
Can merakla beni izlerken ben Güneş batımına odaklanmıştım. Aynı onun gibi bacaklarımı karnıma çekip kollarımı dizlerime, çenemi koluma dayadım. Yenice kuruttuğum saçlarım rüzgarın etkisiyle uçuşurken tenim üşüyordu. Can'a döndüğümde gözlerinde tarifsiz bir sızı gördüm. Konuşacaklarımızın ağırlığı çökmüştü ikimize de. Kahverengi süet ceketinin içinden mavi tişörtü göz kırpıyordu. Kırmızı fuları da yerindeydi. Köyde bile benim sade ve özensiz ev giyimime inat son derece özenli olmayı beceriyordu.
Tekrar güneşe bakıp onun bu sessiz merakını dindirmek için konuşmaya karar verdim.
"Çocukken annemle buraya gelip yıldızları izlerdik," derken bir pıt düştü gözümden. O günler birden gözümde canlandı "Bu evin çatısına değil, dedemin evinin çatısına çıkardık, o zaman bu ev yoktu,"
Ben konuşurken onun bakışları hüzünle gölgelenmişti bile. Başını kollarına gömerek içindeki enkazı anlatmaya başladı. "En azından annenle bir şeyler paylaşabilmişsin. Benim annemle bir anım dahi yok. Anne denilen şeyin, kişinin nasıl davrandığını bilmiyorum ben. Çocuğunu nasıl sevdiğini, nasıl koktuğunu, yavrusunu nasıl kokladığını bilmiyorum. Anne-oğul ilişkisi nasıl olur, bilmiyorum. Tek bildiğim öksüz insanın nasıl itilip kakıldığı. Annem beni doğururken ölmüş. Emboli olmuş, doğum günüm hayatımın en kötü günü oldu haliyle, doğmamayı dilerdim,"
Bir süre anlattığı şeylerin ağırlığı yüzünden konuşamadım. Bu kadar canlı, bu kadar renkli, varlığını tüm ihtişamıyla gösteren bir insanın aslında var olmamayı dilemesi trajikti.Hazmetmeye çalışırken gökyüzüne bakıyordum.
Aşağıdan yukarıya turuncu, pembe ve mavileşen en son da karanlığın galip gelmeye başladığı gök tüm ihtişamıyla omuzlarımızı aydınlatıyordu. İnsanlar bu manzarayı romantik bulurken biz bundan sonra acılarımızı hatırlayacak olabilirdik.
"Ben de hangi annenin yasını tutacağımı bilmiyorum. Evlatlığım ben," dedim bir çırpıda. Başını gömdüğü yerden kaldırırken gözleri büyüdü ,şaka yaptığımı düşünerek merakla yüzüme baktı ama hiç şaka izine rastlayamadı.
"Selami amcanın kızı değil misin?"diye sordu. Hayır anlamında başımı salladım. Derin bir nefes alarak hayatımdaki sır perdesini aralamaya, gerçekleri tüm çıplaklığıyla anlatmaya karar verdim.
"Selami benim eniştem, annem diye nüfusumda yazan, beni büyüten Semra ise teyzem. 15 yaşına kadar onların kızıyım sanıyordum. Ta ki annem kardeşimi kaybedene kadar. Beni çok güzel büyüttü, aramızdaki bağ çok güzeldi, o olaya kadar hayata sımsıkı bağlı,neşe dolu bir insandım. Arkadaş canlısı değildim ama herkese bu denli sırtımı da dönmezdim. Nil ise o günlerden arkadaşım. Başka arkadaşlarım da vardı ama bana sırt dönmeyen sadece o kaldı. Onunla da ayda yılda bir görüşüyoruz." Konuşmayı durdurup Can'a baktım. Gözlerine bakarak nefesimi tazelediğimde sordu;
"Kardeşine ne oldu?"
Gözlerimin ıslaklığından manzara puslanırken başımı geriye yaslanıp burukça yutkundum. Ben bu mevzuları ilk defa biriyle konuşacaktım. Ne kadar hazırdım, bilmiyorum.
"Erkekti adı Tunç'tu. Annem ona özene bözene oda hazırladı. Heyecanla kucağına gelmesini bekledi. Kucağına aldı da. Annemle beraber bakıyorduk ona, sağlıklıydı. Geceleri annem bebeğe bakarken uykusuz kalırdı, gündüz dinlendirirdim onu. O gün arkadaşlarımla gezmeye gittik. Annem gitme, bebek sürekli ağlıyor ,bana yardım et dedi, dinlemedim. Ona; 'Beni kısıtlama, sen doğurdun ben değil' diyerek kapıyı çarpıp çıktım. Akşama kadar Tunç ağlamış, uyumamış. Annem sürekli emzirmiş, yemek dahi yiyememiş. Bebeği emzirirken uyuyakalmış, Tunç boğularak ölmüş" derken gözyaşlarım sel olmuştu. Başımı Can'ın aksi yöne çevirip gözlerimden akan hüzne izin verdim. Duyduğum hışırtı sesiyle yaklaştığını anladım. Yerinden kalkmadan bana doğru biraz kaymıştı.
Kaymayı bıraktıktan sonra "Seni sorumlu tuttu," dedi.
"Evet,"
"Peki baban neredeydi?" diye sorduktan sonra nefesini tutmuş beni dinliyordu.
"Öğrencilerine özel ders veriyordu, ücretsiz. İhtiyacımız yoktu paraya. Ama o öğrencileri daha iyi olsun diye onları gruplandırmış, her gün farklı bir gruba ders veriyordu. Akşam eve gelince de ödevleri kontrol ediyordu, ders çalışıyordu. Anneme ne gece ne gündüz yardım ediyordu. Ben ödevlerime, sınavlarıma rağmen yardım ediyordum ve bazı derslerimde başarım düşmüştü. Babam sadece beni azarlamakla yetiniyordu. Öğretmen bir babanın evladı olarak başarısızlığı bana yakıştıramıyordu. Anneme de ne var bir çocuğa bakmakta, ben otuzuyla uğraşıyorum diyordu."
"Peki ya sonra?"
"Bebeğin ölümünden sonra annem depresyona girdi. Hep beni suçladı. Babam yine ilgilenmedi bizimle ama suçlamadı da. Hiçbir şey yokmuş gibi devam etti hayatına. Annem üzüntüsünden yataklara düştü. Ona çorba pişirip içirmeye gittim. Yere devirdi tabağı. 'Senden bir şey istemem. Senin yüzünden ben bebeksiz, yavrusuz kaldım' dedi. 'Anne yapma, ben de senin evladınım' dedim. 'Sen benim değil kardeşimin çocuğusun. Babam anneni aldatınca annen geride bir evladım var, metanetli olayım demedi, sana sarılmayı tercih etmedi, kıydı canına. Benim de bebeğim olmuyordu, kıyamadım sana. Baban bile yüzüne bakmazken ben sahip çıktım sana' dedi. Çok geçmeden kanser teşhisi kondu ve tedavi olmak istemediği için öldü." derken hıçkırıklarım kaçtı dudaklarımdan.
"Kaç yaşındaymışsın?"
"Annem öldüğünde 2, teyzem öldüğünde onbeş. Ama o yaklaşık 6 ay o şekilde benden tiksinerek yaşadı. Hayatım bir anda tepetaklak oldu," dedikten sonra Can mesafeleri, plastik poşetleri ve yolda verdiği tüm sözleri bir kenara itip yanıma süzüldü. Beni bağrına bastırdığında, Ankara'nın tüm ayazı o çatıda son bulmuş gibiydi. Başımı göğsüne yasladığımda, mavi tişörtünün altındaki kalp atışını duydum; otoparkta gördüğüm o düzensiz ritim gitmiş, yerine benim sarsılan omuzlarımı dindirmek ister gibi güven veren, ağır bir tempo gelmişti. Ben onun kollarında ağlarken onun gözyaşları saçlarıma düşüyordu. Önce bu aşina olmadığım temas ve sıcaklık yüzünden kaskatı kesildim. İttirmek, kaçmak istedim ama teslim olmak zorunda kaldım. O kadar güven ve sevgiyle sarmalamıştı ki hayatımda belki de ilk defa,annemi kaybettikten sonra ilk defa güvenli bir sığınakta hissettim kendimi. Saçlarımı okşarken kollarıyla iyice sıktı beni. Babamla sarılmalarımızın aksine sımsıkı sardım kollarımı beline. Gözyaşlarım tişörtünü ıslatırken o hiç rahatsız bile olmamıştı.
Biraz sakinleştikten sonra yüzünü, ifademi görmek için hafifçe ayrıldı benden ve dikkatle inceledi. Gözlerinde sevdiğine yıllarca hasret duymuş bir adamın çığlığı, acısı vardı. Nemli gözleri gözlerimle buluştuğunda içimdeki fırtınanın dindiğini hissettim. O titreyen ellerini gözlerime götürüp yaşlarımı silerken tüm zevzekliği gitmiş, güven veren dağ gibi bir adama dönüşmüştü. Ben de elimin tersiyle yanağını silerken hafifçe okşadım. Teninin sıcaklığını eklemimin üstünden hissetmiştim.
"Güvendiğin, yaslandığın her şey üstüne yıkılmış, ben de güvenmeyi öğrenemedim," dedi boğuklaşan sesiyle.
Anlat der gibi baktım ona.
"Babam annem öldükten kısa bir süre sonra birisiyle evlenmiş, kimse sahip çıkmamış bana. O kadın da beni evde bırakıp gezmeye gidermiş. Eve geldiğinde mosmor olduğum oluyormuş. Babam yakalayınca boşanmış hemen. Bir süre kendi bakmış. Ben dört yaşındayken tekrar evlendi. O kadın da her hatamda dövüyordu beni. Korktuğum için altıma yapardım. Bazen ıslak üstümle kapının önünde saatlerce bekletirdi beni. Boynu bükük bir çocuktum kısaca. Okulda, mahallede sürekli zorbalandım. Dalga geçtiler, paramı, beslenmemi elimden alırlardı. Dört göz diye gülerlerdi. Liseye kadar hayat berbattı kısaca. Sonra o boynu bükük Can'dan renkli, özgüvenli bir Can çıkarmayı öğrendim. Gülümseyen, muhabbet eden, kıvrak zeka bir adam oldum çıktım. Belki beni kalabalıklar içinde sevilen bir adam olarak görüyor olabilirsin ama ben yalnızlıktan ölen bir adamım Sıla. Beni gerçekten tanıyan, dinleyen biri yok. Bu hayatta bana bir tek sen çok farklı davrandım. Nasıl gözüktüğümden bağımsız olarak, oluşturduğum cazibeye düşmeyen sadece sendin. Benim gerçek sesini de sadece sen duy istedim, beni gerçekten sadece sen duy istedim. O gitar çaldığım iki gece var ya, sana sesimi duyurmak içindi. Yalnızlığımı sana duyurmak içindi. Ben yalnızlıktan ölüyorum işte,"
Şimdi boynundaki fuların, gözündeki gözlüğün kırmızısı daha farklı göründü gözüme. Aynı afetin iki farklı yardım çağrısıydık biz, madalyonun iki yüzüydük. Birimiz görünmez olmaya çalışırken diğeri daha görünür olmaya çalışıyordu ve bu aynı enkazın eseriydi. Bizim yaralarımızı tüm çıplaklığıyla göstermemiz esnasında Güneş çoktan battı, yerini birbirinden parlak yıldızlar aldı.
"Peki ya baban Can? Baban varken de mi yalnızsın," derken içimden benim babamla ilişkimden farklı olmasını umdum.
"Babam her zaman çok otoriterdi Sıla. Çok yakın olamadık. Sadece iki üvey anne felaketinden sonra benim için evlenmedi. Bence evlenmemi onun için istiyor, onun tabiriyle benim başım bağlanırsa rahat edebilir," dediğinde uzaklara daldım.
"Benim babam da evlenmiyor ama sebebi ben değilim, bence yaptıklarından pişman," derken sesim merhametten uzaktı, bir tespit sunar gibiydi.
Can benimle aynı soğuklukla "Babamı biraz da baban tutuyor olabilir. Bak, gör, biri evlense öbürü de evlenir," dedi. Bu dediği mantıklı gelmişti. İki arkadaş birbirine tutunurken iki boynu bükük çocuğun tutunacak dalı olmadığı için savrulmuştu belki de.
Başımı gökyüzüne kaldırdıktan sonra onları daha rahat görmek, izlemek istedim. Çatının ıslağına aldırmadan soğuk kiremitlere uzandığımda Can önce sorgular gözlerle baktı. Ardından "Hasta olacaksın," diyerek kendi de uzandı. Gözlerimin ve burnumun kızardığından emin olarak halime güldüm. "Sen de hasta olacaksın," dedim.
"Sen bakarsın bana, bir kase çorba yapsan hemen iyileşirim," dediğinde neşesini izledim. Buruk sevinci yalnızlığını paylaştığı içindi.
"Kendim hastayken sana nasıl bakacağım ben," derken gözlerine bakıyordum. Yıldızlar gözlerinde parlıyordu.
"Ben senden iki saniye sonra hasta olacağım. O arada çorbayı yaparım artık," dediğinde gülüştük. Bana o kadar derin ve anlamlı bakıyordu ki sanki ben biz hazineydim, yıllarca uğraştıktan sonra beklemediği bir yerden çıkmışım gibiydi. Sonra başımı ve bakışlarımı yıldızlara çevirdim.
"Oldum olası yıldızları izlemeyi çok severim. Demiştin ya Güneş Balgat'ta ya da Gölbaşı'nda da batıyor diye ama hiçbir yerde yıldızlar bu kadar canlı görünmüyor, bu çatı bu yüzden benim özel alanım," derken ona bakmadım.
"Ve özel alanını benimle paylaştın," derken sesindeki minnettarlık duyuluyordu. O da şu anda çok özel ve değerli hissediyordu.
"Sadece özel alanımı değil, yaramı, acımı da seninle paylaştım. Kabuğumun içindeki sıcak etimi gösterdim sana. Beni sakın pişman etme," dedim tekrar odağımı Can'a kaydırırken.
"Asla," derken bana dönerek dirseğinden destek aldı.
Elini çeneme getirip baş parmağıyla okşarken "O kadar uzun zamandır bu anın hayalini kuruyorum ki, bunu ellerimle itemem" dedi.
"O eli kırarım demiştim," dediğimde nazikçe çekti elini. Panikleyerek gözlerini benden kaçırdı. "Özür dilerim, rızan olmadan..." derken lafını böldüm. "Tamam , uzatma. Anladık işte," diye kestirip attığımda kahkaha attı ki bir tıkırtı duyduk. O yöne baktık ki babamın öksürük sesini duyduk. Telaşla yerimizde doğrulurken onun yanlış anlayacağı bir pozisyonda olduğumuzu da fark etmiştim. "Gençler, iyi yayılmışsınız. Ev dar mı geldi? Gidelim mi biz?" derken kaşları çatık, sesi alaylıydı.
Can ciddileşerek "Yok Selami amca, sohbet ediyorduk sadece," dedi. "Hadi geçin içeriye, üşüteceksiniz," diyerek aşağıya inerken ters bakışlar atmayı ihmal etmedi. Can benden önce ayaklanıp elini bana uzattığında yardımını kabul ederek doğruldum. Üstümü başımı silkelerken bana olan bakışlarıyla kesişti gözlerim ve kendimizi kahkaha atarken bulduk. Can bir adım atmıştı ki duyduğumuz çıt sesiyle yere baktık. Can'ın ne zaman çıkardığını anlamadığım kırmızı gözlüğü ikiye ayrılmıştı. Eğilip elime aldığımda üzülerek Can'a baktım. "Ömrü o kadarmış," diyerek güldü ve cebinden gözlük kutusu çıkardı. Benim ona aldığım siyah çerçeveli gözlüğü geçiriverdi gözüne. Siyah çerçeveler yüzüne oturduğunda, o zevzek çocuk gitmiş; bakışları daha derin, daha benim gibi olan bir adam gelmişti. Kırmızı olan geçmişiydi, siyah olan ise ikimiz...
"İyi ki yanımdaymış," dedikten sonra benim şaşkın bakışlarım eşliğinde elimdeki kırık çerçeveyi alıp cebine koydu. Eskiyi tamamen atmıyordu, cebinde saklıyordu; ama yeniyi artık gözlerinin üstünde, dünyayı gördüğü yerde taşıyordu.
Merdivene doğru yürürken sayıklar gibi seslendim. "Yanında taşıyormuşsun, ne zamandır peki?" Durup vücudunu bana dönerek "Bana verdiğin günden beri, sadece takmaya kıyamıyordum. Bu güne nasipmiş," dedi. Bu itirafla daha da sersemlemiştim, biraz arkasından baktıktan sonra ben de merdivene yöneldim. Aşağıya indikten sonra beni bekleyen Can kapağı takıp merdiveni yerine koydu. Sonra yanıma gelip fısıldadı. "Bu durumda babamların adağı geçersiz oluyor, değil mi?"
Gözlerinde muzip bir çocuğun yaramaz bakışları vardı. Acıdan kurtulmanın yolu biraz da mizahtı. "Evet, biz beşik kertmesi değiliz, sadece uyuz iki komşuyuz," dedikten sonra Can önden yürümeye başladı.
Cebimdeki titreşim, çatıda dindiğini sandığım o fırtınayı tekrar içime taşıdı. Ekrandaki o iki kelime, az önce Can’ın saçlarımda kalan gözyaşlarını donduracak kadar soğuktu. 'Seni unutamıyorum.' Başımı kaldırıp Can’a baktım. Az önce dünyamı paylaştığım adamın siyah gözlükleri şimdi birer kalkan gibiydi; ben ise o kalkanın dışında, o eski karanlık sokağımda tek başıma kalmıştım.
Can ışığı yanan oturma odasına giderken benim yürümediğimi anlayınca bana döndüğünde, yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Siyah gözlüklerinin üzerinden bana bakarken, 'Sıla? Rengin atmış, iyi misin?' diye sordu. Cevap veremedim. Sadece telefonu avucumda daha sıkı sıktım. Fırtına bitmemişti, sadece yer değiştirmişti.
Mesajın geldiği numarayı tanımıyordum. Tek umudum benim numaranın yanlış tuşlanmasıydı.
( Bu mesaj aralarını bozar mı?
Sıla Can'a söyler mi ve daha önemlisi kimden bu mesaj?)
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |