
Yeni bölüme hoşgeldiniz. Oy vermeyi, yorun yapmayı unutmayın 🤍🦋🌙
İNSTAGRAM: MİYOZZAA
TİKTOK: MİOYZAA
24
Sabah'ın ilk ışıkları yatın içini aydınlatıyordu. Gözlerimi araladığımda yanağım Kutay'ın çıplak göğsüne değiyordu. Hafiften yataktan doğruldum ve onun uyuyan huzurlu suratına baktım. Yüzümde ister istemez sırıtış oluşmuştu. Usul uslu yataktan kalktım ve üstümü giyinmeye başladım.
Üstüme alelade kot şort ve beyaz bir crop top giydikten sonra yatın ön kısmına geçtim. Dışarıya çıktığımda rüzgâr saçlarıma doğru esmişti. Yat hafifçe sallanırken parçalı bulutlu havayı seyretmeye başladım.
Bir anda arkadan biri belimi sarmaya başladı ve kendi bedenine doğru bastırdı. Arkamda birini hissedince bir anlığına kalbim sığmayacakmış gibi hızlanmıştı ve omuzlarım gergince yukarıya kalkmıştı. "Karıcım," dedi, uykudan boğuklaşmış sesiyle.
Kutay'ın sesini duyunca hızlanan kalbim sakinleşmişti. Gerilen omuzlarım inmeye ayrıca ona yaslanmaya başladım. "Ödümü kopardın Kutay," diyerek mızmızlandım. Çenesini uysal bir hareketle omuzuma koydu. Karnımın üzerindeki eli karnımı okşadı. "Belki de korkutmak istemişimdir," sessizce kahkaha attı.
Elini üzerine elimi koydum. Damar çizgisini takip ederek elinin üstünü okşadım, "Çok haylazsın," diye mırıldandım. Onun bu hallerini seviyordum. Daha doğrusu onunla olmayı seviyordum çünkü ilişkimiz zehirli gibi görünse de o benim güvenli limanımdı.
"Bakayım eline," dedikten sonra elini elimden çekti. Yavaşça bileğimi kavradı ve yüzüğe bakmaya başladı, "Nasıl da yakıştı karıma," sesinde ufaktan gurur yankılanıyordu.
Bakışlarımı dün gece bana taktığı yüzüğü kaydırdım. "Önceki aldığın bilmem kaç karatlık yüzüğü hatırlıyor musun?" diye sordum. Eski günleri hatırlamaya başlarken derin bir iç geçirmiştim. O zamanlar her şey neredeyse aceleye gelmişti.
"Hatırlıyorum. Sen o zaman fazla bulmuştun yüzüğü," dedi esprili bir söyleyişle. Utanarak yavaşça başımı alçalttım. "Aslında aceleye geldi, birbirimizi tanımıyorduk." dedim. Dudakları tembelce omuzuma değdi. Aynı tembellikle buse kondurdu. "Aceleye getirmek zorunda değiliz gülüm. Sen ne istiyorsan o olsun," dediğinde ona doğru döndüm ve burnu burnuma değdi. "Sahiden mi?" diye sordum. Sesimdeki ve yüzümdeki o hevesi gizlemeye çalışıyordum.
"Sahiden ya, karım ne istiyorsa o."
Avuçlarımı birbirine bastırdım ve yanağımı yasladım. "O zaman sevdiklerimizin olduğu sahilde bir düğün istiyorum." pat diye söyledim. Biz en iyisini hak ediyorduk. Bunca yaşanandan sonra en iyisi bizim olmalıydı. Mutlulukla gözleri parlamıştı. "O zaman annem olmayacak," diye mırıldandı. Gülmemek için mücadele verirken avuçlarımı birbirinden ayırdım, "Yani o oğlunun düğünün gördü, olmasa da olur," dedim. Fazla sert konuşarak Kutay üzmek istemiyordum, sonuçta onun annesiydi. Kısa sarı saçlarımın tellerine ağır ağır parmağını geçirdi ve okşamaya başladı, "Önemli olan bizim mutluluğumuz." dedi. En başından beri sınır çizmeyi başarmıştı.
Ellerimi birbirine çarptım, "O zaman şöyle yaparız, aile büyüklerimiz olmaz. Sadece sevdiğimiz insanlar olur," gözlerimi yukarıya kaldırdım ve düşünmeye başladım, "Bengi olur, Baran olur," duraksadım bu defa da aklıma Zulal, Miran ve Valerria, abim ve yengem gelmişti, "Zulal olur, Miran, Valerria ve abimle İnci yengem de olur." diyerek ekledim.
Abimde bahsettikten sonra Kutay'ın yüzü belirgin şekilde düşmüştü. Yukarıya bakan gözlerimi indirdim. "Sakın abime laf etme. Siz artık barıştınız hem Yengem ve Lina da var." İtirazlarını şimdiden bastırdım. Bedenini bedenime daha da bastırarak nefesimin kesilmesine ve gözlerimin kapanmasına sebep oldu, "Tamam tamam sustum," dedikten sonra alnımı alnına dayadı.
Artık sıcak nefesi tenime değiyordu. Bedenim gevşeyerek ona teslim olmuştu ama zihnim hala inatlaşmak istiyordu, "Aferin, böyle adam ol," dedim dayanamadan. Göğsünden ufak bir kıkırdama yankılandı, "Otuz üç yıllık hayatımda beni adam eden tek kadınsın. Sayende oldu." diye fısıldadı.
Zihnimin itirazını susturmak için burnuma ufak bir öpücük kondurdu. "Yapma. Benim sana şu an kızmam gerekiyor," çaresiz sesle söyledim. Burnumu ardı kesilmeksizin öpmeye başladı, "Yooo, nerden çıktı bu," dedi itiraz ederek. Elleri belimden karnıma kaydı ve gıdıklamaya başladı. Başta hemen kahkaha atmaya başladım sonrasında gözlerimi açtım ve alnımı alnından çektim, "Napıyorsun Kutay! Dur, dur..." kahkahalarımın ardı kesilmedi, konuşurken bile kahkaha atıyordum.
"Karımın beni azarlamamasını sağlıyorum," diyerek daha fazla gıdıklamaya başladı. Geri çekilmeye çalıştığım da daha çok kendine çekti, "Amaaa dur, çoook gıdıklandım," dedim abartılı şekilde. Gıdıklamaya devam ederken boynuma kaçamak öpücükler kondurdu, "Olmaazz!" dedi.
Bengi Karaşah.
"Anne sus artık yeter. Koskoca kız oldum, kendi kararımı verebilirim!" diye bağırdığımda öfkeden deliye dönmüştüm zira Annem ve babam dünden beri Baranla ayrılmam için baskı yapıyordu abimin Zulali aldatması yüzünden. Kolumu sıkıca kavradı. Tırnakları tenime batarken sarsamaya başladı, "Kızım sen salak mısın," diye bağırdı. Daha çok sarsamaya başladı, "O kız yüzünden biz sokağa bile çıkamıyoruz, sen abisiylesin! Sen aklını peynir ekmekle- "
"ABİM ZULALİ ALDATTI!" diyerek annemi bastırdım amma velakin suratımda bir sızı hissetmiştim... Bir tokat, bir acı. Kafam yana savrulurken şok ve hayal kırıklığıyla göz ucuyla baktım, Kolumu aniden bırakırken bedenim tekrar sarsılmıştı. Tokadından dolayı açık elini gösterirken, "Sen benim başıma doğrucu mu olacaksın ha!? Utanmaz arsız!" diye bağırdı.
"Önce Serhat dedin, işçi oğlanla nişanladık, şimdi bu mu çıktı?" dedi öfkeyle. Kolumu tekrar kavramaya çalışırken onu engellemek için geriye çekildim, "Dokunma bana, bırak," dedim titreyen sesimle. Gözyaşlarım bir sel misali akmaya başladı. Parmağını kaldırdı, "Aklını başına topla o halde. Yoksa yemin ediyorum evlendiririm seni,"
Sözlerinin her biri kulağımda yük misali yankılanırken gözyaşları akan gözlerimi anneme çevirdim. Bu bir rüya hatta kâbus olmalıydı. Bir insan kızının mutsuz olacağını bile bile nasıl böyle bir şey yapmakla tehdit ederdi.
Başımı şiddetle sallamaya başladım. Adımlarım geriye giderken, "Yo, yo, yo... Hayır..." dedim inanamayarak. Annemin ifadesi ise nötrü kalmıştı. "Ben diyeceğimi dedim, gerisi senin bileceğin iş," dedi taviz vermeden. Ona bir adım yaklaşıyordum. Konuşmak, onu yumuşatmaya çalışacaktım. O ise gitmeyi seçmişti, odamdan öylece çıkıp gitmişti.
Dizlerimi hissetmiyordum, o an bir hissizlik gelmişti. Yeni yürümeyi öğrenen bir çocuk gibi yere düştüm. Ellerim sıkıca yumruk olmuştu, yerde kalakalmıştım. Gözyaşlarım kontrolsüzce akarken omuzlarım tüy kadar titriyordu.
Barandan nasıl ayrılacaktım? O benim canımın ta içindeydi. Onunla gözlerimi açmamıştım bu fani dünyaya ama onunla kapatmak istiyordum. Şimdi ise canımdan bir parça koparmamı istiyorlardı.
Komodinin üzerinde duran telefonum aniden titremeye başladı. Tutmayan dizlerimle sürünerek oraya yaklaştım. Telefonumu elime aldığımda nefesim kesilir gibi olmuştu. Çünkü Baran arıyordu. Telefonu yere bıraktım ve iki elimle gözyaşı ile ıslanan yanaklarımı sildim. Burnum da çektim, çünkü ağladığım belli olmasın istiyordum. Telefonu tekrar alırken açtım, "Alo Baran," dedim.
"Kelebeğim nasılsın? Evde misin?" sesi her zamanki gibi yumuşak hatta neşeli geliyordu. Bu bile beni gülümsemeye yetmişti. "Kelebek mi? Kelebeklerin ömrü kısa olur, deme öyle," dediğimde kahkahasını içtenlikle duydum. Kalbimi sızlatıyordu.
"Emredersiniz. Daha tatlı hitap şekli bulurum."
"Bul, bul."
"Sen onu boş ver de evde misin?" diye tekrar sordu. Yatağa yaslandım. Gergince nefes aldım. "Evet evdeyim, neden sordun?" dedim. Baran'ın ses memnun gelmeye başladı, "Dışarıya bak bakalım, kim varmış." dedi heyecanla. Aniden atağa geçtim sırtım dikleşti, tutmayan dizlerim bir anda yerden kaldırmıştı, "Bir saniye bakıyorum," derken boy aynasına yaklaştım. Ağlamamın belli olup olmadığına bakıyordum.
"Herhalde benim için süsleniyorsun," diye tatmin olarak söyledi. Sesini duyunca duraksadım, "Sayılır," diye mırıldandım. Aynada saçlarımı düzelttim, yanaklarımı tekrar ve tekrar sildim. Sadece yüzümde tebessüm kalmıştı.
Pencereye yaklaşarak perdeyi araladığımda onu elinde papatya buketiyle gördüm. Kalbim daha neye dayanacaktı, ona nasıl söyleyecektim? Aklımdan bir sürü düşünce geçiyordu. Perdeyi tamamen açarken o da merdiveni pencereye dayadı ve çıkmaya başladı.
Pencere hizasına geldiğinde camı tıklatmaya başladı, "Şşş, pencere gülü açsana görelim senin gül yüzünü," dedi şakacı tavrı ile. Gözlerim şimdiden dolmaya başlamıştı. Ellerimin titrediğini belli etmemek için hızlıca pencereyi açtım, "Baran, hoş geldin," diyerek geri çekildim, "İçeriye gel." dedim.
Baran sessizce içeriye girmeye başladı. Ben ise başımı yere eğmiş yumruklarımı sıkmıştı. Papatya buketini bana doğru uzattı, "Geçen bıraktın bu seferde bırakmazsın, değil mi?" dedi hevesle. Onunla kısa süre önce barışmıştık.
Yumruğumu yavaşça açtım ve sessizce papatya buketini aldım. Garip tavrımı anlamadan kollarımdan tuttu kendine çekti. Kolumdaki keskin acıyla irkildim. "Bengi," bu sefer sesi endişeliydi. Hafifçe geri çekildi, "Ne oldu koluna? Canını mı yaktım?"
Başımı kaldırdı, gözlerimiz birbirine değdi, "Yok, yani senlik değil, yani.." sözlerimin devamını getiremedim, ne diyeceğimi bile kestiremiyordu. Sabrı bitmiş olacak ki tişörtümü sıyırmaya başladı, "Baran, du-"sözümü tamamlayamadım. Kolumdaki tırnak izleri artık görünüyordu.
Her daim ponçik, esprili olan Baran'ın yüz ifadesi ilk kez sertleşmeye hatta karanlıklaşmaya başladı. Kaşlarını o kadar indirmişti ki genç yaşına rağmen çizgilerini görüyordum. "Bunu. Sana. Kim. Yaptı," diye vurgulayarak söyledi. Çenesi sıkılmıştı.
Durumu açıklamam her şeyi daha beter hale getirecekti. Keskin bir nefes verdim, "Benim tenim hassas. Banyo da kolumu tutarken tırnaklarımı yanlışlıkla etime geçirdim." diye yalan söyledim.
"SANA BUNU KİM YAPTI DEDİM!?"
Sesini gürlüğünden dolayı avucumu dudaklarını bastırdım, "Sus," dedim nefes nefese. Göğüsüm daralmaya başlamıştı, bedenim artık bu yükü kaldırmıyordu, "Annem yaptı," diye sertçe itiraz ettim. Hala nefes nefeseydim.
Kızgın ve karanlık yüz ifadesi sözlerim üzerine değişiklik göstermişti. İçim içime sığmıyorken nasıl anlatacağımı bile bilmiyordum. Elimdeki papatya buketi elimden kaydı yere düştü. Bakışlarımı kaçırmaya başladı. "A-annem beni evlendirmek istiyor,"
Kızgın ifadesi aniden karmakarışık bir hal almıştı, kahve gözlerindeki o hüsran gözle görülür şekildeydi. Kolumu bir çırpıda çekti ve dudaklarının üstüne bastırdığım elimi de çekmiş oldu. "Evlendirmek mi?" sesi kızgın geliyordu, yüz ifadesiyle tam bir tezat oluşturmuştu. Nefesim boğazıma kaçarken dudaklarımın iç kısmını utançla ısırdım. "Senden ayrılmazsam öyle yapacağını söyledi,"
Hüsrana uğramış halde ellerini sıkıca saçlarına geçirdi. Sımsıkı saç tellerini sıkmaya başladı, "Ne diyorsun? Ayrılmak ne demek lan? EVLENDİRMEK NE DEMEK LAN?" her sözü ağzında bir zehir gibi çıkıyordu. Zira bu sözler ikimiz içinde zaten zehirdi. Hayatımı mahvedecek zehir.
