25. Bölüm

Fırtına+16

Sena Zek
senazek

Yazar Notu: Bu bölüm; yoğun duygusal patlamalar, geçmiş lise travmalarının getirdiği fiziksel/psikolojik rahatsızlık hissi ve karakterler arası sert tartışmalar içermektedir. 16 yaş ve üzeri okuyucular için uygundur. Keyifli okumalar!


Bir çift mavi göz beni bir anlık on beş yaşındaki Sıla'ya götürdü. Sevgi dolu bir ailenin biricik kızı olduğuna inandığı günlere...
O mavilikler bana hep yağmurdan kaçarken eğlenen o çocuk çifti hatırlatıyordu. Halbuki aynı mavi gözler "Beni karartıyorsun, bir senin mi annen öldü?" de demişti. Evet, on beş yaşında bir çocuktu ama bıraktığı enkazı kaldırmak otuz yaşındaki insanlara düşmüştü.
İşin en acı tarafı o mavi gözlerin sahibini lise devam ederken iki yıl daha görmüştüm ama benden çok uzakta. Her gün aynı sınıfta teneffüslerde karşılaşsak da iki yıl boyunca yüz çevirmişti. Ve lise diplomasını elimize almamızla beraber hayatımdan silinip gitmişti. Bugüne kadar...
Şimdi karşımda otuz bir yaşında uzun boylu, yapılı bir adam vardı. Gözleri bende asılı kalmış, az önce çok önemli bir anı mahvetmemiş gibi gururluydu. Can'ı görmezden gelirken "Çok değişmişsin," dediğinde tam dibimde, kokusu ve sıcaklığı hala zihnimde, kalbimde olan adamın gerginliğini hissettim.
"Sen kimsin?" derken kısılmış gözlerimle baktım ona. Can da gözlerini kilitlemiş bu lise hayaletine bakıyordu.
Doğan "Yapma Sıla, beni unutmuş olamazsın," dedi gevşek bir sırıtışla.
"Lisede defterimi silerken sıraya dökülen silgi kalıntılarını aklımda tutup durmuyorum ben," dediğimde o lakayıt gülüşü yüzünde asılı kaldı.
"Benim hatırladığım Sıla insanları diliyle zehirlemez, çiçek açardı," derken koluma dokunmak gibi bir hata yaptı. O an hemen yanımdaki çöp kutusuna midemi boşalttım. Bu kadar yükü üstümden atmak isterken tek çıkan midemdekilerdi. Hazır olmadığım itiraflar, geçmişin hayaleti yanı başımdaydı.
Can'ın nazik ellerini saçlarımda hissettim. Yüzüme dolanmasın, kirlenmesin diye nazikçe tutmuştu saçlarımı. Başımı kaldırdığımda hemen cebinden bir peçete çıkarıp verdi. Ağzımı silip minnettar gözlerimi ona sabitlediğimde içimdeki acının azaldığını hissettim. Adeta içinde yaşayan o boynu bükük çocuk gözlerinden gözlerime atlayıp içimdeki kıza sarılmıştı. "İyi misin?" dedi incelen sesiyle. Onaylar gibi başımı sallayıp o buz gibi hayalete baktım. Can'a bakarken canlı olan renkler Doğan'a döndüğüm an soluyordu.
Alaycı bakışlarını gördüğümde onun unutamadığı şeyin ben değil de anılar ve masumiyet olduğunu anladım.
"Niye geldin peki?"
Buz gibi sesimden çıkan ve ortamı soğutan bu sorudan sonra ona doğru birkaç adım attım ve arada bir metre mesafe bıraktım. Can'ın varlığından aldığım destekle Doğan'ı parçalama isteğime engel oluyor ve soğuk bir tavır sergiliyordum. Yoksa damarlarımdaki ateşin tarifi imkansızdı.
"Daha önce gelecektim ama seni bulamadım. Koca Ankara, hangi taşın altını kaldırmaya zamanım yeterdi ki. Ama Nil sayesinde buradayım. Mesajımı cevaplamadın ama çiçeklerim gelmiş sana, umarım hala papatyaları seviyorsundur," dediğinde Can'ın hırıltılı nefesini yüreğimde hissettim. Beni sakinleştiriyordu ama kendine gücü yetmiyordu.
"Papatyalardan başka sevdiğim şeyler var artık. Neyse ne? Beni işimden alıkoyuyorsun," dedikten sonra Can'ın koluna girdim. "Hadi gidelim yukarıya" derken zoraki bir gülümseme yerleştirdim dudaklarıma. Ve sahici olması için zorladığım bakışlarımı Can'a çevirdim. Can tüm sevecenliğiyle "Gidelim," dedikten sonra önce arabaya yaklaştık, Can tek hamleyle kaskımı yerden aldıktan sonra imalı bakışlarını Doğan'a yolladı ve meraklı bakışlar eşliğinde şirkete giriş yaptık.
İçeriye girip dışarısıyla aramıza devasa camlar girdiğinde Can'ın kaskatı kesilen kolu gevşedi. Asansörü es geçip merdivenleri çıkarken kollarımız ayrılmamıştı. Birbirimize bakmaya cesaretiniz de yoktu.
Çalıştığımız kata geldiğimizde Pelin yerinde gözükmüyordu. Müdür her zamankinin aksine odasında değil Pelin'in masasının başındaydı. "Ben ne diyorum, siz ne yapıyorsunuz?" diye söylendiğinde toparlanıp kendimize çekidüzen vermiştik.
"Müdür bey, ben üzgünüm," dediğimde elini dur der gibi kaldırarak cıkladı. "Üzgün değilsin Sıla, delisin. Ben elinize, ayağınıza hakim olun diyorum, dedikoduya fırsat vermeyin diyorum, siz büyük bir ateş yaşıyorsunuz ve tüm şirkete izletiyorsunuz. İkiniz de izinlisiniz. Gidin, kafanızı toplayıp gelin!"
"Müdür bey, çalışmaya ihtiyacım var," diye atıldım. Şu anda ne Can'ın itirafını ne de Doğan'ın gelişini düşünmek istiyordum. Kafamı yeni projeye gömüp sadece işimi düşünmek istiyordum.
"Hayır, eve gidiyorsunuz, sizin bu saçmalıklarınıza katlanmayacağım," diyerek ellerini önünde birleştirdi.
"Gitmeyeceğim," derken kendimi yavrusunu korumaya çalışan hindi gibi kabarttım.
Can "Sıla, izin iyi olur, ne yapıyorsun?" diye fısıldadığında umursayacak halde değildim.
Müdür "Gideceksin, bana karşı çıkamazsın," diye kükredi, dayandığı yerden doğruldu. Sesi tok, beden dili tehditkardı.
"Gitmiyorum Müdür Bey, gerekirse sabaha kadar ofisime kapanıp çalışacağım," diye karşı çıktım. Can'ın da nefesi sıklaşmış, göğsü kasılmıştı.
Müdür "Ben senin patronunum," diyerek üstüme yürümeye başladı. Gözleri ateş saçıyordu ama sesi yüksek değildi.
Gözlerimi kısarak başımı dik tuttum. "Ama sahibim değilsiniz,"
Müdür önce kendinden emin gözlerime baktı. Yüzümü süzdü, süzdü ve tekrar süzdü. Sonra geri çekildi. Pes etmeyen tavrım karşısında üstüme daha fazla gidemedi.
"Peki bakalım, bir daha şov yaparsanız görüşürüz, herkese nişanlı olduğunuzu duyurun, başım ağrımasın," dedikten sonra masadan dosyalarını alıp odasına yürüdü.
Onun gitmesiyle tuttuğum nefesi bırakırken Can'ın telaşlı bakışlarıyla karşılaştım.
"Yürek mi yedin? Kovulabilirdin,"
Odasını gösterdim. Müdürü bu kadar kolay alt edeceğimi düşünmüyordum ve karşı çıkarken o kadar kendimi kasmıştım ki belime ağrı girmişti.
Önden Can, arkasında ben odaya girdikten sonra tam yerine oturmaya kalkmıştı ki masanın üstündeki tabletini alıp odadan çıkmamla kafasını sallayıp arkamdan geldi. Bir kapının kapanma sesinin yankısı koridorda bitmemişken öbür odanın açılma sesi duyuldu.
Yerime yerleşirken Can'ın tabletini önüne uzatıp proje dosyalarını çalışmaya en uygun hale getirdim. Can da kaskı kibarca önündeki sehpaya bırakırken meraklı ve solgun bakışlarını üstümde sabitledi. Tabletini çekimser hareketlerle eline aldı.
Yüzüme sahte bir gurur yükleyip "Müdür bana kıyamaz," dedikten sonra elime bir kalem aldım. Bu hareketimle burnumdaki o sahte papatya kokusu gitmiş yerini dinlendirici bir kağıt kokusu almıştı.
Can arkasına yaslanıp bacak bacak üstüne attıktan sonra tek kaşını kaldırdı ve "O kadar emin olma, piyasada bir sürü mimar var," dediğinde bir şeyleri karalamaya başladım.
"Benim gibisi yok,"
Burukça güldü. Hayatı tepetaklak olmuş da gülmek zorunda kalmış gibiydi.
"Her şeyin normale dönmesi ne kadar güzel," derken ışıldayan yüzü yavaşça soldu. Aşağıda, otoparkta yaşanan her şey tüm gerçekliğiyle zihnimizde yerini koruyordu.
Ben proje detaylarına yoğunlaşmışken o da tabletiyle çizimlerini yapmaya başlamıştı. Arada bir ona baktığımda aklıma o itiraf anı gelse de başımı silkeleyip işime odaklandım. Onun da bakışları üstümde dolanıyordu ama bir şey demeye korkuyor gibiydi. Arada bir saate bakmayı ihmal etmiyordu.
Saat biri gösterdiğinde tabletin kapağını kapatıp kalemi yerine yerleştirdikten sonra masama koydu. "Nihayet ," derken tuttuğu nefesini serbest bıraktı.
"Can, ben çayhaneden tost söyleyeceğim," dedikten sonra onun tepkisini inceledim.
Ellerini dizlerine vurup başını salladı. "Yapma ya," derken mızmız bir çocuk gibi görünüyordu.
"Başımı işten kaldıracak halim yok," diyerek bilgisayara notlar almaya başladım.
"Sıla, ben konuşmadan yapamıyorum, boğuluyorum. Öğle arasını bekledim konuşmak için ama sen iyice içine kapandın. Şu odada seninle sessizce beklemek koca bir işkence," derken barajdan boşalan sel suları gibi cümleler ve isyanlar döküldü ağzından.
"Ama ben hiçbir şey konuşacak, hatta düşünecek halde değilim,"
Sinirle elimdeki kalemi masaya fırlattım.
Can masanın etrafından dolanıp yanıma geldi ve sandalyemin sırtını tutup kendine çekti beni. Onun bu hareketine karşı yarım kalan öpücüğümüz aklıma gelirken nefesim sıklaştı. Ona bakmaya cesaret edemediğim için gözlerimi kaçırırken tok ve emin sesi duyuldu. "Bana bak Sıla. Gözlerime bak."
Gözlerim titreyerek masaya, sandalyenin kolçağında, Can'ın kazağında dolanırken dizlerinin üstüne çöktü. Bakışlarını kaldırarak gözlerini gözlerime sabitledi.
"Niye kaçıyorsun?" dedi incelen sesiyle.
'Kaçmıyorum' demek istesem de Can'ın şu sevecen tavrı ve destekleyici sesine karşı direnemedim.
"Ben konuşmayı seven bir insan değilim," diyebildim sadece. Yapmamam gereken bir şey yapmışım gibi mahcuptum.
"Onu biliyorum, o haline de vuruldum ben," dediğinde geriye yaslanıp gözlerimi devirdim.
"Şöyle konuşma işte," diye isyan ettim. İşleri benim için zorlaştırıyordu.
"Ne var konuşmamda? Yanlış bir şey söylemiyorum,"
Elimle alnımı ovaladım.
"Can, bak değer vermek başka, aşk çok başka. Arzu hissetmek de aşk değil," dediğimde yüzü mümkün gibi daha da soldu.
"Ben bu yaşımda aşkın ne olduğunu bilmiyor muyum sence?"
Dediğimden dolayı alınmış görünüyordu.
Kollarımı bacağıma dayayıp öne doğru eğildim. "Hadi öp beni," derken onunla burun burunaydım ama sesim tutkulu bir inlemeden ziyade hesap soran buz gibi sertlikteydi.
Alaylı bir edayla "Öpüşmek veya öpüşmemek , tüm mesele bu' mu diyorsun yani," derken geri çekildi. Birden ayaklandıktan sonra gözlerini gözlerime dikti. Alev saçan gözleriyle beni yakarken gayet de gür çıkan sesiyle "Ne demeye çalıştığını iyi anlıyorum. Seni sadece arzuladığımı düşünüyorsun. Sana kalırsa benim amacım seni sadece yatağa atmak. İşim bitince de yüzüne bakmayacağımı sanıyorsun." derken sinirle bir kaç defa masaya vurdu. Ardından bakışları donuklaşıp omuzları çöktü, "Senin bedenin değil ki ilgimi çeken, defalarca söyledim. Seninle birlikte olup gözünün içiyle bana gülümsemediğini görmektense beni sevdiğini söyleyip bir daha dokunamamayı tercih ederim. Bunu da anla artık," derken sesinden yorgun düştüğü anlaşılıyordu. Benim duvarlarımı aşamamanın yorgunluğuydu bu.
Çenem huzursuzca gerginleşirken dudaklarım ince bir çizgi halini aldı. Yumruklarımı sıkıp yavaşça serbest bırakırken derin ama titrek bir nefes verdim ve yavaşça ayaklandım.
İçimde bir şeylerin koptuğunu hissederek "Ne bekliyorsun benden? Duvarlarını indir dedin, indirdim. Vazgeçemiyorum senden, sensiz yapamıyorum ama aşk mı bu şimdi? Daha ne olacak? Aşkım, canım, sevgilim mi diyeceğim? Peki ya sonra, el ele tutuşup kırlarda mı koşturacağız? Papatyadan taç yapıp başıma mı takacaksın? Sinemaya gidip sarılarak film mi izleyeceğiz? Ya da yağmurların altında hiçbir şey yok gibi öpüşecek miyiz? Ne olacak aşık olunca?" diye bağırdım. Kan beynime sıçramış, kendimden geçmiştim. Vahşi gözlerimi Can'ın gözlerinden çekmezken onu ne denli incittiğimin farkında bile değildim.
Can benim aksime daha sakin gözükse de alevle parlayan gözler yerini kırılgan bir su damlasına bırakmıştı.
"Herkes aşkı aynı mı yaşıyor? Çok mu film izledin?" dedikten sonra aklına yenice bir şeyler gelmiş gibi duraksadı. Gözleri donuklaşırken " Ya da aşkı lisede mi bıraktın? O Doğan'la mesela?" dedi.
Geriye çekilip elimi belime koyarken sinirle bir volta attım ve tekrar yanında dikildim. "Pes sana Can. Şimdi Doğan ne alaka? Sen benim neyimsin de kıskanıyorsun?" derken gözlerimi kıstım.
Öfkeyle başını salladı. "Neyim öyle mi?"
Ona daha da sokulurken iyice gerginleşmiştim. "Sakın sözlü, kertme falan deme!"
Gözlerindeki alev iyice harlanırken nefes almayı bırakmış gibiydi. "Demeyeceğim merak etme," dedikten sonra geri çekildi.
Odada yankılandı isyanı.
"Ben bir bok olamadım,"
Ardından tabletini odamda unutarak çekip gitti.
Kapı sertçe kapanırken kavganın verdiği hararetle kasılan kaslar gevşerken yerime çöküverdim. Gözlerimi birbirine bastırıp olanları hazmetmeye çalışırken oda sis bombası düşmüşçesine buğulandı. Pencereden süzülen ışık bile aydınlatmaya yetmiyor gibiydi. Burnumdan girip damarlarımda gezen ise ne portakal, ne papatya ne de kağıt kokusuydu. Paslı bir metal tınısı hücrelerimi zehirliyordu.

Tutunacak bir dal arar gibi odada gözlerimi gezdirdiğimde masanın üzerinden bana göz kırpan tablete baktım. Başımı yana yaslayıp yaşlı gözlerle az önce Can'ın oturduğu koltuğa çöküverdim. Kolaylıkla incinecek bir eşyaymış gibi elime aldıktan sonra kenarlarında kırılacak bir antikayı okşar gibi parmaklarımı gezdirdim.
Can'ın Yağmurdede yolunda beni arabayla arasına sıkıştırdığında parmağının tersiyle şakağımı, yanaklarımı okşaması geldi aklıma. O an olduğu gibi kalbim yerinden fırlamışa döndü.
Tableti kolumun içine aldıktan sonra alnımı, tableti tutan parmaklarıma yasladım. Can'ı kaybetmiş olma ihtimali yüzünden sarsıldım. Onunla aşk yaşamak istemiyordum, yanımda dursun, benimle zevzekçe atışsın istiyordum. Beraber acılarımızdan bahsedelim, omuz omza ağlayalım, sonra hiçbir şey olmamış gibi birbirimize sataşalım istiyordum. Ama onun kalbinden, zihninden geçen şeyler çok başkaydı. Ben onun heveslerinin altında eziliyordum.
Odamın kapısının çalınmasıyla yerimde dikleşip elimdeki nadide emaneti yavaşça masama koydum. Gözlerimi silip boğazımı temizledikten sonra çatallı sesimle 'gir' komutu verdim.
Kapının açılmasıyla Serap'ı görmem bir oldu. "Sıla müsait misin? Konuşalım," dediğinde bulunduğum dalgalanmadan ötürü hayır diyemedim. O benim sessizliğimi evet anlayıp karşıma geçerken kaşları çatıktı.
"Evet, ne oldu?" dedim kısık sesimle.
"Can'ı neden üzüyorsun?" deyiverdi birden.
"Bu seni neden ilgilendiriyor," dedikten sonra başımı yana çevirdim. Dirseğimi masaya, çenemi elime dayadım.
"Çünkü onu önemsiyorum Sıla." dedikten sonra tuttuğu nefesi serbest bıraktı.
"Tamam, anlıyorum ki berabersiniz, aranıza giremem. Ama açıkçası o bunları hak etmiyor," derken sakindi.
"Her şey koca bir yanlış anlaşılma, beraber değiliz," diyordum ki sözümü kesti.
"Ben onu hak etmediğini düşünüyorum. Eğer kıymetini bilmezsen ona değer verecek, erkek gibi hissettirecek çok kadın var,"
Sözleri bir bıçak gibi saplandı kalbime, sertçe yüzümü ona döndüm. Kolumu indirirken kaşlarım hiç olmadığı kadar çatıldı. Çenem kasıldı.
"Sen benim kadınlığımı mı sorguluyorsun, sen kimsin?" diyerek hiddetle, elim havada ayaklandım.
Üstümden şaşkınlığı hızlıca atıp tedirgin bakışlarla o da ayağa kalktı.
"Sen ona yetemezsin, yakışmıyorsunuz da," dediğinde yakasına yapışıp sarstım onu.
"Bana bak Zilli, seni burada da hiçbir yerde de barındırmam. Sen kim bana ayar çekmek kim?" dedikten sonra iterek yakasını bıraktım.
Serap dağılan üstünü düzeltirken solan yüzüne çaresi yoktu. Sarstığım için onuru kırılmıştı ama haddini bilmeliydi.
Ortamın insanın ruhunu cam gibi parçalayan sertliğine daha fazla dayanamadı, başını kaldırıp hızla odadan ayrıldı. Ben ise deli dana gibi odada seri voltalar atıyordum. Kafam o kadar ısınmıştı ki omzumun üstünde taşıyamıyordum. Başımı parmaklarımla çekiştirirken ferahlayamadığımı anladım ve daha da sertleştim. Yerinde sesi çıkmadan masumca duran porselen kalemliği alıp aniden yere fırlattım. Kırıklar her yere dağılırken zihnim de ona eşlik ediyor gibiydi. Neye öfkeleneceğimi bilemiyordum. Aşk itirafına mı, Doğan'ın utanmadan karşıma çıkmasına mı, Can'ı kaybetmeme mi yoksa Serap'ın cüretine mi?
Odanın dağınıklığına aldırmadan kaskın ağızlığından tutup ceketimi astığım yerden hışımla aldım ve odayı terk ettim. Müdürün karşısına çıkacak durumda olmadığım için doğrudan merdivenlere yöneldim. Öfkeli bakışlarımı duvarları delmek istercesine etrafa yöneltirken sert adımlarımı merdivenlere balyoz gibi indirdim.
Her zamankinden daha hızlı bir şekilde aşağıya vardıktan sonra aynı hızla dışarıya çıktım. Gören avına odaklanmış bir şahin sanabilirdi ama ben bir sürü avcının pençesinde can çekişen bir avdım.
Yaşadığım adrenlinden ötürü kesik ve hızlı nefes alıyordum. Bu yüzden dışarıya çıkar çıkmaz aldığım nefes beni çarptı.
Motorumun yanına varıp her yeri çatlamış kaskımı motorun üstüne koydum, ayakta dik duramadığım için yaslanmıştım ki soğuk ama gıcık bir ses ulaştı kulaklarıma. "Ne o, sevgilinle aran mı bozuldu? Hem de benim yüzümden."

Bölüm : 15.06.2026 22:43 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...