6. Bölüm

6 bölüm ||Emek||

⋆.𐙚 ̊.
meizzo_

 

Gözlerimi açtığım loş bir yerdeydim, yer yatağında yatıyordum. Tahta bir evdi, köy evleri varya onun gibi bir yerdeydim. Baş ucumda Kutay bağdaş kurmuş oturuyordu, saçlarımı usul usul okşuyordu. Gözleri kapalı bir şeyler fısıldıyordu "Medet rabbim, medet…”

 

Kolumun sızısı hala aynıydı. Derin bir nefes aldım, "Kutay..." diye fısıldadım. Kutay tereddütsüz gözlerini açtı. Gözlerinin altı simsiyahtı, yüzü çökmüştü sanki. "Rojdan..." dedi, sesi titriyordu. Gözlerim doldu. "Rabbim şükürler olsun sana..." diye şükretmeye başladı.

 

“Noldu bana?” diye sordum, sesim boğuk geliyordu. Kısmen her şeyi hatırlıyordum ama bu eve nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. Başımı çevirdim, kurşun yarama baktım; özenle sarılmış, tedavi edilmişti. “Yara…” dedim şaşkınlıkla. Kutay saçlarımı okşamaya devam etti. Bu bana güven veriyordu. O an fark etmemiştim. “Buraya ben seni getirdim, yaranı sardım.” diye açıklama yaptı.

 

Kaşlarımı çattım ve anlamaz bir ifadeyle ona baktım. "Neden hastaneye götürmedin?" diye sordum. Kutay'ın parmakları saçlarımın arasındaydı, nasıl açıklama yapacağını bilmez gibi bana bakıyordu. "Ben yani..." diyebildi, ne diyeceğini bilmiyormuş gibiydi. Hala bakıyordum, açıklama bekliyordum. "Cevap ver lütfen," dedim.

 

“Abin yüzünden seni buraya getirdim," dediği an kaşlarım çatıldı. Seslerini çok az duyduğum bir sahne gözümde canlandı. “Eğer kardeşime bir şey olursa ya da olmasında gerek yok! Senin elinde onu alacağım, bu evlilik iptal olacak!” ve abimin sözleri...

 

“Bu evlilik iptal olacak…” diye dalgın dalgın tekrar ettim. Kutay panikledi, kalbinin atışını duyabiliyordum. “Gerçekten bunu istiyor musun?” diye sordu, sesindeki paniği gizlemeye çalışıyordu. Beni yanlış anlamıştı, gözlerim büyüdü. “Hayır, ben öyle demedim, abimin dediğini söyledim.” diye açıklayıverdim.

 

Kutay rahatlamış gibi nefesini verdi, saçımı tekrar okşadı. "Hatırladın abinin ne dediğini." dedi. Onaylarcasına başımı salladım, etrafa baktım kimin eviydi anlamaya çalışıyordum. "Peki bana kızdın mı? Seni buraya getirdiğim için?" diye usulca sordu, sesinde merak vardı.

 

O an ne hissedeceğimi bilmiyordum, yaralıydım ve tanımadığım bir evdeydim. Bakışlarımı geri Kutay'a kaydı, gözlerimi kıstım ama sinirli değildim. "Valla orasını burasını bilmem de sen yine beni kaçırdın." diye direkt yüzüne söyledim. Kutay zor şartlara rağmen dudağının kenarında sırıtış oldu. "Bu sefer karımı kaçırdım, o yüzden sorun yok." dedi.

 

“Karın…” dedim, sanki dilimi buna alıştırmaya çalışıyormuşum gibi. “Karın hastaneye gitmeyi tercih ederdi.” dedim. Kutay yanıma uzandı, dirseğini yastığına koydu. “Ama o zaman evlilik iptali olurdu.” diye açıklama yaptı. Ufak bir kahkaha attım. “Ben o kağıtları imzalamadan evlilik iptali olmazdı.” dedim.

 

“Senin o abin ne yapar eder yaptırırdı sana onu," dedi sanki kinini kusuyormuş gibi. Bu sefer sinirlendim, gözlerimi tekrar kıstım. "Hayırdır? Ben senin kardeşlerine böyle demiyorum, hem adam az da olsa haklı, düğün günü vuruldum!" dedim.

 

"Ama kurtardım," diye savundu. Yanaklarını şişirdim, "Offf!" dedim isyan edercesine. Kutay gülmeye başladı, kaşlarımı çattım. Arkadan bir ses geldi, nine sesi gibi "Uyandı mı gelin?" dedi, hafiften şivesi vardı. Kutay hemen ayağa fırladı; önümde durduğu için kim olduğunu göremedim. "Uyandı Şirin Ana." dedi.

 

“Çekil hele şuradan, gelin hanımı göreyim.” dedi. Yaklaştı, Kutay’ı itti; yaşlı, tonton bir nineydi. Ne yapacağımı bilemedim, mal gibi kaldım. “Allah seni kocana bağışladı, güzel gözlü gelin.” dedi sevecen tavırla. Bir şey diyemedim, bakakaldım öylece, yavaşça eğildi. Elini kafamın üst kısmına koydu, dua fısıldamaya başladı. Kutay’a baktım, o bana parmağı ile sus işareti ediyordu.

 

Şirin nine elini geri çekti, yüzüme doğru nefesini üfledi. "Şimdi iyice dinlen, sana dua ettim, ruhunu ferahlatır gelin hanım." dedi. Ses tonu samimiydi. Hafifçe tebessüm ettim. "Allah razı olsun Şirin nine." diye minnetimi sundum. Şirin nine hiçbir şey demeden odasına gitti. Kutay'a baktım, "Kim bu?" diye fısıldadım.

 

Kutay tekrar yanıma oturdu, bağdaş kurdu. Şirin ninenin odasına baktı, kolaçan eder gibi. Sonra doğrudan bana baktı. "Ebem," diye fısıldadı. Anlamayan gözlerle ona baktım; sanki küfür ediyormuş gibi geldi. Benim o bakışımı anlayınca omuzlarım düştü, derin bir nefes aldı. "Ciddiyim, şaka yapmıyorum." dedi ciddiyetle.

 

Kutay beni ebesinin evine getirmişti, evet evet, yanlış duymadım. Ebesinin eviydi. Gülmemek için alt dudağımı ısırdım. "Peki neden?" diye sorguladım. Kutay hareketimi görünce gözlerini devirdi, "Neden olacak? Burada bulamazlar bizi." dedi kendinden emindi. Tek kaşımı kaldırdım, gülmemek için başımı salladım, "Ama tatlı kadın." dedim.

 

Kutay memnun şekilde gülümsedi, bir yandan konuyu değiştirmeme şaşırdı. "Öyledir." dedi. Sadece gülümsedim, daha çok soracak sorum vardı ama şimdilik askıya aldım, kolum sızlıyordu. Hala kanlı gelinliğimle yatıyordum. Şirin nine odasından çıktı, yanımıza geldi. Elinde katlanmış temiz kıyafetler vardı, Kutay'a uzattı. "Al yavrum, gelin hanıma giydir bunları." dedi.

 

Kutayla birbirimize gergin bakışlar attık. O esnada Şirin nine Kutay'ın ensesine vurdu. "Ulan oğlan! Ne yavaş oğlansın! Al şunları." dedi isyan edercesine. Kutay ensesine dokundu, tekrar gülmemek için dudağımı ısırdım. Kutay, Şirin nine'nin elinden kıyafetleri aldı. "Şirin ana! Elin çok ağır!" diye sızlandı isyan edercesine.

 

“Vışş! Sen bu ellere kurban ol! Seni doğrutan eller bunlar!” diye bizzat vurguladı. Kutay utancından yanakları kızardı, hafifçe gülümsedim. “Ana ben…” dedi, sözünü kestim. “Siz haklısınız Şirin nineciğim, Kutay işte onu da böyle kabul edin.” dedim tatlı tatlı. Şirin Ana bana baktı, gülümsemiyordu. Yaşlanmış, kırışık yanakları gamzelendi gülümsemesiyle. “Sen ne saygılı terbiyeli kızsın, maşallah gelin hanım.” diye övdü.

 

Gülümsemesindeki samimiyeti görünce daha çok gülümsedim. "Allah sizden razı olsun, evinizi açmışsınız bize." diye minnetimi sundum. Şirin Ana daha da gülümsedi. "Oy ne demek yavrum," dedi, yanıma yaklaştı ve dizlerinin üstüne oturdu. Saçımı bir anneanne şefkatiyle okşamaya başladı, sözlerine devam ederek"Şimdi sen uyu dinlen, kan kaybettin Güzel gelin. Yarın sana börekler, dolmalar yapacağım, hayırlısıyla." sözlerine ekledi.

 

“Gerek yo-” dememe kalmadan beni susturdu. "Gerek var gelin hanım gerek var, hadi uyuyun artık siz de." dedi, itirazımı kabul etmedi. Ayağa kalktı, az önce diyalogdan çıkardığımız Kutay ikimize de bön bön bakıyordu adeta. "Kutay oğlum." dedi şirin ana. Kutay omuzlarını silkti. "Efendim Şirin Ana?" dedi.

 

“Benim az önce gelin hanıma okuduğum duayı biliyorsun,ağrısı olunca oku, rahatlatır." dedi. Kutayla birbirimize baktık, belki de yanyana bile uyumayacaktık. Kutay bakışlarını Şirin Ana'ya çevirdi "Tamam Ana, iyi geceler. Allah rahatlık versin." dedi. Şirin Ana başını salladı "Size de yavrum." dedi. Odasına çekildi, kapısını kapattım ve sessizlik.. başbaşa kalmıştık

 

Onun elindeki kıyafetlere baktım. "Ee nasıl giyeceksin yani..." diye geveledi o da. İç çektim, yer yatağında doğrulmaya çalıştım ama kolum ağrıdı. Elimle kavradım, "Ah!" diye sızladım. Kutay hemen yanıma yaklaştı. "Müsaade et, yardım edeyim." diye izin istedi. Onaylarcasına başımı salladım. Kutay yaralı olmayan koluma bir eliyle kavradı, diğer elini ise sırtıma koydu. Yavaşça beni doğrulttu, sırtımı duvara yasladım, derin bir nefes aldım ve verdim.

 

Kıyafetleri yanıma bıraktı, usulca ayağa kalktı. "Ben dışardayım, sen giyinen kadar." dedi. Elim sırtıma gitti, gelinliğimin fermuarına yani, yüzümü buruşturdum, kolum sızladı. Kutay adımını yarıda kesti, "Yardım edeyim mi?" diye sordu. Tereddütle ona baktım, "Bilmiyorum yani..." diye durdum. "Off, bilmiyorum." diye geveledim.

 

“İstersen." sözleri yanlış anlaşılacakmış gibi sustu, bir kaç saniye sonra konuştu. "İstemesen de saygı duyarım." dedi, tekrar duraksadı. Kutay'a baktım, ne diyeceğini az çok tahmin ettim. "Sadede gel." dedim. Kutay elini saçlarına geçirdi, omuzları titrer gibi oldu, bedeni gerilmişti. "Müsaade edersen duvağını çıkarayım, gelinliğin fermuarını indireyim." diye sessizce söyledi, yanlış anlaşılmak istemiyor gibi bakışlarını kaçırıyordu.

 

Bir süre sessiz kaldım, düşünmeye başladım. Kolum acıyordu, diğer kolum yani elim fermuarıma ters geliyordu. Bu tatsız konudan ağzımın kuruduğunu hissettim, yutkunmaya çalıştım ve bir karar verdim. "Peki ama kendim giyinirim." dedim. Ona bakamadan arkamı döndüm. Bu zamana kadar yanlışını görmemiştim, sadece ufak tefek sürtüşmeler yaşamıştık.

 

Kutay usulca arkamdan bana yaklaştı, yere dizlerinin üstüne oturdu. Kalbim yerinden çıkacakmışcasına atıyordu. Eli önce duvağıma gitti, saçlarımdan nazikçe duvak tarağını çıkardı. Duvağım bile kan olmuştu. Duvağı bir köşeye koydu, derin bir nefes aldığını tuttuğunu anladım. Sertçe yutkundum.

 

Eli gelinliğimin fermuarına gitti, hemen dokunmadı. "İstemiyorsan söyle, ben Şirin Ana'yı bir bahane uydurur uyandırırım, o fermuarı indirir." diye sessizce söyledi. Benden onay bekliyordu, bakışlarım kanlı geliniğe indi. Aylar önce nerdeydim, şimdi nerde? Garip hissettim. Bakışlarımı tekrar kaldırdım, duvara baktım. Sırf gelinliğin fermuarı yüzünden yaşlı bir kadın uyandırılamazdı, absürt olurdu. Sonuçta biz daha yeni evlenmiştik, garipserdi. "Yok, açabilirsin." diye sessizce onaylayarak söyledim.

 

Fermuarı kavradı, aşağı doğru çekmeye başladı. Nefesini tuttu, bende tuttum. Kollarımla kendime sarıldım. Aramızdaki sessizlik rahatsız edici ve tizdi. Sadece ıssız gecenin karanlığından yağmur sesleri geliyordu. Kutay fermuarı sonuna kadar açtı, iki eliyle saçımı kavradı, sırtımı saçlarıyla örttü.

 

Sessizce ayağa kalktı, tek kelime etmedi, bana bakmadı. Sadece evden çıktı, o soğuk karanlık gecede bense tahta evde yerde, arkam dönük öylece oturuyordum.

 

Biz ikimiz, Kutay ve Ben, bu evliliği kimsenin zarar görmesini diye yapmıştık. Ancak mutluluğumuz ve hayallerimiz, farklı insanlarla evlenmiş olsaydık, böyle olmazdı. Çünkü sevdiğimiz, değer verdiğimiz, âşık olduğumuz insanlarla evlenirdik; ama bizim evliliğimiz öyle değildi, zordu ve acıydı.

 

Bu bir imtihandı, tek benim için değil, onun için de..

 

Derin bir nefes aldım, düşünce denizinde boğulduğumu hissetmeye başladım. Omuzlarım titredi, gözlerim yaşlarla doldu. Elimin tersiyle sildim gelinliğimi, üstümden çıkardım. Omuzumdan elime karar kanla kaplıydım, gözümden istemsizce yaş aktı. Yıllar önce nedem kaçtığımı, buralardan gittiğimi hatırladım. Bu yüzdendi, bir kadın bu coğrafyada nasıl mutlu, huzurlu veya can güvenliği olarak yaşayabilirdi ki? Yaşayamazdı.

 

Kanımı nasıl sileceğimi düşündüm, beynim patlayacak kadar ağrıyordu. Gözümden yaşlar istemsizce düşüyordu. Gelinliğimi üzerime tekrar bastırdım, hıçkırıklardan omuzlarım titredi. Kan kokuyordum, KAN. Usulca kapı çalındı, açılmadı. "Rojdan iyi misin?" diye ses geldi. Kutay'ın sesiydi.

 

“Kan her yer kan…” dedim hıçkırıklarımın arasında. Tiksinti hissettim. Kutay tereddüt ederek eve girdi. Beni gördü, hala aynı yerde, aynı halde oturuyordum. Tek fark gelinliğimi çıkarmış ve bedenime bastırıyordum. Omuzumdan koluma kadar kanla kaplıydım. Kutay başını bsşka tarafa çevirdi, sanki benden duygularını gizliyormuş gibi. “Çok kan…” dedim tekrar hıçkırıklarımın arasında.

 

Kutay sertçe yutkundu, yanıma yaklaştı. Tam önümde diz çöktü, duygularını saklıyordu; kara gözlerinden anlıyordum. "Burada bekle, sileceğim. Ben yarayı sararken unutmuşum, özür dilerim." dedi. Sesini mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışıyordu ama başaramıyordu; sesi fena halde titriyordu. Onaylarcasına başımı salladım, yanaklarımı avuçladı, baş parmaklarıyla gözyaşlarımı sildi. Ardından ayağa kalktı ve banyoya gitti, kapıyı kapattı. Nefesini tutmuş gibi nefes verdiğini duydum.

 

Sonra suyun açılma sesini duydum, öylece yerde oturmuş, gelinliğimi bedenime bastırıyordum. Dudaklarım duygudan titriyordu. Çok geçmeden Kutay elinde küçük bir leğen ve birkaç beyaz bez parçasıyla geldi. Tam önümde diz çöktü, gözyaşı lekelerini gördüm. Titreyen eliyle bezi suyun içine batırdı, sıktı ve yavaşça omuzuma götürdü, silmeye başladı. Aramızdaki rahatsız edici sessizlik devam etmişti. “Titriyorsun, yapma…” diye fısıldadım ve sessizliğe son verdim.

 

Kutay elindeki bezle omuzumu silerken durdu, bana baktı. "Benim yüzümden, bırak sana yardım edeyim." dedi. Kendini suçluyordu, evet kendini suçluyordu, yanlış duymamıştım. "Benim yüzümden ikinci kez zarar gördün." dedi, bu sefer sesi çatladı, altında yatan çaresizliği yansıttı. "İlkin de ben zarar verdim, şimdi ise düşmanım olan şerefsiz benim karıma zarar vermeye çalıştı, neden? Sırf karım olduğun için." dedi, gözlerini ağlamamak için kapattı. "Ben seninle böyle anlaşmadım, Rojdan, ben seni her koşulda korumak zorundaydım, daha ilk günden tökezledim..." Kapalı gözünden tek damla yaş aktı, elinin tersiyle sildi. "Şimdi müsaade et benim yüzümden kan bulaşan kolunu temizliyim." diye izin istedi.

 

Hiçbir şey söylememiştim, sadece kolumu ona uzattım. Islak bezle nazikçe temizlemeye devam etti, sanki canım yanmasından korkuyormuş gibi temizliyordu. Ne desem bilmiyordum, sadece gelinliğimi diğer elimle bedenime bastırıyordum. "Bitmek üzere." dedi, sessizliği bozdu. Onaylarcasına başımı salladım, konuşmadım. Aklıma zamanında Siyam’ın benimle konuştuğu geldi, düşündüm. Kutay’a söylesem kızar mıydı? Ama düşman olduğunu bilmiyordum, bilseydim elini sıkmaz, konuşmazdım, pek tabii.

 

Pansumanlı yerim haricinde, omuzumdan başlayarak koluma kadar sildi. Ardından banyo gitti, ben de zor da olsa üzerimi giyindim. Yer yatağına uzandım, tavana bakıyordum, nasıl açıklayacağımı düşünüyordum. Kalbim gereğinden hızlı atıyordu. Kapı açılma sesi geldi, ses banyodandı. Gözlerim oraya doğru kaydı. Kutay yavaşça yaklaştı yer yatağına uzandı, aramızda üç parmak kadar mesafe vardı. Göz ucuyla baktım, uyumuyordu, benim gibi tavana bakıyordu. "Kutay, biraz konuşalım mı?" diye sordum, sessizliği bozmuştum.

 

Kutay bakışlarını bana çevirdi ses tonumdan dolayı şaşırmıştı çünkü ses tonum şeffafti gereğinden fazla şeffaf. "Konuşalım." dedi. Onun tarafına döndüm etraf sessizdi mum ışığı ile oda aydınlanıyordu. "Ben nasıl başlayacağım bilmiyorum." sertçe yutkundum. Kutay bakışlarını hiç kaçırmadı benim tarafıma döndü. "Ben Siyam'ı önceden gördüm." bombayı patlattım adeta

 

Kutay'ın gözleri inanamazlıkla aralandı. İçinden ne geçiriyordu acaba, Allah bilirdi ama yine de sözümü kesmedi. "Ben söz için elbise alışverişine çıkmıştım, mağazadan çıkarken karşıma çıktı, dostu olduğunu söyledi. Ben de çocukluk arkadaşınız sandım, üstelemedim, sana da söylemedim arkadaşın diye." açıkladım. Onun tepkisini beklerken nefesimi tutmuştum.

 

Kutay bana boş boş bakıyordu, tepki vermedi. Sonra sıkıntılı bir şekilde eliyle alnını ovuşturdu, derin bir nefes aldığını ve verdiğini duydum. Yüzü düşmüştü; bahsetseydim belki bunlar başımıza gelmezdi. "Özür dilerim." diye fısıldadım. Bana baktı, gözlerini açıp kapattı, eli saçlarıma gitti ve perçemimi kulağımın arkasına koydu. "Sorun yok, sen desen de demesen de yaşanacakmış. Güvenlik önlemi tam alınmadı." dedi. Beni suçlamamıştı, yanlış duymadım. Bu sefer suçlamamıştı ama hala korkuyordum. Ya öfkesini bastırıyorsa? Sırf yaralıyım diye susuyorsa?

 

"Bana kızdıysan-" lafımı böldü, parmağını dudaklarına bastırdı, sus der gibiydi. Saçımın uçlarını okşamaya başladı. "Uyu artık rica ediyorum." dedi, sesi neredeyse yalvarır gibiydi. Gözlerimi yavaşça kapattım; bilincim hâlâ açıktı, onun kendi kendine dua fısıldadığını duyuyordum. Şirin Ana'nın fısıldadığı duayı kendi kendine fısıldıyordu ve yorganı omzuma kadar çekti. Saçlarımın uçlarını okşamaya devam etti.

 

Saçlarımı okşaması bir masaj ve rahatlama seansı gibiydi. Kapalı gözlerim ağırlaştı, kolumdaki sızıya rağmen uykuya dalmaya başladım.

 

Baran & Bengi

 

Sabah erkenden uyanmıştım. Rojdan ve Kutay hala ortada yoktu. Odamdan bir sağa bir sola doğru yürüyordum. Rojdan’ın abisi Göktuğ delirmiş gibi her yerde onları arıyordu. Telefonum çalma sesi beni irkiltti. Telefonu aldım, arayan Baran’dı. Hızla telefonu açtım "Alo Baran, Rojdan iyi mi?" diye endişeyle sordum.

 

“'İyiler, merak etme ama-” dedi. Lafını hemen böldüm. Rojdan'ı en son kolundan vurulmuş haliyle görmüştüm. Şimdi iyi miydi, nasıldı bilmiyordum. Baran iyi dese de ayrıntıları merak ediyordum. “Baran, söyle bana, Rojdan iyi mi? Allah aşkına!” diye yalvardım. Bir yandan tırnağımı yiyordum.

 

“Bak Bengi, ikisi de çok iyi, sağlıklı. Benim seni arama sebebim Rojdan'ın psikolojisi. Abim bizi bekliyor, Bengi'yi de al gel dedi.” Tane tane açıkladı. Aklıma hemen Göktuğ geldi, nasıl evden sıvışacaktım onu düşünmeye başladım. “Gelirim ama olayları biliyorsun, Rojdan'ın abisinin adamları her yerde.” diye açıkladım

 

Baran'ın derin bir nefes aldığını duydum. "Pencereden inebilir misin, merdiven getirsem?" diye sordu. Ağzım şaşkınlıkla aralandı, pencereden nasıl atlayacaktım ama Rojdan'ı görmek için yapmam gerekiyordu. "Yaparım!" dedim özgüvenle. Baran'ın kıkırdama sesini duydum. "On dakikaya oradayım Bengi." dedi. Telefonu direkt kapatıp bende hazırlanmaya başladım.

 

Hazırlanmam bitince Rojdan'ın odasına girdim, birkaç kıyafet aldım ve odama geri gittim. Küçük bir çantaya onları koydum ve Baran'ı beklemeye başladım. Çok geçmeden pencereme bir taş atıldı, otomatik olarak irkildim ama hemen sonra kalbimi dinginleştirdim. Pencereye yaklaştım, Baran çocuksu bir gülümsemeyle bana el sallıyordu.

 

Tek kaşımı anlamamazlıkla çattım, ben de el salladım. Döngü gibiydi, en sonunda durdum, pencereyi açtım. "Merdiveni getirdin mi?" diye fısıldadım. Baran onaylarcasına başını salladı ve gözden kayboldu. Geri geldiğinde elinde merdiven vardı, düzgünce duvara, pencere hizasına yerleştirdi. Elimde çanta vardı. "Atıyorum, tut!" dedim aniden. Baran şaşkınlıkla durdu, bir anda çantayı attım. Dengesini toplamaya çalışarak çantayı kaptı.

 

Komik gelmişti. Bir an birazcık tebessüm ettim, artık sıra bendeydi. Merdivenden nasıl ineceğimi aklımdan hesapladım. Bir ayağımı pencereye koydum, dışarıya çıktım. Diğer ayağımı merdivene koydum, ellerimi merdivenin yanlarına dayadım. İnmeye başladım. Baran tetikte bekliyordu, düşmemem için.

 

Son ana kadar iyi idare etmiştim ama son adımda dengem bozuldu. Baran hemen atıldı, belimden tuttu, beni kendine doğru çevirdi, diğer eliyle merdivenin kenarını tuttu. Böylelikle merdiven’in üstümüze devrilmesini engellemişti. Baran'ın nefesi yüzüme vurdu, afalladım. "Dikkat et..." diye fısıldadı. Sertçe yutkundum. "E-ederim." diye afallayarak kekeledim.

 

Baran belimi eliyle okşadı, ardından elini çekti ve bir adım geriye çekildi. "Hadi sen arabaya geç, ben de merdiveni halledeyim," dedi. Başımı salladım, yerde duran çantayı aldım, derin bir nefes aldım. Heyecandan kalbim hızlı hızlı atıyordu, yanaklarım kızarmıştı. Arabaya doğru yürümeye başladım, arkaya bakmaya cesaret edemedim, göz göze geliriz diye korkmuştum sanki, ne olacaksa…

 

Ön koltuğa bindim, emniyet kemerini taktım, çantayı kucağıma koydum. Arkamdan çok geçmeden Baran geldi, merdiveni bagaja yerleştirdi, sürücü koltuğuna bindi ve arabayı çalıştırdı. "Önce bir markete gideceğiz, oradan da tekel'e uğrarız." diye açıkladı. Tekel kelimesini duyunca kaşlarım çatıldı, "Tekel mi? Neden?" diye merakla sordum. Ne işimiz olacaktı tekelde?

 

“Abim dedi ki bugün Sevgililer Günüymüş, kafamız dağılırmış falan filanmış.” diye geveledi. Omuzlarımı indirdim, kaldırdım. "Hayır arkadaş, ben seninle kutlamak zorunda mıyım?" diye isyan ettim. Baran gözlerini yoldan ayırdı, bana baktı. "Niye, yeni sevgili mi yaptın yoksa Bengi Hanım?" diye imalı imalı sordu daha doğrusu sorguladı.

 

Ağzım şaşkınlıkla aralandı, saçlarımı savurdum. "Ne münasebet? Sevgili falan yapmam, aşka inanmıyorum." dedim. Baran gözünü kıstı. "Niye inanmıyorsun ki? Bir kere aldatıldın diye abartmamak lazım, önüne daha iyi insanlar, daha iyi adamlar çıkar." dedi. Sonra yola baktı, "Belki çıkmıştır." diye imalı imalı sözlerine ekledi.

 

Belki çıkmış mıdır? Tövbe, estağfurullah, nasıl çıkmış? Daha aldatılalı kaç ay olmuştu, şurada sağlıklı ilişki nasıl yapacaktım? Yapamazdım herhalde. "Çıkmaz bana öylesi zor." diye onu samimi bulup dert yakındım. Baran'ın dudağının kenarında ufak bir kalkma oldu. "Kader diye bir şey var, inanır mısın?" diye sordu ama sormadan çok farkındalık yaratmak istiyordu.

 

“İnandım, yanıldım.” diye yanıtladım. Serhat benim çocukluk aşkımdı, nerdeyse o kaderim olacağını düşünmüştüm ama yanılmıştım. “Senin inanmanla olmaz, kader dediğin kendi yolunu çizer. Senin kaderim dediğin insan her zaman kaderin olmaz, Bengi.” diye açıklama yaptı, beni ikna etmek istiyormuş gibi.

 

Baran'ın dediğini düşünmeye başladım, gerçekten öyle miydi? Kader kendi yolunu çizer miydi? Belki de gerçekten çizerdi. Gözlerim Baran'a ilişti, abisinin yanısıra daha sakindi, daha komikti. Onun yanında rahat hissedebiliyordum garip şekilde, ama bir yandan düşünüyordum. Eski ilişkim uzun yıllar sürmüş, zorlu süreçlerden geçmiştim. Yarabandı olarak kullanmak bana göre değildi, hemen adım atamazdım.

 

Baran bana baktı, bu kez gülümsüyordu. "Pişt, ne oldu Bengi Hanım? Overthink saatin mi geldi?" diye espiriyle karışık takılmıştı. Tebessüm ettim. "Hiç dalmışım öyle ya." diye geçiştirdim, asıl niyetimi söylemek istemedim. Baran gülümsemesini bozmadı. "Boşver bütün dertlerini, unut aşkı meşki, siktir et, kaç günlük dünya." dedi, boşvermeye çalışarak.

 

Dalgın dalgın başımı salladım, yola bakmaya devam ettim. İkimiz de sessizleştik..

 

*****
Sabah güzel yemek kokuları ile uyanmıştım, oda sımsıcaktı. Kutay yanımda yoktu ama sesini duyuyordum; biriyle hararetli şekilde konuşuyordu. Ayağa kalktım, bir baş dönmesi yaşadım. Muhtemelen kan kaybından, yeme içme olmadığındandı. Duvara tutundum, başımın dönmesinin geçmesini bekledim.

 

“Sikicem lan sizin yapacağınız işi!” diye bir ses yükseldi,ses Kutay’ındı, net duyuyordum. Kendimi toparladım, yürüdüm ve kapıyı hafifçe açtım. Kutay o kadar sinirliydi ki fark etmemişti. Sigara içiyor, bir yandan da telefonda talimatlar veriyordu “O Siyam’ı bulun, anladınız mı? Canınız pahasına, ne olursa olsun bulun. Gideceği gitmeyeceği, yılda bir kere dahi olsa, uğradığı yerlere kadar bakın, baskın yapın.” Hararetli şekilde emir veriyordu. Sigarası bitti, yenisini yaktı.

 

Kapıdan dışarı çıktım, hala fark etmedi. Hafifçe öksürdüm, o fark etsin diye. Hemen fark etti. O sinirli adam gitti, yerine sakin ama yine de sinirli bir adam geldi. Telefonu birkaç kelime ederek kapattı, bana baktı. "Günaydın, bugün nasılsın?" diye sordu. Birazcık tebessüm ettim, "İyiyim." dedim kısaca. O beni değerlendirici bir gözle süzdü, omuzları gevşedi. Aniden önüme atıldı, beni kendine çekti ve sımsıkı sarıldı. "Çok şükür iyisin." diye mırıldandı. Parmaklarını saçlarımın arasına geçirdi, tarar gibi okşadı.

 

Donup kaldım, ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Affallamıştım, yavaşça elimi onun sırtına koydum ve teselli verici şekilde okşadım. O daha sıkı sarıldı bana, onunda elleri sırtıma gitti teselli verici şekilde okşuyordu. "Her şey bundan sonra iyi olacak, sana söz veriyorum." diye fısıldadı kulağıma. Derin, dinginleştirici bir nefes aldım. "Biliyorum, sen zarar görmeme izin vermezsin." diye fısıldadım gönül rahatlığıyla.

 

“Çocuklar, hadi gelin yemeğe.” diye Şirin Ana’nın sesi gelmişti. Kutay hiç umursamadan sarılıyordu, hala bırakır düşüneciyle seslenmedim. Bir dakika geçti, yok iki dakika geçti, yok üç dakika geçti, yok en sonunda boğazımı temizledim. “Öhm! Şirin Ana bizi bekliyor,” diye uyarı verdim. Kutay başta duymamış gibi yaptı, sonra hemen idrak etti, sarılmayı bıraktı ve aramıza bir iki adımlık mesafe koydu. Gözlerini kaçırdı, elini ensesine koydu. “Ben kusura bakma, fark etmemişim.” diye toparlanmaya çalıştı.

 

“Sorun yok.” diye kısaca yanıtladım. Eve ilk ben girdim, arkamdan Kutay girdi. Mutfakta güzelce yer sofrası kurulmuştu; kaymağından tut pastırmasına, gözlemesine her şey vardı. Şirin Ana oturmuş, saçta gözleme yapıyordu. “Hadi oturun,gözlemeler soğuyacak.” dedi. İkimiz de birbirimize baktık, sofraya oturuyorduk. “Kutay evladım, soba başında çaydanlık vardı, onu getir öyle otur,” diye ekledi. Kutay tam oturmaya yeltenmişken durdu ve yattığımız odaya, yani salona gitti.

 

Elim kaşar peynirine gitti, bir tane elime aldım, bir ısırıkta aldım. Hiç o marketin kaşar peynirlerine benzemiyordu, hafif, güzel bir tadı vardı. Şirin Ana hala saçta gözleme pişiriyordu. Gözleri bana ilişti "Ye kızım, her şeyden ye, sana neyli gözleme vereyim?" diye sordu. Gözleme tabağına baktım, zaten önümüzde vardı. "Gerek yok, ben tabaktan alırım." dedim, hem onu yormamak hem de sıcak yememek için.

 

Gözleme tabağına uzandım, Şirin Ana elime vurdu, ağzım açık kaldı, neye uğradığımı şaşırdım. "Onlar sıcak değil, Kutay yesin, sen yaralısın, taze taze, sıcak sıcak ye." dedi, sesi tartışmaya yer bırakmadı. Önüme yeni pişmiş çökelekli gözleme koydu "Haydi gelin hanım, ye göreyim." diye emretti.

 

Bakakaldım, sıcak yesem yemesem ne fark ederdi ki? Şirin Ana hala bana bakıyordu. Ellerimle gözlemeyi ikiye böldüm, içindeki sıcak duman çıktı. Güzel bir ısırık aldım. Şirin Ana'ya gülümsedi, gülümseyince tonton yanakları ortaya çıktı. "Ye, ye, bol bol ye." dedi gururla. Gözleme yapmaya devam etti. O ara Kutay elinde çaydanlıkla geldi. "Hanımlar, kim çay ister?" diye neşeyle şakacı bir edayla söyledi.

 

Uzun zamandır varlığına hasret kaldığım sıcak aile hissiyatını aldım, gülümsemeden edemedim. Önümde duran boş çay bardağını Kutay'ın önüne koydum. "Ben." diye sorusunu cevapladım. Kutay hemen bana çay doldurdu. O ara Şirin Ana da saçın üzerindeki gözlemeyi tereyağı ile yağladı, yağladığı kısmı ustaca çevirdi, pişirmeye devam etti.

 

Kutay çayı önüme koydu, şekere uzandı. Koluna dokunduğumda "Gerek yok, ben şeker kullanmıyorum." dedim. Koluna dokunduğumda donakalmıştı, başını salladı. Onun donakalmasını anlayınca elimi hemen çektim, başımı eğdim ve garip bir şekilde utandım. Yanaklarım kızardı. Şirin Ana fark etmişti ki bize bakıyordu. "Utanmayın yavrum." diye yavaş yavaş, imalı imalı söyledi.

 

Kutayla birbirimize baktık. Şirin Ana, büyüğümüz olduğu için ondan utandığımızı sanıyordu, oysa olay farklıydı. "Olsun, saygısızlık olur." diye düşündüğü şeyi söyledim, olayı anlamaması için. Şirin Ana önüme bir gözleme daha koydu. "Gelin Hanım, bırak saygısızlık işlerini yavrum, sizin daha ikizleriniz olacak, karnınızın şeklinden anladım ben." diye ortayı bombayı attı. Gözlerim oldukça fazla aralandı, nerdeyse boğulacak kadar sert yutkundum. Kutay ise terlemiş donakalmıştı.

 

“Nasıl yani?” diye kısık sesle söyledim, sesim korku, tereddüt ve şokla doluydu. Şirin Ana kahkahayı patlattı, sanki bizi böyle görmekten hoşlanmış gibi. Sonra unlu eliyle çenemi okşadı. “Hem de nasıl inandınız? İkiziniz olacağına, Yüce Rabbim bilir ama senin karnının şekli buna müsait, yavrum, onu anlatmaya çalışıyorum.” diye tek tek açıkladı bir yandan hamur açıyordu.

 

Kutay rahatlamış gibi nefes verdi, ben hala aynı durumdaydım. Karnıma baktım, "Tövbe tövbe," içimden söyledim, kimse dediğimi anlamadı. Şirin Ana bir kez daha kahkaha attı. "Senin bu karın da ne korkak Kutay oğlum, sarıl kıza kendine gelsin," dedi. Kutay bana baktı, sonra Şirin Anaya, "Yok o şaşırdı şimdi, kendine gelir Ana," dedi. Kolumu koluyla dürttü.

 

Kutay'ın dürtmesiyle düşüncelerimden sıyrıldım, gözlerimi karnımdan ayırdım ve Şirin Ana'ya baktım. "İyiyim, iyiyim Ana." diye geçiştirdim. Şirin Ana gülümsedi, "Yiyin hadi yiyin, soğuyor." diye tekrar uyardı. Karnımın guruldadığını hissettim, kahvaltıya odaklandım ve bu sefer iştahlı iştahlı yemeye başladım. Kutay da o ara kendine ve Şirin Ana'ya çay doldurmaya başladı.

 

Ağzıma her şeyden teker teker koymaya başladım, yanaklarımın iki tarafı şişmişti. Kutay bana şaşkınlıkla bakıyordu; kendisi sadece çay içiyordu. Bakışlarımı ona çevirdim, 'Hayırdır, ne bakıyorsun?' der gibi gözümü kırptım. Gözümü kırpmamla bakışlarını kaçırdı. Umursamadım, sadece göz devirdim ve iştahla yemeye devam ettim.

 

Ben yedikçe Şirin Ana daha çok gözleme koydu önüme, en az 10 yakın yemiştim, artık patlayacak gibi oldum. Karnıma dokundum, "Her şey çok güzel olmuş, teşekkürler Şirin Ana, ellerine sağlık," dedim memnuniyetle. Şirin Ana tatmin olmuş şekilde tebessüm etti "Ne demek yavrum Kutay benim oğlumsa sen de benim kızımsın," dedi. Zorda olsa gülümsedim, ayağa kalktım "Sağolasın Ana, ben bir tuvalete gideyim," dedim ve hemen koştum.

 

Tuvalette uzun süre kaldım, en sonunda çıktım. Tam o esnada Kutay soba için elinde odunla eve dönmüştü, bana baktı. "Çıkmışsın tuvaletten, iyi misin?" diye sordu. Duvara yaslandım. "İyiyim." dedim. Mutfağın kapısından etrafa baktım, sofra toplanmış mı diye. Toplanmadıysa yardım edecektim ama çoktan toplanmıştı. "Sofrayı toplamışsınız." diye mırıldandım. Bakışlarımı sobaya odun atan Kutay’a çevirdim.

 

Kutay sobaya odun atmakla meşgul oluyordu, bana bakamadı. "Evet topladım." diye yanıtladı. Kutay'a yaklaştım, sobadaki aleve baktım, avuçlarımı uzattım ve ısıtmaya başladım. "Şirin Ana nerede?" diye sordum. Çünkü ev sabaha göre sessizdi. Kutay bir odun daha attı. "Komşusuna kadar gitti." diye açıkladı.

 

Artık baş başa kalmıştık, ben ve o. "Hı, iyiymiş." diye yanıtladım, ne diyeceğimi bilemedim. Onun bakışları yaralı koluma ilişti. "Pansumanını değiştirelim." dedi. Koluma baktım, eskisi kadar sızlamıyordu artık dayanıklılığımdan mı yoksa kafamın dağılmasından mı bilmiyordum. "Şey, peki banyo yapabilir miyim?" diye tereddütle sordum. Hiç böyle vurulma olayı yaşamamıştım daha önce, ayrıca saçlarım da saç spreyinden dolayı keçe gibi olmuştu. "Yok, olmaz, yaran mikrop kapar." diye durumu izah etti.

 

Saçlarıma dokundum, keçe gibi olduğunu ona gösterdim. "Baksana, keçe gibi." dedim. Kutay tek kaşını kaldırdı. "Hmm, o zaman sobada su ısıtayım, leğene kafanı eğersin, yıkarım." diye çözdüm sundu. O an kabul etmekten başka çarem yoktu. "Tamam, olur." diye onayladım. Kutay sobanın kenarında duran ibriği aldı. "Önce saçını halledelim, sonra pansuman yaparız." dedi. İbrikle birlikte banyoya gitti. Ben de yere dizlerimin üstüne oturdum, etrafa bakarak Kutay'ı bekledim, etrafı keşfediyordum.

 

Kutay banyodan çıktı, elindeki ibrik dolmuştu, sobaya koydu, oturduğum yere yaklaştı. Yan tarafıma oturdu. "Burada şampuan yok ha, baştan uyarayım da." diye uyarı verdi. Bakışlarımı duvardan çekip Kutay'a çevirdim, tek kaşımı kaldırdı, dudağımın kenarını büktüm. "Ben öyle ayırt etmem ki, hem kalıp sabun daha temiz yapar." diye uyarısını çürüttüm. Kutay dudağımı büzdü. "Beklemiyordum." dedi. Neyi beklemediğini anlayamadım. "Neyi beklemiyordun?" diye sordum. Kutay sobaya baktı. "Neyi olacak, bu kadar uyum sağlamanı, mızmızlanmamanı, sonuçta şehirli kızsın ya sen." dedi, hem laf sokuyormuş gibi hem de şaşkınmış gibi.

 

Kuru bir kahkaha attım. "Şehirli kızmıymışım? Komik, ben burada doğdum Mardin'de, sadece okumak için Ankara'ya gitmiştim o kadar." dedim. Kollarımı çaprazladım. "Hem ayrıca neden mızmızlanayım ki? Sıcak bir ev, pastırmasından tut gözlemesine kadar güzel bir kahvaltı, sıcak bir anne, güzel bir yer yatağım var Allahıma şükür ederim ancak." diye her söylediği kelimeyi çürütmeye devam etmiştim. Kutay elini ağzına götürdü, bir şey diyemedi, söyledikleri cürümüştü. Bu sefer eğlenerek kahkaha attım.

 

“Tama Kutay Karan tamam.” diye dalga geçtim. Kutay kaşlarını çattı. “Ah Rojdan Aslanbey ah.” diye sızlandı. Göz devirdim, “Rojdan Karaşah.” diye düzelttim. Kutay elini ağzından çekti, eğlenceli bir tavırla bana bakıyordu. “Rojdan Aslanbey dün karım oldun, unutma.” diye hatırlattı, sanki çok unutuyormuşum gibi. Sonra burnuma dokundu, gözlerim hafifçe aralandı, kalbim hızlandı. “Şşşt, sakin, ne yaptık sanki?” diye dalga geçti. İfadem sertleşti, yüzümü geriye çevirdim. “Çok konuşma, sobadaki suya bak.” diye azarladım.

 

Kutay yaramaz bir şekilde gülümsedi. "Emredersiniz Hanımağa’m!" dedi alaycı bir tavırla. Gergin şekilde nefesimi tutarak ağzımdaki havayı yanaklarıma doğru iterek şişirdim. Kutay ayağa kalkmış, sobada ki ibriğin içinde olan suyun sıcaklığına bakıyordu, gözleri bana dikildi. O gergin ama çocuksu duran halimi görünce dudaklarının arasından ufak bir kahkaha kaçtı. "Sen çocuk musun, ne bu hal?" diye sorguladı. Tutuğum nefesi aldım, yanaklarımın dolgun hali gitti. "Beni geriyorsun, yok Rojdan Aslanbeymiş, yok hanımağaymış…mış!" diye onu kendine şikayet ettim.

 

Kutay ibriği sobadan aldım yanıma koydu. "Yalan söylemiyorum, benim karımsın ve sana kötü bir haberim var," dedi sözlerine devam etmeden önce. Beni süzdü, halimi ve tavrımı inceledi. "Bir yılda olsa bir Aslanbeysin, Konağın hanımağasısın, küçük hanımağacık," dedi, yarı ciddiyet ve yarı muziplikle. Gözlerimi devirdim, kollarımı daha sıkı doladım, bakışlarımı kaçırdım. "Çok konuşma Kutay Karancık," diye onu susturmaya çalıştım ama gerçeği kendimden biliyordum, haklı olduğunu biliyordum. Onun karısı ve o konağın hanımağası sayılırdım ama basbas bağırıp diyemezdim, inkar edecektim, karşımda Kutay da olsa.

 

Kutay iç çekti. "İnkara devam diyorsun ha? Pekala, sen bilirsin hanımağacık." dedi. Bir şey demek, ona sözsel olarak saldırmak için parmağımı kaldırdım. Hemen banyo kaçtı, muhtemelen bahanesi hazırdı. Leğeni almak olurdu bahanesi. İç çektim ve onu beklemeye başladım.

 

5 dakika sonra

 

Koca 5 dakika geçmişti, hala gelmemişti. En sonunda elinde leğen, tarak ve kalıp sabun, havlu, el aynası ile döndü. Eli epey doluydu, tam önüme bıraktı her şeyi. "Su soğumuştur." dedi. Harbiden de ılımıştı. "Ee şimdi ne yapacağım? Kafamı önden mi eğmem lazım?" diye sordum. Kutay onaylarcasına başını salladı, "Evet önden, ben yıkayacağım." diye açıkladı. Kollarımı birleştirmeyi bıraktım, avuçlarımı yere koydum, başımı eğdim. Tam o sırada Kutay ise kucağıma havluyu serdi.

 

Yıkamadan önce tarağı aldı, nazikçe acıtmamaya çalışarak saçlarımı taramaya başladı. Yapıkları sabırlı sabırlı açıyordu, hiç gocunmuyor, tiksinmiyordu. Az önce yaşadığımız gerginlik tamamen unutulmuştu. Saçlarımın her yerini iyice taradı, yapıkları açtı. İbriği eline aldı, ılımış suyla saçlarımı ıslattı. Saç derime masaj yapıyordu. Bu beni çok rahatlatmıştı. Kaslarımın gevşediğini hissettim. Onun bir yabancı veya anlaşmalı evlilik yaptığım bir insan olduğunu unutup ona güvenerek gözlerimi kapattım. Tek kelime çıkmadı dudaklarımın arasından.

 

Sabunu aldığını anladım. Önce sabunu köpürttü, ardından ıslanmış olan saçlarımla bir şekilde birleştirdi. Saçlarım köpürünce sabunu bıraktı, saç derime masaj yaparak hiç acıtmadan köpürtmeye devam etti. "Rojdan?" dedi, sanki sesimi duymak istiyormuş gibi. Gözlerim kapalı, vücudum rahatlamıştı. Onun ismimi söylediğini zar zor duydum. "Hı?" diye kısaca yanıtladım. Kutay cevap vermedi, köpüklü saçlarıma parmaklarını geçirdi ve o şekilde taramaya başladı. Rahatladığımı anlamıştı belki de.

 

Saçımı durulamak için ibriği aldı, suyu dökmeye başladı. Alnım hafifçe ıslandığını hissettim, yine de ona güvenerek gözlerimi açmadım, yıkamasına izin verdim. Durulayınca iki eliyle saçlarımı kavradı, kalan suyu leğenin içine sıktı. "Bitti." diye duyurdu. Hemen gözlerimi açtım. Kutay kucağımdaki havluyu aldı, saçlarıma sardı. Diğer eliyle çeneme dokunarak kafamı kaldırdı. Uykulu yüz ifademi görünce şaşırdı ama belli etmemeye çalıştı. "Arkanı dön şimdi." diye yumuşakça emretti.

 

İlk duyduğumda sorgulamak istedim ama sonra vazgeçtim. O kararsızlığımı gören Kutay elime aynayı verdi, sanki bir mesaj veriyormuş gibi. Arkamı döndüm, aynayı ellerimde tutuyordum ve kendime bakıyordum. Kutay yavaşça saçlarımı taramaya başladı, hiç incitmeden, nazikçe yapıyordu; sanki saçlarım dünyadaki en önemli şeymiş gibi. Aynayı biraz yukarı kaldırdım ve aynadaki yansıması ile göz göze geldim. Kara gözleri benim ela gözlerime sabitlenmişti, sanki beni içine çekiyordu, simsiyah gözlerinin içine…

 

Simsiyah gözlerini hiç benden ayırmadı, saçlarımdan bir tutam aldı, o sabunun karanfil hoş kokusunu içine çekti. Yüzünü temkinlice eğdi, dudaklarını saç tellerime bastırdı ve kokumu içine çeke çeke bir kaç kere ufak ufak öpücükler kondurmaya başladı. Her öpücük kondurduğunda kokumu içine çekiyordu.

 

Tüylerim diken diken oldu, omuzlarım gerildi, kalbim olduğundan hızlı atmaya başladı. Aynayı indirdim, kafamı da indirdim, hiçbir şey demedim, ne diyeceğimi bilemiyordum ama inatlaşmak, kavga etmek içimden gelmedi. İlk kez gerçek anlamda onunla inatlaşmadım, aramızda ilk kez sessiz bir yemin var gibiydi. Saçlarımı taramaya devam etti.

 

Kutay taramayı bıraktı ama saçlarımı bırakmadı, üçe ayırdı ve örmeye başladı. Yine ses çıkarmadım, garip bir şekilde aynada kendime baktım. Yanaklarım al al kızarmıştı. Kutay'la yakın temasa girince bu böyle oluyordu, nedendi? Anlamıyordum. "Allah sonumu hayır eylesin." diye iç sesimle söyledim. Kutay duymadı. Nefes aldım, yavaşça verdim, sanki kendi gelmeye çalışıyormuşum gibi. Ben bu düşünceleri dizginlemeye çalışırken Kutay örmeyi bitirmişti bile, bilekliğini saç tokası yapmış, örgüyü tamamlamıştı.

 

“Pansuman sırası kolunu aç,” dedi. Ona doğru döndüm, o da Şirin Ana’nın odasına gitti. Bluzumun kolunu omuzuma kadar çektim, yaralı, pansumanlı kolum ortaya çıktı. Kutay da geldi, elinde tıbbi şeyler vardı, yanıma oturdu. Önce steril eldiven ellerine geçirdi, yarabandını çıkardı ve kenara koydu. Yaram ortaya çıktı, kurşun çıkarılmış, dikiş yapılmıştı. Pamuğu aldı, “Biraz acır,” diye uyardı. Pamukla hafifçe acıtmadan silmeye çalıştı. O ne kadar acıtmamaya çalışsa da acımıştı, yüzümü buruşturdum, derin bir nefes aldım. “Özür dilerim..” diye mırıldandı, gözlerini yaradan ayırmadı.

 

Yarayı iyice temizledi, gazlı bezi yaranın üzerine koydu ve bantla sabitlemek için sardı. En sonunda bu işlemleri bitirmişti. Bu işlemleri yaparken kaşları haliyle çatılmıştı. Sonra bana baktı. O kaşı çatık adam gitti, sakin birisi geldi. “İşte bitti.” dedi, sevecen bir tavırla. Sonra bluzunun kolunu indirdi.

 

“Dinlen istersen.” diye önerdi. Kafam çok doluydu, dışarıya çıkmam gerektiğini hissettim. Bir anda ayağa kalktım. “Yok ben biraz etrafı dolaşacağım.” diye aceleyle söyledim. Kutay şaşkınlıkla bana baktı, bir şeyler söyleceğini anladım ve hızla evden çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptı. “Allah’ım, noluyor bana?” dedim kendi kendime, sanki kendimi çözmekten kaçmak istiyormuşum gibi.

 

Öyle pervasızca etrafa bakmadan yürüyordum, anlamlandıramadığım düşünceleri, özellikle hisleri susturmaya çalıştım. Mantıklı davranmalıydım, böyle şeyler benim neyime? Hayattaki tek amacım okumaktı. Buraya gelmeden önce yine bu kafada bir 'kız' olmak istiyordum. Yok, evlilikmiş falan filan, benlik değildi biliyordum, en azından düşünüyordum, bilmekten ziyade.

 

Arkımda bir el hissettim, tüylerim diken diken oldu. Kafamı hafifçe çevirdim, Kutay'ı gördüm. Montunu omzuma attı, "Üşümüşsün..." diye mırıldandı. Sadece başımı salladım, tepki veremedim. Yüzümü inceledi, tebessüm etti. "Burnun al al olmuş." diye ekledi. Dudaklarım aralandı, "Sen benim burnumu inceliyorsun?" diye sordum. Burnumu inceleyen aşağısını da, yani dudaklarımı da incelerdi.

 

Gözlerini bende hiç aramadı hâlâ tebessüm ediyordu istifini bozmamıştı. "Yok canım, dikkatimi çekti sadece." diye inkar etti. Gerçeği tabi ki biliyordum, kollarımı birleştirdim ona döndüm, "Gözlerini oyarım senin." diye tehdit ettim. İki parmağımla gözlerini işaret ettim. Kutay kaşlarını kaldırdı başını salladı. "Yaparsın, korkulur valla." dedi, tehdidimi tiye almıştı.

 

“Beni tiye alma!” diye hırçınca konuştum. Kutay burnuma dokundu, parmağının ucuyla okşadı, geri çekildim. “Trip mi atıyorsun yoksa?” dedi. Ağzım açık kaldı. “Ne münasebet? Senin neyine trip atacağım?” diye kolaylıkla inkar ettim. O hiç durur mu? Durmaz, hemen trip attığımı anladı. “Ne bu trip? Sanki bir şey dedi ki? Ah siz kadınlar.” diye hayıflandı.

 

Gözlerimi kaçırdım. "Çok konuşma, ben konuşan erkeği sevmem." gıcıklık olsun diye söyledim. Kolunu omuzuma attı. "Eh o zaman bir liste çıkar, ona göre davranayım, nasıl fikir?" diye dalga geçti. Omuzumdaki koluna elimin tersiyle tokadı yapıştırdım, çat diye bir ses çıktı.

 

Kutay yüzünü acıyla buruşturdu, kolunu omuzumdan hızla çekti ve diğer eliyle kolunu sardı. "Ah!" diye acıyla inledi. Kahkaha attım. "Zalimin kızı!" diye acıyla küfretti. Kahkahama devam ettim, o koskoca, uzun boylu, esmer, yakışıklı ağa gitmiş çocuk gibi sızlanan adam gelmişti. "Ulan, kolumdan ben vurulsaydım daha iyiydi, zalimin kızı!" diye çemkirdi.

 

“Sadece koluna vurdum, ne drama ettin!” dedim. Kahkaham hala devam ediyordu, o kadar çok gülmüştüm ki gözümden yaş geldi. “Ben sana böyle vursam var ya nasıl çığlık atardın!” dedi tükürürcesine. Elini kolundan çekti. “Vallahi tek celsede boşardın beni böyle vursaydım sana!” diye acının boyutunu açıkladı.

 

“Ay o günleri de göreceğim inşallah!" dedim içtenlikle dememiştim aslında. Kutay gözlerini devirdi, cebinden siyah bere çıkardı. "Al bunu, tak, kafan üşüyecek." dedi. Hala beni düşünüyordu, ifadem yumuşadı. Vurduğum koluna dokundum, nasıl özür dileyeceğimi düşündüm. "Özür dilerim." diye fısıldadım, sanki duyurmak istemiyormuşum gibi.

 

“Anlamadım.” dedi, sanki daha yüksek sesle duymak istiyormuş gibi. Derin bir nefes aldım, bir süre tuttuktan sonra verdim ve gözlerimi defalarca kaçırdım. “Özür dilerim.” Sesim fısıltıdan biraz yüksekti. Kutay avucunu kulağının arkasına koydu, “Duyamadım.” dedi alaycı bir tonla.

 

Göğsümde anlık bir öfke kabardı, vuracakmışım gibi elimi kaldırdım. "Beni delirtme! Özür diledim zaten! Nikahıma mı alıyorum seni? Üç kere evet der gibi özür mü dileyeceğim?" diye yükseldim, sesim yankılandı. Kutay teslim olurcasına ellerini kaldırdı, "Sakin ol şampiyon." dedi usulca.

 

Elimi indirdim, ifademi zoraki nötrleştirdim. "Özür diledim, konu kapandı." mevzuyu kestirip attım. Kutay hiçbir şey diyemedi, temkinlice, korkmuş gibi bana yaklaştı, siyah beresini kafama geçirdi, önlerini düzeltti. "Kafam üşümesin." diye mırıldandı.

 

“Sağol." dedim. Kutay dalgın dalgın gözleri bir yere dalarak başını salladı. "Bu arada sen nikah filan demişken aklıma geldi," dedi. Sözlerine devam etmeden bana baktı, ellerini ceplerine koydu. "Dini nikahı kıymamız lazım." diye sessizce söyledi, yanlış anlaşılmak istemiyormuş gibi. Omuzları yukarıya doğru kalktı, gerildi, başını yere doğru eğdi ve ayağının altında yaprakla oynamaya başladı.

 

Konuşamadım, ne diyeceğimi bilemedim. Gerekli miydi diye düşünmeye başladım, kısmen gerekliydi. Ailelerin inanması için "Yani gerekli, ailelerin inanması için." düşündüğümü söyledim ama bir yanda Allah'ı kandırmak olurdu belki de. Gerçek bir ilişki yaşamıyorduk. "Ama Allah'ı kandırmış olmaz mıyız?" diye sordum.

 

Kutay kafasını kaldırdı, bana baktı. "Hayır, olmaz. Sonuçta aynı çatı altında yaşıyoruz, hem abini düşün," dedi. Son kelimesini anlamadım konunun abimle ne ilgisi vardı? "Abimle ne ilgisi var?" diye düşündüğümü söyledim. Kutay elini ensesine koydu. "Resmi nikah bir şekilde gider ama dini nikah öyle değil. Biz boşanmadan kimse bizi boşayamaz, otomatik olarak abin sorun çıkaramaz." diye tane tane, tarafsız ve mantıklı şekilde açıkladı.

 

“İyi yaparız bir araz." dedim. Kutay reddeder gibi kaşlarını yukarıya kaldırdı. Tam o anda araba kornası gittikçe eve yaklaştı arabanın şoför koltuğunda oturan Baran kafasını camdan çıkarmıştı. "ABBEYY, BİZ GELDİK!" diye bağırarak duyurdu. Biz ikimiz de donduk kaldık.

 

“Nikah şahitlerimiz de geldi." diye mırıldandı, zevk almış gibi. Bakışlarımı Kutay'a çevirdim, zevkli ifadesini görünce şaşırdım. Baran arabadan indi, arkasından Bengi indi. Bengi'yi görünce gözlerim aralandı, gelmesini beklemiyordum. Koştum ona sarıldım, "Bengi!" dedim.

 

Bengi beni sımsıkı sardı, sarmaladı. "Allah'a şükürler olsun." diye mırıldandı. Sarılmayı bıraktı, avuçları ile yanaklarımı avuçladı. "Çok şükür iyisin, o kadar korktum ki anlatamam!" diye sevincini ve endişesini dile getirdi. Dudaklarımın kenarı yukarı kalktı, gülümsemiştim, gözlerim buğulanmış, dolmuştu. "İyiyim, iyi ki geldin." dedim. Elini okşadı.

 

Birbirimize tekrar tekrar sarıldık. Baran ve Kutay bize yaklaştı. “Yeter bu kadar, daha nikahımız kıyılacak!” diye duyurdu Kutay. Bengi ile ben bakakaldık. “Ne nikahı? Sonra hallederiz.” diye itiraz ettim. Baran ve Kutay saniyelik birbirlerine baktı, sonra bana baktılar. “Sen geri dönmek istemiyor musun?” diye sordu Kutay.

 

Kaşlarımı çattım, anlamamış ifadeyle ona baktım. “Sen anneni görmek, ona sarılmak istemiyor musun? Biz dini nikahsız gidersek bu evliliği bitirmeye çalışırlar mı? Çalışırlar, o yüzden nikah günü!” dedi, sesi itirazıma yer bırakmadı.

 

Tam o anda Şirin Anne geri dönmüştü. "İki tane bıraktım, sizi ne ara çoğaldınız?" diye şaka yaptı. Hepimiz gülümsedik ama Bengi bu kadının yani Şirin Ana’nın kim olduğunu bilmiyordu. Baran bildiğinden midir bilmem, koştu hemen ellerini öptü. "Bir hayır duanı alırız, Şirin Ana." dedi.

 

“Alırsın, alırsın yavrum.” dedi anne, şefkati ile yanağını okşadı. Gözleri Bengi’ye ilişti. “Uy, yoksa sende mi gelin getirdin? Nedir benim sizden çektiğim, gelinleri getiriyorsunuz evime!” diye söylendi, şakacı bir şekilde. Bengi sertçe yutkundu, kahkaha atasım gelmiş elimle ağzımı kapattım. “Yok Şirin Ana, o benim kuzenim.” diye açıkladım.

 

“Eh, iyi onu da Baran’a alırız artık.” diye tekrar şaka yaptı. Bengi’nin yüzüne zoraki bir gülümseme yerleşti. Baran utanmış gibi bize bakamadı. Kutay elini Baran’ın sırtına koydu ve abilik şefkatiyle okşadı “Allah’ın dediği olur Ana…” diye konuyu belirsizlikle bıraktı. Baran kafasını kaldırdı, Bengi’ye kaçamak bakışlar attı. “Hem benim Rojdan’la dini nikahımız var bugün burada. Nerede buluruz hoca Ana?” diye sordu. Hem konu dağılmış oldu hem de hocayı araştırmaya başladılar.

 

Onlar hoca hakkında araştırma yaparken biz de Bengi ile poşetleri aldık eve geçtik. "Ne güzelmiş burası ha!" diye övdü. Bengi'nin yere bıraktığı poşetlere baktım, "Öyle huzurlu bir yer." diye mırıldandım. Poşetlerde yiyecek içecek vardı, siyah poşete baktım, ufak boy rakı vardı, alt dudağımı ısırdım, "Kız bu ne?" diye sordum.

 

Bengi sobaya yaklaştı, avuçlarını uzattı ve ısıtmaya başladı. "Onu Kutay istemiş." dedi. Tek kaşımı kaldırdım, Bengi'ye baktım, "Kutay mı?" diye emin olmak istedim. "Evet, zaten Kutay filan demiş Baran'a gelin diye." açıkladı. Rakıyı aldım, "Tamam da hem nikah diyor hem içki aldırıyor, nasıl iş bu?" dedim, kafam karışmıştı.

 

“Ya sevgililer günü ya ondan aldırmıştı, kutlarız gibisinden.” diye açıkladı. Bu planların hiç birinden haberim yoktu, bahsetmemişti. “Hiç haberim yok ama artık içemeyiz, günah yani nikah günü…” dedim. Bengi başını salladı, “İçmeyiz, boşver.” diye destekledi. Aklına bir şey gelmiş gibi sobadan ellerini çekti, omuzuna asılı çantayı bana uzattı. “Al, içinde kıyafet var, üstünü değiştirirsin.” dedi.

 

Bengi'ye yaklaştım, kolumu omzuna doladım. Gülümsemeye başladı. "Her koşulda kuzenin de düşünür müymüş!" dedim gururla, sonra yanağından öptüm. Bengi kıkırdadı, "Tabii düşüneceğim, başına gelmeyen kalmadı kaçırıldın, berdel oldun, düğün günü vuruldun," dedi. Gülümsemem buruk bir gülümsemeye dönüştü. "Düğün günü derken bizimkiler ne yapıyor?" sordum.

 

Bengi yaptığı patavatsızlığı anlayınca alt dudağını ısırdı. "Öyle demek istemedim valla!" dedi utanırcasına. Gülümsemem hiç solmadı, Bengi'nin sırtını okşadım. "Boşver şimdi, bizimkiler ne yaptı? Onu söyle," diye tekrar ettim. Bengi derin bir nefes aldı, kafasından kelimeleri seçiyormuş gibi konuşamadı başta.

 

“Annen’i biliyorsun endişeli baban da öyle, abin ise…" dedi. Sözlerine devam edemedi, sanki bir sorun varmış gibi. "Devam et." diye onu cesaretlendirdim. "Abin ise delirdi, Kutay'a 'kardeşimi alacağım’ filan demiş. Kutay seni kaçırınca işler bir tıkcık…" iki parmağı ile miktar gösterir gibi gösterdi. "Birazcık kızıştı, eve adamlar filan yerleştirdi. Kutay'ın gideceği yerleri aramaya başladı." diye açıkladı.

 

Her sözü duydukça gözlerim kademe kademe açıldı, boğazımın kuruduğunu hissettim. "Kısaca boku yedik." diye özetledim. Bengi onaylarcasına başını salladı, "Öyle oldu, tam da öyle." dedi, mükemmel bir tespit yapmışım gibi. O anda Kutay kapıyı yarım açtı, kafasını soktu, içeriye girmedi.

 

“Ben, Şirin Ana, Baran, hocaya gidiyoruz, 15 dakikaya geliriz. Oralığı falan toplayın.” diye hızlı hızlı söyledi, acelesi olduğu için. Kutay’a bir adım yaklaştım, “Biz iki dakika konuşsak sonra gitsen.” diye rica ettim. Kutay başını iki yana salladı, “Acelemiz var, akşam oldu. Hoca camiiden ayrılır birazdan, yakalamamız lazım.” diye açıkladı. Tek kelime edemeden kapıyı kapattı, donup kaldım, ne diyeceğimi bilemedim.

 

Bengi sırtımı okşadı. "Gece baş başa kalınca söylersin," dedi, "Hadi üzerini değiştir, ben de ortalığı toplarım." Yapacak bir şey yoktu, başımı salladım. Bengi'den çantayı aldım, banyoya gittim, kapıyı kapattım, sırtımı yasladım, derin bir nefes aldım. Çantanın fermuarını açtım, birkaç kıyafet vardı, rasgele aldım.

 

İlk önce üstüme beyaz-siyah çizgili kazak giydim, altıma ise siyah geniş paçalı pantolon giydim. Son olarak da Bengi sıcak tutsun diye kahverengi kaban koymuştu ama onu giymedim, evde olduğum için. Kutay’ın verdiği bere’yi ve montu düzgünce banyoda ki askıya astım, diğer giydiğim Şirin Ana'nın verdiği kıyafetleri kirli çamaşırlarının içine koydum. Elim de çantayla banyodan çıktım.

 

Bengi etrafı toplamış, makyaj malzemelerini çıkarmıştı. "Bu ne?" diye sordum. Yerde dizlerinin üstüne oturmuştu, "Makyaj yapalım gel." dedi. Yüzüm bir an ifadesizleşti, "Neden?" diye sordum anlamayarak. Bengi göz devirdi, "Nikah'ın olacak, fotoğraf çekeriz, hadi gel otur." dedi ve karşısını işaret etti.

 

Omuzlarımı kaldırdım indirdim. "Of, saçmalama ya, sadece bir nikah!" diye geçiştirmeye çalıştım. Bengi birkaç kere dilini damağına vurdu. "Hayır canım, gel buraya." diye ısrar etti. Gözlerimi devirdim, sussun diye yaklaştım, karşısına dizlerimin üzerine oturdum ve olan makyaj malzemeleriyle makyaj yapmaya başladı.

 

“Bak çok fazla yapma, ayıp.” diye mırıldandım. Bengi ahenkli bir gülüş attı. “Merak etme, o iş bende.” dedi ve güven verdi. Birkaç fırça darbesi ve maskaranın sürümünü, dudağıma rujun sürülmesini hissettim, gözlerim kapalıydı. Çok geçmeden makyajı bitmişti, gözlerimi açtım. “Nasıl oldum?” diye heyecanla sordum. Bengi parmaklarını birleştirdi, parmak uçlarını öptü. “Muazzam…” diye övdü.

 

El aynasını aldım heyecanla kendime baktım ama bakmaz olaydım. Farım çok koyu, dudaklarımda açık renk bir ruj vardı, kontürüm fazla abartılıydı,allığım az ve o da koyu kahverengi idi. "Bu ne Bengi? Aşiret kadınlarına benzemişim iyice!" diye isyan ettim. Bengi kuru bir kahkaha attı, "Zaten aşiret kadınısın, hem yakıştı. Benim nikahım olsa böyle yaptırırım." diye övdü.

 

“Kutay görse bu ne der!” diye çekindim. Ayağa kalktım, “Banyoya gidiyorum.” dedim. Bir adım atacakken donup kaldım, Kutaylar gelmişti, kapıyı Kutay açtı. Yanlarında hoca vardı. İlk giren Kutay oldu, eliyle evi gösterdi “Buyurun hocam, buyurun geçin.” diye davet etti. Banyoya gidemedim, aynayı bir köşeye koydum ve Kutay’a yaklaştım. Bengi de o sırada ayağa kalktı.

 

Kutay'ın yanına yaklaştığımda gözleri şokla açıldı ama o an bir şey diyememişti. Hoca usulca girdi ve "Bu karım Rojdan." diye tanıttı Kutay'. Elimi hocaya uzattım, "Hoş geldiniz." dedim sevecen tavırla. Hoca elimi sıktı, "Hoş bulduk yavrum." dedi. İçeriye geçti, tahta rahlesini kurdu ve elinde birkaç dua ve gerekli belgeleri üzerine koydu.

 

Ardında Şirin Ana ve Baran girdi, kapıyı kapattım. "Hazırsanız başlayalım, şahitler kimler?" diye sordu hoca. Herkes birbirine baktı, şahit belirlememişti. Kutay öne çıktı. "Kardeşim Baran ve Rojda'nın kuzeni Bengi şahitimiz olacak." diye açıklayıverdi. Baran ve Bengi birbirine baktı.

 

Sessizlik oldu. Şirin Ana boğazını temizledi, "Eh, iyi o vakit bende kızlara örtü getireyim." dedi. Odasına gitti. Hepimiz birbirmize bakıyorduk, ortada gerginlik oldu. "Gelinle damat karşıma otursun, şahitler de yanlarına geçsin," diye talimat verdi adamcağız, bizim gibi dört asalağa.

 

Hoca yere dizlerinin üzerine oturdu. Ben ve Kutay ise hocanın tam karşısına dizlerimizin üzerine oturduk. Bengi ve Baran ise bizim solumuza oturdular Hocayla aramıza, o ara Şirin Ana odasından çıktı, bana beyaz işlemeli örtü verdi. Saçlarımı örttüm, ardından Bengi'ye de çiçek desenli uzattı. Bengi de hemen saçlarını örttü.

 

Şirin Ana'nın da kenara oturmasıyla birlikte dînî nikâh başladı. "Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm." Hoca besmeleyi çekti, nikâh öncesi okunan duayı okudu. Sonunda herkes ellerini yüzüne sürdü.

 

Hoca artık evliliğini neyi gerektirdiğini ve ne olması gerektiğini anlatmaya başladı: "Evlilik, Allah’ın emriyle iki insanın bir araya gelmesidir. Bu, sadece dünya hayatının bir parçası değil, aynı zamanda ahirete giden yolda bir sorumluluktur. Evlilik, karşılıklı sevgi, saygı ve sabır gerektirir..." dedi. Dinlemeye devam ettik, ara sıra bakışlarım Kutay'a kayıyordu.

 

"Sevgi, evliliğin temelidir. Sevgi sadece duygusal bir bağ değil, aynı zamanda bir sadakattir, bir güven ve özveri işidir. Birbirinizi her durumda anlamaya çalışın, hata yapıldığında hoşgörüyle yaklaşın ve sevginizi her an yenileyin." diye sözlerine devam etti. Bakışlarım tekrar Kutay'a ilişti. Acaba bu, o konu hakkında ne düşünüyordu? Bilemezdim, ifadesi nötrdü. Ardından bakışlarımı Baran ve Bengi'ye çevirdim. Bengi, hocanın dediklerine gülmemeye çalıştı. Sonuçta bizim aramızda Kutay'la aşk, sevgi gibi şeyler yoktu.

 

"Zorluklarla karşılaştığınızda, birbirinize sevgiyle bakın, birbirinizi destekleyin ve dua ederek güç bulun. Evlilik, Allah’a yakınlaşma vesilesidir. Her adımda birbirinizi iyiliğe teşvik edin, dua edin ve Allah’ın rahmetini arayın. Sevgiyle, Allah’a en yakın olduğunuzda, evliliğiniz en güzel halini alır." diye sözlerini sonlandırdı.

 

Kutay ve ben bu nasihatlara sadece kafamızı sallamakla yetindik. "Artık nikahımıza başlayalım, Bismillahirrahmanirrahim, Rahman ve Rahim olan adıyla." diye başladı. Kutay ve ben nefesimizi tuttuk. "Sen Şerwan oğlu Kutay, Diyar kızı Rojdan'ı karılığa kabul ettin mi?" diye sordu.

 

Kutay gözlerini açıp kapattı, sonra bana baktı. Birbirimizin bakışlarını yakaladık. "Ettim," dedi gözlerimin içine bakarak. "Sen Şerwan oğlu Kutay, Diyar kızı Rojdan'ı karılığa kabul ettin mi?" diye tekrar sordu. Kutay tekrar bakışlarını hocaya çevirdi, "Ettim." diye tekrarladı.

 

“Sen Şerwan oğlu Kutay, Diyar kızı Rojdan'ı karılığa kabul ettin mi?" diye tekrarladı. Bunu son kez soruyordu. Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı, neredeyse nefesim kesilecek kadar hızlı. "Ettim." dedi kararlı bir şekilde.

 

O tuttuğu nefesi rahatlamış gibi verdi. Hoca bana baktı. "Sen Diyar Kızı Rojdan, Şerwan oğlu Kutay'ı kocalığa kabul ettin mi?" diye sordu. Desteklenmek istiyormuş gibi Bengi'ye baktım, o bana gülümsüyordu, kimseye fark ettirmeden yaparsın gibisinden başını salladı. Bakışlarım geri hocaya ilişti. "Ettim." dedim

 

"Sen Diyar Kızı Rojdan, Şerwan oğlu Kutay'ı kocalığa kabul ettin mi?" diye sorusunu tekrarladı. Bu sefer Kutay'a baktım; o bana değil, doğrudan hocaya bakıyordu. "Ettim." dedim. Sertçe yutkundum, bakışlarımı geri hocaya çevirdim. Hoca, aynı soruyu üçüncü kez tekrarladı. "Sen Diyar Kızı Rojdan, Şerwan oğlu Kutay'ı kocalığa kabul ettin mi?" Bu, son "evet" deyişimdi. "Ettim." dedim ve tuttuğum nefesi rahatlıkla verdim.

 

Sonra şahitlerimiz olan Baran ve Bengi'ye döndü: "Siz de şahitlik ediyor musunuz?" diye sordu. Baran ve Bengi önce bize baktı, sonra hocaya "Ediyoruz." dediler aynı anda. "Siz de şahitlik ediyor musunuz?" diye tekrar sordu. "Ediyoruz." dediler aynı anda. "Siz de şahitlik ediyor musunuz?" diye tekrar ve son kez sordu. "Ediyoruz." diye son kez aynı anda dediler.

 

Sonra şahitlerimiz olan Baran ve Bengi'ye döndü "Siz de şahitlik ediyor musunuz?" diye sordu. Baran ve Bengi önce bize baktı, sonra hocaya "Ediyoruz." dediler aynı anda. "Siz de şahitlik ediyor musunuz?" diye tekrar sordu. "Ediyoruz." dediler aynı anda. "Siz de şahitlik ediyor musunuz?" diye tekrar ve son kez sordu. "Ediyoruz." diye son kez aynı anda dediler.

 

Şahitlerin Allah'ın huzurunda,”'Ben de sizi karı-koca ilan ediyorum. Allah mutlu, mesut, bahtiyar eylesin, yüzünüze kara çalınmasın, inşallah.” dedi. Evet, resmi nikahımız bitmişti; şimdi ise Allah'ın huzurunda karı-koca olmuştuk. Rüya gibi görünüyordu ama değildi. "Amin." diye fısıldadık, ben ve Kutay aynı anda.

 

Hoca dini nikah belgesini çıkardı. "Mehir olarak ne istersin?" diye bana sordu. Hazırlıksız yakalandım, ağzım açık kaldı. Kutay kulağıma yaklaştı, "İki kilo altın de." diye fısıldadı. Gözlerim hafifçe aralandı, iki kilo altın mı? Ne yapacaktım ben iki kilo altını? Sertçe yutkundum, hoca beni bekliyordu. "İki kilo altın, hocam." dedim. Hoca hemen dini nikah belgesine, istediğim altın miktarını ve kilo sayısını geçirdi.

 

Önce dini nikah belgesini hoca imzaladı, sonra ben ve Kutay'a uzattı. Adımı soyadımı yazdım, imzaladım. Ardından Kutay benim yaptığım gibi yaptı, ardından Bengi ve Baran da imzaladı ve dualar okunmaya başladı

 

Duaları da bitirince hoca gitmişti. 5 kişi kalmıştık. Şirin Ana hemen sofrayı kurdu. Ben ve Bengi de yardım ettik.

****

 

Yemekler yenmiş, herkes dağılmıştı. Ben ve Kutay yine aynı yer yatağında salonda baş başa kalmıştık ama Kutay bizi sıcak tutmak için ambara inmişti. Orada odun birikimi vardı. Ben ise sıcacık battaniyenin altında duvara yaslanmış, el mecbur bulduğum ıslak mendil ile yüzümdeki makyajı siliyordum.

 

Her şey huzurluydu, ta ki silah sesi duyulana kadar.

 

Silah sesi duyduğum an elimdeki ıslak mendili bırakıp, donup kaldım. Tüylerim diken diken oldu. Şirin Ana uykusunda uyanmıştı, ayak seslerinden duydum. Odasından çıktı, gözleri yarı açık yarı kapalıydı. "Ne oldu gece gece?" diye uykulu halde sorguladı. Farkındalık mı yaşadım o an bilmiyorum, aklıma Kutay'ın vurulacağı ihtimali geldi. "Ya K-kutay vurulduysa?" diye kekeledim.

 

Endişe bedeni yakıp kavurmuş gibiydi. Ne ayağıma terlik giydim ne de üzerime ceket giydim. Yer yatağında hızlıca fırladım, kapıya koştum. Arkadan Şirin Ana'nın sesini duyuyordum "Kızım dur gitme! Yanılmışsındır, üşüyeceksin!" diye uyarmaya çalışıyordu ama ben duymadım, duyamadım o an.

 

O mardinin soğuk kış havası yüzüme vurdu, tam karşımda o duruyordu, abim. Tokat yemiş gibi geri adım attım. Şirin Ana kapıya çıktı, abimi görmüştü. "Bu kimdir?" diye sordu. Sertçe yutkundum, bakışlarımı abimden ayırmadım. "Abim," diye sessizce söyledim.

 

O kadar çok öfkeliydi ki hiçbir şeyi gözü görmüyordu. Hızla bana yaklaştı ve yaralı kolumdan tuttu. "Bu evlilik bitti, gidiyoruz yürü!" dedi buyurgan bir tavırla. Davranışını anlamıyordum; zaten Kutay'ı istemesem yolunu bulup kaçardım. Kolum sımsıkı tutuyordu. Çekmeye çalıştım, çekemedim. "Abi, ben gelmiyorum, bırak! Ben Kutay'ı seviyorum!" dedim.

 

“Başlatma böyle sevgiye! Böyle sevgi mi olurmuş? Düğün günü düşmanı yüzünden vuruldun, enayi mısın sen kızım?” diye kükredi. Araya hemen Şirin Ana girmeye çalıştı “Ula, derdin ne gece gece? Kız istemiyor işte, ayrıca benim evimden benim gelinimi alamazsın! Geri bas! Benim canımı sıkma oğlum, yaşında demem vururum topuğundan seni!” diye bağırdı.

 

Abimin çenesi kasıldı. "Siz de benim anam yaşındasınız, müsaade edin kardeşimi götüreyim," diye tatlı tatlı rica etti. Şirin Ana elini beline koydu, diğer elinin parmağı ile beni işaret etti. "Eğer ki bu kız isterse seninle gelir, istemezse zorlarsan bana seni vurmaktan başka çare bırakmazsın uşak!" diye tane tane, tehditkar bir dil ile açıkladı.

 

Sabır çeker gibi derin bir nefes aldı abim, tam o sırada Kutay gelmişti. Bizi o halde görünce resmen gözlerinden alev çıktı, ellerinden odunlar düştü yere saçıldı. Öfkeyle yürüyerek geliyordu. Ne yapacağını anladım, nefesimi tuttum. Tam ağzımı açacak, laf edecekken abimin yüzüne yumruğunu yapıştırdı.

 

Yere yığıldı abim, burnundan kan geliyordu,bir avucunu burnuna bastırdı afallamıştı ayağa kalkmaya çalışıyordu. Ben ve Şirin Ana neye uyardığımızı şaşırdık olduğumuz yerde donup kalmıştık. "Gidiyoruz." dedi Kutay, sesi öfkeden sert ve boğuktu. Yaralı olmayan kolumu tuttu, beni resmen arkasından sürüklemeye başladı. "Kutay dur, ayağımda terlik, üstümde ceket yok!" diye onu durdurmaya çalıştım.

 

Ama durmadı, durur mu o hiç? Durmaz! Beni hemen kucakladı, kararlı bir şekilde yürümeye devam etti. Ben ise üşüyordum anlamış olacak ki ona yaslanmamı sağladı, "Sarıl, üşümen geçsin." dedi. Elimi omuzuna koydum, soğuk keskin havadan titriyordum ve elimi koyduğum omuzuna cankurtaran gibi sarıldım. Arabaya kadar tempolu ve hızlı yürüdü. Hiç durmamıştı şakasız.

 

Araba tanımadığım birinin arabasıydı, belki de onundu bilemiyorum artık. Kapıyı açtı, beni arka koltuğa bindirdi. Araba sımsıcacıktı. Üzerime bir battaniye örttü. "Evimize gidiyoruz, tamam mı?" dedi. Başımı sallamakla yetindim. Muhtemelen Aslanbey Konağı'na gidiyorduk. Dudakları alnıma doğru gitti, bastırdı ve kısa bir öpücük kondurdu. Sertçe yutkundum bir tepki veremedim o an yaşadığımız durumun şokundaydım. Kapıyı kapattı, ardından sürücü koltuğuna bindi.

 

Arabayı olduğundan hızlı kullanmaya başladı, arkamızdan bir araba yetişiyordu. Plakaya baktım, evet tanıdıktı, abimindi. "Kutay, abim yaklaşıyor bak, oturalım konuşalım, düzgünlükle." diye söz geçirmeye çalıştım. Kutay dikiz aynasından bana baktı bakışları hesapcı ve öfke doluydu. "Abin oturup düzgünce konuşmak istese sence böyle mi yapar Rojdan? Allah için yapma ya, Allah için!" diye hayıflandı.

 

“Benim için endişeleniyor," demeye başladım, sözüm kesildi. "Endişeleniyor öyle mi? Endişeleniyor mu yoksa hala beni iş rakibi olarak görüp benimle mi yarışıyor? Bunu bir düşün!" diye yüksek sesle söyledi. İç çektim, her abi kardeşini merak ederdi ama bu boyutu bilmiyordum. "Ama sende Zulal'e karşı korumacısın." dedim.

 

“Öyleyim ama farkındaysan Zulal'i üzecek, zarar verecek veya seviyorum demesine rağmen önüne engel olacak bir şey yapmadım, abiliğimi yaptım. Berithan'a gereken cevabı verdim, kız kardeşimi üzmeden onu hırpalamadan. Abinle aramdaki tek fark bu!” diye yüksek sesle açıkladı. Aniden bir araba önümüzü kesti. Kutay fren yapmak zorunda kaldı, fren yapmasıyla öne doğru atıldım ve ön koltuğa tutundum. “Allah kahretsin.” diye tiz bir şekilde bağırdı Kutay,direksiyona vurdu.

 

Abim arabadan indi, Kutay'a el işareti yaptı, arabadan in gibi bir şey. Kutay bana baktı, "Sakın inme arabadan, birazdan eve gideceğiz!" dedi kararlı bir şekilde. Belindeki silahı çıkardı, torpidoya koydu. Evet, abimin yanına silahsız gidecekti, abimin silahlı olmasına rağmen.

 

Dağlık bir alandaydık. Kutay, mertçe arabadan indi, kenara gittiler. Camdan onları görüyordum. Hafifçe camı indirdim, konuşmalarına şahit oldum. İkisi de karşı karşıya duruyordu. Abimin gözleri kısılmıştı. "Sen benden, benim kız kardeşimi kaçırırsın ha!?" dedi, nefret dolu. Ardından, az önce Kutay'ın attığı yumruğu ona iade ederek yumruk attı.

 

Kutay'a hiçbir şey olmadı, sadece burnundan gelen kanı sildi, başını dik tuttu. "Senin kardeşinse, benim de KARIM!" diye bağırdı. Sesi dağların arasında yankı yaptı. Parmağı ile abimi gösterdi. "Sen benim karımı benden almakla tehdit edersen, onu senden bile korurum, o benim canım, helalim!" diye tekrar bağırdı. Eliyle tam kalbine vurdu, sanki orada yerim varmış gibi.

 

Abimin öfkesi iyice kabardı, bir gözü seyirdi. Kutay'ın yakasından tuttu, "Sen kız kardeşime düğün gününde zarar görmesine sebep oldun, onu koruyamadın, o senin hiçbir şeyin olamaz!" diye bağırarak vurguladı. Kutay tekrar yumruk attı, yakasından daha sıkı sıktı, "Şimdi kız kardeşimi alacağım, bu berdel saçmalığı bitecek!" diye kararlı bir şekilde kelimesi kelimesine vurguladı.

 

Kutay kollarını iki yana açtı. "O zaman öldür beni," dedi. Sesi kararlı ve sakin geliyordu. Onun sözü kafamda yankılandı, kalbimin ağırlaşmaya başladığını hissettim. "O zaman seni acı çektire çektire öldüreceğim!" diye fısıldadı Göktuğ. Abimin fısıldadığı şeyi duymadım, tekrar yumruğunu savurdu. Kutay bu kez yenik düşmüş gibi düştü, savaşmadı. Evet, savaşmadı.

 

Abim resmen Kutay'ı dövüyordu yumrukları her darbesinde daha şiddetli haldeydi. Ağlayarak onları izledim. Kutay'dan bir şey bekliyordum, direnmesini ama direnmiyordu, direnmiyordu, yapmıyordu. Abim yakasından tuttu onu uçuruma kadar sürükledi, belinden silahını çıkardı ve sertçe alnına dayadı. "Bitti," dedi.

 

Buna izin veremezdim, çıplak ayakta olsam üşüsem de engel olacaktım. Kalbim ağrıdığını hissediyordum, korku bedenimi sardı. Gözlerim arabaya ilişti, Kutay'ın silahını gördüm. Tereddüt etmeden aldım başka çarem yoktu, üzerimdeki battaniyeyi attım ve arabadan indim. İkisi de beni fark etmedi. "Şehadetini getir, Kutay Karan!" diye bağırdi abim.

 

İki elimle silahı kavradım, yukarıya gökyüzüne kaldırdım, tetiği çektim, gözlerimi kapattım... BANG! BANG! İki el ateş etmiştim.

 

Gözlerimi açtığımda abim ve Kutay donmuş bir şekilde bana bakıyordu. "YETEEER!" diye tiz çığlık attım. Çıplak ayaklarımla onlara doğru yürümeye başladım, ellerim titriyordu hala silahı tutuyordum. Kutay yalınayak olduğumu biliyordu. "Rojdan ayağına bir şey batacak, gelme!" diye uyardı. Dinlemedim, şu anda onu dinleyemezdim.

 

Abim Kutay'ı bıraktım, buz gibi bakışlarla ağlayan suratıma baktı. "Bu köpek için mi ağlıyorsun?" diye sormaktan ziyade kınama gibiydi. Abimin tam karşısında durdum. "Evet, onun için ağlıyorum! O benim kocam!" diye bağırdım. Abim dilini damağına vurdu, hayal kırıklığıyla bakıyordu; bakışını anlıyordum. "Ben hayal kırıklığı değilim abi! Bana böyle bakamazsın, yıllar önce geri döneceğine dair söze inanan küçük kız değilim!" dedim; ses tonum sakin, hayal kırıklığı ile doluydu, taştı.

 

“Sen! Hele sen! Sen aynı değilsin, değişmişsin!” diye bağırdım. Bütün öfkem ve hayal kırıklığım ortaya çıktı. “Bana söz vermiştin, gittiğin zaman her zaman yanımda olacaktın, her zaman! Ama hiçbir zaman olmadın!” diye sözlerime devam ettim. Abim gözlerini kapattı, sertçe yutkundu ve parmağını bana doğru salladı. “Haddini aşma!” dedi titrek sesle.

 

“Haddi mi? Sen yeterince haddini aşmadın mı abi! Ben senin evlendiğini bile bilmiyordum, iki geldin düğünüm de abilik yaptın diye abim oldun sen?! Abi şimdi mi oldun?!” diye hesap sorar gibi bağırdı. Abim gözlerini açtı, “Benim evliliğim seni ilgilendirmez!” diye bağırdı; öfkesini ve hayal kırıklığını saklamak istiyordu.

 

“O zaman benim evliliğim de seni ilgilendirmez, ya abi gibi ol ya da defol git!” dedim abime. Sınırımı koymuştum. Kutay'a baktım, yaralıydı; yüzü gözü kan içindeydi. Geri bakışlarım abime çevrildi, yüreğime vurmaya başladım. “Senin o ‘köpek’ dediğin adam varya aşığım ben ona, aşık! O benim her şeyim, kocam, kalbim, HER ŞEYİM!” Sözler dudaklarımın arasından öylece dökülmüştü. Ben bile bu sözlere hazırlıksızdım…

 

Etraf buz gibi sessizliğe büründü. Kafamı çevirip Kutay'ın tepkisine bakamadım, boğazım kurudu. "Ayrıca bizim dini nikahımız var, Allah ayırır ancak bizi!" diye resti çektim, boşanma ihtimalini ortadan kaldırdım. Abim tokat yemiş gibi geri adım attı, hayal kırıklığı dolu bakışları hiç gitmedi gözlerinden. "İyi abim, devam et, bir gün pişman olacaksın." dedi ve arabasına yürüdü, çekti gitti.

 

Abimin gidişini izledim, iç çektim. Kutay'a dediklerimi nasıl açıklayacaktım bilmiyordum, gözlerim Kutay'a ilişti. "İyi misin?" diye kekeleyerek sordum. Kutay başını salladı, iç çektim. Elimi ona uzattım, "Şirin Ana'ya gidelim, yaranı saralım gel..." dedim. İlk kez ona elimi uzatmıştım.

 

Kutay elimi tuttu ayağa kalktık "Kolunu omuzuma at." dedim. Yürüyecek hali yok gibiydi başta tereddüt etti yaram olduğu için "Sorun yok atabilirsin kolunu." diye güven verdim. Kutay tebessüm etti kolunu omuzlarıma attı elini tuttum

 

İki yaralı olarak arabaya doğru yürüyorduk.


 

 

Evet, yeni bölümü nasıl buldunuz?

 

En sevdiğiniz sahne hangisiydi?

 

Sizce Ankara bölümlerine ufaktan giriş yapalım mı?

 

Bu hafta bir bölüm daha atacağım, gün vermek gibi olmasın ama pazar veya pazartesi.

 

Altın atacağım İnstagram hesabım: mmezzio_

 

Tiktok hesabim: mioyzaa

Bölüm : 31.01.2026 10:07 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...