22. Bölüm
⋆.𐙚 ̊. / Sessiz Yemin / 22 bölüm ||Bir sana kıyamam||

22 bölüm ||Bir sana kıyamam||

⋆.𐙚 ̊.
meizzo_

 

 

 

 

 

 

22

 

 

 

 

 

Rojdan Karaşah

 

Kulaklarıma sesler boğuk gelmeye başlamıştı. Gözlerimi yavaşça aralamaya başladığımda bulanık görüyordum, üç belki de dört kişinin silüet'in görmeye başlamıştım. Göz pınarıma bir damla yaş damlamıştı, kendi yaşım değil. Gözlerime yaş nüfus edince tekrar kapattım.

 

"Aç gözlerini, aç, hadi." diye tanıdık boğuk ses kulaklarıma dolmuştu. Bu sesi çok iyi hatırlıyordum ama zihnim o an gerçekliği kavrayamıyordu. "Kızım iyi olacak mı?" dedi başka bir ses.

 

"İyi o iyi, kendine geliyor," dedi az önce duyduğum ses. Gözlerimi yavaşça tekrar açtım, hâlâ bulanık görüyordum, elimi bakmak için kaldırdığımda esnada birisinin yanaklarını avuçlamıştım. "Gülüm benim," boynuma ıslak öpme hissetmiştim. "Öpme kardeşimi," diye başka bir ses geldi.

 

"Sus Göktuğ oğlum, zaten kendinde değil kız," dedi, başka erkek sesiydi. Gözlerim bulanıktan kurtulurken yüzleri seçmeye başladı, soluma baktığımda annem, abim ve babam vardı. Sağıma baktığımda yanı başımda Kutay, Bengi ve Valerria vardı.

 

"Noldu bana?" diyerek kuru dudaklarımın arasından söyledim. Herkes birbirine baktı, ardından cevap geçikmeden Kutay'dan geldi, "Bir takım itler seni öldürmeye çalıştı," hafızam yavaş yavaş gelmeye başlarken avucumu Kutay'ın yanağından çektim.

 

Sağıma soluma boş boş bakışlar attım, "Hatırladım, hatırladım," diye dalgın dalgın mırıldandım. Hasta yatağında doğrulmaya çalışırken Kutay kolumdan tutarak destekledi, sırtımı yastığa yasladı. "Beni annem almaya geldi, onunla gittim sonra.." duraksayarak anneme bakmıştım. Bakışlarını kaçırıyordu.

 

"Annemin elini tutarken alnıma darbe aldım,"

 

Araya abim girdi, "Bunları konuşmayalım, olan oldu artık," saçlarımı okşayarak. Abimin dokunuşundan saçlarımı uzaklaştırdım, "Ölebilirdim abi, belki sakat kalırdım alnıma darbe aldım!" dedim haklı olarak. Abim cevap verememişti. Cevapsız kalınca babama baktım. "Senin haberin var mıydı baba? Annemin beni konağa getireceğinden."

 

Babam sıkıntılı yüz ifadeyle anneme bakmıştı. Annem ise olduğu yerde küçük çocuk misali küçülüyordu. "Hayır yavrum, ben zaten işten dolayı amcanla birlikte yurtdışındaydım. Konakta olanlardan haberimiz yok, böyle bir isyan olduğunu bilseydim bastırırdım," diye emin olarak söyledi.

 

Gözlerimi kısarak yalan söyleyip söylemediğinden vücut dili ile emin oluyordum, gayet kendinden emin duruyordu yalan söylemiş gibi değildi. "Anladım baba," diye mırıldandım.

 

Tekrar anneme ciddi şekilde baktım. "Annemle beni yalnız bırakır mısınız?" diye herkese söyledim. Herkes birbirine tereddütle bakmıştı. Sabrım taştı, üstüne basarak "Lütfen," dedim.

 

Sert ve ısrarcı sesimi duyan herkes çıkmıştı, hiç kimseye bakmıyordum odağım annemdeydi. Oda tamamen boşaldığında annemle ikimiz kalmıştık. "Anne," diye seslendim. Bakmamıştı, "Anne," diyerek bu sefer üstüne basarak söyledim.

 

Bu sefer bakmıştı, mahcubiyetini içimde hissetmiştim. "Gel," diyerek elimi uzattım. Elime dokunarak yaklaştı yatağa oturdu. Yanaklarımı avuçladı, şakağım da olan yaraya dikkat ederek alnımdan öptü. "Beni niyetim kötü değildi," dedi.

 

Alnımdan uzaklaştı. Elinin üstünü yavaşça okşadım, "Ama zarar gördüm anne," dedim. Bende biliyordum, niyeti iyiydi ama sonuçlarını düşünmemişti. "Madem böyle bir şeyi biliyordun, neden beni başka yere götürmek yerine konağa götürdün?"

 

"Hatandan döndürmeye çalıştım," duraksadı karamsar ifadeyle gözlerini yere devirdi, "O an düşünemedim," diyerek sözlerini tamamladı. Hangi hatandan bahsediyordu? Tabi ki Kutayla olan ilişkimden. "Hangi hatan anne?" diye sakinlikle söyledim.

 

"İlişkin," dedi gizlemeyerek. Elini sıkıca sıktım ama şefkatle. "İnsan hata yapmadan anlayamaz ki anne," dedim kısık sesle. Boğazımda düğüm olmuştu. "Sen hata yaparak babamı bulmadın mı? Onunlayken de bazen hata yapmadın mı?"

 

"Yaptım," diye tasdikledi. Yüzümü onunkine yaklaştırdım, "O zaman neden bu tepkin anne? Sen demez miydin bana; insan hata yapmadan anlayamaz diye," bakışları benimkilerle birleşti. Duygusallığını hissediyordum. "Benim yaşadığımı yaşama diye, babana kör kütük aşıktım, oğlum vardı onunla evlendim herkes örseledi beni."

 

"Beni oğlum yok ve önceden evlenmedim de anne," dediğimde kederle iç çekişini izledim. "Ben sen değilim, sen ben değilsin." Annem dediğimi duyunca onaylarak başını sallamıştı. "Biliyorum, biliyorum. Olmaman için uğraşıyorum. İlk evliliğimde çok şey yaşadım, hele de," sustu, yaşadığı istismarı dile getiremedi.

 

Acı tebessümle akmayan yaşlarımla elini destekleyici şekilde sıktım. "Ama ben bir kızım olduğunda iki evliliğim de yaşadığı şeyleri yaşasın istemedim, altın bileziği olsun istedim," ağlamamak için hastane tavanına baktım.

 

"İlk kızım olacağını öğrendiğimde babana hep dedim; kızımız okuyacak, kızımız okuyacak. Bunu defalarca dedim, doğdun, büyüdün, yine dedim." Göğüsüm daralmaya, sıkışmaya başlamıştı. "Sonra kör olasıca Beritan yüzünden hayatımıza Aslanbeyler girdi, her şey değişti yavrum her şey. Hayatın altüst oldu," Haklıydı, çok haklıydı.

 

Bakışlarımı tavanda çektim, başıma ağrılar giriyordu. "Haklısın," hiç inkar etmedim, ortada inkar edilecek hiçbir şey yoktu. "Aşık oldum," yine inkar etmedim. "Her şeyin farkındayım, bitirmeye çalıştım direndim hatta boşandım annem," dedim onu ikna etmeye çalışarak.

 

"Hep aynı şeye yakalandım, kaçsam da, uzaklara da gitsem vazgeçemedim, çünkü Kutay'a aşığım.." duraksadım tepkisini bekledim, aynı küçük Rojdan misali. Kafasını sadece yavaşça aşağıya yukarıya salladı. "Bırak hata ise hatamı yaşayarak öğreneyim,"

 

"Gel buraya," diyerek duygu dolu söyledi. Koşulsuz sevgisi ile sımsıkı sarılmaya başlamıştı. Gögüsümde sızı hissederken anneme sımsıkı sarılmıştım, savunmasız hissediyordum. "Madem bu kadar eminsin, hata yapsan da annen olarak arkandayım." diye fısıldadı.

 

Arkamda annem olduğunu duyunca az da olsa rahatlamıştım, omuzlarım gevşemişti. Sonuçta bir insanın ailesinin dağ gibi arkasında olması önemliydi.

 

Kutay Karan Aslanbey

 

Hastane koridorunda oturuyordum, bir yanımda Baran bir yanımda Miran ve Valerria vardı. Rojdan'nın ailesi kısmında Babası, Göktuğ ve Bengi vardı. Kapıdan uzak olduğumuz için sesleri çoğu zaman boğuk geliyordu. Arkama yaslanmış endişe ile bir bacağımı ritmik halde titreştiriyordum.

 

Göktuğ'un adamı yanına yaklaşırken bir kurt misali ikisini izlemeye başladım. İçimden bir ses bir şey döndüğünü düşünüyordu. "Arabayı hazırladım Rojdan Hanım taburcu olduğunda gidebiliriz."

 

"Pardon," diyerek ikisinin lafını kestim. Göktuğ'nun keskin onaylamayan bakışları ile karşılarmıştım. "Karımı hiçbir yere götüremezsiniz. O bu gece burda kalacak." dedim.

 

Dik dik bakışları ile "Sen kimsin ki? Kardeşimin eski kocasından ibaret işe yaramazın tekisin," diye küçümsemişti. Yumruklarımı sıkıca sıkarken öfkeme hakim olmaya çalışıyordum. Netice de hastanedeydik, öyle hafife alınacak bir yerde değildik. "Laflarına dikkat et. Eğer sana söz laf etmiyorsam Rojdan'nın hatrı sayesindedir."

 

Keyifsizce kıs kısa gülmüştü, "Ne hatrından bahsediyorsan lan sen," dediğinde araya Diyar baba girmişti, "Göktuğ oğlum sus, hastanedeyiz," diyerek durdurmaya çalışmıştı ama nafile bir kere bir insanın gözünü hırs bürüdüyse susmazdı. "Ne susacakmışım Devran amca," diyerek eli ile beni gösterdi. "Bu değil miydi kardeşimin sıkıntıya sokan, Anamın yüreğine kor düşüren."

 

Sakin kalmaya çalışırken yüzümü yere doğru eğdim, ellerim ise dizlerimde yumruk haldeydi. Sırf Rojdan'nın sağlığı için susmaya çalışıyordum ama her sözü zehir zemberek misaliydi.

 

"Sen değil miydin lan?!" diye yüksek sesle söylemişti. Sesindeki o bariz hesap sorma tonu vardı. Yüzümü kaldırdım ve baktım. "Sen hala onun bunun derdinde misin? Kız kardeşin senin yüzünden taşlanmış gelip bana ahkam mı kesiyorsun?"

 

"Kesiyorum," dedi tükürürcesine. Anlık bir öfke ile ayağa fırladığımda o da fırlamıştı, aramıza birinin girip ayırması mümkün dahi değildi. "Kardeşim taşlandıysa senin yüzündendir, senin o alçak düşmanın oyunları yüzündendir." Parmağı ile beni gösterip. "Biraz adam olsaydın karını da korurdun kardeşini de."

 

O an bütün sesler susmuştu veya susturulmuştu. Göktuğ'nun yüzünü net dahi görmüyordum sanki bir halüsinasyon içindeydim. Sonunda istediği elde etmişti, yumruğum saniyeler içinde yüzüne inmişti.

 

"Sustum," diye zehirli sözlerime başlarken o ise kanayan burnun tutuyordu. "Bir sustum, iki sustum ama üçüncü de susamadım!" dediğim esnada bu sefer onun yumruğu yüzüme gelmişti. Hafifçe sarsıldım, burnum kanamaya başlamışken elimle bastırdım.

 

"Susacaksın, senin zaten konuşmaya hakkın yok!" diye bağırmıştı. Üstüne yürümeye başlarken önümde Diyar baba durmuştu. "Yeterin artık!" diye ikimize bağırdı. Önce bana sonra üvey oğluna baktı, "Benim kızım ne hallere düştü? Siz hala ne derdindesiniz?!"

 

"Sen," dedi üvey oğluna dönerken. Elindeki tespih ile eli titriyordu. "Sen kardeşini buldun, onu evine ailesine getirecekken sustun, sırf kocasından gizlice boşanacak diye kardeşini alıp getirmedin!"

 

Diyar babanın her sözü sanki zihnimdeki bir yapbozu tamamlıyordu, bu mevzuyu sorduğumda Rojdanın cevaplardan kaçışı, kaçamak bakışları ve korkusu aklıma geliyordu. Adeta o sahneyi tekrar tekrar yaşıyordum.

 

"Seni öldüreceğim!" diye Diyar baba sözünü tamamlamadan bağırdı. Göktuğa saldırmaya başladım, onunda eli armut toplamıyordu. Sesimiz hastane koridorunda yankılanıyordu.

 

Cinnet geçirirken sözlerimin ve yaptıklarımın farkında değildim. Güvenlikler ikimizi ayırmaya başlarken Rojdan'nın annesi Ezo teyzenin odadan endişe ile çıktığını gördüm.

 

"Sen kardeşimin hiçbir şeyi değilsin, şerefsiz! Rojdan'ı alıp götüreceğim burdan!"

 

Söylediği sözlerden sonra çileden çıkmıştım. O odaya doğru giderken güvenliği kolayca ittim. Göktuğ içeriye girmiş Rojdan'nın kolundan çekiştirirkem bulmuştum, öfkemin kaynamasına daha da neden olmuştu. "Bırak!" diye bağırdığım esnada Rojdan şaşkın bakışları beni karşılamıştı.

 

"Noluyo abi?" dedi abisinin dokunuşundan kurtulmaya çalışırken. "Gidiyoruz," diye hırsla söyledi Göktuğ. Onun söylediği kelime daha da sinirlendirmişti. İkisinine yaklaştığımda Rojdan'nın diğer kolunu tuttum. "Bırak karımı!" diye yüksek sesle söyledim.

 

"Bırakın beni!" dedi Rojdan.

 

"Senin karın falan değil o!" İkimizde Rojdanı çekiştirirken insanlar araya girmeye çalışıyordu. "Oğlum bırak kardeşini, zaten alnından darbe aldı," dedi Ezo teyze. Oğlunun kolunu tutarak durdurmaya çalışırken araya Diyar baba da girmişti. "Kızı ne hale sokuntunuz durun artık," o da benim kolumdan tuttu.

 

"Rojdan." diye endişeli bir ses duymuştum, Bengi'nin sesi. İkimiz kollarından çekiştirirken bir yandan sözlü kavga ediyorduk. "Karımı bırak, bu gece hastanede kalacak!"

 

"Hıı, bırakayım da düğündeki gibi kaçır değil mi kardeşimi?" dedi Göktuğ hırsla. Bu esnada herkesten bir ses çıkıyordu ama son gelen ses ikimizi de duraksatmayı yetmişti. "Burası hastane! Halinize bakın!" dedi Berat.

 

Hepimiz ona bakarken elinde dosya vardı. "Abicim kendine gel," eli ile Rojdanı göstererek, "Rojdan ne halde görmüyor musunuz? Dost hatrı demem ikinizi de attırırım." ciddi şekilde söylemişti.

 

Öfkeden nefes nefese kalırken Rojdan'ın kolunu bırakmıştım, Göktuğ da benimle beraber bırakmıştı. "Kusura bakmayın, Doktor bey." dedi Göktuğ. Elindeki dosyayı hastane masasına koymuştu. "Kusura bakarım, burası sizin babanızın çiftliği değil." haklı olarak söylemişti Berat. Elindeki dosyayı masaya koydu.

 

"Beni şimdi hastam ile yalnız bırakın," dediğinde sıkıntı ile alnımı ovuşturdum. "Ben onun kocasıyım, ailesi de burda kalsak olmaz mı?" dedim. Her şeyi bok etsemde sağlığını merak ediyordum.

 

"Ben hastam ile tek konuşmak istiyorum," dedi taviz vermeyen sesi ile. Yalvarır ifadeyle Rojdan'a baktığımda keskin bakışları karşılaştım. "Çıkın. Hepiniz." dedi sert sesiyle.

 

"Rojdan–" dediğim sırada lafımı kesti. "Kes sesini Kutay!" diye patladı en sonunda. Bakışlarını abisine kaydırdı. "Siz ne biçim insanlar oldunuz? Ben ne haldeyim, görmüyor musunuz?" diye yüksek sesle söyledi.

 

Bu sefer Ezo teyzeye baktı. "Önce annem," Tekrar abisine baktı. "Sonra abim," ardından bana baktım. "Şimdiden sen," akmayan yaşlarını görüyordum sertçe yutkunduğunu da. "Hiç mi oturup düşünmüyorsunuz?"

 

Parmaklarını uçlarını birleştirdi, "Bu kız alnın darbe aldı, ölebilirdi diye! Hiç mi değer yok benim?" diyerek isyan etti. Yüzünü eli ile kapattığında Göktuğ kardeşinin saçlarını okşamak için elini uzatmıştı.

 

Bunu fark eden Rojdan elini yüzünden çekti, abisine baktı. "Sakın abi sakın!" diyerek abisinin elini itti. "Sizi son kez uyarıyorum," dedi herkese bakarak. "Eğer bir kez daha hayatımla ilgili kararları sorgulayan veya hayatıma burnunu sokmaya çalışan kim olursa onunla konuşmayı keserim."

 

Annesine baktı, "Annem olması," sonra abisine, "Abim olması," ve babasına baktı. "Babam olması ve," bu seferde bana bakmıştım. "Kocam olması hiçbir şeyi değiştirmez. 5-6 aydır belki daha fazladır neler yaşadım, bundan sonra olacaklar bana koymaz."

 

Parmağı ile ikimizi işaret etti, "Eğer sizde benim yüzümü görmek istiyorsanız, birbirinizden hoşlanmasanız bile birbirinizin yüzünü güleceksiniz, ilişki kuracaksınız," ikimizin yüzünde ki ifadeleri tek tek inceledi. Göktuğ'nun rengi solmuş hayretle bakarken ben ise sakin kalmaya çalışıyordum. "Anladınız mı?!" diye yüksek sesle söyledi.

 

"A-anladık," dedik ikimizde kekeleyerek. Parmağını indirdiği esnada Berat'a bakmıştı. "Kusura bakma, Berat. Şimdi yalnız kalabiliriz." dedi.

 

Dizlerim titrerken etrafa bakmadan odadan can havli ile çıkmıştım. İçimi, yüreğimi bir korku sarmıştı, derinlere gömdüğüm korkum: Terk edilmek. Bu düşünce bile dizlerimi titretirken sessizce sandalye oturmuştum, boş bakan gözlerle duvarı izliyordum. Zihnimden binbir düşünce geçiyordu, binbir soru geçiyordu.

 

Rojdan Karaşah

 

Sinirden ellerim titrerken onları birbirine geçirdim, sıkıca yumruk yapmıştım eklemlerim beyazlaşmıştı. "İyi misin Rojdan? İstersen sana bir su verebilirim," dedi Berat. Redderek başımı salladım. Dosyayı yavaşça açmaya başlarken sessizleşmiştim. "Hastaneye geldiğinde Röntgen çekmiştik, herhangi bir sorun yok."

 

"Peki," diye mırıldandım. Aklım başka yerdeydi. "Ama," diye sözüne başladı bu kez de. Sıkıntılı iç geçirdim, "Ama anemi var. Yani halk dili ile kansızlığın var. Kan sonucunda görmüştük."

 

"Peki ilaç mı kullanacağım?" diye merakla sordum. Berat onaylarak başını salladı. "Herhangi bir hamilelik planın var mı?" dedikten sonra duraksadım yumruk olan ellerim gevşedi. "Hayır yok, yoksa öyle bir ihtimal mi var?" dedim korkarak.

 

"Hayır yok," gerilen bedenim hafifce gevşemişti. "İlaç vereceğim için sormuştum sana." dediğinde arkama yaslandım. "Hayır, hamilelik planım yokta bunun ilaçla ne ilgisi var?" diye sordum. Berat dosyayı yavaşça kapattı. "Kan ilaçların iki türlüsü vardır. Biri hamileler uygun diğer değil. Eğer planın olsaydı ona göre tedavi uygulayacaktım."

 

"Anladım." dedim sadece. Berat tekrar son kez dosyayı açıp baktı ardından kapattı. "Bu gecelik burda kalırsın, Kutay ısrar etti yoksa çıkabilirsin." dedi. Yorgunca gülümsedim, "Sorun değil, biraz kafamı dinlerim."

 

"Tamam, ilaçları damaryolundan veririz bugünlük." diyerek odanın kapısına doğru yürümeye başladı. "Berat," diyerek onu durdum. Omuzunun üzerinden bana baktı. "Refakatçi olarak Bengi gelsin," aklıma bu esnada Valerria gelmişti. "Birde Valerria gelsin." diyerek sözlerimi tamamladım.

 

"Tamam," dedi ve odadan çıkmıştı. Kafamı tekrar yastığı koymuştum, kafam kazan gibi çatlıyordu. Büyük bir rest çekmiştim ama alnım çok ağrıyordu. Gözlerimi yavaşça kapattım kolumu gözlerimin üzerine koydum, böylelikle etraf tamamen karanlık olmuştu.

 

Çok geçmeden kapı açılma sesi ile kolumu gözlerimden çekmiştim. Kızların içeriye girdiğini gördüm. "Oo, kayıp ahretlik bacım da burdaymış!" dedi Bengi. Beni neşelendirmeye çalışıyordu. Hafifçe kıkırdadım. "Keşke kayıp olsaydım valla, bu nedir!" diye isyan ettim.

 

"Ay dayanamam ben senin yokluğuna," kollarını açarak yatağa yaklaştı, "Gel buraya sarı papatya!" diyerek kocaman sarılmıştı, çelimsiz halimle elimi sırtına koydum. "Sarılık marılık kalmadı, çöktüm çöktüm."

 

Bengi neşeyle güldü, hasret gidermek amaçlı daha sıkı sarılmıştı. Gözlerimi köşede durup gülümseyerek bizi izleyen Valerria kaydı. Bengi'nin sırtını dürttüm. "Valerria, sende gel sarılalım!" diyerek Bengi'nin sırtındaki elimi çektim kolumu açmıştım. "Ya, bilmem ki," dedi tereddütle Valerria.

 

Bengi ona baktı. "Hii!" diye bir ses çıkardı. "Saçmalama gel buraya, bacı kucaklaşması yapalım!" diyerek o da kolunu açtı. Valerria hızlıca yanımıza geldi ikimize sarıldı. Üçümüzde kahkaha attık, altta ezilen olmuştum. "Kızlar yalnız ben boğuluyorum ha!" diye mırıldandım.

 

"Bişi olmaaaz!" dedi Bengi kelimesini uzatarak.

 

 

Akşama kadar kızlarla vakit geçirmiştik. Valerria Pamir'e bakmak için hastaneden ayrılmıştı ve Bengi ile baş başa kalmıştım.

 

Akşam yemeği yerken akılma Baranla ayrılığı gelmişti aniden "Bengi," dedim. Bakışını yemekten çekerek bakmıştı. "Efendim Roji?" dedi. Sabahtan beri onu gözlemiyordum, üzüntüsünü bastırmak için sürekli gülüyordu ya da espiri yapıyordu. "Anlatmak istediğin bir şey var mı bana?" diye şefkatli sesle söyledim.

 

Elinden çatalı bıraktı, gerginliğini gizlemek için otuz iki diş gülümsedi. "Ayol, asıl anlatacak sensin, o şamşeytanı ile barışmışsın." diyerek gözlerini devirdi. Onun esas konusunun bu olmadığının farkındaydım, sadece konuyu saptırmaya çalışıyordu.

 

"Baranla ayrılmışsınız, bizim yüzümüzden." dedim. Birdenbire suratı düştü, çatalı ekinsen bıraktı ve otuz iki diş gülümsemesi soluverip gitmişti. "Sizin yüzünüzden değil, o beni suçladı," dedi. Çatalımı bıraktım, masayı ittirdim hafifçe. "Sırf seninle konuştuğumun için kızdı, söylememekle suçladı. Ama sen dedin söyleme dedin. Ne yapabilirdim ki?"

 

Haklıydı, bana göre çok haklıydı. Yatakta yavaşça doğruldum eline dokundum. "Sen benim kuzenimsin, onun değil. Söylesem abine söylerim, anne, babana söylerdim." dedi. Ağlamamak için burnun çekti. "O de senin bulunduğunu söylemedi, ama ben onu suçlamazdım. Sadece ufak bir an ağzımdan kaçtı diye bağırmaya başladı."

 

"Ve?" dedim detayları öğrenmek için. Gözlerinden kaçan gözyaşlarını sildi. "Biz birbirimize söz vermiştik, yalan söylemeyecektik, güvencektik ama bunu çiğnediğimi düşünüyor," dediğinde saçlarını okşadım, elimi çenesinin altına koydum kafasını kaldırdım. "Peki seviyor musun?"

 

Bengi başta söylemekte tereddüt etmişti, kırık bir gülümseme yerleşmişti, gamzeleri kırık gülümsemesi ile ortaya çıkmıştı. "Evet, seviyorum ama bence bizim geleceğimiz yok. En ufak kavgada doğrucu aslan kesildi," dedi.

 

"Yârının yaşatacağımız garantisi yok," derken duraksadım aklıma Kutay'la olan ilişkimiz geldi, zehirli ilişkimiz birbirimizden kopamamız. "Eğer kaderde varsa yeniden olursunuz. Kul sadece aracıdır."

 

"Olursakta düzgün ilişki olur mu bilmiyorum Roji." dedi. Elimi sırtına koydum ona sarıldım. "Sizin elinizde her şey. Siz bir araya gelmezseniz çözemezsiniz." dedim. Bengi yüzünden akan yaşları sildi. "Ben bir araya filan gelmek istemiyorum, yüzünü şeytan görsün!" dedi inatçılıkla. Aniden yüz ifadesi inatçı şekilde değişmişti.

 

İnatçılığını görünce bu duygusal anı bozarak kahkaha attım. "Sen çocukken de böyle inatçıydın, bana hep şey derdin 'Ben ablayım büyük oyuncaklar benim hakkım,' derdin." dedikten sonra Bengi dokunuşumdan uzaklaştı. "Tabi ki benimdi, ben senden büyüğüm kızım!" diye inatla söyledi.

 

"Sanki sana çok abla diyorum ya," dedim ciddiye almadan. Bengi oflayarak sandalye oturdu. "Ne yalan mı? Aramızda taş çatlasa 2 veya 3 yaş vardır!" diyerek hatırlattım. O ise konuşmamak için ağzına yemek dolduruyordu. "E sonuçta ablayım." diye tekrar etti.

 

"Tamam Bengi abla, sensin!" diye alaycı tavırla söyledim. Bengi ağzına yemek doldururken gözlerini uzun uzun devirdi.

 

Ah benim güzel kuzenim, ben seni ve Baran'ı barıştırmadan durur muyum hiç? Durmam, durarsam kanım kaynar!

 

Yemek yemeye devam ederken Bengi'nin inat ifadesini izlemeye devam ettim.

 

Yemekten sonra Bengi su almak için kantine çıkmıştı. Rahatca hasta yatağına uzanmış telefondan bir şeylere bakıyordum. Instagram storylerini kaydırırken iki kişinin evlendiğini görmüştüm. "Herkeste evleniyor, evlilik sezonu mu geldi ya?" diye mırıldandım. Storyleri kaydırırken sürekli evlilikle ilgili şeyler çıkıyordu, daraldığım için bıraktım.

 

Yavaş yavaş uykum gelirken ince pikeyi kafama kadar çekmiştim. Çünkü giren çıkan hemşireler oluyordu, ışıktan uykum bölünmesini istememiştim.

 

 

 

Yarım uyku ile uyuduğum gecenin sabahı yine güneş ışığı ile uyanmaya başlıyordum. Gözlerimi açmadan yavaşça esnemiştim. Damaryoluna dikkat ederek hafifçe gerneştim.

 

 

Gözlerimi açtığım esnada kapı tık tık sesi ile çalmıştı. Gözlerimi ovuşturarak etrafa baktım, Bengi yoktu. Sabah güneşi hastane odasını aydınlatıyordu. "Kimsiniz?" diye usulca seslendim.

 

"Benim," dedi sevecen ses. Adım kadar iyi bildiğim masumu oynayan sesti o, Kutay'ın sesi. "Ne için gelmiştiniz beyefendi?" dedim tripli eda ile.

 

"B-beyefendi mi?" dediği esnada kapım izinsiz açılmıştı. İçeriye kafasını dikkatlice soktu ve etrafına bakındı. "Hala küs müyüz?" diye masumca sordu.

 

Tek kaşımı hava kaldırmıştım. "Küslük mü?" tekrarladım. Yatakta doğrularak arkama yastığa yaslandım. "Valla ben çocuklara küsmem genellikle," dedim.

 

Yüzü asılarak "Yapma, dün beni abin kışkırttı yemin ederim!" dedi kendini inandırmaya çalışarak. Bu kaçıncı gol Kutay Karancım? "Dün abin sayesinde boşandığımı öğrendim," bir tutam kendini savunmaya çalışarak.

 

"Seninle hiç laf dalaşına girmeyeceğim, dün yaşananlar malum," diyerek onu geçiştirdim. Kollarımı küskün bir duruşla birbirine geçirdim, yüzümü pencereye çevirdim. "Tamam söz veriyorum, kendime çeki düzen vereceğim, lütfen içeri girmem izin ver," dedi yalvarırcasına.

 

"Kapı kilitli değil, kafasını sokan gövdesini de sokar Kutay Karan Bey."

 

"Sen izin vermeden giremem ki," gözlerimin ucuyla baktığımda gözlerinin derinin de mahcup olmuşluğu görüyordum. Sert davranışım bozulmaya başlarken, taviz vererek "Gir içeriye bari," dedim.

 

Sessizce içeriye süzülmüş kapıyı kapatmıştı. Elinde kocaman bir oyuncak ayı vardı. Hayretler içerisinde ayıya bakakaldım. "Sana aldım," diyerek ayıyı hasta yatağına oturttu. "Uyurken sen hep böyle teması seviyorsun sarılırsın bol bol."

 

Hayretim devam ederken bir ayıya, bir Kutay'a baktım. Dünkü yaşanan meseleden sonra kafamı buluyordu, yoksa ciddi miydi anlayamadım. "Iı şimdi yani," diye geveledim.

 

"Beğenmedin mi?" diye şüpheyle sordu. Böyle bir hediyeye ne denir onu bile bilmiyordum. "Güzel, kocaman bir oyuncak netice de." dedim hesapçı şekilde. Büyük oyuncak ayıyı aldım yanıma uzandırdım.

 

"Sen bunu bana neden aldın?" Cidden bunu merak ediyordum. Dirseğimi bacağıma koydum, parmağım ile çeneme dokundum, pür dikkat onu dinlemeye başladım. "Dedim sana," dedi.

 

"Ne yani şimdi bu ayıyı senin yerine mi koyacağım?" diye ağzımdan kaçırıverdim. Sözlerimi geri almak için çok geçti, betim benzim atmıştı. Kutay otuz iki diş sırıtmaya başladı, "Duymadım bir daha söyler misin?" diyerek elini kulağının arkasına koydum.

 

Arkamdaki yastığı aldım ona fırlattım. "Sus be! Dilim sürştü!" diye kızdım. Yastığı anında yakalamıştı, "Sorun yok canımın ta içi, birlikte uyuruz artık. Boşver ayıyı Pamir'e veririz." diye heyecanla söyledi.

 

"Kutay. Karan." üzerine basarak söyledim. Yanıma yaklaştı yastığı sırtıma koydum. "Efendim karıcım," diye hoş sesle söyledi. İki yanağımdan öperek dün olanlar için özür diliyordu. "Hiç hoş hareketler değil, benden söylemesi," diyerek itiraz etmeye çalıştım ama çoktan taviz vermiştim.

 

Yanıma yavaşça oturdu ve yastığı sırtıma koydu, ellerimi avuçlarak üstlerinden öptü. "Neymiş hoş olmayan hareketler?" diye mahsus sordu. Bu esnada dudakları elimin üstünde oyalanıyordu.

 

"Öpmen, ayı getirmen hiç hoş olmayan hareketler." dedim ama sesim şefkatli çıkıyordu. Çatılan kaşlarım yumuşamıştı artık alnımın ortasında çizgiler yoktu.

 

"O zaman hoş hareketleri söyle yapalım," diyerek ellerimi kucağıma koydu ve bıraktı. Gözlerimin derinine bakıyordu. Elimi bırakınca boşluk hissetmiştim, yüzsüzlük yapmamak için söylemiyordum. "Mesela yani, bir anda sinirlenme, ne gerek var, değil mi?"

 

"Ben sana sinirlenmedim ki gülüm," son dediğini duyunca kalbîm bir tekler gibi olmuştu dediği şey hoşuma gitmişti. Gülümsememi bastırmak için dudaklarımı içeriye çektim. "Gül bari, gül," dedi anlayarak.

 

Kendimi daha fazla tutamadan yanaklarım kızarırken güldüm. "Ben sana artık kıyamıyorum ki, kıymamda zaten. Biz bir olalım beraber olalım, o güzel gözlerini her sabah göreyim yeter bana,"

 

"Yani bana kızmadın mı boşandığım için?" diye tereddütle sordum. Onun öfkesinin en yakın şahiti bendim. "Bende zamanında az şerefsiz değildim," diye hatasını kabullendi. Elimi tekrar tuttu, dalgın dalgın baktı. "Ama şimdi öyle değil, bastığın toprağa kurban olurum."

 

Dediklerinden sonra şok içinde elini sıktım. "Sen ne dedin az önce?" dedim inanamayarak. Yavaşca yaklaştı, şaşkınlığıma şaşırmayarak yüzünü omuzuma gömdüm. "Dedim ki kısaca sana tapıyorum." diye şefkatle mırıldandı.

 

Ellerimi tereddütsüz sırtına koydum, yavaşça okşamaya başladım. "O zaman bende sana diyorum ki koca ayım, bende sana çook çook aşığım," diye içtenlikle söyledim. 'Koca ayı' hitabını duyunca tenime doğru kıkırdadığını hissetim. Sıkıca ona sarılırken bedenin gevşediğini hissetmiştim.

 

"Sen sakallarını mı kestin?" diye merakla sordum çünkü sakalı tenime batmamıştı. "Evet, birde en sevdiğin parfümü sıktım." dediğinde kaşlarımı tekrar çattım, yüzünü omuzumdan çektim. "Bakayım," dedim. Gözlerimi kısarak sakal traşına baktım.

 

"Araştırmacı gazeteci Rojdan Karaşah iş başında," diye espriyle söyledi. Espirisine gülmemiştim, traşını detaylı inceliyordum, "Hmm," diye mırıldandım. Kutay sevimli hallerimi izlerken gözlerinin içi parlıyordu. "Neyin beğenmedin söyle bakalım."

 

"Sen saçlarını uzun bırakmışsın," derken aydınlanmıştım saçlarını orta boyda bırakmış, güzelce traş olmuştu. "Yakışmış mı?" diye merakla sordu. Siyah saçlarını gülümseyerek okşadım. "Yakışmış, daha yakışıklı olmuşsun," dedim gururla.

 

Alnıma tüy kadar hafif öpücük kondururken gözlerimi kapattım ardından sarılmıştı. Ona sıkıca sarıldım, çenemi omuzuna koydum. "Seninle bir şey konuşmam gerek," diye söyledi.

 

"Ne konuşacağız?"

 

"Pamir'le ilgili," sözlerini duyunca sarılmam biraz gevşemiş gerginlikle omuzlarım yukarıya kalkmıştı. O sarılmayı bırakırken endişeli ifadesini gizlemek için sahte gülümsemeyle gülümsedi. Tavrını hemen fark etmiştim, belki kötü bir şey olmuştu. "Konuş," dedim hızlıca.

 

"Önce bir sakin olalım, sana bir su vereyim," diyerek yataktan kalkmaya çalıştı kolunu sıkıca kavradım gitmesine izin vermedim. "Konuş dedim sana." diye ciddiyetle söyledim. Sessizce ceketinin boş bölümünde bir kaç kağıt çıkardı ve uzattı. "Sen bak, ben söylemem."

 

Endişe ile titreyen ellerimle kağıtları aldım. Cesaretimi toplamadan önce bakamadım. Kağıtlarda belli ki kötü şeyler geçiyordu, bakmaya hazır değildim ama gerçekle yüzleşmek zorundaydım.

 

İlk kağıdı okumaya başladım. Polis tutanaklarından biriydi. Her kelimesini okurken ayrı bir fahşetle karşılaştım. Küçük bebeğin annesi ve babası borçları yüzün tam alınların ortasından iki kurşun ile öldürülmüştü. Ardından otopsi raporuna baktım. "İntihar olarak mı geçmiş belgelere?" diye dehşet içinde sordum.

 

"Evet,"

 

Kağıtlar ellerimden kaydı kucağıma düştü. Gözyaşlarımı durmaksızın akmaya başladı. "O daha çok küçük, çok küçük!" duyduklarıma, okuduklarıma inanamıyordum. Siyam belki ilk defa doğru söylemişti, en acısı da buydu.

 

Kutay ağlayan yüzümü gögüsüne bastırmıştı, bir yandan sırtımı okşuyordum. "Ben onu nasıl ellerimle yetimhaneye vereceğim? Yapmamam ki." dedim acı acı. Annesi babası olmayan çocuk yetimhaneye giderdi.

 

Yüzümü göğüsünden çektim, ona baktım. "Teyzesi, anneannesi, babaannesi, amcası falan yok mu?" diye merakla sorduğum redderek kafasını salladı. "Hayır, nufüsta kimseyi bulamadık." dedi. Bu daha da beter bir haberdi.

 

"Onu ben nasıl kendi ellerimle yetimhaneye vereceğim? Veremem!" dedim hıçkırıklarım dinmeye başlarken. Yanaklarımı avuçları ile avuçladı. "Mecbur değiliz, madem bu bebek bize geldi," sözlerini duyarken tek tek zihnime işliyordum. "Bize geldi ne?" sözlerine devam etmeden tepkimi ölçüyordu. Hıçkırıklarım dinmiş onun sözlerini bekliyordum

 

"Bizim bebemiz mi olsun?" dayanamadan sordum.

 

"Olsun."

 

Başta dediğine inanamamıştım, çünkü bir bebeğin sorumluluğunu almak kolay bir şey değildi. "Sen ciddisin?" diye onaylamak amaçlı sordum. Baş parmakları ile yanaklarımdaki gözyaşlarımı silmiştim. "Biz bir aileyiz, üçüncü bir üyemiz olsa fena olmazdı." diye onayladı.

 

Ağlarken bir anda neşenlemeye başladım, yanaklarımda duran ellerin yavaşça okşadım. Avucunun tam içine öpücük kondurdum. Biz yeniden aile oluyorduk.

 

"Tamam bu kadar ağlanma, sızlanma yeter," dedikten sonra yanağımı avuçlamayı bırakıp kağıtları geri aldı ve cebine koydu. "Daha sana sürpriz var,"

 

"Sürpriz mi?"

 

"Evet sürpriz," diyerek onayladı. Burnumu burnuna sürttü. "Ama önce Baran sana arabadan giyecek bir şeyler getiriyor, onları giy öyle gideriz." dedi. Baran'nın aşağa kata olduğunu duyunca sırıtmaya başladım. "Aşşkıım," dedim yumuşak sesle.

 

O hitabımı duyunca şaşkına dönen Kutay bozuntuya vermeden "Efendim?" dedi. Yanağımı nazlı tavırla omuzuma koydum. "Diyorum ki, biz Baranla Bengiyi barıştıralım." Kutay isteksizce dilini damağına vurdu 'cık' diye bir ses çıktı. Eline dokundum, alt dudağımı bükerek "Lütfeen, zaten bizim yüzümüzden küsmüşler."

 

"Küsmediler, ayrıldılar Rojdan," diye düzelttim. Gönülsüzce bakıyordu. "Hem ayrıca onlar koskoca yetişkin, kendileri halletsin" nazlı tavrımı bırakıp omuzuna hafifçe vurdum. "Ya, sen ne vicdansız bir adamsın! Sen benimle ayrılsan ortalığı yıkıyorsun, kardeşin sevgilisinden ayrılmış barıştırmak için adım atsak ne olur sanki?!" Sözlerimi tekerleme misali hızlı söylüyordum.

 

"Sus," diye yüksek sesle söyledi. O an öfke içimde harmanlanıyordu, bunu fark edince sesini alçalttı, "Tamam gülüm, yaparız, sıkıntı yok." dedi, sesindeki gizlenmiş korkuyu anlamıştım. Sırıtmam genişlerken anlatmaya başladım, "Şimdi ben dicem Bengiye kuaför gidelim, işte yola çıktığımızda bunaldığım soğuk bir şeyler içmek istediğimi söylicem, kafeye giricez."

 

"Ben bir şey sorabilir miyim?" evcimen tavırla söyledi. Onaylamak için kafamı salladım. "Ama sen şimdi daha dün kaza geçirdin, nasıl olacak bu iş?" dediğinde koluna hafifçe vurdum. "Ben kolumdan vurulduğumda seni taşımış insanım, bir yara bozacak değil." dedim. Tekrar kolunu dürttüm. "Sus ve beni dinle."

 

Planımı Kutay'a anlattıktan sonra Baran ve Bengi gelmişti. Üstümü değiştirdikten sonra hastaneden çıkışımı yapmıştık. Bengi'ye henüz bir şey söylememiştim.

 

Biz Kutay'la önde otururken onlar arkada oturuyordu, birbirlerine hiç bakmamışlardı. Araba Kutay'ların konağının önünde durdu. Emniyet kemerini çıkartırken Kutay eliyle durdu. "Biz iki yere gideceğiz, ben Baranla Bengiyi buraya bırakmak için geldim."

 

Şaşkınlıkla kemeri bıraktım. "Beni eve bırakın," dedi Bengi. Boğazımı temizledim arka koltukta oturan ona baktım. "Biz geliriz geri ya, sen Valerria ile takıl." Bengi pek ikna olmamış gibi bakmıştı. "Neyse, gireyim o zaman." dedi. Arabadan indi, arkasından Baran indi.

 

Kutay tam gaz arabayı sürmeye devam etti. "Sürprize mi gidiyoruz?" En son sürpriz dediğinde bir adamın elini kopartmıştı, o sahne hala aklımın köşesindeydi. "Gidince görürsün." diyerek gizemine gizem kattı. İçimden 'sıçtın kızım' diyordum.

 

Araba yolculuğu bana göre gergin geçmişti, ona göre belki de rahattı. Issız bir yere gelmiştik araba durduğunda abimin arabasını görünce kalbim hızlı hızlı atmaya başladı, "Noluyor ya?" diye neredeyse kendi kendime mırıldandım.

 

"İn hadi gülüm," diye nötr bir sesle söyledi. Yüzündeki ifadeye baktığımda okuyamıyordum. Emniyet kemerini çözdüm. Arabadan indiğimde abim arabasının yanında bekliyordu. Kutay arabadan inmişti, yanıma yaklaştı parmaklarımı parmaklarına geçirdi.

 

Şok üstüne şok yaşamıştım. Abim görmesin diye elimi çekmeye çalışıyordum. "Bırak, abim görecek sinirlenecek yine!" diye fısıldadım. Elimi daha sıkı sıktı. "Hadi yürü, abin bekliyor." diyerek yürümeye başladı.

 

Tedirginlikle kalbim hızlı hızlı çarpıyordu, ayaklarım sanki geri geri gitmek istiyordu ama bir şekilde abimin yanına gelmiştik. "Hoşgeldin abim," diyerek sarılmıştı. Bu tavrı hazırsız yakalamıştı beni. Kutay'ın elini bıraktım abimin kucaklamasına karşılık verdim.

 

"Adamlar nerde?" dedi Kutay biz sarılırken. Abim sarılmayı bırakırken Kutay'a sakin tavırla cevap verdi, "Getiriyorlar şimdi," diye sakin bir şekilde cevap verdi. İkisinin sakinliği beni ürkütmeye yetmişti. "Ne adamı? Ne oluyor size?" diye patladım en sonunda.

 

İkisi birbirine baktı, ardından bana. Kimseden ses çıkmamıştı, içten içe daha da meraklı daha merakımın verdiği hırsla ikisine bakıyordum.

 

Abim uzakta duran adamına kaş göz işareti yaptı. Adam uzaklaşırken bakışlarımla ona takip ettiğimde başka bir arabaya gittiğini gördüm. İki adam daha o arabadan çıktı, üç kişi olmuşlardı. Araba'nın arka kapısını açtılar ve bir tane yüzünden beyaz bir torba olan adam çıkarmaya başladı, ardından iki, üç ve dört.

 

Bedenim adeta buz kesmişti, hem abime hem Kutaya baktım. "Bana bir açıklama yapın artık!" diye bağırdım en sonunda. İkisi de put gibi duruyordu. Adamlar elleri bağlı ve kafalarında beyaz torba olan adamları getirdiler.

 

Dört kişide yere diz çökmüştü. Artık kalbîm kaldırmıyordu. "Bunlar kim? BİR ŞEY SÖYLEYİN!" diye tiz şekilde bağırdım. Abim sözlerine başladı, "Bunlar sana taş atanlar, bizde onlara taş attık," diye rahatça söyledi.

 

"Şimdi senin vicdanına kaldılar," diye bu sefer Kutay söyledi. Yeni yeni anlamıştım, ikisi birlik olmuştu, benim için. Kutay elini yukarıya kaldırdı, elini yumruk yaptığı an adamların kafasından torbaları çıkardılar. Hepsinin yüzü leş haldeydi

 

Midem bulandıran bu görüntü ile gözlerimi kaçırmıştım. "Bunlar ne hale gelmişler.." diye inanamayarak söyledim. Güneşten kaşlarını çatılmış Kutay bana baktı. "Taşladık," diye rahatça söyledi.

 

"Abi?" üst üste duyduğuma gördüğüme inanamıyordum, bu seferde abime baktım. "Doğru yaptık, ne olmuş? Ufak bir intikam." hiç pişmanlık duymuyordu. Elini omuzuma koydu, "Artık karar senin, istediğini yaparız." dedi.

 

"Evet," diye onayladı Kutay'da. Yüzü leş hale gelen adamlara baktım, zaten onlar her şeyi yapmıştı. "Özür dilesinler yeter," sonuçta herkesin bir ailesi vardı.

 

"Özür dileyin kardeşimden hemen!" diye emir verdi Abim. Adamlar hep bir ağzından "Özür dileriz, Allah rızası için affedin!" dediler. Sadece onlara bakmakla yetindim. "Allah affetsin sizi, sırf aileniz çoluğunuz çoçuğunuz var diye affetim." dedim.

 

Ortamdan bunalarak ve o taş atan adamları o halde görmek istemeyerek, "Ben arabaya biniyorum, böyle şeyler görmek istemiyorum." dedim. İkisinin cevabını beklemeden hızlı adımlarla arabaya yürüdüm ve bindim.

 

Titreyen elimle klimanın soğuk tarafını açmıştım, çünkü stresten ter basmıştı. Adamları götürülürken izledim, sonra bakışlarım abim ve Kutay'a kaydı. Araba uzakta olduğu için konuştuklarını duymuyordum, ikisi sakin ve hesapcı duruyordu.

 

Konuştukları biterken el sıkıştılar. İkisi de yoluna gitmişti, abim arabasına binerken Kutay'da arabasına yaklaşıyordu. Araba'nın kapsını açarak içeriye girdi, emniyet kemerini taktı. "Siz şimdi barıştınız mı?" sabırsızca sordum.

 

"Senin için,"

 

Elimi bacağına koydum, bu güzel bir haberdi en azından tartışmayacaklardı. "Teşekkür ederim," diye duygu dolu söyledim. Bacağına koyduğum elimi tuttu, avucumun öptü. "Teşekküre gerek yok, böyle olması herkes için en iyisi." dedi.

 

O öperken yavaşça sakalını okşadım. "Daha sürprizim bitmedi, Rojdan Hanım." dediğinde gözlerim parlamıştı. Elimi tutarken tek eli ile araba sürmeye başlamıştı. "Umarım birine bir şey yapmadın," tereddütle söyledim. Dilini damağına vurarak reddeti.

 

"O zaman ne?"

 

"Göreceksin, sabır." onun gizeminden sıkılmıştım ama seste çıkaramıyordum, çünkü bana yararlı şeyler yapıyordu. Parmağı ile eklemlerimi yavaşça okşuyordu.

 

Az önce yaşadığımız anlardan sonra rahat bir sessizlik çökmüştü. Yolda giderken ara sıra konuşuyorduk, hızlı sürdüğü için geleceğimiz yere hızlıca gelmiştik, bir adliyenin önüne. "Neden geldik buraya?" diye sorduğumda parmağı ile adliye kapısını gösterdi. "İzle sadece."

 

Gözlerimi kısarak izlemeye başladım, kapıdan eli kelepçeli biri çıkıyordu Siyam Karahan. Sanki o an yavaş çekim gibiydi onu öyle görmek hayatımda yaşadığım en şaşırtıcı ve güzel anlardan biriydi. "Uyuşturucu kaçaklığı, insan ticareti ve karapara, cinayet." diye tek tek dosyalarını açıkladı.

 

"Bütün mal varlığına el konuldu, yanındaki çoğu adam sorgu altında," onun mahkum taşıma aracına bindiği anı gözümle görmüştüm, o artık yoktu. Keskin şekilde kafamı Kutay'a çevirdim. "Çetin?" diye merakla sordum.

 

"O gizli şahit,"

 

"En iyisi olmuş." dedim. Dalgın dalgın aracın gitmesini izlemiştim, onun geçmişiyle ilgili aklımda hala şüpheler vardı ama kurtulmuştuk. Kutay'ın boynuna atladım, sımsıkı sarıldım. Bize engel olacak hiçbir şey yoktu. "Katil olma dedin olmadım, sırf senin için yoksa şimdi ölmüştü."

 

"Seni kaybemezdim, onun hapiste olması en iyisi," dedim eminlikle. Orda adliyenin tam önünde bir zalimin zalimliği sönüp gitmişti, yaşattıklarının bedelini ödeyecekti. İnsan bazen yaşarken ölürdü.

 

 

Araba konağın önüne gelmiştik. Karnım açlıktab gurulduyordu, elimi karnıma koyduğum acıdan kaskatı kesildim 'ah' diye acıyla ses çıkardım. Kutay emniyet kemerin çözdü. "İyi misin?" temkinlice sordu.

 

"Bilmiyorum, karnım ağrıdı bir anda." dedim. Elimi karnımdan çekti, üzerimdeki tişörtü yavaşça kaldırdığında çürük oluştuğunu ikimizde gözlerimizle gördük. "Ben bunu üstümü değiştirirken hiç fark etmedim."

 

"Hızlıca değiştirdin ondan." diyerek karnımın üstüne öpücük kondurdu. "Reçete de krem yazıyordu, şimdi birazdan bizim Bekire aldırırım." dedi. Dalgın dalgın karnıma bakıyordu, hızlıca tişörtü geri indirdim. "Tamam ben iyiyim sorun yok Kutay." onu ikna etmeye çalışıyordum.

 

Pek ikna olmamıştı ama seste etmedi. Emniyet kemerini çözdüm arabadan yavaşça indim, o ise bagaja doğru yürüyordu. "Sen geç içeriye, ben ayıcığı alıp geliyorum." tahta kapıyı açıp içeriye girdim. Herkes sanki bizi bekliyormuş gibi dikilmişti.

 

Miran, Baran, Bengi ve Şerwan amca, Avjin hanım, başka tanıdık yüzde vardı Nazo. Teyzesinin tam yanında hanım hanımcık duruyordu, o an anlamıştım evdeki savaşım yeni başlıyordu. Şerwan amca öne çıkmıştı, gülümseyerek elini uzattı, "Hoşgeldin gelin kızım," dediğinde elini kavradım öptüm ve başıma koydum.

 

"Hoşbulduk Şerwan amca," dedim mutlulukla. Bu yakın tavrı beklemiyordum, sonuçta ortada Siyam olayları olmuştu. O memnun şekilde geri adım attı, Avjin hanım kocasının yanına yaklaştı, o tam tersi memnuniyetsiz tavırla elini uzattı. "Hoşgeldin gelin hanım."

 

Elimi uzattım, onunkini kavradım ve yan çevirerek onunla tokalaştım. "Hoşbulduk Avjin Hanım." dedim. Şok olmuş ve hoşuna gitmeyerek hırçın tavır ile elini çekmişti, tekrar yiğenin yanına döndü.

 

Baran, Miran ve Bengiyi selamladım onlarla konuşurken Kutay elinde koca oyuncak ayı ile konağa girdi. "Oğlum ne bu?" diye Avjin hanım burnun soktu, yine ve yine. Kutay yanıma geldi kolunu sırtıma doladı ve yanına çekti. "Karım için aldım anne, odamıza götüreceğim şimdi."

 

Avjin hanım şaşkınlıkla elini ağzına kapattı "Tövbe estağfurullah.." diye kınarcasına dudaklarının arasından söyledi. Nazo aceleyle mutfağa doğru yönelmişti. Kutay hiçkimseyi umursamadan alnıma hızlı öpücük kondurdu.

"Neyse ana, kahvaltı hazır mı?" diye sordu.

 

Avjin hanım sahte gülümsemesiyle "Nazo hazırlıyor oğlum, siz geleceksiniz diye her şeyi hazır etti," överek dedi. Sinirimi gizlemeye çalışarak Kutay'a daha da yanaşmıştım nedense o kızın adı geçince veya onu görünce içimde anlamlandıramadığım kıskançlık oluşuyordu.

 

"Neden Nazo hazırlıyor anne? Sevgi ve Fadik ne güne duruyor?" diye doğal olarak sorgulamıştı Kutay. Avjin hanım ne cevap vereceğini bilemeden boş boş ama altında yatan telaşla bakmaya başlamıştı. "Şu an derdimiz bu mu oğlum?" diyerek oğlunu azarladı.

 

Daha fazla dayanamayarak araya girdim. "Ben bi Pamir'e bakayım," dedim sıkılmış halde. Sıkıldığımı fark edenen Kutay sıkmadan "Tamam, birlikte gidelim gel," dedi. İkimiz birlikte üst kata çıkmıştık, Kutay yatak odasına doğru yönlendirdi.

 

Kapıyı açtığımızda yatakta oturan Pamir'i ve onunla ilgilenen Valerria, Zulal'i görmüştüm. Zulal'i görmeyi ikimizde beklemiyorduk birbirimize ne olduğunu anlamayarak baktık. Zulal yanımıza yaklaştı. "Hoşgeldiniz," diye yavaşça söyledi.

 

Kutay şaşkınlığını bastırarak "Hoşbulduk abim," dedi. Ayıcığı yere bıraktı, kardeşine sarıldı. "Sizi görmeye geldim, hemde konuşmaya." şaşkınlığımı üstümden atmıştım. "Hoşgeldin," dedim sessizce. Yatakta oturup oyuncaklarıyla oynarken neşeyle bebek sesi çıkaran Pamir'e kaydı gözlerim.

 

Zulal abisi ile sarılmayı bırakınca bana döndü, kollarını açmıştı. Aylar sonra bu tavrını garipsemiştim ama bozuntuya vermedim ve kucakladım. "Çok şükür kurtuldun yenge, senin için çok dua ettik." sesinde sahtelik yoktu aksine samimiyet vardı.

 

"Sağol Zulal." diye yumuşak sesle söyledim. Zulal daha sıkı kucaklarken sırtını okşadım. Ardından kucaklamayı bitirmiştik. İkimizede samimi şekilde bakıyorduk. "Biraz sizinle yalnız konuşabilir miyiz?" diye rica etti. Valerria hemen anlayarak yataktan kalktı "Ben gidip bir su içeyim." diyerek hızlıca odadan çıktı.

 

Kutay onay almak için bana baktığında gözlerimle onu onaylamıştım. "Konuşalım tabi abim." dedi. Pamir'in yanına yatağa oturdum, onu kucağıma aldım, bir yandan onun saçını okşarken bir yandan Zulal'i bekliyordum.

 

Zulal bir sandalye aldı ikimizin karşısına oturdu. Gerginliğini net görüyordum, yüzü çökmüş gibiydi ama yanıldığımı düşünmek istiyordum. "Zor dönemler geçirdiniz, geçmiş olsun, hep size dua ettin," diye sözlerine başlamıştı. Bakışlarını bir türlü cesaret edip bize çeviremedi. "Ben.. şey.."

 

Bir türlü lafını bir araya getiremiyordu, Kutay kardeşini böyle görmeye dayanamadı, elini yavaşça tuttu. "Bir sorunun mu var Zulal?" diye endişeyle söyledi. Zulal kuruyan dudaklarını yaladıktan sonra yüzüne zoraki bizi tatmin edeceğini düşündüğü gülümsemesini yerleştirdi. "Hayır abi, ben çok mutluyum. Düğünümüz olacak, siz o kadar şey yaşadınız söylemeye çekindim."

 

Çantasından iki düğün davetiyesi çıkardı, ikimize de uzattı. Kutay hemencecik aldı ve davetiyeyi açtı, ardından bende aldım kenara koydum. "Bunu bir özür gibi düşünün aramızda ne yaşanırsa yaşansın biriniz abim diğeriniz yengem. Düğünüme gelirseniz sevinirim." diye çekinerek söyledi.

 

Kutay davetiyeyi bıraktı, öne eğildi kardeşinin elini tuttu. "Kızım sen deli misin? Biz yabancı mıyız? Tabi ki geleceğiz, davetiyeye bile gerek yok." dedi. Zulal'in gözünden yaşlar akarak abisine sarıldı. "Özür dilerim abi, size çok şey yaşattım!" diye pişmanlık dolu söyledi.

 

Bundan farklı bir şey vardı, evet çok pişmandı belli oluyordu ama sanki bir şey olmuş onun yüzünden bu hale düşmüş gibi hissettirmişti.

 

Suskunluğumu bozmak için boğazımı temizledim, "Geçmişi unut Zulal, artık geleceği bakmak lazım hem ben abini seviyorum, o beni seviyor," dedim. Kutay hak vererek "Evet," onayladı. Kardeşine sarılmayı bırakırken yere eğildi gözyaşlarını sildi. "Yengen haklı, artık geçmişi konuşmaya lüzumu yok, geçmiş kapandı."

 

"Affetiniz mi beni?" diye tereddütle sordu. Her ikimize yalvarmış ifadeyle bakıyordu. "Ben affetim, geçmişin hesabını yapamayacak kadar yorgunum," diye gerçeği söyledim. Olan zaten olmuştu. Kutay da söylediklerimi onaylayarak "Yengen doğru söylüyor. Hem sen benim tek kız kardeşimsin, inci tanemsin sana nasıl darılırım?"

 

"Darılmazsın," diye sevinçle söyledi. Bir çocuk misali abisinin boynuna sarıldı. "Artık sık sık görüşürüz." diye ekledi. Kutay abi şefkatiyle saçlarını okşadı. "Görüşürüz tabi, dörtlü date yaparız," dedim ortamdaki duygusallığı yok etmek için. Zulal ağlarken gülmüştü, "Abim ondan anlamaz ki, buluşma diyeceksin öyle anlar."

 

Cahilliği yüzüne vurulab Kutay somurtkan tavırla yüzünü astı. "Cahil cühella diyorsun yani?" diye şakasına katıldım. Kutay isyan edercesine ayağa kalktı. "Ben cahil değilim, Alla alla, siz kadınlar niye böylesiniz?" İkimiz birbirimize bakıp güldük, Pamir'de bize katılmıştı odanın için yumuşak kahkaha sesleriyle dolmuştu.

 

Kutay teslim olurcasına ellerini kaldırdı, "Tamam en cahil benim hanımlar ama kahvaltıya gitmeliyiz." Pamir kucağımdayken ayağa kalktım, "Hadi gel gidelim Zulal." dediğimde Zulal ayağa kalktı, "Benim gitmem gerek, düğün telaşlı malum," dedi.

 

"Kalsaydın kuaföre gidecektik Bengiyle, sende gelirdin."

 

"Yok siz gidin, benim işlerim var." diyerek nazikçe reddeti. Ona yaklaştım, "Tamam o zaman yarın düğünde görüşürüz," dedim. Bize baktı "Görüşürüz," diyerek odadan çıktım. Kutay da kardeşini geçirmek için arkasından gitmişti.

 

"Oğluşum," dedim Pamir'e. Artık onu doya doya sevebilirdim, 'Anniş' diye hitap etmesine takılmam gerekmiyordu. Neşeli sevecen sesimi duyan Pamir bebekçe mırıldanmaya başladı "Anniii!!" dedi canı gönülden. Yatağa oturdum ona sımsıkı sarılmaya başladım. Aklıma sabah öğrendiğim şeyler geliyordu. "Allah seni korusun," dedim burnundan öperken.

 

 

 

 

Kahvaltıdan sonra Valerria ve Bengiyle terasta oturmuş sohbet ediyorduk. Saat öğlen bir'e geliyordu. O ikisi sohbet ederken aniden lafını kestim, "Kızlar, yarın düğün var kuaför gidelim bir bakım yaptıralım mı?" diye sorduğumda ikisi de duraksamıştı. "Ne gerek var? Oturalım işte," dedi Bengi. Bunalmış halde arkasına yaslandı.

 

Valerria hevesli görünmeyerek "Bengi haklı, gitmeyelim o istemiyorsa," diye nazikçe söyledi. Dirseklerimi masaya koydum, onları ikna etmeye çalışacak yollar arıyordum. "Aa! Olmaz ki böyle," kaşlarım çatık halde ikisine baktım. "Bak yarın düğün var şıkır şıkır olalım."

 

"Ben gelmem ki zaten düğüne," dedi Valerria. Yavaşça kolunu dürttüm, gözlerinin içine bakıyordum, o ise anlamamıştı. "Saçmalama sende geleceksin," dedim. Valerria anlamayarak "No hay necesidad (gerek yok)" demeye devam etti.

 

Bengi arkasına rahatça yaslanmış, koluyla gözlerini kapatmıştı, tuhaf duruyordu. "Bego, baksana!" diye seslendim. Hevessizce kolunu kaldırdı baktı, depresif moodaydı. "Ne ya? Zaten yarın düğün için kuaföre gideriz."

 

"Saçımı boyatacağım ben," parmaklarım kızıl saçlarımın arasına geçirdim ve kırıkları olan saç uçlarıma dokundum, "Saçlarımı biraz kestireceğim hem," diye ekledim.

 

"E, sen git o zaman." dedi bıkkınlıkla. Dayanamayarak ellerimi masaya vurdum, yüksek gürültü çıkmıştı, ikisi de irkilerek dikkatini vermişti. "Kendinize gelin be! Taşlanan benim, sanki darbe alan sizsiniz," kararlı şekilde sandalyeden kalktım. "5 dakikaya burda buluşuyoruz okey mi?"

 

"Okay!" dedi Valerria tereddüt etmeden. Bengi kararsızlıkla cevap verememişti. Onun tavrını fark edince gözlerimi kıstım "Duyamadım Bengi," diye tehtidkar sesle söyledim. Pes ederek dudak kıvırdı, "Tamam, tamam gidiyoruz."

 

Geri mutlu olarak yatak odasına doğru ilerlemeye başladım. Odaya girdiğimde Pamir ve Kutay güreş yapıyordu. "Napıyorsunuz siz yerde?" diye şaşkınlıkla söyledim. Bir yandan gardıroba yaklaşmıştım. "Güreşiyoruz beyefendiyle," diye yanıtladı Kutay.

 

"Ağğğğ!" diye bağırdığın Pamir, onun saçlarını çekmeye başlamıştı. "Lan dur, dduuur!" diye can havliyle bağırdı. Pamir'in ellerini saçlarından çekerek kollarını tuttu yukarıya kaldırdı. "Aaaaaa!" diye ciyakladığını duymuştum Pamir'in.

 

"Hep sen mi kazanacaksın? Biraz da ben kazanayım!"

 

Onların sesleri odayı dolduruyordu. Zeytin yeşili crop top ve beyaz şort etek, cropla uygun zeytin yeşili renk çantamı çıkardım. Üzerimdeki kıyafetleri çıkardım ve onları giydim. Beyaz spor ayakkabı ve bej ince yeşile uygun bantlı topuklu arasında kalmıştım.

 

İkisini elime aldım, onlara dönerken ikisinin hala oyuna daldığını gördüm. "Kutay," diye seslendim. Pamirle ilgilenmeyi bırakıp bana bakmıştı. "Şu mu," beyaz spor ayakkabıyı gösterdim, "Yoksa bu mu?" Bej ince bantlı topukluyu gösterdim.

 

"Topuklu giyme bence, başın dönebilir," diye tavsiye verdi. Onaylarak kafamı salladım be topukluyu gardıroba koydum. Yatağa oturarak beyaz spor ayakkabıyı giymeye başladım. "İkna ettin mi kızları?" diye sordu.

 

"Bağırarak evet," yatakta doğrulup Pamir'i kucağına koydu, "Pamirle sizde parka gidin, olur mu?" dedim. Çünkü Nazo evdeydi, içimdeki o hissi bastıramıyordum. "Olur olur," spor ayakkabıları giydikten sonra ayağa kalktım. Kolumu omuzuna koydum yanağına öpücük kondurdum, "Baran'a mesaj at şimdiden," dedim.

 

Yataktaki çantamın fermuarını açtım gerekenleri koymaya başladım. "Onun gelmesi uzun süre şirkette." dedi. Çantanın fermuarını kapattım, koluma taktım. "İdare ederim bir şekilde." Kutay'ın kucağındaki Pamir'e doğru eğildim yanağından öptüm. "Görüşürüz sonra tamam mı? Pis Kutay'ı üzme tamam mı?" diye bebeksi ses tonunu taklit ettim.

 

"Aaaaaa!" diye anlamsız sesler çıkardı. Öne eğilmeyi bıraktım. "Beni öpmek yok mu?" diye sesindeki kıskançlığı çaktırmamaya çalışıyordu. Gülmemek için üst dudağımı ısırdım. "Çocuk musun sen? Öptüm ya seni." Burun kıvırarak sessiz kaldı. "Gidiyorum ben hadi hadi," hızlıca yanağına öpücük kondurdum.

 

Oyalanmadan odadan çıktım. Kızlarla buluşacağımız terasa yürüdüm. Valerria sadece çantasını almış beni bekliyordu, Bengi hala aynı yerdeydi. "Hadi gidelim kızlaarr," dedim.

 

Bengi istemeyerek, Valerria hevesle sandalyelerinden kalktılar. Merdivenlerden inerken bizi Bekir karşıladı. "Vay be Bekir, seni görmeyelim uzun zaman oldu." Bekir ciddi ifadesini bozmadan ceketinin düğmesini ilikledi. "Evet yenge hanım, Kutay abi sizi kuaför götürmemi söyledi." Arkamdaki kızlara baktım, "Kızlar siz arabaya binin, ben yukarda bir şeyimi unuttum alıp geliyorum."

 

Kızlar araba doğru yürüdü, ikiside arkaya bindi. Onların arabaya binişini izledikten sonra Bekir'e baktım. "Bak Bekir, biz bir kafede duracağız.." o lafımı anlayarak kesti "Kutay abi söyledi sorun yok," dedikten sonra göz kırptı. Rahat bir nefes verdim, "Bizi bari kuaför yakın bir kafede durdu."

 

"Tamam,"

 

Arabaya yürüdüm hızlıca bindim ve kemeri taktım. Bekir'de arkamızdan gelerek arabayı çalıştırmıştı. Kuaför doğru ilerlerken yakındaki kafeye görmüştüm. Boğazımı temizledim, sessizliği bozdum. "Ben çok sıcakladım, bir yerde oturup içecek içelim mi? Kuaför kaçmıyor ya."

 

"Olur benim için fark etmez," dedi Valerria. Bengi telefonu dalmış duymuyordu bile. Bekir'e "Sür sen kafeye," diye emir verdim. Çantamı kucağımdan çektim ve koluma taktım.

 

Bekir arabayı müsait yere park etti. Kemeri çıkardım ve arabadan indim. Kaldırıma çıkarken kızlarda arkamdan gelmişti. Kafeye girdiğimizde klimanın havası yüzüme vurmuştu. "Nereye oturalım?" Masaya göz gezdirirken cam kenarından bir yer buldum.

 

"Cam kenarı var oraya oturalım," dedi Bengi. O da benim gördüğüm yeri görmüştü. "Olur, gelin hadi." cam kenarındaki masaya geçtik ve oturduk. Bengi telefonun masaya koydu. "Roji," dedi birden bire.

 

"Efendim," arkama yaslandım çantamı masaya koydum. "Bana fal baksana," diye yalvarırcasına söyledi. Bengi'nin huyu buydu, liseden beri her ayrılığında bana fal baktırırdı. "Ben unuttum fal bakmayı, bakamam,"

 

Yanağına hava doldurdu, bacaklarını masanın altından sabırsızca salladı. "Unutmazsın sen, hayır olur baksan," diye yalvardı. Gözlerimi geriye devirdim, "Sen lise de böyleydin, aman yok Serhatla ayrıldım, aman yok evlenecek miyiz bilmem ne bilmem ne!"

 

"Başka çarem var mı? Yok." dedi sitem edercesine. Parmaklarımı şakaklarıma koydum, ovmaya başladım. "Kahve falı liseden beridir bakmıyorum ki, unuttum artık." diye bahane uydurdum. Baran buraya gelecekti zaten.

 

"Yalan atma, valla bakıyorsun sen." diyerek inanmadı. Yalvaran bakışlarını üstümden çekmemişti, "Tamam bir ara bakarım, ama şu an değil, kuaför gideceğiz zaten." diye geçiştirmeye çalışıyordum. Bengiyle bir umut doğmuştu, "Tamam o zaman eve gidince bakarız,"

 

"İskambil falından mı bahsediyorsunuz?" diye masumca sordu Valerria. İkimizde ona bakmıştık, o ise hangi fal olduğunu anlamaya çalışıyordu. "Sen hiç türk kahvesi falı baktırmadın mı?" diye sormuştu Bengi.

 

Valerria omuzlarını reddercesine kaldırdı ve indirdi. "Çok şey kaçırmışsın sen!" Eliyle beni göstererek "Rojdan, çok iyi bakar. Eski bukalemun suratlı nişanlımla sürekli ayrılacağımı görüyordu," Valerria heyecanlanarak öne eğildi, "Ayrıldımız mı?" diye merakla sordu.

 

Bengi öne eğilerek, "Aldattı," diye fısıldadı. İstemsizce gülmemek için dudaklarımı ince çizgi haline getirdim. Valerria'nin gözleri faltaşı misali büyümüştü. "Aa!" dedi şaşkınlıkla.

 

"Ben buna çok dedim, bırak o adamı hayır gelmez dedim ama sakalım yok ki sözüm dinlensin." dediğimde Bengi utanarak alnın ovdu. "Her insan hata yapar," diye güçsüz şekilde kendini savunmaya çalıştı.

 

"Rojdan, bana da bakabilir misin kahve falı?" diye ilgiyle söyledi Valerria. Gülümseyerek "Bakarım, tabi ki. Ama söz ver alışkanlık haline getirmek yok." Valerria candan bir şekilde kafasını salladı, "Söz," dedi.

 

Bu sırada garson gelmişti, muhabbet dalmaktan planı unutmuştum. Menüyü üçümüzün önüne koydu. Valerria bakarak, "Ya biz seninle ruj tazeleyecektik, sen benim rujumu merak ediyordun," gözlerimle ona mesaj vermeye çalışıyordum. "Ruj?" diye anlamayarak söyledi.

 

"Ruj ya ruj!" diye onayladım. Bengi garipsemişti, "Ne ruju? Zaten bir şeye yersek içersek bozulur, boşverin." dedi menüyü çevirirken. Valerria'nin kolunu tuttum, hızlıca onunla beraber kalktım. "Yok, yok gitmemiz lazım bizim tuvalete."

 

Bengi cevap veremeden Valerria'nın alıklığından faydalandım tuvalete doğru adeta koşarak gitmiştim. Hızlıca onu tuvalete çektim. "Rojdan ne oldu şimdi? Neden buraya geldik?" diye anlamayarak söyledi.

 

Parmağımı kaldırdım onu sallayarak konuşmaya başladım, "Bak şimdi, Baranla Bengi sevgili," Valerria kaşlarını çattı, ağzı açık kaldı. "Bunlar bir sebepten ayrıldılar, ne olduğunu sorma. Baran buraya gelecek birazdan, bizde kuaför gidicez."

 

"Bengiyi bırakıp?" diye sordu. Onaylarak kafamı salladı . Çantamın içinde telefon titremişti. Çantadan telefonumu aldım bildirime tıkladım.

 

Karan'ım🤍: Baran kafe'nin orda, gelir şimdi. Siz çıkın hemen.

 

Rojdan: Biz tuvaletteyiz, o gelince çıkarız.

 

Karan'ım🤍: Tamam, gülüm.

 

Valerriayla mesajları okumuştuk, telefonu çantama koydum. "Bi kapıdan baksana gelmiş mi." kapıya yakın olduğu için kafasını azıcık dışarıya çıkardı baktı. Geri telaşla kafasını çekti. "Girdi içeriye." dedi.

 

"Kutay'ın zamanlaması mükemmel ya!" diye çemkirdim. Valerria hala kapı aralığından ikisine bakıyordu. "Bengi çok sinirli," diye korkarak mırıldandı. Valerria'nın elini tuttum, "Gidelim hadi, yoksa o sinir bize patlar."

 

Kapıyı yavaşça açtı, ikisinden bakışlarımızı ayırmazken hızlıca kafenin kapısından çıktık. Sanki cehennemden çıkmışım gibi adrenalin doluydum. Duvara yaslandım, "Şu yaşadığım stresi hayatım boyunca yaşamadım!" O da yanıma duvara yaslandı. "Keşke haber verseydin, korkudan elim ayağım titredi."

 

"Çok olsun saç baş girerdi bize," dedim. Tekrar bakmak için kafenin kapı eşiğine yaklaştım, hafifçe açtığımda Bengi'nin öfke ve şaşkınlıkla ifadesinin değişmesini görüyordum. Baran ise içi içini sığmıyordu mutluydu. Kapıyı yavaşça geri kapattım. "Arabaya gidelim hadi, gerisini kendileri düşünsünler."

 

Adrenalinden çarpan kalbimi sakinleştirmeye çalışarak arabaya bindim. "Seni gördü mü Baran?" diye Bekir'e sordum. Bekir arabaya çalıştırırken cevap verdi, "Görmedi, koltuğumu arkaya eğdim."

 

"İyi yapmışsın." dedim.

 

 

Kuaför saçımı tekrar sarıya boyatırken keyifle kahvemi yudumluyordum, yaklaşık yarım saattir Bengi aramamış veya mesaj atmamıştı. Telefon rehberime girdim, aradım. Kulağıma yakın tuttuğumda 'Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor, sinay sesinden sonra tekrar deneyiniz' direkt operatör yönlendiriyordu.

 

Rojdan: Kutay, Baran sana hiç mesaj attı mı ya da arama yaptı mı?

 

Karan'ım🤍: Hayır haberim yok. Pamirle parktayım ben, kız tavlıyor velet.

 

Rojdan: Kız mı tavlıyor? SANA MI?

 

Karan'ım🤍: Hem bana, hem kendine.

 

Rojdan: SENİN GÖZÜNÜ OYARIM

 

Rojdan: İT OĞLU İT

 

Karan'ım🤍: Ben ne yaptım? Bebe çok tatlı.

 

Rojdan: Derhal yanıma geliyorsun.

 

Rojdan: Bu arada Baran'ı da ara sonra bana haber ver.

 

Karan'ım🤍: Tamam karıcığım❤️

 

Rojdan: Sen o kadınlara baktın mı?

 

Karan'ım🤍: Hayır bakmadım, başıma bela etti zaten.

 

Rojdan: Eğer dediğin gibiyse benim yüzümü görmem uğruna yemin et.

 

Karan'ım🤍: Senin yüzünü görmek nasip olmasın hiçbir kadına bakmadım, yemin ederim.

 

Rojdan: İyi buraya gel, bekle bizi.

Rojdan bir konum gönderdi

 

Karan'ım🤍: Tamam geliyorum.

 

 

Telefon sinirle elimden bıraktım, "Yok küçük bebe kız tavlamışmışmış." diye keyifsizce tekrar ettim. Kuaför ayna yansımasından bakarak, "Bir sorun mu var Rojdan hanım?"

 

"Hayır, yo yo. Sizinle alakalı değil, başka bir şeye sinirlendim." Kuaför gülümsedi işini yapmaya devam etmişti. Valerria tam yanımda oturuyordu, onunda dip boyası yapılıyordu. Sürekli telefona bakarak otuz iki diş gülümsüyordu.

 

"Valerria," diye seslendiğimi kafasını telefondan kaldırdı. "Miranla mı konuşuyorsun? Ona bir şey sormam gerekiyorda." Valerria önce telefonuna sonra tereddütle bana baktı. "Amacım özelinize bakmak değil. Sadece Baran'ı en son ne zaman gördüğünü sor yeterli."

 

"Tamam," dedi. Parmakları telefonun ekranında çalıştı ve mesaj gönderdi. Cevap hiç gecikmeden gelmişti, "Diyor ki en son şirkette görmüş." diye mesajı açıkladı. Onaylarak kafamı salladım. "Tamamdır, sağolasın." Aklımda ihtimaller geçerken telefonuma mesaj geldi.

 

Karan'ım🤍: Öğrendim yerlerini, bizim dağ evine gitmişler.

 

Rojdan: Şaka mıı

 

Karan'ım🤍: Hayır, güvenli istihbarat.

 

Rojdan: Şaşırdığım için söyledim aşkım.

 

Karan'ım🤍: Benim araba kuaförün önünde içeriye geleyim mi?

 

Rojdan: Gelme, bekle orda. Cezam olsun sanaaa😌

 

Karan'ım🤍: BEN KIZ TAVLAMADIM BEBE TAVLADI

 

Rojdan: Hadi Kutay Karaaaan, geçicen o işleri.

 

Karan'ım🤍: Veled yüzünden düştüğüm hale bak.

 

Rojdan: Kış kış kış!!

 

 

 

Eve akşamdan sonra dönmüştük, yemekten sonra Pamirle beraber odaya çekilmiştik, hem yorgun hemde uykusuz hissediyordum.

 

Pamir bana yaslanırken tabletten izleyecek dizi açmış onu izliyordum, yatağa gömülmüştüm. Kapı yavaşça açıldı, içeriye Kutay girmişti elinde çay tepsisi vardı. "Bana da yer var mı acaba?" diye usulca sordu.

 

"Olmaz olur mu? Gelsene." dedim. İçeriye girerken kapıyı arkasından ayağıyla kapattı. Yatağa yaklaştı ve çay tepsisini komidinin üzerine koydu. "Ne izliyorsun?" Ayakkabılarını çıkardı yatağa yerleşti. "Muhteşem yüzyıl," diye mırıldandım.

 

"Şu turuncu saçlı kadının oynadığı dizi mi?" diye bilmeyerek sordu, bir yandan çerez uzattı. Fıstıktan ağzıma attım. "Evet, Süleyman Hürremi İsabella ile aldatıyor. Hürremde ağaca saklanırken görüyor."

 

"Harem vardı o dizide, ne gereksiz. Bir adamın tek aşık olduğu kadın olur o da karısı," dedi çayını içerken. Gururla ona bakmıştı, "Sen nasıl böyle bir adam oldum şaşırıyorum doğrusu." Bana fıstık yedirirken cevap verdi, "Ben hep böyleydim. Bir adamın bir karısı olur, yok ikiymiş, üçmüş bozar adamı."

 

"Yani seni de bozar mı?" diye test etme amaçlı sordum. Diziyi filan unutmuştum. "Bozar tabi, tek eşlilik en iyisi. Bir adamın tek helali olur o da karısıdır." üstüne basarak söyledi. Böyle söyledikçe ona daha çok yükseliyordum. "Valla küçük çocuğa şunu izletme, zihnine işliyor," bakışlarımı Pamir'e çevirdim diziyi pür dikkat izliyordu.

 

Kutay kucağımdan aldı, diziyi kapatarak kenara koydu. "Başımıza küçük sülüman olma, tamam mı len?" diye sevecen tavırıyla söyledi. Pamir göğüsüme yaslandı yatağa uzandı. "Bence onun uykusu var, derdi dizi değil." saçlarını onu rahatlatacak şekilde okşamaya başladım, bir yandan çayımı içiyordum.

 

"He bu arada, Baran eve geldi," dedi. Gözlerim merakla parlarken, "Barışmışlar mı? Söyle vallahi meraktan çatlarım!" dedim. Heyecanıma hakim olmaya çalışıyordum, çünkü Pamir benimle birlikte yatıyordu, uykuya dalmak üzereydi.

 

"Yavaş yavaş olacak abi' dedi. Ha birde," dediğinde heyecanla sözünü kestim, "Birde ne? Tek tek haber verme!" dedim sabırsızca. Çenemin altını yavaşça okşadı. "Yengeme teşekkür öpücüğü ver dedi," ne olduğunu anlamadan dudaklarını dudaklarımda hissetim. Yavaş yavaş öpüyordu, santim santim ezberliyordu. "Dur Pamir var.."

 

"Beşiğini bırakayım mı onu?" diye hızlıca sordu. Dudaklarımı dudaklarından ayırmıyordu. "Bırakta inşallah uyanmaz." Kutay yavaş hareketlerle Pamir'i kucakladı ve yataktan kalktı. Onu yanımızdaki beşiğe koydu, üstünü örttü.

 

Onu sabırsızca beklerken bana döndü, "Bekle geliyorum, bir saniye," diyerek odadan hızlıca çıktı. Tepki bile verememiştim. "Of, yine nereye gitti bu adam?" diye kendi kendime mırıldandım. Yatak başlığına yaslanarak oturdum.

 

Kutay kapıyı sessizce açarak içeriye girdi. Elinde kırmızı büyük bir kutu vardı. Bugünlük sürpriz kotam dolmamıştı anlaşılan. "Sana hediyem var," diye fısıldadı Pamir uyanmasın diye. Kutuyla beraber yanıma yanaştı, kutuyu bacaklarımın üstüne koydu. "Bugün çok sürpriz yaptın," diye vurguladım.

 

"Bu farklı, aç aç," diye hevesle söyledi. Kutuyu sessizce açtığımda ağzım açık kalmıştı.. içinde iki uçak bilet ve fotoğraf makinası vardı. "Sen ciddi olamazsın, şaka yapıyorsun," biletleri elime aldığımda italya yazısını görmüştüm. "Yok daha neler!" Tepkime mutlu olan Kutay, "Ondan da var," dedi.

 

"İki gün sonra mi gidiyoruz?" Mutluluktan çığlık atmamak için kendimi zor tutuyordum bileti kutuya koydum, onun kucağına tırmandım, elleri belime kaymıştı. "Düğün olmasa yarına almıştım ama işte." Yanağına öpücükler yağdırmaya başladım bir yandan ufak kahkahalar atıyordum. "Dur, dur.." dedi hoşuna giderek.

 

"Sen ben ve İtalya!"

 

Eli kalçama doğru giderken yanağını öpecekken, yüzünü yanağıma çevirdi ve dudaklarından öpmeye başladım. Benimle beraber yatağa uzandı, uzun uzun doya doya öpmeye başladı. "Yemin ediyorum alnın darbe almasaydın, bütün gün odadan çıkartmazdım seni," dudaklarıma fısıldadı.

 

"Kuduruk şey!" diye fısıldadım. Nefesim dudaklarına değerken üstüne yatırmıştı. "Bu gece böyle uyusak," uykusuzluktan gözlerinin kapandığını şahit olmuştu. "Uyuyalım canım," diye mırıldandım. Yüzümü boynuna gömdüğümde saçlarımı yavaşça okşamaya başlamıştı. İnce pikeyi ikimizin üstüne çekti.

 

Gecenin karanlığında rahat bir uykuya dalmıştım, onun kolları o kadar rahat o kadar güzeldi ki, beni iyileştiren dinginleştiren şey buydu.

 

 

 

Sabah uyandığımda hala onun kollarında olduğumu idrak etmiştim. "Kutay?" diye uykudan boğuklaşan sesle söyledim.

 

"Uyandın," diyerek saçlarımın arasını öptü. Yüzümü boynundan çektiğimde tabletten bir şeylere baktığını gördüm. "Saat kaç?" diye kısık sesle sordum. Bakışlarını tabletten çekti, bu sefer alnımı öptü. "On iki ve Pamir Valerria'nın yanında."

 

"Kahvaltı yaptınız mı?" diye sorduğumda redderek kafasını salladı, tableti komodine bıraktı. "Herkes yaptı, ama ben seni uyandırmaya kıyamadım beraber yaparız şimdi." Kollarımı boyununa doladım, daha sıkı sıkı sıkı sarıldım. "Bugün temas bağımlısıyız anlaşılan."

 

"Evet bağımlıyım ve sus." diye homburdandım. O ise sadece güldü istediğim teması vermişti, sırtıma ve belime dokunuyordu. "Gülüm, düğüne geç kalacağız, herkes kuaför berbere gitti. Kahvaltımızı yapalım, ben daha altın almaya gideceğim." dedi.

 

"Tamam, uyandım." Kollarımı boynundan çekerek karnın üzerine oturdum, gerneştim. "Pamir de gitti mi sizinkilerle?" kucağından indim çorbamı giymeye başladım. "Valerria gitti valla, bende itiraz etmedim daha hızlı hazırlanırız diye."

 

O yataktan kalktı, benim gibi gerneşmeye başladı. "Tuvalete giriyorum, gelirim hemen." şakağımın kenarından öptü. "Mutfaktayım," diyerek yatak odasından çıktı.

 

Hızlıca banyoya girdim, yüzümü yıkadım ve saçlarımı düzelttim ardından tuvalete girdim çıktım. Banyodan çıktıktan sonra komodinin üzerinde dün geceden kalma tepsiyi bardakları aldım, mutfağa doğru ilerledim.

 

Kutay kahvaltı hazırlamaya başlamıştı. Tepsiyi tezgaha koydum. "Yardım edeyim mi?" dediğimde tezgahta duran tabakları gösterdi. "Bunları masaya koyarsan iyi olur." Tezgahtaki tabakları mutfak masasına koymaya başladım, bir yandan çatal bıçak çıkarıyordum. Kutay çay demleyip menemen yapmaya başlamıştı.

 

Yapacak iş kalmayınca masaya oturdum, yanaklarımı avuçladım. "Menemen yapıyorum, yeriz demi?" diye sordu. Peynirden ağzıma atarken. "Yeriz yeriz, sıkıntı yok." dedim.

 

Yaklaşık 10 dakika sonra çay doldurmak için ocağa yaklaştım çay bardaklarına doldurdum, dikkatlice masaya koydum ve oturdum.

"Melemen hazır mı?" diye merakla sordum. Bir yandan topuzumdan çıkan saçlarla oynuyordum. Kutay menemeni yaparken duraksadı, yavaşça bana doğru döndü. "Melemen mi?" diye tuhaf bularak sormuştu.

 

Ellerimle ağzıma koydum, gözlerim hayretle bakıyordu. Bunu söylediğimde en son 6 yaşındaydım, ondan beridir menemenin adını söylemiyordum.

 

Yanaklarım kırmızı olmuştu, gözlerimi kaçırarak cevapladım, "İşte şeyden bahsediyorum," duraksadım cevabını bekledim ama cevap yoktı. Bıkkınlıkla ellerimi ağzımdan çektim, "Tamam!" diye yüksek sesle söyledim. Ellerimi masaya koydum, "Ben o kelimeyi söylemiyorum, dilim dönmüyor," diye utanarak itiraf ettim.

 

Hala bakamazken kısık bir gülümseme çıkmıştı dudaklarından. "Neden?" diye sorguladı. Bir tane salatalık attım, yavaşça streslice çiğnedim, ardından yuttum. "Bilmiyorum, çocukluğumdan beri öyle oldu hatta bir keresinde dalga geçilmişti, ondan beri söylemiyordum."

 

Menemen tavasını ocaktan aldı ve mutfak masasının ortasına koydu. Karşıma oturdu. "Ha melemen olmuş, ha menemen olmuş. Ne fark eder?" dedi. Kaygılı hissederek omuzlarım çökmüştü, yüzümde ufak bir neşe belirtisi yoktu.

 

Ekmeği böldü tabağımın kenarına koymuştu. "Rojdaan, hayatımın anlamı takma bu kadar." diye yumuşakça söyledi. Ekmekten kopardım ağzıma attım. "Nasıl takmayayım? Bir türlü dilim dönmedi. İlkokulda bir velet dalga geçmişti benimle." diye homburdandım.

 

"Ne demişti?"

 

Ekmekten tekrar böldüm ve menemenden aldım ağzıma attım, çiğnemeye başladım. "Öğretmen bize bir gün sormuştu, hafta sonu evinize ne yapıyorsunuz diye," yavaşça lokmamı yuttum. "Herkes anlattı, sıra bana geldi. Bizde her pazar ailecek çiftliğe gidiyorduk, babamda malum domatesli şeyden yapıyordu," peynir aldım çiğnemeye başladım.

 

Kutay bir yandan kahvaltısını yaparken pür dikkat karısını yani beni dinliyordu. Lokmamı yuttum, "İşte dilim dönmediği için melemen demiştim. Bir sarı kafa velet parmak işaret yaparak 'salak, salak!' diyerek gülmüştü," anlattıktan sonra gözlerimi devirdim.

 

Dirseklerini masaya koymuş, bir eliyle diğer elini kapatmıştı. Anlattıklarımı dinledikten sonra gülmeye başladı. "Yani sen ondan beridir söylemiyor musun?" dedi gülmesinin arasında. Utanarak elimi yüzüme kapattım. "Dalga geçme, çok utanıyorum çoook!" diye çekinerek söyledim.

 

Gülmesinin arasında öksürmüştü. "Ben sana gülmüyorum ki, veletin salaklığına gülüyorum." diye açıkladı. Ellerimi yüzümden çektim ve merakla baktım. "Seninle aynı yaşta sana 'salak' diyor. Öyle bir veletten ne bekliyorsun gülüm?"

 

Bocalayan ifade ile baktım. O halimi görünce daha da gülmüştüm. Tek kaşımı kaldırdım, "Ama hala söylemiyorum," dedim. Elimi tuttu, üstünü yavaşça okşadı. "Sen bana şunu söyle, Menemen Soğanlı mı olur, soğansız mı?"

 

"Soğanlı," dedim tereddütsüzce. Bir çok yerde öyle yapılırdı ve öyle alışmıştım. Onaylayan ifade ile elimin üstünü öptü, bıraktı. Ellerini birbirine çarparak "İşte gerçek menemen gurmesisin, konu kapandı. Ye hadi ye,"

 

Tebessümle kahvaltı yapmaya devam ettim. Bir yandan onda derin duygularla bakıyordum, böyle saçma bir anıyla dalga geçmemişti, belki de sevgi dediğimiz şey budur.

 

"Çayda iç, daha pansumanın yapacağız." dedi. Kahvaltı yapmaya devam ederken, "Of acıtır o şimdi," Kutay dudaklarıma peynir uzattı, ağzıma attım çiğnemeye başladım. "Acıtmaz ye hadi ye."

 

Kahvaltının ardından hemen düğün için hazırlanmaya başlamıştım. Fazla abartılı şeyler sevmediğimi için hafif bir makyaj yapmıştım. Bordo tek omuzlu saten elbise giymiştim, saçlarımı zaten kısaydı ufak bir fön çekmiştim sadece. Dudağımdaki rujun üstüne gloss sürerken yatak odasından tıkırtılar geliyordu, ben ise banyodaydım.

 

Hafifçe yana kayarak izlediğimde Kutay'ın hazırlandığını gördüm, parfüm sıkıyordu. Gloss'u sürmeyi bitirip banyodan çıktım. Kutay damatlığını giymiş, tam aynanın karşısında duruyordu. "Sen ciddi ciddi kız kardeşinin düğünün de damatlığını mı giydin?" dedim inanamayarak.

 

"Evet, neden buna takıldın?" dedi geniş geniş. Kapı aralığına yaslanmış canım kocamı hayretle izliyordum. "Kardeşini kim daha çok kıskanıyor yarışmasına katıldın ama rakibin abim ve kocam!" diyerek isyan ettim.

 

"Öyle bir yarışmamı varmış?" diye absürt şekilde sordu. Dudaklarımı birbirine bastırarak kafamı hafifçe yana sallandırdım. "Boşver, boşver. Hadi git altını al, bir saat kaldı düğüne."

 

"Pansumanın?"

 

"Akşam evdeyiz yaparız, sıkıntı yok." dedim. Kutay yanıma yaklaştı yanağımdan öptü, "Tamam hemen gidip geliyorum," dedikten sonra odadan çıktı. Gardırobun yanında ayırdığım taş detaylı bordo topuklu ayakkabı giydim ve gümüş clutch çantayı aldım dışarı çıktım.

 

Millet avluda çoktan toplanmıştı, aşağa kata indiğimde Avjin hanımın eleştiri bakışlarını yakalamıştım. Valerria'nın kucağındaki papyon takılmış Pamir baktığımda ifadem yumuşamıştı. "O ne tatlı olmuş öyle!" yanlarına yaklaşarak Pamir'i kucakladım, "Sende çok güzel olmuşsun Valerria."

 

"Sende öyle."

 

"Bence biraz açık olmuş," diye söyledi Avjin hanım. Sert bakışlarımı ona kaydırırken, "Valla giyimime kimseyi karıştırmam Avjin hanım teyzeciğim, o yüzden hiç tartışmayalım," diye zehirli sözlerimi söyledim. Ankaraya gitmeden önceki meseleler hala aklımdaydı. "Neyse oğlum beğendiyse söz düşmez," diye dişlerinin arasından söyledi.

 

"Haydi biz çıkalım davetliler gelmeden, sonuçta gelinin ailesiyiz," dedi Şerwan amca. Aklıma Kutay'ın altın almak için çıktığı gelmişti, "Kutay'ı beklesek, o altın almaya gitmişti de."

 

"Yenge, abim siz gidin dedi, beklersek yetişemeyiz çünkü," dedi Miran. Pamir'i kucağımda tutarken başka çarem yoktu, mecbur Avjin hanıma ve yanındaki yiğeni Nazo'ya katlanacaktım. "Tamam."

 

Arabalar kapının önündeydi, tahta kapıyı açarak hepimiz arabalar dağıldık.

 

Düğün salonun olduğu yere sorunsuz şekilde gelmeyi başarmıştık, burası Kutay'la benim düğün salonumuzdu, aklıma o anlar gelince garipsemiştim.

 

İçeriye girdiğimde etraf dolu değildi, annemlerle yengemle ve üvey babannemle selamlaşmıştık. "Kızım bu bebekte kimin?" diye merakla sordu annem. Şu an anlatacak ne halim ne gücüm vardı. "Sana sonra detaylıca anlatırım anne, olur mu?"

 

"Olur olur," diyerek öne eğildi, Pamir'i sevmeye başladı, "Amma pekte güzel maşallah, allah nazarlardan saklasın." yanağını yavaşça okşadı. "Amin, amin." Gözlerim etrafı taramıştı. "Abim nerde? Yengem? Lina?"

 

"Onlar uzak masadalar, abinin bir arkadaşı var onunla konuşuyor." dedi Pamir'e komik surat yaparken. Merakla arka masalara baktığımda onları görmüştüm, yengem abim ve Lina masada oturuyorlardı, adam ise arkası dönüktü. "İki dakika bebeği tut, abimle konuşmam gerekiyor anne," diyerek Pamir'i kucağına koydum.

 

Arka masalara yaklaşırken "Abi!" diye seslendim. Hemen duymadılar bu sefer daha fazla yaklaştım, "Abi," dedim hepsi bakışlarını bana çevirdi ama birinin bakışlarını görünce duraksadım bedenim sanki soğuk bir sus dökülmüş hissiyatini yaşıyordum.

 

Tufan Dağlıoğlu.

 

Bu adamın burda ne işi vardı, onu unutmuştum bile. Şaşkınlıkla yürümeye devam ederken tam yanlarında durdum, Tufanın bakışlarını üzerimde hissediyordum. "Abi seninle konuşacaktım da ben," dedim.

 

Abim ayağa kalktı, tam karşımda durdu, "Sonra konuşuruz, bu güzel günde gerek yok," dedi, altan alta uyardığını hissediyordum. Cevap veremeden eli ile beni gösterdi tanıtmaya başladı. "Müsaadenizle tanıştırayım kız kardeşim Rojdan Karaşah."

 

Ne tepki vereceğimi kestirememiştim, yüzüme en ufak gülümseme gelmiyordu. Abim bu seferde Tufanı gösterdi, "Bu da hem ortağım hemde dostum Tufan Dağlıoğlu," tanıttı. Tufan bozuntuya vermeden elini uzattı, "Tanıştığımıza memnun oldum, Rojdan hanım."

 

Eline dokundum, hafifçe sıktım. "Bende, bende Tufan Bey," diyerek bozuntuya vermedim. Bir an önce oradan ayrılmak istiyordum, daralmıştım. "Ben gideyim şimdi Kutay gelir, düğünden sonra konuşuruz abi," diye bahane buldum. Bu arada başımla yengemi de selamlamayı ihmal etmedim. "Tamam abim, sonra görüşürüz."

 

Hızlıca oradan uzaklaştım.

 

Bir saat geçerken çoktan Kutay gelmişti, aile masasında oturuyorduk, artık gelin ve damat giriş yapacaktı salona onları bekliyordu. Kutay'ın kulağına doğru eğildim, "Nasıl bir şey aldın?" diye fısıldadım. Kutay masanın üzerinde duran kadife kutuya baktı. "Merak etme kaliteli aldı kocan."

 

"Herkese öncelikle hoşgeldiniz," hazırsızlık yakalanarak Zulal'in sesini duymuştum. Yüzümü sahneye çevirdiğimde kuğu gibi güzel gelinlik olan elinde mikrofonuyla konuşan Zulali gördüm. "Sizi de buraya kadar yorduk maalesef," sözlerindeki alayclığı duyuyordum Kutay'a baktım, o de bilmiyor gibiydi.

 

"Hayatıma aldığım, sevdiğim ve değer verdiğim sevgili kocam Beritan Karaşah.." duraksadım alt dudağını içeriye çekerek yalamıştı ve elini karnına koydu. "Karnımda bebeği varken beni aldattı."

 

Pat, pat, pat.

 

Bütün videolar, fotoğraflar ekrana gelmeye başladı, bazıları yatakta selfiler bazıları o kadınla Beritanın eğlendiği videolardı. Kafamı başka yere çevirdiğimde Kutay'ın sesini duydum, "Senin etini kemiklerinden ayıracağım amına koyduğumun piçi," o kadar alçak, neredeyse fısıltı ile söylemiştik zar zor duymuştum ve sesinde karanlık ton vardı.

 

"Zulal, saçmalama!" aniden sahneye Beritan girdi, Zulal'in kolunu sımsıkı tuttu çekiştirmeye başladı. "Bunların hiçbiri doğru değil," Zulal'i çekiştirdikçe Zulal gülüyordu. "Kır dizin düş önüme!" diye emretti.

 

Bunu duyan sevgili kocam anlamadığım bir hızlı koşmaya başladı, Beritanın üzerine, ardından Baran, Miran..

 

 

Eveet bir bölümünü sonuna gelmiş bulunmaktayız, bölümlerimizi özlediniz mi?

 

Sizce Beritan ve Zulal'in akibeti ne olacak?

 

Rojdan ve Kutay'ın ilişkisini nasıl buldunuz? Yorumlarda buluşalım!!🤍🫶🏻

Bölüm : 17.05.2026 23:56 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...