
Sabah güneşi odayı dolduruyordu, güneş yüzüme vurmuştu, göz kapaklarım yavaşça açıldı. Kendimi Kutay'ın kolların da uyurken bulmuştum, yanağım onun gögüsüne yaslanmıştı, o da beni kollarıyla sımsıkı sarıyordu adeta, odayı onun ve benim yumuşak nefes alışveriş sesimiz dolduruyordu.
Günler hatta aylar sonra ilk defa huzurlu uyanırken bulmuştum...
Uyku halimle yavaşça esnedim. Kutay'ın kollarından kurtulmak için yavaşça hareketlendim; o kadar sıkı sarmıştı ki kollarından kurtulamadım. Elimle göğüsüne dokundum, hafifçe dürttüm, "Kutay uyan, çok sıkıyorsun ya." diye isyan ettim. Kutay anlaşılmaz bir şeyler mırıldandı uykusunda ama asla uyanmadı.
Karnım ağrımaya başlamıştı, tuvalete gitmem lazımdı. Kutay'ın bileğini kavradım, bütün gücümle belimden çekmeye çalıştım ama nafileydi, işe yaramamıştı. Aksine, üstüme daha çok atıldı, kolunu daha sıkı belime sardı, bacağını bacağımın üstüne attı ve beni hapsetti. Yüzünü usulca boynuma gömdü, tekrar anlaşılmaz şeyler fısıldadı.
"Allah'ın delisi!" diye vurgulayarak fısıldadım. Kaşlarım otomatik olarak çatıldı, adam resmen beni koala gibi sararak mıhlamıştı. Kutay yine bir şeyler fısıldamaya başladı, "Tamam abi, yarın hallederiz işi, hadi görüşürüz." diye mırıldandı boynuma doğru. Allah bilir kaçıncı rüyasını görüyordu.
Aklıma küçük şeytani bir şey geldi. Kutay'ı uyurken konuşturacaktım, boğazımı temizledim ve erkek sesi taklidi yapmaya başladım. "Olmaz yarın yiğenim, bugün halledelim bu işi." diye kızgın bir erkek sesi çıkardım. Kutay belimi sinirli şekilde uykusunda sıktı, "Olmaz!" diye hırladı. Gözlerim onun hırlamasıyla yerinden fırlayacak kadar açıldı, bedenimin seyirdiğini hissettim. "Karımın doğum günü, sıçarım işine!" diye bilinçsizce tersledi.
Gözlerim parladı, yüzüme bir gülümseme yayıldı. Adam rüyasında bile beni düşünüyordu. Boğazımı tekrar temizledim. "Kutay, kalk hadi, sabah oldu." diye yumuşakça söyledim. Kutay hafifçe kıpırdadı, gözlerini kırpıştırdığını hissettim. Aniden boynumda olan yüzünü kaldırdı, uykulu gözleri aralandı. Ne olduğunu anlamamıştı, yeni uyandığı için.
Hemen canlandım, ayağa kalktım. "Bugün benim doğum günüm, güne erken başlıyoruz!" diye bahanemi halihazırda söyledim. Kutay dağınık saçlarına elini geçirdi, esnedi. "Doğru, doğum günün." diye onayladı. Bu sefer gözlerini ovuşturdu, belime kolayca tekrar sardı ve yanağımdan öptü.
Donup kaldım, ne tepki vereceğimi bilmiyordum. Bedenime yumuşak bir dalga geçtiğini hissettim. En sonunda bu histen kurtulamaya çalışarak sertçe nefes aldım. "Hadi, dün kutladın, yeter." diye geçiştirmeye çalıştım.
Kutay'ın gözlerinin içi gülmüştü benim sözlerimin ardından. "Mhm, olmaz, kutlama yapıyoruz." diye savundu. Dudaklarını tekrar yanağıma bastırdı, yüzünü geri çekmesini fırsat bilip geri çekildim.
Göz temasını kesmeden onu süzdüm, kollarımı kavuşturdum. "Sen hayırdır?" dedim imalı bir edayla. Kutay gözlerini yavaşça kıstı, o da beni gibi aynı şekilde süzdü. Bana kızacağını düşünmeye başlamıştım ki en sonunda konuştu, "Hayırdır mı? Ayıp ediyorsun küçük hanımağacık..." diye kinayeli bir şekilde söyledi.
Dalga geçtiğini görünce gözlerim önemli ölçüde kısıldı, yastığımı aldım ve kafasına fırlattım. "Göt herif!" diye azarladım. Kutay kıs kıs gülmeye başladı, yastığı kollarına aldı ve tekrar uzandı. "Hanıma itaat et, rahat et, haklısın karıcım." diye mırıldandı, gözleri yeniden kapandı.
Gözlerimi devirip sert bir nefes aldım. "Ne halin varsa onu gör!" diye tekrar azarladım. Herif resmen normal bir şekilde kavga etmek imkansızdı; ya dalgaya alıyordu ya da bir yolunu bulup beni susturuyordu. Söylene söylene banyoya gittim, kapıyı kapattım ve kilidi yerine oturttum.
Günleri duş alamıyordum. Saçım temiz hissettirse de bedenim öyle hissetmiyordu. Yavaşça soyundum ve yaramın bandajını çıkardım. Sıcak duşu açtım, banyo anında hamama döndü. Duşa girdim ve bütün düşüncelerim, kızgınlıklarım suyla beraber akıp gitmesine izin verdim.
Islak bedenimle banyodan çıktım, yarama yeni bandajını güzelce yapıştırdım. Bulduğum temiz bornozu giydim, sarı saçlarımı havlunun arasına sardım. Kapıya yaklaştım. "Kutay orda mısın?" diye kolaçan etme niyetliyle seslendim.
"Arkam dönük görmem çık." diye karşılık verdi Kutay. Yavaşça kapıyı açtım, bedenimi hemen göstermedim; kafamı çıkardım, etrafa baktım. Kutay harbinde yatakta, arkası dönük, gözleri kapalıydı. Kapının tamamını açtım, banyodan çıktım. O buharlı havanın gitsin diye kapısını açık bıraktım.
Hiç vakit kaybetmeden gardıroba yaklaştım.
Krem rengi, omuzları açık, uzun kollu, fitilli triko mini elbise seçtim. Altına taba rengi, süet, diz altı, kalın topuklu çizmelerimi buldum, üzerimden havluyu atarak kombinimi giydim.
Sıra sarı saçlarıma gelmişti, havlunun arasından kurtardım saçımı. Saç kurutma makinesini aramaya başladım. Aniden bir ses geldi, "Banyo da saç kurutma makinesi burada değil." diye yerini söyledi, gözleri kapalı arkası dönük Kutay. Çekmeceleri bakacakken onun sesi beni durdurdu. "Makyaj çantam nerde?" diye sordum.
Kutay benim olduğum yöne bedenin çevirdi, yarı açık uykulu gözlerle beni süzdü. "Senin ve benim kişisel bakım ürünlerimizin hepsi banyoda." dedi. Tamam, her şey banyoda, makyaj malzemeleri banyoda ne geziyordu? Başımı hafif yana eğdim. "Makyaj malzemelerinin orada ne işi var? Makyaj masası lazım buraya." dedim. Boş olan alanı gösterdim.
"Bir ara yaptırırız." diye uykuyla mırıldandı. Adam uykuya doyamamıştı adeta, yüzünü yastığa gömdü ve uyumaya devam etti. Ben de sessizce banyoya gittim, saçlarımı kuruladım ve hafif bir dalga şekli verdim. Çok abartılı olmayacak şekilde fondötensiz bir makyaj yaptım. Aynada kırmızı glossumu sürerken odada hareketlenme başladı.
Kutay aniden banyo daldı. Aynadan gözlerim ona ilişti. "Dolu görmüyor musun?" diye isyan ettim. Kutay bana bakmadan tuvalete yürüdü. "Sıkıştım Rojdan, işememi görmek istiyorsan durabilirsin." diye tersledi. Pijama altını çıkarmaya başlamıştı, gözlerimi sımsıkı kapattım. "Tamam gidiyorum, allahın cezası, dur!" dedim isyan edercesine. Glossu banyo tezgahına bıraktım, kapıya döndüm, gözüm kapalı banyodan çıktım ve kapıyı kapattım.
"Bu neymiş ya?" diye kendi kendime isyan edercesine mırıldandım. Yatağa oturdum, telefonum Kutay'ın komodinin üstünde duruyordu aldım, herkesten bir sürü arama vardı, en çok gözüme batan annemden olandı. Kadıncağızı hiç arayamamış, haber edememiştim.
Numarasını tuşladım, çalmaya başladı. Kulağıma doğru götürdüm.
Annem anında telefona cevap verdi, "Yavrum Rojdan'ım nasılsın annem?" diye hemen sordu. Ses tonu telaşlı gelse de tavrı rahat gibiydi. Annemin sesini duyar duymaz yüzüm aydınlanmış, genişçe gülümsemiştim. "Çok iyiyim annem, sen nasılsın?" diye sordum.
Telefonun öbür ucundan annemin rahat bir nefes verdiğini duydum. "Yavrum, ben öldüm öldüm dirildim, neden sen beni aramıyorsun Rojdan? Ne kadar merak ettim, senin haberin var mı?" diye sitem etti. Yüzümdeki gülümseme hemen solmuştu; annem haksız değildi, kadını hiç aramamış, haber vermemiştim.
"Özür dilerim annem, biliyorsun yaşadıklarım kolay değildi." dedim. Annem bir iki saniye sessiz kaldı, sonra konuşmaya başladı. Sesi daha dingin, daha anlayışlı geliyordu. "Biliyorum yavrum, bilmez miyim? Abini çok zapt etmeye çalıştım, dinlemedi beni. Artık sen ne dediysen konuyu bile açmıyor." diye sözler ağzından döküldü. Konu aniden abime geldi.
Bir an duraksadım, abimin Kutay'ı dövdüğü gece aklıma geldi. Ciğerlerime hava çekince rahatlayacakmış gibi derin bir nefes aldım. "Boşver anne, bana da açma konusunu, herkes yerinde mutlu olsun." dedim. Annem şaşkınlıktan mıdır nedir bilmem, cevap veremedim. Sertçe yutkunduğunu duydum. "Yavrum ne oldu size? Siz kardeşsiniz, böyle küslük olmaz." dedi.
"Siz kardeşsiniz, böyle küslük olmaz."
"Siz kardeşsiniz, böyle küslük olmaz."
"Siz kardeşsiniz, böyle küslük olmaz."
Annemin sözleri beynimde üç kez yankılandı, ne diyeceğimi bilemedim, ne denirdi ki zaten? Sadece konuyu kapatmak istedim. Ses tonumu neşeli yapmaya çalıştım, "Anne! Ben küs değilim abime, o benim abim. Her derdine koşarım elbette ama biraz zaman lazım. Sen de konunun üstüne gitme." diye rica ederek durumu açıkladım.
"Vallahi ne haliniz varsa onu görün, beni iyicene bıktırdınız!" diye isyan bastı Annem. Gülmeden edemedim, telefonu kulağıma uzaklaştırdım. Ufak kahkaham odayı doldurdu, sonra boğazımı temizledim ve hiç gülmemiş gibi davranarak tekrar telefonu kulağıma götürdüm. "Haklısın annecim." diye katıldım. Ee, ne de olsa haklısın demeseydim Ezo Sultan'ın dilinden kurtulamazdım.
"Haklısın filan geç yavrum, ben sana bir şey soracağım." diye başka bir konuya girdi. Kaşlarımı çattım, ne soracaktı ki? "Sor anne," dedim merakla. Annem sözlerine başlamadan önce derin bir nefes aldı, "Yavrum siz iyi misiniz kocanla?" diye sordu.
Beklenilen soru gelmişti.
Bunun cevabı belliydi zaten iyiyiz diyecek konuyu kapatacaktım kendimden emin şekilde hiç gerilmeden cevap verdim, "İyiyiz anne, Kutay beni el üstünde tutuyor." diye gururla söyledim. Annem düşünceli şekilde konuşmaya başladı, "Yavrum onu demiyorum ben." dedi. Kaşlarım bir tık daha çatıldı, annemin sözünü kesmedim. "Münasebetinizi diyorum yavrum." diye kısık bir sesle söyledi.
Münasebet mi? Soruyu yanlış anlamamıştım annem yatak hakkında soru soruyordu.
Omuzlarım titredi, sırtımı istemsizce dikleştirdim. Nefesimi bir an tutup bıraktım. "Anne, yani..." diye sözümün devamını getiremedim. Böyle bir konuda ne diyebilirdim? "Kızın yoksa sana nazik davranmıyor mu?" diye endişeyle sordu. Konu nazik olması değil, sorunun sorulmasıydı.
Midem bulandığını hissettim. Bu mide bulantısı hissini gidermek için sertçe yutkundum. "Anne, bunlar özel konular, konuşmasak olur mu?" diye rahatsız olduğumu dile getirdim.
"Tamam yavrum, konuşmayalım ama bir derdin sıkıntın olursa beni ara." dedi konuyu kapatmaya çalışırcasına. O görmese de hafifçe başımı salladım. "Hıhı," diye onayladım. Bir an sessizlik oluştu, sonra annem konuşmaya başladı, "Yavrum sen gelecek misin buraya bizi ziyarete, nasıl özledim bir bilsen burnumda tütüyorsun..." diye özlem dolu şekilde söyledi.
Tekrar yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. "Geleceğim annem, biraz sular durulsun, herkes sakinleşsin, geleceğim, söz veriyorum." dedim.
"Oy yavrum, kendine iyi bak. Bugün senin doğum günün, canını bir şeye sıkma." dedi. Gözlerim parladı, dişleri görünerek gülümsedim. "Asıl senin günün bugün anne, sen kendine iyi bak!" diye neşeyle söyledim. Annemin kahkahası telefonda yankılandı. "Sarı kızım benim, kınalı kuzum," dedi.
Anneme biri seslendi, kahkahası kesilmişti. "Yavrum benim işlerim var, kendine dikkat et, canını sıkma. Damat beye de selamlarımı ilet. Allahım seni korusun." diye dikkatle tembihledi. Tekrar sanki görüyormuş gibi başımı hafifçe salladım. "Amin annem, sende kendine dikkat et, canını sıkma, en kısa zamanda geleceğim. Babamlara selam söyle." dedim.
"Aleyküm selam kızım, görüşürüz." dedi.
"Görüşürüz annem." dedim, telefonu kapattım.
Ayağa kalktım, odada boy aynası vardı. Karşısına geçtim, kendime bakmaya başladım. Saçlarımı düzelttim, üstümdekilere baktım. O sırada Kutay banyodan belinden havlu sarılı vücudunda su damlayarak çıkmıştı. Başta dikkatimi çekmemişti, zaten arkamda dönüktü. "Annemin selamı var." diye selamı ilettim.
"Aleyküm selam." diye mırıldandı Kutay. Gardıroba yaklaştı, kıyafet seçmeye başladı. Ben de aynada kendime bakıyordum hala. Sonra telefonuma mesaj geldi, telefona odaklanmaya başladım. "Rojdan," diye seslendi. Başımı telefondan kaldırdım ve Kutay'a doğru döndüm.
Onu öyle görünce donup kaldım.
Sertçe yutkundum..
Gözlerim istemsizce bedenin hatlarını süzmeye başladı. Omuzları genişti, sürekli başımı yasladığım gövdesi büyüktü, gözlerim yavaşça alt taraflarına inmeye başladı. İçimdeki merak kahrolası solumdaki şeytan gibi susmuyordu, gözlerimi durduramıyordum. Altlara indikçe gözlerim kademeli olarak büyümeye başlıyordu..
1 değil, 2 değil, 3 değil, 4-5-6-7-8 hiç değil, tam 10, tam bir karın kası vardı. Şaka değil, 10 tane, ciddili ciddili vardı. Gözlerim başta yanılıyor sanmıştım ama hayır yanılmıyordum.
Bir boğaz temizleme sesi işittim, gözlerimi hemen kaçırdım. Sakin kalmaya çalıştım, panik yapmak aptallık olurdu. "Saydın mı?" dedi alaycı bir tavırla. Kalbim ve boğazım da atmaya başladı. Aptal Rojdan, adamı sapık gibi süzersen bu olurdu, ne bekliyordun? Şimdi ne açıklama yapacaksın? Aptal ROJDAN.
İki parmağımı şakaklarıma bastırdı, gözlerimi kaçırmaya devam ettim. "Ben sana filan bakmıyorum, nereden çıkarıyorsun?" diye inkarımı bastırdım. Kutay'ın kahkahaları odayı doldurdu. "O zaman sana söyleyeyim karıcığım, madem görmedin," sözlerine devam etmeden önce bir adım yaklaştı, çenemden tuttu ona bakmamı zorladı.
"Dokun bakalım, o zaman anlarsın." dedi kararlı bir şekilde. Nefesimin kesildiğini hissettim, bileğimi kavradı, karın kasına bastırdı. "Bu bir," diye başladı. Mal gibi donup kaldım, ellerim titriyordu. Elimi hafifçe kaydırdı, tekrar bastırdı. "Bu iki," diye vurguladı.
Tekrar elimi hareket ettirdi. "Bu da üç." diye tekrar vurguladı. Her kasına dokundurduğunda bir adım daha yaklaşıyordu. "Kutay-" sözüm kesildi, parmaklarımı daha sıkı bastırdı. "Bu da dört." diye beni susturdu. 5, 6, 7, 8, 9 derken aramızdaki mesafe kapandı, sıcak nefesi yüzüme çarptı.
"Bu da son 10." diye dudaklarının arasında nefesi kesik şekilde fısıldadı.
Gözlerimi kaçıramaya devam ettim, aramızdaki mesafe ince bir iplik gibiydi sanki Kutay'a baksam dudaklarıma yapışır, işi pişiririz gibi geliyordu. "Evet, son." diye onayladı. Kutay kıs kıs gülmeye başladı, "Nerden biliyorsun? Hani görmemiştin? Saymamıştın?" diye beni tuzağa düşürdü.
Omuzlarımın titrediğini, boğazımın kuruduğunu hissettim. "Sana güvendim." diye ikna etmeye çalıştım. Kutay'ın kıs kıs gülmesi kuru kahkahaya dönüştü. "Şu an hiç güvenilmeyecek mesafedeyiz, farkında mısın?" diye hatırlattı ve son bir adım daha yaklaştı. "Rojdan, bana bak." diye emretti.
Emir ses tonunu duyunca titrediğimi hissettim. "Bana emir verme!" diye karşı çıktım. Bileğimi onun elinden kurtarmaya çalıştım ama o kadar güçlüydü ki yapamadım. Bu sefer diğer bileğimi de kavradı, beni orda öylece mıhladı, sinir bedenimi sarmaya başlamıştı. "KUTAY!" diye yüksek sesle uyarı verdim.
"ROJDAN, bana bak!" aynı ses tonuyla bana karşılık verdi. Gözlerimi kıstım, ona baktım. "Oldu mu baktın?!" diye bağırarak karşılık verdim. Alnıma dudaklarını bastırdı, öptü. Bileklerimi çekmek için mücadele etmeye başladım ama çabalarım boştu; adam iki eliyle olduğum yere mıhlamıştı.
Dudaklarını dudaklarımın hizasına getirdi. Kara, keskin gözlerle yüzümü inceledi, bakışları dudaklarımda durdu. "İstesem şu an bu dudaklarını sahibi olurum," diye dudaklarının arasından fısıldadı. Sertçe yutkundu, kara gözlerini benim ela gözlerime değdirdi. "Ama her şeyin bir zamanı var..." diye dudaklarının arasından fısıldadı, sıcak nefesi dudaklarımı kapladı.
Şimdi bu ne demek oluyordu? Aklımda ihtimaller akmaya başlamıştı, anlaşma yapmıştık, onu mu çiğneyecekti? Hayır, buna izin veremezdim.
"10 kalbim olsa 1 bile sana vermem." diye dudaklarımın arasından fısıldadım. Kutay sade bir gülümsemeyle gülümsedi, sadece gülümsedi. Bileklerimin tutuşunu gevşetmişti, hemen bileklerimi kurtardım. Odayı ışık hızıyla koşarak terk ettim.
Kutay Rojdan'ın arkasından o sade gülümsemesini hiç bozmamıştı. "O zaman 1 gitti, 9 kaldı." dedi kendi kendine. Rojdan bunu hiç bir zaman duymayacaktı...
Boş boş etrafta dolanıyordum, aniden karşıma Baran çıktı adımlarımı durdum. Bana heyecanlı gözlerle bakıyordu. "Yenge, müsait misin?" diye usulca sordu. Beden dili hem gergin hem de heyecanlı görünüyordu, şaştım kaldım. Niye bu kadar heyecanlı ve gergindi? "Müsaitim, noldu Baran?" dedim.
Baran'ın eli ensesine doğru kaydı, saçlarını tarar gibi ensesini kaşıdı. "Şey, ben..." diye sözlerini devam ettiremedi, yanakları kızarmıştı. Bana bakamıyordu, ne oluyordu ki? Merak beni çoktan sarmıştı, sözlerinin devamını bir şekilde getirecektim. "Şey sen ne? Çekinme söyle, ben senin yengenim." diye ikna etmeye çalıştım.
Baran çekingen şekilde bakışlarını bana çevirdi, "Ben akşam bir date çıkacağım da sen bana yardım edebilir misin?" diye açıklayarak sordu. Date kelimesini duyduğum an iki kaşım havaya kalktı, bu randevu kiminleydi? "Hayırdır Baran, kiminle date çıkıyorsun?" diye ağızını aramaya çalıştım.
Baran'ın omuzları gözle görülür şekilde gerildi, bir şey mi saklıyordu? "Bir kızla konuşuyordum, ciddi bir şey değil." diye geçiştirmeye çalıştı. Onu iyice inceledim, yalan söyleyip söylemediğini anlamaya çalışıyordum. Cevap benden gelmeyince tekrar konuştu, "Yenge, yardım edecek misin?" diye tekrar sordu.
Bir abla şefkatiyle Baran'ın omuzunu okşadım. "Ederim tabii." diye kabul ettim. Baran ben sorgulamayınca hem de yardım etmeyi kabul edince gerilen omuzları gevşedi, yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. "İyi o zaman kahvaltıdan önce, yani şimdi benim odaya gidelim, sen bana kombin filan ayarla." dedi hevesle.
"Gidelim gel," dedim. Baran beni odasına kadar götürmeye başladı. Bir yandan aklımda bir şeyler dönüyordu. Ciddi düşündüğü biri olmasaydı neden benden yardım istesin ki? Ya da bu kız her kimse, değer vermese neden bu kadar özensin ki? İhtimaller aklımda yarışıyordu ama en güçlü ihtimal ise acaba Bengi ile mi date çıkıyor düşüncesiydi.
Baran'ın odasının kapısına kadar gelmiştik. Hemen kapıyı açtı, önden girdi. "Gel yenge, buyur." diye davet etti. İçeriye girdim, etrafı derli toplu, kapının hemen yanında tekli koltuk vardı, oturdum. Baran da arkamdan kapıyı kapattı, yatağa oturdu.
Bacağımı diğer bacağımın üzerine attım. Eh, madem date çıkıyordu, bir kaç detay vermesi gerekirdi. Soru sormak için boğazımı temizledi, "Şimdi söyle bakalım bana, akşam yemeğine mi gideceksiniz? Yoksa öyle kafe date'i falan mı?" diye sordum.
"Akşam yemeği yenge," diye sorumu geçikmeden yanıtladı. Onaylarcasına başımı salladım, şimdi esas konu mekandı, mekanın ambiyansıydı. "Mekan nasıl bir mekan?" diye sordum. Baran düşünceli şekilde çenesini okşadı, "Balıkçıya gideceğiz, salaş bir restoran." diye yanıtladı.
Taktir edercesine tebessüm ettim, başımı hafifçe titrettim. "Aferin, abin gibi odun olma." diye överek uyardım. Dediğime boş, kafası karışmış bir bakışla karşılık verdi, ayağa kalktım gardıroba yaklaştım, açtım. "Yenge, abim ne yaptı ki?" diye merakla sordu.
Kutay'ın az önce yaptıkları aklıma gelince dişlerimi sıktım, çenem gerildi. "O ne yapmaz ki, o her şeyi yapar!" diye dişlerimin arasından isyan ettim. Baran yataktan kalktı, gardıroba yaklaştı, kolunu başıyla beraber gardıroba yasladı. "Yapar valla, sen haklısın." diye bana katıldı.
Kahkaham odayı doldurdu, bir yandan gözlerim kıyafetleri eliyordu. "Aman abin duymasın, dayak yersin sonra." dedim eğlencesine. Baran da kahkaha attı, tek kaşını kaldırdı. "Aman be yenge, sen beni korursun artık," dedi muzipçe. Bakışlarımı Baran'a çevirdim. "Sen hep yanımda ol, korurum." dedim.
Baran'ın gözleri genişledi, kaşları bu sefer çatıldı ve kollarını birleştirdi. "Ne yani taraf mı tutacağız bu evde?" diye anlamayarak sordu. Birkaç kere dilimi damağıma vurdum. "Valla orasını Miran'la siz bilirsiniz, ha her konu da beni savursanız abinizden dayak yemezsiniz ama," sözlerime devam etmeden duraksadım. Baran'a baktım. "Ama eğer abinin tarafını tutarsa her türlü azarlar ve dayak yersin, ona da aman dur yapma demem." diye şantaj yaptım.
Baran'ın ağzı hafifçe aralandı ama dudaklarının arasında söz çıkamadı, sanki düşünüyor ve tartıyormuş gibi bekledi nihayet konuşmaya başladı, "Savaş meydanında mıyız biz yenge? Onlar nasıl sözler?" dedi isyan edercesine.
Elimi çok bilmiş gibi salladım. "Abin bile diyor 'Hanımına itaat et rahat et' ama yine de ikinizin tercihi." dedim, alttan alta tehdit ederek. Baran anlamış gibi başını salladı, sertçe yutkundum. "Madem abimde öyle demiş, yengeciyim ben." diye tarafını söyledi.
Gururlu bir edayla onaylamış gibi gülümsedim. O ara beğendiğim beyaz gömleği çıkardım. "Bu tamam, bunu giy üstüne." dedim. Yatağa ütüsü bozulmadan serdim. Ardından kahverengi bir kemer ve pantolon çıkardım, onları da yatağa serdim.
Baran'a döndüm, elim belimdeydi, diğer elimle çenemde durmuştum. "Bak şimdi gömleğin düğmesinin tamamını ilikleme," sözlerime devam etmeden elimi çenemden çektim, parmağımın ikisini gösterdim. "İki düğmesi filan açık olsun." diye sözlerimi tamamladım.
Sanki ben öğretmenmişim, o da ilkokul çocuğuymuş gibi dikkatle dinledi. "Tamam yenge." dedi. Şaşırmıştım, hani bu çocuk hiç mi hayatında date çıkmamıştı da bu kadar dikkatli dinlenmişti? Bakışlarım yatağın üstüne serilmiş kombine çevrildi. "Senin kahverengi ayakkabın var mı?" diye sordum.
Var yenge." diye hemen onayladı. Odada gezmeye başladım, kombini nasıl tamamlayacağımı düşündüm, aklıma saat geldi. "Gümüş kaliteli bir saat tak," diye ekledim. Baran sessizce başını salladı. Pek fazla bir şey kalmamıştı zaten, odanın içinde gezmeyi bıraktım. Baran'a yaklaştım, "Hediye filan alacak mısın?" diye sordum.
Baran elini ensesine attı, okşadı. "Şey, ben pırlanta seti diye düşündüm." dedi. Pırlanta seti dediğinde dudağım uçukladı resmen, alt dudağımı ısırdım ama yine de önyargılı olmamaya çalıştım. "Kaçıncı date?" diye sordum.
"İlk kez buluşacağız," dedi. Tepkimi ne olacağını biliyormuş gibi saniyesinde gözlerini kaçırdı. Ağzım resmen açık kalmıştı; ilk buluşmadan pırlanta seti mi alınırdı? ALINMAZDI ama yine de Baran'ın hatrına sakin kaldım ve durumu tartmaya devam ettim. "Baran, sen daha önce biriyle buluştun mu?" diye yumuşak bir sesle sordum.
"Hayır yenge." dedi utanırcasına. Yüzümde şeffaf, şefkatli bir gülümseme oluştu. "Sen bunu baştan desene yengem, bu kadar şaşırmazdım." dedim. Şefkâtle omuzuna dokundum, okşadım. Baran rahat bir nefes aldı ama burada bir mantık hatası vardı. İlk date olsa bile ciddi düşünmediğin birine hediye alır mıydın? Neden alasın ki? Burada bir şey döndüğü belliydi.
Elimi omuzundan çektim, nasıl ağzından laf alacağımı düşünüyordum. Gözlerim kısılmıştı, düşünceli olduğum için. Baran bana hiçbir şey anlamamış gibi bakıyordu. "Eee yenge, ben alayım mı pırlanta setini?" diye tereddütle sordu. Başımı keskin bir şekilde iki yana salladım. "Hayır, deli misin sen? İlk date için fazla abartılı olur." dedim uyarırcasına.
"Ee, yenge abim sana yüzük aldı." dedi, dalga geçer gibi. Keyifsizce güldüm. Kutayla date bırak birbirimizi tanımamıştık bile. "Abinle ben farklıyız, bizimki gerçek değil ayrıca, date sayılmazdı; yoksa bende istemem pırlanta alınsın, beni kaçırsın." dedim.
"Abi kötülük etmemiş, almış yüzüğü, mevzuyu kapatmış." dedi abisini savunurcasına.
Alt dudağımı büzdüm, kaşlarım havaya kalktı. "Hani yengenin tarafındaydın, noldu?" dedim hırçınca. Baran sertçe yutkundu. "Ya ben kötü bir şey demedim ki, ne güzel işte almış yüzüğü, mevzuyu kapatmış." dedi sanki normal bir şeymiş gibi.
Ağzımdan nefes verdim. "Ah Baran ah, sen abin gibi olma." diye tavsiye verdim. Kutay gibi olsa her kız kaçardı. "Madem bu kadar hediye almak istiyorsun, güzel bir çiçek buketi yaptır götür." sözlerimi tamamladım. Baran anlamış şekilde kafasını salladı. "O zaman güzel bir buket yaptırırım." diyerek onayladı.
Gözlerim istemsizce etrafı taradı, unuttuğumuz veya atladığımız bir şey var mı diye düşündüm ama her şey tamamdı. Gerekenleri söylemiştim. "Hadi bakalım, benden bu kadar, gerisi sende." dedim, göz kırptım. Baran bunu görünce çocuk gibi heyecanlandı, omuzlarını esnetti. "Gerisi bende." diye mırıldandı.
Son kez uyarmaya karar verdim. "Abin gibi olma, ilk günden evlilik mevzusunu açma, tanımaya çalış, tamam mı?" diye tavsiye vererek anlamasını sağlamaya çalıştım. Baran tekrar ilkokul çocuğuna dönmüştü. Hemen omuzunu dikleştirdi, "Tamam yenge." dedi kararlı bir şekilde.
"Ha iyi." dedim rahatlayarak. Odadan çıkmaya karar vermiştim zaten her şey tamamdı, atladığımız bir şey yoktu. "Ben gidiyorum, kahvaltıda görüşürüz." dedim. Baran odasının kapısına kadar eşlik etti, kapıyı açtı. "Görüşürüz yenge, teşekkür ederim." dedi gülümseyerek.
Son kez omuzuna dokundum. "Bol şanslar." diye imalı bir şekilde söyledim. Baran'ın yanakları kızardı, gülümsemesi genişledi, utandığı için hiçbir şey diyememişti. Odadan çıktım, arkamdan kapı kapandı.
Odaya doğru yürüyordum, telefonumu şarj takacaktım. Karşıma Kutay çıktı. Baran'ın çağırması ile dağılan öfkem, Kutay'ı görünce tekrar alevlendi. Gözlerimi kıstım ve yürüdüğümden daha hızlı yürüdüm. Tam karşı karşıya durduk, nerdeyse birbirimize çarpıyorduk.
Kutay gözleriyle beni süzdü, yüzündeki o alaycı gülümseme vardı. "Tacını takmamışsın." dedi. Gözlerimi devirdim, "Önüne bak, bana bakma." dedim inatla. O anki öfkem o kadar büyüktü ki, adamın zaten karşımda olduğu gerçeğini idrak edemiyordum.
Kutay alt dudağını içeri doğru büktü. "Önümdekine bakıyorum zaten Rojdan." diye idrak etmemi sağladı. Sertçe yutkundum, boğazımın kuruduğunu hissettim. Ne bahane bulacağımı düşünüyordum ama bahanem yoktu. "Fark etmemiş olabilirim, ne var yani?" diye kendimi savunmaya çalıştım. Olay daha da boka sarıyordu halbuki.
Kutay bıkmış bir gülümsemeyle gülümsedi, ellerini pantolonunun cebine koydu. "Sen tacını niye takmadın?" diye sordu, diğer mevzuyu kapatmak için. Tacı takmayı unutmuştum, konakta ilk günüm hem de Kutay'ın ailesinin yanında öyle görünmek istemedim olduğu için Şerwan Ağa'nın elini öpecektim, ayıp karşılanırdı.
"Ailen var, şimdi ayıp yani, bir ara takarım." dedim. Kutay dilini damağına vurdu, "Olmaz, tak." diye ısrar etti. Gözlerimi gökyüzüne doğru kaldırdım, sözlerimi seçerek kullanmaya çalıştım; konakta ilk günüm olduğu için Avjin Hanım'ın zaten gözü üstümde olacaktı, adım kadar emindim. "Takarım bir ara, şimdi ayıp, herkesin içinde." diye benden ısrar ettim, bakışlarımı gökyüzünden çevirip ona baktım.
Kutay'ın sabrı tükenmişti, derin bir nefes aldı. "Peki Rojdan, öyle olsun." dedi. Rahatlamış gibi gevşedim, gülümsemeye çalıştım. Aklıma aniden dün gece o adama olanlar gelmişti. Kutay'a sormaya çekinmiştim, hem de sağ olsun zaten sabah şovunu yapmıştı.
****
Dün gece.
Adamın acı feryatları ve çığlıkları kulağımdan yankılanmıştı. Elim ayağım yaprak gibi titriyordu. Kutay elini gözlerimden hiç çekmedi. "Gidiyoruz." diye fısıldadı kulağıma. Gözlerimi açmadan belimden tuttarak beni destekledi, depodan çıkmaya başladık.
"Kutay o adam..." Sözlerimin devamı gelemedi. "Şşş, gereken oldu." diye kulağıma sıcak nefesi değerek fısıldadı.
Kalbim boğazım da attığını hissediyordum. "Ama o adamın ailesi, çoluğu çocuğu yok mu?" dedim endişeyle.
Son bir adım attım.
Mardin'in soğuk rüzgârı bedenime çarptı.
Kutay dişlerini sıkmıştı. "Var ya da yok, beni ilgilendirmez. Ben elalemin karısına dokunmuyorum, kimse de benim karıma dokunamaz!" diye dişlerinin arasından söyledi.
Kutay avucunu gözlerimden çekti, gözlerimi açtım etrafa baktım. Sahiden depodan çıkmıştık. Ona döndüm, hiddetle göğsüne vurdum. "Deli misin sen?! Manyak herif?! Adamın elini kestin!" diye öfkeyle bağırdım.
Kutay yaralı olmayan kolumu kavradı, beni kendine çekti. Aramızda asla mesafe bırakmadı, alnımı alnına bastırdı. "Deliyim, evet. Manyağım, evet." diye hırçınca kabul etti. Sıcak nefesi soğuk havada yüzüme çarptı, sertçe yutkundum ve gözlerimi sımsıkı kapattım.
"Ben sana bir söz vermiştim, Rojdan. Kraliçeler gibi yaşayacaktım seni. Bu sözü tutamadım, o yüzden kimin karısı, kimi çocuğu üzülüyorsa üzülsün. Umursarsam en adi şerefsizim!" diye kısık güçsüz bir şekilde fısıldadı.
Kalp atışlarım istemsizce daha fazla artmıştı. Benim nefesim, onun nefesiyle karışıyordu. Ne diyeceğimi bilemiyordum, aklım durmuş, basiretim bağlanmış gibi öylece susuyordum.
"Bir şey söyle.." diye yalvarırcasına fısıldadı.
"Ben.." sertçe yutkundum.
"Sanırım haklısın.." diye ona ilk kez hak verdim.
Kutay'ın gerilen omuzları sözlerimle birlikte gevşedi. Alnımı alnından çekti, yanaklarımı avuçladı. Yavaşça gözlerimi açtım.
Gözlerimi açtığımı gördüğünde başını salladı. Yüz ifadesi nötrdü, ne gülüyordu ne ağlıyordu ne de bir mimik vardı. "Seni neden buraya getirdiğimi de bana soracaksın." dedi. Nispeten yanılmamıştı. Hediye diye adlandırsa da az önce yaşananlar garipti ve korkunçtu
"Benimle evli olduğun sürece sana zarar vermek isteyen, dokunmaya çalışan her kimse bu benim ailemden olsa bile onlara iyi bir ders vereceğim," dedi. Sözlerinde sahiplenicilik vardı. Sertçe yutkundum, ellerini yanaklarımdan çekti ve parmağı ile depoyu gösterdi.
"Bu da benim sana teminatım." diye kendimden emin bir şekilde vurgulayarak söyledi.
Donup kalmıştım, bedenimde sıcak bir dalga hissettim. Hayatımda ilk kez biri bana bu sözleri söylüyordu, ne tepki vereceğimi bilemiyordum. Az önce yaptıkları, şimdi dedikleri bana çok yabancıydı.
"Yani ben ne diyeceğim bilmiyorum." diye geveledim.
Parmağını indirdi, gözlerini bana dikti. "Sorun yok, bir beklentim yok." dedi. Ses tonu düz ama onaylayıcıydı.
Afallamış halde başımı salladım. "Sahte de olsa hem Allah katında hem de resmi olarak benim karımsın. Her zaman nerede olursa olsun karımı korurum." diye sanki kelimelerinin üstüne basıyormuş gibi söyledi.
"A-anladım." diye şaşkınlıkla kekeledim.
Sırtıma dokundu. "Gidelim, daha fazla soğukta kalmayalım." dedi. Araba zaten deponun önündeydi, arabaya bindik.
Arabada hem rahatsız edici hem de rahatlatıcı bir sessizlik vardı. Hızlı kalp atışlarımı duyabiliyordum. Sadece az önce ne yaşamıştım? O neydi öyle? O sözler neydi?
Gözümün ucuyla ona baktım, gayet sakindi. Sanki hayatının en normal şeyini yapmış gibi araba sürüyor, yola odaklanıyordu. Bu adamın niyeti neydi? Neden bu kadar üstüme düşüyordu? Anlam veremiyordum, sanki bir yapboz yapıyormuşum, bir parçası eksik ve onu arıyormuşum gibi hissediyordum...
****
Dudaklarımı araladım bir şey diyecekken bir ses beni susturdu. Avjin Hanım'ın sesi, "Çocuklar, hadi gelin, kahvaltı hazır." diye seslendi. Kutayla ikimiz annesine baktık. "Tamam anne, geliyoruz." dedi. Bana yaklaştı, kolunu omuzuma doladı, uzaklaşmaya çalıştım, izin vermedi. "Dur." diye fısıldadı kulağıma doğru.
Dişlerimi sıktım, çenem kasıldı. Bunu fark eden Kutay hiçbir şey yapmadı. Birlikte öylece aşağı kata indik, salona girdik. Şerwan Ağa baş köşede oturuyordu. Miran, Baran, Avjin Hanım yan yana oturuyordu. Biz geldiğimizde bakışları bize kaydı. Kutay'ın kolundan kurtuldum, Şerwan Ağa'ya yaklaştım. Yüzümde gülümseme oluştu. "Kusura bakmayın, dün elinizi öpemedim." dedim.
Şerwan Ağa gülümsüyordu, elini uzattı kavradım elini öptüm ve alnıma koydum, geri çekildim.
"Hoş geldin ailemize gelin hanım." dedi babacan tavırla. Rahat bir nefes aldım çünkü Avjin Hanım gibi iğneleyici sözler söylememişti, aksine babacan bir tavır takınmıştı. "Hoş bulduk, Şerwan Amca." dedim yumuşak bir ses tonuyla.
"Amca deme kızım, baba de," sözlerine devam etmeden elini göğüs kafesine koydu. "Ben senin bir baban sayılırım Zulal neyse sende osun, bizim soframız da yuvamız da." diye babacan bir ses tonuyla sözlerini tamamladı. Gülümserken yanaklarım kızardı, başımı eğdim. "Teşekkür ederim, zamanla derim inşallah." dedim.
İnşallah." dedi. Ardından masaya baktı "E haydi buyrun edelim kahvaltıyı." diye ekledi. Hemen yerime oturdum, hepimiz kahvaltı yapmaya başladık. Kafamı kaldırdığımda Avjin hanımın onaylamayan gözleriyle buluştu, ağzımdaki lokma adeta büyüyordu, bir türlü bitmemişti. Şerwan ağa, Kutay ve diğerleri ne kadar iyi davransa da Avjin hanımın olumsuz düşünceleri kendimi yük gibi hissetmem sebeb olacaktı, şimdiden anlamaya başlamıştım, kadın bir bakışıyla bile ezmeye çalışıyordu.
Sessizlik, Şerwan ağa'nın konuşmaya başlamasıyla son buldu. İkimize baktı, adeta göğsü kabardı gururdan. "Eh artık oğlanı da evlendirdik, torunlarımız da olur," sözlerine devam etmeden buz kestim. Bakışlarımı Kutay'a çevirdim, o gayet rahattı. "Değil mi Avjin hanım? Artık babanne olma zamanı geldi." diye ekledi karısına bakarak.
Avjin hanım Kutayla bana baktı, "Hayırlısı artık." diye gönülsüzce söyledi. Baran annesinin sözlerine gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Miran ortadaki gerginliği pür dikkat izliyordu. Kutay elini sırtıma koydu, "Hayırlısı tabi anne." dedi, laf sokarcasına.
Şerwan ağa'nın olanlardan haberi yoktu, yazık adamcağız ne yapsın? Karısının davranışlarını bilmiyordu. "Artık işleri de ağalığı da tamamen Kutay'a devrederim, biz de seninle ıssız, sakin bir yere yerleşiriz hanım." dedi. Kutay ağalık kısmından bahsedince yüz ifadesi soldu, sanki bundan memnun olmamıştı.
Avjin Hanım'ın kaşları öfkeyle keskin bir şekilde çatıldı. Çatalı o kadar sıkı tutuyordu ki eklemleri beyazlamıştı. Ağzını açmış bir şey diyecekken araya Miran girdi, "E biz ne olacağız Babo?" dedi. Sonuçta onlar bekardı hala.
Şerwan ağa'nın bakışları Miran'a çevrildi. "Ne olacak? 1-2 seneye evlenir gidersiniz," parmağını tabağının hizasında masaya bastırdı. "Abiniz en büyüğünüz, ağalığı da işi de o halleder, siz de ona yardım edersiniz." diye ekledi.
Kutay'ın omuzları gerildi, düşünceli şekilde iç çekti, çay bardağını kavradı, dudaklarına götürdü ve bir yudum aldı. "Hayırlısı baba, sen daha ölmedin, bana bunun derdi tasası düşürmez." dedi, sanki reddediyormuş gibi.
Şerwan ağa kaşlarını çattı. "O nasıl laf öyle? Sen benden sonra bu evin, aşiretin ağasısın oğlum zaten elimi bütün işlerden çektim, yaşlılığımda rahat edeyim bari." dedi. Kutay'ın reddetmesini kestirip attı.
Kutay sertçe yutkundum. Çay bardağını sımsıkı tutuyordu, gergin olduğunu fark etmiştim. Ortamı yumuşatmak için gülümsedim, "Boşverelim şimdi bunları Şerwan amcacım," dedim. Boş çay bardağına baktım, "Ben size bir çay doldurayım." diye ekledim. Ayağa kalktım, çay bardağını aldım. "Kızım, ne zahmet ediyorsun? Fadiğe söylerdim, yenilerdi." dedi.
"Yok, elime yapışmaz." dedim. Elimde çay bardağı ile salondan çıktım, mutfağa hızlı adımlarla gittim. Kapıyı açtım. Kutay'ın annesinin bahsettiği ev temizliği olayında adı geçen Fadik ve Sevgi mutfakta kahvaltı yapıyorlardı. Beni görünce durdular, ayağa kalkmaya çalıştılar. El hareketimle dur yaptım. "Gerek yok, siz yemeğinizi yiyin, rahatsız olmayın, çay doldurmaya geldim." diye nazikçe açıkladım.
İkisi de duraksadı, şaşırmışlar gibi birbirlerine baktılar. Bu bakış ne içindi?
Ocakta olan çaydanlığa yaklaştım, elimdeki çay bardağını tezgaha koydum. Çay doldurmaya başladım. Sevgi ve Fadiğin fısıldaşmalarına kulak misafiri oldum.
"Ee, hani bu gelin kaprisliydi? Baksana, sessiz sakin bir şey, Fadik abla." diye fısıldadı Sevgi.
"Vallahi bende anlamadım hanımımız kızı gömdü de gömdü de gömdü de yok işte iş yapmayı bilmez, şımarık, sivri dilli diye." diye fısıldadı Fadik.
Sevgi sessizce ufak bir kahkaha attı, "Biliyorum abla, yanındayım ya!"
Elimde çay bardağı ile döndüm, ikisi de anında sustu ve bakışlarını benden kaçırmadılar.
"Dedikodu sahiplerinin yansımasıdır." diye sakince laf sokmadan dedim. İkisinin de yüzü beyaza döndü, bakış bile atmadan elimde çay bardağı ile mutfaktan çıktım.
Sinir bedenimi sarmıştı dışarıdan sakin kalmaya ve olayı belli etmemeye çalışıyordum. Bir yandan hangisine sinirlensem bilemedim. Avjin Hanım'ın kendi gelininin başkasına karalanmasına mı, yoksa insanların önyargılı olmasına mı kızsaydım? BİLMİYORDUM.
Salona ister istemez yüzüm asık, kaşlarım çatık girmiştim. Kutay yüzümü inceledi, çayı nazikçe Şerwan ağa'nın tabağının yanına bıraktım. "Afiyet olsun." dedim, zorla gülümsemeye çalıştım, beceremedim. Şerwan ağa başını salladı, "Sağolasın gelin hanım, hadi otur." dedi. Masaya isteksizce oturdum, tabağıma önceden aldığım kahvaltılıkları çatalla didiklemeye başladım.
Kulağımda bir nefes hissetim "Ne oldu?" diye fısıldadı Kutay.
Çok dalgın olduğum için sesini duyunca bir an irkildim. Sonra kendime geldim, başımı çevirdim ve zoraki bir gülümseme ile "Bir şey yok, doydum da ben." diye bahane uydurdum.
Kutay aniden masadan kalktı. "Elinize sağlık, ben işe gidiyorum, akşam görüşürüz." dedi. Kimse görmeden kolumu dürttü. O sırada Avjin Hanım da ayağa kalktı, "Oğlum nereye? Babanla kardeşlerinle giderdin." dedi. Araya Şerwan Ağa girdi, "Bugün ben gitmeyeceğim." diye açıkladı. Ardından Baran konuştu, "Ben de gidemem, dışarıda işlerim var." dedi.
Miran tembelce çatalını bıraktı, ayağa kalktı. "Ben giderim abimle." dedi. Avjin Hanım gülümsedi, "İyi, ben sizi geçireyim." dedi. Tam bir adım atmaya yeltenirken Şerwan Ağa bileğine dokundu, karısını durdurdu. "Olur mu öyle hanım? Onun artık bir karısı var, Miran'ı da yengesi geçirir." diye engelledi.
Avjin hanım resmen kanı çekilmiş gibi öylece kaldı. Kocasından yediği ikinci darbe gibi bir şeydi bu. Tekrar sandalyesine oturdu. Bu sefer mecburen ayağa kalktım. Salondan çıktık. Zaten aşağı katta olduğumuz için arabalar filan hazırdı.
Zoraki gülümsememi takındım. "Hayırlı işler." dedim hem Kutay'a hem de Miran'a. Miran gülümsedi ve başını salladı. "Sağolasın yenge." dedi samimi bir ses tonuyla. Kutay kardeşine döndü, "Sen arabaya bin, ben yengenle bir şey konuşacağım, gelirim hemen." dedi. Miran abisinin lafını ikiletmedi, arabaya bindi ve kapıyı kapattı.
Merak etmeye başlamıştım, yine ne bomba sürprizi yapacak diye düşünmeye başladım. Eh, malum sürprizleri artık ikimizin arasında popüler olmuştu.
"Yine ne oldu Kutay?" diye merakla sordum. Kutay cevap vermedi, kapıdaki korumayı el işaretiyle yanına çağırdı ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Ne olduğunu anlamaya çalışsam da başaramamıştım. Kutay'ın fısıldamasıyla birlikte koruma koşarak gitti.
Kaşlarımı çattım, gözlerimi merakla kıstım, kollarımı birbirine bağladım. "Yine ne karıştırıyorsun sen?" diye sordum, bu sefer daha sert bir ses tonuyla.
"Anlarsın birazdan." diye geçiştirdi. Kolunu omzuma attı, diğer elini pantolonunun cebine soktu.
Geriye çekildim, kolum otomatik olarak omuzumdan düştü. "Şu el kol hareketlerine mukayet mi olsak artık?" diye üzerine basa basa söyledim.
"Ulan karım var, kolumu omuzuna bile atamıyorum." dedi. Sesindeki isyankar tınıyı bastırmadı.
"Sahte karın." diye vurgulayarak düzelttim.
"Sahte ama aynı yatakta uyuyoruz, aynı banyoyu kullanıyoruz, birbirimize sarılıyoruz." diye imalı şekilde söyledi.
Gözlerimi kaçırdım başka yöne baktım. "Ne yani? Bunları yaptık diye gerçekten evli mi olmuş oluyoruz? Sanmıyorum." diye inkar ettim.
Kutay'ın yüzüne alaycı bir gülümseme ekledi. "Doğru, unuttuğumuz bir şey var." diye ima etti.
Unuttuğumuz şey dediği an bedenim gerildi, neyi ima ettiğini anlamıştım. "Sapık herif." diye mırıldandım.
Kutay'ın kahkahası havada asılı kaldı. "Hemen ciddiye almışsın bakıyorum," dedi, sanki ima etmiyormuş, dalga geçiyormuş gibi. Bakışlarımı ona çevirdim. "Sana diyecek hiçbir kelimem yok, inanmıyorum ya." dedim. Cidden diyecek bir şeyim de yoktu.
Kutay tatsız bir şekilde güldü. Aramızda sessizlik fazla uzamadı. Kutay'ın çağırdığı adamla birlikte birkaç adam daha gelmişti.
Elini sırtıma koydu. Bu sefer ifadesi ciddiydi. Boğazını temizledi ve konuşmaya başladı, "Benden sonra size sözünü geçirecek kişi yengenizdir, bunu böyle bilin." dedi, ciddi bir ses tonuyla. Neydendir bilmem yanaklarım kızardı ve başımı yere doğru eğdim.
Kutay'ı ne kadar itsem o kadar yakınıma geliyordu.
"Tamam abi," dediler hep bir ağızdan.
Kutay tekrar bir el hareketiyle uzun boylu kumral bir adamı yanına çağırdı. Hemen yanımıza doğru geldi.
Kutay elini genç adamın omzuna koydu, bakışlarını bana çevirdi. "Bu Bekir, hem şoförün olacak hem de ben yokken koruman olacak." diye açıkladı. Ne demek o yokken korumam olacak? Bu sözü tuhaf geldi. "Anlamadım, neden sadece sen yokken korumam?" diye sordum.
"Çünkü ben senin zaten kişisel korumanım." diye kulağıma doğru konuştu. Tüylerim diken diken olduğunu hissettim.
Derin bir nefes aldım, tepki vermedim. Benim tepkisizliğimi gören Kutay'ın bakışları Bekir'e döndü. "Akşam yengenle yemeye gideceğiz, sana restoranın adresini atarım. Yengeni oraya getir, ben işten çıkınca direkt orada olurum." diye emrini verdi.
Bekir kafasını salladı, "Tamamdır abi."
Kutay bakışlarını diğer adamlarla çevirdi. "Dağılabilirsiniz." dedi. Bekirle beraber diğer adamlar da dağıldı. Kutay'ın bakışları son kez bana döndü, ben ona bakmıyordum, dümdüz başka yöne bakıyordum. "Rojdan." diye seslendi ve kolumu dürttü.
Cevap vermedim, cevapsızlığımı gören Kutay çenemi kavradı ve bakışlarımı ona çevirmemi sağladı. "Sana sesleniyorum, neden böyle yapıyorsun?" diye yakındı.
"Çok emrivaki yapıyorsun." dedim soğuk bir ses tonuyla. Kutay sabır çeker gibi iç çekti, "Neden yapıyorum acaba? Senin iyiliğini düşünüyorum." diye açıkladı.
Bu korumacı tavrından ve sürekli tekrarlayan davranışlarından sıkılmıştı. Sonuçta birbirimizi daha tanımıyorduk, onu geçtim zaten bu bir anlaşmaydı ve kendimizi fazla kaptırmamız çok önemli bir unsurdu.
Çenemi elinin arasından kurtardım, aramıza mesafe koydum. O mesafeyle birlikte Kutay'ın eli sırtımdan çekilmiş oldu. Sinirime hakim olmaya çalışıyordum, konağın bahçesinde kavga edecek halim yoktu.
Bunu gören Kutay tokat yemiş gibi irkildi çünkü bu farklıydı. Keskin çizgiler çizmem gerekti, bu her ikimizin için gereken şeylerdi. Onun hayatı farklı, benim hayatım farklıydı. Bu evliliği benim kuzenim ve onun kız kardeşi sebep olmuştu. Elinde sonunda bir yıl sonra bu evlilik bitecekti.
"Bu kadar emrivaki davranman, davranışlarına dikkat etmemen ve uyarmama rağmen bitmeyen davranışların beni rahatsız ediyor." diye açık açık anlattım. Bunu duyan Kutay sertçe yutkundu, yüzünü yere eğdi. "Kusura bakma, dikkat ederim." dedi kısık bir ses tonuyla.
Yalan yok, kalbimde bir boşluk hissi olmuştu ama bunu bastırmaya çalıştım. "Teşekkür ederim, hayırlı işler." dedim kaçar gibi. Cevabını beklemeden hızla merdivenlerden ikişer ikişer çıktım, odaya girdim, kapıyı arkamdan kapattım ve yaslandım. Gözlerimi sımsıkı kapattım, derin derin nefes almaya başladım.
"Bunu yapmak zorundaydın Rojdan."
"Yanlış anlaşılmamalısın."
"Siz ayrılıcaksınız her şey bitecek ümitlenme."
Bu üç kelimeyi sesli sesli sanki kendimi telkin ediyormuşcasına söyledim. Yere doğru kaymaya başladım, dizlerim resmen tutmuyordu. Titrediğimi hissediyordum. Odanın içi sıcacık olmasına rağmen tenim üşüyordu. Kendime sımsıkı sarıldım.
Halbuki şimdi neden böyle oluyordu? Neden onunla bu şekilde konuştuğumu da anlamıyordum? Konu davranışları değildi belki de, belki de konu kendi korkaklığımdı..
****
Bütün günü perişan halde geçirdim. Odadan hiç çıkmamıştım, ders çalışmaya kafamı meşgul etmeye çalışıyordum ama nafile, hiçbir işe yaramamıştı.
En sonunda deftere bir şeyler yazarken tek gözyaşımla defteri ıslattım, artık daha fazla dayanamamıştım. Bütün gün mücadele etsem de her şey boşa gitmişti. Kalem elimden düştü, dizlerimi göğsüme kadar çektim, tavana baktım. Gözyaşları yanaklarımı ıslatmaya devam ediyordu.
"Allah'ım neden böyle oluyor?"
"Ben bu adama karşı bir şey hissetmiyorum."
"Neden böyle oluyor?"
"Neden?"
Hep bir neden aradım ama bulamadım ya da bulmaya korkmuştum. Öylece ağlamaya devam ettim, arada bir hıçkırıklar dudaklarımın arasında istemsizce dökülüyordu. Eski hayatımın özlemi şimdi Kutay'la olan durumum beni yormuştu, zihnim çorba kadar karışık, hislerim ikilemdeydi.
Kapı çaldı.
Kapının çalmasıyla beraber düşüncelerin kıyısında boğulmaktan kurtuldum. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim, kendimi toparlamak için derin bir nefes aldım. Ayağa kalktım ve kapıyı açtım. Karşımda Bekir vardı, ifadesi ciddi görünüyordu.
"Yenge, rahatsız ettim, kusura bakma. Doğum günü yemeğine götürecektim seni, hazır mısın?" diye sordu. Tamamen unutmuştum, aklımdan buhar olup gitmişti. Şimdi ise gidip gitmemek arasında kalmıştım. Sonuçta sabah Kutay'ı kırmıştım, gitsem yüzsüzlük olacağını düşündüm.
"Ben gelmeyeceğim." diye duyurdum. Bekir'in ciddi ifadesinde çatlaklık oluştu, yerine endişe gelmişti. "Abinin kesin emri var." dedi. Zar zor gülümsemeye çalıştım, sonuçta Bekir'in suçu yoktu emir kuluydu. "Ben o eve gelince durumu açıklarım, seni araya katmam Bekir, git hadi sen," dedim.
"Ama yenge-" sözünün devamını getiremeden onu susturdum. "Lütfen Bekir ısrar etme," diye rica ettim. Ses tonum düz değildi, bu cümleleri söylerken sesim titriyordu. Bekir'e gösterdiğim normal tavır çatlamaya başlamıştı, gerçek üzüntüm ortaya çıkıyordu.
Anlamış gibi geri çekildi. "Tamam yenge, kusura bakma, iyi akşamlar." dedi. Tek kelime etmeden kapıyı kapattım. Bacaklarım titriyordu, tökezleyerek yatağa yaklaştım ve kendimi yatağın üzerine attım. Bu sefer hıçkırıklara boğuldum.
Ağlamanın verdiği sakinlikle gözlerim karanlığa hapsoldu.
****
Gece yarısı kapının açılma sesiyle uyandım. Ağlamaktan kızarmış, şişmiş gözlerimi açtım. Karanlıktan etraf doğru düzgün gözükmüyordu. Etrafta gezen bir siluet vardı. "Kutay sen misin?" diye seslendim. Ses yok, sadece nefes sesi.
Benimle konuşmayınca artık dayanamadım, titreyen bacaklarımla koştum ona sarıldım ve gözyaşlarına boğuldum. "Nolur konuş benimle, özür dilerim ben, çok özür dilerim her şey için, özür dilerim." diye fısıltıdan bir yüksek sesle söyledim. Onu sımsıkı sarıyordum.
Ama bir terslik vardı, kokusu, dokunuşu, gövdesi aynı hissetmiyordu sanki başkasıydı.
Sarılmayı bıraktım. "Kutay?" dedim titrek bir sesle.
Korku bedenimi sardı. Ses yok, cevap yok, sadece nefes sesi vardı. Koşarak ışığı açtım, karşımda o vardı...
SİYAM KARAHAN.
Uzun boyu, heybeti ve elindeki silahıyla öylece karşımda duruyordu. Ben az önce kendi kocama değil, düşmanına sarılmıştım.
"Süüüüpppriizzz!" dedi alaycı bir tınıyla.
"AAAAAA!" çığlığı bastım. Siyam hemen öne atıldı, avucuyla ağzımı iyice kavradı beni susturdu. "Keseceksin o güzel sesini," diye tısladı. Alnıma silahı dayadı, olabildiğince sımsıkı bastırıyordu. "Seni koruyacak kimse yok, Kutay şu an nezarette, ailesi onun yanında, korumaları nöbet değiştirme saatinde." Her sözünde, her kelimesinde kanımın çekildiğini hissettim.
Kutay neden nezaretteydi? Aklımda ki soru buydu.
"Şimdi uslu bir kız olacaksın, alnından silahı, ağzından elimi çekeceğim, anlaşıldı mı?" diye sordu. Konuşamadığım için onaylayarak kafamı salladım. Siyam çarpık bir gülümseme ile alnımdan silahı çekti, ardından elini ağzımdan çekti. Ses çıkarmaya cesaret edemedim.
Siyam'ın o çarpık gülümsemesi, çarpık bir kahkahaya dönüştü ve yayılarak kanepeye oturdu. "Kutay seni üzüyor sanırım." dedi. Gerçekten merak ettiği şey bu muydu? Asla olamazdı.
Nefret dolu bakışlarımı ona çevirdim. "Bu seni ilgilendirmez!" dedim tükürürcesine. Siyam'ın yüzündeki o gülümseme soldu, bir hışınla kanepeden kalktı ve bana yaklaştı. Uzaklaşmaya çalıştım bir adım attım ama başaramadım, aramızda mesafe bırakmadan saçlarımı sertçe kavradı, beni kendine bastırdı. Hızlı nefesi dudaklarıma değiyordu.
"Benimle böyle konuşmaya cüret etme sakın." diye kısık sesle kükredi. Aniden saçlarımı serbest bıraktı, geriye doğru sendeledim ama bitmedi, kollarımı kavradı. Mücadele etmeye ona zayıf hamlelerle vuruyordum, onu itmeye çalışıyordum. "DUR!" diye sertçe bağırdı. Kollarımı tutuşuyla birlikte tek savurmasıyla beni kanepeye fırlattı.
Bacaklarımı hissetmiyordum, içimdeki korku alevi gittikçe büyüyordu. Bayılmamak için kendime hakim olmaya, kendimi telkin etmeye çalıştım.
Siyam ise benim aksime, üzerinde sessizlik vardı. Az önce hiçbir şey yapmamış gibi komidine yaklaştı, komidinin üzerinde duran su bardağını aldı. Temkinli
adımlarla kanepe de öylece yığılan bana yaklaştı, su bardağını gözlerimin tam önüne doğru uzattı. "Al, iç. Konuşacağız." diye emretti. Ses tonu tartışmaya yer bırakmamıştı, zaten istesem de tartışamazdım.
Ona dokunmamaya çalışarak bardağı elinden aldım, bir yudum zorla içtim. Sertçe yutkundum, gözyaşı ile lekelenmiş yüzümle ona baktım. Kanepeye oturdum. "Ne istiyorsun benden?" diye sordum, sesimi kızgın yapmamaya, onu kışkırtmamaya çalıştım.
Siyam, beklediği soru gelmiş gibi memnun bir şekilde gülümsedi. Aniden bardağı elimden aldı, parmaklarımız birbirine değmişti. İrkildim. "Beklenen soru." diye mırıldandı. Hiç utanmadan yanıma oturdu, korkuyla geriye doğru çekildim.
Geri çekildiğini gören Siyam'ın çarpık kahkahası odayı doldurdu, resmen kulak tırmalıyordu. "Kutay her zaman böyle kızlara bayılırdı." dedi, sanki biliyormuş gibi.
Donup kaldım, hiçbir tepki veremedim çünkü ikisinin geçmişini bilmiyordum. Sahi bu tuhaftı. Kutay'ın bir düşmanı vardı ama geçmişleri yoktu, bir kere bile bahsetmemişti.
Siyam parlayan gözleriyle bana baktı, dişleri sıkılmış, çenesi kasılmış. "Seninle derdim ne biliyor musun? Kutay'dan seni almak, onun canını yakmak."
“N-ne?” diyebildim kısık sesle, sanki duyduğuma inanmak istemiyordum. Gerçek olamazdı, rüya da olmak istiyordum.
Silahına düşünceli bir şekilde baktı. "Onun benden aldıkları," dedi. bana bakarak sözlerine devam etti, "Benim ondan alacaklarım." diye vurgulayarak söyledi.
"Benim ondan alacaklarım."
"Benim ondan alacaklarım."
"Benim ondan alacaklarım."
Bu söz zihnimde yankı yapmıştı, bir hastalık, bir baş ağrısı vermişti bana, çünkü bu durumun kendisi hastalıklıydı.
Gücümü topladım, ayağa kalktım, dimdik durdum. "Sen kimsin?! Ben seni istemiyorum! Defol git buradan!" diye bağırdım. Siyam'ı derin bir şekilde beni süzdü. "Defol dedim sana." diye uyardım. Siyam sakin kaldı, silahından mermileri çıkardı, avucunun içine koydu, elini yumruk yaptı, yere doğru çevirdi. Mermiler avucunun arasından yere döküldü.
"Konuşmak için gelmiştim.." dedi küstah bir tavırla. Ayağa kalktı, üzerime gölgesini düşürdü.
"Konuşmazsın benimle! Kutay bu dediklerini, yaptıklarını duyarsa senin adını bile bırakmaz!" diye yüksek sesle söyledim.
Dilini birkaç kez damağına vurdu. "Yanılıyorsun," dedi. Bir adım yaklaştı, bir adım geri çekildim. O adım attıkça ben bir adım çekilmeye başladım. "O sevdiklerini koruyamayan beceriksiz korkağın teki." diye ekledi.
"Hayır, beni korur!” dedim çünkü buna inanıyordum, bana söz vermişti, sözünden dönmezdi.
"Korur." diye tekrar etti. Dudaklarını üste doğru kıvırdı. Aramızda bitmeyen adımlar sonunda bitmişti. Sırtım duvara yaslandı. Hayır, olamaz, olamaz! Bu gerçek olamazdı. Kaçış yolum engellenmişti. İki elini duvara koydu, olduğum yere beni hapsetti. "O seni hiçbir zaman korumadı, korusaydı vurulmazdın." diye inkar etti.
Bakışlarımı ondan kaçırdım. Bedenim o kadar çok titriyordu ki kendini korumaya almış, donmuştu. "Nerden bilebilirdi beni vuracağını?" diye savundum. Siyam tatsızca kıkırdadı, "Bilmeliydi, elindeki bu güzel hazineyi korumalıydı, başaramadı." diye fısıldadı.
Bakışlarımı onun yüzüne çevirdim. Bana bir tuhaflıkla, anlamlandıramadığım bir yoğunlukla bakıyordu. Yüzümün her zerresini inceliyordu. O an kendimden tiksindiğimi hissettim. "Ben sana yar olmam, boşuna uğraşma. Ben Kutay'ı tanıdım, onu bilirim, o benim kocam." diye kendimden emin konuştum.
Siyam öfkeyle dişlerini sıktı, boğazımı eliyle kavradı ve nefesimi kesecek kadar sıktı. Bileğini tüm gücümle kavradım ve elini çekmeye çalıştım. "Bırak beni! Beni bırak!" diye fısıltıdan daha yüksek bir sesle konuştum. Siyam durmadı, boğazımı daha sıkı sıktı. Yüzüm kızarmaya başlamıştı. "Gerçeği sana anlatmamışlar ama ben anlatacağım." diye hırsla tısladı.
Bu kadar saklanan gerçek neydi? Kutay'a ne olmuştu? Bana ne olacaktı? Her şey bir muammaya kalmıştı..
Sellaam çiçeklerimm🩷🌸
Yeni bölümü nasıl buldunuz? Yorumlarda buluşalım, her yorumunuz beni mutlu ediyor♡
Alıntılar attığım Whatsapp kanal linkim - https://whatsapp.com/channel/0029Vb7iBkmLNSa9EkOF9F36
Eğer link burdan açılmıyorsa yorumlara yazarım.
TikTok hesabım - mioyzaa
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 23.19k Okunma |
1.53k Oy |
0 Takip |
22 Bölümlü Kitap |