3. Bölüm

3. Bölüm ||yılbaşı||

⋆.𐙚 ̊.
meizzo_

Öncelikle herkese selam. Şöyle bir dip not geçeyim: 5 bölümden sonra artık bölümler düzenli, tek bir günde gelecek. Henüz belirlemedim ama Cumartesi veya Pazartesi'ni düşünüyorum. Genel olarak umarım yazım dilimi beğenmişsinizdir. Hikayemize yakından kilit bir karakter girecek; buradan spoiler olsun. İyi eğlenceler 🥳🩷

 

....

 

 

 

 

"Aşk, iki bedende yaşayan tek bir ruhtur."

               

🪶 Aristotle

 

Dedem ölmüştü, sertçe yutkundum, "Anne..." diyebildim sadece, insan ne der ki? Dedem hiç bir zaman arkamda durmamıştı ama o an üzüldüm, dünya durmuş gibi hissettim. "Kaç gün oldu?" sordum, gözümden damlayan iki yaşı sildim.

 

Annem burnunu çekti, "Sen kaçırıldın, ertesi gün deden öldü, yavrum, dayanamadı adam." diyerek her şeyi açıkladı. Bengi bana yaklaştı, "Sen nasıl geldin?" diye sordu. Eh, hiç kimse bilmiyordu neler olduğunu; elimi kolumu sallayarak konağa girmiştim.

 

Ben cevap veremeden Bengi tekrar sordu, "Yoksa kaçtın mı?" Herkes bana bakıyordu, yutkundum, cevap veremedim. Kutay ile evleneceğimi şimdi söyleyip söylememek arasında kaldım; aile içinde değildik, uzaktan akrabalarımız vardı. "Babamlarla sizlerle konuşacağım, burda konuşmayalım." fısıldadım her ikisine de, sonra yüzüğümü gizlemek amaçlı elimi arkama koydum.

 

İkisinin de ikna olmasını umuyordum, başlarını salladılar. Ağıt yakan kadınların, babannemin ve yengemin yanına yaklaştım; ikisinin de gözü yaşlıydı. Babanneme yaklaştım, "Allah rahmet eylesin, babanne." dedim. Elini öpmek için elimi uzattım, kafasını çevirdi, "Amin." dedi memnuniyetsizlikle. Şaşırdım; şimdi ben yapmış mıydım? Sanırsın ben elin adamıyla kaçtım, onunla nikah kıydım gibi davranıyordu, suçlu benmişim gibi.

 

Öfkeyle bir şey diyecekken yengem araya girdi, ayağa kalktı, bana sarıldı. "Kusura bakma Mihriban anne üzgün, seni suçun yok." kulağıma fısıldadı. Kafamı salladım, sadece yengeme sarıldım. Bengi'nin yanına oturdum. Siyah bir örtü getirdiler, başıma örttüm. Dualar okunmaya başladı, ellerimi açtım, dualara eşlik ettim. Hala şaşkındım; ne hissedeceğimi bilmiyordum.

 

Bengi ellerime baktı, yüzüğümü fark etti, beni dürttü. Tabi yüzük fark edilecek kadar büyüktü. "Bu ne?!" fısıldadı kulağıma. Dua okuyordum, gözlerimle ona sus işareti yaptım. "Allahım.." mırıldandı, dua okumaya devam etti. Merak ettiğini biliyordum, ama şimdi açıklamak doğru olmazdı.

 

****

 

Akşama olmuştu, misafirler gitmişti. Bütün gün aileme nasıl açıklayacağımı düşündüm; ne diyeceklerdi? tepkileri ne olacaktı? nasıl demem gerektiğini bilmiyordum. Odamda bir ileri bir geri gidiyordum. Kapım direkt açıldı, bir an irkildim, gelen Bengi'ydi. Baş parmağımı dişime hafifçe değdirdim. "Korktum, kapıyı çalsana." gergin bir şekilde söyledim.

 

Bengi içeriye girdi, kapıyı kapattı. "Yoksa o hırto ile evlenecek misin?" diye sordu. Aniden böyle diyince şok oldum, yutkundum. "Nereden çıkardın." dediğinin üstünü kapatmaya çalıştım, gözlerimi kaçırdım, umursamıyormuş gibi... ama Bengi beni tanıyordu, kuzenimdi sonuçta. Yaklaştı, elleri belindeydi. "Hiç yalan söyleme, gözlerini kaçırma." dedi.

 

Bengi'ye söylemem gerektiğini fark ettim, boğazımı temizledim, ifademi ciddi yapmaya başladım. "Bengi, otursana." dedim. Yatağı gösterdim, Bengi oturdu. "Biz Kutay'la..." nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. "Ooo, Kutay demek ki? Kutay bey dağa kaçtı herhalde." dedi imalı imalı. Ofladım. "Tamam, açıklıyorum her şeyi. Biz Kutay'la evleneceğiz, ama bu evlilik anlaşmalı olacak; bir yıl sonra boşanacağız." Tekerleme gibi söyledim, her sözümde Bengi'nin gözleri yerinden fırlamış gibiydi.

 

Şaşkınlıktan ağzı açık kaldı. "Vay anam vay." dedi. Dudaklarını büktü, sonra kendine geldi, inanmazalıkla ve öfkeyle ayağa kalktı. "Kızım, sen değil misin!? Berdel'de anlaşmalı evlilik mi olur!? Boşanamazsın, berdel'de zor!" Bir tık yüksek sesle konuştu. Hemen parmağımı dudaklarıma götürdüm, sus işareti yaptım. "Şşş, duyacaklar, bu ikimizin sırrı olsun annemler, babamlar, yengemler öyle bilsinler" dedim. Masum masum Bengi'ye baktım. Bengi iç çekti, yatağa oturdu.

 

"Sırf abim yüzünden zor durumda kalıyorsun, o yeni karısıyla günün gün ediyor, düğün yapacakmış bir de. Dedemi kalpten götürdüğü yetmedi, düğün diyor bir de." Anlatmaya başladı, baya dalgındı. Abisi yüzünden benim kurban olmamdan mutlu değildi. Yanına oturdum. "Üzme tatlı can, anlaşmalı bir evlilik, Kutay sözünü tutar." Teselli vermeye çalıştım.

 

Bengi aniden güldü, imalı imalı, siz hayır gibisine. "Sen bu adama nasıl güveniyorsun? Bu adam seni kaçırdı kızım." anlamayarak sordu. O an düşündüm; harbiden neden güveniyordum ki? Ama bozuntuya vermedim. "Denemekten zarar gelmez, hem herkesin çenesi kapanır, huzursuzluk olmaz." dalgın dalgın söyledim.

 

"İyi, tamam, millet huzuru olsun, töre yerine gelsin diye hepimiz evlenelim olur mu öyle? Senin okulun var, hayatım var, olmaz böyle, Rojdan, bir daha düşün." Tavsiye de bulundu; netice de haklıydı. Benim okulum vardı, hedeflerim, hayallerim. "Bilmiyorum, off." Ellerimle yüzüme kapattım, bunalmıştım. "Daha herkesi duyuracağım, onlar ne diyecek bilmiyorum, gerçekten sıkışmış durumdayım, Bengi." ekledim.

 

Bengi mızmızlanmayı en sonunda kesti, sırtımı okşadı. "Seni üzdüysem özür dilerim." Ses tonu alçak ve samimiydi. Ellerimi yüzümden çektim, ona gülümsedim. "Ben sana alınmadım valla, senin suçun yok, beni uyarıyorsun, dediklerinde haklısın ama Kutay'ın babası durmaz." dedim.

 

Bengi şaşırdı. "Kutay'ın babası mı? Ne yapacakmış ki o? Hem seni Kutay kaçırdı, babasının haberi yeni olmuştur." Başta anlam veremedi. "Öyle değil, babası beni kaçırtmış, yoksa Kutay'ın düşman olduğundan değil, gerçekten." diyerek her şeyi Bengi'ye açıkladım. Bengi yine şaşırdı, dudaklarını büktü. "Valla ne olursa olsun, öyle seni kaçıramazdı, koskoca adam, babasına karşı çıkamaz mıydı? Ben bahane olarak buluyorum, bence o sana tutulmuş." dedi.

 

Bıkmış bir gülümsemeyle gülümsedim, gözlerimi devirdim. "Of, saçmalama, sen de tutturdun bu adam sana tutuldu, âşık falan filan." diye mızmızlandım. Bengi aniden elini yumruk yaptı, alnıma koydu, kapı çalıyormuşçasına vurdu. "Tak tak, Rojdan'ın beyni nerde? Ben bulamıyorum da." sondaki söylediklerini vurguladı.

 

Alnıma dokundum, kaşlarımı çattım, acımıştı. "Ya acıdı ama." diye hayıflandım. Bengi bıkkınlıkla elini çenesine koydu. "Daha çok acır, akılsız." dedi. Alt dudağımı büzdüm. "Bengi, yanımda ol lütfeeen, birazdan herkese duyuracağım, lütfeeen." diye yalvarmaya başladım, desteğe ihtiyacım vardı. Bengi tripli bir edayla, "İyi, yanında olurum ama fazla ses çıkarmam, haberin olsun." dedi. Kafamı salladım, o sırada kapı çaldı.

 

Bengi ile ikimiz kapıya kilitlendik, tekrar çaldı. Bengi kolumdan dürttü. "Kızım, gel desene, mal gibi bakıyorsun." diye uyardı. Derin bir nefes aldım. Omuzumu silktim. "Gel." dedim, düz bir ses tonuyla.

 

Annem içeriye girdi, yüz ifadesi endişeliydi ama gizlemeye çalışıyordu. Bengi kalktı. "Ben gideyim, baş başa kalın." dedi. Yataktan kalktı, kapıya kadar gitti, kapıyı kapatarak odadan çıktı. Annemle baş başa kaldık, sessizdik. Gerginlikten ellerimle oynuyordum, anneme bakamıyordum. Yanıma geldi, sakince oturdu. "Anlat, Rojdan'ım, ne oldu?" yavaşça söyledi ama söylediklerinin arkasında bir şeyler yatıyordu; merak, korku.

 

Sessiz kaldım, ne diyecektim; kadının yüzüne pat diye anne, ben evleniyorum diyemezdim. Aklımdan neler söyleyeceğim geçerken annem çeneme dokundu. "Bana bak." dedi, çenemi kaldırdı, ona bakmamı sağladı. Sertçe yutkundum. "Yoksa sana bir şey mi yaptı? Söyle bana, ben senin annenim yavrum." Kelimelerini özenle, yavaş yavaş seçmişti.

 

Heyecandan sulanan ellerimi üstüme sildim, derin bir nefes aldım ve konuşmaya başladım. "Hayır anne, aksine iyi davrandı." dedim. Annem şaşırmıştı, meraklı gözlerle baktı ama sözlerimi kesmedi. "Biz Kutay'la anlaştık, evlenmeye karar verdik, biraz da onu açıklayacağım herkese." Özenle, tane tane anlattım, aceleye getirmedim; her kelimemde annemin ifadesi daha da şok ve memnuniyetsizlik doluyordu.

 

Berdel olacağını unutmuştum, düzelttim. "Yani usuller nasılsa öyle yapacağız, berdel kararı çıkınca-" Annem lafımı böldü, bir hışınla ayağa kalktı, elini salladı. "Yavrum, sen aklını peynir ekmekle mi yedin? Senin okul hayatın var, Ankara'da çevren var, senin son senen, az kaldı şurada bitirmene, delirme kurbanın olayım!?" İtiraz etti, resmen öfkelenmişti; pamuk gibi kadını öfkelendirmiştim.

 

Tüm el parmak uçlarımı bir araya getirdim, konuşurken hareket ettirdim. "Allah aşkına anne, bunu huzur için yapıyoruz. Hem Kutay bana söz verdi, istediğim zaman Ankara'ya giderim, ders programlarımı ayarlarım, dersime çalışırım, yapma böyle." Bıkkınlıkla söyledim. İçime daha büyük bir korku kapladı, herkese birazdan bu gerçeği söyleyecektim. Annem elini savurdu. "Yavrum, erkek bu, söz verir, tutmaz, bak yapma." diye uyarmaya çalıştı. Tekrar bir nefes aldım. "Anne, eğer bu evlilik olmazsa Kutay, Zulal'in babası durmaz, kan isterler. Ben cehenneme de gitsem bu evlilik olmak zorunda." açıklamaya çalıştım.

 

Annemi kolundan tuttum, yanıma oturttum, sözlerime devam ettim. "Güzel annem, bak söz veriyorum, beni bu evliliğe mecbur bırakan Berithan'dan, Zulal'den daha mutlu olacağım. Olmazsam yemin ederim anne, koş derim tek telefonla." dedim. Annemin ifadesi hemen yumuşadı, bana sarıldı. Ağlamamak için burnunu çekti, saçlarımı okşadı. "Hep başkalarını düşünüyorsun, kendini hiç düşünmüyorsun." dedi.

 

"Benim de kaderim buymuş." hayıflandım, içime sanki bir öküz oturdu. Evet, anlaşmalı evlilikti, ama yine de korkutuyordu. Annem son kez burnunu çekti, bana baktı. "Baban zaten onların konağına gittiğinde konuşmuş." dedi. Kaşımı çattım, hemen sordum: "Neyi konuşmuş?"

 

"Seni onlara vermeyi." dedi. Sözlerini duyunca donakaldım, beni mi? vermeyi mi? Yine de sakinlik maskemi korudum. "Yani ne konuşmuşlar?" diye sordum, sesim sakindi ama altında merak barındırıyordu. "Baban seni zaten verecekti, kaçırıldığın için ama bir umut kabul etmezsin diye düşündüm." dedi. Her sözünü ağzım açık dinledim,yıllar önce bana destek olan babam, istemesem de beni onlara verecekmiş meğersem.

 

Ben bir şey diyemeden annem tekrar konuştu. "Ben, baban, Mihriban anne, yengen ve amcan biliyor bunu, yavrum." diye ekledi. Öylece donakaldım; ben Kutay'la anlaşmalı evliliği kabul etmeseydim, zaten beni vereceklerdi, hem de istemesem de. "Vay be..." diyebildim sadece, boğazım düğüm düğüm olmuştu, onları bastırmak için yutkundum.

 

Annem yine saçlarımı okşadı, bir şey diyemedi, babamı savunamadı. "Konağın kapısında eskiden bir köpek vardı, ona bile değer verirler, önüne kemik koyarlardı; ara sıra. Benim o kadar bile değerim yok demek ki." Bunları söylerken gözlerim doluydu. Etrafa baktım, ağlamamak için dudaklarım titriyordu. Annemin zoruna gitmişti, bana sıkıca sarıldı, başımı omzuna koydu. "Deme öyle, yok, şşş! Sen, baban ve benim en değerlimsiniz." dedi. Bu söz kanımı kaynattı; en değerli olmak neydi? Sadece hayatımdan bir kere destek olmuştu babam, o da üniversite okurken. Başka? Yoktu, hiç yoktu, neredeyse yok ki gibi bir babaydı.

 

Ayağa fırladım, annemin karşısında durdum, ağlıyordum. "En değerli öyle mi? Anne, babam benim ne zaman saçımı okşadı? Ne zaman bir kere 'Kızım, nasılsın?' dedi? Bu nasıl değer, anne? Berithan bir bok yedi, cezası bana kesildi, kaçırıldım, kaçmaya çalıştım; ben miyim en değerli, anne?" Bağırarak söyledim, etrafı gösterdim. "Ha, memleket bak! Ne güzel memleket, erkeğin elini kiri denen şey, kadının zulüm,yılları! Erkek aşık olup kaçırınca adam, kadın kaçırılınca namussuz oluyor! Böyle bir memleket burası!" Sinirle bağırarak söyledim.

 

Annem beni sakinleştirmeye çalışıyordu, bir yandan gözyaşlarım kontrolsüzce akıyordu. "Sakin ol Rojdan, diğerleri duyacak." diye uyarmaya çalıştı ama dinlemedim. Elimle elime vurdum. "Duysun ya, duysun anne. Burada kurban kim anne? Benim. Neden? Berithan beyimizin uçkuru yüzünden. Gidip düzgünlükle kız isteyemediği için. Salak olduğu için." İçimde biriktirdiğim bütün zehirli şeyleri söyledim.

 

"Yavrum, sus." Eliyle ağzını işaret ediyordu susmam için ama ben durmadım. Odamdan bir hışınla çıktım, herkesi karşımda gördüm; bütün aile üyelerimi. Berithan da oradaydı, yüzü öfkeden kabarmış, bembeyazdı. Babam kırgınlıkla öfke karışımı bir ifadeyle bana bakıyordu. Kollarımı birleştirdim. "Ben bu evliliği kabul ediyorum. Bugün Kutay beni eve bırakırken yüzüğü de aldı. Berdel kararı çıktığında evleneceğiz." Herkese duyurdum.

 

Ortamda sessizlik oldu, herkes sustu. Annem arkamda, kapıda duruyordu. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. O anda babannem konuştu "İyi oldu, namusun temizlenir." Küstahça söyledi, şok oldum, herkes şok oldu. Babanneme yaklaştım. "Ne dedin, babanne? Ağzından çıkanı kulağın duysun." diye uyarmaya çalıştım. Babam araya girmeye çalıştı "Dur, o senin büyüğün." Babannem eliyle dur işareti yaptı, gözleri bana kitlenmişti.

 

Dik bir duruşu vardı. "Yalan mı? Sen iki kez evden kaçmadın mı?" dedi. Sözüne devam etmeden araya girdim. "İlkinde okumak için kaçtım, babanne, ikincisinde kaçırıldım." diye düzelttim. Babannem geri adım atmadı. "Kaçırılmışmış, hadi ordan! Herkesi kandır, Allah'ı kandıramazsın! Allah bilir o Ankara'da ne haltlar yedin, Rabbim hidayet versin." Her sözü zihnime işledi, ellerim yumruk oldu, eklemlerim bembeyaz oldu, ama durmadı, durmazdı. Babama baktı. "Buna düğünde kırmızı kürdele takmayın, boşuna." laf soktu.

 

Söylediği sözleri, vücut dili, yüz mimikleri, her şey dolup taşmıştı; "Mihriban Hanım!" diyerek sertçe karşılık verdim. Etraf sessizdi, herkes dut yemiş bülbüle dönmüştü. "Sen bana namussuz diyorsun ama torunun yediği boklar ortada, adam olup gidip kızı isteyememiş bile. Allah bilir ne boklar yediler de nikahla kapatmaya çalıştılar. Ayrıca size gelince, zamanında nasıl bu eve girdiğiniz belli,benim ağzım açtırmayın!" Sözlerimi söylerken ses tonum sakindi ama öfkeliydim,herkese baktım. "Allah rahmet eylesin, dedemin kırkı bitince düğünümüz olacak, hem de Berithan'ın yapamadığı kadar güzel ve görkemli olacak. O kırmızı kurdeleyi de bizzat taktıracağım, Allah'ın izniyle." Oradan uzaklaştım, merdivenleri iki iki indim. Herkes arkamdan bir şeyler diyordu, duymazdan geldim.

 

Konağın kapısında öylece çıkıp gittim, nereye gittiğimi bilmeden boş sokaklarda yürüyordum. Bir yandan hıçkırıklarımla bedenim titriyordu. Sonra bam! Birine çarptım. Yine ve yine başımı kaldırdım yine baş belası Kutay'dı. Beni görünce şok oldu. "Ne oldu sana?" sordu, sesi endişeliydi.

 

"Elin körü oldu! Çekil şurdan!" çıkıştım ona, o sinirle. Sonra omuzumla omuzunu ittim, yürümeye devam ettim. "Rojdan!" arkamdan geliyordu. "Ya yürü git, bela mısın?!" azarladım. Ama o peşimi bırakmadı, klasik Kutay işte, arkamdan yürüyordu. "Yürüyorum işte." sataştı.

 

"Cehenneme kadar yolun var!" bağırdım. Bir yandan hüngür hüngür ağlıyordum, adımlarımı hızlandırdım. "O zaman aynı yola gidiyoruz." Dalga geçer gibi peşimi bırakmadı, arkamdan gelmeye devam etti. Daha fazla tartışmadım, yürümeye devam ettim.

 

Aniden kolumdan tuttu, beni durdurdu. Kolumu çekme girişiminde bulundum. "Ya bırak! Her karşılaştığımızda illa bir yerime dokunmak zorunda mısın?!" diye yüksek sesle söyledim. Kolumu çekme girişimim başarısız oldu daha sıkı kavradı beni kendine çekti ama aramızda mesafe vardı yine de. "Evet, zorundayım, çünkü kaçıyorsun sürekli." karşılık verdi.

 

Ağlamayı filan unuttum, Kutay yine sinirimi bozdu. "Ohhh, iyi ki de kaçıyorum dağ ayısı!" gururla söyledim adeta. Kutay, gururlu söylememi hiç şaşırmadan, 'Sen hep böylesin.' bakışı attı. "Alıştık artık, ne yapalım." dedi. Kolumu hemen bıraktı, elini beline koydu. "Sen niye ağlıyorsun?" merakla sordu, düşünceli şekilde tek kaşını kaldırdı.

 

"Sanane!" çıkıştım, kollarımı birleştirdim. "Her şeyi bilmek zorunda değilsin." Geçiştirmeye çalıştım, gözlerimi kaçırdım, yan döndüm, yine zoru oynuyordum. Elini cebine koydu, boyuma kadar eğildi. "Sen bilirsin." Sadece bunu dedi. O an içten içe şok oldum ama belli etmedim, her şeyi sorgulayan adam sen bilirsin demişti.

 

İlk defa alınmış gibi hissettim ama bastırdım, boğazımı temizledim. "Ben bilirim, evet." kibirli şekilde söyledim. Kutay sadece sırıttı, sessizlik oldu. Ben bozdum, ona bakmadan tripli bir edayla konuştum. "Sen neden geldin? Hayırdır?" İlgisizce sordum.

 

Diğer elindeki, asla fark edemediğim telefon kutusunu gösterdi. "Bunun için." dedi. Başımı salladım, telefonumu camdan attığı aklıma geldi. "Hat yok bunda, eski numaralar gitti, of." hayıflandım. Kutay bileğimi tuttu, çekti, avucumun içine telefonu koydu. "Eh, telefonun bildirimini açık bırakmadan önce düşünecektin ha, burada benim üstüme kayıtlı, yeni hat aldım." Son dediğini duyunca ofladım. "Ya bana sordun mu?! Ne demek kendi üstüne hat aldın! Kullanmam ben bunu." itiraz ettim, istemiyordum.

 

"Niye gece gizli gizli sevgilinle mi konuşuyorsun?" şaka yaptı, gözü kırptı. Telefonu aldım, karnına yumruk attım. "Ah!" dudaklarının arasından sızlanma çıktı, karnını ovdu. "Sence sevgilim olsa, seninle evlenmeyi kabul eder miydim? Etmezdim." dedim. Kutay karnını ovdu. "Niye bu kadar sinirlisin? Sadece şaka yaptım."

 

Niye sinirli olduğumu hatırladım, daha da sinirlendim. "İkide bir sorup durma, niye sinirlisin,ne oldu diye, yeter." gereksiz yere çıkıştım. Kutay elini karnından çekti, dik durdu. "Tamam, sormadım. Hadi eve git, geç oldu." mırıldandı. Kaşlarımı çattım. "Normalde bana emir veremezsin de neyse." deyip geçiştirdim. O da bana bu ne yaşıyor bakışı attı. Onu görmezden gelip konağa doğru yürüdüm. "Sana da iyi geceler, Rojdan Hanım." diye arkamdan seslendi. "Bitmiyor yarabbim." diye kendi kendime fısıldadım.

 

Fazla yürümedim, konağın kapısına kadar geldim ve içeri girdim. Karşıma Zulal çıktı, dalgın olduğum için irkildim. "Abimle mi buluştun?" diye sordu. Yüzde yüz görmüştü. Soğuk bir tavır takındım. "Evet." dedim sadece. O da başını salladı, gözleri dolar gibi oldu. "Bana kızgın mı hâlâ?" diye sessizce sordu, sanki duyulmasından korkuyordu ya da bu gerçeği bilmeye hazır hissetmiyordu.

 

"Konuşmadık senin hakkında." dedim. Gerçekten konuşmamıştık, Kutay sanki Zulal'ı silmiş gibiydi, hiç bahsetmemişti. Zulal buna şaşırdı, gözleri daha çok doldu. "Anladım." zorla söyledi, yutkundu, ağlayacak gibiydi. Merdivenlere doğru yürüdüm. Zulal seslendi. "Rojdan abla." Sesi samimi geliyordu, şaşırdım, ona döndüm. "Zulal?" dedim.

 

Kaşlarım otomatik olarak çatıldı. Bana yaklaştı. "Özür dilerim." Özrünü duyunca şaşırdım. İçten miydi, yoksa yalan mı söylüyordu, anlayamadım. "Sen haklıydın, ben ve Berithan böyle olacağını biliyorduk. Hatta sırf sen geleceksin diye nikâh günümüzü o güne ayarladık. Sen abimle evlenirdin, sorun çözülür dedi Berithan, ben de ona uydum." Sessizce anlattı. Kanım donmuş gibi hissettim. Hadi Zulal neyse de, Berithan... Aynı kandan olduğum, aynı konağın avlusunda büyüdüğüm kişi bana resmen kader biçmişti. Neden? Sırf o evlensin, mutlu olsun diye.

 

Bir şeyler gevelemeye çalıştım ama yapamadım. Zulal bana bakıyordu, o da konuşamadı. O sırada bir ses duyuldu, Berithan'ın sesiydi. "Zulal." diye seslendi. Zulal kafasını çevirdi. Berithan baktı, ben de göründüm. "Ben her şeyi söyledim.." dedi Zulal. Berithan öcü görmüş gibi kaldı. Ona yaklaştım, gözlerim doluydu. "Sen bunu nasıl yaptın? Kendi mutluluğun için beni nasıl yaktın? Biz seninle kardeş gibi, aynı yemekten yedik, aynı evde büyüdük. Nasıl yaptın?" Sesim sakindi ama içinde öfke, kınama ve kalp kırıklığı vardı.

 

Berithan dik durdu, istifini hiç bozmadı. "Eğer Zulal evlenmeseydi o başkasıyla evlenecekti." dedi. Acı acı gülümsedim. "Yani sen de beni yakmaya karar verdin? Hem de yıllar sonra ailemin yanına dönmüşken." dedim. Berithan kafasını salladı. "Evet, gerekseydi kız kardeşimi de yakardım ama o nişanlı." resmen utanmadan söyledi. Söyleyecek söz mü vardı? Yoktu. Bana istemediğim hâlde bir kader biçmişlerdi. Her ikisine de baktım. "İnşallah hiç mutlu olmazsınız." beddua ettim. Asla yapmayacağım bir şeyi yapmıştım. Zulal müdahale etti. "Hayır deme öyle, geri al sözünü Allah rızası için." dedi, sesi titriyordu.

 

Berithan, Zulal'in yanına gitti. "Bırak etsin bedduasını, daha 15 dakika önce şöyle düğün yapacağım, böyle düğün yapacağım diyordu." dedi. Buz gibi soğuk gözlerimle Berithan'a baktım, o sırada Zulal'in elini tutarak odalarına gidiyorlardı. Merdivenleri hızlı hızlı çıktım, odama gittim. Elimde duran telefon kutusunu kenara attım, yatağa uzandım, hüngür hüngür ağlamaya başladım.

 

*****

O gece nasıl uyuduğumu hatırlamadım. Ertesi sabah bir sesle uyandım, etrafa baktım, kimse yoktu. Ayağa kalktım, pencereden atılan camı gördüm, şaşırdım. Pencereye yaklaştım, Kutay aşağıdan taş atıyordu. "Sonunda!" sabırsızca dedi.

 

Uykulu uykulu ona bakıyordum. "Napıyorsun bu saatte? Deli misin?" isyan ettim. Gözlerimi kaşıdım. "Yok, senin üstüne su dökemem." karşılık verdi. Elleri cebine koydu, ben de pencereye yaslandım. Onunla tartışacak halim yoktu dediğini duymamazlık yaptım. "Sabah sporunu mu yapıyorsun? Napıyorsun burada?" Tekrar sordum. Kutay muzipçe gülümsedi. "Tabii, sabah sporumu yapıyorum. Seninle dişişmek sporumun adı, beğendin mi?"

 

"Allahım, sen bana sabır ver, yarabbim.." dedim kendi kendime, bir yandan dişlerimi sıktım. Kutay bir anda kayboldu, etrafa baktım. "Nerde bu?" kendi kendime sordum. Elinde katlanır merdivenle geldi, kafamı pencereden çıkardım. "Deli misin sen, o ne?!" şaşırdım. Kutay merdiveni açtı, penceremin hizasına koydu. "Ortağımı ziyaret etmeye geliyorum." sakindi.

 

"Kutay, git, bir gören olur." İkna etmeye çalışıyordum ama nafile, gider mi hiç? Gitmez. Merdiveni çıktı, tam karşımda durdu. İki-üç parmak kadar aramızda, yüz mesafe vardı. "İçeri buyur etmeyecek misin? Kırılırım bak." Resmen herif sabrımı sınıyordu. Pencereyi iyice açtım. "Geç içeri." dedim.

 

Rahatça içeriye tırmandı, takım elbisesinin ceketini düzeltti. Odamı inceliyordu. "Ne bakıyorsun?" sordum. Bana baktı, ben öyle söylediğim için, "Hiç, etrafa baktım." dedi. Rahatça yatağıma oturdu, resmen rahatlık ustası gibiydi. "İnsan bir sorar, müsait misin? Gelebilir miyim? Hiç adap, saygı yok." söylendim.

 

Kutay umursamazca başını salladı. "Hmm, ondan, aynen." geçiştirmeye çalıştı. İç çektim, sabır diliyordum içimden. "Sen niye geldin?" sordum. Aramıza mesafe bırakarak yatağa oturdum. "Niye geleceğim? Dün sizinkilere söyledin mi? Onu merak ettim." dedi.

 

"Söyledim." Tatsız bir tat geldi ağzıma, dün olanları hatırladım, gözlerim daldı. "Eee ne dediler?" sordu. Ben fark etmeden, komodinin üzerinde, çerçeveli Mardin'in geleneksel elbisesi ile çektirdiğim fotoğrafı aldı. Ben fark etmedim, dalgındım. "Bir şey demediler zaten. Babam senin babanla konuşmuş. Biz bu anlaşmalı evlilik falsosunu yapsaydık, zaten evlenecekmişiz." Biraz geçiştirme, biraz da gerçeği anlattım.

 

"Hı, iyiymiş." dinliyormuş gibi davrandı dinlemiyordu. Bunu anlayınca göz ucuyla ona baktım, elindeki fotoğrafımı gördüm. "Onu 12 yaşında çektirdim, okulda gösteri vardı. Annem kendi elleriyle dikmişti." açıkladım. Dudak büktü. "Yakışmış." Hoşuna gitmiş gibi. Göz ucuyla ona değerlendirici bir bakış attım. "Niye bakıyorsun?" usulca sordum.

 

Kutay sanki bir şey gizliyormuş gibi, fotoğrafı hemen komodinin üzerine koydu. Bana baktı. "Hiç, bakıyorum işte, merak ettim." Geçiştirir gibisinden, ister istemez güldüm. "Hıım, anladım." imalı imalı söylememeye dikkat ettim, yoksa biliyordum kavga ederdik. Kutay boğazını temizledi. "Ben seni aradım, ulaşılmıyordu." dedi.

 

"Çünkü daha telefonu açmadım, hattı takmadım." açıkladım. Kaşlarını çattı. "Niye?" merakla sordu. Başta sessiz kaldım. "Hiç, öyle canım istemedi, boşver." geçiştirdim. Bir şeylerin ters gittiğini anladı. "Biri bir şey mi dedi?" sordu, sesi ısrarcı olmaya yatkındı.

 

"Babannem namussuz olduğumu iddia etti, kırmızı kuşak takmam gerek yokmuş." Hırsla söyledim, resmen tek tek ona her şeyi söylemiştim. Kaşlarını bu kez sinirli çattı. Ayağa kalktım. "Ona neymiş senin namusundan?! Kimse benim müstakbel karım hakkında böyle konuşamaz!" Sözleri sahipleniciydi. Şaşkınlıktan yüzüm garip bir hal aldı. "Ne dedin?" diye kekeledim.

 

Kutay silkindi. "Duydun, kötü bir şey demedim. Yakında soyadımı taşıyacaksın, ne olmuş? Bir yılda olsa soyadımı taşıyacaksın, her erkek buna sinirlenir." Bahane buldu. Ona garipser bir bakış attım. "Sakın babanneme filan laf sokma, istemeye falan gelirseniz." uyarı verdim şimdiden.

 

Kutay sinirle güldü. "Yaw, kadın sana ne demiş? Sen hala 'laf sokma' diyorsun. Durmam asla, kimse durduramaz!" karşı çıktı,ses tonu kararlıydı. Ona bakamayarak konuşmaya başladım. "Ben zaten şey dedim, Berithan'ın yapamadığı en güzel düğünü yaparız, kuşağımı da takarım, dedemin mezarında giderim falan filan dedim." diye açıkladım ama ona bakamıyordum, utanıyordum sanki kötü bir şey demişim gibi.

 

"Aferin!" Benimle gurur duyuyormuş gibi. Utancımı bastırdım, şaşkınlıkla ona baktım; yanaklarım al, al, kızarmıştı. "Kızmadın mı? Yani sen düğün filan demedin, ben öyle ortaya bir şey attım." yutkundum. Kutay gülümsedi. "Niye kızayım sana? Aslanlar gibi düğünümü yaparım, doğru demişsin." Takdir etti resmen, yüzümdeki utanıcımı gördü. "Utanma, utanılacak bir şey yok." ekledi.

 

lk kez içtenlikle gülümsedim, gözlerim parladı. Kızmamıştı bana; aslında kızması gerektiğini düşündüm. Sonuçta anlaşmalı bir evlilik, iki tarafın susması için yapılan bir evlilik, düğün istemez diye düşünmüştüm. "Şey, bu isteme olayları filan ne zaman olur?" sordum. Diğer konu üstüne gitmedim, daha sinirlenir, hırslanır diye.

 

"Bilmiyorum, biliyorsun, deden yeni öldü. Karar çıksa da hemen olmaz, isteme." açıkladı. Akılsız kafam tamamen unutmuş, anlamış gibi başımı salladım. "Bekleriz o zaman, ne yapalım." dedim. Yere baktım. "Sen Ankara'ya gidecek misin yakında?" sordu. Şimdi ne alakaydı ki? "Hayır, gitmeyi düşünmüyorum." açıkladım. Sonuçta dedem yeni ölmüş, zaten yılbaşı tatili yaklaşıyordu, gitmek istemedim.

 

Kollarını birleştirdi duvara yaslandı. "İyi, yılbaşı günü arkadaşlarım ve eşleriyle meyhaneye gidicez, sen de geleceksin." İlan etmişti resmen, sormak, istiyor musun demek bu kadar mı zordu? Kaşlarımı çattım. "Ya, insan bir sorar, geliyor musun gelmiyor musun diye, hiç! Ya hiç, belki benim bir planım var, belki arkadaşlarımla buluşacağım." çemkirdim, sesim bir tık yüksek çıkıyordu. Kutay parmağını dudaklarına götürdü. "Şşşş."

 

Yatağa çıktım, yatakta ayağa kalkmıştım, ellerimi belime koydum. "Ne şşş, Allah aşkına, sen bana emir veremezsin!" zıpladım o hırsla. "Burda arkadaşın olmadığını biliyorum, Rojdan, seni araştırdım. Hiç boşuna nefesini tüketme, benim de nefesimi boşuna tüketme, in yataktan." Rahatça söylemişti. Hala duvara yaslanıyordu. Yatakta aşağa indim, ayakta duruyordum. "Ya ben senin arkadaşlarını tanımıyorum, senin gibi yaşlıdır onlar." sızlandım.

 

Kutay alınganlık yaptı, dudaklarını büktü, kaşlarını kaldırdı. "Yaşlı? Ben? Ben yaşlıyım öyle mi?" Güldü alınganlıkla. Bıkkın ve umursamaz yüz ifadesiyle, "Değil misin? 33 yaşındasın, sen 33!" üstünü çize çize belirttim. Kutay dişlerini sıktı. Gülmeye başladım, kahkaha attım. "Oy, çen alındın mı? kıyamam ben sana, oy oy, koca bebek!" Bebekle konuşur gibi konuştum.

 

"Rojdan—" lafı bölündü, kapım çalındı. "Rojdan kuzum, uyandın mı?" ses geldi, yengemin sesiydi. Panikledim, Kutay'ın ceketinden tuttum. "Git, yürü git!" fısıldadım telaşla. Kutay intikam alıyormuş gibi sakin kaldı. "Gitmiyorum, görsün, daha çabuk evleniriz." alaycı şekilde söyledi. Deli misin sen bakışı attım ona. "Ya git defol, atarım seni pencereden!" tehdit etmeye çalıştım, ceketini sıkıca tutuyordum. "Yengem, iyi misin?" sordu yengem kapının arkasından.

 

"İyiyim yenge, iyiyim, su içiyordum." Aklıma gelen ilk şeyi söyledim, bu sırada hâlâ Kutay'ın ceketinden sıkıca tutuyordum. "Hadi git ya, git!" fısıldadım. Göz devirdi, omuzunu silkti, elimden ceketi kurtarmış oldu. "İyi, gidiyorum, sonra dediklerinin hesabını verirsin." dedi. İçimde bir rahatlama dalgası hissettim, kapıya yaklaştım.

 

Kutay arkamda, göstermeden kapıyı yavaşça az açtım. "Yenge, ne oldu?" sordum usulca. Hâlâ kalbim küt küt atıyordu. "Zulal'ın abisi ile berdel onaylandı. Az önce babanı, Zulal'in babası Şerwan Ağa'yı aradı. Dedenin kırkından önce, iki hafta sonra aile arasında gizli bir söz kesme olacak." dedi. Her dediğine başımı salladım, onayladım. "Peki annem biliyor mu? O gelmedi, sen geldin ya." sordum.

 

"Annen kahvaltı telaşında, ben de geleyim seni göreyim diye düşündüm." dedi. Allah'tan hiçbir şey anlamamıştı. Odanın içine baktım, Kutay gitmişti. "Yenge, gel içeri." davet ettim. Kapıyı tam açtım, yengem içeriye girdi, açık pencereyi fark etti. "Kızım, sen üşümez misin?" sordu. Şüphelenmesinden korkmuştum. "Yok yenge, daha yeni açtım, odaya hava girsin diye." yalan söyledim mecburen. Başını salladı. "Olsun, yine de çok açma." uyardı.

 

Onaylama amaçlı başımı salladım. Bana yaklaştı, elimi tuttu. "Ben seninle bir şey konuşmak istiyorum, Rojdan." Gözlerindeki mahcubiyeti gördüm. Yengem normalde böyle duygusal anları yaşamazdı; hep mantıklı, istikrarlı bir karaktere sahipti. "Konuş, yenge." dedim.

 

"Hakkını helal et yavrum, benim akılsız oğlum yüzünden neler yaşadın." yüzünde mahcubiyeti gördüm; onun suçu yoktu. Az gülümsedim. "Hakkım sana helal olsun, yengem." Yumuşak bir şekilde, sonra elini öptüm, alnıma koydum. "Senin bir suçun yok, biliyorum, ama oğlun yüzünden kendini suçlama." Teselli vermeye çalıştım. Yengemin gözleri kederli kederli daldı. "Haklısın öyle, ama benim akılsız oğlum senin abin kadar mert olamadı." dedi. Eskileri hatırlamıştı. Derin bir nefes aldım, kollarına dokundum. "Bırak şimdi eskiyi, yeniyi sözde bana ne takacaksın?" Göz kırptım, onu neşelendirmek için.

 

Yengem güldü, koluma hafifçe vurdu. "Allah seni! Biz ne dertteyiz, sen ne derttesin!" diye güldü. Ben de onunla birlikte gülümsememi genişlettim, koluna girdim. "Yalan mı? Bir defa evleniyorum, isterim altının en güzelini." Tekrar espiri yaptım.

"Haklısın valla, aşiretiz biz sonuçta." Gururla omuzunu silkti.

 

Kıkırdadım, başımı salladım, yengemin kolunu bıraktım. "Sen en iyisini takarsın, Azade Sultan, korkma." dedim. Yengem elini beline koydu. "Eh, herhalde biz o Aslanbeylerden daha iyisini yaparız." dedi. "Aynen, aynen." ekledim. Elini belinden çekti. "Ben gideyim artık yavrum, sen de kahvaltıya gelirsin." dedi. Başımı salladım. "Tamam, görüşürüz yenge." Vedalaştım, yengem gitti, kapıyı da kapattı.

 

Pencereye yaklaştım, Kutay'a baktım ama yoktu. Ne merdiven, ne Kutay vardı. Hava soğuktu; pencereyi kapattım, sonra perdeyi çektim. Dünden beri aynı pijamayı giyiyordum, yaprak dökümü Leyla'nın pembe paltosu gibi üstüme yapışmıştı. Pijamayı çıkarıp valizime yaklaştım, içinde rahat, sade, eve uygun bir şeyler aradım.

 

Bej tonlarında, ribanalı bir triko takım buldum. Tek omuzlu, belden büzgülü ve İspanyol kollu üst ile yüksek bel, İspanyol paçalı pantolondan oluşuyordu. Kombinimi giydim, saçlarımı taradım ve güzel bir şekilde bağladım. Yatağın üstüne atılmış telefon kutusuna gözüm çarptı. Yatağa yaklaştım, kutuyu aldım, açtım. İçinde iPhone'un son modeli, 17 vardı. İç çektim; yine fazlaya kaçmıştı Kutay.

 

Telefonu çıkardım, telefon kabının içindeki hattı taktım, ayarlamalar yaptım güzelce. Son olarak uygulamaları yüklemeye başladım. WhatsApp'ı yüklediğim ve kurduğum anda mesaj geldi.

 

+9054******

Oooo, sonunda telefonu açmışsın. Ortak numaramı kaydet.

 

Rojdan:

Kutay? ya hemen nerden anladın telefonu açıp hattı taktığımı?

 

+9054******

Anlarım ben, üçüncü gözüm var 😎

 

Rojdan:

Hareketler bak? Allahım, emoji atmalar filan, hayırdır?

 

+9054******

İyi davransak ayrı terane, kötü davransak ayrı terane.

 

Rojdan:

Aman, sen bana stabil davran, yeter o bana.

 

+9054******

Tamam.

 

Rojdan:

Haa, bu arada, yılbaşında meyhane filan diyordun, orası neresi? Konum atsana bana.

 

+9054******

Gerek yok, ben seni arabayla alacağım.

 

Rojdan:

Daha fol yok yumurta yok ortada,yılbaşına dört gün var. Annemlerin karşısına geçip 'Kutay'la meyhaneye gidiyorum' diyemem.

 

+9054******

Halledeceğim, Rojdan.

 

Rojdan:

Nasıl halledeceksin? Hayatta izin vermezler.

 

Kutaydan mesaj gelmedi

5 dakika sonra

 

Rojdan:

Cevap versene, Kutay. Bir şey sorduk.

 

+9054******

Toplantıdayım, Rojdan.

 

Rojdan:

Senin haberin var mı, berdel kararından?

 

+9054******

Evet az önce öğrendim.

 

Rojdan:

İyi tamam haberleşiriz.

 

En sonunda konuşmayı kısa kestim. Kutay da görüldü, attı yatağımdan. Kalktım, odamdan çıktım, yemek odasına gittim. Annem, yengem, Ümmü abla vardı, kahvaltı hazırlıyorlardı. "Günaydın," dedim herkese. İlk Ümmü abla konuştu "Günaydın Rojdan kızım," samimi şekilde. Ardından annem konuştu "Günaydın yavrum."

 

"Günaydın." yengem de ekledi. Etrafa baktım, Bengi yoktu. "Bengi nerde ya?" sordum ve yengeme baktım. "Odasından hastamıymış, neymiş anlamadım ben de," dedi yengem. Kafamı salladım, "İyi, ben bir ona bakayım." Yemek odasından çıktım, Bengi'nin odasına kadar yürüdüm. Ağlamaya sesleri geliyordu, şaşırdım. "Noluyo ya." kendi kendime mırıldandım ve kapıya vurdum.

 

"Kim o?" sesi boğuk geliyordu, Bengi'nin boğuk sesini arkasından bile anlıyordum. Yutkundum. "Bengi, benim gelebilir miyim?" usulca sordum. Kapının koluna dokundum, kendimi şimdiden hazırladım. Bengi daha çok ağlamaya başladı. "Rojdan, hemen gel." kekeledi. Ağlarken hızla içeriye girdim. Bengi bağdaş kurmuş oturuyordu, yatağında mendiller saçılmış, zırıl zırıl ağlıyordu. Şaşkınlık içinde kaldım, öylece. "Noldu?" diye sorabildim sadece.

 

"Aldattı," diyebildi sadece. Aldattı mı? Serhat mı? Yavaşça Bengi'ye yaklaştım, yanına oturdum. "Nasıl aldattı?" dedim. Kucağıma telefonu attı. "Al bak, o şerefsiz ne haltlar yemiş." dedi. Ellerim titreyerek telefonu kucağımdan aldım. Kilidi açıktı, pat diye karşıma çıktı Serhat. Bir kadınla, çıplak, üstlerinde beyaz bir yorganla yatıyordu. Kadın Serhat'ın yanağından öpüyordu. "Hııı!" bir ses çıktı benden, inanamadım.

 

"Ya, ya hiii, tabi şerefsiz, beni eskortla aldatmış." isyan eder gibi konuştu. Bir yandan zırıl zırıl, salyalı-sümüklü ağlıyordu. Telefonu kapattım, yatağın üstüne koydum. Elimi ağzıma götürdüm. "Nasıl yapar? anlamıyorum. Seni çok sevdiğini söylüyordu." dedim.

 

"Bana açıklaması da ne, biliyor musun? 'Hatırlamıyorum' dedi, bana hatırlamıyorum diye açıklama yaptı, BANA!" Her dediğini vurguluyordu. Elimi ağzımdan çektim, bir mendil aldım, Bengi'nin gözyaşlarını sildim. "Ya, ben onun için ne emekler verdim, ailemi karşıma aldım, herkes ondan olmaz dedi, herkes, kimseyi dinlemedim!" İsyan edercesine anlatıyordu, bir kafasını duvara vurmadığı kalmamıştı.

 

"Gebersin inşallah, arabanın altında kalsın, seni üzüyor ya!" dedim. Bengi ağlamaya devam etti, gözyaşlarını silmem işe yaramadı. "İnşallah geberir." hıçkırıklarının arasında söyledi. Mendili kenara koydum. "Bir sakin ol, bak, böyle olmaz, sinir krizi geçireceksin, sakinleş, konuşalım olan biteni." Saçını okşadım, ona sarıldım. "Her şey geçecek, ben buradayım," fısıldadım. Bengi daha çok ağladı, bana sıkıca sarıldı.

 

Bengi uzun uzun bana sarılarak ağladı. En sonunda durdu, hâlâ hıçkırıkları devam ediyordu, nefesi düzensizdi. Komodinin üzerinde duran dolu su bardağını aldım, ona uzattım. "Al, iç şunu, biraz rahatla lütfen." Rica ettim. Bengi bardağı aldı, o hıçkırıkları ve nefesinin düzensizliğini bastırmak için içmeye başladı.

 

Bardağın hepsini bitirdi, hıçkırıkları azaldı, kendine geldi. Bardağı aldı, komodinin üzerine koydum. "Anlat şimdi bana, ne oldu?" derinden, yavaş yavaş sordum. Bengi derin bir nefes aldı. "Ben dün akşam seninle konuştum ya, annen gelince gittim, işte o zaman Instagram hesabıma istek kutusundan istek düştü. Bende dedim ki açayım bari, hani ne olacak. Fotoğrafı açtığım an gördüm, ellerim, ayaklarım zangır zangır titredi," açıkladı. Başımı salladım. "Ee, kim atmış? O yattığı kadın mı?" sordum.

 

"Hayır, bizim 6 aylık bir ayrılığımız vardı, o zaman başka kızla takılmıştı. O kız attı. Hem de bu fotoğraf ne zaman ait, biliyor musun? Nişanımızdan bir gün önce, ya ya BİR GÜN!" anlatmaya devam etti. Kendine kendine, stresten sallanıyordu. "Bu kız nerden bulmuş bunu? İnanamıyorum hala." dedim. Şakağımı ovdum.

 

"Kıza iki ay önce yazmış, 'Barışalım' gibisinden yalvarmış beyefendi. Kız kabul etmemiş, sonra tesadüfen bir yerde fotoğrafları görmüş. Nerde dediğini unuttum valla." Anlatmayı bitirdi. Gözleri kan çanağı gibiydi. "Şimdi ne yapacaksın?" sordum. Bengi dudağını büktü, omuzlarını kaldırıp indirdi, bilmiyorum gibisine. "Kimse bilmiyor, sadece sen biliyorsun. İşte babama, anneme ne diyeceğim bilmiyorum. Babama desem gider vurur, boşuna katil olur anneme desem babama diyemez, üstüne ben bilmişlik taslar, biliyorsun." haliyle kararsızdı ne yapacağını bilmiyordu.

 

Dizlerine hafifçe vurdum, moral verici şekilde gülümsedim. "Boşver şimdi bu mevzuları güzel bir kahvaltımızı yapalım, sonra alışveriş merkezine gidelim. Ordan da istersen bir kahve içmeye de gideriz. Nasıl fikir?" sordum. Onun için şu an en iyisi alışveriş yapmak olacağını düşünüyordum; en azından kafası dağılırdı. Morali bozuk olsa da, gülümsedi. "İyi, öyle yapalım. Güzel plan." onayladı. Ayağa kalktım. "O zaman ben gidip kahvaltı getiriyorum, annemler de bir bahane bulurum." dedim. Bengi güldü. Bu sefer içten, "Haa, şöyle!" dedim, rahatlamıştım.

 

Mutfağa gittim, kahvaltı hazırlamaya başladım. Bir tepside hazırlık yaparken Ümmü abla içeri girdi. "Hayırdır Rojdan kızım, niye hazırlıyorsun, Bengi'ye mi götüreceksin?" diye sordu. Gülümsedim. "Evet evet, onunla birlikte içeride kahvaltı yapacağız. Sen de annemlere haber verirsin değil mi?" diye sordum.

 

Ümmü abla eli belinde bana yaklaştı. "Veririm ama sen zahmet etmeseydin, ben hazırlardım ya." dedi. Ona baktım, bir yandan çay dolduruyordum. "Olur mu öyle, sen zaten iş yapıyorsun. Hem koca kız oldum, seni yorarsam ayıp bana." diye itiraz ettim. Ümmü abla gülümsedi. "Allah senin kalbine denk olanı sana versin Rojdan kızım." dedi. Bu bir tür iltifattı, gülümsemem genişledi. "Amin amin, herkese." dedim. Çayları tepsiye koydum, tepsiyi ellerimin arasına aldım. "Hadi kolay gelsin sana." deyip mutfaktan hızlı ama sakin adımlarla çıktım, Bengi'nin odasına gittim. Hâlâ bağdaş kurmuş oturuyordu.

 

Tepsiyi yatağın üstüne koydum, bağdaş kurarak Bengi'nin karşısına oturdum. "Hadi ye, hadi." diyerek onu teşvik etmeye çalıştım. Burnunu kıvırdı. "Midem bulanıyor, yemeyeceğim. Sen ye." dedi. İç çektim, çayını ona uzattım. "Bunu iç en azından. Bak, AVM'ye gideceğiz, düşüp kalırsın." diye uyarmaya çalıştım. Bengi dalgın dalgın bakıyordu, elim yanmaya başlamıştı. "Bengi, elim yandı. Al çayını hadi!" sesimi yükselterek onu kendine getirmeye çalıştım.

 

Bengi hemen çay bardağını elimden aldı. "Tamam, bağırma!" dedi. Göz devirdim. "Hadi ye şuradan bir şeyler, daha süsleneceğiz hadi." diyerek onu neşelendirmeye çalıştım, bir yandan da kahvaltı yapıyordum. "Süslenmem ben." diye karşı çıktı. Daha fazla üstüne gidemezdim, başımı salladım. "Tamam, yeter ki gel." dedim.

 

*****

 

Kahvaltıdan sonra süslendik, yani ben süslendim. Dışarı çıktık, taksiye binip AVM'ye gittik. İlk gördüğüm giyim mağazasına Bengi'yi sürükledim. "Ay bak, yeni kreasyolar gelmiş." dedim, kolundan tutup onunla etrafta dolanıyordum. Bir rafın önünde durduk, bayağı şık şeyler vardı. "Şunlara bak hadi." diye mırıldandım, alışverişe dalmıştım. Bengi göz ucuyla bana baktı. "İstemiyorum, gidelim ya." diye mızmızlandı ve yürümeye başladı. Hemen elimdeki kıyafetleri yerine koydum, arkasından onu takip ettim.

 

AVM'nin içinde uzun süre sessizce dolandık. Arkamızdan birinin bizi takip ettiğini hissediyordum ama yanıldığımı düşündüm. Kafamı ne zaman çevirsem farklı insanlar vardı. Sonunda bir kozmetik mağazasına girdik, resmen rahatlamıştım. Bengi dalgın dalgın raflara bakıyordu, ben de bakmaya başladım. Ruj bölümünün önünde durdum, ne alabilirim diye düşünüyordum.

 

Bengi bana yaklaştı, elime iki göz kalemi ve bir allık kutusu verdi. "Sen bunları öde, ben tuvalete gidip geliyorum," diye fısıldadı kulağıma. Bengiye baktım, "Tamam, git. Mağazanın dışında buluşuruz," dedim. Bengi gitti; rujları beğenmeyince diğer ürünlere bakmaya başladım, dalmıştım.

 

Birkaç ürüne daha baktım, sarmadı. En sonunda kasaya gittim, Bengi'nin aldıklarına ödeme yaptım ve mağazadan çıktım. Etrafa baktım, Bengi yoktu; tuvaletlerin oraya gittim. İki dakika geçti, çıkmadı; beş dakika geçti, çıkmadı; on dakika geçti, hâlâ çıkmadı. Mesaj attım ama dönmedi. En sonunda tuvalete girdim, boştu; kabinlere baktım, kimse yoktu. Aceleyle AVM'den koşarak çıktım.

 

Bir yandan Bengi'yi arıyordum, açmıyordu. İçimi telaş ve endişe sarmıştı, kendine bir şey yapar diye korkuyordum. Sonra adımlarım yarıda kesildi; Bengi'nin bağırma sesine benzer bir ses duydum. Ses doğruydu, koştum. Bengi ve Serhat kavga ediyordu. Serhat, Bengi'nin kolundan tutmuş çekiştiriyordu: "Bırak beni! Seni filan dinlemicem!" Bengi bir yandan mücadele ediyordu: "Bırakmam, beni dinleyeceksin, anladın mı? Ben seni aldatmadım, hatırlamıyordum." Serhat kükredi, kolunu daha sıkı sıktı Bengi'nin.

 

Bu sahneyi görünce aklım başımdan gitti. "Ne yapıyorsun sen?!" bağırdım. Hızla yanlarına koştum, tüm gücümle Serhat'ın elini Bengi'nin kolundan çektim. "Daha neyi açıklayacaksın?! Kabak gibi ortada her şey! Bir de utanmadan aldatmadım diyorsun, utanmaz!" kükredim. Adeta Bengi'yi arkama aldım. "Rojdan, karışma benim Bengi'yle mevzuma!" dişlerini sıkarak, öfkeyle söyledi, göğsü inip kalkıyordu.

 

"Karışırım arkadaş! O benim kuzenim, onu böyle sıkıştıramazsın!" bağırdım. Bengi fırsattan istifade Serhat'ın yüzüne tükürdü. "Bir de bizi takip etmişti şerefsiz!" diye bağırdı. Serhat ikimizin üzerine doğru yürümeye başladı. "Sen bana tüküremezsin! Elimde bir kaza çıkacak!" dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. Sonra elini kaldırdı. Bengi beni kenara itti, cesaretle kafasını kaldırdı. "O tokadı alır, senin münasip yerlerine sokarım." diye tehdit etti. Sesi sakindi, korkusuzca Serhat'ın yüzüne baktı gözlerini hiç ayırmadı Serhat'ta tam olarak öyle bakıyordu. Ardından bir darbe vurup ona saldırmaya başladı.

 

Bengi resmen sokağın köşesinde adam dövüyordu. Kendi elleri yetmedi, çantasıyla girişti. Serhat bir yandan darbelerden kaçınmaya çalışıyordu. Araya girmeye çalıştım. "ROJDAN! Çekil, valla sana da vururum!" diye tehdit ederek bağırdı. Geri çekildim. "Güzel gözlüm yapma, lal olurum aşkına yapma!" diye yalvarıyordu ama Bengi durur mu, durmazdı. Daha da hırslandı, Serhat'a vurmaya devam etti. "Kes sesini, yalancı köpek!" diye kükredi.

 

Kolunu tutmaya çalıştım. "Bengi, yapma! Olmaz, böyle polislik olacağız," diye ikna etmeye çalışıyordum. Bengi öfkeden deliye dönmüş şekilde bana baktı; aldatılmak kolay değil. Çantayı bana çevirdi, etrafımda dönerek uzaklaşmıştım. Ani hamleyle karşılaştım. "Rojdan, beni delirtme, bu köpek her şeyi hak ediyor!" Bir parmağını kaldırmış, ders verir gibi söylüyordu. Sonra Serhat dövmeye devam etti.

 

Kolunu tutmaya çalıştım. "Bengi, yapma! Olmaz, böyle polislik olacağız," diye ikna etmeye çalışıyordum. Bengi öfkeden deliye dönmüş şekilde bana baktı; aldatılmak kolay değil. Çantayı bana çevirdi, etrafımda dönerek uzaklaştım. "Rojdan, beni delirtme, bu köpek her şeyi hak ediyor!" Bir parmağını kaldırmış, ders verir gibi söylüyordu. Sonra Serhat dövmeye devam etti.

 

Tam o sırada tanıdık bir araba durdu; bir yerden tanıyordum. İçinden Baran çıktı, hemen yanına koştum. "Baran, yardım et! Delirdi," dedim ve Bengiyi gösterdim. "Onun için durdum zaten, noluyo?" diye sordu. Bengiye ve dövdüğü Serhat'a baktım iç çektim. "Ne diyeyim ki? Hangi birini anlatayım? Gel, ayrı şunları,Bengi beni itiyor," diye rica ettim. Emirine amadeyim der gibi koştu, hemen ben de arkasından gittim. Bengiyi belinden tuttu, havaya kaldırdı. "BIRAK!" diye çığlık attı Bengi.

 

"Bırakamam, yengenim, emri!" karşılık verdi. O sırada Serhat nefes aldı; yere çöktüm. Bengi bana baktı, gözlerinde öfke okunuyordu. "Bıraksın, şuna söyle! Hem ayrıca bu kim?!" çıkıştı. Bir yandan hırsla hareket ediyordu, kurtulamaya çalışıyordu ama Baran onu sımsıkı tutuyordu. "Kutay'ın erkek kardeşi Baran, benim emrime uyuyor," sanki çok iyi bir şeymiş gibi gururla söyledim.

 

"Baran mısın, Boran mısın, ne haltsan, beni bırak! Benim bu kaypak herifle işim bitmedi!" bağırdı. O yükseklikten bile Serhat tükürdü. "Bengi, sakin ol, artık sakince konuşalım," dedim. Sonra Baran'a baktım: "Sakince yere indir," ekledim. Baran hemen dediğime uydu, Bengi'yi yere indirdi. Bengi bir kez daha tükürdü. "Hiçbir şeye değmezsin!" sessizce söyledi,sesi titriyordu, gözleri dolmuştu.

 

Arkasını döndü, gidiyordu. Biz de peşinden gidecektik ki Serhat durmadı, durur mu hiç? Durmaz. "Sen bana kendini teslim etmedin, ondan yaptım!" Bengiyi suçlamaya çalıştı. Hepimiz şok olduk. Bengi adımlarını yarıda kesti, ben Baran birbirimize baktık. Bir anda, ışık hızıyla, hiç abartmıyorum, çalıların arasından büyük bir taş aldı Serhat'ın kafasına... Vurdu. Ben ve Baran gözlerimi adeta kilitlenmiş bir şekilde sahneyi izlemiştik.

 

Taşı yere attı Serhat öylece yerde kanlar içinde bayıldı "Ohh geber!" keyifle. Bengi'ye yaklaştım "Sen delirdin mi? Aklı melekelerini mi yitirdin? Adam ölürse ne yapacağız?" bağırdım. Bengi intikam almış gibi rahatlamış "İyi oldu ölürse ölsün!" çemkirdi. Baran Serhat'ın nabzına bakmak için yaklaştı yere eğildi parmaklarını şah damarına koydu "Yaşıyor korkmayın." O an az da olsa rahatladım. Bengi'nin yüzü memnuniyetsizlikle parladı "Of!" hırçınca söylendi. Artık müdahale etmem gerekiyordu mecburen Bengi'ye tokat attım "Adam ölürse katil olacaksın kendine gel!" azarladım.

 

Bengi tokadı yiyince önce Serhat'a baktı. Sonra bana sertçe yutkundu. Gözlerinde endişeli bir parıltı belirdi. "Ne yaptım ben..." dedi. Bu bir soru değil, resmen bir aydınlanmaydı. "Gel buraya!" dedim ve onu sımsıkı sarıldım. Baran bize baktı. "Yenge, ben bunu hastaneye götüreyim. Siz de eve gidin." dedi.

 

Bengi'ye baktım. Bengi bana baktı. Gözleri dolmuştu. "Tamam, gidiyoruz." diye yanıtladım. Kolumu Bengi'ye sardım. O sokaktan çıktık. İlk bulduğum taksiyi çevirdim. Bindik. Kalbim küt küt atıyordu. O ara Baran da Serhat'ı bir şekilde dışarı çıkarmış, arabaya yerleştiriyordu. Biz de gördük. Bengi'nin gözleri doldu. Bana baktı. Ben de ona baktım. "Şşş, tamam." dedim. Daha sıkı sarıldım. Taksi hareket etti.

 

Fazla geçmeden konağa geldik. Kimseye hiçbir şey demeden Bengi'nin odasına gittik. Ben yatakta oturuyordum. O ise kendi kendine bir ileri bir geri yürüyordu. "Nasıl durmadım ben, salak kafam." diyerek kafasına vurdu. Ben cevap vermedim. Sadece iç çektim.

 

"Allah'ım ya öldüyse." paniğe kapılmaya başladı, daha hızlı yürüdü. "Gel şuraya otur Allah aşkına, ölse şimdiye duyardık." diye rahatlatmaya çalıştım, kolundan tuttum yanıma oturttum. "Çok korkuyorum valla, katil olacağım." dedi endişeyle. Dudak büktüm. Ne denirdi ki? Adamı resmen darp etmişti, üstüne bir de taşla kafasını yarmıştı. Sadece sarılabildim.

 

Dakikalar saatler su gibi geçmişti. Sonra bir anda telefonum çaldı. Bengi panikle bana baktı. "Öldü mü yoksa? Allah'ım." dedi, ağlayacak gibiydi. Mantıklı davranmaya çalıştım. "Ölse ben aranır mıyım? Sakin ol, panik yapma." dedim. Cebimden telefonumu çıkardım. Kutay'ın numarası arıyordu. "Kutay arıyor." diye ekledim. Bengi iç çekti, biraz rahatlamış gibiydi. Telefonu açtım. "Alo?" dedim.

 

"Rojdan, Bengi'yi de al. Beş dakika içim konaktan çıkın." dedi. Şok oldum ama sakin olmak zorundaydım, gülümsemeye çalıştım. "Neden?" sordum. Kutay'dan iki saniyelik bir ses kesintisi oldu. "Serhat hakkında." dedi, ses tonu düz ve sakindi. ŞAK! Telefonu suratıma kapattı. Telefonu kulağımdan çektim, boş boş baktım.

 

Bengi surat ifademi anlamıştı. "Ne oldu, ne diyor?" diye sordu endişeyle. Onun aksine sakin kaldım, mecburen gülümsemeye devam ediyordum. "Beş dakika içinde dışarı çıkmamızı istiyor, Serhat hakkında." dedim ve yutkundum. Bengi hızla paltosunu giymeye başladı, hareketleri aceleciydi. Kolumdan tuttu. "Hadi kalk, gidelim hadi." dedi. Ben bir şey diyemeden beni odasından çıkardı. Ardından konaktan çıktık. Kutay, arabasıyla kenarda bizi bekliyordu.

 

Kutay bizi görünce arabadan indi, yanımıza yaklaştı. "Öldü mü? Ölmedi de Allah aşkına!" diye sabırsızca konuştu Bengi. Ben dut yemiş bülbüle döndüm, ağzımdan tek kelime çıkamıyordu. Kutay önce bana, sonra Bengi'ye baktı. "Ölmedi, korkmayın." dedi. Rahat bir nefes aldık. "Yaşıyor ve polislik olmadı, yani olmadınız." diye açıkladı. Bengi hem rahatlamıştı hem de merak ediyordu. "Nasıl polise vermedi mi? Bu nasıl mümkün olur?" dedi.

 

"Boşver sen Bengi." dedi kısaca, açıklama yapmadı. Sonra bana baktı. "Bizi Rojdan'la yalnız bırakır mısın?" diye ricada bulundu. Bengi bana baktı, gözlerimle onayladım. "Tamam, Rojdan gelir o zaman." dedi. Ardından hemen konağa girdi. Kutay'la baş başa kaldık. Elini omzuma koydu. "İyi misin? Sessiz kaldın." dedi sessizce.

 

Omuzumda olan eline baktım. "İyiyim, sadece biraz korktum." diyebildim, sertçe yutkundum. Kutay hafiften gülümsedi. "Korkma, ne korkuyorsun? Çok olsaydı Baran'ın üstüne yıkardım suçu." dedi. Kutay dik dik baktı. "Bakma öyle, seni polise verecek halim yok." ekledi. Omuzumu silktim, eli çekildi. "Ben yapmadım, Bengi yapmıştı." açıkladım. Kutay gözleriyle onayladı. "Biliyorum, ama yine de sen de sorgulanırdın. Hem Bengi senin kuzenin, artık benim de kuzenim." dedi.

 

Afflamış halde ona baktım; bu sahiplenici tavrı asla anlamıyordum. Konuyu başka yere çektim. "Serhat nasıl şikayetçi olmadı?" sordum. Kutay düşünceli şekilde elini saçının arasına geçirdi. "Bengiye deme ama rüşvet..." sessizce söyledi, sanki etrafta duyulmasından korkuyormuş gibi. Ben de o an şok oldum. "Rüşvet mi?" tekrarladım.

 

Kutay onaylar gibi bana baktı; şok içinde ağzım açık kaldı. "Utanmaz, görüyor musun? Hem kızı aldattı, hem rüşvet aldı," kendi kendime dedim. Ellerimi belime koydum. "Karşılığına Bengi'den ayrılma sözü verdi, tutmazsa ne olacağını biliyor." Sesindeki tehtidkar tavrı gizlemeye çalışıyordu. Ona göz ucuyla baktım. "Ne olacak?" sordum.

 

"Olur, bir şeyler," mırıldandı. Vücut dili değişmişti; konudan rahatsız görünüyordu. "Neyse, kapat konuyu. Bengi'ye de bir şey deme, sadece ölmediğini, şikayetçi olmadığını bilsin, yeter," dedi. Başımı salladım; sonuçta bu rüşvet olayını duyarsa gerçekten üzülürdü. "Eee, kombini hazırladın mı?" diye muzipçe sordu.

 

Başta ne dediğine anlam veremedim; "Ne diyorsun sen be!" diye homburdandım. Kutay bir ara kahkaha atacak gibi oldu, sonra sustu. "Ne kombini olacak, meyhaneye gideceğiz, onun kombini." dedi. Mahalle yanarken Kutay saçını tararmış gibi bir şey aklıma gelmişti. "Allah aşkına, bir git! Biz ne dertteyiz, sen ne derttesin!" çıkıştım. Hiç kendinden ödün vermedi; bilmiş tavırla kafasını salladı. "Hem ayrıca babam izin vermez, boşa hayal kurma." ekledim.

 

"Tabi tabi, görelim." geçiştirdi ama kendinden emindi. Artık bıkmıştım; of çekip elimi salladım. "Ben gidiyorum, ne halin varsa onu gör, rüyalarında mutluluklar." laf soktum. Arkamı döndüm, gidiyordum. "Rüyalarım mı, gerçeklerim mi, göreceğiz." arkamdan seslendi, umursamadım, konağa girdim.

 

Direkt odama gittim. Yorucu bir gün olmuştu; yatağa uzandım, gözlerim ağırlaşmıştı, beynim stresliydi, gürültüyü kaldıramıyordu. Gözlerim yavaş yavaş kapandı...

 

******

- Yılbaşı günü

 

Sabah saatlerinde alarm gibi telefon çalmaya başladı. Defalarca kapatmaya çalıştım, tekrar tekrar çaldı. En sonunda kim olduğuna bakmadan açtım. "Kimsiniz?" uykulu bir şekilde homburdandım. Arkadan gülme sesi geldi. "Günaydın." Ses geldi, kafamı yastıktan kaldırdım. "Kutay? Ne oldu sabah sabah?" dedim, gözlerim yarı açıktı. "Bugün babandan izin almak için sizin konağa geliyorum, kaynanamın elinden kahve içeceğim hayırlısiyla." Dünya'nın en normal şeyiymiş gibi söylüyordu. Kaşlarımı çattım. "Aklını peynir ekmekle mi yedin? Siktir git, gelme." homburdandım. Kutay eğlenmiş bir şekilde kahkaha attı. "Aaa olur mu öyle, 10 gün sonra senin de kahveni içerim." Konuyu saptırmaya çalışıyordu. Telefonu suratına kapattım. "Her şeyden nefret ediyorum." yakındım. Telefonu kenara attım, uyumaya çalıştım.

 

Beş dakika geçti geçmedi annem içeri girdi. "Kızım kalk! Kutay geliyormuş." sesi telaşlıydı. Yüzümü yastığa gömdüm. "Anne git!" söylendim. Annem durmadı, pencereleri açtı. "Kalk hadi, ayıp olur. O senin sözlün sayılır." diye uyandırmaya çalıştı. Ben ise aksine uyumaya çalışıyordum. Annem dibime geldi. "Kalksana kızım! Delirtme insanı." diye bağırdı. Ofladım, gözlerimi açmadım. "Anne bir git, abim olsaydı ona böyle yapmazdın." dedim. O an yastıkla kafama vurdu. Yüzümü yastıktan çektim. "Ah!" diye sızlandım.

 

"Ya bir insan böyle uyandırılır mı? Hiç mi vicdanın yok?" diye kızdım. Annem elindeki yastığı kenara attı. "Yavrum, sen gece yatmaz, sabah kalkmazsın, öğlen olacak neredeyse," diye azarladı. Anneme baktım, gerindim. "Hen, sen gelinlik kız oldun artık, öyle serile serpile yatamazsın." dedi azarlarken, etrafı topluyordu bir yandan. "Şu dağınıklığa bak, yarabbim!" diye kendi kendine konuştu. Hiç cevap vermedim, ayağa kalktım. "Sana da günaydın, anne," dedim.

 

Günlük azar dozumu almıştım. Banyo gittim, yüzümü yıkadım; saçlarım yine cadı gibiydi, onları düzelttim. Tuvalete girdim, ardından banyodan çıktım. Annem bavulumu karıştırıyordu. "Ha, çıktın mı?" dedi, beni görünce. Ne olduğunu anlayamadım, mal mal anneme bakıyordum. Annem göz devirdi. "Hani senin müstakbel sözlün gelecek ya yavrum, onun için güzel bir şeyler giyin." dedi, küçük çocuğa anlatır gibi.

 

Banyo kapısına yaslandım. "Aman anne, ne giyeceğim ona ben? Hem bana diyorsun da sen süslendin mi hiç?" Hem soru sordum hem de süslenmek istemediğimi belirttim. Annem bavulu bıraktı, bana yaklaştı. "İlkinde süslenmedim amma baban da süslendi, evlensek de bırakmadım. Sen de benim gibi ol, bir de sen gençsin sen bakımlı,şıkır şıkır ol." tavsiye verdi. Babamla olan günleri hatırlayınca gülümsemişti.

 

Esnedim. Açıkça istemiyordum ama diyemezdim, başımı salladım. "Tamam, olurum, olurum." Beyaz bir yalan söyledim, mecburen. Annem inanmadı ama üzerime gitmedi. "İyi, ben gidiyorum, mutfakta kahvaltı hazırlayacağım, gel sen de," dedi. Başımı salladım, onaylamış oldum. Annem odadan çıktı, yatağa geri uzandım ve şekerleme yaptım.

 

Beş dakika, ya uyudum ya uyumadım. Hızla kalktım, sersemlemiş halde mutfağa gittim, kahvaltımı yaptım, çayımı içtim. Odama çıktım; o sırada konağın kapısı çalmıştı ama fark etmemiş gibi davrandım. Beş dakika geçti, odamın kapısı çalındı. "Rojdan abla, Rojdan abla, baban seni salonda bekliyor." dedi Gülizar'ın o çocuksu, nazik sesi. Babam beni salona çağırınca şaşırmadım; muhtemelen Kutay gelmişti. "Tamam, geliyorum Gülizar." dedim.

 

Ayağa kalktım, ceketimi giydim ve odamdan çıktım. Salona, babamın yanına gittim, kapıyı yavaşça açıp kafamı içeriye soktum. Kutay gelmişti; iyi damat rolünü oynayarak kahvesini yudumluyordu. Babam da yanında sohbet ediyordu. Sohbete o kadar dalmışlardı ki beni fark etmediler. Yavaşça içeri girdim, kapıyı kapattım, boğazımı temizledim. "Öhm, baba, beni çağırmışsın." dedim.

 

Babamın yüzünde kocaman bir gülümseme vardı, bana baktığında şaşırdım. Sonra Kutay'a göz ucuyla baktım; sanki "başardım" gibi bir tavrı vardı. "Gel kızım, otur şöyle," dedi ve tekli koltuklardan birini işaret etti. Oturdum. "Siz bugün Kutay'la dışarı çıkacakmışsınız, doğru mu?" diye sordu. Yutkundum. kalbim heyecandan hızla atıyordu. "Evet, babam... Sen izin vermedin değil mi?" dedim. izin vermemesini umuyordum.

 

"Verdim, gidebilirsiniz," dedi gönül rahatlığıyla. Şok içinde kaldım. Asla anlayamadım; nasıl izin vermişti? Bu herif henüz nişanlım bile değildi. Başkası olsa hayatta izin vermezdi. Benim babam da normalde vermezdi ama vermişti. Sadece başımı salladım. "İyi, iyi." dedim. Kutay'a baktım; zafer kazanmış gibi bana bakıyordu. Sinirden gözlerimi kıstım, bir elimi yumruk yaptım.

 

Kutay gülümsedi ve babamla sohbete geri döndü. O an anladım; sohbeti bir türlü bitiremiyor, yumuşak yüzünü gösteriyordu. Canım sıkılmıştı. Saatlerce Kutay ve onun yaşlı arkadaşlarıyla ne yapacağımı düşünüyordum. Ayağa kalktım ve bu düşüncelerle, "Ben gideyim, hazırlık yapayım madem gideceğiz." dedim. Babam hiç bana bakmadı, sadece "Tamam kızım." dedi. Kutay da babamı sohbete daldırmıştı. Şaşkın şaşkın salondan çıktım ve odama gittim.

 

Odamda boş boş durdum, düşündüm. Ne yapsa o anında hallediyordu. Adam önce Serhat'ı, sonra babamı bu kadar kolay ikna etmesi şaşırttı beni. Hadi Serhat neyse, ya babam? Ona ne demişti? "Kızımı meyhaneye götürüyorum," diyemezdi herhalde, yoksa der miydi? Düşünceler kafamda karmakarışık olmuştu.

 

TAK!

 

Odamın kapısı tıklatıldı."Off yine kim?!" diye sızlandım kendi kendime.Kapıdaki her kimse cevap vermedim,düşüncelere dalmıştım,meşgul olduğum düşünülsün istedim.

 

TAK!

 

Bir kez daha aynı şey oldu, bıkkınlıkla iç çektim. "Gel," dedim. Tanıdık bir ses geldi. "Gelirim ama ne derler, orasını bilemem." Ses Kutay'dı. Yine ne istiyor diye düşündüm. Hemen girmeden yataktan kalktım, kapıya koştum, kapıyı açtım. Kutay karşımda, takım elbisesiyle duruyordu. "Selam, müstakbel sözlüm." dedi.

 

Kaşlarımı çattım, kapı kenarına yaslandım. "Hayırdır müstakbel sözlüm filan? Biz anlaşma yapıyoruz diyeceksen, ortak de." diye tersledim. Kutay sinirimin nedenini anlamıştı, güldü. "Peki ortak, öyle olsun." dedi. Karşı karşıya durduyorduk, tripli tripli ona baktım. "Sen babamı neden ikna ettin?" diye sordum. Gözlerini kaçırdı, sonra bana baktı. "Neden ikna ettin değil, nasıl ikna ettin olacak o soru." diye söylediklerimi düzeltti. Gözlerimi devirdim. "Ee her neyse, işte anlat." diye homurlandım.

 

"Tatlı dil nedir biliyor musun? Ondan yaptım." kısaca yaptığı yöntemi anlattı ama bana gerekli olan o değildi. Gözlerimi açıp kapattım, sabır diliyordum içimden. "Ben her şeyi bilmek istiyorum." ısrarla söyledim. Kutay başını iki yana doğru salladı, hayır der gibi. "Kutay!" itiraz ettim, gözlerimi belerttim. Kutay yine de sesini çıkarmadı. "Hiç uğraşma, demem." kararlı bir sesle.

 

"Of!" dedim sinirle ellerimi yumruk yaptım o ise hiç umursamadı, istifini bozmadı. "Saat 9'da seni alacağım, 12.30'da eve dönüceğiz, babana öyle söz verdim, ona göre hazırlan." dedi. Somurtkandım. "İyi, iyi tamam, git hadi gören olur." Direkt çat diye kapıyı suratına kapattım.

 

Yatağa kendimi attım, bütün gün ne yapacağımı düşündüm. Zaman su gibi akıp geçmişti. Telefonuma baktım, saat 8.30 gibiydi. Hızla yataktan kalktım, bavuluma yaklaştım. Kombin seçmeye çalıştım. Önce elbise mi giysem diye düşündüm, sonra hava'nın soğuk olacağını düşündüm ve başka şeyler bakmaya başladım. Bordo balon kollu kısa triko ve siyah yırtmaçlı midi bir etek çıkardım. Hızlıca onları üstüme geçirdim. Aksesuar olarak da altın bir saat taktım. En son saçlarımı da yana ayırdım, fönle biraz hacim verdim ve uçlarını yumuşak dalgalarla bıraktım. Makyaj olarak no makeup bir makyaj yapmıştım. Siyah sivri stiletto botumla kombini tamamladım.

 

+9054******

Hazır mısın? Kapının önündeyim.

 

Rojdan:

Hazırım çantamı alıp çıkacağım.

 

+9054******

Hadi çabuk bekliyorum.

 

Telefonu hızlıca kapattı, siyah mini bir çanta seçtim, gerekli şeyleri koydum, hızlıca odamdan çıktım. Etrafta kimse yoktu, herkes odalarına çekilmişti. Merdivenlerden indim, konağın kapısından çıktım. Arabasının yanında bekleyen Kutay'ı gördüm. Beni görünce gözleri parlamış gibi oldu ama gizledi. "Bekleye bekleye ağaç oldum." diye homurdandı.

 

Ona yaklaştım. "Sen zaten odunsun." laf soktum. Kutay göz devirdi, arabanın etrafında dolaştı ve sürücü kapısına geldi. "E madem odunum, kendi kapını kendin aç." diye onayladı. Kaşlarımı çattım, "Sana ihtiyacım yok zaten." diye mırıldandım. Ön koltuğa bindim, kapıyı kapattım, araba çalıştı.

 

Emniyet kemerimi taktım. Kutay'a baktım, "Bahset arkadaşların hakkında, hadi." dedim. Sonuçta onlar hakkında her şeyi öğrenmem gerekiyordu, mal gibi gidip rezil olamazdım. "İlk Berat'la fakülteden tanıştım, evli karısının adı Bade. Sıradan, kendi hallerinde bir çiftler. Bade şu an çalışmıyor, Berat da buraya atandı, burada yaşıyorlar." diye anlatı. Her ayrıntıyı dinledim, kafamı salladım.

 

"Gökhan çocukluk arkadaşımdı, o daha yeni evliydi, iki ay olmuştu karısının adı Ajda." Açıklamaya devam etmiştim. Tek tek dinledim. "Bu kadar mı? İki çift mi?" diye sordum, garanti olsun diye. Gözünü yoldan ayırdı, bana baktı. "Evet, bu kadar." dedi. Sonra aklıma bir şey gelmiş gibi durdu. "Gökhan benimle çalışıyor yani aile şirketimizde ki ortağım." diye ekledi.

 

Kafamı salladım. "Haa, tamam, sorun yok, anladım, güzel." dedim. O bana baktı, güldü. "Neyi anladın acaba? Onlarla tanışmadın bile." dedi. Dediğin için uyuz olmuştum. "Olsun, en azından tanıttın." dedim. Kutay tartışmayı uzatmak istemedi, kafasını salladı. Kısa süre sonra bir meyhanenin önünde durduk. "Evet, işte geldik." dedi.

 

Heyecan basmıştı aniden. Normalde heyecanlanmazdım ama o an nedense heyecanlanmıştım. Dalgın dalgın baktım. Kutay elini yüzüme doğru tuttu ve salladı. "Heyy orda mısın?" dedi. Sesi beni kendine getirdi. "Buradayım, inelim." cevap verdim. Emniyet kemerimi çözdüm, arabadan indim. Arkamdan Kutay geldi, elini uzattı. Şaşırdım. "Ne alaka ya?" dedim.

 

Parmaklarıyla parmaklarımı kavradı. "Çok alışmalısın buna." sessizce söyledi. Dudağımı büzdüm, kendi kendime mırıldandım bir şeyler. Ellerimi tutarak beni meyhanenin içine girdi. Meyhanenin arka taraflarında 6 kişilik bir masa kurulmuştu. Berat ve Bade yanyana oturuyordu. Gökhan ve Ajda da yan yana oturuyorlardı.

 

"Selam biz geldik!" o dörtlüye duyurdu, bize baktılar. Hepsi gülümsüyordu. Bade ayağa kalktı, elini uzattı "Merhaba ben Bade." Klasik bir giriş yaptı, gülümsedim. Elimi uzattım, tokalaştık. "Ben de Rojdan, memnun oldum Bade." gülümseyerek karşılık verdim. Ardından Berat kalktı, elini uzattı, kendini tanıttı. Sonra Ajda ve Gökhan kendini tanıttı. En sonunda masaya Kutayla oturduk.

 

Sohbetler, muhabbetler başladı. Rakılar, mezeler masaya geldi. Hepsi çok sıcakkanlı ve ılımlıydı, beni sevmişlerdi zaman kum saati gibi akıp gidiyordu. Kutay bir ara garsonu yanına çağırdı, kulağına bir şeyler fısıldadı. Garson gitti ve bir anda şarkı çalmaya başladı.

 

🎶 Müslüm Gürses - Bir Ömür Yetmez 🎶

 

Bade, Ajda ve ben şaşırmıştık. "Ne alaka ya?" diye fısıldadım kendime kendime. Ben kendi kendime fısıldarken Bade telefonu çıkardı, saati gösterdi: "Tam 11.58!" duyurdu. Kutay'a baktım, onunla resmen yeni yıla giriyordum; tanımadığım, ara sıra çift gibi didiştiğim adamla 2026'ya giriyordum.

 

11.59.

12:00

 

Tam 12 oldu ve Kutay bir anda şarkı sözlerini söylemeye başladı: "BİR ÖMÜR YETMEZ Kİ SANA DOYMAYA AH BE SEVGİLİM!" Şarkıyı söyledi, sonra Gökhan ve Beratta eşlik etti: "BİR HAYAT YETMEZ Kİ BİR KIYISINDAN BAŞLASAK AŞKIN BARİ..." Herkes eşlerine bakarak söylemiş, Kutay da bana bakıyordu.

 

Onu ne düşüneceğimi bilemedim. İnsan ne düşünür ki? Ya düşünmesi gerekir. Sadece bakışlarımı kaçırıyordum.

 

Evet bir bölümün sonuna daha geldik 🥹

 

 

Bir sonraki bölüm artık söz ve düğün alışverişi bölümü olur ayrıca ufaktan bazı spoiler verdim yakalayan varsa yorumlara yazsın 🤭

 

Oy vermeyi unutmayın sizlerin desteği benim için çok önemli bir sonraki Rojdan ve Kutay'ın bölümünden görüşmek üzere..

Bölüm : 20.01.2026 14:58 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...