Parmak uçlarımı birbirine bastırdım ve dudaklarıma koydum, "Baran, Allah için sakin ol. Bak bir süre ayrılmış gibi rol yaparız olur biter," dedim. Sesimdeki o sakladığım acı ve kırgınlık yavaş yavaş gün yüzüne çıkıyordu. Odanın içinde dört dönmeye başlamıştı, bir o yana bir bu yana yürüyordu, "Senle ben," hüsran dolu bakışlarını üstüme dikti.
"Ayrılsak, yine sana birini bulmayacakları ne malum," dedi.
"Denemek zorundayız, başka çare yok!" dedim.
"VAR!" dedi.
Birdenbire hiddetlendiğinde hayrete düşerek geri adım attım. Güçlü elleri boşluğa düşmeden kollarımdan tutmuştu ve olduğum yere mıhlamıştı, "Ben sensiz nasıl yaşarım? İnsan nefes almadan yaşayamaz.. Sen benim her sabah uyandığımda aldığım nefesimsin, her sabah uyandığımda şükretme sebebimsin. Şimdi söyle bunun çaresi ne?"
Omuzlarım yavaşça çöktü, bedenimi ister istemez ona yasladığım zaman alnın alnıma karalı şekilde bastırdı, "Baran," dedim cılız sesimle. Sıkıca sardığı kollarımdan elini yavaşça gevşetti. Nefesi yüzüme ılık ılık çarparken konuşmaya başladı, "Gel kaçalım gidelim. Bizim aşkımızın önüne kimsecikler düşmesin ne senin abinin ne de benim kardeşimin ilişkisi." diye fısıldadı.
Kalbim yerinden fırlayacak kadar hızlı atıyordu. Buna nasıl cevap verebilirdim? Telli duvaklı gelin olmak vardı, bir de aşkımı seçmek vardı. Ama her türlü o iki yolunda dikeni vardı. Hangisini seçmeliydim?
Rojdan Karaşah
Kahvaltını ardın Kutay'la beraber kendimizi İtalya sokaklarına atmıştık. Herhangi bir planımız yoktu. Sadece sokaklarda öylece geziyorduk. İtalya'nın sıcak ama bir o kadar serin havasından dolayı beyaz elbisemin eteği rüzgârdan hafifçe uçuşuyordu. "O kadar İtalya'ya geldik, amansızca geziyoruz etrafta," diye mırıldandım.
"İlk gün böyle olur, yarın gezeriz," dedi. Düz kaldırıma bakarken bakışlarını bana dikti, "Sahilde gidelim, yüzmek istiyorum," diye ekledim. Bıyığının altından hafifçe gülümsedi. "Emriniz olur hanımağam," diye memnun şekilde söyledi. Sinirle adımlarımı yavaşlattım, "Ben hanımağa değilim," diye vurgulayarak karşılık verdim. Adımlarını dingin bir şekilde durdu, bakışlarını üzerimden hiç çekmedi, "Ee, bir ağayla evleniyorsun, sen hanımağa olacaksın," dedi. Bilerek gıcık etmek istediğinin farkındayım VE BAŞARIYORDU.
"Ben seçmedim ağa karısı olmayı, tamam mı?!" hiddetle karşı çıkmıştı. O an aklıma sadece geçmiş geliyordu. Adımlarını iyice duraklattı, elimi tutarken bana doğru döndü. "Önceden seçmedin ama şimdi seçiyorsun hatırlatırım," diyerek anlamlı anlamlı göz kırptı. Keyif aldığı her hâlinden barizdi.
Ona inat olsun diye onun damarına basacak bir şey yapmak istiyordum. Amaçsızca İtalya'nın ara sokağını gözden geçirmeye başladım. Kutay'ın keyfi giderek fazlalaşırken, "Boşuna bakma, burada yapacak bir şey yok," dedi. Ellerini pantolonun cebine soktu.
Gıcık oldukça sinirlerim daha çok geriliyordu. Keskin ve katı bakışlarımı ona diktim, "Evet yok," dedim üstüne basa basa. Kollarımı usulca kendime doladım, "Ama ben belki seni nikah masasında terk ederim," sözler hesapsız, düşünülmeden dudaklarımdan dökülmüştü. Asıl amacım can yakmak değildi, damarına basmaktı.
Keyfi yüzü birdenbire fırtınalı ifadeye bürünmüştü, "Rojdaan," dedi uyarıcı tonda. Sessizliğimi korudum. Başımı hep dik tuttum ve ona asla bakmadım. Kolumu bir hışınla tuttu, aramızda hiç mesafe bırakmadı, "Sen ciddi misin yoksa beni mi sınıyorsun? Çıldırtma.."
Sözlerini tamamlamasına izin vermeden konuşmaya başladım, "Sende her şeyi ciddiye alıyorsun," dedim. Gülmemek için üst dudağımı ısırdım. Kısa saçlarımın arasına dudaklarını bastırdı, "Nasıl ciddiye almayayım, yaptığın şaka mı?" dedi isyan edercesine. İfadesi hafifçe yumuşarken ona yaslanmaya başladım.
"O zaman sende hanımağa şakaları yapma bana," dedim.
"Tamam yapmayacağım hanımağa," dedi.
"Yaaa Kutay!" hayal kırıklığıyla kara gözlerinin içine baktım. Onun ise ifadesi yumuşamıştı. Diğer kolu ile yavaşça sarmaladı. Sanki ezberlemiş gibi başımı göğsüne yasladım. "Kutay sana kurban olsun," dedi.
Yanaklarım kızarmaya başlamıştı. Her iki yanağımda adeta allık sürmüş gibi görünüyorlardı. "Utandırma beni, zaten sokak ortasındayız," dedim. Gözlerim sokağın sonunda duran seyyar satıcı dondurmacıya takılmıştı.
Çenesini başımın üstüne koydu. Böylelikle kolumu kavrayan elini de çekmiş oldu ve ona tamamen yaslanmamı sağladı. "Sayende, ille kavga damarın tutuyor," dedi. Gözlerimi seyyar satıcıdan ayırmazken usulca geriye doğru çekildim. "Yine ne oldu?"
"Dondurma yiyelim," ağzım sulanırken sertçe yutkundum. Kutay baktığım yöne bakınca kafasını onaylarcasına salladım, "Alalım gülüm." tekrar el ele tutuştuk sokağın sonuna kadar yürüdük. Satıcı bizi görünce elini açarak, "Benvenuti! (Hoş geldiniz!)" dedi güler yüzüyle.
Nezaketen hafifçe gülümsedim, "Grazie! (Teşekkür ederim)" dedim aynı neşeyle. Dondurmalarda göz gezdirirken Kutay arkamda sırtımı yavaşça okşuyordu, "Sen hangisinden yiyeceksin?" diye sordum. Fazla seçenek olduğu için karar veremiyordum.
"Ben yemeyeceğim." dedi.
"Nedeeen?" merakla sordum.
"Boğazım ağrır, kalsın." dedi.
"Hmm," düşünceli halde mırıldandım. Parmağımla vanilyalı ve çikolatalı dondurmayı gösterdim. "Vaniglia e cioccolato in coppetta, per favore. (Vanilya ve çikolata. Kapta lütfen.)" diyerek siparişimi verdim. Satıcı adam dondurmayı hazırlamaya başladı, " "Quante palline? (Kaç top?)"
"Una di vaniglia e una di cioccolato. (Bir vanilya, bir çikolata.)" diye yanıtladım. Satıcı adam kapta dondurmaları hazırlarken Kutay cebinden cüzdanın çıkardı bahşiş ve dondurma fiyatına uygun camlı tezgâha parayı koydu.
Satıcı adam kapta duran dondurmayı uzattığında hızlıca aldım, "Buon appetito! (Afiyet olsun)" gülümserken söyledi. Teşekkür edercesine başımı aşağı yukarı yavaşça salladım.
Kolunu yavaşça omuzlarıma doladı ve yürümeye devam ettik, ana yola doğru çıkıyorduk. "Sen ne kadar akıcı İtalyanca konuşuyorsun öyle," diye överek söyledi. Dondurmadan yerken ona bakışlarımı diktim, "Ergenken hep dil çalışırdım. Akşam yemeğinden sonra odama çekilir her gün dil çalışırdım." diyerek açıkladım.
Gözleri gururla parlarken dudakları hafifçe yukarı kalkmıştı, "Neden çalışıyordun ki?" merakla sordu. İtalya'nın ana caddesine çıkarken yakından gelen müzik sesi kulaklarımızı kabarttı, "Çünkü bir gün üniversiteye gidersem lazım olur diye düşündüm," kendi söylediğimi idrak edince gözlerim uzaklara daldı. Gülümsemem usulca solmaya başladı. Derin, kederli iç çektim, "Gerçi artık öyle bir ihtimal yok,"
Mardin'e ilk gelen Rojdan'la şu anki aynı değildi. Her şey çok değişmişti. Evlilik, düşman derken bin bir emekle gittiğim üniversite sadece hayal olarak kalmıştı. İçimdeki o ukde, o yarımlık belki de hiç geçmeyecekti.
Kutay oldukça yavaş şekilde kolumu okşadı. Okşarken dokunuşunda ufaktan destek hissettirmişti. "Nereden biliyorsun ihtimal olmadığını," adımlarımı duraksattı. İki eli ile omuzlarımı kavradı ve kendine çevirdi, "Hiçbir şey için geç değil," derken alnımdan öptü.
Başta sözlerini idrak edemedim. Kaşlarım istemsiz halde yukarıya çıktı. "Bu ne demek oluyor Kutay?" idrak edemeyerek sordum. O an neyi kastettiğini sezememiştim kederden.
Omuzlarımı hafifçe sarstı. İfadesi hevesli hale geldiğinde "Düğünden sonra öğrenirsin," dedi. Daha fazla konuyu uzatmayarak elimi tuttu yürümeye devam ettim. Afallamış aynı zamanda sersemlemiştim. Elimde dondurma kabıyla beraber onun yürüme ritmine ayak uydurdum. "Açık, açık konuşsan olmaz m? Yoksa Ankara'ya mı taşınıyoruz?" aklıma gelen ve istediğim şeyi söyleyivermiştim.
"Düğündeen sonraa öğrenirsin," dedi. Her kelimesini bilerek uzatarak söylüyordu. Sürprizini daha merak ettirmek istiyordu. Ağzımın için sıkıntılı şekilde hava doldurdum, ardından yavaşça verdim, "Ne kadar inat bir adamsın sen!"
"Karımdan öğrendim," dedi inatla. Gözlerimi kısarak ona kötü kötü baktım, "Aşk olsun," diye mırıldandım. Daha fazla konuşup inatçı olduğumu kanıtlamamak için iç yanağımı ısırdım. "Olsun, olsun," diye neşeyle söyledi. Sadece gözlerimi devirmekle yetindim.
Müzik sesi daha yakından gelmişti. Sokakta şarkı söyleyen sokak şarkıcılarına rastladık. İtalyanca kulağa hoş gelen bir şarkıydı, melodisi yavaş hatta romantikti. İkimizde duraksadık ve izlemeye başladık. Kutay açık gitar çantasına biraz para attı.
Onun elini bırakarak sıcak havadan etkilenerek birazda olsa erimiş dondurmayı yemeye devam ettim. Elini karnımın üstüne koyarak önünde olmamı sağladı. Dondurmadan kaşıkladım onun dudağına uzattım, "Tadına bak bakalım," dedim.
Kaşıkta duran dondurmayı yedikten sonra, "Güzel de erimiş," mırıldandı. Sokak sanatçılarını izlerken gülümsedim, "Beni çok lafa tuttun," diyerek mızmızlandım. Kıkırdama sesi kulaklarımı doldururken gülüşüm genişledi, "İnatçılığından olmasın o,"
"Off tamam tamam," istemeyerekte olsa kabul etmiştim. Şarkıyı dinlemeye devam ederken gözlerim başka ara caddedeki dövmeciye takılmıştı. Vaktinde Kutay'ın söylediği sözler aklıma gelmişti. Adımı dövme yaptırmak istememesi. O gün çok yumuşak davrandığımı fark etmeme sağlamıştı.
O beni bu kadar seviyorsa, değer veriyorsa koşulsuz yaptırmalıydı. Hem onun önceki karısıydım hem de müstakbel karısı.
Öfkeli gözlerimle omuzlarımı üstünden ona baktım. Sessizliğimiz uzadıça daha çok kinlendiğimi hissediyordum. "Kutay," hoşnutsuz sesim sonunda çıkmıştı. Sesimdeki o kinci ve hoşnutsuz sesi duyunca bakışlarını kaydırdı, "Sen beni seviyor musun?" diye aniden sordum.
Soruma hazırlıksız yakalanan Kutay'ın rengi solmuştu. Aldığı nefes boğazına kaçarak öksürdü, "Bu nasıl soru? Tabi ki seviyorum," dedi. Bedenimi ona doğru çevirdim. Alt dudağımda kalan dondurmayı yalayarak sildim. "O zaman dövme yaptıracaksın, yürü." diye emrivaki konuşum.
"Tövbe estağfurullah, nerden çıktı bu?" dedi şaşırarak
"Geliyor musun, gelmiyor musun? Son kez soruyorum." dedim eminlikle.
Sesimdeki keskin ve taviz vermeyen tınıyı duyunca rengi daha da soldu. Şekilden şekil girerken gayretle yutkunmaya çalıştı. "Kabul kabul, geliyorum." dediğinde sesi cılız ve korku dolu geliyordu kulağa.
Kinci ve taviz vermeyen yüz ifadem sözleriyle beraber yumuşadı. Otuz iki diş gülümseyerek parmaklarını parmaklarıma geçirdim. "Gel, gel gidelim," diyerek onu peşimden sürüklemeye başladı. İçimi tarif edilmez bir mutluluk sarmıştı.
Koskoca adamı peşimden sürüklerken hiç utanmıyordum aksine otuz iki diş gülüşüm ve kızaran yanaklarımla çok mutluydum.
Dövmeciye vardığımızda artık Kutay o dövme koltuğunda oturuyordu. Sol elinin üzerine büyük harfle 'R' dövme yaptırıyordu. Ayrıyeten o R harfine gül desenleri eklenmişti. Kolunu tutarak sözde ona destek oluyordum o ise sakindi.
"Çok güzel olacak. Çok." dedim.
"Olacak tabii senin baş harfin, ama dövmeyi yaptırdıktan sonra seninle bir yere gitmek istiyorum." dedi. Sağ avucu ile yanağımı hafifçe okşadı. Onun dokunuşuna teslim olurken masumca gülümsedim. Yanağımı onun avucuna sürttüm. "Nereye gideceğiz?" yumuşak sesle sordum.
"Gelinlik bakmaya," dedi. Onun dokunuşuyla kapanan gözlerim yerinden fırlayacakmışçasına aniden açıldı. "NE!" sesim dükkânın içinde yankılanmıştı. Hiçbir şey anlamayan dövmeci dahi başını dövmeden kaldırıp bakmıştı.
"Ee, her şey karşılıklıdır Rojdan Hanım," dedi bilirkişi tavırları ile. Daha nasıl bir gelinlik giyeceğime bile karar vermemiştim, hatta bakmamıştım bile. Paniklemeye başladığım esnada elimi onun kolundan çektim. Belime koyarak kendi etrafımda yürümeye başladım.
"Ben daha gelinlik bakmadım, nasıl seçeceğim," kendi kendime panikle mırıldandım. Paniğimi gören dövmeci Kutay'a sorular yöneltmeye başladı, "Is everything okay, buddy? (Her şey yolunda mı dostum?)"
Kutay yavaşça başını aşağa yukarı salladı, "Yeah, everything's okay. We're going to look at wedding dresses, and she's a bit stressed about it. (Evet, her şey yolunda. Gelinlik bakmaya gideceğiz ve o bu konuda biraz stresli)" diyerek duruma açıklık getirdi. Dövmeci Kutay'ın ikna edici tavrını görünce işine devam etti.
Hala bir o yana bir bu yana giden ben düşüncelere çoktan dalmıştım. Nasıl bir gelinlik seçecektim? Duvağım nasıl olacaktı veyahut hangi modeli beğenebilirdim? Bütün düşüncelere zihnimin köşesinde gezerken duraksadım omuzumda askılı duran çantama dokundum. Hızlıca fermuarını açtım ve içini kurcalamaya başladım. "Ne yapıyorsun, Rojdan?" diye sordu.
"Telefonumu arıyorum, gelinlik modeli seçeceğim," dedim. Telaşla aramaya devam ederken o konuşmaya devam etti, "Telefonun almadın ki, hatta yattan çıkarken bugün ikimize özel olsun dedin," diyerek hatırlattı. Kahretsin ki en önemli günde almayacağım tutmuştu.
Dövme koltuğuna yaklaştım ve elimi uzattım, "Telefonun versene senden bakayım," dedim. Kutay elini cebine atmaya bile uğraşmadan elimi tuttu ve eklemim öpücük kondurdu, "Bende almamıştım." dediğinde daha panik oldum.
Elimi hızlıca çektim. Öfkeli ve panikle nefesim hızlanmıştı, "Nasıl olacak şimdi? YA KÖTÜ GELİNLİK SEÇERSEM!?" ellerim yanlarımda yumruk haline gelmişti. Kalbim heyecandan bedenimden çıkacakmış gibi hızlı atıyordu.
Tebessüm ederek yumruk olan elime dokundu. Yumruğu yavaşça açtı. "Sen hiç kötü seçim yapar mısın, ha? Sen en güzellerine layıksın benim güzel incim," dedi. Gözlerim duyguyla parladı. Başımı yavaşça yana kaydırdım, "Yaaaa Kutaaay!" diye yumuşakça söyledim. Hızlı çarpan kalbim sevgiyle dinginlemişti.
Dövmenin yapılışı bittikten sonra vakit kaybetmeden gelinlik dükkanına gitmiştik. Başta görevli bizi karşılamıştı. Kutay bekleme koltuklarına otururken bende gelinlik seçmeye başladım.
İlk gelinlik kabarık, tüllü ve dantelliydi. İkincisi nispeten sade, etek inci detaylı olandı. Üçüncü olarak straplez kesimli, korse detaylı ve vücuda oturan, düz etekliydi.
Gelinliklerle beraber kabine girdim. İlkini hızlıca denedim ve kabinden çıktım. Podyumda durduğum esnada Kutay'ın bakışlarını üzerimde hissetim, "Nasıl olmuşum?" dedim tereddütle. Gelinlikten hala emin değildim. Yavaşça eteğin bel kısmını okşadım.
Heyecandan gözbebeklerinin büyümüştü. Kanepeden ayaklandı, podyuma yaklaştı, "Bebek gibi olmuşsun," diye gururla söyledi. Ellerimi yavaşça avuçlarının içine aldı. Omuzumu kararsızlıkla silerken, "Emin değilim, önceki gelinliğime benziyor," dedim.
Başparmağı ile avucumu okşadı, "Bu senin için sorun mu?" diye tereddütle sordu. Bu benim için sorundu. Çünkü eski anılarımı hatırlatıyordu, vurulma ve kanlar içinde olduğum anı. Aklıma o anılar gelince gözlerim boşluğa dalmıştı, "Vurulma anım aklıma geliyor. Kanlı gelinliğim aklıma geliyor." derin sesle söyledim.
Dudaklarını alnıma bastırdığında dalgınlığım kesilmişti. Öptükten sonra geri çekildi ve suratıma baktı, "Artık kan yok. İstediğin gelinliği giyersin, kimse düğünümüzü mahvedemez," sesi kadifemsi, güven veren tonda idi.
Bir kadın, sevdiği adamın o kadifemsi sesini duyunca yumuşardı zira bende de öyle olmuştu. Avucunu usulca okşadım, "O zaman ben bunu istemiyorum. Geçmişi geçmişte bırakmak, bir daha da açmak istemiyorum."
"O zaman diğerini dene, vaktimiz bol." dedi. Tebessüm ederek ellerini bıraktım. Kabine doğru ilerlerken omuzun üzerinde ona kısa, naif, hoşgörülü bakış attım.
Kabine girdiğimde asılı duran iki gelinliğe baktım. İkisi arasında seçim yapmak istiyordum çünkü hava sıcaktı bedenim iki gelinliği giyecek kadar dayanıklı değildi, yorgundum.
Üçüncü gelinlikte karar kıldıktan sonra üzerime giydim ve hemencecik kabinden çıktım. Podyuma yürürken tekrar Kutay'ın bakışlarını üzerimde hissettim. "Ne bakıyorsun?" dedim imalı şekilde.
"Ceylanıma bakıyorum," zevkle söyledi.
Podyuma çıktıktan sonra karşısına dikilmiştim. Kanepeye rahatça yayılmış ve bacaklarını iki yana açmıştı. "Eh, bak bakalım olmuş mu," kendi etrafımda döndüm ve durdum. Yine ayağa kalktı, podyuma çıktı.
Önüme düşen sarı saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdı, "Senin içine sindiyse olmuştur," üzerimdeki gelinliğe baktım ve korse kısmında imi gezdirdim, "Sanki bir şey eksik," diye mırıldandım.
Bir adım çekilerek tekrar süzdü, "Buldum," dediğinde başımı kaldırdım, ona baktım. Görevliye yaklaşırken ondan bakışlarımı hiç kesmedim. Fısıldayarak bir şeyler konuştular ardından görevli arka tarafa gitti.
"Ne haltlar yiyorsun sen?" fısıldayarak konuştum. Kafasını çevirdi, kara gözleri ela gözlerime kilitlendi. "Şşş, bekle," parmağını dudaklarına bastırdı.
Görevli kadın kollarının arasında uzun bir tül duvakla birlikte çıktı. Kutay'ın kollarına bıraktı. Bedenin çevirerek, "İşte eksik ve star parça," dedi. Dingin adımlarla yaklaştı, tam karşımda durdu.
Yüzümde sıcak bir gülümseme vardı. Gözlerim sevinçle parlıyordu, kalbim kuş gibi hafif hissediyordu. Dünyadaki en güzel günlerimden biriydi.
"Hep uzun duvağım olsun istemişimdir," diye itiraf ettim. Uzun duvağı açarak başımın üstüne tülü kapatmıştı. Kalçalarımda güçlü bir dokunuş hisettiğimde nefesim titremişti. "Gelinim duvağını açacağım," diye boğuk sesle fısıldadı.
Dengemi korumak için ellerimi omuzlarına koydum ve sıkıca bastırdım, "Şimdi mi?" bastırmaya çalıştığım heyecanla sordum.
Birdenbire duvağına altına girdi. Artık göz gözeydik, aramızda hiç mesafe yoktu. Öpmeye yeltensem hemencecik öpebilirdim. "Şimdi değil, alçalan sesiyle söyledi. Dudaklarını kulağımda hissettiğimde gözlerimi sıkıca kapattım, "Ama en kısa zamanda açacağım," dedi.
Ateş misali yanan tenime kuruyan dudaklarını bastırdı. Uzun uzun buse kondurdu. Hareketleri bilerek yavaş ve kasıtlıydı. "Yapma, dışardayız," dedim nefes nefese.
"Ne fark eder? Her yerde öperim."
Dudakları boynumda oyalandıktan sonra hafifçe geri çekildiğini hissetim. Kalçalarımda olan dokunuşu hala güçlü ve taviz vermeyen türdendi. "Aç o güzel gözlerini. Göreyim o güzel gözlerini,"
"Öpersin," dedim.
"Öpmem," dedi.
"Yalancı," dedim ve kıkırdadım. O da kıkırdamıştı, "Nasıl da biliyor beni," yumuşakça burnuma dokundu ve okşadı. "Dur, yapma.." fısıldadım pürüzleşen sesle. İtirazlarımı umursamadan okşamaya devam etti.
"O zaman gözlerini aç," derken parmağı dudaklarım kaydı. Alt dudağımı kasıtlı halde yavaş okşadı. "Çok inatsın," pes ederek gözlerimi açtım. "Ha, şükür," dedi.
"Şu an ne haldeyiz farkında mısın Kutay?" diye fısıldadım. Etrafıma göz gezdirdiğime tülün önünde görüyordum. Kimse yoktu, koskoca dükkânda yalnız kalmıştık, resmen utançtan yerin dibine girseydim iyiydi. Onca insan aniden bizim yüzümüzden yok olmuştu. "İnsanlar bizim yüzümüzden yok oldu," alt dudağımı utanarak ısırdım.
"Boş ver yok olsunlar, inan umrumda değil.." dudakları bu sefer tenime değilde dudaklarıma değmişti. Başta şokla hareketsiz kaldım, ardından yavaş yavaş derinden karşılık verdim.
✨
Gecenin karanlığı yatı aydınlatıyorlardı. Onun dizine bacağımı koymuş kanepede uzanıyordum o ise usul usul saçlarımı okşuyordu. "Bugün hiç telefonu açmadım," yemek yediğimiz ve toplanmamış masayı işaret ettim, "Verir misin?"
Kutay'ın eli masaya uzandı. Hızlıca aldı ve uzattı. Telefonu aldığımda hemen açtım. Gördüğüm şey karşısında duraksadım.. Bengi 10 defa aramıştı ve hepsi öğlen vaktinde ait aramaydı. "Allah Allah," diye kendi kendime mırıldandım.
"Ne oldu Rojdan?" diye hemen sordu. Belli ki mırıldanmamı işitmişti. "Bengi on defa aramış beni," derken numarasını tıklamış kulağıma tutmuştum.
'Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor sinyal sesinden sonra tekrar deneyiniz'
Operatora yönlendirdiğinde içime bir kuşku düşmüştü. Tamamen nedensiz belki müsrif bir kuşku idi. "Ulaşılamıyor,"
Saçlarımı arasından bir tutam tuttu, eğilerek öptü. "Aman canım sen Bengi'yi bilmiyor musun, onun aklı gidiktir ondan kapatmıştır. Arar yarın o seni." dedi. Aksime çok rahat, kaygısızdı.
Uzandığım kanepeden doğruldum ve bağdaş kurdum. Bir yandan elimde telefonu tutuyordum. "Baranı da arasana emin olalım. O kesin bilir nerde olduğunu." Haklı olarak söyledim.
Kutay başını usulca aşağı yukarı salladı. "Hemen arıyorum." Diyerek telefonun uzandı ve aldı. Kapalı telefonun açarken başımı omuzuna yasladım onu izlemeye başladım.
Telefonu açtıktan sonra direkt Baran'ın numarasını aradı "Hoparlörü de aç," diye merakla söyledim. Kutay arama kısmın hoparlörüne tıkladı.
'Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor sinyal sesinden sonra tekrar deneyiniz'
Aynı ses, aynı operatör! Kuşku daha da kalbîmi karartırken başımı onun omuzundan çektim, "Niye ulaşılamıyor bunlara? Ne oldu şimdi?" diye öfkeyle söyledim. Aslında tam öfke değildi benimkisi, merak hatta endişeydi.
Rüzgardan dudaklarıma yapışan saçları parmağı ile kenara itti. O şaşırtıcı derece de sakindi hala. "Geçen de böyle oldu. Sen barıştırmak istediğin zaman dağ evine gittiler telefonu kapattılar," açıkladı.
"Ama korku-" sözlerimi kesti, parmağını dudağımın üzerine bastırılmış halde kaldı. "Şşş, korkmana gerek yok. Bu Siyam olayından sonra iyice paranoyak oldun. Sal biraz. Koskoca iki insan,"
Onun haklı olduğunu adım kadar iyi biliyordum ama bir kere en ufak şeyden şüphe ettiğimde beynimin bir köşesine yerleşir orada kalırdı.
Omuzlarımı hafifçe silktim. Kaslı üst koluna dokundum. "Haklısın da sonuçta bunlar daha önce kaçırıldı mı? Kaçırıldı." dediğimde içimdeki şüphe ve endişeyi dile getirdim.
"Sende şunu bil," kaslı üst kolunun üzerinde duran elimi sardı. "Baran öyle bir şey bir kez daha yaşayacak ve haber veremeyecek hele de yanında Bengi varken ASLA ihtimal vermiyorum."
Bu konuda haklı çıkmayı başarmıştı. Dediği gibi sadece kuruntu yapıyordum. Salmaya karar verince omuzlarım gevşedi. "Haklısın sanırım, rahat bırakalım aşklarını doya doya yaşasınlar,"
"Küserlerse biz barıştırırız," kafasını çevirerek gözünü imalı şekilde kırptı. Ufak kahkaha tufanı beni sararken koluna daha sıkı sarıldım, "Biz onları barıştırdık bizi kim barıştıracak, Kutay Karan bey?" diye takıldım.
"Eee," uzatarak söyledi. Yüzünden gülümsemesi ve şefkati eksik olmuyordu. "Boşuna demiyorum biz bize yeteriz diye," dedi.
Tebessüm genişlerken bedenim ona daha çok sokuldu. "Olmaz öyle, bizi de barıştıran olsun. Bak boşandık, barışmadık diye," nazlanarak söyledim.
"Baran yapmaz nankördür o," derken belli belirsiz parmağını salladı. "Aşk olsun!" karnına acıtmayacak şekilde vurdum, "Baran nankör bir çocuk değil, Miran da. Onlara sakın öyle deme, kardeşin senin."
"Amaan bee latife ediyorum," dedi kelimeleri uzatarak. Bedenimi koruyucu gibi iki yandan sardı. "Latife etmeyin lütfen Karan beycim. Sizin gibi yaşlı bir adama yakışmıyor," diyerek eski bir üslupla konuştu.
Başta suskunlaştı hızla suskunluğunun yerine kahkahası aldı. Gür ve huzurlu çıkan sesler yatın içinde adeta yankılandı. "Sırf latife dedim diye böyle dedin değil mi?"
Suskunluğundan anlık keyif alsam da kahkahasıyla beraber keyfime solmuştu. "Buna gülmemen gerekiyordu," sitemkar tavırla.
"Ama komik," dedi kahkahalarının arasında. O iyice keyif alırken benim omuzlarım çökmüş sırtım kambur duruyordu, "Değil bir kere," ağzımın içinden içinden fısıldadım.
"Hemen de nazlanırmış benim nazlı karım," avucuyla yanağımı kendine doğru ittirdi ve öptü. "Ben nazlı değilim." demekle yetindim. Başımı göğüsüne yasladı. "Tamam değilsin," tekrar kahkahası dudaklarından çıktı.
Yumruk yaptım sertçe göğüs kafesine vurdum, "Sussana sen, ne çok gülüyorsun öyle!" dedim, sinirlilik haliyle. Ufak tehdidimi duyunca ses buz kesilircesine kesilmişti.
"Şu dövme," sol elini kaldırdı ve sargıda olan dövmeyi gösterdi, "Onun bakımı varmış yapmam gerekiyormuş," dedi. Kucağından yavaşça indirdi kanepeye uzandırdı. "Ben şunu halledeyim geliyorum,"
Yavaşça gerneşme hareketi yaptım, "Ya uyursam?" diye uykuyla mırıldandım. Üzerime idareten pikeyi çekti, "Uyu taşırım ben seni," her zamanki yaptığı gibi alnımdan öptü.
Gözlerimi hafifçe kapattım onun adım sesleri hariç etraf sessizliğe gömülmüştü. Huzurlu bir günün ardından huzurlu bir gece olmuştu.
Uykuya dalmasamda gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. Çok geçmeden Kutay'ın geliş seslerini duymuştum, gözlerimi tembel tembel açtım ona baktım, "Bitti mi işin? Nasıl dövmen?"
"İyi iyi, bitti bitti. Sen neden uyumadın?" baş ucuma oturdum sarı saçlarımın arasına dudakları değdi. "Uykum yoktu ama," bir an tereddüt ettim onu süzdüm, "Ama beni yatağa taşırsan çok daha rahat olacağım,"
"Hemen," bir kolunu bacaklarımın altından geçirdi, diğerini ise sırtıma koydu. Hiç ağırlık yokmuşcasına kaldırdı ve yatağın olduğu odaya götürdü arkamızdan kapıyı kapattı.
Hiç ağırlığını vermeden yatağa uzandırdı. "İyi geceler öpücüğümü alabilir miyim?" diye kurnaz tavırla sordu. Yorgun ve uykusuz halde "Hmm," diyerek kabul ettim.
Önce alnım, ardından yanaklarım, şakaklarıma ve son olarak dudaklarıma, burnuma tek tek öpücük kondurdu. Dokunuşu asla sert, yabani değildi. Aksine daha hassas, sevgi doluydu. Gözlerimi geri kapattım.
Yanıma ağırlığı çöktüğünden yavaşça arkamı döndüm pikeye doğru gömüldüm. Uykuya dalıp dalmama arasında olan o boşluk anındaydım.
"Ben doğum günümü hiç kutlamadım." dedi birden bire. Sözlerini duyunca donup kalmış ardından gecenin karanlığında onun yüzüne baktım. "Bir keresinde kutlamak istedim, 8 yaşındaydım annem çilekli pasta yaptırdım,"
Onun tarafına yavaşça döndüm, elimi göğsüne koydum. Yüz ifadesi karanlıkta okunmuyordu. Bakışları tavandan hiç ayrılmadı. "Sonra ne oldu?" dedim tereddütle. Dudağı yavaşça kenara kıvrıldı, "Babam yakaladı, pastayı çöpe attı." derin nefes aldı ve gözlerini kapattı.
Yavaşça ellerini kaldırdı, avucunun içini gösterdi, "Bak bu ize," parmağı ile belli belirgin olmayan bir iz gösterdi. Yavaşça parmağımı izin üzerinde oyalıyordum. "Tam 30 kere avucuma cetvelle vurdu," dedi kısık sesle.
Parmağım izin üzerinde donup kaldı, "Kutay, neler diyorsun sen?" dedim. Avucu ile parmağımı sardı. "Ben sert bir adam olamıyorum Rojdan, seni de koruyamıyorum. Bana hep bu dayatıldı, ben ağa bile olmak istemedim ki, doktor olmak istedim.." ağlamamak için sertçe yutkundu.
Parmağımı saran avcu yavaşça bileğime kaydı, aramızda mesafe bırakmayacak kadar yakınlaştı. Başımı usulca göğüsüne koydum. "Bana bunları hiç anlatmadın," kısık sesle fısıldadım.
"Ben onları hiç aile olarak göremedim. ama sen ailem oldun sonra Pamir geldi."
Kolumu yavaşça beline sardım, "İyki olmuşuz, hep doğum günün kutlayacağım.. çilekli pasta da yaparım," kokusunu yavaşça içime çektim. "Çilek sevmiyorum artık, çikolatalı yap."
Avucuna dokundum, usulca dudaklarıma yaklaştırdım ve öptüm. Bu sırada gözyaşlarım da serbestçe akmıştı. "Sen beni koruyorsun Karan, iyki senin gibi merhametli adamı seviyorum. Bunun için Allah her gün şükür ediyorum."
Kolumu tereddütle bedenine sardım, "Sen benim her şeyimsin, ailemsin." Sözleri üst üste söyledim. Ondan çekinmedim, hiçbir şey gizlemedim.
Elini dirseğime koydu. Küçük bir çocuk misali tamamen bedenin çevirdi. Yüzünü boynuma doğru gömerek bir teselli aramıştı.
"5 ağustos," diye fısıldadım. Kolumu daha sıkı sarmaladım. Bedenimizi bir tutmaya çalışıyordum. "O gün çikolatalı pastan hazır,"
"Kendimi korunmasız hissediyorum.. senin kollarında, senin kokunla korunmasız hissediyorum Rojdan," kısık neredeyse zor duyulan sesle fısıldadı. Yüzümü koyu, gür saçlarına gömdüm, "Küçük Kutaymışım gibi hissediyorum."
"Yapma.." zar zor konuştum. Her kelime boğazımda düğümleniyordu. "Sen benim zaafımsın, korunmasız hissettiğim zaafım.."
"Neden benimle korunmasız hissediyorsun Kutay? Sana iyi gelmiyor muyum?"
"Çok iyi geliyorsun, sorunda bu," avucu bedenimde gezerken belime kondu, "O gün pastayı yiyeceğimi düşünüp mutlu olmuştum ama sonra dünya başıma yıkıldı.. iyi gelirken, cehennem oldu."
Saçlarının içine gömdüğüm yüzümü çektim ve kulağına ,"Cehennemin olmamdan mı korkuyorsun?" fısıldadım. Redderek başını salladı, yüzü hala boynuma gömülü haldeydi. "Bir cehennem seni benden alırsa o zaman dünya yine başıma yıkılır."
"Yıkılmayacak," dedim. Bundan emindim, daha fazla ikimizde o cehennemin kor ateşinde yanmayacaktı. "Sen benim sevdiğim o merhametli adamsın. Dünya da ahirette de kimse bizi ayıramaz."
Yüzünü boynumdan çekerek yaşlarla ıslanmış yanaklarıyla baktı. "Biz yaralarımızı birlikte saracağız. O pasta her 5 ağustosta kesilecek,"
"Ben artık ağa olmak istemiyorum," birdenbire itiraf etti. Beklemediğim sözler bedenime bir darbe gibi adeta çarpmıştı. "Evlendikten sonra bütün her şeyi Baran'a bırakacağım."
"Sen bu kararından emin misin? Baban bunu iyi karşılamaz," dedim endişeyle. Yaşlarla ıslanın yanaklarımı silerken dokunuşu ıslak kirpiğimde asılı kaldı, "Her şeyi ayarladım. Yeni bir iş kurdum. Seni ve Pamir'i açıkta bırakamam."
Bileğini kavradım yüzümden dokunuşunu uzaklaştırdım. "Ben bunu kastetmedim," dedim. Kastettiğim şey onun babasına karşısına almasıydı.
"Sen babanla ters düşmeye hazır mısın?"
Kutay'ın gözleri boşluğa daldı. Bakışlarındaki hesaplayıcı ve kararlılığı gördüm. "Ben bunu Mardine dönmeden önce yapmalıydım ama yapmadım. Şimdi benden çalınan hayatı geri alacağım,"
Onun her daim arkasındaydım. Para sadece bir yoldu, asıl yol birlikte yolun sonun bulmaktı.
"Ben senin arkandayım. İstemediğin bir şeyi yapmak zorunda değilsin," kafamı hafifçe yukarı aşağı salladım. Acısının, yorgunluğun gizlemek için dudağını yukarıya kıvırdı ve tebessüm ettim. "Teşekkür ederim. Yanımda olduğun için teşekkür ederim."
Sakallarından okşamaya başladı, "Teşekküre gerek yok. Ben senin karın olabilirim veya gelecekteki çocukların annesi sadece kararına saygı duymak düşer," alnımı alnına yasladım.
"Bu senin hayatını da etkiliyor. Yanımda olacak olan sensin. Hayatını bok etmek istemiyorum."
Sakalını rahatlatıcı şekilde okşamaya devam ettim, "Hayatım bok olmaz Kutay. Sen bir şey denemek istiyorsan yanında olurum. Ki senden böyle bir şey isteseydim sende destek olurdun," alnımı alnına daha sert bastırdım. Ona kabullenişimi arkasından durduğum anlatmaya çalışıyordum.
"Rojdan, ben bencillik-" demeye çalışırken onu susturdum. İfadem sertleşmişti. "Bencillik yok! Biz bir çiftiz, zor atlatacağımız dönemlerde olacak, en güzel günlerimiz de birlikte olacak. O yüzden şimdi sus."
Teslim olurcasına başını salladı. Elimi ensesine koydum, onu boynuma doğru yönlendirdim. Yüzü tekrar boynuma gömüldü. Sıcak nefesi tenime değerken ağlamaktan şişmiş gözlerimi kapattım.
İkimizde mükemmel değildik. Olamazdık da. Hiç kimse dört dörtlük değildi, hatalarımızı anlayıp birbirimize sarılmamızı yine de her şeye değerdi. Bu artık yavaş yavaş iyileşmeye gittiğimizi gösteriyordu.
✨
Ertesi sabah ikimiz içinde gün erken başlamıştı. Dün geceden dertleştiğimiz ve ağladığımız için ikimizinde başı çatlıyordu. Yatın dış kısmında otururken bende yatın iç kısmında ağrı kesici bulmuştum.
Elimde iki bardak soğuk suyla beraber yatın dış kısmına girdim. "İlaç getirdim." Ona yaklaştım suyu ve ilaç kapsülünü uzattım.
Kutay avucumun içinden ilacı aldı dudaklarına koydu ve suyla yuttu. "Teşekkür ederim." dedi sade sesle.
Avucumun içindeki hapı ağzıma attım ve ilacı suyla beraber içtim. O acı tat midemi bulandırırken deniz havasını içime çektim. "Daha iyi misin?" tereddütle sordum.
"İyiyim, iyiyim," gözleri uzakları denizi izliyordu. Onun hüznün iliklerime kadar hissetsem de pek sesimi çıkaramıyordum.
Gülümsemeye çalıştım, "Kahvaltı hazırlayayım? Özlemişizdir memleketimizin kahvaltısını," neşeyle söylemeye çalıştım.
Simsiyah, mürekkep gözleri hala denize dalmışken cevap verdi, "Özledim. Zahmet olmazsa hazırlarsan iyi olur." dedi ruhsuz sesle.
Sessizce kafamı salladım. Diğer türlü konuşsaydım yine umrunda olmayacaktı, aklı başka yerdeydi. Ona arkamı dönünce sahte gülümsemem solmuştu, omuzlarım çökmüştü.
Mutfağa girdiğimde güzel bir kahvaltı hazırlamaya başlamıştım. Ama içimde hiç neşe veya mutluluk yoktu. Onun için çok endişeleniyordum ama ona belli edersem kendimden iterim diye korkuyordum.
Çay demlerken aniden arka cebimde olan telefonum titremeye başladı. Çaydanlık altını tezgaha koydum.
Arka cebimdeki telefonu aldım. Ekranı gördüğümde Bengi'nin numarasını görünce içim rahatlamıştı. En azından onunla dertleşecek, konuşacaktım.
Telefonu açtım ve kulağıma tuttum. "Bengi, kuzen nasılsın? Dün telefonun-" lafımı yarıda kesti, "Beni dinle, sadece beni dinle," dedi nefes nefese.
Ne olduğunu sorgulayamadan bedenim tezgâha yapıştı. Dengemi korumak için tezgaha tutundum. Allahım kötü bir şey olmasın, olmasın!
Bir bölüm sonu daha 💘
Sizce Baran Ve Bengiye ne oldu?
Kutay'ın yeni kararı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bölüm aralarına yorum atmayı unutmayın.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 30.09k Okunma |
1.91k Oy |
0 Takip |
26 Bölümlü Kitap |