
Şirketin dışındaki bir çıkıntıya oturmuş kendi içine gömülmüşken ben çıkmıştım dışarıya. Beni görmesiyle ayaklanıp benim duygu durumumu süzdükten sonra istediğini bulmanın verdiği çeviklikle o alaycı ifadeye büründü.
"Ne o, sevgilinle aran mı bozuldu? Hem de benim yüzümden."
Elimi yumruk yaptığımda gülüşü genişlemişti. Onun bu tavrı beni daha da öfkelendirirken yumruğumu daha çok sıkmıştım ki parmak boğumlarım beyazlamıştı. Ama istediğinin bu olduğuna karar verip parmaklarımı serbest bırakırken güçlü bir nefes verdim ve ters bakışlar atarak kaskımı başıma geçirdim. Kara mücevherime atlarken odağım Doğan'dan otoparktaki boşluğa kaydı.
Ama Can'ın Allı Turnası'nın o parlak kırmızısı buralarda değildi. Gözüm onu en son gördüğüm yerde takılı kalmışken silkelenip kendime geldim.
Mevlana Bulvarı'na gidene kadar hız yapamasam da oraya çıktıktan sonra tüm hıncımı çıkarırcasına gaz koluna yüklendim. Hız ibresi yüz yetmiş, yüz seksenlere gelmişken her yerden deli korna sesleri geliyordu ama ses daha çıkarken ben metrelerce uzakta savruluyordum. Arabaların arasında makas atarken bir kabusu yaşıyor gibiydim. Motor, hareketlerime ayak uydurmakta zorlanıyor hatta yavaş geliyordu. Bedenim yüz seksenlerde, yüreğim bin iki yüzlerdeydi.
Gölbaşı tabelasını görmemle virajı alacağım için yavaşlamak zorunda kaldım. Tüm büyüleyici güzelliğiyle beni selamlayan Mogan gölü bile sakinleştirmeye yetmiyordu.
Tepeden inerken içimde yükselen volkanı püskürtür gibi bağırdım ama ses kaskın içinde dolandığı için kulaklarımı patlatmıştı.
Evime her yaklaştığımda hızı biraz daha azaltmıştım ama içimde köpüren denizleri durduramıyordum. Tsunami gibi vuruyordu kıyıya. Güven veren dalgakıranlar bile yeterli gelmiyordu. Köprünün ayakları dalgaların gücüyle korozyona uğramış, işlevini göremeyecek kadar yıkılmaya mahkumdu.
Motordan tek hamleyle inip evime adeta depar attım. O sığınak gibi yuvama ihtiyacım vardı. Merdivenleri ikişer çıkarak katıma vardığımda beni karşılayan Can'ın kapısı oldu. Önünde ayakkabı olmadığı için evde olmadığını anladım. Evde olsa bile şu an konuşmamak daha iyi olacaktı.
Hızlı ve sert hareketlerle eve girdikten sonra kaskı yerine koymak yerine yere fırlattım. Tüm hıncımı taşıyan kaskım çatlaklarına rağmen iyiydi ama ben paramparçaydım. Ceketimi de tek hamleyle çıkarıp portmantoya fırlattım. Hıçkırarak dizlerimin üstüne çöktükten sonra kendime gelemedim. Statiği bozulmuş bir bina gibi yalpaladım. Kimsenin duymasından rahatsız olmayacak haldeydim. Sarsılırken her şeye ağladım. Anneme, annem sandığım teyzeme, bana ait olamayan babalarıma da ağladım. En çok Can'a, o güzel ihtimali elimle itmeme ağladım. Onu incittiğim için ağladım. Onsuz yapamadığım ve buna rağmen ona sarılamadığım için defalarca ağladım.
Sarsılmam biraz olsun dinince banyoya yürüdüm. Aynadaki yansımama baktığımda ağlamaktan şişmiş gözlerim ve kızarmış burnumu es geçerek göz bebeklerime odaklandım. Gözlerimin içinde can çekişen Can'ı gördüm. Bakışları yerde, dudakları bükülmüştü. Odağım göz bebeklerimden ayrıldığında onun bana verdiği güven duygusunun yavaşça üstümden buharlaşıp gittiğini hissettim.
Elimi örgülerimden birine götürüp tokamı çıkardım ve lavabonun üstüne koydum. Perişan halimi izlerken yavaş ve sakin hareketlerle örgüleri çözmeye başladım. O kadar kibar hareketler yapıyordum ki örgünün burgusu olduğu yerde kalıyordu.
Tüm örgüleri açtığımda saçlarım hoş bir kıvırcıktı. Gözlerimi saçlarımın her bir telinde gezdirdim. Belki beyazlamış değillerdi ama yaşanmışlıklar ya da yaşanamamışlıklar yüzünden ağırlaşmışlardı.
Ardından boş bakışlarımı aynadan çekip kabaca bir tokayla saçlarımı en tepeden bağladım ve üstümü çıkarmak üzere odama gittim.
Sabah nizami şekilde düzelttiğim yatağa acı bakışlar atıp tek çırpıda oturmak suretiyle pürüzsüzlüğünü mahvettim. Ellerimle yüzümü kapayıp sırtımdaki yüklerle beraber bacaklarıma yaslandım. Biraz da böyle kalıp beynimin içindeki savaşı dinledikten sonra odama göz gezdirdim.
Can'ın ben hastayken gelip bana baktığı gece geldi aklıma. Burnumla olmayan portakal kokusunu içime çektim. Sanki az önce göz pınarlarımı kurutmamış gibi tekrar barajın kapaklarını açtım. Tekrar ağladığım için başımı geriye doğru kaldırıp ofladım. Yatak başlığının olduğu duvara buruk bir bakış atıp orada dinlediğim ve dinlendiğim anları hatırladım. Geriye doğru sürünerek başımı duvara yasladım.
Can'ın söylediği şarkıları hatırlamaya çalıştım. Onun zarif ellerinin gitar tellerinde titreyişini gözümün önüne getirdim.
"Anlamam nedenini, üzmüşler bebeğimi..." diye mırıldandım, gözümdeki yaşlara eşlik ederek. Titreyen sesimle oluşan melodi Can'ın pürüzsüz sesinden çok uzaktaydı. Dilimden dökülenler şarkı sözlerinden çok geçmişin puslu hatıralarından süzülen özlemdi.
Daha da devam edemeden tekrar hıçkırmaya başladım. "Keşke başka şartlar altında tanışsaydık..." dedim boşluğa karşı.
"Ben de yürek yok, sevilecek bir yürek," diye haykırdım. "O kadar çok mezar var ki kalbimde seni de oraya gömmek istemiyorum."
Göz kapaklarım ağırlaşırken başım da düşmeye başladı. Yerimde hafifçe kaydıktan sonra her şey karardı.
Başımın zonklamasıyla yavaşça gözlerimi araladığımda günün aydınlanmaya başladığını gördüm. Üstüm açık uyuduğum için her yerim tutulmuştu. Başımı tutarak yerimden doğrulduğumda başımın zonklaması daha da arttı. Zamanın hangi diliminde olduğumdan emin olmak için gözlerimi yavaşça saate diktiğimde altıyı çeyrek geçe olduğunu gördüm. Kalkmam gerekenden bir saat erken uyanmıştım. Başımı duvara dayayıp bir ses duyma umuduyla dinledim ama hiç tıkırtı yoktu. Can'ın uyuduğunu düşünerek baş ağrıma aldırmadan cama koştum ama arabayı da otoparkta göremedim. Başıma inen darbelere daha fazla dayanamayıp mutfağa gittim ve aç olduğuma aldırmadan bir tane ağrı kesici içtim.
Ardından bir haber bulabilme umuduyla ceketimin cebinden telefonumu aldım. Yandaki açma tuşuna bastığımda bomboş, bildirimsiz bir ekran karşıladı beni. Hayal kırıklığıyla iç çekerek başımı kaldırdığımda tüm evin başımdan aşağıya geçtiğini hissettim. Sanki çatlamış kolonlar binayı taşıyamıyordu.
Bu sessizlik hiç Can'a göre değildi. Belli ki bir deliğe girmişti ve benim onu çıkarmam gerekecekti. Benim Brütalist zırhım onun renklerini yerle bir mi etmişti?
Mutfakta alelacele karnımı doyurduktan sonra üstüme kabaca çekidüzen verip evden ayrıldım. Açılmadığını bilmeme rağmen iş yerime vardığımda tahmin ettiğim gibi kimseyi bulamadım. Kapıyı açacak birini bulma umuduyla sağa sola baktım ama hiçbir şey bulamadım. Kapıyı bir umut kırıntısıyla ileri geri salladım ama çıplak bir binanın yası çöktü üstüme.
Sıkıntıyla iç geçirdikten sonra bulduğum bir yükseltiye oturup saatin dolmasını beklerken her duyduğum kıpırtıya dikkat kesildim. Her hareketin sahibine baktım. Üşüdüğüm için titrerken kendime sımsıkı sarıldım. Yalnızlığımdan üşüyen benliğime sarıldım.
Nihayet o bir saat bittiğinde güvenlik görevlisi gelip binayı açtı. Sabırsız bir titremeyle onu bekledikten sonra hızlı adımlarla yukarıya çıktım ve hevesle Can'ın odasını pat diye açtım. Tek bulduğum cıvıltısı eksik, sessiz bir odaydı. Odaya girdiğimde tekstil dokuların sıcaklığı gitmiş, geriye sadece soğuk metal ayaklı masalar ve cansız beton duvarlar kalmıştı. Bir mekanı ısıtanın içindeki mobilyalar değil, içinde soluk alan insanlar olduğunu o 'akustiği bozulmuş' sessizlikte anladım.
"Nerede bu adam?" diye hayıflanırken Serap'ın odasının bulunduğu koridor dikkatimi çekti.
"Can, bir yanlış yapmamışsındır inşallah." diye fısıldadım. Aklıma düşen düşünce çok korkunçtu. Ya başka kadınlar ona erkek gibi hissettirmeye kalktıysa, ya bu boşlukla o rüzgara kapıldıysa?
Can yapar mıydı? Erkekti ama her erkek yapar mıydı? Bana herkesin önünde ilanı aşk edip akşamına birileriyle gününü gün eder miydi?
İçimde ona duyduğum güven ile yapmayacağını düşünürken ayaklarım dermansız kalmış gibi sendeliyordum. Odama girdiğimde kırılan porselenden de eser yoktu. Proje dosyaları masamda bıraktığım gibi dururken tablet de aynı yerdeydi. Odayı saran deterjan kokusu tüm yaşanmışlıkları silmeye yemin etmiş gibiydi. Bir yandan da her boşluğun dolabileceği, hayatın her şeye rağmen aktığı gerçeğini kulağıma ağır ağır fısıldadı.
Tableti elime alıp sandalyeye çöktüm. Yandan tuşuna basıp açtığımda siyah ekranı canlandı. Tamamen açıldığında içinde bir sürü dosya olduğunu gördüm. Tedirgin parmaklarımla birine dokunurken heyecanla yerimde dikleştim. Can'ın iç dünyasına izinsiz girdiğimi hissederken ekranda dönen daire hızla kayboldu ve Can'ın tasarladığı evlerden birini göstermeye başladı. 3D üzerinde ileri geri hareketler yaparak dairenin bütün odalarını gezerken Can'ın tasarımlarını hayranlıkla izledim. Kendi sıcak renklere olan tutkusuna rağmen bazı evlerde bu renklerden eser yoktu. Her bir daire zevkle döşeliydi. Modern mimari örnekler de vardı, vintageler de, retrolar da, çoğunluk şu sıralar moda olduğu için bohemdi. Ama gerçek bohem, her yer tablo, bitki, aksesuar... Bazen kırmızının o can alıcı parlaklığı olmasa da figürlerin çeşitliliğiyle ışıldıyordu. LED aydınlatmalar, lambaderler, abajurlar ile güneş ışığına bile ihtiyaç duyamayacak kadar görkemliydiler.
"Benim hayatımı da böyle zevkle döşemeye çalıştın." deyip tableti kapattım ve önüme koyarak pencereye baktım. Kendi hayatımı brütalist bir yapı gibi, çıplak beton soğukluğunda ve ödün vermez bir sertlikte inşa etmiştim. Oysa Can, benim bu gri duvarlarıma renkli tablolar asmaya, betonun çatlaklarına sarmaşıklar dikmeye çalışan bir restoratör gibiydi. Ben yıkmaktan korkarken, o çoktan ince işçiliğe başlamıştı.
Aralıklı jaluziden süzülen keskin ışık bantları masamın üzerindeki proje dosyalarını bölüyordu. Işık ve gölge arasındaki o net çizgi, tıpkı Can’la aramdaki o aşılması güç sınırı gibiydi. Işığın düştüğü yer aydınlıktı ama gölgede kalan kısım, Can'ın yokluğuyla daha da derinleşen bir boşluktu.
Koridorda bir takım kıpırtılar duymamla heyecanla yerimden kalkıp kapıyı açtım. Dün Pelin'in oturduğu yerde başka bir kız olduğunu, kalbimin ince ince sızladığını hissettim. Ama bu sızı dün Pelin'in kovulması üzerine olan ısrardan değil her şeyin bir saat içinde tepetaklak olmasındandı.
Can'la tanışmış olma ihtimaliyle yerimde duramadım. Ne de olsa dünyanın en sıcakkanlı adamıydı, karşılaştılarsa muhakkak tanışmışlardı.
"Yeni sekreter sen misin?" diyerek yanına gittiğimde gözlüklerinin arkasından gülümsedi. "Evet, efendim"
"Herkesle tanıştın mı peki?" diye atılırken gözlerimin umutla parladığından emindim.
"Ne yazık ki hayır," cevabıyla masasına dayadığım elim yavaşça düşerken Müdürün ayak seslerini duydum.
"Demek buradasın Mimar Hanım, odama gel, bekliyorum." demesiyle onu takip ettim.
Odasının kilidini açtıktan sonra içeriye girdiğinde ben de yavaşça süzüldüm.
"Sıla dün haber vermeden çekip gittin." diyerek doğrudan konuya girdi.
Hem hayat hem müdür tarafından yenilmiş olmanın verdiği o buruklukla "Müdür Bey, ben özür dilerim, çok zor bir gün geçirdim, sizi en başta dinlemeliydim." dediğimde yüzü aydınlandı. Geri adım attığım için içten içe zaferini kutladıktan sonra aklına gelen şey ile bakışları gölgelendi.
"Can da istifa etti. Kızım neler oluyor burada böyle, dingonun ahırına döndü." dediğinde beynimden çarpılmışa döndüm. Zihnimdeki tüm taşıyıcı kolonların aynı anda patladığını hissettim. Yer ayağımın altından kayıyor gibiydi. Sanki deprem olmuş da eşyalar sallanıyor gibiydi ama gözlerimi kapatıp açtığımda her şey yerli yerindeydi. Boş bakışlarla etrafa bakarken müdürün seslenmesiyle sıçradım.
Ne olduğunu anlamaz halde ona bakarken "İyi misin?" dedi.
Başımı önüme çevirip kendime gelmeye çalışarak üstümü başımı çekiştirdim. Aniden parlayan gözlerle müdüre döndüm. "Benim proje bir gün daha bekleyebilir mi?" dediğimde yüklendiğim enerjiye ağzı açık kalmıştı. "Bir iki gün esneme payı var elbette," derken vücudu kilitlenmişti.
"O zaman bana bir gün izin yazın, dekorasyoncunuzu kolundan tutup getireyim" dediğimde aynı şaşkınlıkla "Olur" dedi ve ben odadan fırladım. Askılıktan her zaman kullanmadığım sırt çantasını alıp içine Can'ın tabletini koyduktan sonra diğer eşyalarımı da aldım ve hızla odayı terk ettim.
Ben merdivenleri hızla inerken sırtımdaki çanta da sağa sola oynuyordu ve tabletin sertliğini sırtımda hissedebiliyordum.
Kaskı tek hamlede başıma geçirdiğimde şahin bakışlarım yüzümdeki yerini almıştı. Bu sefer kontağı büyük bir mücadeleyi kazanmak için çevirdim. Gaz kolunu birini kurtarmak için çevirdim ve gayet de kaba hareketlerle yerimden ayrıldım. İstikamet Yağmurdede'ydi.
Yoğun geçen virajlar kalbiminkiler kadar keskin olmadığı için yalpalamadım bile. Alışık olduğum yolda motorumla bir ahenk yakalayıp geçtim o yollardan. Ama Yağmurdede'den önce Ayaş merkeze gittim.
Orada beni bekleyen iki kişi vardı. El ele uzanmışlardı ve belki de benim hakkımda konuşuyordu. İki kardeş;Selma ve Semra.
Motorumu mezarlıkta bir köşeye park ettikten sonra biri doğuran diğeri büyüten iki annenin arasına oturuverdim. İkisinin de toprağında birer elimi gezdirirken bildiğim dualardan okudum. Telefonumdan Kur'an-ı Kerim açarak Yasin, Tebareke okuduktan sonra içime dolan huşu ve huzuru doyasıya hissetmek için gözlerimi kapattım.
Kalbimin bir hale gibi parlamasını hissettikten sonra gözlerimi açıp boğazımı temizledim. Önce Selma Dündar yazılı kabre döndüm. Ellerimle toprağı okşadım, sesini hatırlamadığım, kokusunu bilmediğim annemin mezarını okşadım.
"Sen beni doğurdun, bağrına bastın, emzirdin, belki başımı okşadın, benimle ne hayaller kurdun ama hepsi iki yıl sürdü. Ama benim yasım o günden beri bitmiyor anne." dedikten sonra toprağa kapandım.
"Beni bırakıp gitmeseydin neler olurdu, düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Semra annem hep sana benzetirdi güzelliğimi. Ben seninle aynı aynaya bakamadım ki. Hiç gözlerinin içini göremedim. Beni niye terk ettin anne? Bir şerefsiz için değer miydi? Bencil, adi bir adamın enkazını benim sevgimle temizleyemedin mi?"
Sonra Semra Nahmi'nin mezarına döndüm. "Sana kızamıyorum bile. Tunç gidene kadar..." derken sesim titredi. "O gidene kadar bana çok güzel baktın, pamuklara sardın. Öksüzlük yaşatmadın. Bir an bile senin evladın olmadığım fikri gelmedi aklıma. Sonra olanlardan dolayı kızamıyorum anne. Yaşadığın yası da sahiplendim. Ama sen de beni affet olur mu?"
Sonra ikisinin mezarını tekrar süzdüm gözyaşlarımla. "Benim bu düştüğüm çukurdan çıkmak için sizi affetmem lazım, size sarılmam lazım. Biri girdi hayatıma. Başımı okşadı, bağrına yasladı. Kocaman sarıldı ama ben onu saramadım, kalp sarayıma sokamadım. Kırılan bağlarımı onunla onaramadım. Sizi, bana verdiklerinizi, veremediklerinizi azat etmem lazım." dedikten sonra önce Selma annemin mezarından bir avuç toprak aldım. Öptüm, kokladım, yanağımı yasladım ve ait olduğu yere bıraktım.
Sonra Semra annemin toprağını eğilip öptüm. "Saçlarının kokusunu çok severdim. Sana sarılıp başımı göğsüne yaslamayı çok severdim. Şimdi sarıl oğluna. Ben toprağınla yetineceğim."
Ağır, çökmüş omuzlarımla, gönlümden uçup giden kuşlarımın arkasından motorumun yanına vardım. Geriye son bir bakış atıp boynumu büktüm. Dudaklarımı büzüp o iki kardeşe veda ettim. Ardından motoruma atladım ve mezarlıktan ayrıldım.
Yağmurdede'nin camii minaresi göğün mavisini delerken yanlış yolda olmadığımı umarak Fikri amcanın evine giden yola saptım.
Kendini uzaktan belli eden o sarı binayı görünce yüreğimi bir el sıksa da hemen yanındaki Allı Turna
kollarını açıp selam verdi bana. Hevesle motorumu onun yanına park ettikten sonra hızla indim. Kaskımı motorun üstüne koyup seken adımlarla kapıya vardım. Yüreğim ağzımda elimi yumruk yapıp tıkladım kapıyı.
Kapı ağır ağır açılırken Fikri amcanın solmuş yüzü karşıladı beni. "Kızım niye geldin buraya?" dediğinde gülümsedim. "Can için gelmiştim,"
Tüm hevesimi kıran o sözcükler döküldü dudaklarından. "Can seni görmek istemiyor."
Sevgili okurlar, ben düzenli yazan ve yayınlayan bir yazarım ama Kitappad'dan istediğim verimi alamadım ne yazık ki. Aslından benim yazım bitti sayılır, buraya belli periyotlarda arıyorum sadece. Şöyle bir karar verdim. Bu bölüm 5 beğeni alınca yeni bölüm gelecek. Anlayışınız için teşekkür ederim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |