
Günler günleri kovalıyordu. İşe girdiğimde gözüme takılan ilk şey Can'ın oda kapısı oluyordu. Odama girdiğimde pat diye dalmasını bekliyordum ama ses seda yoktu. Eve döndüğümde kapımın tıklatılmasını bekliyordum ama çalan yoktu. Aynı evime beni teselli etmeye geldikten sonra sessizliğe çekildiği gibi uzaklaştı benden. Ben her sabah aynı ritimle, aynı rutinle işime gidip geliyordum ama sesler yoktu sanki hayatımda, renkler canlılığını yitirmişti. İş Makinesi sesleri bile perde arkasından geliyor gibiydi. Evde sehpanın üstünde karakalem yaptığım kızılgerdan bana Can'ın köy evindeki mozaik ve canlı olan kuşu hatırlatıyordu. Aynıydılar ama benimki renksizdi işte. Onunki alabildiğince hayat dolu ve renkliydi. O evi gördüğümde Can'ın bir iç mimar olduğunu bilmiyordum. O evi tasarlayan elbette oydu, bunu şimdi anlıyordum. Tüm o sarılar, patlatma taşlar onun eseriydi. İç dünyasının yansımasıydı.
Hafta sonu olduğu için evdeydim. Filtre kahvemi hazırlamış balkonda otururken balkon korkuluğuna birden uçup gelen kızılgerdana baktım. Serçe gibi küçük ama asiydi, korumacıydı, biraz da vahşiydi. Balkonuma konması mucize gibiydi. Gözlerimle onu seviyordum, uçmasın diye yaklaşmaya korkuyordum. Kuş kafasını hafifçe yana yatırıp bana baktığında, Can’ın otoparkta kaskımı çıkarırken beni süzüşünü anımsadım. O da böyle meraklı ama tetikte bakıyordu. Sanki bu kuş, Can’ın bana gönderdiği bir 'Ben buradayım ama mesafeni koruyorum' mesajıydı.
Ben kuşa gülümserken birden kanatlarını çırptı ve gözlerden kayboldu. Onun uçmasıyla gözüm evin içine kaydı, sanki buradan Can'ı görebilirmişim gibi baktım o yana. Uçuşan perdenin ardına gizlenen antrasit mobilyalarımdan başka bir şey görünmüyordu.
İş başı yaparken yine aynı rutinlerle ve ritimle girdim şirkete. Adımlarım yeri delerken kaskım kıymetli yerini koruyordu. Odama girerken Pelin seslendi. "Sıla Hanım, Can Bey sizi odasında bekliyor,"
Pat sesi odada yankılanırken kapıyı açıp içeriye girdim. Tepkisini merak ettiğim için Can'a baktığımda Can'ın dudakları hafif kıvrılmış, gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı.
Kaskımı sehpaya koyup sandalyeye otururken "Bakıyorum neşen yerine gelmiş," dedim.
Kaşları hayretle kalkarken "Bence şaşırtıcı şekilde neşeli olan sensin," dedi.
Bacak bacak üstüne atarken "Ne zamandır bana karşı güleç değildin, bugün farklı bir enerji geliyor," dediğimde sergilediğim jestlere bakıp başını yana çevirerek güldü. Ama bu gülüş samimiyet değil öfke barındırıyordu.
"Seninle bir alıp veremediğim mi var sanıyorsun? Umurunda bile değil sadece tam da istediğin gibi, hak ettiğin gibi davranıyorum. Problem ne?"
Onun bu soğuk ve mesafeli tavrının hoşuma gitmesi gerekirdi, başkası yapsa normal gelirdi. Ama Can şu anda böyle davranarak içimde bir şeyleri gıdıklıyordu.
Direk konuya daldım. "Kardeşim demem neden bu kadar zoruna gitti?"
Dirseklerini masaya dayayıp vücudunu öne eğerken "Mesele kardeşim demen değil, olanları yanlış yorma. Ben seni rahatsız ettiğimi fazlasıyla fark ettim sadece. Geç oldu ama," dedi.
Gözlerimi kısarken dudaklarım hafif kıvrıldı. "O Serap denen kadın seninle ilgileniyor, beni de tehdit olarak görüyor. Amacım sadece tehdit olmadığımı bilmesiydi,"
Beni süzdüğünde düşünceleri gözlerinden okunuyordu. Onu kıskanıp kıskanmadığımı merak ettiği her halinden belliydi. Onun sessizliğini bitirmek için "İkimiz de birbirimizi baş belası olarak görüyoruz, doğru mu?" dedim. Bazı şeylerin yerlerini koruması lazımdı.
"Elbette," derken alaylı gözleriyle beni tarttı.
Kapının çalmasıyla ikimiz de oraya baktık. İçeriye giren Serap'tı. İçeride beni gördüğü için yüzünde oluşan hayal kırıklığı görülmeye değerdi. Hemen toparlanıp sahte bir neşeye bürünerek Can'a laf attı. "Can'cığım, öğle yemeği için müthiş bir yer buldum, beraber gider miyiz?"
Can ayağa kalkıp dosyalarını kabaca topladıktan sonra "Üzgünüm Serap, biz Sıla'cığım ile bir eve gideceğiz, muhtemelen işimiz geç biter, biz beraber yeriz," diyerek masanın öbür yanına geçip elini bana uzattı. 'Sıla'cığım' kelimesi içimin bam telini titretirken umursamaz durmaya çalıştım. Serap'ın delici bakışlarını üstümde hissederken sandalyenin kollarına tutunarak ayaklandım. Can, ondan destek almadığım için kızdığını belli eden o sesli nefes ve göz yumuşuyla havadaki elini cebine soktu. Yanına geçip elimi, gitmemiz gerektiğini hatırlatırcasına dirseğinin hemen üzerine koydum. Onu parmak uçlarımla kapıya doğru yönlendirirken, bu hareketim can ciğer bir yakınlıktan ziyade, bir an önce bu odadan çıkmak isteyen birinin sabırsız hamlesiydi
Arkamızda mors olmuş Serap'ı bırakarak odadan ayrıldık.
Merdivenlerden inerken Can'ın nefesleri kulaklarımı dolduruyordu. "Sizin aranız mı bozuk?" derken bir adım gerisinde yürüyordum.
"Beni boğuyor, ilk zamanlar iyiydi ama şimdi kaçacak yer arıyorum," dedi oflayarak.
"Şayet sevgiliyseniz yaptığın büyük şerefsizlik," dediğimde durdu ve yüzüme baktı.
"Ben öyle biri değilim Sıla, sevgili değildik, ben sevmediğim birine kadınım demem, kadınım dediğime yamuk yapmam," diyerek üstüme eğildi. "Anladın mı?"derken bakışlarıyla ezdi beni. O topraksı portakal kokusu burnumu doldururken kalbimin sesi kulağımda patlıyordu. Gözlerindeki derin kahvelerin içinde boğulurken silkelenerek kendime geldim. Geri çekilirken "Ama flört ettiniz, hem 'ben çapkınım' demedin mi bana?" dedim. Gözlerini devirerek "Demez olaydım," dedi ve yürümeye devam etti.
Dışarıya çıktığımızda kara mücevherin yanına gelince bir şeyi idrak ettim. "Kaskımı unuttum, gidip alayım," dediğimde kolumdan tutup beni kendine çekti.
"O kadar katı tekrar yürüme, benim arabamla gidelim," dediğinde onu kararlı gördüm.
"Ne münasebet," diyerek kolumu ondan kurtardım ve binaya yöneldim. Fakat bu sefer kolunu önüme duvar gibi gerdi. "İnat etme, yemem seni," dediğinde alayla güldüm.
"Boğazında kalırım,"
Girmeyeceğimden emin olana kadar yüzüme baktı. Az önceki yakın bakışmanın tekrar gerçekleşmemesi için "Peki senin allı turnayla gidelim," deyince nihayet yüzü güldü.
Aynı adımları takip ederek onun arabasının yanına vardıktan sonra ön yolcu koltuğunun kapısını açarken havalı görünmek ister gibi bana bakmıyordu. Ona sert bakışlar atarken koltuğa oturdum. O da kibarca kapıyı kapatıp şoför koltuğuna geçti. Araba baştan sona Can kokuyordu. Arabanın içi de dışı da orijinal halindeydi, hiçbir dokunuş yapmamış olması beni şaşırtmıştı. Gözlerimi hafifçe içinde gezdirirken emniyet kemerimi takarken çıkan click sesi arabanın içinde yankılandı. Can'a baktığımda benim emniyetli adımımı es geçerek arabayı çalıştırdığını gördüm. "Hey! Canını sokakta mı buldun?" diye sitem ettim.
Kemer tokasını sertçe yerine geçirirken bir yandan bana bakıyor bir yandan söyleniyordu. "Dedi hiç önlemi olmadan 500 cc'lik motor süren kadın,"
Dirseğimi kapıya yaslarken elimi alnıma dayadım. "Kask takıyorum,"
Direksiyonu çevirirken yanıtladı. "Yeterli değil, bütün önlemleri alsan bile araba kadar güvenli değil,"
Onu incelerken atıldım. "Sen arabayı güvenlik için kullanmıyorsun, prestij için kullanıyorsun,"
Ofladı. "Beni bile mimar titizliğiyle inceliyorsun, aferin sana!" dedikten sonra bir süre sustuk. Mevlana Bulvarı'nda ilerlerken Bilkent Şehir hastanesini geçtik. Sessizlikten sıkılmış olacak ki radyoyu kurcalamaya başladı. İstediği şarkıyı bulduğunda ben camdan dışarıyı izliyordum. "Gıybet çok, kıymeti yok" sesi arabada çınlarken Can'a gözümün ucuyla baktım. Gülümseyerek gözlerimi kapatıp camı araladım ve rüzgarın yüzümü yalamasına izin verdim. Gözlerimi açtığımda içimin yaşam sevinciyle dolmasına izin verdim. Alnıma düşen örüğümü nazikçe kulağımın arkasına koyarken tekrar Can'a baktım. Işıldayan gözlerle, direksiyonu sımsıkı kavramış, özgüvenli bir tavırla yön veriyordu arabaya. Onu süzerek tekrar camdan dışarıyı izledim. Ankara griydi, belki yüreği buz tutacak kadar soğuk bir nefesti ama her bir ağırlığıyla aynı bendi. Boğuk havası benim ıslığımdı, ara ara yeşil durması için yapılmış parklar benim hevesim gibiydi. Ruhumun her bir zerresinde Ankara havasını hissederken Can'ın varlığını anımsadım. Can benim için Gölbaşı'nda o havanın tadını çıkarırken balkon korkuluğuna konan kızılgerdanın ta kendisiydi.
Şarkılar değişirken bizim suskunluğumuz değişmedi ve nihayet Ümitköy'e girdik. İşini yapacağımız müstakil evin yanına arabayı park edince kemerimi yerinden çıkarırken Can'a baktım. İçimdeki bu tarifsiz huzuru onun gözlerinde görünce hızla önüme döndüm. Yanaklarımın yandığını hissederken kızardığımı görünmesin diye hızla arabadan inip eve doğru yürümeye başladım. Can arabadan tabletini alarak bir adım arkamdan beni takip ettiğinde varlığını tüm heybetiyle hissettim.
Dışarıdan oldukça eski olan ev eşyasızdı ve etrafta kimse görünmüyordu. Meraklı bir ifadeyle kimse var mı diye etrafı kolaçan ederken tek karşılaştığımız sakinlikti. Sadece kuş cıvıltılarını duyuyor, taze biçilmiş çim kokusunu ciğerimize çekiyorduk.
İki katlı evi tekrar incelediğimde perdelerin yeri boştu, camlar ne zamandır temizlenmemiş gibi kirliydi, dış kapı ahşaptı ve kabarmış, yer yer soyulmuştu. "İçimden bir ses burada çok işimiz var diyor," dedim.
"Benim işlerim zaten çok, hiç yolunda gitmez," dedi gülerek.
Onun gülüşüne karşılık ciddileştim. "Genelde aksi insanın işi aksi gider, sen pek aksi değilsin,"
Daha çok güldü. "Aksi olan daha çok sensin," dediğinde yüz buruşturdum. "Ben aksi değil ,mesafeliyim. Ayrıca mesafe demişken..." diyerek önünde dikildim. Ellerini belime koyup " Bir daha bana el uzatırsan, kolumu tutarsan kısacası temasa yeltenirsen o elini kırarım, tamam mı?" dedim. Dudakları alayla kıvrıldı ve bir adım atarak mesafeyi azalttı. "Ben de karabasan nerede diyordum, buradaymış," dediğinde gözlerimi kısıp kaşlarımı çatarak gözlerine odaklandım.
"A gelmişler," sesiyle toparlandık. "Hoş geldiniz, kusura bakmayın, geciktik," dedi karnı biraz şişkin olan bir kadın. Yanındaki eşi ise daha sakin ve güleç halde yaklaştı yanımıza ve elini Can'a tokalaşmak için uzattı. "Ben ev sahibi Münir, hoş geldiniz Mimar Bey,"
Sonra o el bana uzandığında elimi kalbime koyarak "Mimar Sıla, ben de memnun oldum," dedim ve adam beni kibarca başıyla selamladı.
Anahtarı kilide soktuğunda kıyırt diye bir ses geldi. Sonra zor hareketlerle kilit döndü ve kapı açıldı. Önce ev sahipleri arkasında Can ve ben eve giriş yaptık. Girer girmez duvarları incelediğimde tahmin ettiğimden yıpranmış olduğunu gördüm. Kapılar sararmıştı ve rutubet kokusu her yeri kaplamıştı. Bütün evlerde yaptığımız gibi önce mutfağa geçtik.
Mutfak dardı ama uzun da değildi. "Can Bey şu camın olduğu duvarı kırıp genişletebilir miyiz?" dedi kadın. Can bana baktığında pencere tarafına bakıp gerekli incelemeleri yaptım. "Can Bey, kırılır, taşıyıcı sistem yok, " dediğimde lazermetresini çıkardı. "Kaç metre düşündünüz?" diye sorarken kırmızı ışık tam kalbime işaret etti. Kendimi yana attığımda gülerek müşterilere laf attı. "Sıla Hanıma ateş ettik," dediğinde ikisi de güldü.
Dışarıya çıkıp nereye kadar uzatılır diye kontroller yaptık, istedikleri cam boyu, kombinin yeri , doğalgaz projesi, dolapların yeri, ocağın ve beyaz eşyaların yerleri, priz yerlerine kadar konuşuldu. Oradaki iş bitince salona girdik. Bizi kocaman bir salon karşıladı. Köşeye istedikleri kitaplığı tarif ettiler.
Alt katta işimiz bittiğinde üst kata çıktık. Yatak odasına istedikleri çıta uygulamasını tarif ettiler. Can onlara olabilecek modelleri gösterdi. Camları büyütmek istedikleri için her bir ayrıntıyı kontrol ettim.
Yatak odası da bitince odanın birine geçtik.
Kadın "Burası da bebeğimin odası olacak inşallah," diyerek karnını sıvazladı. "Hayırlı olsun, analı babalı büyüsün" dedim ama nedense aklıma annemin hamile halleri geldi. Kardeşime hamileyken o da bebeğine oda yaptırmıştı. Aldığı kıyafetleri özene bözene yerleştirmişti dolaba.
"Can Bey şu köşe çok boş, oraya ne yakışır sizce, en ince ayrıntısına kadar tasarlansın istiyorum. Oğlum olacak. Daha şimdiden bu odada hareketlenmesini,ilk yürüyüşlerini, ilk anne deyişini hayal ederek iç geçiriyorum," dediğinde Can'ın sesi çıkmadı. İçinden tasarladığını düşünüyordum ama yüzüne bakınca onun ağırlığı adeta bana geçti. Gözleri dolmuştu ve donup kalmıştı. "Can Bey," dedi kadın korkuyla.
Can zar zor kendine geldikten sonra "Düşünüyordum, kusura bakmayın," diyerek lazermetreyi duvara tutarak ölçü aldı. Eski neşesi gitmiş, rengi soluklaşmıştı. Ellerinin titrediğini fark eden sadece bendim. Bu anne hikayesi ikimizde de derin yaraydı. Elimin altındaki ceketimin eteklerini sıktırdım.Dolan gözlerim fark edilmesin diye camın dibine gidip dışarıyı seyretmeye koyuldum.
"Buraya çalışma masası yakışır, ne de olsa ileride, okula giderken alacaksınız, yapalım şimdiden isterseniz," derken sesi titriyordu. Odadaki rutubet kokusunun rahatsız ediciliği daha da hissedilir olmuştu. Oda Can'ın acısıyla o kadar ısınmıştı ki derim,gözlerim alev alev yanıyordu.
Yerimden ayrılmadan ona baktığımda içim daha da burkuldu. Şu an ona mı kendime mi üzüleceğimi kestiremiyordum. Beyaz yüzündeki gözlerinin mahzun kahvesi daha da ortaya çıkmıştı.
"Dolap da şu köşede güzel durur, şuraya da "diyerek camın önündeki duvarı gösterdi ve "Yatağını ya da beşiğini koyarsınız," dedi.
Kadın Can'ın gösterdiği köşeye gidip ışıldayan gözleriyle kocasına baktı. "Münir burada mışıl mışıl uyuduğunu hayal etsene. Uyanınca alırız kucağımıza, odasında oyunlar oynatırız, kitaplar okuruz," derken Can'a baktım. Gözündeki o donan yaş akmasın diye bakışlarını yukarı kaldırmış duvarlara bakıyordu.
Can elindeki lazermetreyi kapattığında, odadaki tek teknolojik ses de sustu. Şimdi sadece rutubetin ve yarım kalmış hayallerin sesi vardı.
İşimiz bittikten sonra müşterilerle vedalaşıp arabanın yanına gittik. Dışarı çıktığımızda, az önce Can’ın acısıyla yanan yanaklarımı Ankara’nın acımasız ayazı kesti. Gözyaşım yanağımdan süzülürken buz gibi bir iz bırakıyordu. Can kendini tuttuğunu belli edercesine derin bir nefes alıp arabaya yaslandı. Nefesi sıklaşırken ona destek olamadığım için içten içe kendimi paralıyordum. Arabaya yaslandığında, parmak uçlarının metalin üzerinde nasıl titrediğini gördüm. O sarsılmaz Allı Turnam’ın sahibi, şimdi bir kaportaya tutunmadan ayakta duramıyordu.
Ellerini başına geçirip olduğu yere çöktü. Yanına çöküp sessizce ona eşlik ettim. Elleriyle yüzünü kapatıp sesli nefeslerini alıp vermeye devam etti. Ağlamak istemediği belliydi.
"Kendini salsana, seni ayıplayacak değilim. Aynı yaradan kanıyoruz," dedim sadece ve gözümden bir damla tıp diye düştü kucağıma. Elini yüzünden çekip sorgular gözlerle bana baktığında yanağımdaki bir damla yaşı gördü. Gözündeki yas daha da koyulaşarak ilk hıçkırıkları kaçtı dudaklarından. Eliyle yaşımı sildikten sonra başını omzuma koyarak ağlamaya devam etti. Kuşların cıvıltısının altında Ankara'nın lüks semtlerinden birinde, prestijli işi olan, başkalarının imreneceği iki insan yenilenmesi gereken bir evin dibinde çocukluk acılarıyla kıvranıyordu.
Ayaklarımı uzatmış başımı arabaya yaslamışken sessiz gözyaşlarıyla eşlik ettim ona. Dizleri havada, kollarını dizine dayamış parmaklarıyla oynar vaziyette omzumda ağlıyordu.Balkon korkuluğuna konan o neşeli kızılgerdanın kanatları kırılmıştı. Şimdi o göç yolunu tek başına tamamlayamayan bir yaralı kuşu omzumda taşıyordum. İlk defa Ankara'nın ayazı değil, bir adamın hıçkırıkları üşütüyordu içimi.Radyodaki o ses artık susmuştu ama 'Sarılsam birine' feryadı şimdi tam omzumda, Can’ın hıçkırıklarında vücut buluyordu. İçimdeki merhamete karşı koyamarak elimi başına götürmek için kaldırdım ama içimdeki mesafe elimi havada dondurdu. Yara açmak kolaydı da merhem olmak zordu. Düştüğü derin kuyuda onu yalnız bırakmamak en büyük tesellimdi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |