
Siyah...
Simsiyah bir hayat...
Evimin duvarları, dolaplarım, beyaz eşyalarım, koltuklarım, yatak örtüm ya antrasit ya siyah. Yani kapkara bir dünya...
Siyah fon perdelerimden ötürü sabah olduğunda odama gün ışığı sızamıyor bile.. Ama ben halimden memnunum . O gıcık sesiyle alarm yetiyor beni uyandırmaya.
Yine klasik sabahlardan biri işte, alarm çaldı ve Sıla uyandı. Siyah kapüşonlu kız Sıla...
Yerimde doğrulup memnuniyetsiz bir ifadeyle odayı süzdüm her zaman görmüyormuşum gibi. Sonrasında parmak uçlarımla yüzümü ovuşturup ayaklandım. Sürüklediğim ayaklarımla banyoya yöneldim ve makine ruhsuzluğumla otomatik pilota bağlamışçasına sabah rutinlerimi yerine getirdim. Yüzümü yıkamak, acı bir filtre kahve içmek, ağzıma iki lokma bir şey tıkmak ve giyinmek . Hepsi bu kadar . Siyah bir bluz, kot pantolon ve yüzümü herkesten saklamaya yarayan siyah kapüşonlu bir dış kıyafet, mesela bugünkü bir ceket.
Kendime has, yerleri delen o yürüyüşümle motosikletimin yanına gelmiştim bile. Kaskımı büyük bir coşkuyla başıma geçirdikten sonra ışığın değdiği yerleri kara bir mücevher gibi parlayan motosikletime bindim ve çevirdim kontağı. Sığınağımı geride bırakırken rüzgarın uçurduğu saçlarım ve kapüşonum bana dünyanın en özgür insanı gibi hissettiriyordu. Basabildiğim kadar basabildim gaz koluna ve bana sinirlenen araç sürücülerinin bastığı kornalara aldırmadan aralarından süzülüp gittim.
Nihayet iş yerime vardığımda motosikletimi her zamanki yerine park edip indim. Kaskımı çıkarır çıkarmaz önüme gelen saçları umursamaz bir hareketle geriye atıp girdim o koca binaya. Kolumun altına aldığım kaskım benim için adeta bir kraliyet tacıydı. Onu taşımanın verdiği gururla yine yerleri delen adımlarla odama gittim. İnsanlar artık eskisi gibi süzmüyordu beni, bu halime alışmışlardı. Dikkat çekmeyi sevmesem de süslendiğim için değil karanlık göründüğüm için gözlerin üstümde olması o kadar da rahatsız etmiyordu beni.
Ayrıca bugün hafta başıydı . Herkesin yüzünde benimkiyle aynı ifade vardı . Tek fark onlar birkaç saat içinde bu duygu durumundan kurtulurken ben hep aynıydım.
Öğle molasına kadar yeni proje bir rezidans üstüne çalıştım. Yasal sınırlara uygun projenin taslaklarını oluşturduktan sonra onay için müdürümün yanına gittim. Kapıyı tıklatıp içeriye girdiğimde gülen yüzü solmuştu bile. "Hoş geldin Sıla ben de seni bekliyordum" dedi ciddi bir sesle. O sırtını dikleştirip kendini masaya daha da yaklaştırırken ben dosyaları kibarca önüne koydum ve karşısına oturdum.
"Çay ya da kahve alır mısın ?" dedi yüzüme dikkatle bakarken. Benimle önemli bir şeyler konuşacağı belliydi. İşten çıkarmazdı değil mi?
"Kahve alırım," dedim sadece ve bakışlarımı ellerime indirdim. Azar yemeye hazır bir halim vardı.
Müdür yanındaki telefonu tuşlayıp o sert sesiyle "İki sade Türk kahvesi," derken bir yandan beni süzüyordu. Ona bakmasam da ne yaptığını fark edebiliyordum.
"Kahveler gelene kadar biraz konuşalım," derken ellerini birleştirdi ve bana bakmaya devam etti. Hissettiğim baskı altında istemeden de olsa bakışlarımı kaldırıp müdüre baktım. Çok kısa bir süre gözlerine baktıktan sonra odağımı ellerine verdim. İnsanların gözlerinin içine bakmayı sevmem zaten kendimi onların iç dünyasına girer gibi hissederim ve sanki onlar da benim içime giriyor gibi .
"İlk zamanlar pek aldırmadım ama yöneticim ve diğer çalışanlardan sürekli şikayet alıyorum. Tahmin et bakalım, niye?"
Derin bir nefes alıp kısa bir göz teması kurup yine indirdim bakışlarımı. "Göz zevklerine uymadığım için," dedim net bir sesle.
Samimi ve içten bir tavırla "Ben öyle demezdim ama bir bakıma doğru. Sıla burası bir iş yeri ve ciddiyet ister. Nasıl ki şort ya da askılı kıyafetler uygun değilse senin bu rallici tipin de uygun değil. Bak herkes etek, gömlek ya da pantolon giyiyor ve o ciddiyet hissediliyor," dedi. Babacan yaklaşmaya çalışıyordu çünkü benim vereceğim tepkiden çekiniyordu. Ama nasıl davranırsa davransın içimdeki o inatçı, asi damar kabarmıştı bile.
"Ciddiyet sadece kıyafetle olmaz. Onlar belki filinta gibi gözüküyorlar ama dedikodudan iş yapamıyorlar. Öyle mi olayım isterdiniz?" dedim ukala bir tavırla. "Sıla sen bir mimarsın. Mimar gibi görün. Yarışçı ya da dövmeci ya da hacker gibi görünme işte. Bu kadar muazzam işler çıkaran mimarı herkes merak ediyor. Görünce de cin çarpmışa dönüyorlar. Kızım senin bu genç yaşında adın var bu camiada, Sıla Nahmi denince herkes hayran kalıyor ama sadece adını duyunca. Sen her şeyinle adını ve kimliğini taşımalısın."
Bu sözleri hayretle dinlerken hiç lafını bölmemiştim bile. Eminim ki kaşlarım havalanmış ve gözlerim de büyümüştü tabi. "Bitti mi?" dedim sakince.
Müdür bu umursamaz tavrım karşısında yumruğunu sıktı. Onun cevapsızlığı üzerine hızla ayaklanmıştım ki adeta gürledi: "Otur şuraya!"
Ben gözlerimi devirip kendimi ağır bir torba gibi yerime bırakırken kahveler de geldi. Görevli abla gözlerini yerden kaldırmadan önümüze kahveleri bırakıp sessizce odayı terk etti.
"Şu kadın bile daha mimara benziyor," dedi ve kahvesini yudumlamaya başladı. Ben bedenen orada olsam bile ruhum orayı çoktan terk etmişti ve müdür bu halimin farkındaydı. Benden yanıt alamadığı için kızgındı ama sakin kalmaya çalışıyordu. "Sıla monolog yapmıyorum ya da sen azar yiyen bir çocuk değilsin. Konuşup bu meseleyi halledeceğiz,"
O konuşurken ben kahvemi bitirmiştim bile. Onun bu yavaş hareketlerle kahvesini yudumlayışı ve höpürdetişi ise damarlarımı çekiyor gibiydi. Elimden gelse kahvenin altındaki tabağı ağzına tıkardım.
Ben ona diş sıkarken gözleri gözlerimle buluştu. Yanıt ister gibi yüzümü incelediğinde pes etmiştim. "Ama benim ne düşündüğüm umurunuzda değil. Tek derdiniz beni kendi kalıplarınıza sokmak,"
Bu cevabım karşısında eliyle alnını gerdi ve biraz duraksayıp konuşmayı devraldı. "Ben seni önemsiyorum Sıla. Senin gibi bir yeteneği kaybetmek istemem. Bak sana emretmiyorum bile. Söz hakkı da tanıyorum,"
"Beni umursuyorsanız rahat bırakın lütfen. Ben yeteneğimi eşsiz tarzımdan alıyorum. Ben ben olmazsam ben olamam ki ... Beni anladığınızı umuyorum," dedim ellerimle dizlerimi bastırırken. Ayağa kalkmamak için kendimi zor tutuyordum.
"Ben seni anlıyorum ama sen beni anlamıyorsun. Şirketin imajını zedelediğin için seni istemiyorlar. Her şey imaj değil diyorum, onlara başardığın şeyleri söylüyorum ama yeterli gelmiyor. Sen de bana yardımcı olmuyorsun," dediğinde onu yük altında bir hamalmış gibi gördüm. Üstündeki baskıyı hayal etmeye çalıştım. Bu ortamları biliyordum, görünüş önemliydi.
Onu süzdüğümün ve anlattıklarını muhakeme etmeye çalıştığımın farkındaydı.
"Sizin hatırınıza deneyeceğim" diyerek ayaklandığımda itiraz etmedi.
Odama girdiğimde üstümde birçok duygunun gölge gibi gezdiğini fark ettim. Yüreğim bu istemediğim yük altında eziliyordu. Dayanamayıp ayaklandım ve volta atmaya başladım. Sağa sola yürürken zihnimden tonla düşünce geçiyordu. Kapana sıkılmıştım işte. Ya rest çekip gidecektim ya da razı gelecektim. Canım gitmek istiyordu ama bu problem hep çıkacaktı karşıma. Sevdiğim meslek uğruna kendimden vazgeçmek kolay değildi. Denemekten başka da çarem yoktu.
Biraz sakinleşince yerime oturdum ve sırtımı sandalyeme yaslayıp oturduğum yerden pencerenin dışına baktım. Puslu Ankara´nın puslu havası ve binaları ruh halime tercüman oluyor gibiydi.
Acıktığım için odadan çıkıp en yakın bistroya gitmeye niyetlendiğimde daha önce muhabbetlerine dahil olmadığım o üçlü kız grubu bana bakıp fısıldaşmaya başladılar. Benim hakkımda konuştukları her hallerinden belliydi. Başka zaman olsa arkamı dönüp giderdim ama içimde yükselen volkana engel olamadım. Adımlarımı onlara yönlendirdiğimde yüzü bana dönük olan yanındakileri uyarır gibi boğazını temizledi. Hepsi boya küpüne düşmüş gibi olan kızların yanına gittiğimde içlerinden biri güldü. "Mimar hanım, müdür beyden azar mı yediniz? Yüzünüz sirke satıyor," dedi pervasızca. Bir diğeri atıldı: "Her zamanki hali, "
"Size ne? Ben sizin arkanızdan fiskos yapıyor muyum? Sizin kendi hayatınız yok mu ?"dedim en sert sesimle.
Benim kibar olmayan tavrım karşısında bakışlarının feri sönmüştü bile. Ama birinin pes etmeye niyeti yoktu. "Kıyafetini değiştir diyorlar, değil mi?" dediğinde onlarla konuşarak kendime hakaret ettiğimi düşünüp arkamı döndüm ama bu sefer de "Kimse senin orman gibi bacağına meraklı değildir herhalde," dedi. Daha ben tepki vermeden arkadaşı onu dürttü ama o sadece omuz silkti.
Uğraşmak isteyenle uğraşırdım ben de. Tekrar onlara dönüp gözlerimi kıstım ve küçümseyici bir ifadeyle uzun uzun süzdüm hepsini. "Mesele bacak olsaydı burada olmazdın diyeceğim ama sen kısa yoldan patronların yatağına talip olduğun için bacak önemli. Ben zekamla buradayım," dedikten sonra sararan yüzüne baktım dik dik. Cevap bile veremeyeceğini anlayınca keyifle oradan ayrıldım.
Akşam olup da işten çıktığımda kuş gibi hafiflemiş hissediyordum. Her gün bir sürü insanla aynı ortamda olmak onlara sürekli bir şeyler anlatmak zordu. Bu insanlar kimi zaman müdür kimi zaman inşaat mühendisi kimi zaman inşaat şefi bile oluyordu. Sekreter kızları asistanları saymıyorum bile. Her gün tonla hesap kitap ve ne olursa olsun gelen itirazlar çok yoruyordu. Bu yorgunluğu atmanın tek yolu eve girer girmez duş almak oluyordu.
Ben sessiz sakin olduğu için Gölbaşı´nda oturuyordum. İş yerim olan Balgat´a gitmek yarım saat civarı sürüyordu. Yolun tek güzel yanı motorumla ilerlemekti. Arabaya veya toplu taşımaya tahammülüm yoktu.
Nihayet Mogan Gölü´nün o muhteşem süzülüşünü gördüm. Açıkçası şu hayatta en çok sevdiğim şeylerden biri de ilçeye girişimde gördüğüm bu eşsiz manzara oluyordu. Maddi olarak elim rahatladığında ilk işim göl manzaralı bir evde oturmak olacaktı.
Anahtarı çevirip eve girmeden hemen önce postallarımı çıkardım ve anahtarı yerine fırlattım. Kaskımı nazikçe portmantoya koyduktan sonra ilk işim duşa girmek oldu.
Çok vakit kaybetmeden duştan çıktıktan sonra en rahat pijamalarımı giyip yemek ısıttım kendime. Bir yandan havluyla saçımı çekiştirirken bir yandan da evde dolanıyordum. Aklımdan hangi filmi izleyeceğim geçiyordu. Kapımın çalınmasını ise asla beklemiyordum. Babam olamazdı çünkü hep haber vererek gelirdi. Başka da kimsem yoktu. Elimdeki havluyu tekli koltuğun üstüne koyup merakla kapıya yöneldim. Kapının dürbününden baktığımda ise asla tanımadığım birini gördüm. Benim yaşlarımda olduğunu tahmin ettiğim bir adam vardı. Mecbur "Kim o?" diye seslendim. Tok bir ses "Komşunum ben" deyince gözlerimi yumarak derin bir nefes aldım ve istemeyerek de olsa o kapıyı açtım.
Yüzüne bakmadan "Buyurun" dediğimde benim aksime sevecen bir ifade buldum. "Özür dilerim rahatsız ettim ama ben limon isteyecektim. Evde kalmamış ve yarın şehir dışına gidiyorum. Marketten almak istemedim varsa bir tane verir misiniz?"
O konuşurken az da olsa yüzünü inceledim. Kahve dağınık saçları ve kahve gözleri dikkat çekiciydi. "Önemli değil" dedim soğuk bir sesle ve mutfağa girip o istediği bir limonu ona getirdim. O sırada karşıdaki açık kapıyı fark ettim. Belli ki onun eviydi ve ilk dikkatimi çeken koridoru dolduran sarı ışıktı. Herhangi bir mobilya gözükmüyordu, elbette tek görünen şey halıydı ve o bile çok canlıydı.
"Teşekkür ederim" diyerek arkasını döndü ve az önce çok kısa baktığım eve oyalanmadan girdi. İlgimi çekse de umursamamaya karar verip ben de kapıyı kapattım ve ısıttığım yemeğe doğru yol aldım.
Ertesi sabah olduğunda her zaman olduğu gibi rutinlerimi yerine getirdim ama tek bir farkla; giyeceğim kıyafet. Dolabımda bulunan bir sürü siyah tişörtü atlayıp aynı karanlıktaki gömleğimi aldım elime. Çok az sayıda farklı kıyafet vardı zaten. Siyah bir kumaş pantolon ile hazırdım . Tam benim tarzım değildi ama benden de uzak değildi. Denemekten başka çarem yoktu. Kapüşonlu ceketim bakiydi. Ayaklarıma postallarımı değil klasik bir bot giydim. Salık saçlarımı geriye salladıktan sonra kolumun altındaki kaskıma daha sıkı sarılıp merdivenlerden hızlı adımlarla indim. Ne olursa olsun benden ayrılmayan kara mücevherime atlayıp çıktım yola. Biraz daha şık görünme çabam motosikletin tepesinde geçerli değildi. Yine aynı süratle arabaların arasından keyifle kayıp gittim.
İş yerine girdiğimde meraklı bakışlar süzdü beni. Alışıktım meraklı bakışlara ama bu sefer yeri göğü inleten yürüyüşüm değil tarzım dikkat çekiyordu. Ceketin sadece önü açık olduğu için gömleğim azıcık gözükse de bendeki değişiklik fark edilebilir cinstendi. Elbette kaskım yerini koruyordu. Kimseye aldırmadan odama girdim ve işlerime kaldığım yerden devam ettim.
Birkaç saat sonra tam işe dalmışken çalan telefonla irkildim. Açtığımda müdürün tok sesi doldurdu kulaklarımı. "Odama gelir misin?" dedi ve kapattı. Dün ona teslim ettiğim ama üzerinde konuşmadığımız projeyi düşünerek müdürün odasına gittim. Kapıyı tıklayarak içeriye girdiğimde yüzü aydınlanarak süzdü beni. "Hiç yoktan iyidir, mimar hanım!" dedi ve masanın öbür tarafındaki sandalyeyi avucunu açarak gösterdi. Yavaşça oturup gözlerimi önündeki dosyalara diktim. Kağıtları toparladıktan sonra lazım olan dosyayı önüne aldı ve kısa bir süre inceledi. Arada bir bana bakmayı ihmal etmiyordu. "Zemin etüdünün olduğu raporu incelemedin sanırım, buraya bu binayı böyle dikemeyiz Sıla, zarar ederiz," diyerek bahsettiği raporu önüme uzattı. Elime alıp hızla bir göz gezdirdikten sonra fırlatır gibi önüne koydum. "Rapor hatalı müdür bey. Verilerdeki standart penetrasyon sayıları (SPT) ile laboratuvar sonuçları birbirini tutmuyor. Bu parselin tam altından geçen yeraltı su seviyesini kasten düşük göstermişler ki temel maliyetinden kaçılsın. Balgat’ın bu bölgesindeki killi yapıyı ve sıvılaşma riskini hesaba katmadan bu binayı buraya dikerseniz, ilk sarsıntıda kağıttan bir kule gibi yan yatar. Ben ismimi bu 'mühendislik cinayetine' imza olarak atmam. Ya bu etüdü tarafsız bir firmaya yeniden yaptırırsınız ya da bu projeyi çöpe atarsınız."
Müdür önce anlattıklarımı tahlil etmek ister gibi yüzümü inceledi sonra da eliyle gözlerini ovaladı. "Sen mimarsın Sıla, inşaat mühendisi değilsin, onlardan daha iyi mi bileceksin?" dedi yorulduğunu belli eder halde.
"Elbette sadece mimarım ama bir mimar sadece mimar değildir. Her şeyi hesaba katmak zorundayım," dedim kendimden emin şekilde.
Ellerini masaya sertçe koyup "Ben bu durumu tekrar tahlil edeceğim ama yanılırsan koyarım kapıya, senin yüzünden kavga etmediğimiz firma kalmadı," dedi.
Ayaklanıp "Şimdiye kadar yanılmadım ama," dedim ve yerleri dele dele odayı terk ettim.
Büyük bir risk altındaydım. Ama binanın risk altında olmasından iyidir değil mi?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |