11. Bölüm

Tek Örük

Sena Zek
senazek

Sabah kalktığımda her zamanki rutinlerimi yerine getirdim, tek bir farkla; saçımın önlerine yakın bir tutamı ördüm. Saçlarımı her doladığımda içimdeki kız çocuğuna bir adım daha yaklaştığımı hissettim. Çocukken görünmez olmak istesem de renkli tişörtler ve kot salopet giymeyi çok severdim. İki yana at kuyruğu ördürürdüm anneme. O öldükten sonra kendim örmeye devam ettim, iş hayatına atılana kadar. Dokuz yıldır bir ilkti. Aynada kendime baktığımda gözümün içindeki o çocuksu parıltıyla karşılaştım.
Kahvemi yudumlarken salonun camını açmaya gittiğimde Can'ın arabasının hareket edişini gördüm. Bu arabayı hep görüyordum ama Can'a ait olduğunu bilmiyordum. Onun arkasından bir süre etrafı izledikten sonra ortalığı toplayıp evden çıktım.
İlk işim dün zor kurtardığımız şantiyeye gitmek oldu. Neler göreceğimi merak ederek hızla yol aldım. Motorumu müsait bir alana çektiğimde gördüğüm manzara tatmin ediciydi. Dün gördüğümüzün aksine hareketliydi, gürültülüydü, hayat doluydu. İş makinelerinin sesi yine kulak tırmalıyordu, ustalar bağırıyordu, yerdeki tozlar havalanmış, durgun hava dağılmıştı.
Memnun bir gülüşle şirkete gitmek üzere hareketlendim.
İlerlerken konum gereği hareketli bir caddeden geçmek zorunda kaldım. İnsanların arasında yaptığım dur kalkların birinde bir optik dükkanı dikkatimi çekti. Can'a bir hediye alma fikri doğru içimde. Dükkanı şöyle bir süzüp motorumu kenara park ettim. İçeriye girdiğimde kendisi de gözlüklü bir hanımefendi kibarca ve sevecenlikle bana yaklaştı. "Nasıl bir şey bakmıştınız?"
"Ben arkadaşıma alacağım, farklı bir şeyler istiyorum, kullanışlı olsun. Zaten gözlüğü var," dediğimde beni mıknatıslı modellerin olduğu yere getirdi. Oval çerçeveli olan birine elim gittiğinde görevli hanımefendi anlatmaya başladı. "Bu gündelik hayatta takabileceği bir gözlük ama " diyerek sapsız Güneş gözlüğü olan bir parçayı yaklaştırdı ve "şimdi Güneş gözlüğü oldu," dedi ve tık sesiyle iki cam birbirine yapıştı. Daha sonra kara camları çıkarıp sarı cam yaklaştırdı. Onlar da yapışınca iç mekan gözlüğü oldu. "Ben bunu sevdim," dedim. "Hediye paketi ister misiniz?" dediğinde başımı salladım. Pembe bir kurdele çıkarmıştı ki durdurdum. "Arkadaşım erkek ama varsa kırmızı bir kurdele güzel olur" dedim. Paketlenmiş kutuyu elime aldığımda her bir kabartısını elimde hissederken birisiyle bir bağ kurmuş olmanın burukluğu kalbimi donatmıştı.

Şirkete vardığımda Kara mücevherimi park edip oturma yerine sever gibi iki pıt yaptım. Kaskımı çıkarırken elim örüğüme değince küçük bir okşamayla onu da sevdim.Kaskımı koltuğumun altına alıp tek elimle kapüşonumu başıma geçirdim ve binaya giriş yaptım. Yerleri delen adımlarımı atarken "Güneş yerinde,her şey yolunda" diye mırıldandım.
Çalıştığım kata geldiğimde masasında oturan Pelin'den başka kimseyi görmedim. Odama girdim ve hemen çantamdan gözlüğü çıkarıp masamın üstüne koydum. Dosyaların olduğu kitaplıktan bir tane post-it alıp not yazmaya koyuldum ki biri kapımı çaldı. Panikle gözlüğün üstüne rastgele bir dosya kapatıp "Gir" dedim.
