
“Belki ilk görüşte aşkı bulamazsın ama ilk görüşte huzuru bulursan işte o anı unutamazsın.”
Gökyüzünün pembe tonuna hayranlıkla bakarken yanımda duran babamı fark ettim.
“Kızım bundan sonra ömrün boyunca bu otelde çalışacaksın!”
Hayretle gözlerim büyürken valizimi önüme bıraktı. İtiraz etmek için dudaklarımı aralarken etrafta pembe dumanlar ortaya çıktı. Babamı göremiyordum , bir kez daha mı otel önünde tek başıma kalmıştım?
Cebimdeki telefon korku filmlerindeki gibi ısrarla çalarken ellerim benden izinsiz telefonu açtı. Annemin sesi kulaklarıma ulaşırken gergin bir fon müziği yankılanıyordu.
“Kızım seni o otelden almamaya karar verdik, eve dönemezsin!”
Telefon kapanırken pembe dumanlar arasında beliren Salih Bey kötücül kahkahalar atmaya başladı. Bu pembe dumanda neyin nesiydi böyle?
“Bundan sonra benim kölem olacaksın!”
Çığlık atmak isteyerek ağzımı açtım. Ses çıkmıyordu , bağıramıyordum. Salih Bey kaybolurken pembe dumanların arasında kalp şeklinde baloncuklar çıkmaya başladı.
Kendimi bir çizgi film ve korku filminin arasında bir yerde sıkışmış gibi hissetmeye başlamıştım. Otele doğru bir kaç adım attığım da dumanlar arasında otelin ismi parlayarak öne çıktı.
Güneş Rüzgarı
Otelin kapısı açılırken kahve dalgalı saçlar yaz rüzgarıyla sallandı.
Ela gözler güneşte ışıldarken yüzünde şımarık mı yoksa sevimli mi olduğuna karar veremediğim o gülüş vardı. İlk defa gördüğümde olduğu gibi ruhumda anlamsız bir huzur belirirken çığlık atma isteğim kaybolmuştu. Yavaşça yanıma yaklaştı ve yaklaştı...
Heyecanla çarpan kalbime karşı dudaklarından dökülen sözcüklerle donup kaldım.
“Grev mi yapıyorsun ‘Kaçık?’ “
Büyü bozuldu , etraftaki kalpler kayboldu...
Panikle gözlerimi açarken rüya daha doğrusu kabus gördüğünü anlayarak derin bir nefes aldım. Bu da neydi? Nasıl bir hayal gücüm vardı böyle?
Gözlerimi ovuştururken kalbim hâlâ hızlı çarpıyordu. Komidindeki telefonuma uzanırken kurduğum alarmın çalmasına daha bir saat olduğunu fark ettim. Yatağın içinde dönüp dursamda tekrar uyuyamayacağımı anlayarak kalkıp yüzümü yıkadım. Biraz olsun kendime geldiğimde rüyanın etkisinden kurtulmuş sayılırdım.
Koltuğa oturduğumda ne yapacağımı bilmiyordum. Bu otelde resmen tutsaktım ve ailem aradığım zaman telefonlarımı açmıyordu.
Eve dönecek param yoktu ve arkadaşlarıma ailemin zoruyla bir otelde çalıştığımı söylemek gurur kırıcıydı. Esra ve Beren’e dün yalan söylemiş olmak vicdanımı sızlatsa da bu saçmalığın yakında sonlanacağını söyleyerek kendimi rahatlatmaya çalışıyordum.
Bunları düşünmeyi bırakmak isteyerek bir şeyler izlemeye ve kendimi oyalamaya karar verirken kumandayı elime aldım.
Televizyonu açmamla önüme çıkan diziyi yok sayıp bir sonraki kanala geçtim. Esas oğlan ve esas kızın bakışma sahnesine geldiğimde oflarken bu sahneleri neden bu kadar uzun çektiklerine anlam veremiyordum.
Utanmasalar bir saat boyunca bakışmaya devam etmelerini bize izletecekler diye içimden geçirirken ofladım.
Neden sinirlendiğime anlam veremezken bir kanal daha atladım. Bir yaz dizisine daha denk gelmemle sonunda pes edip sesi açtım. Ekrandaki kızın telefonda konuşmasını izlerken uykulu gözlerimi ovuşturdum.
Yaz dizilerini içten içe sevdiğimi kabul etmek istemesemde çift sahnelerini izlerken kendimi kaybediyordum. Bu dizilerden nefret etmiyordum ama bizi mükemmel bir hayata imrendirip ardından da yazın bitişiyle final olmalarına tahammül edemiyordum.
Ayrıca yazın yaşanan her şeye klişe diyen kitle de sinirlerimle oynuyordu ve senaristler ne yazık ki bu teoriyi reddedebileceğimiz bir diziyi hiç yazmamıştı.
Zengin patron ve fakir sekreteri hiç şaşmayan kurgulardan biriydi. Her yaz bir benzeri çıkardı. Esas kızın düşmanı sarışın kibirli bir kız olurdu. Denk geldiklerimin çoğunda kötü karakter sarışın oluyordu. Senaristler sarışınları sevmiyor muydu?
Dur bir dakika, bende sarışındım! Bir yaz dizisinde yaşasaydım ben kötü karakter mi olurdum?
Bir kaç dakika bunu düşündükten sonra bu fikri reddettim ve bu teorimi zihnimden sildim.
Ekrandaki çifte kendimce yorum yapmaya devam ederken uykulu gözlerimi açık tutmaya çalışıyordum.
Televizyonda yaşanan sahneye gülerken kapı çaldı. Koltuktan kalkarken sıcaktan bunalmış bir şekilde elimle kendimi yelpazeleyerek kapıyı açtım.
Ela gözlerle bana bakan şımarık çocuğa bakarken kalbimin yine o tuhaf hisle dolduğunu anladım. O an zihnimde bir ses yankılandı.
Yaz aşkları gerçekten var mıydı? Tek mevsimlik bir “aşk”ın gerçek bir aşk olduğuna kim inanırdı?
Rüyamın ve izlediğim dizinin etkisinde kalmış olmalıydım , kesinlikle saçmalıyordum. Aslında rüyamı senaristlere satsam üç sezonluk bir dizi ortaya çıkabilirdi.
Ben bunları düşünürken Rüzgar’ın bana baktığını fark ettim. O an diziye daldığım için alarmı kapatıp izlemeye devam ettiğimi hatırladım. Neşeyle gülümserken açık tekevizyona bir bakış attı.
“Günaydın, Ketçaplı Güneş. Uyandın mı diye kontrole gelmiştim ama belliki dizi izliyormuşsun.”
Dağılmış saçlarımı düzeltmeye çalışırken endişeyle başımı salladım.
“Nasıl oldu bilmiyorum. Sorumsuz biri değilim ama bir anda diziye dalıverdim.”
Paniklediğimi fark ettiğinde yine o anlam veremediğim ama içimde huzura sebep olan bir gülümseme bahşetti.
“Sakin ol. Daha ilk günün, en azından erken kalkma da fena değilsin. Bir dahaki sefere diziye dalma yeter. Ben kafeteryaya iniyorum. Merve’yle on beş dakikalığına seni idare ederiz , hızlı ol.”
Aldığım talimatla hızla başımı sallarken kapıyı yüzüne kapadım. Bunu yapmayı bırakmam gerekliydi ama bu çocuğun yanında gereksizce panikliyor yada heyecanlanıyordum. Kendimi banyoya atarken karmakarışık olmuş saçlarımı tarayıp üzerime rahat bir şeyler giydim.
Kafeteryanın kapısından hızla girerken
Tanıdık bir yüz görmemle rahatladım.
“Günaydın Güneş.”
Merve’ye tebessüm ederken yanına gittiğimde içecek makinesini doldururken servis tabaklarının bir kısmının mutfakta olduğunu söyleyerek beni mutfağa gönderdi. İçeriye girdiğimde ufak çaplı bir kargaşanın içinde olduğumu fark ettim.
Kahvaltı için hazırlıklarla uğraşan aşçıları rahatsız etmek istemesem de servis tabaklarını göremediğim için birine sormam gerektiğine karar verdim. Tahminen kırklarının sonunda olan benim boyumda olan kadına gülümsedim.
“Ben servis tabakları için gelmiştim ama bulamadım. Yardım edebilir misiniz?”
Kadının yüzünde içten bir tebessüm oluşurken ela gözleri gözlerimle buluştu.
Eliyle mutfağın köşesindeki büyük masayı işaret ettiğinde servis tabaklarına doğru ilerledim. Bu sırada kadının sesi mutfakta duyuldu.
“Yeni çalışan sen misin?”
Şaşkınlıkla kadına baktığımda yüzündeki gülümseme yerini koruyordu. Otelin bu kadar kalabalık bir çalışan grubu olduğu düşünülürse benim “yeni çalışan” olduğumu fark etmesi ilginç gelmişti. Yavaşça başımı salladığımda tebessümü büyüdü.
“Hoşgeldin otelimizin Güneş’i.”
Yanaklarım yanarken sevimli kadına istemsiz bir şekilde gülümsedim. İsmimi nereden biliyordu bilmiyordum ama bu otele geldiğimden beri bir şeyleri sorgulamayı bırakmaya ve böylece akıl sağlığımı korumaya karar vermiştim.
Elimdeki tabakaları dikkatle taşırken muftaktan çıktım. Bu sırada otel sakinlerinin kahvaltı için kafeteryaya gelmeye başladığını anladım. Tabakları Merve’nin işaret ettiği yere bırakırken Can yanımıza geldi.
Merve gelenler için sıcak sıcak pişirdiği krepleri uzattıkları tabaklarına koyarken Can’a bir bakış attı.
“Günaydın Soslu Can.”
Can bozulmuş bir şekilde başını eğdi.
“Bu konuda dalga geçmeye devam edeceksin değil mi?”
Cevap olarak Merve’nin güldüğünü duyarken Can’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Doğrusu ikisiyle dün tanıştığımdan beri birbirlerine çok yakıştırıyordum.
İçecek makinelerinden birine uzanmaya çalışan küçük bir çocuğa yardım ederken Rüzgar’ı kafeteryanın kapısında bir kızla konuşurken gördüm. Küçük kıza meyve suyu dolu bardağı uzatırken engel olamadığım bir şekilde Rüzgar’ın konuştuğu kızı inceledim.
Yüzünü net görmesem de benden biraz daha kısa , kahve saçlı ve yan profili oldukça hoş gözüken bir kız olduğuna karar verdim. Kızın hoş olduğuna karar vermek neden beni üzmüştü?
Saçmalamayı bırakıp Can ve bir kaç çalışanın da yaptığı gibi masalar arasında dolaşmaya ve bir ihtiyaç olup olmadığına bakmaya başladım. Şimdilik bir şeye ihtiyaç olmadığını anlarken Merve’nin yanına döndüm.
Merve yeni gelen turistlerin tabaklarına da krep koyarken tezgaha hafiçe yaşlandım. Gözlerim ısrarla kafeteryanın kapısında konuşan Rüzgar ve kıza bakmak istese de direniyordum. Merve tavadaki krepi çevirirken bana doğru yan bir bakış attı.
“Güneş sanki durgunlaştın iyi misin?”
Elim sarı saçlarıma giderken gözlerimi kaçırdım.
“Kapının önündeki kahve saçlı kız kim biliyor musun?”
Merve kapıya doğru bir bakış attıktan sonra yüzünde bilmiş bir gülücük oluştu.
“Hani şu Rüzgarla konuşan kızı mı soruyorsun?”
Utançla başımı başka yöne çevirirken Merve son krepi de tabağa koydu. Yanımdan geçerken sorumu cevaplamayı ihmal etmedi.
“İsmi Asu. Buradaki çalışanlardan biri değil.”
Merve yanımdan uzaklaşırken yüzünde oluşan tebessüme anlam veremezken tereddütle kafeteryanın kapısına son bir bakış attım. İlk defa böyle bir duygu hissediyordum , içimi hüzün doldurmuş gibiydi. Oysaki buna hakkım bile yoktu.
Daha dün tanıştığım bir insandan etkilenmiş olamazdım, olmamalıydım. Üstelik bir sevgilisi varsa bir daha ela gözlerinin hoş olduğunu aklımdan bile geçirmemem gerekirdi.
Neler düşünüyordum böyle?
Kahvaltılarını bitiren aileler masalardan kalkarken Can’a masaları temizlemesin de yardım ediyor , bir yandan da kapıya bakıyordum. Rüzgar da kahve saçlı güzel kız da artık orada yoktu. İsteksiz bir şekilde masaları toplamaya devam ederken daha şimdiden otelde çalışmaya tahammülüm kalmamış gibi hissediyordum.
Sonunda her yeri toparladığımız da biz de çalışanlarla kahvaltı yapabilmiştik. Arada bakışlarım çaprazımda oturan Rüzgar’a kaysa da buna engel olmaya çalışıyordum. Çok kısa süren bir kahvaltı olmuştu Salih Bey çalışanlarının işlerinin başına dönmesini istiyordu.
Rüzgar bana doğru bir bakış attığında gözlerimi kaçırdım.
“Bu gün içecek servisinden biz sorumluyuz.”
Arkamda duran ve telefonuna bakan Merve’ye ufak bir bakış atıp tereddütle Rüzgar’a döndüm.
“Biz mi?”
Hafifçe gözleri kısıldı.
“Neden bu kadar şaşırdın ki? Dün senin listen olacağımı söylemiştim.”
Yüzünde oluşan tebessüme karşı engel olamadığım şekilde gülümsedim. Telefonundaki saate ufak bir bakış atarken düşünceliydi.
“Saat 12.30 ama içecek servisinden şuan başka çalışanlar sorumlu. Biz saat 1’de devralıcaz.”
Başımı hafifçe sallarken aklına gelen fikirle tebessüm etti.
“Yarım saatimiz olduğuna göre hadi beni takip et.”
Şaşkınlıkla baktığımda eliyle saçlarını düzeltiyordu. Ela gözler güneşin altında ışıldarken Merve’ye ufak bir bakış attım. Telefonla konuşmayı bırakıp bize döndü.
“İyi eğlenceler.”
Merve’ye el sallarken Rüzgar’ın peşinden otelin bahçesinde yürümeye başladım. Otelin arkasındaki oldukça büyük olan havuzun önüne geldiğimizde anlam veremeyecek Rüzgar’a baktım.
“Havuza mı giricez?”
Gülümserken hayır anlamında başını salladı.
“Doğrusu bu sıcakta havuza girmek iyi olabilirdi ama seni buraya bu yüzden getirmedim.”
Başıyla işaret ettiği yere bakarken şezlongun üzerinde oturan Can’ı ve elindeki gitarı gördüm. Can gitar çalarken şarkı söylüyor , etrafına toplanan bir kaç turist de ilgiyle onu dinliyordu.
Sesinin bu kadar güzel olduğunu tahmin etmezken Can’ın böyle güzel şarkı söylemesine şaşırmıştım. Rüzgar’da benimle birlikte dinlerken ayağıyla ritme eşlik ediyordu.
“Dün gitar çalmanın havalı olduğunu söyleyince hoşuna gidebileceğini düşündüm. Can neredeyse her boş vaktinde havuz kenarında prova yapıyor.”
Tebessüm ederken başımı salladım.
“Teşekkür ederim.”
Utanmış gibi bakışlarını kaçırdı.
“Ne demek”
Hızlıca yanımdan geçip Can’ın yanına gittiğinde bende onlara yaklaştım.
“Can gerçekten çok iyi çalıp söylüyorsun, tebrik ederim.”
Can , Rüzgar ve beni karşısında gördüğüne şaşırırken Rüzgar’a azarlayan bir bakış attı.
“Rüzgar neden prova yerimi ifşa ediyorsun?”
Rüzgar gülmemek için kendini tutarken dağılan turist topluluğuna göz attı.
“Bütün turistler seni dinlerken sorun yok ama ben Güneş’i getirince ifşa mı oluyorsun?”
Can elindeki gitarı şezlonga bırakırken turistlerin gittiğinden emin olmak ister gibiydi.
“Hepsi bir kaç haftalığına gelen turistler onları hayatımda bir daha göreceğimi sanmıyorum.
Terlediğim için saçlarımı sol omzuma atarken Can’a baktım.
“Utanmana gerek yok , çok güzel söylüyorsun. Ayrıca bende bir kaç haftalık turist sayılırım, tek farkım burada çalışacak olmam.”
Rüzgar başını bana çevirdi.
“Bir kaç hafta mı?”
Aslında emin değildim , bilmiyordum. Burada ne kadar kalmak zorunda olduğum bana söylenmemişti, tek bildiğim iki haftalık bir tatil olduğunu söyleyip beni burada terk etmeleriydi. Rüzgardan bakışlarımı kaçırırken Can bize döndü.
“Madem öyle istek parçan varsa çalabilirim.”
Bir kaç dakika düşündükten sonra aklımdan geçen şarkıyı söyledim. Genelde Türkçe Pop dinlesem de aklıma gelen şarkı slowdu.
Can notalarını bildiğini söylese de telefonundan girip ufak bir göz attı , ardından şezlonga oturup çalmaya başladı.
Aşk seni bulabilir de
Uzakta durabilir de
Samimi oluyor derken
Mesafe koyabilir de
Bu böyle vurabilir de
İlgisiz durabilir de
Onu sana katıyor derken
Tuzaklar kurabilir de
Bu böyle...
Rüzgar’ın ela gözlerinin yüzümde gezindiğini hissederken Can’ın gitar çalışını dikkatle izleyerek bakışlarımı gitardan ayırmadım. Şarkı son bulurken Can’ı alkışlamaya başladık.
“Gerçekten baya iyi çalıyorsun. Umarım istediğin yere ulaşırsın.”
Can utangaçça başını gitarına çevirirken tebessüm etti. Bu sırada Rüzgar daha fazla konuşmama izin vermedi.
“Artık görev yerimize gitmemiz gerek Can sende artık provayı bırak yoksa Salih Bey yine görevlerimizi aksattığımızı iddia ederek başımızın etini yer.”
Can , Rüzgar’ın dediklerine hak verirken gitarını çantasına yerleştirdi ve otele doğru ilerledi. Rüzgar’a döndüğümde beni beklemeden ilerlemeye başladığını fark ettim. Yanına giderken kalbim hızlı atıyor ve engel olamadığım şekilde heyecanlanıyordum. İçecek barının arkasına geçerken merakla sordum.
“Burada herkesin belirli bir görevi var mı yoksa her gün farklı bir yerde görev mı alıyorsunuz?”
Daha önce hiç bir otelde çalışmamıştım ve istemsizce merak etmeye başlamıştım.
“Aslında ben burada garsonluk yapıyorum ve gün içinde başka ufak tefek işlere yardım ediyorum ama barla ilgilenen iki arkadaş izin kullandılar.”
Başımı salladığımda tezgahın ardındaki taburelerden birine oturdu.
“Hiç istemesem de barla ilgilenmem için Salih Bey çok ısrar edince başka çarem kalmadı.”
Yanındaki taburelerden birini de kendime çekip otururken devam etti.
“Neyse en azından sen varsın.”
Yanaklarım yanarken şaşkınlıkla ela gözlerine baktım. Söylediği cümleye karşı paniklediğini hissederken eliyle alnına düşen bir saç tutamını düzeltti.
“Yani uğraşacak biri olması güzel Ketçaplı Güneş.”
“Ketçaplı Güneş”e vurgu yaparken istemsiz bir şekilde güldüm. Bar’ın havuzla arasında az bir mesefe vardı ve havuza girenleri rahatça görebiliyorduk.
Gelen bir kaç çocuğa istedikleri meyve sularından verirken sıcaktan terlemiş bir şekilde sarı saçlarımı arkama attım. Bu sıcakta toka takmamak yaptığım en büyük hata olsa gerekti.
Sıcaktan bunaldığımı fark eden Rüzgar elindeki iki farklı meyve suyu sülahisini gösterdi.
“Hangisinden içmek istersin?”
Vişne ve elma suyuna sırasıyla bakarken kararsız bir şekilde düşünmeye başladım. Vişne suyu çok severdim ama elma suyu da şuan oldukça güzel gözüküyordu. Rüzgar tezgaha bıraktığı bardaklara bakarken benden gelecek cevabı bekliyordu. Yüzünde oluşan gülümsemeyle bana baktı.
“Kararsız kalp , yine kararsız mı kaldın?”
Söylediği cümleye karşı göğsümde bir sıcaklık oluşuverdi. Kararsız kalp demesi neden beni böylesine etkiliyordu ki?
“Bana bir daha böyle hitap etme.”
Tek kaşını havaya kaldırdı.
“Neden Kararsız Kalp?”
Bir kez daha vurguladığın da yanaklarım yanmaya başladı. Sorusuna cevap vermeyerek konuyu değiştirmek istedim.
“Her neyse ben vişne suyu istiyorum.”
Elindeki kırmızı sıvıyla dolu sülahiyi havaya kaldırdı.
“Emin misin?”
Tereddütle bakışlarım elma suyuna kayarken çığlık atmak istiyordum. Karar vermek neden bu kadar zordu?
Çaresiz bakışlarıma karşı kahkaha attığında Rüzgar’ın elinden sülahileri almak için uzandım. Almama engel olurken geriye doğru bir adım attı.
“Böyle devam edersen içemiycez. Hadi gözlerini kapa.”
Kaşlarım çatıldı.
“Nedenmiş?”
Eğlendiği her halinden belli olurken bardakların birini elma diğerini ise vişne suyuyla doldurdu.
“Bu bardakları senin önüne bırakıcam ve sen gözlerin kapalı bir şekilde birini seçeceksin. Böylece artık gönlün rahat bir şekilde kararsız kalmadan meyve suyunu içebileceksin.”
Yüzümü buruşturuken bu konuda ciddi olduğunu ve gözlerimi kapatmamı beklediğini hissettim. Göz kapaklarım yavaşça kapanırken kollarından birinin önümden geçtiğini ve bardakların tezgahla buluştuğunu duydum. Başını çok yakınımda hissederken sonunda kolunu çekmesiyle rahat bir nefes aldım.
“Seç birini Kararsız Kalp.”
Önümdeki iki bardaktan elime ilk geleni kaldırıp gözlerimi açtım. Elime aldığım vişne suyunu tutarken gülümsedim.
“Bak Rüzgar , karar verebiliyormuşum.”
Dudağının bir kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Tabi , hemen karar verdin Güneş.”
Hafifçe gözlerim kısılırken tezgahta kalan Elma suyunu aldığında hızla elinden alıp vişne suyunu eline tutuşturmamla kaçmaya başladım. Bana neler oluyordu böyle? Resmen Rüzgar’ın yanında çocuklaşıyordum.
Beni kovalayan Rüzgardan kaçarken elimdeki meyve suyunu dökmemek için çaba harcıyordum.
Peşimden gelmeyi bırakmıyordu ve havuzdan çıkan insanlar yerleri hep ıslatmıştı. Ayağımın kaymasıyla popomun üzerine düştüğümde turist kalabalığın da bana bakan olup olmadığını kontrol ettim.
Eğlenerek sohbet eden insanların umrunda olmadığımı fark ederken çok rezil olmadığımı ummak istiyordum. Elimdeki meyve suyunun alınmasıyla bakışlarım yanımda dikilmiş bana bakan Rüzgar’a yöneldi.
Sızlayan kalçamı ovalarken Rüzgar bardağı yakındaki bir masaya bıraktı ve elini bana doğru uzattı.
Güneşin vurduğu ela gözlerine bakarken yutkundum , sanki bir dizi sahnesindeydim ve esas oğlanla şuan saatlerce bakışabilirdim. Üstelik sabah bu uzun bakışma sahnelerinden şikayetçi olan ben şuan sadece bu anın donmasını diliyordum.
Rüzgar’ın yüzünde içten bir tebessüm oluştu.
“Ben seninle ne yapacağım Kararsız Kalp?”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 621 Okunma |
270 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |