
Sabah olup kahvaltı yaptığımızda bir şey beni çok rahatsız etti. Çünkü kalktığımdan beri babam "Sen kahvaltıdan sonra dışarı çık, bir gezin!" deyip duruyordu. Amacı biraz olsun belliydi ama izlediği yol saçmaydı. O kadar çok ısrar etti ki kapıya çıktığım an Can'ı görsem şaşırmazdım. Ama çenesinden o kadar bunalmıştım ki kahvaltı sofrasını kaldırmadan çıktım dışarıya. Hava almanın iyi geleceğini düşündüm.
Motorla geldiğim için üşümemek adına mont giymiştim ama kapüşonlu deri ceketimi tercih ederdim. Montla kendimi fazlaca sarılmış hissediyordum. Montun içindeki hırkamın kapüşonunu başıma geçirip tek başına dışarıya çıktığımda kara mücevherime bakarak iç geçirdim ve iki ev ötedeki teyzelerin bu soğuğa rağmen kapı önünde oturup muhabbet ettiklerini gördüm. İşin en komiği ise Can da onlarla oturmuş muhabbet ediyordu. Tam bir zevzekti, her ortama herkese uyum sağlayacak bir kapasitesi vardı.
Onun da üstünde mont vardı ama benimkinin aksine haki yeşil bir mont.
Yanlarına vardığımda "Red velvetın burada olduğuna hiç şaşırmadım," dedim sesli bir şekilde. Can beni duyunca ayaklanıp yanıma geldi. Teyzelerin kendince kıkırdamalarını kulağımı tırmalarken Can dikildi önüme.
"Seni bekliyordum, karabasan," dediğinde teyzelere yan bakış atıp yürümeye başladım. O da benim tam yanımda bana eşlik ederken "Baban rahat durmuyor, değil mi?" dedim alayla. Dışarıdan bakan ne kadar zıt olduğumuzu ilk bakışta fark edebilirdi. Ben kapkara bir gölge, o ise özenli ve rengarenkti.
"Seninki de aynı ki, sen de buradasın," derken soğuktan sesinin titrediğini hissettim.
"O açık açık Can'la görüş demiyor, dışarı çık diye bunaltıyor beni,"
Keyfi yerindeydi ki ağzı kulaklarında gülüyordu. "Benimki Sıla'ya git diyor, kızı ikna et, iyi kız o. Sen serserisin, seni toplar diyor. Kızın beni kadife keke benzettiğini nereden bilsin,"
Onun gülmesine eşlik ederek "Benim şaşkın babam senin serseri olduğunu biliyor mu acaba? Pırlanta gibi çocuk dedi senin için" dedim.
Hayretini sesine yansıtarak "Baba kız benzetme yapmayı seviyorsunuz, dün elma şekeri, bugün red velvet, pırlanta. Sırada ne var Sıla hanım?" dedi.
Ona dönerek "Zoruna mı gitti, elma şekeri?" dediğimde kaşlarının çatılmasından kızmaya başladığını anladım. "Evet, gıcık, kendini beğenmiş, kaba biri tarafından tatlı ve şekerli şeylere benzetilmek biraz gururumu sarsıyor ama seni biliyoruz, sen insan umursamazsın,"
İş kötü bir yere gidiyordu, benim de kaşlarım çatılıyordu "Bana diyene bak, yüzüme karşı ileri geri sallıyorsun, ben bir şey diyor muyum?"
"Ama benim duygularım var, sen duygusuzsun," dedi soğuk bir sesle.
"Ben robot muyum? Geri zekâlı!" derken sakin olduğum söylenemezdi. Gözümü öfke bürümeye başlamıştı.
"Bak, bir de geri zekalı olduk iyi mi? Pervasız biri olduğun belli, o karabasanlığını babana da yapıp ikimizi birden kurtarsana," dedi bana dönerek. Adımlarımız durmuştu.
"Sana ne benim babama nasıl davranıp davranmayacağım konusunda? Sen erkek ol da biraz babana karşı çık madem!" dedim sertçe.
Birden gürleşmeye başlayan sesiyle "Sıla, ben sana tahammüllü davrandım diye erkekliğime de laf edemezsin, kendine gel!" diye bağırdı. Korkmuştum ama belli etmeyecektim.
"Gelmezsem ne olur," diyerek diklendiğimde gözlerimin içine baktı. O kadar sert ve dik baktı ki bakışlarımı kaçırmamak için kendimi zor tuttum. Benim geri adım atmamamdan dolayı bakışları yumuşadı. Babamın anlattığı gibi biriyse bana bir şey yapmaması gerekirdi.
"Dibine sokulurum," diyerek bir adım atıp yaklaştı bana. Diklenmek için başımı kaldırdığımdan dolayı burunlarımız arasındaki mesafe azalmıştı. "Yetmezse sınır ihlali yaparım," dediğinde çok ciddi görünüyordu. Savunma mekanizmalarım devreye girerek ittirdim onu. Çok az sendelese de dimdik ayaktaydı. "Bana bak, seni gebertirim," diye bağırdığımda dudakları alaycı bir ifadeyle kıvrıldı. "Hadi! Gebertsene, karşındayım,"
Ne yapabilirim diye etrafıma telaşlı bakışlarla göz gezdirdiğimde yerdeki irili ufaklı taşlar dikkatimi çekti. Çok iri olmayan bir taşı almak için eğildiğimde Can ne yapmak istediğimi anlayıp "Hayır!" diye bağırdı ama dinlemedim. Taşı elime alıp ona atmak için kolumu gererken beklemediğim bir çeviklikle bileğimi tuttu ve diğer eliyle taşı alıp yere attı. "Ben diş sıkıp sana zarar vermeyi tercih etmediysem sen de bana zarar veremezsin, kendine gel!" diyerek sert bakışlarıyla gözlerime baktı. Korku ve heyecanla nefesim hızlanmışken o istediği etkiyi bende bulduğuna emin olduktan sonra sertçe iterek kurtuldu bileğimden. Geriye doğru sendelediğimde gururumun incindiğini hissederek acı bir bakış attım ona. O ise öfkeden deli danaya dönmüş gibiydi. Bakışlarından deli kıvılcımlar fışkırıyordu. Nefesimi biraz olsun topladıktan sonra onun da sakinleştiğinden emin olarak arkamı döndüm ve tedirgin adımlarla evin yolunu tuttum.
Eve girip sert ve hızlı hareketlerle çıkardığım montumu asarken babam yanımda bitiverdi. Görüşmenin nasıl geçtiğini merak ediyordu ama yüzümde aradığı ifadeyi göremeyince heyecanlı yüzü soldu. "Kızım, ne oldu? Ne bu hal?" dediğinde keskin bir bakış attım ona. Oturma odasına bir hışımla girip ilk bulduğum koltuğa oturdum. Hiç babama bakmadan boş duvara diktim bakışlarımı. "Kötü mü geçti, ne oldu?" derken telaşlı görünüyordu. Yaşlı dudakları titriyordu. "Can denilen o şahısta kocalık vasfı yok, baba. Sert, tahammülsüz ve bir o kadar gevşek biri. Ben zaten ona şans verecek değildim ama sen övdüğün için söylüyorum. Bir halt olmaz ondan," derken kollarımı göğsümün altında birleştirdim.
"Ne dedi de kızdın bu kadar?" derken vücudunu daha da yaklaşması mümkünmüş gibi öne eğdi.
Olanları kabaca gözden geçirip indirdim ellerimi. Ona da yandan bir bakış atıp "Baba, bir şey demesine, yapmasına gerek yok. Kendi ağzıyla ben çapkınım, serseriyim diyor. Sen nasıl bir pencereden bakıyorsun ona?" dedim.
"Kızım, Can benim öğrencim de oldu bir süre. Ayağını sakatlayıp okula gidemediğinde özel derse gittim. Zorba biri değildi, aksine yumuşak kalpli, hayat dolu biri. Daha hiç yanlış hareketini görmedim. O belki seni kızdırmak için demiştir onları," dediğinde ters ters baktım sadece. Ben konuşmayınca babamın çenesi daha da açıldı. "Can aslında boynu bükük biri. O da annesiz, senin gibi? " derken ellerini ovuşturdu. Can'ın garibanlığı babamın üstüne çökmüş gibiydi. Annesiz oluşu benim de ilgimi çekse de ona fena öfkeliydim. Beni psikolojik olarak sarsmıştı, tüm egomu yerle bir etmişti.
"Annesi onu doğururken öldü, Fikri amcan başkasıyla evlendi ama Can hırpalandı. Anla işte. İçini o döksün sana. Aslında aynı yerden kanıyorsunuz," dediğinde dayanamayıp volta atmaya başladım. Bir yanda süt kuzusu, bir yanda hiddetle bileğimi tutup beni sarsan Can vardı. İkisinin aynı kişi olduğuna şu an inanmamım mümkünatı yoktu.
"Baba, niye bu kadar ısrar ediyorsunuz? İki taraftan biri bile istemezken sürekli bizi yan yana getirmeye çalışıyorsunuz. Asıl sen ve ekürin anlayın işte, bizden olmaz," dedikten sonra oturup babamın ellerini avucumun içine aldım. "Ama mesele sadece Can olması değil, baba ben kimseyi istemiyorum hayatımda. Yalnız mutluyum. Yaşadığım evde bir adım sesi, bir nefes, bir tabak ne bileyim bir havlu daha istemiyorum. Bu, kim olursa olsun böyle. İşten eve dönerken bir sürü insanın telaşesinden kurtuluyorum diye sevinerek geliyorum. Ama o geldiğim evde birinin daha olacak olması korkunç," dedim ama cümleler içimde devam ediyordu. Mutfakta birinin daha olması, benden önce banyoyu birinin daha kullanacak olması, başka bir adamın bulaşığını sürekli yıkayacak olmak, sabah uyandığımda benimle aynı yatakta birisinin olacak olması fikri dehşete düşürüyordu beni.
"Ama sevince böyle düşünmeyeceksin," dedi sevecen bakışlarla.
"Mesele de bu ya, birini sevmek" derken ellerimi çektim babamdan. Önüme dönerken omuzlarım çökmüştü bile. "Yüreğime birini sokmak, evime sokmaktan daha zor. " dedim ve oturduğum koltuğa gömüldüm. Birini sevme fikrini betimleyecek bir kelime benim sözlüğümde yoktu. Hayata ve insanlara olan güvensizliğim beni öyle bir kuşatmıştı ki bırak sevme ihtimalini nefes dahi alamıyordum.
Babam üstümdeki baskıyı hissetmiş olacak ki beni rahat bıraktı ama sadece o gün. Kafaya koymuştu bir şeyleri.
Sessiz sakin ve sadece babamla geçen bir günün ardından sabah olmuştu. Kalktığımda babam hala uyuduğu için kahvaltı hazırlamaya karar verdim. Mutfağa bir heves girip buzdolabını açtığımda pek de bir şey olmadığı için yüzüm düştü. Yumurta bile bitmişti. Köydeki komşulardan mı marketten mi aldığını bilmediğim için kararı kendim verecektim. Dışarıya çıktığımda dün Can ile konuşan komşu teyzenin dışarıda hayvanlarını beslediğini gördüm. Ellerimi cebime sokup teyzeye yanaştım. "Naciye teyze!" diye seslendiğimde başını kaldırıp yüzüme baktı. "Sen Selami'nin kızısın, değil mi?" dediğinde onaylar gibi başımı salladım.
"Gelsene!" dediğinde istemeyerek girdim bahçesine. Ben bahçenin ortasında dikilirken o bir ara kaybolup elinde yoğurt kovasıyla geri geldi. Kümese girdiğinde yumurta vereceğini anladım. Yüzünde tipik bir Anadolu teyzesinin sevecenliğiyle uzattı kovayı. "Elimde bu kadar vardı," dediğinde çekingen bir tavırla aldım elinden.
"Borcum ne kadar," dediğimde "Benden olsun bu sefer," dedi.
"Naciye teyze, olur mu öyle? Parası neyse öderim,"
"Kızım, sözlünü çok sevdim, yakışıyorsunuz. Hediye olsun işte" dediğinde nefesimi tazeleyip göz devirdim.
"Teyze, ne sözlüsü? Yapma Allah aşkına, ne alakam olur?" diye isyan ettim.
Teyze verdiğim tepkiye şaşırarak "Fikri'nin oğlan değil mi o?" dediğinde onaylar gibi başımı salladım. "Ben, Fikri sizin evden, baban onların evden çıkmayınca öyle düşündüm, bir de oğlan seninle beraber gezintiye çıktı ya," diyerek açıkladı kendini.
"Teyze, babamlar ahiretlik gibi bir şey, beraber dolaşmamız ise sadece denk gelme işte," dediğimde kabullenir bir ifadeye büründü ama kısa sürdü. "E baban da kızı sözleyeceğim demişti?" dedi.
"Tamamen yanlış anlaşılma," diyerek hızla ayrıldım oradan.
Ben babam yumurtayı senden mi alıyordu demek için yanaşmıştım kadına, neler konuşmuştuk öyle?
Yumurtayı bahçeye bırakıp en yakın markete gitmek için kara mücevherime atladım. İki günde özlemiştim onu sürmeyi. Yarım saatlik bir yol gittim ama o kadar zevkliydi ki hiçbir şeye değişmezdim bu hissi. İki gündür maruz kaldığım aşk, evlilik, arkadaşlık gibi bir çok insan için güzel olan şeye değişmezdim motor sürmeyi.
Ben eve gelene kadar babam kalkmış sofra kurmaya başlamıştı bile. Elimdeki poşetlerle nefes nefese mutfağa girerken "Kızım sen neredesin? Gittin sandım," diye serzenişte bulundu. "Geldim işte, yiyecek bir şey kalmamıştı," diyerek poşettekileri yerlerine yerleştirirken yemek masası çarptı gözüme, dört tabak vardı. "Baba, hayır ya!" diye isyan ettim.
O sırada umursamaz bir tavırla yumurtaları kırıyordu babam. Yanına sokulup "Bu gidişle döneceğim evime, şunları sokma burnumun dibine," dediğimde alaylı bir ifadeyle yüzünü döndü bana. "Eve gidince de göreceksin Can'ı, komşun neticede. Beraber oturmuşsunuz, kahve bile içmişsiniz," dedi pişkince.
"Baba, eve erkek sokmam seni sinirlendirmesi gerekmez mi? Bazen beşik kertmesi yapacak kadar eski kafa, bazen kızını elin adamının kucağına atacak kadar yeni kafa biri oluyorsun." derken ellerimi havaya kaldırdım.
"Hemen bir kahve içtiniz diye ileriye gitmezsin sen, kızımı tanıyorum ben"
O sırada ben de dolaptan yeşillik çıkarıp yıkamaya başladım. "Madem tanıyorsun, zorla bir şey yapmayacağımı bilmen lazım. Ayrıca o Can da ne boş boğazmış. Her şeyi anlatmış babasına. Babası da boşboğaz. Sen ikisinden de betersin. Kız babasısın sen, ağırdan satsana kendini. " diye söylendim. Konuşmayı, söylenmeyi sevmezdim ama doldum, taşmak üzereydim.
Biz hararetli bir hazırlığın içindeyken dış kapıdan duyduğum çıt üzerine geldiklerini anladım. Köyde anahtar kapının üzerindeydi.
Fikri amca ve Can varlıklarını son derece belli eden bir yürüyüşle mutfağa geldiler. Can her zamankinin aksine oldukça mesafeliydi, bakışları buz gibiydi, nefes alış verişi bile kabaydı. Mesafeli oluşu işime gelirdi. "Kahvaltı hazır, direkt oturun masaya," dedi babam.
Hep beraber sofraya oturduğumuzda babalar son derece neşeli bir sohbete dalmışken Can sadece tabağıyla meşguldü. Önündeki yiyeceklerle cebelleşirken arada başını kaldırdığında ise bana karşı soğuk bakışlar atıyordu. Babaların ne konuştuğunu değil masaya sertçe konan bardağı , hırsla kullanılan çatal bıçağın sürtme sesini duyuyorduk. Yumurtaları herkesin tabağına koyarken yine göz göze geldim Can'la. Bakışlarında gördüğüm ise tavadan gelen sıcağın aksine buz gibi bir nefretti. Gözbebekleri büyümüş,dudakları gergindi. Bizim samimiyet barındırmayan bu yakınlaşmamız üzerine "E gençler, yazın düğün var, değil mi?" dedi Fikri amca.
Can "Baba evde ne anlatıp duruyorum ben sana, beni bir sal ya," dedi bunalmış halde.
Fikri amcanın kaşları çatıldı. "O ne demek, ben sana evleneceksin bu kızla diyorum, evde de şişirdin başımı zaten. Ne istiyorsun acaba? Geldin otuzuna daha bekarsın. Sıla bak ne güzel oturaklı, edepli. Başını toplayacak senin," dediğinde otoritesine şaşırdım. Babam bu kadar keskin değildi. Alttan alta yürütüyordu işini.
Can "Baba, mesele evlilik değil, kendime göre kız bulamadım" derken bana ters ters baktı ve bir tane zeytini gözümün içine baka baka ağzına attı. Sırtı dik, bakışları keskin, ifadesi kendinden emindi.
"Ben sana kız bul demiyorum Can, bu kızla evlen diyorum," dedi Fikri amca, beni göstererek.
"Ben bu kızla evlenmek istemiyorum " diye bağırdı Can.
Keyifle onları izlerken atıldım. "Ben de bu zevzek herifi istemiyorum." dedim ve aynı onun yaptığı gibi peyniri hırsla çatallayıp gözünün içine baka baka ağzıma attım.
Babamın "Fikri bence artık zorlamayalım, ben kızımın oğlunu mutlu edeceğine olan umudumu kaybettim" demesi üzerine hayretle ona baktım. Kalbiyle duyan için içimden bir çıt sesi çıkmıştı. Yumruk yaptığım elim masanın altındayken dikkatimi dağıtmak için ocakta tüten çaya döndü bakışlarım.
"Belki hanımlar sağ olsaydı hallederdi ama bak biz yapamıyoruz işte. Onlar bu haytaların kanına girerdi ama biz erkek başımıza giremiyoruz. Baskıyla olacak iş değil bu," diye devam etti.
"Ama adak ne olacak Selami, Allah sormaz mı öbür tarafta, sözümüzü tutmadık. " diye isyan etti Fikri amca.
Babamın "Adağımızı yerine getireceğiz diye evlatlarımızın hayatlarını karartırsak sormaz mı yaradan?" demesiyle sessizlik çöktü üstümüze. İçten içe babama minnet duymaya başlamıştım. Çığlıklarımı duymuştu sonunda, gerçi Can istemeyince geri çekilmişti ama vazgeçmeyeceğini sanıyordum ve vazgeçmişti.
"Ben geceden beri uyumuyorum Fikri," diyerek sessizliği bölen babam oldu. "Sıla içine kapanık, insan sevmeyen, biraz dobra biri. Can'a bakıyorum daha neşe dolu, hayat dolu. Sıla onun başını toplamaz, hayatını karartır. Yazık oğlana," dediğinde babamın menfaatini düşündüğü kişinin Can olmasına kırıldığım için kısılan gözlerle babama baktım. Can sakince arkasına yaslanırken dudak kenarlarının titrediğini gördüm. Bu evlilik baskısının onu yorduğu belliydi ama kurduğu baskınlık sinir bozucuydu. Bir de buna bacağıma değen sıcaklığı eklenince yerimde zıplamamı engelleyemedim. Can'a ters bir bakış atarken o verdiği rahatsızlıktan memnun bir tavırla iyice yerine yerleşirken babam eliyle çenemi okşadı. "Aynı şekilde Can da Sıla'ya iyi gelmez. Düşünsene Can gezmek isteyecek, Sıla evde durmak isteyecek. Can muhabbet isteyecek, Sıla sessizlik. Bir problem olduğunda Can çözmek için uğraşacak Sıla içine kapanacak. İşler yolunda gitmediğinde Sıla Can'ın kalbini kırmaktan çekinmeyecek. Can kendini aynı eve ait hissetmeyince ne olacak Fikri, gözü dışarıya kaysa problem, kaymasa problem. Beraber yapamayacaklarını görmek için kör olmak lazım, ben vazgeçiyorum kardeşim. Bu konuyu burada kapatalım, güzelce kahvaltımızı yapalım" dediğinde kimse itiraz edemedi bile.
Kısa bir süre çaydanlığın tiz sesi masadaki havayı boğmaya devam etse de babamlar kendi havadan sudan muhabbetine dönmeye karar verdi. Can ve ben kendi iç sesimizle baş başa kalmıştık.
Peki bu böyle devam edecek miydi, bizi ne bekliyordu?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 247 Okunma |
54 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |