
Gecenin karanlığında araba farları yolumu aydınlatıyordu. Elimden geldiğince hızla ilerliyordum, ellerim titriyordu. Direksiyonu sımsıkı, eklemlerim beyazlayana kadar tutuyordum. Bir yandan gözlerimden istemsizce yaşlar süzülüyordu. Neye üzülecektim şimdi ben? Kutay'ın yaralanmasına mı? Yoksa abimi karşıma aldığıma mı? Hangisine yanacaktım bilmiyordum.
Kutay kurumuş kanlı eliyle elime dokundu. "Sakin ol..." diye zar zor fısıldamayı başardı. Ona bakmaya cesaret edemedim, her yüzüne baktığımda kanları görünce tabiri ricayla içim yanıyordu. "Ben iyiyim," diye fısıltıyla söyledim. İyi değildim ama bunu söylemezdim, şu an asıl mesele Kutay'ın iyileşmesi, kendine gelmesiydi. Güçlü olmak, onun yanında sapasağlam durmam gerekiyordu.
Kutay Serçe yutkundu, elimin üstünü nazikçe okşadı ve zar zor bir gülümsemeyle bana baktı "Ben iyiyim, üzülme, her şey geçecek." Zar zor fısıldadı. Bana moral vermeye çalıştığı belliydi ama içimdeki korku duygusunu bastıramadım. "Biliyorum, sen dayanıklısın." diye yalan söyledim. İçten içe gerçeği biliyordum.
Kutay yalan söylediğimi anlamıştı. Kurumuş kanlı dudaklarını tükürüğüyle ıslattı. "Yalan söylüyorsun," diye zar zor fısıldadı. Evet, yalan söylüyordum çünkü çok endişelenmiştim ama şu an sırası değildi. Bir an önce Şirin Ana'nın evine gidip Kutay'ın yaralarını toparlamam gerekiyordu.
“Evet, yalan söylüyorum. Kim olsa bu kadar ağır dövülse dayanamaz, sen de dayanamıyorsun.” Sertçe yutkundum, derin nefes aldım. Hala yüzüne bakma cesaretini bulamadım. "Ben de buna dayanamıyorum, Kutay, seni böyle kanlar içinde görmeye." diye itiraf ettim. Kutay destek vermek amacıyla elimi sıktı. "O yüzden sus, seni Şirin Ana'nın yanına yetiştireyim." dedim, sesim çaresizlikle titredi.
Kutay elini elimden çekti. "Gerçekten beni böyle görmeye dayanamıyor musun?" diye fısıldayarak sordu, ses tonunda titreme ve şaşkınlık vardı. Abimin karşısında söylediklerim, şimdi söylediklerim ona hem kafa karışıklığı hem de umut vermiş olabilirdi. Boğazımın kuruduğunu hissettim, şimdi ne cevap verecektim? Cevabı ben bile bilmiyordum. "Ben yani…" diye geveledim. Direksiyonda duran parmağımı huzursuzca yukarı ve aşağı doğru vurdum. "Bunları şimdi konuşmasak olmaz mı? Yaralısın, bu halde bunları konuşmak sağlıklı olmaz." Hem kendimce bahane uydurdum hem de olan bir şeyi söyledim.
Kutay tatmin olmamış gibi başını salladı. Bir cevap istediğini adım kadar iyi biliyordum ama cevap vermeye hazır hissetmedim, doğru zaman değildi. Araba yolculuğu, sessizliği rahatsız edici ve boğucu olmuştu. Yol tarif edilmemesine rağmen bulmayı başarmıştım, tam köy evinin önünde durdum.
Bakışlarım Kutay'a ilişti, nefesi sığ ve düzensizdi. Konuşmaya başlamak için derin bir nefes aldım, sakince vermeye çalıştım. “Kutay,” diye seslendim. Yolculuk sırasında Kutay gözlerini kapatmıştı, ben seslenince gözlerini açtı ve bana baktı. “Hı?” diye cansızca cevapladı. Motoru durdurdum, bakışlarım ondan hiç ayrılmadı. “Geldik,” diye ona duyurdum. Kutay bakışlarını benden çevirdi, etrafa baktı, anlamış gibi başını salladı, koltuktan kalkmaya çalıştı ama koluna dokundum, onu durdurdum. “Dur, kıpırdama, yaralısın.” dedim, endişeyle.
Kutay dokunduğum kolu çekti, itiraz edercesine "Gerek yok, ben yürürüm." diye itiraz etti. Kalbim boğazımda atıyordu, ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemedim ama o halde bırakamazdım, eski huysuz tavrımı dönmek zorunda kaldım çünkü Kutay'ı tek dizginleyen buydu. Sinirli görünmeye çalışarak kaşlarımı çattım, "Kutay bak delirtme beni! Başımıza neler geldi, sen bana triplenme derdindesin!" diye sahtece kızdım, daha doğrusu kızmak zorunda kaldım.
““Ya sabır, ya sabır, ya sabır!” diye yaşlı dedeler gibi sabır çekti Kutay. Aynı tavırla devam ettim, arabadan indim, sürücü kapısından dolandım, yolcu kapısına geldim. Usulca kapıyı açtım, Kutay’ın kolunu omuzuma attım. Hafifçe yüzü buruştu, acı çektiği için. Bir şekilde arabadan indirdim, alnını saçlarımın arasına yasladı. Sıcak nefesi kulaklarıma, boynuma değdi. “Rojdan…” diye fısıldadı, sanki bir şey demek istiyormuş gibi ama diyemedi. Omuzum attığım kolunun elini okşadım. “Ben buradayım, şimdi konuşma sırası değil, sakin ol, kendini bırakma, uyanık kal…” diye sessizce söyledim.
Bir adım attım ama o atamadı. Endişe bedenimi sarmıştı. Derin bir nefes aldım, şu an panik yapmanın sırası olmadığını iyi biliyordum çünkü yapsaydım işler daha kötü bir yere gidecekti. "Ha gayret, bir adım at hadi!" diye ona cesaretlendirmeye çalıştım. Kutay'ın içini çektiğini duydum, yüzü hafifçe buruştu ama bu sefer acından değil, adım atamadığı için kendini kötü hissettiğini anladım. Belki de benden çekiniyordu. "Bu normal, hem biz evlenirken birbirimize söz vermedik mi? Hastalıkta sağlık demedik mi?" diye sorarak hatırlattım.
“Dedik biliyorum ama sen de yaralısın.” Dövülmesi rağmen neredeyse öldürecek olmasına rağmen hâlâ beni düşünüyordu. Sıcak nefesi boynumu ve kulaklarımı gıdıklıyordu. Neticede ne yapacağımı bilmiyordum. “Ben iyiyim, beni merak etme. Şu an önemli olan sensin,lütfen adım at” diye resmen yalvardım
Bunu deyince gardını indirdi, tamamen bana yaslandı. Ağır olduğu için onu zar zor taşıyordum. Adımlarım dengesizdi, onun adımları da dengesizdi. En sonunda evin kapısına bir şekilde ulaştık. Nefes nefese kalmıştım, elimi yumruk yaptım ve kapıya tıklattım. Açılması için dua ediyordum.
Kapı açıldı.
Şirin Ana yarı uykulu yarı uyanıktı. Kutay'ı o halde gördüğünde gözleri açıldı, uyku havası hemen dağıldı. "Ne oldu yavrum? Bu ne hal? Allah'ım sen yardım et." diye telaşla söyledi. Kutay dengesini kaybederken onu sabitledim. "Yardım et Şirin Ana..." dedim yalvarırcasına.
Şirin Ana afallamayı üstünden attı, kapıyı sonuna kadar açtı. Kutay'ın koluna girdi, zar zor dengeyi kaybederek içeri girmiştik. Kutay'ı yer yatağına yatırdık, yanına oturdum. Ne yapacağımı bilmiyordum, beynim korkudan ve endişeden işlefsiz kalmıştı resmen. "Rojdan," diye seslendi Şirin Ana, beni kendime getirmek için.
Bir saniye olsun gözlerimi Kutay'dan ayırmadım, bir ileri bir geri sallanmaya başlamıştım.
“Rojdan!” dedi bu sefer daha hiddetli bir sesle.
Yine bakmadım bu sefer yanıma oturdu, kollarımdan tuttu beni kendine çevirdi. "Kızım bana bak." dedi şefkatli sesiyle. Gözlerim buğulanmıştım bile, ellerim titriyordu. "Şimdi kendine gel, kocanın yaralarını saralım ha?" diye temkinlice söyledi. Tepki veremedim, en sonunda tuttuğu kollarımla beni sarstı. "Rojdan kendine gel! Git banyoya, leğene su koy haydi!" diye bağırdı.
Ayağa kalktım, titreyerek banyoya gittim. Bir şekilde leğeni buldum, suyu doldurmaya başladım. Yere çöktüm, titreyen ellerime baktım; kandı. Kutay'ın kanıydı. Gözlerimde tutamadığım yaşlar süzülmeye başladı. "Allah'ım ne yapacağım ben? Bana yol göster..." diye fısıldadım. Fısıldamalarımı bir banyo duvarı bir de ben duyuyordum.
Leğen'e su dolma sesi ve dışarıdan gelen uğultu sesi banyoyu dolduruyordu. Banyo rafına tutundum, ayağa kalktım. Kalıp sabunu ellerimin arasına aldım, neredeyse tahriş olana kadar ellerime sabunu sürtmeye başladım. "Çık artık, çık..." diye fısıldadım.
Kalıp sabun da kan olmuştu.
Ağlamamın şiddeti giderek artıyordu. Sabunu kenara fırlattım, ellerimi sertçe yıkadım. Etrafa baktım, leğen dolmuştu. Suyu kapattım, tüm gücümle leğeni kaldırdım. Kapıyı ayağımla hafifçe tekmeledim, açıldı. Şirin Ana çoktan hazırlık yapmıştı, makasla beyaz bez parçaları kesmiş, pansuman malzemeleri çıkarmış, beni bekliyordu.
Gözlerimden akan yaşları görmüştü, acıyan gözlerle bana baktı. Tek kelime etmedi. Yanlarına doğru yürüdüm, leğeni kenara koydum. "Şimdi kızım, sen yüzünü sil, ben pansumanını halledeyim yavrum." dedi. Sessizce başımı salladım, bir bez aldım, kızaran, tahriş olan ellerimle leğendeki suya batırdım ve sıktım.
Titreyen tahriş olmuş elimde bezle Kutay'ın yüzüne yaklaştırdım silmeye başladım. "Ah!" diye sızlandı. Kalp atışlarım hızlanmıştı, ona zarar verdiğimi sandım. "Özür dilerim, çok özür dilerim." diye fısıltıdan bir yüksek sesle söyledim. Kutay beni duymuyordu, yere yattığı an bayılmıştı.
Kutay'ın eli içgüdüsel olarak benim elimi arıyordu. Diğer elimi uzattım, parmaklarımı parmaklarına geçirdim. "Sert... sert..." diye bilinçsizce fısıldadığını duydum. Elim tahriş olduğu için anlamıştı, üstüne gitmedim, tek kelime etmedim. Zarar vermemeye çalışarak bütün yüzünü sildim.
Dudağı, kaşları, yanakları, çenesi, alnı yara içindeydi. Ben yüzünü sildikçe yaralar belirginleşiyordu.
Şirin Ana'nın dua fısıldamalarını duydum. Kutay'ın yüzünü silerken her santimetresini, yüz çizgilerini, sakalını adeta ezberlemiştim. Silmeyi bitirdiğim o anda Şirin Ana pansuman malzemelerine uzandı. "Dur Ana, ben yaparım," diye onu durdurdum. Ardından Kutay'ın yaralı yüzüne baktım. "O bana nasıl bebek gibi baktı, ben de ona bakarım." diye fısıltıdan bir yüksek sesle söyledim.
Hemen geri çekildi, tek kelime etmedi. Dualarına devam etti. Pansuman malzemelerine uzandım,ellerimin arasına aldım, hafifçe eğildim. Gözlerim kapalı gözlerine ilişti; açıkça bakmadığım, sürekli gözlerimi kaçırdığım kara gözlerine…
Pamuğa tentürdiyot döktüm, ilk olarak alnında olan yarasına bastırdım. "Iıh!" diye acıyla bilinçsizce tısladı. Parmakları ile parmaklarını sıktı, yaraya doğru üflemeye başladım bir yandan pamukla dezenfekte ederken.
Diğer yaralarından tek tek özenle dezenfekte ettim, yaralara pansuman yaptım. O ara sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Pansumandan kalan malzemeleri toplamaya başladım. Şirin Ana bileğimden tuttu,hareketlerim durdu. "Dur kızım, bırak şimdi onları, gel seninle namaz kılalım. Üç aylardayız, duaların kabul olur hem de üzerinizdeki kara bulutlar dağılır." diye nasihat vererek teşfik etti.
Kutay'ın parmaklarından parmaklarımı ayırdım, bakışlarım saniyelik ona ilişti. Ardından Şirin Ana'ya baktım. "Tamam." diye kekeledim, sesim titredi, ağlamamak için duygularımı bastırıyordu. Şirin Ana'nın bakışları ayaklarıma indi. "Kızım," dedi şok olmuş halde. Ayaklarıma baktım, toz toprak olmuştu. "Ben şey... ayakkabı giyememiştim o halde de," diye açıklamaya çalıştım.
Sarı saçlarımı bir güzel okşadı. "Sorun yok yavrum." dedi, teselli edercesine. Başımı salladım, ayağa kalktım. "Ben abdest alayım." dedim. Şirin Ana ayağa kalktı, "Ben de odada sana seccade çıkarayım." dedi. İkimiz de salondan ayrıldık; ben banyoya gittim, Şirin Ana odasına gitti.
Önce topraklı ayaklarımı yıkadım, ardından ilmek ilmek yavaş yavaş abdest almaya başladım. Her adımda, her duada zihnimin doluluğu yavaş yavaş kayboldu.
Sarı belime kadar düşen, Kutay'ın özenle yıkadığı saçlarımı güzelce topuz yaptım. Banyodan çıktım, ışığı kapattım. İlk yerde yatan Kutay'ı gördüm, yanına yaklaştım. Yorganı omuzlarına kadar çektim, nefesi düzenli ve huzurluydu. Elim saçlarına gitti, hafifçe elimin titrediğini gördüm ama saçlarını okşadım.
Dokunuşuma yaslandığını hissettim.
Usulca tebessüm ettim, elimi geri çektim ne kadar istemesem de çünkü Allah’a dua etmek dertlerin,sıkıntıların bitmesi için yalvarmam gerektı. Şirin Ana'nın odasının önüne gittim, kapıyı çaldım. "Gel kızım," dedi sakin ses tonuyla. Elim kapı kolunu kavradı, yavaşça açtım, içeriye girdim ve kapıyı usulca kapattım. "Sen hiç bone taktın mı yavrum?" diye sordu. Hiç takmamıştım, genellikle örtü takıyordum. "Hayır," dedim.
Şirin Ana eline siyah bone aldı, bana yaklaştı ve saçlarıma geçirdi. Arkadan kolayca bağladı. Ardından turuncu, düz renk bir örtü aldım ve usulünce başıma bağladım. "Ha, oldu kızım, gel hadi." dedi. Elimi sırtına koydu ve okşadı. Seccadeye doğru gittim. Şirin Ana patik uzattı "Al kızım, şunu da giy, ayaklarını sıcak tutsun." dedi. Patiği aldım ve ayaklarıma geçirdim.
Kıbleye doğru durduk, ellerimizi omuz hizasına getirdik ve açtık. "Allahu ekber..." dedi Şirin Ana, namaza başladık.
*****
Namaz sonu çabucacık gelmişti, seccadenin üzerinde oturuyordum, tektim. Şirin Ana namazını bitirmiş, çay demlemeye gitmişti. Ellerimi açtım, sanki Allah karşımdaymış gibi konuşmaya başladım "Rabbim, sen dertlere deva olansın. Şu ahir dünya da senden habersiz taş bile oynamaz. Sen, benim ve Kutay'ın dertlerimizden, başımıza gelenleri gören, duyansın. Bizi tez zamanda huzura kavuştur, Rabbim.."
Bu sözleri söylerken sesim ve dudaklarım titriyordu, gözlerimden sessizce yaşlar dökülmeye başlamıştı seccadenin üzerine..
“En çokta,” sessizlik oldu, sözlerimin devamını getiremedim sanki itiraf etmek istemiyormuşum gibi ama Allah biliyordu, o zihnimi okuduğunu iyi biliyordum. "En çok da Kutay'ı koru Rabbim, onun yokluğuyla ailesini, annesini, babasını, kardeşlerini ve..." Yine sözümün devamını getiremedim.
Sessizlik. Uzun süren sessizlik.
“Beni sınama Rabbim..” diye sessizce söyledim. Gözlerimden daha fazla yaş akmaya başladı. "Sen her konuda en iyisini bilensin, bizi karanlıktan çıkar Rabbim.." dedim. Ellerimle yüzümü kapattım, hıçkırıklarım duyuluyordu artık, omuzlarım hıçkırıklarla titremeye ve gözyaşlarım ellerimin içine akmaya başlamıştı.
Sessizce ağlamaya devam ettim, omzumu sedire yasladım. Düşüncelerim ve duygularım artık dizginlenemez hale gelmişti.
Kapı aniden açıldı, kalbim boğazımda atmaya başladı. Yavaşça elimi yüzüme sürdüm, dualarım kabul olsun diye. Ağlamamla birlikte uykusuzlukla gözlerimin kızarıklığı ve şişiliği ortaya çıktı. Karşımda Şirin Ana'yı gördüm. Beni ağlarken o kırık halde görünce donmuş kalmıştı.
Hemen yanıma geldi, diz çöktü ve gözyaşlarımın lekelerine dokundu. "Kınalı kuzum," dedi. Kollarını anne tesellisi gibi bana doladı, yanağımı omuzuna yasladım ve sırtımı yatıştırıcı şekilde okşamaya başladı. "Ben çok korktum, hem abimi kaybetmekten hem de Kutay'ı..." diye itiraf ettim.
Dudaklarını sıkıca birleştirdi, sertçe yutkundu. "Kolay değil yavrum, ikisi de canın." dedi. Başımı salladım, haklıydı ikisi de canımdı. Kutay'ı korumuş olsam da abime karşılık verseydi, silah çekseydi her şey daha berbat olurdu. "Senin bu abinin derdi ne, gelin kızım? Siz birbirinizin helalı olmuşsunuz, daha ne olsun artık?" diye mantıklı çözmeye çalışır gibi konuştu.
“Korumak istiyor ben ama yıllardır ondan koruma istemedim," dedim kırık bir sesle. Şirin Ana sarılmayı bıraktı, yanaklarımı avuçladı ve akan gözyaşlarımı yavaşça sildi. "Ne demek yıllardır koruma istemedin? O senin abin değil mi?" diye kafası karışmış halde sordu. Abim olduğunu onaylamak için başımı hafifçe salladım. "Abim ama yıllardır yok," dedim.
Şirin Ana'nın kaşları çatıldı, ortasında çizik oluştu. "Şunu düzgün anlat yavrum." dedi. Alt dudağımı dilimle ıslattım, ısırdım, omuzlarım hafifçe gerginlikle titredi, çekindiğimi anlamıştı. Yanaklarımı okşadı, bu sefer de ellerimi sardı."Ben senin annen sayılırım yavrum, çekinme benden," dedi. İki parmağını birleştirdi, dudaklarının sürdü. "Kimseye söylemem, sır çıkmaz, anlat rahatla.."
!!FLASHBACK!!
Mardin'in sıcak olduğu ülkenin en sevilen yıllarıydı. Bengi ile avluda saklambaç oynuyordum, o saklanıyor ben de ebe olarak onu arıyordum. Minik adımlarla avluda geziniyordum, annemin ördüğü sarı saçlarım arkamda sallanıyordu. "Begi!!! Nerdesin?" dedim, kışkırtıcı neşeli bir sesle. Avlunun her yerini aramış, hala bulamamıştım. Suratım asıldı, dudaklarım aşağı doğru kaydı. “Öff Begii, bir kere yakalansan ne olur!” kendi kendine hoyratça söylendim,minik ayağımı sertçe yere vurdum.
Çocuksu bir edayla kaşlarımı çatıp hızlı hızlı nefesler alarak merdivenlerden yukarı çıkmaya başladım. "BEGİİİ!" diye sertçe bağırdım. Ses seda yok. Son adımlara kadar "Begi! Begi! Begi!" diye bağırdım, yine ses yok, seda yoktu. Son adımı attığımda etrafta dolanmaya başladım. Bengi'yi bulacak, çocuk aklımla saçlarını yolacaktım.
Bir ses duydum, adımlarım durdu. Kulaklarım sese odaklandı.
“Bırak anne! Gideceğim! Benim bu evde yerim yok.”
“Yapma oğlum, kurban olayım ben sensiz nasıl yaşarım! Sen benim evladımsın, ilk göz ağrımsın!”
“Korkma, Rojdan sana evlatlık eder, bu ailenin öz evladı olan o, ben bu evde sığıntıyım. Babama bırakaydın daha iyiydi! Ezilmekten yoruldum.”
Tokadın sesi kulaklarımda adeta çınladı. Annem abime tokat atmıştı.
“Napsaydım?!" diye tiz bir haykırış duydum. "Seni o t*cavüzcu adamın kollarına mı atsaydım oğlum? Sende onun gibi mi olsaydın?! Karına olunca izinsiz, rızasız ona dokunsa mıydın?! Onun zihniyetinden mi olsaydın?!" dedi. Annem. Annem demişti.
Sessizlik. Keskin sessizlik.
Abim hoyratça odasından çıktı, elinde ufak bir çanta vardı. Tam karşısında beni gördü. Titreyen dudaklarımla ona bakıyordum, elimde ayıcığım vardı ve onu sımsıkı tutuyordum korkudan. "Abicim," diye zorla söyleyebildim. Abimin gözleri dolmuştu, bana bakıyordu. Bakışlarını yukarı çevirdi derin bir nefes aldı sanki boğuluyormuş gibi, ardından bana baktı. Usulca yaklaştı ve diz çöktü.
“Gidiyor musun? Beni terk mi ediyorsun? Şimdi okulda beni kim koruyacak?” diye endişeyle üst üste sordum. Parmağını dudaklarının arasına bastırdı, beni susturdu, kollarımdan tuttu, bir adım yaklaştırdı ve alnımdan yumuşakça öptü. “Ben bu eve ait değilim, abicim.” dedi kırık bir sesle.
Eve ait olmak ne demekti? Ev dediğin duvarlar arası değil miydi? Ya da ben o yaşlarda öyle sanmıştım, ta ki büyüdükçe gerçeklerle yüzleşene kadar…
Abimin gözyaşları yanağından süzüldü, minik ellerimle sildim. "O zaman beni de götür abicim, seni üzdülerse beni de üzerler." diye yalvardım. Onsuz, abimsiz olmak bir yarımı kaybetmek gibiydi. Babamdan daha çok babalık yapmıştı. Kollarımı boynuna doladım, çenemi omuzuna koydum. "Sen buraya aitsin, küçük sarı... Ben seni götüremem..." diye fısıldadı.
Ela gözlerimden yaşlar süzüldü. "Ama seni üzdüler, beni de üzerler..." dedim sanki geleceği hissetmiş gibi. Abim sımsıkı sarıldı, "Ne zaman abi gel desen gelirim, hiç düşünmem, her zaman yanındayım." diye söz verdi, asla tutmadığı sözü. O an küçük Rojda o sözün boş olduğunu bilmeden gülümsemişti, kalbi umutla dolmuştu.
Sarılmayı bırakıp yanaklarıma öpücük kondurdu.
“Artık gitmek zorundayım," dedi. Dudaklarımı büzdüm, gözlerimden yaşlar süzülmüştü. Abim sildi, "Anneme söyle, bir şekilde ulaşırsın bana..." dedi. Hevesle başımı salladım. Abim ayağa kalktı, başımı kaldırıp ona baktım. Yanağımdan bir makas aldı, arkasına bakmaya cesaret edemeden hızla merdivenlerden indi. Arkasında bakakaldım.
Başımı çevirdiğim de annemin kapıya yaslanmış, çaresiz gözyaşlarını gördüm.
————
📍Ankara, Türkiye
Üniversiteye okumak için geleli 2,5 ay olmuştu. Dedemin yasaklamasıyla ne annemle ne de babamla konuşamıyordum. Arasam da ailemden herhangi biri açsa dahi o telefonu dedem alıp bana kötü sözler edip suratıma kapatırdı. Her zaman bu döngü hiç bitmezdi.
Ev vardı, param vardı ama yalnız hissediyordum. Düşünsenize, Mardin'den hiç çıkmamışsınız, sadece okula gidebiliyordunuz. Geri kalan zamanlarınızı ya temizlikle ya da bulaşıkla geçirirken bir anda tanımadığınız bir şehirde hedefleriniz uğruna yalnız bırakılmış, ailenizden etiket yemiş durumdasınız. Arayacak kimseniz yok, arkadaş çevreniz yeni yeni oluşuyor, insanlara güvenemiyorsunuz, büyük şehir olduğu için.
Okuldan eve gelmiş, kanepede oturuyordum; adeta çökmüştüm. Hukuk dersleri ekstra yorucu iken, psikolojik anlamda yaşadığım sorunlar bedenime yansıyordu. 5 kilo vermiştim, gözlerimin altı her daim az uyumaktan çökmüştü. Sürekli mide bulantısı ve baş dönmeleri yaşıyordum, ağlama krizleri yakamı hiç bırakmadı. Güçlü dursam da fiziksel ve duygusal anlamda çökmüştüm.
Yine öyle bir günde salya sümük ağlıyordum, bedenim hıçkırıklarımla titriyordu. Bu yalnızlığın sonu yoktu ya da ben öyle düşünüyordum. Bir anda abimin sözleri geldi aklıma: "Ne zaman abi gel desen gelirim, hiç düşünmem, her zaman yanındayım..." Söz aklımda yankılandı.
Gerçekten yanımda olur muydu? Yıllar geçmişti, yılda iki kere annemle beraber konuşur, hal hatır sorardık. Onun dışında abimi bir kaç kez daha aramıştım. Her zaman konuşur, sorunlarımızdan bahsederdik. Kalbim umutla çarptı, belki tutunacağım bir dal olurdu, belki bir liman.
Elim okul çantamdaki telefona gitti, sıkıca kavradım. Rehberden abimin numarasını buldum, nefesimi tuttum ve direkt tıkladım. "Bismillah..." diye fısıldadım. Telefonu kulağıma koydum, açmasını bekledim.
Bekledim. Bekledim. Bekledim. Açmadı, en sonunda ses geldi: "Alo buyrun, kimsiniz?" diye erkeksi bir ses. Abimin sesiydi, Göktuğ Sarp Ümitoğlu'nun sesiydi. Avuçlarımı terlemeye başladı, birinin pantolonuma sürdüm, midem şiddetle bulanmaya başladı, kalbim ağzımda atıyordu. Abim benim numaramı tanımamıştı.
“Abi ben Rojdan.” dedim titreyen sesimle
Abim sesimi duyunca bir süre cevap gelmedi, derin bir nefes aldı. "Nasılsın Rojdan?" dedi, ses tonunda acizlik vardı, bunu bastırmaya çalışıyordu. İstemsizce gülümsemeye başladım. "Abi ben...iyi değilim..." diye itiraf ettim, o kadar psikolojim bozuktu ki gülümseyerek bunu itiraf etmiştim.
“Rojdan ben…” dedi, devamı gelmedi. Telefonu sıkıca kavradım, ne diyeceğini bilmiyordum ama içimde kötü bir his vardı. “Sonra konuşsak olur mu? Müsait değilim.” dedi. O sözleri kalbime saplanan sözler gibiydi, sertçe yutkundum sanki bunu kendime yedirmeye çalışıyormuş gibi. “Neden müsait değilsin?” diye yüzsüzce sormuştum.
“Açık konuşacağım Rojdan," dedi. Kalbim ağzımda atıyordu, nefesimi tutmuştum. "Mhm." diyebildim. Abimin derin ve sıkıntılı bir nefes aldığını duydum. "Hüseyin Ağa ile uğraşmak istemiyorum, annem her şeyi anlattı." dedi. Kalbimin sıkıştığını hissettim, tuttuğum nefes boğuluyordum. "Seni tebrik ederim, en doğru kararı vermişsin ama sana destek olduğum duyulursa dedenle uğraşırım, kusura bakma." dedi.
Her sözü kafamda yankılandı, kalbime kramp girdiğini hissettim. Bir insan kardeşine nasıl böyle sözler söyleyebilirdi? Söz verip nasıl bunu söyleyebilirdi, hele ki kardeşi koskoca şehirde yalnızken? O gün anladım, kalbimden bir parça söküldü.
Anladım. Düz sesle, ardından telefonu kapattım. Zaten elimde durmadı, kapı gitmişti. Bacaklarımı göğsüme kadar çektim. Bu sefer çığlıklarla beraber ağlamaya başladım.
O gün yardım istediğim günü kafamdan silmeye çalıştım, yardım istememiştim gibi davrandım. Bir daha da abime en ufak sorunumu söylemedim.
!!FLASHBACKSON!!
Bunların hepsini ağlayarak Şirin Ana'nın dizlerine kafamı koymuş anlatmıştım. O da örtüsünü ve boneğini çıkarmış, saçlarımı okşayarak sessizce beni dinlemişti. "Yavrum, ben ne diyeyim bilemedim. Derdi veren Allah ama güçlü durmuşsun, iyisin, şükürler olsun..." dedi. Bir şey diyemedim, sadece hıçkırdım.
Boğazımdan temizleme sesi geldi.
Başımı Şirin Ana'nın dizlerinden kaldırdım. Kutay'ı gördüm, yorgun görünüyordu. Gözleri buğulanmıştı. "Nerdesiniz siz? Yalnız kalmışım." dedi. Sanki her şeyi biliyormuş ama hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranıyordu. Şirin Ana panikle ayağa kalktı, "Geliyoruz oğlum, yat sen." diye göndermeye çalıştı.
Kutay sessizce gitti. Şirin Ana bana döndü, gözyaşlarımı sildi, alnımdan öptü. "Hadi gidelim yavrum, sonra konuşuruz." dedi. Ayağa kalktım, gülümsemeye çalıştım ama içimden hiç gelmiyordu. "Tamam, ben Kutay'a bakalım." dedim. Odadan ilk ben çıktım, zaten direkt salondaydık. Kutay yer yatağa uzanmış, sadece beni bekliyor gibiydi.
Arkamdan Şirin Ana geldi.
Şirin Ana koluma dokundu, beni kendime getirdi. Ona doğru döndüm. "Yavrum, ben yatayım, sobada çay var, isterseniz içersiniz." dedi. Gözlerimi kırpıştırdım,sadece ikimiz içeceksek neden demlemişti? "Ama sen? Sen de iç, Ana, o kadar demledin." diye itiraz ettim. Şirin Ana şefkatli bir edayla gülümsedi. "Ben yatayım, sabah oldu, hava aydınlandı, yarın işlerim var, siz de dinlenin." dedi.
Ardından yüzünü yana kaydırdı, Kutay'a baktı. "Geçmiş olsun oğlum." diye ekledi. Kutay gülümsemeye çalıştı, yanakları ağrıdığı için başaramadı. "Sağol, senin hakkında ödenmez Ana, hakkını helal et." dedi minnetle. Şirin Ana'nın gülümsemesi geniş hale geldi, gözleri parladı. Kutay'ı öz evladından ayırmadığı çok belli oluyordu. "Gani gani helal olsun yavrum." dedi bütün içtenliği ile.
Kutay hafifçe başını salladı. Şirin Ana odasına gitti ve yine baş başa kaldık. Gerildiğimi hissettim. Ya dediklerimi duyduysa? Gerçi duysa ne olacaktı ki, salaklık bende işte.
Durduğum yerde mıhlanmış gibi kaldım. "Çay ister misin?" diye sordum. Kutay bakışlarını benden ayırmadı, "Hayır istemem, gel." dedi net bir sesle. Yanındaki boş yere vurdu. Gözlerim hızlıca aralandı, yutkundum, boğazımın kuruluğunu hissettim. "Önce çayı sobadan alayım..." dedim.
Yavaş yavaş insanın sabrını tüketen adımlarla sobaya yaklaştım, çaydanlığı aldım yere koydum, ayağa kalktım tavana baktım. "Rojdan gel," dedi tekrar, bu sefer sesinden yumuşak bir emir tonu vardı. Kutay'a doğru döndüm, yavaş adımlarla yaklaştım yanına, uzandım yorganı üzerime çektim.
Kutay kolayca koluyla belimi kavradı. "Napıyorsun?" sözüm kesildi, beni kendine zahmetsizce çekti, bedenlerimizi birbirimize bastırdı, kolunu belime sımsıkı sarıyordu, hiç bırakmayacakmış gibi. Resmen ‘benim’ diye beden dili bağırıyordu. Kalbim hızlı hızlı atmaya, nefesim hızlanmaya başlamıştı. Damarlarımda ki adrenalini hissedebiliyordum. "Şşş, sorun yok." diye dudaklarıma fısıldadı. Sıcak nefesi dudaklarıma değdi. Yaralı yüzüne boynumu gömdüm. "Çok hızlı..." diye mırıldandı, rahatlamış bir ses tonuyla.
Yastığa yaslandım, saçlarını okşamaya başladım. Yüzünü boynuma sürttü. "Mhm..." diye memnun bir ses çıkardı. Dokunuşundan dolayı hızlı atan kalbim dinginleşemeye başladı gülümsemeden edemedim "Artık yalnız değilsin..." diye bir anda kulağıma doğru fısıldadı Kutay. Donakaldım, ne diyeceğimi bilmiyordum.
Eli belimden kaydı, karnıma doğru gitti. Rahatlatıcı şekilde karnıma daireler çizmeye başladı. "Artık ben varım, karım ol ya da olma, her zaman baş tacımsın" diye fısıldamalarına devam etti. Dudakları şakağıma doğru kaydı, dudaklarını bastırdı ve uzun bir öpücük kondurdu. Duygulanmıştım, bedenim bilmediğim bir duyguyla sarmıştı: güven mi, sevgi mi? Hangisiydi?
“Teşekkür ederim her şey için…" diye zar zor, boğuk bir sesle fısıldadım. Kolunu sırtıma doladı, göğsüne doğru çekti. Yanağımı gögüsüne koydum ve sımsıkı sarıldım, sanki kaybedecekmiş gibi…
****
Aradan kaç saat geçtiğini bilmeden tencerelerin birbirine vurma sesiyle aniden yerimden sıçrayarak uyandım. "Noluyor?!" diye aniden bağırdım. Tam karşımızda Kutay'ın annesi Avjin Hanım, elinde iki tencereyle birbirine vurarak bizi uyandırmaya çalışıyordu. Benim bağırtımla Kutay da aniden tetikte bekliyormuş gibi uyandı. "Ne oluyor amına koyayım?!" dedi, ani bir refleks olarak.
Avjin hanım hiç alınmadı, güler yüzlü olmaya devam etti. "Ah benim oğlum uyandı!" dedi, sevecen olmaya çalışan bir sesle. Kutay yeni uyandığı için olayları kavramadı. Önce bana baktı, ben bir gariptim, rengim solmuştu, böyle bir şey beklemiyordu. Sonra neşeli annesine baktı "Anne bu saatte burada ne yapıyorsun?!" diye hem azarlayıp hem de sinirlenmişti.
Avjin hanım hiç utanmadı, utanmadan yatağa yaklaştı, oğlunun yanına oturdu. İfadesi endişeye döndü, oğlunun saçını okşadı. "Oğlum, ben sensiz nasıl yaparım yavrum?" diye sahte bir şekilde hayıflandı. Kutay'ın saçlarını okşadı, yüzündeki yaraları inceledi. Gözleri bana ilişti, fesat, çirkef bir şekilde bakıyordu; sanki bir laf sokacakmış gibi.
Ben ise sanki basılmış gibi yorganı omuzlarıma kadar çekmiş, üzerime bastırıyordum. Yüzüm hala solgundu. Orada öylece mıhlanmış gibi ikisini izliyordum.
Avjin Hanım gözlerini kısmış, haklı bir edayla beni süzüyordu ama hangi konuda haklıydı onu bile bilmiyordum. Bakışlarını tekrar oğlu Kutay'a çevirdi "Ah oğlum, ah! Kimler yüzünden bu hale geldin sen kıyamam ben yavruma!" diye dikkat çekici bir şekilde söyledi. Açıkça bana meydan okuyor ve laf sokuyordu.
Kutay annesinin sözleri üzerine yüz ifadesi afallamaktan çıkıp ciddi bir ifadeye dönüşmüştü. Kasları çatılmış, ortasında belirgin bir çizgi vardı. Yaralı yanakları öfkeyle kızarmıştı. "Anne, bu nasıl söz?! Sen benim karım Rojdan'a laf mı sokmaya çalışıyorsun?!" diye aniden annesini susturdu. Etraf sessizliğe büründü, kadın ne diyeceğini bilemedi.
Avjin hanımın boğazından sertçe yutkunduğunu gördüm, yüzü bembeyaz kireç gibi olmuştu. "Y-yok oğlum, ben ona laf etmedim, hâşâ ne haddime? Sonuçta bana bir zararı yok, daha yeni evlisiniz, ben sadece-" diye resmen ikimizin önünde gevelemişti. Sözlerin hiçbir gerçekçiliği yoktu. En sonda Kutay annesinin sözünü kesti, bu saçmalığa bir son verdi "Tamam anne, anlayacağımı anladım, bir daha lütfen böyle bir davranış yapma." diye ricada bulunmaya çalıştı, öfkesine rağmen.
Avjin hanımın yüzü aydınlandı, o beyaz kireç gibi yüz gitmişti. Yerine endişeli bir anne kalmıştı. Oğluna sımsıkı sarıldım. Kimden veya nasıl öğrendiğini ne ben ne de Kutay bilmiyorduk. "Sen benim bu halde olduğumu, nereden öğrendin?" diye Kutay sordu. Haliyle merak ediyorduk. Dün akşamdan beri kimseyle konuşmamıştık.
Avjin oğluna sarılmayı bıraktı ve anlatmaya başladı "Şirin nine bu sabah Baran'ı aramış, senin yaralı olduğunu söyledi. Ben de Baran telefon konuşurken kulak misafiri oldum." diye her şeyi anlattı. İkimiz de dinledik mal gibi başka ne yapacaktık ki? "Hadi seni Baran getirdi diyelim, okay peki ya anne neden bizi tencereye vurarak uyandırmaya çalışıyorsun?" diye sabrının son noktasında isyan etti.
Ayçin Hanım başörtüsünü düzeltti. "Oğlum, sizi uyandırmaya çalıştım ama bir türlü uyanmadınız yavrum. Ben de son çare bunu buldum." diye marifetmiş gibi açıkladı. Marifetmiş gibi açıklamasına şok oldum, ağzım neredeyse açık kalmıştı. "Eh, halimizden anlasaydın anne, boşuna uyanamazlık yapmıyoruz." diye tekrar isyan ettik, Kutay.
Avjin hanım Kutay'ın yaralı yanağını okşadı. "Oğlum, ne bileyim? Senin yaralı olduğunu duyunca anne yüreği, öyle mahrem filan dinlemiyor." Kutay başka bir dilden, annesi resmen başka bir dilden konuşuyordu. Kutay ne dese annesi onu anlamayacaktı. En sonunda Kutay, zihninde kalan son uykuyu tüketmek için omuzlarını silkeledi, elini yatıştırıcı bir şekilde oynattı. "Tamam anne, tamam, boş ver şimdi bunu. O Baran hıyar nerde?" sakin kalmaya çalışarak sordu.
Kutay'ın annesi, Kutay'ın kardeşine hıyar dediğini duyunca kaşlarını çattı ve bana ufak bir bakış attı. Bu nasıl bir bakıştı anlayamamıştım, sonuçta orada ben suçlu değildim, konuşmuyordu bile. "Araba da bekliyor oğlum, seni almaya geldi." Sanki ben hiç yokmuşum gibi söylemişti, sanki varlığım yokmuş tamamen hayaletmişim gibi davranıyordu.
Sonunda harekete geçmem gerektiğini fark ettim. Kutay'ın kolunu kolumla kavradım, boğazımı dikkat çekici bir şekilde temizledim. "Eh, ben de eşyalarımızı toplayayım sonuçta buraya birlikte geldik, gelinliğim falan var." diye vurgulayarak, Avjin hanımın inadına söyledim. Kutay'ın bakışları annesine ve bana doğru kaydı,bu bakış sanki gurur duyuyor gibiydi. "Evet anne, Rojdan'ı bekleyelim, hem de Şirin Ana'yı da son kez görelim, elini öpelim. Kadın o kadar bizi evine açtı." diye beni tamamen destekleyerek sözüne söz kattı.
“Oğlum şöyle… Sözünün” devamını getirmeden önce tereddüt etti, gözlerini duvarlara doğru kaçırdı. İkimizin olduğunu anlayamadık, birbirimize baktık. Sonra Kutay anlamış gibi annesine döndü, ancak bu zaman sözlerine devam edebildi "Oğlum, yani vedalaşırsınız ama Şirin Ebe beni görünce huysuzlandı, gitti." diye huzursuzca açıkladı, sanki söylemek istemiyormuşum gibi.
Tek kaşım istemsizce kalktı. Şirin Ana bana ve Kutay'a karşı, Baran'a karşı, Bengi'ye karşı her zaman sevecen, her zaman bir anne tavrıyla yaklaşırdı ama Avjin Hanım'da bu durum yaşanmıyordu; bu durum tuhafıma gitmişti ama sorgulamadım. Kutay bir an duraksadı, kelimelerini seçiyormuş gibi dikkatli kullanmaya çalıştı: "Neyse anne, biz Rojdan'la gelir bir ara, şirin annenin elini öperiz," dedi sanki bir kusuru kapatmak istiyormuşçasına.
Avjin hanım konunun üzerine gitmedi, konu kalmayınca bakışları bana döndü, gülümsemi anında soldu resmen. Hala Kutay'ın kolunu sımsıkı tutuyordum. "Rojdan kızım, sen eşyaları ne zaman toplayacaksın?" diye kusur arıyordu. Bu normal bir soru değildi.
Hafifçe misilleme edasıyla tebessüm ettim. "Toplayacağım, toplamaz olur muyum? Sadece sabah sabah tencerenin birbirine vurma sesiyle uyanınca bir şoka uğradım, kusura bakmayın.” diye sorusunu çok çabuk çürüttüm. Avjin Hanım önce oğluna baktı, hani bir destek bekliyormuş gibi ama bulamadım.
Kutay kolunu kolumdan ayırdı, ayağa kalktı. Hafifçe gerinmeye çalıştı ama ağrısı oldu, yüzünü acıyla buruşturdu. Avjin Hanım hemen ayağa kalktı, "Oğlum, sana ağrı kesici verilmedi mi?" diye sordu. Kutay derin bir nefes aldı, sanki açıklamadan bıkmış gibi, "Verildi, Anne, verildi." diye kolayca yalan söyledi. Annesinin söylenmelerini duymak istemediği ortadaydı.
Avjin hanım memnuniyetsizlikle gülümsedi oğluna inanmamıştı. "İyi sen iyi ol da." dedi, söz kalmayınca. Kutay ceketini aldı, giydi. "Baran’ın arabası nerde?" diye sordu. Onlar konuşurken yataktan kalktım, etrafa bakmaya başladım. Gelinliğime Bengi'nin getirdiği çantayı arıyordum. "Hemen evin karşısında yavrum." diye yanıtladı Avjin.
Kutay başını hafifçe sallayarak onayladı. Ben de o sırada banyoda Bengi'nin verdiği çantayı buldum ve içindeki paltoyu çıkarıyordum. Üzerimde gölge düştü, yüzümü kaldırdım ve baktığımda Kutay'ı gördüm "Benim damatlığım da var, o da Şirin Ana'nın dolabında, senin gelinliğin de orada." diye bilgilendirdi.
“Tamam," dedim. Kutay'ın gideceğini sanarak yüzümü yere eğdim. Kapı kapanma sesi duydum, güçlü bir el kolum kavradı beni diz çöktüğüm yerden kaldırdı. Neye uğradığımı şaşırmıştım. "Ne oldu?" diye merakla sordum. Kolumu bıraktı, yüzümü inceledi. "İyisin değil mi?" diye sordu, emin olmak istiyormuş gibi.
Abim tarafında dövülmüş olmasına rağmen hâlâ beni düşünüyordu, ufaktan solgun yüzümü güldürmeyi başarmıştı. "İyiyim gerçekten, sen nasılsın?" diye ikna etmeye çalışarak sordum. Kutay gülümsememi görünce dudakları hafifçe aralandı, sonra ona sorduğumu duyduğunda aynı gülümseme ile karşılık verdi "Çok iyiyim," dedi kendinden emin şekilde.
Elim koluna gitti, hafifçe dokundum, desteklemek amaçlı şefkatle okşadım. Kutay başta dondu kaldı, neredeyse gözlerini zor kırpıştırıyordu. "Kutay?" dedim anlamayarak. Kutay sertçe yutkundu, normal davranmaya çalıştı. "Efendim Rojdan?" dedi, normal ses tonunu taklit etmeye çalışarak.
Gülümsememi genişletmemek için kendimi zor tuttum, dokunuşumdan onu kurtardım. "Eh, hadi git, işim var benim, yürü." diye kovaladım onu. Kapıyı açtım, gitmesini bekledim. Kutay kapıya doğru yürüdü, bir şey hatırlamış gibi adımında durdu. "Rojdan, bu arada annem için kusura bakma." diye fısıldayarak söyledi, annesi duymaması için ben de başımı salladım. Ardından banyodan çıktı.
Sonra kapının kapanış sesini duydum, sessizlik.
Çantayla birlikte banyodan çıktım. Bu sırada Avjin Hanım, çarşafın altında bir şey arıyor gibi yorganın altına girmişti. Aklımı ve kalbimi temiz tutmaya çalışarak boğazımı temizledim. Avjin Hanım yakalanmış gibi hızla yorganın altından çıktı. "Ben de bir şeyinizi unutmayın diye bakıyordum gelin hanım," diye bahaneyi kılıfına uydurmaya çalışmıştı.
Kutay sayesinde olan samimi gülümsemem bir anda sahteye dönüşmek zorunda kaldı. "Yok ben yatakları toplayacağım, şimdi siz uğraşmayın, oturun ısının, hava soğuk." dedim. Avjin iç çekti, başını sobaya çevirdi ve kendi kendine anlamsız sözler fısıldadığını duydum.
Çantayı kenara koydum, Şirin Ana'nın odasına gittim. Dolaba yaklaştım, açtım. Önce damatlığı çıkardım, düzgünce hizalayarak katlayıp çantaya koydum. Asıl mesele gelinliğimdeydi; nerdeyse 10 kilo ağırlığı vardı. Dolaba yaklaştım, derin bir nefes aldım. Üst kısmından çekiştirerek çıkardım. Yarısı kanlı, diğer yarısı bembeyazdı.
Derin bir ağır sıkıntılı iç çektim, yaşananlar aklıma geldi.
Gelinliği yere koydum, nasıl ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bağdaş kurarak yere oturdum. "Ben bununla ne yapacağım?" diye kendi kendime mırıldandım. Bir süre neler yapacağımı düşündüm salona kadar sürükleyip sonra Baran'ın kollarına vereceğimi düşündüm. Planım buydu.
Gücümü topladım, ayağa kalktım. Çantayı koluma taktım, gelinliğin askılarından tuttum. Önce kapıyı sonuna kadar açtım, sürüklemeye başladım.
Avjin hanım beni o halde görünce elleriyle ağzını kapattı. "Abov!" dedi, sanki şaşılacak ne varsa. Anlamamıştım ama salonun ortasına kadar sürüklenmeyi başaramadım. Tam ortada gelinliği bıraktım. "Gelinlik ne hale gelmiş..." diye fısıltıdan biraz daha yüksek bir sesle söyledi.
Avjin hanıma boş boş baktım. Şu an gelinliğin üzerinde olan kan lekesi miydi konu? "Gelin hanım, bu çıkmazdı artık." diye yorum yaptı. Sakinliğimi korumaya çalışıyordum, sonuçta artık aynı evde yaşayacaktık. Sürekli ters düşmek doğru olmazdı. "Cana geleceğine mala gelsin, Avjin teyze." dedim sadece.
“Öyle öyle” diye mırıldandı. Gelinliği orada bıraktım, yer yatağını toplamaya başladım. Önce yorganı katladım, ardından yastıkları ve çarşafları hallettim. O ara Kutay ve Baran geldiler. İkisine de baktım, onlar ise yerde duran gelinliğe baktı. "Bu niye burada?" diye sordu Baran.
Ben cevaplayamadan Kutay cevapladı "Arabaya bagaja taşınacak." dedi. Baran'ın sırtına vurdu "Hadi koçum, o iş sende." diyerek keyifle söyledi. Baran hiç yüzünü asmadan gelinliğe yaklaştı, kollarının arasına aldı "Abi, sende bana yardım et, bagajı aç." dedi. Gelinliğin altında olan elinde anahtar vardı, onu uzattı. Kutay aldı, dışarıya çıktılar.
Onlar gittikten sonra her yeri kontrol ettim, açık olan ışıkları kapattım. En sonunda paltomu giydim, çantayı omuzuma taktım. "Avjin teyze, hazırsanız çıkalım, bizi bekliyorlardır," dedim. Avjin Hanım ayağa kalktı, eşarbını düzeltti, çantasını aldı ve önden kapıdan gitti. Ben de arkasından salonun ışığını kapatarak kapının dışına çıktım ve kapıyı kapattım.
Evin karşısında duran arabaya doğru yaklaştık. Arka koltuğa bindim. Avjin Hanım da yanıma bindi, öne de Baran ve Kutay binmişti.
Cam’a doğru yaslandım düşüncelere dalarken gözlerim istemsizce yorgunlukla kapandı..
***
Uyandığımda bilmediğim bir odada yatağa kıvrılmış yatıyordum. Yanımda Kutay uzanmış laptopuna bakıyordu, göz ucuyla bana baktı. "Uyandın sonunda." diye mırıldandı. Yatakta doğrulup sırtımı yasladım ve gözlerimi ovuşturdum. "Saat kaç?" diye sordum.
“10." diye kısaca yanıtladı. Akşam olmuştu, en son hatırladığım arabaya biniş anımızdı sonrası yoktu. "Ben buraya nasıl geldim? Hiçbir şey hatırlamıyorum." diye sorgulayarak sordum. Kutay laptop'ı kapattı, doğrudan bana baktı "Uyandırmaya çalıştık, uyanmadın." dedi. Tek kaşımı kaldırdım, normalde hiç böyle huylarım yoktu. "Beni odaya kadar kim getirdi?" diye tekrar soru sordum.
Kutay gülümsedi, kolunu belime doladı ve beni kendine çekti. "Tabii ki ben," dedi. Başımı göğsüne yaslamamı sağladı. "Ha, bu arada telefonun burada şarjda, bakmak istersen." diye ekledi. Komodinin üzerinde duran telefonu şarjdan çıkardı, bana uzattı. Çok keyifsizdim, bakmak içimden gelmedi. "Yok, koy yerine." diye mırıldandım.
Kutay telefonu yerine koydu, yanağımı avuçladı. Aniden alnımdan öptü. "Keyifsizsin, hasta mı olacaksın yoksa?" dedi, kaşları çatılmış bana odaklanmıştı. Yaşadığım şeylerin psikolojisinden çıkamıyordum, hafifçe kıpırdandım. "Yok, hasta değilim." diye yanıtladım. Kutay hemen ne olduğunu anladı, belimi daha sıkı destekleyici bir şekilde sıktı. "Bak, yemekte yemedin, kebaba gidelim mi?" diye aniden sordu.
Gözlerimi şaşkınlıkla hafifçe kırpıştırdım. "Kebab mı? Bu saatte?" diye sindirmeye çalıştım. Kutay elini karnıma koydu. "Sabahtan beri açsın, yemek için de uyanmadın," diye endişeyle mırıldandı. Derin düşünceli bir nefes aldım. "Aç hissetmiyorum, hem yataktan çıkacak halim de yok..." dedim, gerçekten öyle hissediyordum. Gözlerimi kapatsam tekrar uyurdum.
Ben onu, bunu anlamam gidiyoruz," diye kararlı bir şekilde söyledi. Bir şey demek için dudaklarımı araladım. "İtiraz kabul etmiyoruz," diye beni susturdu. Alt dudağımı büzdüm, iç çektim. Kutay kıkırdadı, daha sıkı sarıldı. "Tuvalete gidip geliyorum, sende hazırlan." dedi. Beni kollarından ayırdı, ayağa kalktı, tuvalete gitmeden önce durdu. "Su da iç, sabahtan beri içmedin, susuzluk böbreklerini etkiler." dedi doktor edasıyla.
“Anladık sayın Doktor Kutay Karan beyefendi.” diye dikkat çekici şekilde söyledim. Kutay güldü, ellerini beline koydu, “Şanslısın sen, kimin tıp mezunu kocası var?” dedi. Gözlerimi kıstım, “Mesela diyelim 4 milyon tıp mezunu varsa, 2 milyon erkekse, 1 milyonu evliyse, tıp mezunu oluyorlar.” diye gereksiz bir argüman sundum.
Kutay gereksiz argümanımla birlikte çenesini ovuşturdu. "Hmm," dedi dalgın dalgın. Dediğimin saçma olduğunun farkında değildim, üste çıkmacılık yapmaya çalışıyordum. "Ne hmm?" dedim sinirle. Kutay sadece bana bakıyordu. "Sen neyden bahsediyorsun, ben neyden bahsediyorum, ah Rojdan, ah" dedi söylene söylene banyoya gitti, kapıyı kapattı.
Gözlerimi devirdim, ayağa kalktım. Yine cadı gibi dağılan saçlarımı tarak alarak taramaya başladım. Bir yandan odayı inceliyordum. Şık ve rahat bir yatak odasıydı, içinde banyosu filan mevcuttu. Saçlarımı sımsıkı bağladım ve etrafa bakmaya başladım. Kıyafetlerimi burada mı, değil mi diye kontrol ediyordum.
Kutay o sırada tuvaletten çıktı, etrafa baktığımı görmüştü. "Hayırdır, ne arıyorsun?" diye sordu. O sorarken arkam dönüktü, ona doğru döndüm. "Kıyafetlerim yok sanırım burada." dedim. Kutay gardırobuna yaklaştı, kapağını açtı. "Burada işte, ne arıyorsun etrafı?" diye yanıtladı. Gardıroba baktım, sahiden de oradaydı. Hiç orada olacağını tahmin etmemiştim, evde bile valizimde duruyordu kıyafetlerim.
Ellerimi belime koydum. "Bunlar ne ara geldi?" dedim şaşkınlıkla. Kutay şaşkınlığımı görünce gülümsedi. "Ben çıkıyorum, hadi üstünü giy." dedi soruma cevap vermeden odadan çıktı. Gardıroptan siyah kapşonlu sweatshirt ve siyah-beyaz kareli bol kesim pantolon çıkardım, hemen giydim ardından tuvalete gittim.
Ardından paltomu giydim, odadan çıktım, merdivenlerden indim. Kutay dışarıda arabada bekliyordu, yanına gittim ve hemen arabaya bindim. "Hava çok soğuk." dedim. Ellerimi okşadı, motoru çalıştırdı. "Evet, iyi giyinmişsin ama." dedi. Arabayı sürmeye başladı, dikiz aynasından bakışlarını yakaladım. "Makyaj niye yapmadın?" diye aniden sordu.
Kaşlarımı yavaşça çattım, alakayı anlayamamıştım. "Ne alakası var?" diye sordum. Kutay boğazını temizledi, "Öyle fotoğraf filan çekiniriz filan diye düşündüm." dedi, sanki bir şey saklıyormuş gibi. "Niye çekinelim ki?" diye tekrar sordum, sorgulayarak. Omuzları hafifçe gerildi, "Öyle düşündüm, boşver." diye mırıldandı.
“İyi." dedim, omuzumu hafifçe kaldırıp indirdim, fazla üzerine düşmedim ve yola bakmaya devam ettim. Kutay ortamı yumuşatmak için radyoyu açtı, kanallarda gezdi ve az ritimli bir şarkıda durdu, yola bakmaya devam etti.
Kebapçının önünde araba durdu.
Motor durdu, arabanın kilidini açtı. İkimiz de indik. Kutay elimi tuttu, kebapçıya girdik. "Ooo Kutay ağam hoş geldiniz." diye karşıladı garson. Kutay gülümsedi, hafifçe başını salladı. "Hoş bulduk Abdullah abi, benim masa müsaitse oraya geçelim." dedi. Garson masayı işaret etti. "Olmaz mı hiç? Müsait tabii, buyurun." dedi. Bize masaya kadar eşlik etti. Kutay sandalyeyi hafifçe çekti, oturmam için gösterdi. Yaklaştım, sandalyeye oturdum, masaya doğru itti, ardından karşıma kendi de oturdu.
Garson baktı. "Abi bana ciğer ver," dedi. Ardından bana baktı, "Sen ne istersen?" diye sordu. Parmaklarımı masaya vurdum, "Acılı lahmacun," dedim. Kutay garson döndü, "Abdullah abi, hanıma iki lahmacun az acılı olsun, tat bıraksın," dedi. Garson siparişleri kağıda yazdı, "Başka bir isteğiniz var mı Ağam?" diye sordu
“Önden bize su getir abi, içecek olarak da Ayran ve salgam getir.” dedi. Garson not aldı, tekrar "Bir de abi, hızlı gelirse sevinirim, hanım akşam yemeği yemedi." dedi. Garson gülümsedi, "Rekor sürede masanızda olur, hiç merak etmeyin." dedi gönül rahatlığıyla. Rekor süre mi? İlgimi çekmişti, rekor süre neydi ki? "Rekor süre mi? Kaç dakikaya getiriyorsunuz ki?" diye sordum.
Garson'nun yüzünde gururlu bir gülümseme oldu. "3 dakika, yenge, mezeler de dahil." dedi. Gülümsedim. "Eh, bekliyoruz o zaman." dedim. Garson Kutay'a döndü. "3 dakika'ya her şey hazır, Ağam, hiç merak etmeyin." diye güven verdi. Kutay başını salladı. "Tamamdır abi, sağolasın." dedi. Garson da gitti.
Elimle yanağımı avuçladım. Kutay'ın gözü saatteydi. "Sen her zaman buraya gelir misin?" diye sordum. Gözlerini saatten hiç ayırmadı. "Hmm." diye onayladı, geçiştirir gibi. Ne olduğunu anlayamadım, saate baktım, tam 11.10 geçiyordu. Kutay gergince bacağını sallıyordu.
İhtimaller aklımdan geçmeye başladı. Sürpriz mi planlamıştı? Yoksa yese de kalksa mı derdindeydi? Çözmeye çalışıyordum. Bu sırada mezeler masaya gelmiş, garsonlar onları diziyordu. Önumüze iki tane su şişesi koydular. Kendi su şişesini açtım; gözlerimi Kutay'dan ayırmadan sudan birkaç yudum aldım. Sessizlik oluşmuştu. Ben gözlerimi ondan ayırmazken o ise gözlerini saatten ayırmıyordu.
Bir tuhaflık olduğunu hissettim ve bu tuhaflık hissini bastırmaya çalışıyordum.
Garsonlar mezeleri dizdikten sonra gitmişlerdi. Sesli şekilde boğazımı temizledim. Kutay irkildi, bana baktı, baş parmağını dişine bastırdı. "Korktum, o nasıl boğaz temizleme?" dedi. Gözlerim kısıldı, sen hayırdır bakışı attım. Bu bakışı anlayan Kutay'ın omuzları gerildi. "Sen niye sürekli saate bakıyorsun?" diye sordum, sesim beklediğimden sert çıkmıştı.
Öyle bakıyorum yani, saat işte." diye geçiştirmeye çalıştı. Sesi normalden daha çok heyecanlı ve korkuluydu. Dudaklarım aralanmışken garson lahmacun ve ciğerleri getirdi, önümüze koydu. "Afiyet olsun." dedi ve hiç beklemeden gitti. Tabağa bakmadım bile, Kutay'a dik dik bakıyordum.
Kutay sertçe yutkundu, dilini damağıma sürttü. "Hadi yiyelim," dedi. Başımı salladım, lahmacuna baktım; dumanı üstünde tütüyordu. Yavaşça böldüm ve üflemeye başladım. Hafif soğuduktan sonra ağzıma lokmayı attım, o hafif acı tad hoşuma gitmişti.
“Ciğer yer misin?” diye sordu. Ciğerden her zaman nefret etmişimdir, bakışlarımı tabağına çevirdim. “Yok, sağ ol, ben ciğer sevmem.” dedim. Kutay çoktan lavaşa dürüm yapmıştı, bana uzattı. “Al, dene bunu bak, tadı hafiftir, buranın ciğeri farklı.” dedi. Yüzümü buruşturdum. “Ben ciğer sevmiyorum Kutay ya.” diye itiraz ettim.
“Bir lokma ye valla ısrar etmicem istemezsen.” diye ısrar etti. Yüzümü astım, yemezsem ziyan olacaktı. “Tamam da bir lokma alırım ama ziyan olacak, yemezsem.” diye düşündüğümü söyledim. Kutay gülümsedi, “Ben yerim, tiksinmem tadına bak.” diye tekrar tekrar ısrar etti. Lavaş’a yapılabilecek dürümü ağzıma kadar uzattım, elinden almadan bir ısırık aldım. Elleriyle bana ciğer yedirmişti.
Ciğer haricinde közlenmiş biber ve közlenmiş soğan koymuştu. Ciğerin tadı baskın değil, aksine güzel bir tat veriyordu. Gözlerim hafifçe aralandı. "Bu bayağı iyiymiş." dedim. Kutay gururla gülümsedi. "Sana demiştim." diye kendini övdü. Elimin arasına dürümü verdi. "İstersen yapayım bir daha." dedi.
Aklıma bir fikir geldi, boşboğazlılığım tutmuştu "Lahmacunla denesek nasıl olur?" diye tereddütle sordum. Kutay ufak bir kahkaha attı, "Sen iste yeter ki deneyelim." dedi. Ben dürümü yerken önümdeki lahmacundan biraz kopardı, arasına ciğer, közlenmiş biber ve soğan koydu, bana uzattı.
Ağzımın içi sulandı, yutkundum. Lahmacun dürümü aldım, bir lokma ısırdım. Böyle farklı şeyleri yemeyi severdim. "Mmmh, çok iyi ya." dedim. Ayranı açtım, bardağa döktüm. Ardından eşit miktarda şalgam döktüm üzerine. Kutay şaşkınlıkla baktı: "Bu ne kızım, bu içilir mi?"
Kaşlarımı çattım, ortasında çizgi oluştu. "İçilir tabii ki, ayrıca çok güzel!" diye itiraz ettim. Ayran şalgam karışımından bir yudum aldım. Kutay dilini damağına vurdu: "İnsanlar bir yemekleri rahat bırakmadı şimdi sıra içeceklere gelmiş, önce tavuklu pilava ketçap, şimdi ayran şalgam çıkmış. Bunlar ayrı güzel olur, ayran dediğin eşkidir zaten." diye çok bilmişlik tasladı.
Gözlerimi devirdim, dürümün son lokmasını ağzıma attım. "Çok bilmiş." diye mızmızlandım. Kutay iç çekti, "Bu çok bilmişlik değil, gurmelik." diye kendini övdü, elini yumruk yaptı ve hafifçe masaya vurdu. "Bu çok bilmişlik değil, gurmelik." diye Kutay'ın ses tonunu taklit ettim.
Kutay ofladı "Meydanda 100 kişiyi çevir, benim gibi düşünür." diye kendini savundu. Gözlerimi kıstım "Seven öyle de sever," sözlerime devam etmeden şalgam ayran karışımını gösterdim "Böyle de sever." dedim. Kutay çok bilmiş tavrına devam etti, başını salladı, parmağını kaldırdı ve sallamaya başladı "Ben inat ettim, benim adım Kutaysa sana bunu bıraktırırım."
“Hoca bana taktı ya!” diye espiri yaptım, gülmeye başladım. Kutay’ın ciddi ifadesi değişmedi, gülerken gözlerimi devirdim. “Sakin ol şampiyon.” diye ekledim. Kutay göz devirdi, ardından gözleri tekrar saatte ilişti; ben ise yemeğimi yemeye devam ettim.
Yemeklerimizi bitirdik, toplamak için garson geldi. "Çay içer misiniz Kutay ağam?" diye sordu. Kutay bana baktı, "Tatlı filan?" diye sordu. Canım pek tatlı istemiyordu, “Yok çay yeter." diye kısaca yanıtladım. Kutay garson döndü, "Olur abi bize iki çay." dedi. Garson gitti, başbaşa kaldık.
Hem el yıkamak için hem de tuvalete gitmek gerektiği için kalktım. Kutay Bey'in gözü hala saatteydi, boğazımı temizledim. "Ben tuvalete gidiyorum." diye haber verdim. Kutay'ın gözleri bir saniyeliğine bana ilişti. "Tamam git hadi sen." diye kısaca yanıtladı. İçimden sabır çekerek masadan uzaklaştım ve tuvaleti buldum.
Tuvalette işimi hallettim, ellerimi yıkadım, topuzumu tekrar topladım. Tuvaletten çıktım, masaya doğru önüme bakarak giderken bir anda konfeti patladı. "Ay!" diye bağırdım, geriye çekildim. "İyi ki doğdun Rojdan! İyi ki doğdun!" diye ses gelmeye başladı. Affalladım, ne olduğunu anlayamamıştım.
Kutay elinde küçük bir pasta ile bana yaklaştı. O kadar afallamıştım ki anlayamamıştım, çünkü bir anda konfeti patlamıştı. "İyi ki doğdun Rojdan!" diye yanıma kadar geldi. "İyi misin?" diye sordu. Affallamayı üzerimden atmaya çalıştım. "İyiyim, bir an elim ayağım boşaldı..." dedim.
Sırtıma dokundu. “Hadi dilek tut, üfle.” dedi. Ellerimi kalbime koydum, gözlerimi kapattım, dileğimi diledim, mumu üfledim. Hop, bir konfeti daha patladı, sonra alkış. Kutay'a sarıldım. “Sen o yüzden mi saate bakıyordun?” diye fısıldadım kulağına. Kutay sımsıkı sarıldı. “Evet, başka ne için olacak?” dedi.
Sarılmayı bıraktık. Kutay'ın eli belime kaydı, pastayı garsona uzattı. "Bize ortaya bir dilim kes abi, fazla yemeyiz değil mi Rojdan?" diye emin olmak için söyledi. Bakışlarımı pastaya iliştim. "Evet fazla yemeyiz, öyle olsun." diye hak verdim. Garson pastayı aldı, biz de yavaş yavaş masamıza oturduk.
Yüzüm resmen aydınlanmıştı, gülümsüyordun. "Ya sen benim doğum günümü nereden biliyordun? Ben bile unuttum." dedim. Kutay da gülümsüyordu, çayından bir yudum aldı. "Bilirim ben." diye rahat bir tavırla söyledi. Sandalyesinin yanındaki sandalyeden bir kutu aldı, masaya koydu, açtı. Bana çevirdi, prenses tacı gibi bir taç vardı. Gözlerim irileşti. "Şaka yapıyorsun, yok artık!" diye tepki verdim.
Kutay gülümsedi. "İlk hediye bu, ikincisine de birazdan gideceğiz," diye gururla söyledi. İkinci hediye mi? Ne hediyesiydi? "Ne hediyesi?" diye heyecanla sordum. Kutay tacı aldı, masadan kalktı, bana yaklaştı, tacı başıma taktı, biraz uzaklaştı, bana baktı. "İşte bu..." diye büyülenmiş gibi söyledi.
Yanaklarım al al kızardı. "Ya Kutay utanıyorum, yapma." diye nazlandım. Kutay bu halimi görünce gülümsemesi genişledi, "Bunu yarın 12'ye kadar tak." dedi. Kaşlarımı çattım, "Neden?" diye sordum. Kutay saçlarımı usulca okşadı, "Doğum günün o yüzden. Hem yarın yemeğe çıkacağız." dedi. Onaylarcasına başımı salladım. Kutay yerine oturdu, telefonunu çıkardı, "Gülümse." dedi. Zaten gülümsüyordum, ne yapacağımı bilemedim. Flaş aniden patladı, ufak bir kahkaha attım.
Garson ortaya küçük bir pasta dilimi koydu. "Ya Kutay, niye bir anda çektin? Güzel olmadım," diye dudak büktüm. Kutay da ufak bir kahkaha attı, "Güzelsin, güzel yiyelim hadi pastayı," dedi ve çatalı bana uzattı. Çatalı aldım, pastayı yemeye başladık. Bir yandan da çay içiyorduk.
Pastalarımızı yedik, çaylarımızı bitirdik. Kutay hesabı ödedi, el ele kebapçıdan çıktık, arabaya bindik. İkinci sürpriz için çok heyecanlıydım, yerimde duramıyordum. "Ya Kutay, söylesene nereye gidiyoruz?" diye ısrarla sordum. Kutay cevap vermedi, "Cevap yok!" dedi, o da ısrarla.
Dudaklarımı büztüm, kollarımı birleştirdim, ofladım ve yolu izlemeye başladım. Gittikçe yol tenhalaşıyordu. Başta anlam veremedim; 'Ulan bu adam yine mi beni kaçırıyor?' diye içimden geçirdim. Kutay, benim aksime, sakin hatta fazlasıyla keyifliydi.
Depo gibi bir yerde araba durdu. Etraf zifiri karanlıktı, arabanın farları hariç hiç ışık yoktu. Bedenimi endişe kapladı. Kutay arabadan indi, etrafta dolaştı, kapıyı usulca açtı. Elini güven verici şekilde bana uzattı. "Gel, Rojdan," sözlerine devam etmeden beni inceledi. Yüzümdeki korkuyu ve endişeyi gördü. "Korkma, gel sadece bana güven.” dedi, kendinden emin şekilde.
Titreyen elimi uzattım, eli sıcacık güven veriyordu. Arabadan indim, kapıyı kapattı. Yürüyerek beni depoya götürdü. Gördüklerim karşısında tabiri rica etsem nutkum tutuldu.
Tanımadığım bir adamın sandalyesinde oturtulmuş, elleri halatla önden bağlanmış, ayakları da aynı halatla bağlanmış, yüzü kanlar içinde duruyordu. İki yanında adam vardı.
Kutay omuzlarıma dokunarak tam adamın karşısında durdu. "B-bu kim?" diye korku dolu şekilde kekeledim. Kutay derin bir nefes aldı, ellerini arkasına koydu ve etrafımda daire yürümeye başladı. Onu en son bu kadar ciddi gördüğümde ben vurulmuştum. "Seni kolundan vuran piç," dişlerinin arasında dedi.
Bedenim kaskatı kesildi, beni vuran şerefsiz tam karşımdaydı. "Siyam'ın adamı." diye ekledi. Derin bir nefes aldım, adamı inceledim. Kutay adama yaklaştı, çenesini sıkıyordu. "Karımdan özür dile hemen." diye buyurgan ses tonuyla söyledi. Adam bana baktı, tamamen çaresiz görünüyordu. "Özür dilerim yenge hanım, beni affet!" diye yalvardı. Ben onu affetsem bir şey değişir miydi bilmiyordum, sustum sadece adama bakıp sustu.
Kutay tatmin olmuş gibi kafasını salladı, bana yaklaştı. "Şimdi ne olacak bu adama?" diye sordum. Ne olacağını ben de tahmin edemiyordum. "Seni vuran eli artık Siyamın kucağında olacak." dedi. Neyi ima ettiğini anladığımda gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Kutay tekrar etrafımda yürümeye başladı. "Kırmızı çizgilerimin ne olduğunu görecek," sözlerine devam etti. Arkama yaklaştı, başını hafifçe indirdi ve kulağıma fısıldadı: "Kırmızı çizgim olan karıma bir daha dokunmayacak." diye kulağıma derin bir sesle fısıldı. Gözlerim hafifçe aralandı.
Kutay eliyle gözlerimi kapattı, beni karanlığa hapsetti. Diğer koluyla belimi sardı, beni kendine çekti..
Tiz, acı dolu bir çığlık... Adamın sesli haykırışları...
Eveeet bir bölüm sonu daha...
Hasta olduğum için bölüm birazcık geçti kusura bakmayın 😭🩷
Yeni bölümü nasıl buldunuz?
En sevdiğiniz replik hangisiydi?
Kutay'ın yaptıkları hakkında ne düşünüyorsunuz?
tiktok - mioyzaa
instagram - mmeizzo_
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.16k Okunma |
1.53k Oy |
0 Takip |
22 Bölümlü Kitap |