Mert heyecanla "Sıla Hanım, projeyi kurtarmışsın," dedi. Benim sevincimi paylaştığı kıpır kıpırlığından belliydi. Dün telaşını, yorgunluğumu, çaresizliğimi; bugün neşemi, heyecanımı....
"Evet, yaptık bir şeyler" dedim sevecen sesimle.
"Çok sevindim, emeğine sağlık, görüşürüz yine," diyerek odadan çıktı. Kapının kilide oturma sesini duyduktan sonra tam not kağıdını elime almıştım ki Can'ın sesini duydum. Mert'e bir şeyler söyleyip pat diye girdi odama. Parlayan gözleriyle "Hep sen dalıyorsun odaya, biraz da ben gireyim" dediğinde başımı dikleştirip süzdüm onu. Moda defilesinde gibi her gün farklı ve güzel giyiniyordu, sadece fazla renkliydi.
"Gece rahat uyudun mu?" derken sandalyelerden birine oturdu.
Masaya tutunup kendimi biraz uzaklaştırarak "Sana ne!" dedim ama o istifini hiç bozmadı.
"Eski Sıla geri döndü, dün köpek yavrusu gibiydin," derken bakışlarını bana sabitleyip geriye yaslandı. O hareket edince topraksı portakal kokusu odayı sardı. Adam görüntü, ses, koku olarak fazla canlıydı, varlığını her konuda fazlasıyla belli ediyordu.
" Dün yavrusunu kaybeden anne gibiydim, bugün sadece Sıla'yım," dedim net sesimle.
Gözü dosyaya çarptığında merakla ayaklandı. Ben elimi uzatıp ona engel olamadan "Bu niye böyle?" diyerek dosyayı kaldırdı ve küçük hediye paketini gördü. Hevesle eline aldığında kızgın bakışlarımı yolladım ona ama umurunda bile değildi.
"Sen kim hediye almak kim, yoksa sana mı geldi bu?" dedi paketi inceleyerek. Üstündeki kurdelede parmaklarını gezdirip gözlüğünü düzeltti.
Ellerimi masanın üstünde birleştirerek "Aç bakalım, kimeymiş hediye?" dedim. Onay ister gibi yüzüme baktıktan sonra kibarca paketi açtı. Gözlük kutusu olduğunu görünce tekrar yüzüme baktığımda soğuk ifademden başka bir şey göremedi ve gözlük kutusunu açtı. Ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bana baktığında "Taksana!" dedim.
Kırmızı gözlüklerini çıkarıp siyah çerçeveli gözlükleri taktı. Ne olduğunu hızlıca anlayıp Güneş gözlüğünü de taktı. "Vay be, işlevselmiş, Güneş gözlüğüm de yoktu," derken bayram sabahı çocuğu gibi coşkuluydu.
Gülmemi bastırarak "Bu süs abidesi işlevsellik görsün dedim işte," dedim. Gözlüğü çıkarıp nazikçe kutusuna koydu. Minnettar ifadesiyle "Ben buna numaralı cam taktırayım en iyisi, güzel bir şey," dediğinde tebessüm ettim. "Güle güle kullan,"
"Sen aslında istediğinde nazik de olabiliyorsun," dedi kaşlarını kaldırarak.
"Sen de istediğinde ciddi olabiliyorsun, bence o daha zor," diyerek karşılık verdim.
"Pekala, ben gideyim o halde. Elime iki tane proje geçti, çizimleri daha bitmedi. Onaydan sonra tezgah, ahşap falan seçeceğiz, yoğunum bugün," diyerek ayaklandı.
O odadan çıktıktan sonra müdürün yanına gitmek için ben de ayaklandım. Kapıyı açtığımda Can'ı kendi odasının kapısında gördüm, yanında Serap vardı. "Can'cığım bugün nasılsın?" diyerek samimi bir arkadaş gibi Can'ın koluna dokundu.
Can "İyi gidiyor Serap'çığım, senden n'aber?" derken ağzı kulaklarına varmıştı. "Seni gördüm ya, bomba gibiyim," dedi Serap ve imayla gözlerimin içine baktı. Yaptığı şey belliydi, 'Can benim' mesajı veriyordu ama benim hiçbir erkek için güç savaşına girmeyeceğimden haberi yoktu.
O bana bakınca Can da başını benim olduğum yere döndü. Daha dün bu saatlerde tam o noktada kavga etmiştik, hem de yıkıcı bir şekilde. Bir yardım buzları eritmiş gözükse de yaralarımız derindeydi aslında.
Can'ın bakışlarında benimkiyle aynı hüznü gördüm ama Serap'a da gerekli mesajı vermem gerekiyordu. Yüzümde sahte bir gülümseme ve samimiyetle "İyi çalışmalar Can Bey kardeşim" diyerek elimi selamlar gibi havaya kaldırdım ve ne tepki verdiklerine bakmadan müdürün odasına gittim.
Müdürün müsaadesiyle odaya girdiğimde yüzünde güller açıyordu. Her zaman oturduğum yere otururken ıslık çalmaya başlamasıyla gülümsedim. "Keyfiniz yerinde,"
"Elbette yerinde, senin sorunu çözeceğini biliyordum ama Can Beyle görüşmeye gitmen beklenmedikti, sonunda anlaşmaya başladınız,"
"Her şey yolunda sanırım, var mı başka söylemek istediğiniz bir şey?" diyerek yaslandığım yerde gerindim.
"Bugün yeni bir müşteri gelecek, evinde dekorasyon yaptıracakmış. O Can'ın işi ama binaya zarar gelmemesi için destek olur musun?" derken umutlu gözüküyordu ve onu haklı çıkararak "Olurum," dedim.
Odama giderken koridor eski sessizliğine gömülmüştü. Yürürken Can'ın kapısını süzdükten sonra odama girdim ve öğle arasına kadar çalıştım. Çalışırken kafamın içindeki seslerle mücadelem de başladı. İlk defa birinin ne hissettiğini merak ettim. Üzülmemesini umarken kendimle konuştum. Bana o gözle baksaydı haykıra haykıra bu kızı istemiyorum demezdi. Belli ki sadece arkadaştık. O yüzden üzülmeyeceğini umuyordum.
Öğle molası vaktinde yemek yemek için her zaman gittiğim bistroya gittim. Her zamanki yerim boş olduğu için oraya oturup siparişimi verdim ve dışarıdaki bahar heyecanını gülümseyerek izlemeye başladım.
Kuşların cıvıltıları, yaprakların Güneş altında parlayışı, kedilerin ve köpeklerin koşturmasıyla cıvıl cıvıldı her yer. Ankara'nın gri sokakları bile renge ve neşeye doymuş gibiydi. Yemeğimin gelmesiyle tabağıma yöneldiğimde kapıdan içeriye Can'ın girdiğini gördüm. Yüzünde sabahki neşesinden eser yoktu, bakışları dalgındı, bir şeylere kafa yoruyor gibiydi. Birden göz göze geldiğimizde iç geçirip bana doğru yürümeye başladı. Tam karşımdaki sandalyeyi çekip oturduğunda bakışlarım hala onun üzerindeydi.
"Afiyet olsun Sıla Hanım kardeşim," dediğinde göz devirdim. Tam o sırada yanımıza yaklaşan topuk sesine baktık. Can'ın yanındaki sandalyeyi çekip oturan Serap'tan başkası değildi. Hızla elini Can'ın omzuna atıp "Afiyet olsun gençler," dedi son derece canlı sesiyle. Can tedirgin bakışlarını benim üstümde gezdirirken Serap'ın elini omzundan somurtarak aldı.
Ayaklandı ve "Zehir ettiniz yemeği," diyerek tabağımı aldığım gibi en köşedeki masaya arkam onlara dönük şekilde oturdum. Etimi hırsla keserken bıçağın tabağa sürtmesinden oluşan ses kulakları sertçe dolduruyordu. Can hemen gelip yine karşıma oturdu.
"Can git, yemeğimi yalnız yemeyi seviyorum," dedim etimi ağzıma hırsla atarken. Gözlerime bakmak için başını eğerek "Biz daha önce beraber yemek yedik, yabancı değilim ben," dedi .
Ben yüzüne dahi bakmıyordum. "O zaman başka, şimdi beni yalnız bırak," demem üzerine sertçe masaya vurarak ayaklandı ama uzaklaşmadı. Tam benim sırtıma gelen sandalyeye oturdu. Onun oturmasıyla omuzlarım kaskatı kesildi, soğuk bir el ensemden başlayıp sırtıma kadar bir çizgi çekti gibi hissettim.
Hesap sorar gibi "Biz kardeş miyiz Sıla?" dedi. O sırada garson gelince "Şu arkadaşın yediğinden istiyorum," dedi.
"Az pişmiş antrikot ve ızgara sebze mi?" diye sordu garson. Can "Evet" diye yanıtlarken o portakalsı toprak kokusu burnumu doldurdu. Sıcaklığını başımın arkasında hissediyordum. Uzaklaşmak için sandalyemi masama yaklaştırıp öne eğildim. Bir yandan da her zaman zevkle yediğim bu yemekten tat almayarak adeta geviş getirerek yiyordum.
"Kardeş sayılırız, çocukluktan arkadaşız," diye az önce sorduğu soruyu yanıtladım.
"Sadece birkaç kez görüştük, çocukluk arkadaşı değiliz, hem arkadaş olsak bile bu bizi kardeş yapmaz," derken başını yana çevirdi. Sesini duyduğumdan emin olmak ister gibiydi.
"Kardeş ya da değil, ne fark eder ki?" dedikten sonra bir lokma daha attım ağzıma.
"Genelde saçların örgülü olurdu, kot salopet giyerdin. Şimdi de bir tutam örmüşsün, yakışmış," dediğinde donup kaldım. Ben ona dair o kadar şey hatırlamıyordum bile. Konuyu dağıtmak isteyerek "Hafızan iyiymiş ama akılsızsın. Kızı niye bırakıp geldin yanıma?" dedim.
"Serap'ı önemsemiyorum, ben seninle oturmak istiyorum," derken onun yemeği de geldi.
Umut dolu sesiyle "Kanlı kanlı et yemek çok hoşuma gitmiyor ama sen seviyorsan ben de severim belki," dedi.
"Birincisi ben kimseyi istemiyorum, Serap seninle ilgileniyor, ışıl ışıl bir kadın yerine bir karabasanla oturmak istiyorsun,saçma. İkincisi artık bende bu yemekten yemeyeceğim, tadı kaçtı" dedikten sonra yemeğim bittiği için yerimden kalktım.
Can'ın yüzüne bile bakmadan kasaya gittim. Onun da hesabını öderken uzaktan süzdüm sadece. Serap çoktan gitmişti, Can başını eğmiş, elini alnına dayamış ağır ağır yemeğini yiyordu. Onun bu şekeri elinden alınmış çocuk gibi hali yüreğimi burkmuştu ama benden uzak olması herkes için daha iyiydi.
Öğle sonrası odamda otururken pat diye kapım açıldı. "Hadi, değiştireceğimiz eve gideceğiz," dedi Can yüzüme bile bakmadan. Ayaklanıp kaskımı koltuğumun altına aldım ve Can'ın önünde dikildim. "Küs müyüz?" dedim gözlerimi gözlerine dikerek.
Can gözlerini kaçırarak "Yok değiliz, ben sadece doğru mesafede durmaya çalışıyorum. Sanırım sınırlarını fazlasıyla ihlal ettim" dedi.
Gözlerimi indirerek geriye bir adım attım. "Sonunda anladın, bu da bir şey," dedim ve önünden geçerek dışarıya çıktım.
Ben Kara mücevherime atlayıp çalıştırırken arabasıyla yanıma geldi. Camını indirip "Beni takip et," dedi ve hareketlendi. Eski günlerdeki enerjisi yerinde değildi ve bu hiç hoşuma gitmiyordu. Kardeş dememe bozulmuş gibiydi. Bu isteyeceğim en son şey bile değildi.
O önde kırmızı arabayla, ben arkada Kara motorla gidilecek eve vardık. Eryaman'da bir apartman dairesiydi. Motorumu arabasının yanına park ederken yanıma geldi. İndiğimde yan yanaydık ama gönüllerimiz kilometrelerce uzaktaydı, birbirimize bakmıyorduk bile.
Onun hareketlenmesi üzerine arkasından takip ettim. Daireye girerken bizi son derece güler yüzlü bir çift karşıladı. Ev eşyasızdı, ayakkabılarımızla içeriye girdik. Önce bizi mutfağa yönlendirdiler. "Biz Amerikan mutfak istiyoruz," diyerek başladılar anlatmaya. Can elinde lazermetreyle dolapların konacağı yerleri ölçüp tabletine notlarını aldı. Can lazermetreyi duvara doğrulttuğunda, o küçük kırmızı nokta bir an için omzumda asılı kaldı. Keskin, parlak ve hedefi tam on ikiden vuran cinstendi. O noktayı üzerimden atmak istedim ama Can çoktan notunu almış, bakışlarını tabletteki çizime gömmüştü.

"Bu duvarı komple kıracağız," dediğinde gözlerim büyüdü. "Şu köşede taşıyıcı kolon var, kıramazsın. Oraya kadar bir sıkıntı yok, duvar çok büyük değil, risk oluşturmaz," diyerek müdahale ettim. Can dediğim noktaya gelip tekrar ölçtü. Ben o sırada pencereleri, pencere üstlerindeki kiriş yerlerini inceledim. Beraber nasıl bir mutfak istediklerini konuşurken ben yandaki salona geçtim. Orada da benzer kontrolleri yaparken Can ve müşteriler yanıma geldiler. Orada da nereye tezgah gelecek nereye TV ünitesi yapılacak onları konuştular. Ben Can'ın şakacı ve sevecen sesinin hatta kahkasının odayı doldurmasını beklerken o son derece sakindi. Hatta başına bir kapüşon taksak aynı bendi.

Onların beni alakadar eden mevzuları bitirdiğine inandığımda aşağıya indim. Motoruma yaslanmış beklerken yüzümü yakan güneşe gözlerimi kısarak baktım. Güneş yerindeydi ama bir şeyler yolunda değildi. Oflayarak elimi başımda gezdirdiğimde elim örüğüme değdiğinde okşadım onu. Etrafı incelerken Can'ın arabası dikkatimi çekti, yanına gidip incelemeye başladım. Aynalarına, jantlarına, camlarına teker teker baktım. Arkasında yazan marka modele baktım. Alfa Romeo Giulia
Hayretle dudağımı büktüm. Ben para biriktireyim, ev alayım derken adam arabaya, kıyafete belki kız arkadaşlarına yatırıyordu parasını. "Zevzek," dedim sesli sesli.
"Elma şekeri de diyebilirsin,"
Yakalanmış olmanın verdiği şokla arkamı döndüm. Sorgulayan gözlerle bana bakarken kolları da göğsünün altında birleşti. "Güzel araba, sadece fazla göz kanatıyor, fazla renkli, fazla canlı" dedim arabaya yandan bir bakış atarak.
"O benim Allı Turnam, onun hakkında güzel konuş," diyerek anahtarını çıkardı. Arabadan çıkan kilit sesine eşlik ederken yanımdan geçerek arabasına bindi. O arabayı çalıştırırken ben de motorumun yanına geçtim.

Tam bir hafta böyle geçti, ortak çalışılacak bir proje olursa yan yana geliyorduk yoksa birbirimize selam bile vermiyorduk. Projelerin başında ise o zevzek ve konuşkan hali yavaş yavaş yerine gelmişti ama mesafemiz aynıydı. Yemekleri farklı mekanlarda yiyorduk, ben antrikot yemeyi bıraktım. Her gün sadece bir örük ördüm. Başımı duvara yasladığımda şarkı dinleyemedim, çalmayı bıraktı. Serap ile araları nasıldı bilmiyordum, hiç yan yana görmemiştim. Şu sıralar inşaatlar hız kazandığı için vaktimin çoğu şantiyelerde geçiyordu. Bazen iş yerinin ya da evin otoparkında karşılaşıyorduk ama aramıza koyduğumuz mesafe gözlerimizden okunuyordu. Benim üstümde genelde şantiye tozu varken o hep jilet gibiydi. Ve verdiğim gözlüğü hiç taktığını görmedim.
Bu bir haftada şunu öğrendim, Can benim rutinimin bir parçası olmuştu çoktan ama şu anda onun ördüğü duvarlar ya da en azından yanaşmadığı duvarlarım beni huzursuz ediyordu, hiçbir şey yolunda değil gibiydi. Bu sessizliği bozmak istiyor ama cesaret edemiyordum.

Bölüm : 13.05.2026 22:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...