
O benim kahkahama sorgular vaziyette bakarken sertçe bardağımı sehpaya bırakıp "Ben her zaman hortlak gibiyim, kaç bence?" dedim.
O da bardağını sehpaya bıraktı ama benim aksime nazikti. Ben onu gıcık etmek için uğraşırken o gayet kendinden emin ve halinden memnundu. "Sıla, ben bulmaca çözmeyi çok seven bir adamım ve sen tam aradığım o bulmacasın. Sen kaç dedikçe ben sana çekiliyorum ama yanlış anlama, kadın olduğun için değil," derken doğru anladığımdan emin olmak ister gibi beni süzüyordu. "Yani sana karşı cinse insanın çekilmesi gibi çekilmiyorum," derken doğru kelimeleri bulmakta zorlanır gibi bir hali vardı. Onun bu hali kırmızı gözlükle birleşince bana çok komik gelmişti. Alaycı bir bakış atıp "Sakin olsana, yanlış anlamadım seni. Beni bir kadın olarak cazip bulmadın, sadece gizemli gözüktüğüm için bu gizemin peşindesin," dedim.
Bu sefer incindiğimi düşündü ki "Kadın olarak cazip değilsin demedim, fena değilsin," derken alnının ıslanmaya başladığını gördüm. Fena halde saçmalıyordu ve toparlamaya çalıştıkça batıyordu. "Yani güzel, çirkin bir yargı belirtmedim, ilgilenmedim," dediğinde ben ne kadar eğlendiğimi fark ettim. Asla karışmaya niyetim yoktu, lafı nasıl çevireceğini merak ediyordum. "İlgilenmedim derken, ilgi çekicisin ya da değilsin gibi değil. Of niye böyle oldu?" derken mahcup bir gülümsemeyle bana baktı. Acı çekiyor ve yardım istiyor gibi bir hali vardı. Ben içimden eğlendiğimi göstermeyecek kadar sert bakıyordum ona. Haliyle Can bana bakınca daha da panik oldu. "Nereden nereye geldik? Ben seni teselli etmeye geldim, kendim rezil oldum," dediğinde içimden yaşasın gidecek dedim. Alanımı işgal ediyordu.
Derince bir nefes aldı ve gözlerini kapatıp cümleleri toparlamaya başladı. "Evet Sıla, belli ki bir cinsiyete hapsedilmeyecek kadar özel birisin, dediğin gibi gizemlisin. Ben çok meraklı bir insanım ve senin bu gizemin bana aradığımı bulduğumu hissettirdi. Olan bu. Sana karşı gösterdiğim bu ilgi bir erkeğin bir kıza gösterebileceği türden bir ilgi asla değil," dedi sakin bir tonla ve bastıra bastıra. Konuşması bitince istediği etkiyi bulabilmek umuduyla yüzüme baktı.
Ben bardağımı tekrar alıp höpürdeterek yudumumu alırken bardağın üstünden alaycı bir bakış attım ve avuçlarımı hala soğumamış kahveyle ısıtmaya çalışır gibi sıkarken "Ne çok konuştun, ben ilk cümlende derdini anlamıştım zaten," dedim.
Gömülmek ister gibi sırtını daha fazla yasladı koltuğa ve eliyle yüzünü sıvazlayıp güldü. "Madem yarım saattir niye terletiyorsun beni?" dedi sevecen sesiyle.
"Çünkü çok şapşalsın," derken dudaklarımın kıvrıldığını hissettim.
Cevabıma afallayarak "Şapşal!" dedi. Başımla onayladım.
"Sen de kabasın," dedi inatçı bir çocuk gibi.
Kahvemden höpürdetmeden bir yudum daha aldım. "Biliyorum," dedim keyifle.
"Az önce üzgündün ve benim şapşallığım sayesinde neden üzgün olduğunu bile unuttun" dedi yeni idrak ettiği şeyin verdiği neşeyle. Ama onun aksine benim neşem solmuştu. "Çok bilgiçsin," dedim sertçe.
"Sen de ukalasın," dedi keyifle. O keyiflendikçe ben sinirleniyordum ve ben sinirlendikçe o keyifleniyordu. Kalan kahveyi tek dikişte içtikten sonra bardağı sehpaya kırarcasına vurarak koydum. Dik dik yüzüne bakarak "Kahven bittiyse gitsene, ne çok oturdun?" dedim.
"Gideceğim ama daha niye üzgün olduğunu konuşmadık," dediğinde ne yaptığını biliyor gibiydi. "Baş belasısın," derken sesim sitemli çıkıyordu.
Baygın bir bakışla "O oyun bitti, artık iki yetişkin gibi konuşuyoruz, anlat artık niye üzgünsün," dedi.
"Anlatsam anlamazsın, beni kimse anlamaz," dedim sakin bir tonda.
"Şansını dene bence, belki ben anlarım," dediğinde ısrarı yüzünden çok kızıyordum. Ama cevaplamak istedim madem bulmaca istiyordu, çözsün bakalım. "Görünmez olmak istiyorum. Kimse beni görmesin istiyorum. Kimse bana seslenmesin, kimse beni tanımasın istiyorum ama aksi gibi daha çok dikkat çekiyorum." dedim.
"İnsanlar farklıdır. Kimi senin gibidir kimi de herşeyi ortada olsun isterler. Tamam, kabul ; çoğu insan senin aksine dikkat çekmek istiyor. Sosyal medya bunun için var. Ama çoğu insanın böyle olması seni anormal yapmaz. " dediğinde minnettar oldum. Son derece ciddiydi ve beni anlıyor gibiydi.
Yüzüne baktığımda yüzündeki ciddiyet gülümsemeye dönmüştü. Ben napıyordum böyle? Kimseyle konuşmak istemezken bu yeni tanıdığım adamı evime almış dertleşiyor muydum?
"İnsanlarla konuşmayı sevmediğin için içinden konuşuyor olmasın." dedi meraklı bir ifadeyle. Böyle söyleme nedeni benim susup sadece önüme bakıyor olmamdı. "İyi tespit. Seni neden eve aldım ki?" dedim hayıflanarak. "Çünkü sen yaralı bir kuşsun. Ben veteriner hekimim." dediğinde dik dik yüzüne baktım. O benim aksime gülümsüyordu. Zaten onu ne zaman görsem benim aksime gülüyordu.
"Evet, cevabını aldın ,hadi evine," diyerek ayaklandığımda Can da gülümseyerek ayaklandı. Sakin adımlarla kapıya vardığında "Ben de beklerim, her zaman," dedi ve kapıyı açtı. O terliklerini giyerken ben o ukala tavrıma tekrar bürünerek "Hiç sanmıyorum," dedim. "Hayat mucizelere gebe," dedi ve arkasını dönüp evine gitti. Ben ise bana tekrar bir veda etmesine fırsat vermeden hızla kapattım kapıyı. Odaya döndüğümde portakal ve toprak tınılı kokusunun odaya sinmesine burun kıvırarak "Münasebetsiz" dedim ve bardakları alıp mutfağa yöneldim.
Bardakları yıkayıp kaldırdıktan sonra dolaptan yemek çıkarıp ısıtmaya başladım. Bu renkli adama fena halde kızgındım. Benim dağ başındaki kalemi fethetmeye çalışıyordu. Kendime de kızgındım; Sen kalk dağ başına kale yap, türlü düşmanı püskürt, şapşalın bir gelsin dans ederek ve ona kapıyı aç. Böyle bir şey mümkün müydü? Peki yanında hissettiğim o anlaşılmanın verdiği haz ne olacak? "Of" diyerek ellerimi tezgaha vurdum. O şapşalı kaleme sokmaya niyetim yoktu.
Ertesi gün sabah kalktığımda ilk aklıma gelen Can oldu. O anlaşılma hissi, sen ile başlayan inatlaşmalarımızı hatırlayınca ellerimi yüzüme kapattım. "Arkadaş mıyız yani?" diye sordum kendi kendime. Ellerimi yüzümden indirirken sorgulamam bitmemişti. "Hayır ya!" diye haykırırken bu sefer aklıma karşımda saçmalayışı geldi. O hallerini hatırlamak ise gülmeme sebep oldu. "Hadi Sıla! Kalk artık, kırmızı gözlüğü düşünmenin sırası değil," dedim sesli şekilde ve ayaklandım. Banyoya gitmek için odamdan çıktığımda salondaki koltuk takıldı gözüme. Koltuktaki oturuşu, meraklı hafiye gibi beni izleyişi, psikolog gibi dinlemeye hazır halleri gözümün önüne gelince unutmak ister gibi başımı salladım.
Ev içindeki hazırlığım bitince duyulmaması için kapıyı nazikçe açtım ve klasik botumu değil postalımı aldım elime. Onları giymeyi özlemiştim ve bugün kimsenin itiraz etmesine müsaade edemeyecek kadar gergindim. Hırsla ve onlara kavuşmamın verdiği sevinçle postallarımı ayağıma geçirdikten sonra yine yavaşça kapıyı kapattım ve kaskıma sarılarak yavaş adımlarla aşağıya indim. Cebimden kara mücevherimin anahtarını çıkarıp keyifle bir tur çevirdikten sonra hevesle kaskımı başıma geçirdim ve atladım motoruma. Kontağı çevirdikten sonra gözlerimi avına odaklanmış bir şahin gözü olduğunu hayal ederek ellerimi geçirdim gaz koluna ve sakince çevirmeye başladım. Park ettiğim yerden süzülmeye başladıktan sonra yüreğimde çalan Güneş yerinde şarkısının eşliğinde hızlandım. Her zaman ki neşemle arabaların arasından süzülürken uçuşan saçlarım ve kapüşonumun verdiği özgürlük hissiyle vücudumun donanmasına izin verdim.
Normalde 15 dakikalık olan ama sabah trafiği yüzünden yarım saat süren yolculuğu daha kısa sürede bitirerek iş yerime vardım. Motorumu park ettikten sonra tabiri caizse kendimi motorun tepesinden attım ve kaskımı kolumun altına alıp kapüşonumu tek elimle çektim başıma. Yeri delen adımlarımla binadan giriş yaparken postallarımın verdiği o özlediğim rahatlıkla daha da özgüvenli hissediyordum. Odama girdikten sonra ise kaskımı masama sertçe koyduktan sonra bir kere zıpladım olduğum yerde. "Ve rutinlerim yerinde," diye fısıldayarak oturdum yerime. Bir yığın dosya arasında boğulmaktan korkmuyordum bile. Güneş yerindeyse her şey yolundaydı, en azından eve gidene kadar.
Can'ın kapısının önünden geçerken utançtan yerin dibine geçecek gibi hissetmemek elde değildi. Sessizce eve girdikten sonra kaskımı portmantoya koydum ve sırtımı kapıya yaslayıp olduğum yere çöktüm. En küçük yakınlık bile beni bu denli ürkütüyorken nasıl yaşayacaktım ben? Gözlerimi kapatıp yıldızları hayal ederken kendime şunları telkin ettim; "Kimse muhabbet ettiği için sürekli bir bağ kurmak zorunda kalmıyor kimseyle. Sadece beraber birer bardak kahve içtik o kadar. Arkadaş değiliz, dünyama girmedi, giremez,"
Ve biraz daha iyi hissettikten sonra ayaklandım, ceketimi çıkarıp yerine astım. Güneş hala yerindeydi, değil mi?
Yaklaşık bir ay geçti. Bu süre zarfında Can ile hiç karşılaşmadım, ne karşıma çıktı ne kapımı çaldı. Birkaç gün postalları giydikten sonra o daha kadınsı duran klasik botlara dönüş yaptım. İş yeri, ev hayatı aynıydı. Can hiçbir şeyi değiştirmemişti ve ben eski huzuruma kavuşmuştum. Ta ki babam beni arayana kadar...
—"Efendim babacığım!" derken sesim samimiyetten uzaktı. Onu elbette seviyordum ama mesafeliydim.
—"Nasılsın kızım, iyi misin?" dediğinde annemin hayatta olduğu zamanlar geldi aklıma. Hep babamla aramda köprü vazifesi kurmaya çalıştığı için birebir ilişki kurmamıza engel olmuştu.
—"İyiyim baba, sen nasılsın? Köy hayatı nasıl gidiyor?" dedim ilgili davranmaya çalışarak.
—"Ben iyiyim. Köy hayatı da iyi" dedikten sonra sesine heyecanlı bir tını eklendi, "Aman ne tarla yapıyoruz ne hayvan. Şehir hayatından tek farkı temiz havası işte,"
—"Senin adına sevindim,"
—"Kızım, alıştım desem de alışamıyorum, hiç arayıp sormuyorsun, özledim seni" dedi sitemli bir sesle.
—"Ben de özledim de işler var, ne yaparsın?"
—"İzin alıp gelsen ne iyi olur," dediğinde düşündüm biraz. Buralardan uzaklaşmak iyi bir fikir olabilirdi. "Tamam, yarın iş çıkışı gelirim, olur mu?"
Rica dolu bir sesle "Olur da motorla gelme, otobüsle gel, olmaz mı?" dedi.
Sitemle "Baba, mis gibi motorum varken niye otobüsün ter kokusuyla uğraşayım?" dedim.
—"Kızım, Yağmurdede'nin virajlı ve dağlık yollarında motor sürmenden korkuyorum. Ayrıca hava soğuk, motor tepesinde üşütme!"
—"Ben ne yaptığımı biliyorum baba, endişelenme! Hadi, yarın görüşürüz," diyerek kapattım. Babamın huyumu bilmiyor gibi hala böyle bir şey demesine kızsam da bu kısa sürdü. Açıkçası köyümü özlemiştim. Özlem öfkeyi biraz olsun bastırmaya yetmişti.
İş çıkışı heyecanla kara mücevherime atlayıp çıktım yola. İzin aldığımda, kısa bir zaman da olsa beni bir süre görmeyecek ve benimle uğraşmayacak olmanın sevinci müdürün her halinden okunuyordu.
Yolculuk esnasında merkezden çıkana kadar asfalt ve düz yollar rahattı ama kalabalık ve is kokuluydu. Sincan'ı çıktıktan sonra babamın korktuğu virajlı ve dağlık yollar başlamıştı. Daha tenha ve griden uzak yolları aşarken motosikletle gitmeye alışkındım, babam korksa da benim hiç korkum yoktu. Temkinli hamlelerle ilerlerken yer yer yavaşladım, yer yer motoru yatırdım ama kara mücevherimle bir ekip gibi ilerledim. Kaskımın vizöründen gördüğüm manzara ise nefes kesiciydi. Aşina olduğum şehir hayatından sonra beni içine çeken dağlık köyümün cami minaresi nihayet gözükmüştü. Hedefime varmanın verdiği sevinçle babamın evine doğru yöneldim. Her yer toz topraktı ve kara mücevherim daha şimdiden parlaklığını kaybetmeye başlamıştı.
Motordan inip bahçe kapısını açarken babam da camdan beni görmüş ya da motorun sesini duymuş olacak ki dışarıya çıktı. Kapıyı açınca tekrar motorun yanına gidip onu bahçeye sokarken babam beni sabırla izliyordu. Kaskımı çıkardığımda babamın hasret dolu bakışlarıyla karşılaştım. O yün yeleği ve nasırlı elleriyle benim aksime buraya ait gözüküyordu. Kalabalığından nefret etsem de ben her şeyimle şehirliydim, her halim bunu bağıra çağıra ilan ediyordu.
Onu aylardır görmüyordum ve açıkçası özlemiştim ama içimden sevinçle kucağına atlamak gelmiyordu işte. O bana sımsıkı sarılırken ben içimin ısınmayışına hayret ederek kucakladım onu. Yüreğimde hissettiğim sevgi ve hasret dolu babama rağmen koca dünyada tek başına hayatta kalan insan yalnızlığıydı.
Babam önde ben arkada eve girerken hissettiğim de koca bir yalnızlık,her zamankinden daha karanlık bir kütle gibi çöktü üstüme. Annemin gitmesiyle ikimiz de adeta kendi hayatlarımıza hapsolmuştuk. Evin kokusu bile köy kokusu değildi, yemeklerini tek başına yiyen adamın boş odalarda çınlayan saatinin tik takları gibi acı bir kokuydu. Babam pişirse de yemek kokusundan mahrum gibiydi, temiz ve köyün ruhuna uyan duvarları bile buz gibiydi. Elini değdirdiğinde belki pürüzsüzdü ama içinde bir şeyler çiziliyordu. Montumu asıp oturma alanı ile bitişik mutfağa süzüldüğümde aynı soğukluğu orada da hissettim. İnsanların kadın eli değmiş diye nitelediği ruhun bu evde olmadığı çok belliydi. Ocakta yemek vardı ama ev yemek sıcaklığına değil buruk bir hüzne sahipti.
Koltuğa oturup bir süre sustuk. Sessizliğe dayanamayan babam "Havalar, sular nasıl?" diyerek muhabbet etmeye çalıştı.
"Klasik Ankara işte," dediğimde yine sessizlik sardı etrafımızı.
Delici sessizlikten rahatsız olduğum için "Arkadaşların var mı?" dedim. Muhabbet edecek konu bulmanın verdiği buruk sevinçle yanıtladı beni; "Evet var, sabah birkaç işi yoluna koyup kahveye gidiyorum. Vakit gelince namazlara gidiyorum, bazen evde Kuranı Kerim okuyorum, bazen sıkılıp tekrar kahveye gidiyorum. Çay içip sohbet ediyoruz işte. Peki ya sen? Konu komşu, arkadaş var mı?"
Komşu demesiyle kırmızı gözlük geliverdi aklıma. Ama arkadaş falan değildik neticede. "Görüştüğüm pek arkadaşım yok. Geçen gün, Nil doğum gününe çağırdı o kadar. Bolca çalışıyorum ben de," dediğimde hüzünle bana baktığını gördüm. Benim yalnızlığım kendi yalnızlığından daha çok üzüyordu onu. Tabi ben de o can sıkıcı olayı anlatmamıştım, benim için üzülmesini değil, kendi hayatına bakmasını istiyordum.
"Acıkmışsındır, hadi sofrayı kurup da doyuralım karnımızı," diyerek ayaklandığında ona eşlik etmek için ben de ayaklandım. Ocağa yaklaştığımda yemeklerin sıcak olduğunu görmem üzerine tabakları çıkarmaya karar verdim. Gözüme çarpan babamın ağır hareketlerine kayıtsız kalamadım. Kendi işini görmeye epey alışmıştı. Annem sağken ona yardım ederdi ama kendi başına kalınca nasıl bocaladığı dün gibi aklımdaydı. Her yemek yapmak için ocağın başına geçişinde, her sofraya koyduğu tabakta, yemek sonrası dizdiği her bulaşıkta annemi anar ve derin bir hüzünle ya ağlar ya çöküverirdi. Şimdi daha iyi görünüyordu.
Arada birbirimize laf atmamız dışında sessiz geçen bir yemekten sonra ben tabakları toplarken babam da çay suyu koydu ocağa. "İki kişi için çok değil mi o?" dedim büyük çaydanlığı görünce. Yüzüme bir şey itiraf edecek gibi baktıktan sonra "Yok, çok değil," dedi ve işine kaldığı yerden devam etti.
Sofrayı topladıktan sonra gömleğin hışırtısından ve pantolonun sertliğinden rahatsız olarak üstümü değiştirmek üzere odama çekildim. Burada bir kaç parça kıyafetim olduğu için yanıma hiçbir şey almamıştım. Dolaptan gri pijamalarımı alıp giydikten sonra babamın yanına döndüm tekrar. Yorgun olduğum için bir torba gibi kendimi koltuğa attıktan hemen sonra zilin çalması üzerine babama merakla baktım. "Birini mi bekliyordun?" derken içten içe haber vermediği için kızıyordum. "Şimdi anlarsın," diyerek kalktı yerinden ve kapıyı açmaya gitti. Koltukta otururken kollarımı göğsümün altında birleştirip ayağımın birini sallayarak gelenleri bekledim. Odaya iki erkek girdi. Kim olduklarını anlamak için yüzlerine baktığımda ise hayatımın şokunu yaşadım. Bu kırmızı gözlüğün burada ne işi vardı?
Instagram hesabım @ikisehrinikimevsimi / Sena Zek
Her pazartesi yeni bölüm
Bölüm uzunlukları nasıl?
Her konuda görüş ve önerilerinize açığım
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |