursa olsun, ölümle burun buruna gelmezsin diye düşünmüştüm,” omuzuna ufak öpücük kondurdum, fazla ağırlığımı ona veremiyordum yaralı olduğu için, “Sen yaşa, ayrılsak bile yaşa.” sözlerimi bitirdim.

 

Boğucu bir sessizlik oluşurken nefesim onun omuzuna çarpıyordu, kalp ritmim geri düzene girse de uykum sürekli bölünüyordu.

 

 

Uykum huzursuzca bölünürken sabah olmuştu, kaşlarım çatılmış tekrar uykuya dalmaya çalışırken parmağımın okşadığını hissetmiştim anında gözlerim açılmıştı. Parmaklarıma baktığımda Kutay’ın parmağı yavaşça okşuyordu. “Kutay,” dedim heyecan ve mutluluk.

 

Omuzundan kafamı kaldırdığımda gözlerini açmış bana dikkatlice bakıyordu. “Rojdan,” dedi narközdan kalınlaşmış ses ile. Düşünmeden boynuna sarılmaya başladım, “Yaşıyorsun, Allahım sana şükürler olsun!” dedim boynun sıkıca sararken.

 

“Rojdan, ah..” diye sızlandı. Tabi o kadar sıkı sarılmıştım ki sırtı ağrımıştı. Bunu idrak edince hemen geri çekildim, uykudan dağılmış saçlarımı geriye attım. Ellerimi yavaşça kaldırdım. “Tamam, tamam bundan sonra sana dokunmayacağım, yok yok.” diye endişeyle söyledim.

 

Kutay böyle dediğimi duyunca panikledi, bileğime dokunarak bir elimi indirdi kaslı gögüsüne koydu. “Yok, yok dokun.” diye ikna etmeye çalıştı. Elimi göğüsünden çekmeye çalışırken bileğimi daha sıkı sıktı. “Bırak, bak canın yanacak. Korkuyorum.”

 

“Yanmaz, lütfen.” dedi köpek yavrusu gibi. Derin bir nefes aldım, yavaşça gögüsünü okşadım. “Beni çok korkuttun salak!” diye bağırdım aniden, sinirli değildim çok üzülmüştüm. Kutay gülmeye başlamıştı, gözlerinin kenarları kırıştı. “Ölü taklidi yaptım sadece, çoook iyiyim.” dedi kurnaz tavırla.

 

Diğer elimi kaldırdım ona vurmak üzereyken “Dur, dur! Ameliyatlıyım, bak dikişim patlar!” dediğinde duraksadım elimi sımsıkı yumruk yaptım ve indirdim. “Bana bakacaksın değil mi? Sonuçta seni korumak için vuruldum.”

 

“Tabi bakacağım, sonuçta nankör değilim. Sonra sen iyileşince giderim zaten.” dedim inat olsun diye. Yüz ifadesi huysuz bir çocuğa dönmüştü ama yine de sesini çıkarmamıştı. “İyi gidersin.” diye homburdandı.

 

“İyi giderim,” diye aynı şekilde homburdandım. O da gözlerini hızlıca devirdi. Bileğimi tutan eli gevşeyince gögüsünden çektim. “Ben Berat’ı çağırayım.” diyerek ayağa kalktım, odanın içinden çıktığımda Berat ve Bade kahvaltı hazırlıyordu.

 

“Kutay uyandı da, Berat bi baksan sen,” diye rica ettim. Berat peynir tabağını masaya bıraktı, “Bakayım,” diyerek odaya girdi. Bade’ye yavaşça yaklaştım, Bade gülümsüyordu. “Hayırlı olsun uyanmış hasret giderirsin artık,” diyerek göz kırptı.

 

Hasret dediğinde aklım farklı yerlere kaymıştım, omuzlarım hafifçe gerilmişti. Samimiyetsizce gülmekle yetindim, diyecek bir şey bulamadım. “Ben bi su içeyim, kan verdim ya.” dediğimde elimi saçlarımın arasına geçirmiştim.

 

Bade kafasını salladı, masayı kurmaya devam etmişti.

 

Tezgaha yaklaştım, ince uzun cam bardak aldım. Su şişesinden yavaşça su doldurdum. Bir kaç yudum içtim. Aklıma Kutay’ın nasıl olduğuna takılmıştı, elimde bardakla yatak odasının kapısına yaklaştım, onları izlemeye başladım.

 

Kutay serum torbasının yanındaki boş kan torbasına baktı. “Oğlum, bunu ne ara buldunuz?” diye sordu. Berat yeni serum torbasına ilaç hazırlıyordu. “Rojdan kan verdi.” diye açıkladığında Kutay inanamayan ifadeyle bakıyordu. “Ciddi misin lan?”

 

“Tabi ciddiyim, karının kıymetini bil oğlum. İnsanlar bu devirde yakınına su bile vermiyor.”

 

Kutay yavaşça alnın ovdu, “Biliyorum, o benim en kıymetli zaten,” dediğinde onları gülümseyerek izliyordum. Berat yeni serumu taktı. “Akşama kadar bir şey yeme, su iç. Akşamda güzel bir çorba içersin.”

 

“Tamam, siz gidin hadi. Gerisini biz hallederiz.” dedi. Resmen insanları kovuyordu, bir adım atacakken sözlerinin devamı beni duraksattı. “Gidin de Rojdanla yalnız kalayım oğlum!” dedi yalvarırcasına.

 

“Hanımcı olmuşsun sen iyice,” dedi Berat. Kutay dişlerini yavaşça sıktı, “Ondan değil, aramız bozuk. Sonra anlatırım, gidin hadi.” dedi dişlerinin arasından. Berat toparlanmaya başlarken konuştu, “İyi gidiyoruz, burda gereken ilaçları serumlar var. Al bunları.” dedi.

 

Kutay anlamış gibi kafasını salladı. Kapı eşiğinden ayrıldım suyun hepisini içtim. Bardağı tezgaha koyduğumda Berat odadan çıktım. Hemen ona yanaştım. “Kusura bakma Berat, o densizlik ediyor. Gelin oturun kahvaltı yapalım.” dediğimde Berat gülümsüyordu. “Sorun yok yenge, alışkınım ben.”

 

Bade ne olduğunu anlamadan ikimize bakıyordu. “Ne oldu?” diye sordu Bade. Berat tıbbi çantasını yere bıraktı, yüzündeki gülümseme hiç solmamıştı. “Yok bir şey, bizim Kutay karısıyla baş başa kalmak istiyor,” Bade gülmeye başlamıştı.

 

İkisine hâlâ mahcup şekilde bakıyordum, ne de olsa onları tanımıyordum. “Kusura bakmayın işte, yaralanınca çocuklaştı, kahvaltı yapmadan gitmeyin.” diye mahcup halde söyledim.

 

Bade bana yaklaştı, “Amaan sorun yok, biz Kutay’ı biliyoruz. Kahvaltımızı yaparız güzelce, ben seni son kez kontrol ederim, gideriz sonra.” dediğinde rahatlamıştım. Ah Kutay ah, beni ne hale soktun.

 

“E, hadi gelin masaya.” dedim. Masaya yaklaştım sandalyemi yavaşça çektim, onlarla beraber oturdum.

 

 

Sohbet muhabbet derken onlar da gitmişti. Üzerimdeki kanlı kıyafetleri değiştirmek için yatak odasına girdiğim Kutay hemen bana baktı. “Uzun kaldılar.” diye mırıldandı. Gardıroba yaklaştım, yavaşça açtım. “Uzun mu? İnsanları kovdun sen, çok mahcup oldum. Allahtan bir şey demediler.”

 

“Onlar beni arkadaşım, bilirler beni.”

 

“Öyle olmaz ki,” kanlı tişörtü yavaşça üstümden çıkardım, hızlıca temiz siyah tişört giydim. “Onlar senin hayatını kurtardı.” altımdaki pantolonu çıkardım, ilk bulduğum şortu aldım, altıma geçirdim.

 

Dağınık saçlarımı lastik toka ile sıkıca topuz yaptım. “Olur, olur. Bende doktorum, bilirim böyle şeyleri. Onların işi gücü vardır, burda mı beklesinler?” İkimizde bunun bahane olduğunu çok iyi biliyorduk. “Neyse, tamam, tamam.” diye geçiştirdim.

 

Koyu yeşil bir tişort ve koyu mavi pijama altı çıkardım. Yatağa yaklaştım. “Üstünü giydireyim, üşürsün.” dediğimde hevesle yavaşça doğruldum. Yatakta onun tarafına dolandım, tişörtü kafasından yavaşça geçirdim, “Kolunu kaldırabilir misin?” diye sorduğumda yavaşça sağ kolunu kaldırdı. Hızlıca tişörtten kolunu geçirdim, ardından diğer kolunu.

 

Tişörtü düzelttikten sonra pijama altını aldım, giydirmek için hamle yaptığımda Kutay kolumdan tuttu. “Ben giyerim,” diye üstüne basarak söyledi. İtiraz etmedim, pijamayı yavaşça yanına koydum. “Bak giyemezsen söyle-” sözümü kesti, yavaşça elini kaldırdı. “Giyerim,” dedi eminlikle.

 

“İyi, ben sofrayı toplayayım.” dedim. Odadan çıkarken aklım hala odadaydı, ne de olsa Kutay yaralıydı giyemeyebilirdi düşebilirdi. Israr etsem bu seferde kavga ederdi.

 

Aklım ordayken kahvaltı sofrasını topladım, kirli olan bulaşıkları makineye attım. Sık sık duraksıyordum inleme, sızlanma, düşme sesi gelip gelmediğine bakıyordum ama sessizdi. Bulaşıkları bitirdikten sonra ellerimi havlu ile kuruladım.

 

Havluyu yerine astıktan sonra odanın kapısına yaklaştım, sessizce kapıyı araladığımda Kutay kendine serum takıyordu, pijama altını da giymişti. İster istemez onu öyle görünce gülümsedim hatta şükrettim.

 

Aklıma Berat’ın söylediği sözler gelmişti, neredeyse akşam olmuştu. Ne su içmiş ne de yemek yememişti. Hızlıca mutfağa gittim, şöyle güzel şifalı bir çorba yapacaktım. Buzdolabına ve raflara baktığımda Şehriye, salça, hazır domates sosu ve limon buldum.

 

Tencereyi ocağa koyduğumda duraksadım. “Telefonum nerde benim ya?” diyerek etrafa bakındım, çok uzun zamandır en azından öğrenci olduğumdan beridir yemek yapmıyordum. İnternetten tarife emin olup öyle yapacaktım ama unuttuğum bir şey vardı, telefonum yoktu. Sürekli telefon değişikliği yapıyordum.

 

Bunu hatırlayınca duraksadım. “Yaparsın sen, basit bir çorba yani.” diye telkin verdim kendime. Elimden geldiğince çorba tarifini hatırladığım kadar yapmaya başladım. Çorbanın güzel kokusu odalara dağılıyordu. En son annemin tarifini hatırladığım kadarıyla bir tam limonu sıktım

 

 

Ocağın altını kapattığımda raflardan kâse aldım, bulduğum tepsinin içine koydum. Kâseye yavaşça çorbadan koydum. Yanına bir bardak su koydum. Tepsiyi elime alarak yatak odasına ilerledim.

 

“Çorba geldi!!” diye neşeli tınıyla haber verdim. Kapıyı yavaşça ittiğimde Kutay bana bakıyordu. Elimdeki tepsiyi görünce yüzünde neşeli gülümseme oluşmuştu. “Vay, vay, vay..” kendi kendine mırıldandığını işittim.

 

Yatağa yaklaşırken o da özenle doğrulmaya çalışıyordu, yüzü acıyla buruştuğunda hızlıca tepsiyi komidinin üzerine koydum. “Neden kıpırdanıyorsun? Ben seni kaldıracaktım.” diye isyankar tavırla söyledim.

 

“Sen beni mi düşünüyorsun?” dediği sırada koluna dokundum, sırtındaki yaraya dokunmamaya özen göstererek elimi sırtına koydum. “Düşünmeyeyim mi?” diye sorusuna karşılık verdim.

 

“Yok, yok. Düşün tabi de,” lafını tamamlamadan onu yatakta doğrultmuştum. “Arkana yastık koyayım mı?” diye tereddütle sordum. Çünkü sırtında kurşun yarası vardı.

 

“Belime koysan iyi olur,”

 

Boş yastığı aldım, yavaşça hizalayarak beline koydum. Yatağa oturarak çorba kasesini elime aldım, kaşıkla biraz soğuması için karıştırırken konuşmaya devam etti, “Düşün de kendimi çok çocuk gibi hissediyorum. Sen hiç ilgilenmediğin için böyle.” diye temkinlice söyledi.

 

Omuzumun üstünde ters bir bakış attım. “Sen acaba her zaman vuruluyor musun ki?” diye laf soktum. Kutay elini sırtıma koyarak rahatlatıcı daireler yapmaya başladı. “Tamam, kızma. Valla sustum.” dediğinde kaşığı dudaklarına uzattım. “Ne çorbası bu?” diye sordu.

 

“Şehriye,” diye kısaca yanıtladım. Kaşıktan yudumunu aldığında yüzü ekşimişti. Şaşkınlık ve sinirle ona baktım. “Ne oldu?” yudumunu yuttuğunu boğazından anladım, eski yüz ifadesine gelmeye çalışıyordu.

 

“Hiiiç, yaram acıdı da,”

 

“Yalan söyleme, ben senin her tavrından anlarım.” diye ona inanmadım. Çünkü her şeyini iyi biliyordum, en son balık yaptığımda buna benzer tepki vermişti. Aynı kaşıkla çorbayı yudumladım. Yudumladığımı an dilime keskin bir eşki kaplamıştı, “Allah kahretsin, çok eşki!” dedikten sonra kaseyi tepsiye koydum.

 

“Niye içtin? Boşverseydin,” dedi. Peçeteyi almış, eşkiden dolayı tükürüklerimin silmeye çalışıyordum. “Bu çok eşki, niye söylemiyorsun? Elimden hiçbir iş gelmiyor!” dediğimde Kutay komidinin üzerindeki suyu aldı, önce kendi içtin sonra bana uzattı. Bardağı aldım, yudum yudum içmeye başladım.

 

“Niye söylecekmişim? Ben gayet beğendim!” dedi gururla. İkimizde çok iyi biliyorduk, beğenmemişti. Sırf ben yaptığım için doğruyu söylemiyordu.

 

Ona inanmayan bakış attım, boşalan bardağı komidinin üzerine koydum. “Yalan söyleme, hiç güzel değildi,” diye nazlanarak söyledim. Kutay avucunun çenemin altına koydu, başparmağı ile yanağımı okşuyordu. “Elinden zehir olsa yerim,” dedi eminlikle.

 

Tebessüm etmekten kendimi alıkoyamadım, yine de bakışlarımı kaçırmıştım. “Ya git, ölürsün. Bunu da yeme, çöpe dökeyim en iyisi.” dedim kıkırdarken. Alnımı dudağının hizasına getirerek alnımdan öptü. “Ya, ben o çorbaya bilerek limon sıkmıştım, hastasın şifa olur diye ama işte,” dedim üzgün üzgün.

 

“Yahu tamam, ben takmadım sen niye taktın?” dedi isyanedercesine. Omuzlarımı sitemkar tavırla yukarı aşağa indirdim. “Aç kaldın,” dediğimde belimi kavrayarak yatağa uzandırdı. “O zaman bende seninle doyarım!” dediğinde dudaklarımda onun sıcak dudaklarını hissetmiştim.

 

“Aaa!” dedim inanmayarak. O öpmeye devam ediyordu, yavaş ama yoğun ritimle öpüyordu. Dudaklarımın kenarlarını öpmeye başladı. “Mmm, doydum ben,” diye mırıldandığını duydum. Gözlerimi kapatmıştım, “Sen yaramaz bir adamsın, daha sabah gideceğimi söylemiştim.”

 

“Birlikte gideriz,” dudaklarımın çeneme geçmişti, ardından boynunumu öpmeye başladı. Titrek bir nefes verdim, kalbim deli gibi atıyordu. Elimi saçlarının arasına geçirdim yavaşça okşamaya başladım. “Çok korktum, öleceksin diye..” dedikten sonra öpmeyi bıraktı, nefesi tenime değiyordu.

 

Dokunuşumun altında erirken yüzünü boynuma gömdü. “Asla, asla. Ben sensiz ne yaparım orda lan? Seni bekleyemem ölüpte.” diye fısıldadı. Gözlerimi yavaşça açtım, hızlanan nefesimle yanağını avuçladım yüzüme bakmasını sağladım. “Yaşa o zaman, ayrılsakta yaşa.” dedim, sesimin titrmesine mani olamadım.

 

“Ayrılmak yok, yaşayacaksa birlikte yaşayacağız.” dedi keskin dili ile. Avucumu yavaşça öptüğünde acılı tebessüm ettim. “Birlikte yaşacağız, bana kan verdin hayat verdin. Hayatım sensiz nasıl olur o zaman?” dedi, yalvaran tınıyla.

 

Tek kelime edemeden sadece onun boynuna sarıldım, şu an ne diyeceğimi bilmiyordum, ne yapacağımı bilmiyordum. Tek bildiğim şey onun yanında olmaktı.

 

Ellerini yanlarıma koydu, sarılmam karşılık vermişti. “Kutay, her şey bitti mi? Siyam artık yok mu?” diye tereddütle sordum. Bunu bilmek beni güvende hissetirecek tek şeydi, tam Kutayla ilişkimiz düzelirken tekrar Siyam’ın gölgesi düşsün istemiyordum.

 

“Bitti, artık cezasını çekecek,” dedi ona olan nefret ile. Sarılmayı bıraktım, Kutay’ın yüzüne baktım. “Peki onu nasıl tuzağa düşürdünüz? Onu anlamadım.” dedim. Kutay yavaşça sırtına dikkat ederek yatağa oturdu, beni kucağına yavaşça çekti. “Seni kaçırdığımda arayacağını biliyordum, Çetin’e güvendim. Onunla beraber içeriye adam soktuk on günün içinde.”

 

“Bunun için mi? Planlı mıydı beni kaçırman?” diye merakla sordum. Bunu kaç günde planlamış olacaktı ki? “Hayır değildi, seni kaçırmasaydım başka bir şey için kullanacaktım.” diye açıkladı. Anlamış gibi kafamı salladım. Aklım Çetin’in nasıl boşandığımı bildiği gelmişti, ya Kutay’a söylediyse?

 

“Sen, her şeyi biliyor musun?” diye ağzını aradım. Kutay yavaşça saçlarımı okşamaya başladı, yüz ifade normaldi. “Nasıl boşandığımız bilmiyorum hala, sen söylemedikçe bilmeceğimi biliyorum.” dediğinde hızlıca kucağından kalktım, saçlarımı kaşıdım. “Şeyy, ben yemeği dökeyim. Yeni yemek yaparım.” diye geçiştirmeye çalıştım.

 

Yatağın etrafında dolaşacakken Kutay kolumu sertçe tuttu, kendine çekti. Yüzümle yüzünün arasında hiçbir mesafe kalmamıştı. Hâlâ güçlüydü, kahretsin. “Bugün söylemeyeceksin, yarın söylemeyeceksin ama bir gün öğreneceğim. Kim yardım ettiyse onunla yüzleşicem.” aniden kolumu bıraktı, geri doğru sendeledim. “Yemek yapma, Miran gelecek onu ararım bir şeyler alır.”

 

Tepki vermeden yatağın etrafında dolaştım, tepsiyi alarak odadan çıktım. Ellerim titreyerek yüksek sesle tezgaha tepsiyi koydum. Nefesim korkudan kesik kesik geliyordu. Konu abim ve Kutay’dı, ikisi de birbirini sevmiyordu. Beni yaptığım şeyler yüzünden ikisi de birbirine zarar verebilirdi.

 

Çorbayı mecburen çöpe döktüm, masaya oturarak sakinleşmeye çalıştım. Önümde duran hiç içilmemiş bir bardak su vardı, ona bakıyordum. Karnıma keskin bir ağrı girince, sıkıca elimle bastırdım.

 

Kapının açılma sesiyle kapıya baktım. Miran elinde bir sürü yemek poşeti ve Pamir’le gelmişti, arkasından Baran geldi. “Yenge biz geldik,” dedi Miran. Karın ağrısı ile gülümseme çalıştım. Baran içeriye girdiğinde kapıyı kapattım, Pamir’in bebek çantası elindeydi. “Valerria nerde?” diye sordum. Onun olmaması tuhaftı, çünkü Pamir’e her zaman o bakardı.

 

“Valerria ben korumaya aldım, malum hala Pamir’in adamları var.” dedi Miran. Karnımı tutarak ayağa kalktım, Miran’nın kucağında olan Pamir’e baktım. “Pamir kuşum niye burda?” diye sorduğumda Miran poşetleri masanın üzerine bıraktı. “Yenge, sen daha iyi bakarsın diye getirdim, seni annesi gibi görüyor.” Aslında Miran’nın yaptığı düşüncesizlikti sonuçta Kutay’la da ilgilenecektim ama konu Pamir olunca öyle hissettirmiyordu.

 

“Bakarım, tabii. Çok iyi bakarım ben ona.” diye tatlı tınıyla söyledim. Pamir gülmeye başlamıştı. Karın ağrım artarken, ovmaya başladım. “Ben tuvalete gideceğim, siz masayı kurun Kutay’a tepsiyle veririz.” dedikten sonra hızlıca tuvalete gittim, kapıyı kapattım.

 

Klozete oturdum, altımı indirdiğimde regl olduğumu fark ettim. Normalde reglim için erkendi, muhtemelen stres ve sıkıntıdan olmuştu. “Off, başlayacağım böyle işe,” kendi kendime sıkıntılı halde mırıldandım. Raflardan ped bulup, işimi halletim.

 

Ağrılı halde tuvaletten çıktığımda Miranla Baran çoktan sofrayı kurmuş, Kutayda kucağında Pamirle beraber baş köşede oturuyordu. Karnımı ovarken masaya yaklaştım. “Kutay, sen neden kalktın? Daha dün ameliyat oldun.” dediğimde temkinlice sandalye oturdum.

 

“Ameliyat olduk, ölmedik ya.”

 

“Öyle, ama yine de senin için endişelendim.” dedim. Yanağını yavaşça okşadı, Pamir plastik kaşığı aldı “Aaaaağğğ!” diye bağırdı. Kutay dilini damağına vurdu ‘cık,’ diye ses çıktı. “Ver bakayım o çatalı oğlum.” dediğinde Pamir yavaşça çatallı salladı ve vermedi.

 

Baran gülmeye başladı. “Abi senden baba olmaz ha, çocuğa bakamıyon.” Kutay gözlerini devirdi, Pamir’in minik bileğinden tuttu. “At oğlum şu pezonun gözüne çatalı, at!” dedi öfkeyle. Pamir kıkırdamaya başladı, elinden çatalı bıraktı. “Aaaaağğğ!” diye sevinçle bağırdı.

 

“Ulan sende sözümü dinlemiyorsun,” diye homburdandı. Üçümüzde gülmeye başladığımızda karnım ağrıdığı için duraksadım, karnımı yavaşça tuttum. Kutay, Baran ve Miran’a baktı. “Gülmeyin eşşoğlueşşekler!” diye azarladı. Miran ve Baran bastırdığı zor gülümeyle susturlar.

 

Karın ağrıma odaklandığım için onları fazla dinlemiyordum. “Rojdan,” dedi durumum fark eden Kutay. Kafamı kaldırdım gülümsemeyerek ona baktım. “Ben iyiyim, yemek yiyelim mi?” dedim sıkıntılı sesle.

 

Kutay öne eğildi, kulağıma doğru fısıldadı. “Sen iyi misin? Regl mi oldun?” Hemen anlamasına şaşırmıştım, sertçe yutkundum, yanımızda Baran ve Miran olduğu için sadece kafamı sallayarak onayladım. “Ma-ma-ma..” diye şarkı söylüyordu Pamir.

 

“Yemek yiyelim, ağrı kesici iç.” dedi Kutay. Yemek konu bahsi geçince Miran ve Baran yemek paketlerini açmaya başlamıştı. “Ne aldınız?” diye sordum.

 

“Karışık kebap, kuşbaşılı ve kaşarlı pide, lahmacun. Abime de çorba aldım. Berat, çorba içsin dedi.” diye açıkladı Baran.

 

“İyi yapmışsınız, çorba yesin abin.” dedim. Miran’nın elindeki çorba kasesini aldım Kutay’ın tabağının üstüne koydum. “Hay ben böyle işi..” diye küfür edecekken lafını kestim. “Ölümden döndün küfür etme.”

 

“Ya sabır,” dedi bu kez de. Pamir çorbaya doğru eğilerek koklamaya başladı. “Maaamaa.” dedi hevesle. Kutay’a baktığında tekrar aynı şeyi söyledi. “Mamaaaa.” dedi sanki kendi yiyecekmiş gibi. Kutay plastik kaşığı aldı, çorbayı karıştırmaya başladı. “Dur oğlum dur, benim hayırsız kardeşlerim her halta burnun sokuyor.” diye homburdandı.

 

“Biz duyuyoruz abi,” aynı anda dedi Baran ve Miran. O sırada lahmacundan yiyordum, bir yandan karın ağrımla uğraşıyordum. “Biz senin iyiliğini düşünüyoruz,” dedi Miran, ardından bana seslendi. “Haksız mıyım yenge?” Miran’nın sesini duyunca sohbete katıldım. “Haklısınız, doktor ne diyorsa onu yapmak lazım.” diye katıldı.

 

Önüme düşen perçeme Kutay dokundu, yavaşça kulağımın arkasına koydu. Bileğini enseme koyarak yanağımı okşadı. “Yengenize karıştırmayın bu işlere, yemeğini rahat rahat yesin.” dedi şefkatle. Otuz iki diş gülümsedim, onun avucuna yanağımı yasladım. “Aşk tazeliyorsunuz sanırım,” diye temkinlice söyledi Baran.

 

Kutay, Baran’a ters ters baktı. “Aşkta tazeleriz, çocukta yaparız oğlum. Bize bakmayın, kavga da olur boşanma da olur, biz birbirimizi bırakmayız.” dedi. Çocuktan bahsedince içtiğim ayran genzime kaçtı, regl ağrıma rağmen ökürsürmeye başladım.

 

Kutay panikle sırtıma vurmaya başladı, “Yukarı bak gülüm,” kafamı kaldırdım tavana baktım, bir yandan öksürüyordum. “Ne bakıyorsunuz? Yengenize su versenize.” dedi.

 

Öksürüğüm dinmeye başladığında kafamı yavaşça indirdim, Kutay dudaklarıma suyu bastırdı. Yavaş yavaş yudumlar almaya başladım, bir yandan bardağı tutan elini kavradım. “Gülüm, dikkat et bir daha yerken.” diye uyardı. Konu ayran içmem değildi.

 

Su bardağını çektiğinde ona cevap verdim, “Ondan değil, çocuk filan diyorsun evrene mesaj gönderme.” diye bende onu uyardım. Kutay anlamayarak bardağı masaya koydu. “Evren ne?” diye sordu.

 

“Hee, evren ne demek yenge?” diye ekledi Miran. Baran gururla gögüsünü kabarttı. “Ben biliyorum Bengi bana anlattı,” diyerek arkasına yaslandı. Miran abisine ters ters baktı. “Ne olmuş yani sevgilin varsa, anlattıysa. Olan var olmayan var.”

 

Baran, kardeşinin omuzuna teselli edercesine okşadı. “Vah, vah kardeşim, Zulal bile evlendi, eh bir iki seneye bende evlenirim,” Baran bize baktı, “Bak abimde yeniden evlenir, kucağına çocuk çocukta yakışıyor, yapar bir çocuk, sende ananım bulduğuna kalırsın.”

 

Baran’nın her sözü kardeşi Miran’nın yüz ifadesine kasvetli yapmasına sebep oldu. Miran omuzunu silkeleyerek Baran’nın elini omuzundan çekti. “Sus be, nerden biliyorsun belki biri var amına koyim!” diye tersledi. Öyle diyince aklıma Valerria geldi, “Yoksa Valerria mi?” diye sorarak boş bulundum.

 

Baran ve Kutay aynı tepkiyi vermişti, “Ney!” dedi ikiside yüksek sesle. Miran bakışlarını kaçırmakla yetinmişti, parmaklarını saçlarının arasına geçirdi. Saygıdan dolayı benimle ters konuşamazdı. “Yok yenge, yani..” sözünün devamını getiremedi. Kutay kardeşinin tavrından anlamış olacak ki gülmeye başladı. “Ooo, hayırlı olsun. Yengemiz nerde bakalım?” dedi espiri ile.

 

Şaşkınlıktan elimi ağzıma kapattım, istemsizce gülmek istemişti. Miran hala bakışlarını kaçırıyordu. “Ne yengesi yahu? Biz onunla arkadaşız.” yalan söylediğini kolayca üçümüzde anlıyorduk, birbirimize kısa bakışlar attık. Baran kardeşinin boynuna kolunu doladı. “Affeeerin sana, yakında bekliyoruz haberlerini.”

 

“Abi yapma, biz daha sevgili değiliz valla.”

 

“Tamam, tamam çocuğu sıkıştırmayın. Belki sadece flörtleşiyorlardır,”’ diye onları susturmaya çalıştım, Miran daha 20’de genç bir adamdı, utanabilirdi doğal olarak. Baran kardeşine bakıp sinsice güldü. “Tamam, tamam susalım bakalım.” dedi.

 

“Hadi, hadi çok konuştunuz yemeğinizi yiyin.” dedi Kutay.

 

Herkes yemeklerine yemeye devam etti, ara sıra sohbet ediyorduk. Yemek bol gülmeli, rahat geçmişti.

 

 

Miran ve Baran gittikten sonra Pamir’i uyuttum beşiğine yatırmıştım. Regl kramplarım azalmıştı. Yatağa oturmuş kurumuş elime krem sürüyordum, Kutay’da kendi tarafına uzanmış serumunu ayarlıyordu. “Nasıl oldun daha iyi misin? Gitmek bilmedilir,” diyere sordu.

 

Ayağa kalktım, pikeyi yavaşça açtım, yatağa uzandığımda pikeyi omuzuma kadar çekti. “İyiyim, ilk saatler öyle oluyor şu an iyiyim.” saçlarımı altımdan aldım yastığa dağıttım. Kutay yan dönerek, dirseğini yastığa dayadı, yanağını avuçladı, beni izlemeye başladım.

 

Onun tarafına dönerek, ellerimi yanağımın altına koydum. “Sen hep beni böyle izleyecek misin?” diye yumuşak sesle sordum. Boş eliyle yanağımı okşamaya başladı, “Dur da, seni şöyle güzelce izliyim. Aylardır doyamadım yüzüne.” dedi, ufaktan sitemkar olan sesiyle. Haklı mıydı? Haklıydı yani

 

“Amaan hiçte güzel değilim,” dedim. Regl olduğum için kendimi güzel hissetmiyordum. Parmağı yanağımdan ela gözlerime kaydı, göz kapaklarımı okşamaya başladı, içgüdüsel olarak gözlerimi kapattım, bedenim gevşedi.

 

“Şimdiden uyuyor musun?”

 

Dilimi damağına vurduğumda ‘cık’ diye bir ses çıktı. Göz kapaklarımda olan elini kavradım karnıma koydum. “Mm, burayı okşasana,” dedim nazlanarak. Kutay tek kelime etmeden, dairesel hareketlerle karnımı okşamaya başlamıştı.

 

Bedenim tamamen gevşerken gözlerimi tekrar açtım, yavaşça onun gögüsüne doğru sokulduğumda saçlarımın arasından öptü. “Nazlı karıcım,” dedi kısık sesle. Kafamı yukarı kaldırdım ona baktım. “Karın değilim ki,” diye hatırlattım en rahat anda.

 

“Karımsın tabi ki,” diye ısrar etti. Gözlerimi uykuyla ovuşturarak ona bakmaya devam ettim, zihnimin ve kalbimin rahat oluşundan idrak edememiştim. O da anlamış olacak ki konuşmaya başladı, “Bak şimdi sana şöyle açıklayayım,” bu sefer avucu ile karnımı okşamaya başladı. “Resmi nikahımız yok, evet. Ama hala dinen benim helalimsin,” diye açıkladı.

 

Kaşlarımı kaldırarak “Haa,” dedim. Elimi dikkatlice sırtına koydum, kafamı tekrar göğüsüne yasladım. “Vallaa umrumda değil, ben şu an çok rahatım.” dedim rahatlıkla. Kutay’ın göğüs kafesinden kahkahasını işittim. “İkimiz de çok rahatız, ama..” ama kelimesini hiç sevmiyordum. “Ama ne?” lafını bölmüştüm.

 

“Siyam’a ceza vermemiz gerek ve,” dediğinde tekrar lafını kestim, “Ve ne? Yoksa kaçtı mı?” endişyle sordum. Kutay hafifçe gülümsedi, karnımı daha nazikçe ovmaya başladı. “Kaçmadı, Pamir’i diyorum, onu ailesine teslim etmeliyiz.” dedi. Haklıydı, küçük bebek perişan oluyordu. “Evet, haklısın. Araştırıyor musun?”

 

“Elbette, bakalım bulacağız inşallah.”

 

Sırtını yavaşça okşarken, gögüsüne daha da kafamı gömdüm. Günler hatta belki aylar sonra rahat bir uyku çekecektim. Kutay’ın diğer elini de sırtımda hissederken, Regl kramplarım iyice azalmış, uykuya dalmaya başlamıştım..

 

 

Sabah uyandığımda bebek kahkahları kulaklarımı dolduruyordu. Yatakta gözlerimi yavaş açarken gerneşmeye başladım. Gözlerimi tamamen açtığımda Kutay’ın karnında oturan, Kutay’ın öpücüklerine boğulurken kahkahası kesilmiyordu. “Sus, len oğlum sus. Karımı uyandırıcan bana kızacak,” dedi Kutay gülerken.

 

“Aaağğ, annii!” diye sevinç çığlığı attı Pamir. Pamir’in anne diyişi üzerine Kutay duraksadı. “Anni kim?” diye tereddütle sordu. Pamir dilini çıkararak beni gösterdi. “Annniiii!” dedi. Kutay şakacı tavırla yavaşça Pamir’in kafasının arkasına vurdu. “Sarı pipi, o senin annen değil.”

 

“Annii!” diye ısrar etti. Kutay gülmeye başladı, karnın gıdıklıyordu. “Bak seni küçük adama, anni öyle mi? Kıskanıyorum haa!” dedi sahte tehtidkar tavırla. Gülmemi tutamayarak uyanık olduğum anlaşılmıştı ikisi de bana baktı. “Anniş,” diyerek Pamir kucağıma atladı. Karnımın üstüne oturdu.

 

“Günaydın,” Kutay yanağımı öptü, kolunu boynuma doladı. “Günaaayydıın,” dedim neşeli sesle. Pamir karnımın üstüne otururken zıbının düğmesi ile oynamaya başladı, kendi kendine anlaşılmaz bir şeyler konuşuyordu.

 

“Nasıl özlemişim seni,” yanağımı öptü, “Çoook özledim,” dudaklarımı öptü. “Kutay y-” sözümü tamamlayamadan alnımı öptü, sonra şakağımı öptü. “Ohh, miss..” dedi kendi kendine. Şımartıyordu bu adam beni.

 

“Tamam abartma ya,” dedim nazlanarak. Yüzünü boynuma gömdü, kolunu karnımın üst tarafına sardı kendine daha çok çekti. “Aaağ!” diye isyankar tavırla bağırdı Pamir. Eğilerek Kutay’ın kolunu ısırdı. “Ananın avradını,” acıyla tısladı, kolunu hızlıca çekti.

 

“Dişleri var mı?” dedim şaşırarak. Bu sırada Pamir kollarını boynuma doladı kucağıma uzandı. Kutay’a ters ters bakıyordu. “Varmış, nasıl acıdı lan.” diye sızlandı, bir yandan kolunu ovuyordu. Bakışlarımı Pamir’e çevirdim. “Neden ısırıyorsun? Ayıp değil mi?”

 

Pamir ayıp olmadığını düşünerek reddetmek için kafasını iki yana salladı. Kaşlarını keskin şekilde çatmıştı. Pamir’in saçlarını yavaş yavaş okşamaya başladım, “Ama olmaaaz, senin bu yaptığın şey can yakıcı bir şey, bir daha yapma,” diye tatlı dil ile söyledim. Pamir parmağı ile Kutay’ı gösterdi. “Evet, ona da yapma,”

 

Reddercesine kafasını salladı, keskin bir çığlık attı. “Pis, pis, pis Kut..” diye çığlık attı. Kutay’a ‘Pis, pis, pis Kutay’ diyordu. İstemslzce kahkaha atmaya başladım, “Lan sen bana pis mi diyorsun? Dünkü bok.” ağzımı açık kaldı, bu sefer Pamir daha fazla bağırmaya başladı. Hangisini ağzını kapatsam bilemiyordum, bir yandan gülme tutmuştu.

 

“Sensin pis! Karıma göz koydun!” diye homburdandı. Alt dudağımı ısırarak gülmemi durdum. “Piiiiissss!” dedi Pamir. Kutay tam konuşacakken elimle ağzını kapattım. “Sus, daha o çocuk nerden bilsin.” dedim, onu susturmaya çalıştım.

 

Kendi kendine sinirli sinirli homburdanıyordu, avucumu dudaklarına bastırdığım için sesi anlaşılmıyordu. “Kızma Pamir’e, onun daha altını değiştiricem.” Kutay hoşnutsuz halde kafasını salladı, yavaşça avucumu dudaklarından çektim. Pamir’i kucağıma alarak yataktan kalktım. Kanepenin üzerinde bebek bezi aldım, kanepeye oturarak değiştirmeye başladım. Pamir’in eline de oyuncağını sıkıştırdım.

 

Altını değiştirdikten sonra mamasını yedirdim, ardından kahvaltı hazırlamıştım. Pamir mama masasında otururken Kutay’a haber vermek için yatak odasına gittiğimde onu yatağa oturmuş halde buldum. “Kutay, napıyorsun?” diye sorduğum sırada yatağa yaklaştım.

 

“Damaryolumu çıkardım, pamukla bastırıyordum.” diyince şok olmuştum daha kaç gün olmuştu yaralanalı? Yanına oturdum, ellerini tuttun. “Bak bu yaptıklarını çok yanlış, önce ayağa kalktın, şimdi damaryolunu çıkardın, içim hiç rahat değil. Sana bir şey olacak diye korkuyorum.” dedikten sonra alnıma öpücük kondurdu. “Ben normalda çıkarmayacaktım bunu, ama bugün dışarda işlerim var.” dedi.

 

“Ne işi?”

 

“Ceza,” diye yanıtladı. O an anlamıştım, Siyam’ı bugün cezalandıracaktı. Buna normalde sevinmem gerekirdi ama sevinemiyordum çünkü daha Kutay iyileşmemişti hem de.. kendi gözlerimle onun cezasını görmek istiyordum. “Ben gitmek istiyorum,” dedi birden bire.

 

Kutay donup kalmıştı, haliyle ne söyleceğini kestiremiyordu. “Yok canım, daha neler.” dedi inanamayarak. Tuttuğum ellerini daha sıkı sıktım. “Ben gayet ciddiyim,” diye üstüne basarak söyledim. Kutay itiraz etmek için kendini hazırlarken konuşmasına fırsat vermedim, “Ben orda her şeyi gördüm. Valerria, Çetin, Pamir.. ben bunların ne yaşadığını biliyorum,” duraksayarak elimi kalbime koydum. “Bende ne yaşadığımı çok iyi biliyorum, o yüzden ne dersen de o cezayı ben keseceğim.”

 

Kutay’ı dinlemeden yataktan kalktım, odanın içinden çıktım. Akmayan gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Gözlerim mama sandalyesinde oturan salatalık kemiren Pamir’e ilişti, o kadar masumdu o kadar tatlıydı ki, umarım ailesini bulurduk.

 

“Pamirkuşum,” diyerek ona yaklaştım. Gülümseyerek bana bakıyordu. “Her yerin salatalık olmuş,” dedim peçeteyle ağzını silerken. “Da-da-da.” diye mırıldanıyordu. Kederli bir iç çektim, masayı hazırlamaya devam ederken Kutay yatak odasından çıkmıştı. Acıyla göğüsünün tutarak masaya geldi, yavaşça yerleşti.

 

“İyi misin?”

 

“İyiyim,” diye yanıt verdi. Çayları doldurmaya başlarken o da Pamirle oyalanıyordu. Çayları hızlıca masaya koydum, oturdum tek kelime etmeden kahvaltı yapmaya başladım. Bir yandan gerginlikten ellerim titriyordu.

 

“Rojdan,” diye seslendiğinde cevap vermedim ağzıma peynir tıkıştırdım, “Rojdan,” tekrar seslendi. Bu seferde çatalla patates kızartması almaya çalıştım. “Rojdan, yeter.” dedi bu sefer yüksek sesle. Çatalı durdum elim hala titriyordu, çatalı yavaşça elimden aldı. Çenemin altın parmağını koydu ona bakmamı sağladı. “Gerginsin,”

 

“Ee?” dedim tavırlı halde. Kutay’ın ifadesi yumuşaktı, elime dokundu, üstünden öptü. “Eesi, gergin olmana gerek yok. Madem ceza kesmek istiyorsun, kes, istediğini yap,” diyerek rahatlattı. Gergin yüzümde tebessüm oluştu. Ayağa kalktım boynuna tekrar tekrar sarıldım. “Yoluma taş koymadığın için teşekkürler..” diye fısıldadım.

 

Yavaşça kucağına oturttu, elimi okşamaya başladı. “Yoluna taş değil, güller sermem gerekiyor,” diye şefkatle söyledi. Elimi destekleyici şekilde sıkmıştı. Artık kalbimde, aklımda oldukça rahattı.

 

Kahvaltıdan sonra hazırlanmaya başlamıştım, Kutay’ın uzun siyah paltosunu giydim, topuz saçlarımı yavaşça açtım ve tarakla taradım tekrar topuz yaptım. Hem heyecanlıydım hemde içimde anlamsız bir korku vardı. Aynada kendime bakıyordum, ayna yansımasında Kutay’ın yaklaştığını gördüm. Kolunu belime doladı, çenesini omuzuma koydu. “Korkuyor musun?”

 

“Biraz.”

 

“Normal,” diye yadırgamadı. Gülümsemeye çalışıyordum, belime dolanan kolunu okşadım. “Baran geldi, o seni götürecek. Güvenlik konusunda endişe etme.” kafamı salladım, kolunu belimden çekti, gözlerinde maskelediği endişeyi görüyordum. Ona döndüm. “Seni seviyorum,” dedim. Uzun zamandır bunu duymadığı için affalamıştı.

 

“Seni seviyorum,” kolunu tekrar belime doladı, kendine çekti. Elimi ensesine koydum ona sımsıkı sarıldım. “Seni her şeyden çok seviyorum, çok.” diye ekledi boğuklaşan sesiyle. Ağlamamak için burnumu çektim. Daha sıkı sıkı sarıldı, gitmemi istemiyormuş gibiydi. “Gitmem lazım,” dedim.

 

“Gitme, boşver.”

 

“Olmaz Kutay, hadi zorlaştırma lütfen..” diye fısıldadığımda pes etmişti, kolunu belimden çekti, alnıma kokumu içine çekerek öptü. “Hemen gel,” dedi. Kafamı yine salladım. O arkamdan ben önden odanın içinden çıktık, Pamir yerde oturmuş oyuncaklarıyla oynuyordu. “Kavga etme onunla, yoksa kulağını çekerim,” diye ortamı yumuşatmak için şaka yaptım.

 

Kutay hafifçe tebessüm etti. “Tamam, valla yapmayacağım.” diye söz verdi. Kıkırdadım, kapıya yaklaşarak yavaşça açtım. Kutay’a son bakış atarak evden çıktım.

 

Baran veranda’nın tam önünde duruyordu. Verandadan indim, hızlıca arabaya bindim. Kemerimi takarken Baran arabayı çalıştırdı. “Yenge biz şimdi ne yapacağız?” diye bilmeyerek sordum. Click sesiyle kemer yerine oturdu. “Kuyu,” dediğimde Baran dikiz aynasından şaşkınlıkla baktım. “Onu kuyuya hapsedeceğim, sonra polise teslim edeceğiz kanıtlarla.”

 

“Ne kanıtları?”

 

“Abin bana bir dosya aldırmıştı, onda mutlaka bir şey olmalı,” dediğimde Baran arabayı sürmeye devam ediyordu. “Bize öyle bir dosya gelmedi, abimde herhalde o dosya.” dedi. Doğru söylüyor olabilirdi Kutay belki de saklıyordu. “Ama abim onu öldürür, hapse attırmaz.”

 

“Adalet, ben sen veya abin değil devlet,” diye savundum. Bakarsak doğru söylüyordum, kimse adaleti sağlayamazdı. “Öyle yenge de, abime gel de bunu anlat.” boğulmuş halde iç çektim, Baran da doğru söylüyordu, Kutay dinlemezdi. “Anlatacağım bir şekilde.” dedim.

 

Baran kafasını salladı. Pencereden bakmaya devam ettim, gideceğimiz yer uzak olmadığı için on dakika içinde varmıştık. Baran arabayı durdurdu. Siyah bir araba gözüme çarptı. “Onun içinde mi?”

 

“Evet yenge.”

 

Korkmadan arabadan indim, arkamdan Baran inmişti. Arabadan gözlerimi ayırmazken Baran arabaya doğru ilerledi, camı indiren adamlarla bir şeyler konuşuyordu. Uzakta olduğu için ses gelmiyordu. “Haadi, çıkarın şunu.” dediğini duymuştum Baran’nın.

 

Baran yanıma gelirken, iki tane adam ön kapıdan çıktı. Arka kapıyı açarak eli halat ipiyle bağlı Siyam’ı arabadan çıkardılar. Yüzü daha karanlık, daha kötü hale gelmiştir. “Vay, vay, vay Rojdan Hanım,” dedi adamlarla yaklaşırken.

 

“Kes sesini,” diye sertçe söyledim. Karanlık şekilde gülümsedi, delici gözleri artık beni delip geçmiyordu. Bu tavrımı görünce gülümsemesi soldu. Adamlar onu kuyu’nun yanına kadar getirdi. “Sen mi beni cezamı keseceksin? Sen kimsin ki? Sürtüğün tekisin lan.”

 

Baran, onun dediğini duyunca öne çıkmaya çalıştı, elimi kaldırarak onu durdum. Çünkü biliyordum, beni tahrik etmeye çalışıyordu, ona saldırmamı istiyordu çünkü böylr tatmin oluyordu. “Öyle mi?” dedim rahatsız edici sakinlikle. Siyam dediğimi onaylarcasına kafasını hoyratça salladı. “O zaman senin annen de sürtük, babanı aldatmadı mı?”

 

Siyam’ın öfkeden nefesi artmaya başlamıştı, adamların kollarından kurtulmaya çalışıyordu. “Annem hakkında doğru konuş, seni öldürürüm sürtük!” diye tükürerek bağırdı. Hiçbir tepki göstermedim. “Hiçbir kadın o bahsettiğin şey değil, annen de öyle. Neden bunu dedim biliyor musun? Çünkü sen kadınların ruhunu emiyorsun, seni bu hayatta hiçkimse sevmeyecek.”

 

Siyam kahkaha atarken gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı, resmen çöküyordu. Aşkımı, hayallerimi yıkan adam gözlerimin önünde çöküyordu. “Bırakın lan beni, bırakın.” diye kahkahalarının ve gözyaşlarının arasında söyledi.

 

“Parçaladığın hayatlarının bedelini bugün,” kuyuyu parmağım ile gösterdi. “Bu kuyu da ödeyeceksin,” dediğimde gözyaşları durdu, kahkahası zevkli bir hale geldi. “Evet, bitirdim, hepinizin hayatını bitirdim. Valerria’nın babasını öldürdüm, Pamir’in yedi sülalesini yok ettim.. peki ya sen? Senin aşkının güvenin elinden aldım.”

 

Pamir’in lafı geçtiğinde irkilerek geri çekildim, boğazımın panikten kuruduğunu hissetmeye başladım. “Naptın lan sen?” dedim nefes nefese. Midem altüst olmuştu, elimi karnıma koydum. “Öldürdüm, ailesini öldürdüm. Eğer sen bana ihanet etmeseydin, üçümüz aile olacaktık.”

 

Midem ağzıma gelmeye başladı, koşarak bir köşeye gittim kusmaya başladım. Duyduklarımdan midem altüst olmuştu. Baran elinde suyla beraber koşarak gelmişti. “Yenge iyi misin?” suyu hızlıca açtı, peçete uzattı. Peçeteyi aldım, dudaklarımı hızlıca sildim. “Allah’ım bu nasıl bir günah?” dedim inanamayarak.

 

Tekrar dik durdum, titreyen ellerimle su şişesini aldım, yavaşça yudumlamıştım. “İyi misin yenge?” diye sorduğunda kafamı reddercesine salladım. “Bu nasıl bir günah Baran?” dedim dalgın dalgın. Baran hiçbir şey diyemedi, kinli bakışlarla Siyam’a bakıyordu. “Atın şunu kuyuya!” dedim birden bire. Baran hiç tereddüt etmeden adamlarına gözleriyle emir verdi.

 

Siyam’ın kuyuya atılmasını gözlerimle izledim, ona hiç acımıyordum. İnsan bir canavara nasıl acır? Asla acımıyordum. Sesleri kulaklarıma net yansıyordu. “Çıkarın lan beni, soyunuzu sopunuzu kurutacağım!” diye sesi kuyu da yankılanıyordu. Yavaşça kuyuya yaklaştım, adamlar feneri onun üstüne doğru tutuyordu. “Cehennemin bol olsun!” dedim kinim ve nefretimle.

 

Hiç durmadan arabaya bindim, bulanan midemi ovmaya başladım, sözleri hâlâ zihnim de yankılanıyordu. Titrek bir ses verdim. Yol boyunca Baranla fazla konuşmamıştım, gözlerimden ara sıra yaşlar akıyordu.

 

Dağ evine vardığımızda hızlıca arabadan indim, koşarak evin kapısına geldim ve kapıyı hızlıca çaldım. Kutay hemen açtı, bembeyaz olan yüzümü gördü. “Rojdan, ne oldu?” sorusuna cevap vermedim, koluna yanlışlıkla çarparak içeriye girdim. Yerde oturan oyun oynayan Pamir’e yaklaştım, hızlıca kucağıma aldım. “Kıyamam ben sana, kıyamam..” Kutay kapı eşiğinde donakalmış halde bize bakıyordu, bu sırada Baran içeriye girdi. “Abi konuşmamız lazım.”

 

Hiçbir açıklama yapmadan Pamir’i alıp yatak odasına hızlıca girdim. Kapıyı arkamdan kapattım. Pamir’e sıkı sıkıya sarılarak yatağa uzandım. “Güzel bebeğım benim,” hıçkırıklarımın arasında söyledim. Pamir ne olduğunu anlamayarak bana bakıyordu. Yavaşça yanağından öptüm, dışardan Kutay ve Baran’ın sesi geliyordu.

 

 

Belki saatlerce öylece Pamir kucağımda uzanmıştım. Allah var Pamir hiç ses çıkarmamıştı. Onun kulaklarına özürler fısıldıyordum ama neye yarardı ki? Ölmüştü ailesi

 

Kapı hafifçe çaldığında cevap vermedim, sonra tekrar çaldı. Gözyaşlarımı hızlıca sildim. “Gel.” kapı yavaşça açıldı, elinde çorba tutan Kutay’ı görmüştüm. İçeriye girerek kapıyı kapattı. “Saatlerdir bir şey yemedin, sana çorba getirdim.” Hala midem alt üst olduğu için sertçe yutkundum. “Bırak şöyle, sonra içerim.”

 

Kutay kaseyi komidinin üzerine koydu. Temkinlice yatağına kenarına oturdu. Önce Pamir’in saçını okşadı sonra benimkini. “Baran, her şeyi anlattı,” diye sözlerine başladı. Yavaşça yatakta doğruldum, sırtımı yatak başlığına dayadım. “O an kustum, o şerefsizin dediği şeyleri duyunca kustum. Hiç mi vicdanı yok?”

 

Gözlerimden akan yaşı baş parmağı ile sildi. “Yok, olamaz da,” haklıydı, bu şerefsizsin vicdanı yoktu. Bakışlarımı Pamir’e çevirdim, “Eğer ailesi öldüyse, yetimhaneye mi gidecek?” soru sormuyordum, gerçek olmamasını istiyordum.

 

Kutay baş parmağını kuruyan dudaklarıma bastırdı. “Şşş, ben araştırmaya devam ediyorum belki ölmemiştir ailesi. O senin canını yakmak istediği için demiştir,” öyle söylediğinde içime az da olsa umut kaplamıştı, belki de olsa bir ihtimaldi. “Lütfen öyle olsun,” dedim umutla.

 

Kutay tekrar gözyaşlarımı sildi, “Ağlama, bak Pamir de seni izliyor, anlayacak.” bakışlarımı Pamir’e çevirdiğimde üzülerek kaşlarını çatmıştı. “Yook, üzülme, yok.” saçlarını yavaşça okşadığımda kucağıma oturdu. Kafasının arkasına öpücük kondurdum.

 

“Yarın doğum günüymüş biliyor musun?” dedi Kutay. Doğum günü dediğinde gözyaşlarım duraksadı, elimi Pamir’in karnına koydum. “Gerçekten mi?” diye emin olmak istediğim gülümseyerek yanağımı okşadı. “Gerçekten, bebeği üzme, ağlama.”

 

“Pamir,” gülümsemeyerek. Pamir yüzüme baktı, “Ag,” diye yanıt verdi. Alnından güzelce öptüm. “Doğum günün kutlayalım mı? Sana pasta yapayım mı?” Pamir anlamayarak bana baktı, küçük çocuk nasıl anlayacaktı ki zaten.

 

“Yap, tabi annişi,” dedi Kutay. Anniş dediğinde gülmeye başladım, Pamir'in iki yanağını öptüm. “Tombalak seni,” dedikten sonra gıdıklamaya başladı, Pamir'in, Kutay’ın ve benim az da olsa keyifli kahkahalarımız odayı doldurdu.

 

Kahkahadan karnım ağırırken duraksadım, tam saat’e bakmak için tahta duvara baktım. Saat tam 11;00 olmuştu. “Kutaay, tam 12’de kutlayalım mı?” diye heyecanla fikir sundum. Kutay Pamir’i kucağına aldı, yavaşça bacağına oturttu. “Olur aslında, üçümüze normal olur. Bir pasta aldırayım ben.”

 

“Hayır hayır,” telaşla ayağa kalktım. “Ben yapacağım,” dedim heyecanla. Kutay inanmayarak bana baktı. “Eh, yap bakalım.” koşarak mutfağa gittim, ikisini baş başa bıraktım.

 

Onlar vakit geçirirken, hevesle pastayı yapmaya başlamıştım. Çilekli ve krem şantili pasta yapıyordum. Fazla zamanım yoktu, sık sık saatte bakardım, acele etmeye çalışıyordum.

 

Pastayı süslemeye başladım, antep fıstıklarını ezmeye başladım. Ardından pastanın üstüne güzelce serptim ve dilimlediğim çilekleri de üzerine yerleştirdim.

 

İlk ve son mumu pastanın ortasına koydum. Pasta tabağını ellerimi arasına alarak yatak odasına doğru ilerlemiştim, kapı eşiğinde durduğumda Kutay’ın kucağında kahkahalara boğulan Pamir'i görmüştüm, o kadar masum o kadar tatlıydı ki. Kadersiz bebeğim benim.

 

Pamir’i yavaşça yukarıya doğru kaldırdığında küçük kahkahalar daha da artmıştı, “Rojdan görecek, bana çok kızacak. Seni başka türlü oyalayamıyorum!” dedi sahte sitemle. Pamir’i geri yüz hizasına indirirken göz kenarına ufak öpücük kondurdu. “Aslan, bu aslan!”

 

Tekrar kollarının arasına yatırırken sırtını okşamaya başlamıştı, diğer eliyle çenesi okşuyordu. “Bu aslan birazdan bir yaşına girmiş,” derken gözlerinin kenarları kırışacak kadar gülümsedi. “Artık büyüdü adam oldu.” diye ekledi.

 

Kapının eşiğinde boğazımı temizleyerek Kutay’ın konuşmasını bölmüştüm. İkiside bakışlarını bana çevirirken elimdeki tek mumlu özenle kendim yaptığım pastayı gösterdim.

 

“Vay anasını,” diye mırıldandığını duydum Kutay Karan’nın. Odaya tamamen girerek sevinçli tavırla konuşmaya başladım, “Saat tam 12:00’de küçük beyin doğum günü,” dedim.

 

“Tabi, tabi, öyle.” diye tasdikledi Kutay. Yavaşça yanlarına yerleştiğim sırada pasta elimdeydi. Pamir ilk insan görenler gibi muma bakıyordu. “Maaa!” dedi aniden.

 

“Ma ne demek Kutay?” dedim sanki o çok anlamış gibi. Kutay kafası karışmış halde önce bana sonra Pamir’e baktı. “Nerden bileyim? Bebek dili, edebiyatından mezun muyum ben Rojdan?”

 

“Bebek dili? Edebiyat mı?” dediğim sırada gözlerimi hızlıca devirdim. Pasta tabağını dikkatlice nevresimini üzerine koydum, “Maaa!” dedi Pamir pastayı göstererek sonra Kutay’a baktı.

 

“He oğlum he. Maa o.” dedi pastayı kastederek. Yine gözlerimi devirdim, belli ki çocuk bir şey anlatmaya çalışıyordu Kutay’da geçiştiriyordu. “Bir şey anlatmaya çalışıyor, çocuğu neden geçiştiriyorsun ki?”

 

“Az sonra 13 aylık olacak çocuk ne ister ki? Mama, belki çikolata.”

 

Zaman kavramını hatırlatınca konuşma aklımdan uçup gitmişti. “Az sonra mı? Nee?” diyerek komidinin üzerinde duran fotoğraf makinesini Kutay’a uzattım. “Çek bizi tamam mı?” diye uyardım. Sanki başkasının çocuğu değilde kendi çocuğum bir yaşına giriyordu.

 

“Tamam çekerim,” fotoğraf makinasını elimden almıştı, heyecanla toplu saçlarımı düzelttim. “Üçümüzü de çekeyim mi?” derken sesinde gizlenmiş yalvaran tonu duydum. Bu gece güzel bir geceydi o yüzden bozamazdım. “Peki çek bakalım.” dedim.

 

Kutay zafer kazanmış gibi Pamir’in yanağından hızlıca öptü. “İyki doğmuşsun sarı pipi!” dedi sevinçle. Boş elimle Kutay’ın omuzuna hızlıca vurdum. “Çocuğa öyle cinsiyetci lakaplar takmasana, ne kadar ayıp!”

 

Kutay sızlanarak koluna dokundu. “Of, kızım, of! Her defasında doğru isabet ettiriyorsun!” diye isyan etti. Gözlerim tahta duvardaki saat’e takılmıştı tam 12;58 geçiyordu. “Sus, sus. Az kalmış. Fotoğraf makinasını ayarla.”

 

Kalbim hızlı hızlı atarken, pastayı Pamir’e doğru tuttum. Saatte baktığımda tam 12:00 olmuştu. “Pamir, hadi üfle,” dedim yumuşakça. Pamir elini muma doğru uzattığında pastayı çektim. “Hayyııırr, üfle,” nasıl yapacağını ona gösterdim. O sırada Kutay bizi çekiyordu.

 

Pamir nefesini içine çekti, ağzından verirken mumu söndürmüştü. Pastayı nevresimin üstüne koydum. Pamir’i alkışlamaya başladım. “İyki doğdun Pamir, iyki doğduğun iyki doğduğun Pamirrr!” dedik ben ve Kutay. Pamir mutlulukta ikimizi alkışladı.

 

“Annniii!” dedi. Kollarını açtı, onu kucağıma almamı bekliyordu. Hiç tereddüt etmeden kucağıma aldım. “Çek, bizi, çek.” dedim Kutay’a. Pastayı elime aldım, Pamir’in yanağını yanağıma dayadım. İkimiz de gülümseyerek poz vermiştik, defalarca o halde bizi çekmişti.

 

Pamir hareketlenince çekmeyi bırakmıştı. Parmağını krem şantiye daldırdı. “Aaa, naptın sen?” bileğine dokundum onu engelledim. Kutay pastayı hemen elimden aldı. “Yaramaz sarı pipi.” dediği sırada Pamri parmağını yalıyordu “Mhhhmmm!” dedi zevkle.

 

“Oh, oh afiyet olsun paşam,” dedim şaşkınlıkla. Kutay pastayı nevresimin üzerine koydu. “Gel fotoğraf çekinelim,” diyerek belime dokundu daha da yaklaştırdı. Pastayı geri elime aldım, bu sefer Pamir’den uzak tuttum.

 

Önce normal bir poz verdik, sonra Pamir yanağımı öpüyormuş gibi poz yakaladı Kutay, ardından fırsattan istifade yanağımı öptü.

 

“Ayy, şu pastayı kesip yiyelim ya,” dedim dayanamayarak. Regl olduğum için ekstra canım çekmişti. Kutay fotoğraf makinesini bıraktı, “Kesmeyelim, çatal getireyim dalalım öyle.” dediğinde itiraz etmedim. Pasta tabağını nevresime koydum, Kutay’ın mutfağa gidişini izledim.

 

“Maaa!” dedi tekrar Pamir. Onu kucağıma oturttum, saçlarını yavaşça düzeltmeye başladım. “Ama sen bunun sadece kremasını yersin o da biraz.” diye mırıldandım. Tekrar parmağı ile pastayı gösterdi. “Maa, maa,maa!”

 

Derin bir iç çektim, yavaşça kremadan parmağıma aldım. Pamir’e öyle yedirdim, çatal diş etlerine batabilirdi. Heyecanla bacaklarını sallıyordu.

 

Kutay elinde iki çatalla döndüğüde birini bana uzattı. Hızlıca çatalı aldım, hiç beklemeden pastaya daldım. Lokmayı aldığım an kendimden geçmişti, yemeği kötü yapabilirdim ama bu işi biliyordum.

 

“Bir şey söyleyeyim mi?” dedi Kutay. Ağzına bir lokma daha attı, “Fransa kraliçesi doğru söylüyor, ekmek değil pasta yemek lazım.” Bir an afallamıştım, ne dediğini farkına varınca gülmeye başladı. “Ya saçmalama Kutay!” dedim gülerken. Benimle beraber Pamir’de gülmeye başlamıştı.

 

“Saçmalamıyorum, sen sadece pasta yap. Hep yerim, yerim.” lokmaları bitirmeden bir sonrakini atıyordu. Bunu fark edince kahkaham dindi. “Yapma boğulacaksın!” yine de dinlememişti. Ona 5 dakika yetmişti, pastanın yarısını yemişti.

 

“Haoy maşallah,” diye inanmayarak söyledim. Kutay lokmalara devam ederken dediğimi umursamadı. “Yiyor musun, yemiyor musun? Bitireceğim ona göre,” diye sordu. Bir lokma daha aldım, zaten karnım doymuştu. “Ye, sen ye. Ben Pamir’i uyutacağım geç oldu hayli.”

 

Bana bakarak onayladı, ardından Pamir’e baktı. “İyi geceler, doğum günü bebesi.” dedi. Pamirle beraber ayağa kalktım, uyumaya hazırlanan bebek için ne yapılıyorsa onu yapmaya başladım. Önce mamasını yedirdim, bezini değiştirdim sonra da uyku tulumunu giydim. Kucağımda pışpışlayarak uyutmaya başladım.

 

Pamir çok uyumlu, pırıl pırıl bir bebekti. Saçlarını yavaşça geriye doğru taradım parmaklarımla. “Güzel bebeğim, umarım sadece beni korkutmak için öyle demiştir. Ailene kavuşursun..” yanağına tüy kadar hafif öpücük kondurdum. Yavaşça beşiğinin içine koydum, üzerini sımsıkı örttüm. Işığı kapatarak, gece lambasını açtım odadan çıktım.

 

Yatak odasının kapısını açtığımda Kutay yarasına pansuman yapmaya çalışıyordu ama sırtına eli yetmediği ve görmediği için yapamıyordu. Yavaşça yaklaştım, soğuya sırtına parmaklarımı değdirdim. “Bırak ben yaparım,” diye fısıldadım. Kutay yavaşça temiz eldiven uzattı.

 

Yavaşça eldiveni ellerime geçirdim. Gazlı bez aldım, tentürdiyot birazcık döktüm. “Acicak biraz.” yavaşça tentürdiyotlu gazlı bezle yarasını silmeye başladım, hafifçe acıdan tısladı. “Özür dilerim..”

 

Gazlı bezi yavaşça çektim, temiz gazlı bez aldım yara koydum. Zaten hazırlamış olduğu bantları yapıştırdım. Pansumanı bitirdim, eldiveni çıkardım. “Bitti,” dedikten sonra bana döndü. Aniden belimi tutarak bedenin benimkine bastırdı. “Beni neden boşadın Rojdan?”

 

Soru aniden bir tren gibi çarpmıştı, asla beklemediğim bir soruyordu. Dengemi korumak için çıplak kollarına tutundum. Sıcak, çaresiz nefesi yüzüme vuruyordu. “Ne?” diyebildim şoktan.

 

“Beni neden boşadın, neden kalbimin söktün?”

 

“Bana söylediğin şeyler çok ağırdı, çok..” dedim. İkimizde gardı inmişti, yüzünü benimkine yaklaştırdı, aramızda mesafe koydu. Kollarını sıkmaya başladım, tırnaklarımın tenine batıyordu. “Kalbin hiç mi parçalanmadı?” diye boğuk sesiyle sordu.

 

“Çok,” diye itiraf ettim. Gizlemenin ne faydası vardı, her şey ortadaydı. “Her gün, her dakika.. ama çok yalnız kaldım.” diyerek sözlerimi bitirdim. Sıcak nefesi beni delirtiken sakin kalmaya çalışıyordum. “Bende, bende yalnız kaldım. İnsan yalnız kalınca ne yapacağını bilmiyor,”

 

“Yalnız değilsin.. şimdi.” dedim tereddütle. Dudağının kenarında acı bir tebessüm oldu. “Sende tereddütlüsün, biz birbirimize zarar veriyoruz,” deli ediyorsun beni, deli.. “Ama seviyoruz,”

 

“Çok seviyorum, Allahta belamı veriyor,” bedenin daha çok bedenime bastırdı, “Tapıyorum sana,” nefesim daha da hızlanırken, tırnaklarım tenine daha da batıyordu. “Aşığım sana,” diyerek kendimi artık tutamadım, “Aşığım, canımı yakıyorsun, en ufak sözün canımı yakıyor.. ölümün düşününce deliriyorum, anladın mı?”

 

“Bende, ulan, bende!” diye sertçe itiraz etti. Dudaklarını yine dudaklarımda hissetim. Her defasında ona yeniliyordum, o da bana..

Bir bölümün sonu daha🌟🫶🏻

Yeni bölümü nasıl buldunuz?

 

Bölüm : 26.04.2026 23:38 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...