
Selam inci tanelerim, ben geldim.🌺
Size uzun bir bölüm vermiştim. Siz onları özlediniz, ben de sizleri özledim, emin olabilirsiniz.
Ama hayat bazen gerçekten çok zor. Ve ben o kadar yorgunum ki bunu size nasıl anlatabilirim, inanın bilmiyorum.
Yoğunluğum var; önümüzde bir İstanbul yolculuğu olacak ve biraz birikim yapmam gerekiyor maalesef.
Çalışmak, kendi ayakların üzerinde durmak güzel ama bir o kadar da yorucu. Ve sizi bekletmek beni çok üzüyor. İnanın vaktim o kadar kısıtlı oluyor ki bazen sadece iki satır yazıp çıkabiliyorum.
Ama yine de elimden geldiğince size en iyisini sunmaya çalışıyorum. Biraz ince eleyip sık dokuyorum. Bu yüzden ilk başlardaki hatalarımdan ders aldım. Yine de hatalarım, kusurlarım oluyorsa affola.
Bu bölümde sizleri yine duygudan duyguya sürükleyeceğim. O yüzden kendinizi hazırlayın. Lafı fazla uzatmadan sizleri bölümle baş başa bırakıyorum.
Sosyal medya hesaplarım:📱
👇👇👇👇👇👇
Tiktok, Instagram, Wattpad, Kitappad ve Dream
(55Cerkezkızı05)
Takibe almayı unutmayın. Instagram'da kitap sohbet grubumuz var; gelmek isteyenler DM'den yazabilir. 📚✨
__________________________________________
Sensizliğin yokluğundayım;
Geceleri zindan, yokluğun buzdan bir gölge,
Üşüyorum sensizliğin ayazında,
Gözlerin eşlik ediyor kederime;
Varlığın huzurumun adı, yokluğun ölüm.....
Biliyorum affetmezsin iki gözüm
Ve ben, affın bile kapılarını kapattığı kalbinde,
Sonsuza dek mahkum.........
= 55Cerkezkizi05=
Bölüm Şarkısı: Ahmet Kaya Şiire Gazele.
Ölümün sessizliğinde boğulur insan. Evin her yeri toprak kokar. Gözyaşları bazen hafifler, bazen insanın içine içine akar. Ama acı hep taze kalır. İçin yana yana gülersin. İçin yana yana yemek yersin, su içersin. Kısacası hayata devam edersin.
Atahan Turalı, girdiği odada ne kadar zamandır duruyordu bilmiyordu. Kaç şişeyi devirmiş, kaç gözyaşı dökmüş hesabını tutamaz olmuştu.
Her kötünün içinde biraz insanlık vardı. Ama sadece sevdiklerine yetecek kadardı. Saatlerdir hem yas tutmuş hem de intikam için yeminler etmişti. İnce ince her şeyi planlamıştı. Ve o gün geldiğinde savaşın galibi kendisi olacaktı.
Ama bilmiyordu ki kendisinden daha büyük, her planı bozan, hatta kaderini yazan bir Rahman vardı...
Yavuz, Leyla ve Aybeniz Hanım biraz havadan sudan muhabbet etmişlerdi. Yemeklerini yedikten sonra masayı Leyla ile toparlamışlar, şimdi ise çay eşliğinde tatlılarını yiyorlardı.
"Ah, Leylam, nə yaxşı elədiniz gəldiniz. Evim sizin sayənizdə şənləndi," dedi Aybeniz Hanım.
"Biz de kendimizi evimizde gibi hissettik efendim. Asıl biz size teşekkür ederiz," dedi Leyla.
"Qızım, mənə Yavuz kimi ya 'ana' de, ya da 'xala', amma araya məsafə qoyma," dedi Aybeniz Hanım, ağzına tatlısından alırken.
"Aybeniz anne, bu deli ile nasıl kesişti yollarınız?" diye sordu Leyla merakla.
"Yoldaşım öldükdən sonra təklik mənə çox ağır gəldi. Mən də bir səs, bir yoldaş olar deyə alt qatı kirayə verdim. Bir-iki nəfər gəldi, amma gözüm tutmadı. Sonra bir axşamüstü qapım döyüldü. Baxdım qarşımda Yavuz balam," dedi Aybeniz Hanım.
Öyle güzel anlatıyordu ki Leyla dalıp gitmişti. Yavuz'a olan bağlılığı, içindeki o anne duygusunu öyle güzel hissettiriyordu ki hayran olmamak elde değildi.
"Yavuzu görəndə içimdə qəribə bir hiss oyandı. Sanki onu illərdir tanıyırmışam kimi. O an heç düşünmədən evi Yavuza kirayə verdim. O gündən bu günə də bir-birimizə yaren olduq," dedi Aybeniz Hanım.
Yavuz onları dinlerken yorgunluktan uykuya dalmıştı. İki kadın da farklı hislerle aynı noktaya bakmışlardı. Biri evladı yerine koyduğu oğluna, diğeri âşık olduğu adama.
"Uyumuş," dediler aynı anda.
Aybeniz Hanım oturduğu yerden kalkıp odadan ince bir pike getirdi ve Leyla'ya, üzerine örtmesi için uzattı. Leyla kocasının üzerini örterken gözleriyle yüzünün her bir zerresini sevdi.
Aybeniz Hanım ve Leyla mutfağa geçerken odanın ışığını söndürdüler. Biraz anne kız dertleşeceklerdi. Konuşacakları çok şey vardı.
Leyla ikisi için birer Türk kahvesi daha yaptı ve beraber mutfakta bulunan balkona geçtiler. Manzaraya karşı hem kahvelerini içip hem derin bir muhabbetin içine girdiler.
Leyla hikâyelerini en başından yeniden anlattı. Yavuz'u severken nasıl gittiğini, Said'in intikam planını, Yavuz ile mecburi düğünlerini ve gidişini...
Aybeniz Hanım tüyleri diken diken dinledi genç kadını. Bazen birbirlerinin gözyaşlarını sildiler, bazen de bazı yerlerde sarılıp ağladılar.
Aybeniz Hanım ise Leyla'ya Yavuz ile geçirdiği günleri, Yavuz'un o yıkılmış hâllerini, perişan zamanlarını, içip içip eve geldiği günleri anlatmıştı. Ve bu sohbetin en can alıcı konusu ise Elmira'nın Yavuz'a olan ilgi ve alakasıydı.
"Bu Behruzun bacısı Elmira'yı mənim gözüm heç tutmadı. Həmişə Yavuzun ətrafında fırlanır. Mən Yavuza da dedim: 'Oğlum, bu qızdan uzaq dur,'" dedi Aybeniz Hanım.
Leyla o ismi her duyduğunda sinirleri tepesine çıkıyor ama belli etmiyordu. Ne Jiyan'ı bitiyordu ne Elmira'sı.
"Balam, o qıza diqqət elə. Yavuz uşağıma o qızın marağı var və mən onun baxışlarını heç bəyənmədim," diyerek de güzelce uyarmıştı.
Aybeniz Hanım fitili ateşliyordu ama bundan haberi yoktu.
"Merak etme sen canımın içi, ben kimseye pabuç bırakmam," dedi Leyla gülerek. İlk karşılaşmalarında o kıza haddini bildirecekti.
Sohbetleri daha da koyulaşmıştı. Aybeniz Hanım, Yavuz'un geçirdiği o kazayı anlatmaya başlamıştı...
GEÇMİŞDEN
Yavuz çalışma odasında, önüne açtığı projelere gömülmüştü.
Masanın üzeri dosyalarla doluydu. Her çizim, her hesap tek tek incelenmiş, notlar alınmıştı. Bu iş kusursuz olmalıydı. Kullanılacak malzemenin kalitesinden, işçiliğin detayına kadar hiçbir şey şansa bırakılmayacaktı.
Eksik olmayacaktı. Hata olmayacaktı. Çünkü Yavuz, yaptığı her işte bir iz bırakırdı. Ve o iz ya sağlam olurdu... ya hiç olmazdı.
Parmakları kalemin ucunda gezinirken gözleri sayfaların içinde kaybolmuştu.
Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti bile.
Telefonun ani sesi, odanın sessizliğini yarıp geçti.
Yavuz hafifçe irkildi. Kaşları çatıldı.
Ekrana baktığında arayan ismi gördü.
Berdan.
"Hayırdır inşallah..." diye mırıldandı kendi kendine.
Telefonu alıp kulağına götürdü.
"Hayırdır lan? Yine ne saçmalık için aradın beni?"
Normalde olsa Berdan lafı uzatır, dalga geçer, saçma sapan bir şey söylerdi.
Ama bu kez öyle olmadı.
"Yavuz..." Tek kelime. Ama o tek kelime bile yetmişti. Yavuz'un yüzündeki ifade bir anda değişti. Duruşu sertleşti.
"Ne oldu?" dedi direkt.
Çünkü Berdan konuya böyle girmezdi. Asla. Karşı taraftan bir nefes sesi geldi. Düzensiz... zor tutulan bir nefes.
"Kardeşim... önce sakin ol tamam mı?" Yavuz'un sabrı bir anda taştı.
"Lan ne oldu, düzgün konuş!" dedi sesi sertleşerek. "Beni oraya getirtme şimdi!"
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra...
"Kardeşim... amcanı kaybettik. Başın sağ olsun."
Dünya durdu. Gerçekten... durdu. Yavuz'un kulaklarında bir uğultu başladı.Sanki odadaki bütün sesler çekilmiş, yerini ağır bir boşluk almıştı.
"Ne... diyorsun sen..." dedi ama kendi sesi bile ona ait değildi. Boğuk. Yabancı.
Berdan konuşuyordu hâlâ.
"Öğle saatlerinde fenalaşmış... hastaneye götürürlerken kalbi durmuş... müdahale etmişler ama kurtaramamışlar..."
Yavuz'un bakışları sabitlendi. Bir noktaya... ama aslında hiçbir yere. Berwan Bey...Daha dün konuşmuşlardı.
"Gel oğlum, özledik seni," demişti. Sesi hâlâ kulaklarındaydı.
"Yok..." diye fısıldadı Yavuz. Başını hafifçe salladı.
"Yok... iyiydi... bir şeyi yoktu..." İnsan böyle bir haberi kabul etmiyordu.
Edemiyordu.
Bir saat önce yaşayan birinin yokluğunu...
İnsan aklı almıyordu.
Berdan'ın sesi bu kez daha kırık geldi.
"Yarın sabah defnedilecek... yetişebilirsen..." Yavuz bir anda doğruldu.
"Yetişirim." Bu bir ihtimal değildi. Bu bir söz değildi.
Bu... bir mecburiyetti.
"Yetişmek zorundayım." Telefonu kapattı. Oda sessizdi.
Ama Yavuz'un içinde fırtına kopuyordu. Bir an gözlerini kapattı. Ve Leyla geldi aklına.
Leyla...
Onu tek başına bırakmıştı.
Hiçbir şey açıklamadan... hiçbir şey söylemeden...
Şimdi...
Onun yanında olması gerekiyordu. Babası yerine koyduğu adamı kaybetmişti.Leyla'nın da bunu kaldırması mümkün değildi.
"Yalnız kalmamalı..." diye mırıldandı. Bir an bile durmadı. Ceketini aldı. Anahtarlarını kaptı.
Kapıyı sertçe çekip çıktı.
Arabayı çalıştırdığında elleri titriyordu. Motorun sesi yükseldi. Yavuz gazı kökledi. Bakü trafiğine hızla karıştı. Gözleri yolda ama aklı başka yerdeydi.
Hastane koridorları...Cenaze...Leyla'nın yüzü...
Ağlıyor muydu şimdi?
Onu kim teselli ediyordu?
"Yanında olmalıydım..." dedi dişlerinin arasından.
Direksiyonu sıktı. Daha hızlı bastı gaza. Hava ağırdı. Bulutlar çökmüş, rüzgâr sertleşmişti. İnce ince yağmur başlamıştı. Yol kaygandı. Ama Yavuz'un umurunda değildi.
Saatine baktı. Uçağa yetişebilirdi. Yetişmeliydi. Bir an gözleri doldu.
Amcasının sesi yankılandı zihninde.
"Özledik seni oğlum..."
Yavuz'un görüşü bulanıklaştı. Bir anlığına... Sadece bir anlığına gözleri doldu.
Ve o an...
Karşıdan gelen aracın farları gözünü aldı.
Refleksle direksiyonu kırdı. Araba kaydı. Lastikler asfalta tutunamadı.
Her şey bir anda oldu. Fren sesi.Kayma. Kontrol kaybı.
Ve...
Karanlık.
Çarpışma sesi geceyi yardı. Metal metale girdi. Camlar paramparça oldu.
Yavuz'un bedeni emniyet kemeriyle savruldu.
Ama darbe o kadar şiddetliydi ki, göğsü direksiyona çarptı. Nefesi kesildi.
Akciğerine batan o keskin acıyla boğuldu.
Sırtı... Arabanın içindeki kırılan metal parçalarına sürtündü.
Keskin bir acı... Sırtını yırttı geçti. Nefes alamıyordu. Gözleri kararıyordu.
Ve o son anda... Tek bir şey düşündü.
Leyla.
"Efülimm..." diye geçirdi içinden.
Karanlık her şeyi yuttu.
Hastanenin ışıkları gözünü yaktığında zaman yoktu artık.
Sadece acı vardı. Göğsünde baskı. Nefes almakta zorlanma.
Bir şeylerin eksik olduğu hissi. Sesler uzaktan geliyordu.
"Akciğerde travma var!"
"Pnömotoraks... hızlı olun!"
"Kan kaybı var!"
Yavuz konuşmak istedi. Ama sesi çıkmadı. Gözleri tekrar kapandı.
Günler geçti. Belki haftalar.
Zaman onun için durmuştu.
Aybeniz Hanım hastane koridorunda sabahlıyordu. Ellerini açıp dua ediyordu.
"Allah'ım... bu çocuk gurbet elde yalnız... sahipsiz bırakma... onu sevdiğine bağışla..."
Elmira her gün geliyordu. Sessizce kapının önünde duruyor...
Ama içeri giremiyordu. Çünkü içeri girse... Dağılacaktı.
Behruz ise her şeyi organize ediyordu. Doktorlarla konuşuyor, ameliyatları takip ediyor...
Ama kimseye söylemiyordu. Bir kişi hariç.
Çünkü Yavuz istememişti. Son sözleri kimse bilmesin olmuştu. Bir tek Berdan biliyordu. Habei alınca ilk uçakla nasıl geldiğini bilememişti....
Berdan, geldiği gibi özel izinle Yavuz'un yanına girebilmişti. Yoğun bakımın kapısı ardına kapanırken içini tuhaf bir sessizlik kapladı. Makinaların düzenli bip sesleri, odadaki ağır ilaç kokusu ve loş ışık... herşey insanın içini daraltıyordu.
Yatağa doğoru bir kaç adım attı. Gözleri Yavuz'un yüzüne takılı kaldı.
Kazanın izleri hala ordaydı. Yüzündeki morluklar, kaşının üzerindeki dikişler... Ama asıl kötüsü, çarşafın altında hareketsiz yatan bedeniydi.Makinalara bağlaydı. Sanki nefesi bir savaş gibiydi. Doktorlar umutlu konuşmamıştı. O sözler Berdan'ın kulaklarında hala çınlıyordu.
Boğazı düğümlendi.
Yatağın yanına geldi. Elini dostunun soğuk parmaklarının üzerine koydu. Gözleri doldu. Hani derler ya '' Erkekler ağlamaz.''
Ağlardı.
Hemde öyle bir ağlardı ki.... İnsan sevdiği birini böyle görünce, ne yüreği dayanırdı ne kalbi. Başını eğdi, dudakları titredi.
'' Yavuz'um....'' dedi kısık bir sesle. '' Ne yaptın oğlum lan kendine?...''
Sesi çatladı. Bir süre konuşamadı. Gözyaşları yanaklarından sessizce süzülüyordu.
'' Ulan şu haline bak...'' diye devam etti, sesi biraz yükselerek. '' Ben şimdi ailene ne diyeyim ha?Sana birşey olursa ben ne derim?''
Bir an durdu. Derin bir nefes aldı. Yutkundu.
'' Ya seni deli gibi bekleyen Leyla'ya ne derim ben, he?'' dedi fısıltıyla. '' O kızın gözünün içine bakıp ne söyleyeceğim ben?''
Yavuz'dan hiç bir ses gelmiyordu. sadace makinaların metalik sesleri.
Berdan biraz daha yaklaştı, dostunun omzuna hafifçe dokundu.
"Bana bak lan..." dedi, sesi titreyerek. "Kalk şu lanet yataktan. Duyuyor musun beni? Kalk!"
Sanki her kelimeyi zorla çıkarıyordu.
"Seni bekleyen o kız için kalk... O kız var ya... Senin için hastanelere düştü, perişan oldu."
Gözlerini sımsıkı kapadı, gözyaşlarını silmeye bile çalışmadı.
"Yaşamak zorundasın oğlum..." dedi. "Duyuyor musun? Yaşamak zorundasın. Leyla için..."
Sesi bir anda kırıldı.
"Daha güzel günler göreceğiz lan biz... Hani söz vermiştik ya... Çocuklarımızın kirvesi olacaktık. Unuttun mu lan?"
Yatağa doğru biraz eğildi. Sanki Yavuz onu duysun diye.
"Sakın bana kazık atayım deme..." diye fısıldadı. "Öyle sessiz sessiz gidilmez lan. Beni burada tek başıma bırakma..."
Artık dayanamadı.
Başını çevirip hızlıca gözyaşlarını sildi ama nafileydi. Göğsü sıkışıyordu. Nefesi ağırlaşmıştı.
Bir süre daha dostunun yanında durdu. Sonra arkasını döndü.
Kapıya doğru yürürken omuzları çökmüştü. Adımları ağırdı. Dostunu bırakıp çıkmak ağır gelmişti.
Berdan, bir kaç gün kalıp , Yavuz'dan iyi bir haber alınca gitmişti. Ama o süreçte hergün dostunu ziyaret etmişti.
Aylar sonra...
Yavuz gözlerini açtığında ilk yaptığı şey konuşmak oldu.
"Efülim..." Sesi yok gibiydi. Ayağa kalmak istedi.
Aybeniz Hanım gözyaşlarını sildi.
Berdan ise kalkmasına engel oldu.
"Şimdi olmaz oğlum... daha çok erken..." Yavuz başını hafifçe salladı.
"Kimse... bilmeyecek..." Zor konuşuyordu. Ama kararlıydı.
"Kimse... duymayacak..."
"Tamam." dedi Berdan MARAZOĞLU bir yemin gibi.
Leyla'nın adı dudaklarına geldi. Ama söylemedi. Sadece gözlerini kapattı.
Aylar sonra ayağa kalktığında... Artık eskisi gibi değildi.
Hızlı yürüdüğünde nefesi kesiliyordu. Koştuğunda göğsü yanıyordu.
Ve sırtında...
Uzun, derin bir yara izi vardı. Ayna karşısında o izlere baktı uzun uzun. Sonra gözlerini kapattı.Leyla'nın gözleri geldi aklına.
Kehribar... derin... huzurlu...
Ve o gün karar verdi. O izi saklayacaktı. Ama silmeyecekti.
Çünkü o iz... Onun Leyla'ya gidemediği günün iziydi.
İşte bu yüzden... Sırtında taşıdığı yara... Bir süre sonra...
Leyla'nın gözlerine dönüştü.....
Şimdiki Zaman
"O günlər cəhənnəm kimi idi, qızım. Yavuzu həyata qaytaran sənin məhəbbətin idi..."
Duyduğu her kelime Leyla'nın kalbine bıçak gibi saplandı.
Bunca yıl...
Her şeyden habersiz mi yaşamışlardı?
Kendisi kış uykusunda mıydı da sevdiği adamın yaşadıklarını hiç hissetmemişti?
Yüzü renkten renge giren genç kadının kehribar gözlerinden sayısız boncuk tanesi süzülüyor, yanaklarını ıslatıyordu. Konuşacak kelime bulamamıştı.
Gözyaşları zaten anlatılması gereken her şeyi anlatıyordu.
"Bu... bunca yıl... Sa... sakladı mı?" dedi gözyaşlarını eliyle silerken.
Aybeniz Hanım, Leyla'nın verdiği tepkilerden genç kadının bunları bilmediğini anlamıştı. Bir anda içini derin bir pişmanlık kapladı. Üstelik Leyla hamileydi.
"Ay qızım... mən çox özür istəyirəm. Mən elə bildim sən hər şeyi bilirsən. Nə olar, ağlama, balam..." dedi telaşla.
Elindeki peçeteyle Leyla'nın gözyaşlarını silmeye çalışıyor, bir yandan da onu teselli etmeye uğraşıyordu.
Leyla ise öğrendiği gerçeklerin ağırlığıyla yerinde duramadı. İçindeki acı göğsünü sıkıştırıyordu. Birden ayağa kalktı ve ağlayan gözleriyle Yavuz'un yanına gitti.
Sanki ona sarılırsa içindeki acılar dinecekmiş gibi hissediyordu.
Kendi Antep'te diri diri ölürken, sevdiği adam ölümün kıyısından dönmüştü.
Yavuz mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünde yılların yorgunluğu hâlâ iz bırakmış gibiydi.Beş yıl...Koskoca beş yıl. Onu nasıl böyle uyutmuştu hayat? Bir insan böylesine büyük bir şeyi nasıl saklayabilirdi?
Aybeniz Hanım da genç kadının ardından içeriye girmişti.
Leyla yavaşça diz çöktü. Parmak uçlarıyla Yavuz'un saçlarını okşamaya başladı.
"Sen benim için hangi cehennemden geçtin de benim ruhum duymadı..." dedi fısıltıyla.
Sonra yanağına, anlamı derin ama naif bir öpücük kondurdu.
O temasla Yavuz gözlerini araladı. İlk gördüğü şey Leyla'nın ıslak kehribar gözleriydi.
Kaşları anında çatıldı. Hızla doğruldu ve Leyla'nın yüzünü ellerinin arasına aldı.
"Efülim, ne oldu? Niye ağladın sen? Ağrın mı var, kurban olduğum?" diyen adam telaşlanmıştı.
Leyla ise kendini tutamayarak kocasına sıkıca sarıldı.
Bu adam...
Her durumda nasıl önce onu düşünürdü?
Bir kez olsun "ben" demez miydi?
"Iı... ıh... Seni özledim," dedi.
Aslında bu sözün içinde beş yılın özlemi ve vicdan azabı vardı.
Aybeniz Hanım, evladı yerine koyduğu genç çifte imrenerek baktı. O kadar güzel görünüyorlardı ki... Üstelik Yavuz'u ilk kez böyle görüyordu. Bu da orta yaşlı kadının yüreğini ısıtmıştı.
"Ana... Sernin bu gelinin çok sulu gözlü oldu, bana sarılmak için hep bahaneler üretiyor. " dedi Yavuz gülerek, karısının saçlarını okşarken.
"Yavuz," dedi Leyla nazlanarak.
Bu kadının nazına niyazına ayrı düşüyordu bu adam. Tek bir sözüyle kalbinin saraylarını titretmeyi başarıyordu.
Aybeniz Hanım gözlerindeki yaşları silerken onların hâline tebessüm etti.
Yavuz karısını göğsüne çekip sıkıca sarıldı. Leyla da hemen karşılık verdi.
Saat ilerlediğinde genç çift izin isteyip kendi dairelerine geçtiler. Aybeniz Hanım ise gecenin yorgunluğuyla odasına çekildi ve kısa sürede derin bir uykuya daldı.
Leyla daireye girdikleri andan itibaren etrafına bakmaya başladı. Ev sade ama şık bir tasarıma sahipti. Her köşesinde Yavuz'un dokunuşu hissediliyordu. Kocası sade şeyleri severdi.
"Beğendin mi?" diye sordu Yavuz, karısının arkasından gelip kollarını karnına dolarken.
"Çok güzel," dedi Leyla, başını kocasının göğsüne yaslayarak.
"Şu dört duvarı ve içindekileri kıskandım sanırım. Çünkü onlar sana beş yıl boyunca yarenlik etmiş," dedi.
Yavuz karısının kömür karası saçlarına dudaklarını bastırdı.
"Efülim... burası sen geldiğin anda bana yuva oldu. O beş yıl boyunca burası bana zindandı," dedi.
Leyla'nın kehribar gözlerinden yaşlar süzüldü. Hamileliğin verdiği hassasiyetle her şeye ağlar olmuştu ama bu defa ki, öğrendiği gerçeklerin ağırlığı altında eziliyor olmasıydı.
Nelerle suçlamıştı kocasını... Herkes sırtını dönmüştü. Yavuz, ise ölüme meydan okumuştu o günlerde. Üstelik yapayalnızdı.
"Yavuz..." dedi Leyla, sesinin titremesine engel olamayarak.
"Efendim, güzelim?" dedi Yavuz yumuşak bir sesle. Bu kadının
"Niye söylemedin?"
Bu bir sorgu değildi. Kırgınlık da yoktu. Sadece derin bir keder vardı.
"Neyi efülim?"
"Kazayı."Lafı uzatmadı eveleyip gevelemedi.
Yavuz şimdi anlıyordu. Az önceki gözyaşlarının sebebi buydu. Leyla kolay kolay özlediği için ağlayan biri değildi.
"Söylesem daha çok üzülürdünüz. Böyle olması gerekiyordu, öyle oldu. Sen boşver kazayı... Sevdin mi Aybeniz anneyi?" dedi konuyu değiştirmeye çalışarak.
Leyla başını kaldırdı.
"Konuyu değiştirdiğinin farkındayım ağam, hiç boşa uğraşma. Bu gece konuşacağız, ayrıca Aybeniz hanımı çok sevdim.'' Yavuz kaçışının olmadığını biliyordu. Elbet birgün Leyla öğrenecekti kazayı ama şu an değil. Bu gece değildi.
"Berdan arayıp amcamın haberini verir vermez tek düşündüğüm sen oldun. Her düştüğünde seni tutacağıma söz vermiştim. Yanında olmak zorundaydım. Hava yağmurluydu... Bir anlık dalgınlık. Sonrası hastane, yoğun bakım... ve iyileşme süreci," dedi kısa bir özetle.
Leyla bir şey söylemek için ağzını açtı ama Yavuz onu öperek susturdu.
Leyla da gecikmeden karşılık verdi.
Yavaş yavaş ilerlerlerken Yavuz karısının sırtının duvara ya da kapıya çarpmaması için dikkat ediyordu. Her adımda üzerlerindeki bir parça yere düşüyordu.
Yatak odasına geldiklerinde Leyla üzerinde yalnızca iç çamaşırlarıyla kalmıştı. Yavuz'un ise belinin alt kısmındaki parçalar kalmıştı. Yavuz karısını yormadan, dikkat ederek gecenin tadını çıkarmak istiyordu. Karısını ise bir güzel sevgiye doyuracaktı.
Zor zamanları bir bir atlatan çift, şimdi önlerindeki güzel günlerin ve mutluluğun tadını çıkaracaklardı.
***************************
''Hangi duamın sevabı, hangi iyiliğimin karşılığıydın,
Bir geldin hayatımı en olmaz dediğim anda guzelleştirdin..."
Leyla sabaha gözlerini yorgunlukla açtı. Aslında hâlâ uykusu vardı ama karnı acıkmıştı. Hamileliğin en güzel zamanlarıydı bu günler; bir anda bastıran açlık krizleri genç kadının günlük rutinine dönüşmüştü. Sağ tarafına döndüğünde kocası mışıl mışıl uyuyordu. Derin ve düzenli nefesleri odanın sessizliğinde hafifçe duyuluyordu.
Karnını okşayan genç kadın, kızıyla dertleşmeye ihtiyaç duymuştu.
"Minik fasulyem... Senin bu yapımında katkı sağlayan ama sonrasında horul horul uyuyan baban bizim hâlimizden hiç anlamıyor. Biz burada açız, baban ohhh mışıl mışıl uyusun. Zaten ancak uyur çalışır; bir gün de 'kahvaltı hazırlayayım' demez hain ağa."
Homurdanarak konuşan kadın, kocasının bütün söylediklerini duyduğundan habersizdi.
Bıyık altından gülen adam karısına hiçbir şey belli etmemeye çalışıyordu ama karısı dümdüz kendisini gömüyordu. Üstelik doğmamış çocuğunu da kendisine karşı dolduruyordu.
Ani bir hareketle karısını belinden tutup kalktığı yere uzandırdı.
"Ayy!" Leyla'nın çığlığı odada yankılandı.
"Demek hain ağa ha?" diyen Yavuz karısını gıdıklamaya başladı. Az önce korkudan çığlık atan kadın şimdi kahkahalar atıyordu ve kocasını durdurmaya çalışıyordu.
"Ya... Yav... uz... dur yapma..." Dese de Yavuz durmadı. Karısı güldükçe Yavuz'un kalbinde çiçekler açıyordu. Hele ki karısının nadiren beliren gamzelerine ve kehribar gözlerine bitiyordu.
"Demek sadece katkı sağladım ve mışıl mışıl uyuyorum?"
Oysa sabah erkenden kalkmış, karısına mükemmel bir kahvaltı hazırlamıştı.
Leyla'yı derin derin uyurken görünce kaldırmaya kıyamamış, kızının olduğu minik göbeği sevmişti. Karısı rahatsız olmasın diye yanına uzanmış, gül kokusunu doya doya ciğerlerine çekmiş, yüzünün her bir detayını adeta hafızasına kazımıştı.
Yine bir şükür sebebi olmuştu. Şirkete giderken karısının güzelliğinin zekâtını da verecekti.
Karısını gıdıklamayı bırakıp yüzünün her bir zerresini öpmüştü. Leyla gördüğü ilgiden gayet memnundu. Bu adam Leyla'nın bu hayattaki en büyük şansıydı.
"Kalk hadi şirine. Senin ve kızımın karnını doyurayım, sonra da gece siz beni doyurun," dedi Yavuz çapkınca bir gülüş bırakırken.
"Arsız, kuduruksun. Doyumsuz adam oldun çıktın başıma." diyen Leyla kocasına trip atarak yataktan kalktı. Yavuz'un erkeksi kahkahası eşliğinde mutfağa geçtiler. Leyla gördüğü masa karşısında dudaklarını yuvarladı.
Masa adeta bir şölen gibiydi. Taze demlenmiş çayın mis kokusu mutfağa yayılmıştı. Sıcacık bazlamalar, yeni kesilmiş beyaz peynir, zeytin çeşitleri, bal, kaymak, domates, salatalık, menemen ve daha birçok şey masayı dolduruyordu. Gerçekten kuş sütü eksikti.
Leyla şaşkınlıkla masaya baktı.
"Bunu....?" dedi arkasını döndüğünde kocasının kendisine aşkla baktığını gördü. Kara gözlerinde adeta kendisi vardı.
"Sen mi yaptın?" Ne ara kalkıp hazırlamıştı. Ruhu duymamıştı.
"Git yüzünü yıka gel, soğumadan yiyelim." Leyla az önce kızına şikâyet ettiği için şimdi kocasından utanıyordu. Ayakları üzerinde yükselip kocasının boynuna sıkıca sarıldı.
Kahvaltılarını yapan Miroğlu çifti güne dinç başlamıştı. Bugün Yavuz şirkete gidecek, birkaç problemi çözecek ve fazla oyalanmadan geri dönecekti. Hazırlanan genç ağa her zamanki gibi karizmasıyla göz kamaştırıyordu.
Lacivert bir takım giymişti. Takımın koyu lacivert tonu ona asil ve güçlü bir hava veriyordu. Ceketi geniş omuzlarına kusursuz oturmuştu. İnce kesimli pantolon uzun bacaklarını vurguluyordu. İçindeki beyaz gömlek kaslı bedenini sarıyor, özellikle kol kaslarını belirginleştiriyordu.
Gömleğin ilk düğmesi açıktı; Buda ona hem rahat hemde kendinden emin hava katıyordu.
Bileğinde sade ama pahalı bir saat vardı. saçlarını özenle taramış ve şekil vermişti. Kirli sakalları yüzüne ayrı bir karizma katıyordu. Misk ve amber karışımı parfümü sabun kokusuyla birleşince bulunduğu ortamda fark edilmemesi imkânsız oluyordu.
Leyla, hazır olan kocasını görünce kıskanmadan edemedi. Çok yakısıklı adamdı vesselam. Her hali mükemmel bir adamdı ama takım içinde bambaşka bir aura ya sahip oluyordu. hamilelik hormanları yine boy göstermiş, adeta Leyla'nın dili damağına yapışmıştı.
"Kocama bak beee..." diyerek ağzı sulana sulana yaklaşan genç kadın, müzipçe sırıtıp kocasının sıkı kalçalarına bir şaplak patlattı.
Müzipçe sırıtıp kocasının kalçasına bir şaplak attı.
"Yavrum hepsi senin mi?" dedi.
Yavuz ise karısından beklemediği bu hareket karşısında ufak çaplı bir şok geçirse de odayı inleten erkeksi kahkahasını atmadan duramadı.
Deli karısı iyice kendine benzemişti. Gün geçtikce arsızlaşmaya başlamıştı ama bu durum Yavuz'un hiç de şikayet edeceği birşey değildi. Hatta tam tersine hoşuna gidiyordu.
Belinden tuttuğu gibi kendine çektiği karısının gözlerinin içine bakarak konuştu
"Hatun... senin iyice ayarın kaçtı. Hamilelik sana çok yakıştı. Diyorum ki.... kız doğduktan sonra bir tane daha yapalım." Leyla'nın kehribar rengi gözleri mümkünmüş gibi daha irice açıldı.
"Yuh adam yuh!''dedi.
'' Daha birini doğurmadan ikincinin planını ne ara yaptın? Ula ben damzlık mıyım sürekli doğurayım?" Kocasının kaslı kollarından kurtulmaya çalışıyordu.
'' Hayır yani,'' diye devam etti, '' İnsan karısını günlük yumurta veren tavuk gibi görür mü?''
Kadının mimikleri Yavuz'u deli ediyordu. İşe gitmeyecek olsa şu an karısını ayakta götürürdü. Gözüne o kadar masum ve tatlı görünüyordu ki adamın içi gidiyordu.
Tutamadı kendini ve susmayan karısının dolgun dudaklarına kapandı. Önce üst dudağını, sonra alt dudağını dişlerinin arasında hafifçe ezdi.
Leyla ise çoktan yelkenleri indirmişti. Kocasına karşılık verirken buldu kendini.
Nefessiz kalana kadar uzun uzun birbirlerinin nefesinde hüküm sürdüler. Yavuz, tadına doyamadığı o dolgun dudaklardan ayrılmak zorunda kalmıştı; yoksa iş güç tamamen yalan olacaktı.
"Ulan kadın gider ayak beni ne hâle getirdin." dedi nefesini toparlamaya çalışarak.
'' Ama sen dur... bu gece bunun acısını senden çıkarırım.'' Leyla'nın canına minnetti. Kocası yeter ki ona hep böyle aşkla gelsindi.
Leyla, kocasının alt kısmında kendini belli eden sertliğe bakıp gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. Bir öpücükle bile kocasını bu hale getirmek gururunu okşuyordu.
'' Ben artık gideyim efülim. Sende Aybeniz anneyle beni bekle. Bir , iki saate dönerim. Sonrada Berdan'lar ile buluşuruz,'' dedi Yavuz.
Leyla, kocasını iyi dileklerde bulunarak yolcu etti. Ama aklına elmira gelince de kıskanmadan edemedi. Gitmeden ona da bir gözükmeli, yerini ve haddini bildirmeliydi.
Yavuz işe gitmeden önce Aybeniz Hanım'a uğramış ve Leyla'yı ona emanet etmişti. En azından gelene kadar kafası rahat olurdu. Karısı da evde yalnız sıkılmazdı.
Yavuz şirkete gittiğinde saat sabahın ilerleyen saatleriydi. Güneş Bakü'nün cam binalarına vuruyor, şehir altın gibi parlıyordu.
Aybeniz Hanım da fırsatı değerlendirip Leyla'yı yanına aldığı gibi Bakü sokaklarına attı kendilerini.
Şehir gündüz güneşinin altında capcanlıydı. Geniş caddelerde insanlar telaşla yürürken, dükkânlardan yükselen kahve ve taze hamur kokuları sokaklara karışıyordu. Eski taş binalarla modern cam yapıların iç içe geçtiği o güzel şehir, adeta yaşayan bir tablo gibiydi.
Gezmedik mağaza, dükkân bırakmamışlardı. Bazen bir vitrine uzun uzun bakıyor, bazen de içeri girip sohbet ederek alışveriş yapıyorlardı. Aybeniz Hanım'ın sıcak sohbeti ve samimi tavırları sayesinde Leyla kendini hiç yabancı hissetmiyordu. Aralarında kısa sürede anne-kız gibi bir bağ oluşmuştu.
En son büyük bir AVM'ye giren kadınlar, burada da beğendikleri şeyleri almadan duramadılar. Işıl ışıl mağazalar, cam vitrinler ve hareketli kalabalık insanın başını döndüren bir canlılığa sahipti. Leyla, konaktaki herkese küçük de olsa bir hediye almak istemişti. Bu yüzden elleri poşetlerle dolmuştu.
Mağazalara bakarak ilerlerlerken köşeyi dönmeleriyle Leyla'nın sert bir bedene çarpması bir oldu.
"Ben çok özür dilerim, kusura bakmayın," dedi Leyla telaşla.
Genç adamın da acelesi vardı; o da önüne bakmadan yürümüştü.
Bir an... sadece bir an göz göze geldiler.
Adam, Leyla'nın kehribar gözlerini görür görmez adeta çarpılmış gibi kaldı. Hayatında bu kadar canlı, bu kadar derin bakan bir göz rengi görmemişti. O gözlerde insanı içine çeken tuhaf bir büyü vardı. Sanki bakmaya devam etse kendini kaybedecekti. Ve genç adam o bakışı kolay kolay unutamayacaktı.
"Tamam uşağım, hadi sen yoluna, biz de yolumuza gidelim," dedi Aybeniz Hanım. Adamın Leyla'ya uzun uzun bakmasından rahatsız olmuştu.
Genç adam başını hafifçe salladı ama yürürken birkaç kez arkasına bakmadan da edemedi. Yıllar sonra unuttuğunu sandığı kalbi, bir çift göz yüzünden titremişti.
Leyla ve Aybeniz Hanım biraz daha dolaşıp sonunda eve geçtiler.
Şirkette yaklaşık iki saat kaldı.
Çözülmesi gereken birkaç dosyayı inceledi, bazı talimatlar verdi.
Ortağı Behruz o sırada şirkete geldi. Kapıyı çalıp içeri girdi.
"Gardaşım!" diyen Behruz, içeri girdi. Yavuz, dostunu görünce ayaklandı sıkıca sarıldılar, "Hoş geldin." dedi Behruz.
'' Hoşbuldum gardaşım.'' dedi yavuz aynı içtenlikle. İki dost karşılıklı koltuklara oturdular.
"Gardaş, sən bir getdin, pir gettin. Bizden bezdin mi yoksa?"diye dostuna takıldı Behruz. Yavuz güldü.
"Yok be gardaşım. Çok şeyler oldu kolay değildi. Hem bu defa tek gelmedim Leyla ve en yakın dostum ile eşi de burda." Behruz'un yüzü aydınlandı.
"O zaman axşam bizdəsiniz! Leyla yenge gelib. onu görmeden, ağırlamadan olmaz axı. Evimizin gapısı size açıgdır."
'' Eyvallah kardeşim. Ama bugün için Leyla ve arkadaşlarıma sözüm var. Gitmeden bir akşam buluşuruz.'' diyen genç ağa, kibarca dostunun davetini reddetti. Miroğlu bir yandan da Elmira yüzünden gitmek istemiyordu. Hele birde Leyla ile karşılaşmalarını istemiyordu.
Behruz dostunun yüzündeki tereddütü anlamıştı. Hafifçe gülerek başını salladı.
"Elmira üçün gelmek istemirsen , bilirem,'' dedi.
'' Ama rahat ol. O burada değil, dayımın yanındadır. İçin rahat olsun, gardaş. Rahat- rahat gele bilersen.'' "
Yavuz'un içi şimdi biraz rahatlamıştı. Elmira'nın ne yapacağı belli olmazdı.
"Tamam kardeşim. Eee sende ne var ne yok? Bensiz neler yaptın?" diye sordu Yavuz.
Behruz tebessüm etti. Onun hayatı genelde iş ile ev arasında gidip gelmekten ibaretti. Özel hayatı ise pek parlak değildi.
'' Ne olsun, gardaş... iş ile ev arası mekik dokuyuram. hayat ele keçir,'' dedi.
Tam o sırada aklına sabah karşılaştığı o kadın geldi. Bir anda yüzündeki ifade değişti. Yavuz bunu hemen fark etti.
Behruz kolay kolay dalıp giden bir adam değildi. Üstelik yüzünde aptalca bir gülümseme vardı.
"Sende bir şey var, hayırdır?" diye sordu Yavuz.
Behruz elini alnına götürüp hafifçe ovdu.
" Abi....bugün biriyle karşılaştım,'' dedi.
Sonra gözleri uzaklara dalar gibi oldu.
'' Vallahi deyirem, həyatımda bu kadar güzel bir kadın görmemişem.'' dedi.
Bir an durdu, sanki o anı tekrar yaşıyordu.
'' Çox farglı bir gözelliyi vardı... aurası başgaydı. Gözleri... ay gardaş, o gözler var ya... insanın içine çekirdi.''
Yavuz merakla ona baktı.
" Ee, kimmiş bu şanslı kadın?" diye sordu.
Behruz omuz silkti.
"Bilmirəm,'' dedi.
Sonra gülerek ekledi:
'' Sormaya cesaret edemedim. Amma eger bir garşılaşsag.. bu defa elimden gaça bilmez."
Yavuz kahkaha attı.
" Hadi hayırlısı olsun kardeşim. Desene yakında düğünümüz var."
Behruz da gülmeye başladı.
'' Ay gardaş, ortada kız yok ama sen düğünü kurdun bile,''dedi.
Sonra merakla öne doğru eğildi.
'' İndi sen danış,'' dedi.
'' Türkiye'de neler oldu? Leyla yenge ile neler yaşadın da buraya beraber gelecek kadar ilerlediniz?''
Yavuz derin bir nefes aldı ve herşeyi baştan sona anlatmaya başladı.
Türkiye'de yaşananları, Leyla ile olan hikayelerini ve şimdi bekledikleri bebeği....
Behruz bebek haberini duyunca gerçekten mutlu oldu.
'' Maşallah gardaş! Allah balanı sağ-salamat gucağına almayı nasib etsin,'' diyerek dostunu tebrik etti.
Biraz sohbet ettikden sonra Yavuz izin isteyerek şirketten ayrıldı.
Karısının yanına giderken, medyadan sevdiği azeri şarkıları açtı. Önce medyadan Üzeyir Mehdizade – Yaxşı Olar çalıyordu.
Ardından Şebnem Tovuzlu – Qadasın Alaram başladı. Liste eve gidene kadar çeşit çeşit Azeri şarkıları ile devam etti.
Bakü sokakları güneş altında canlıydı. Yolda gördüğü birkaç çocuğa para verdi.
Sonra yolun üzerindeki bir çiçekçide durdu. Yolda gördüğü bir çiçekçiden yaptırdığı beyaz güllerden oluşan zarif bir buket eline alıp, arabadan indi.
Sanki ilk defa Leyla'yı görecekmiş gibi heyecanlıydı. Karısını özlemişti. Hele o teninden yayılan gül kokusu genç adamın en büyük zaafıydı.
Kapıyı anahtarla ile açmak yerine zile bastı. İlk defa kapıyı açan karısı olacaktı. kafasında binbir düşünce beklemeye başladı. Bir dakika bile olmadan kapı açıldı ve Leyla tüm güzelliği, ihtişamı ile göz kamaştırıyordu.
Leyla beyaz triko elbisesi içinde kapıda duruyordu. Hafif belirginleşen göbeğiyle ayrı bir zarafet taşıyordu.
"Ağam hoş geldiniz. Gözlerimiz yollarda kaldı." Yavuz, bıyık altından bir tebessüm etti. Arkasına sakladığı buketi karısına uzattı. Bu kadın herşeyin en iyisine, en güzeline laıkdı. Yavuz ne yapsa az geliyordu.
"Hanımağam... sana layık değiller ama görünce seni hatırlattılar bana. Dayanamadım hemen aldım"dedi Yavuz.
Leyla gülerek çiçekleri aldı.
'' Ooo şımartıyorsunuz beni Yavuz bey,'' dedi çiçekleri burnuna götürüp koklarken.
''Çok teşekkür ederim, çok güzeler.'' Diyerek kocasına önce sözlü ardından da yanağına kondurduğu naif bir buse ile teşekkür etti.
Kapı ağzında kısa süren muhabbetleri Yavuz'un izin isteyerek yatak odasına gitmesi ile son buldu. Hazır olan karısını bekletmemek için hızlıca hazırlanan adam, bu defa spor takım tercih etmişti.
Beraber el ele evden ayrılan çift, dostları Hasrert ve Berdan'ı almaya otele gitmişler, sonra da tüm gün Azerbaycan' da görmedik, gezilmedik yer bırakmamışlardı.
İlk durakları Haydar Aliyev Merkezi oldu. Dalga gibi kıvrılan beyaz mimarisi gökyüzüyle birleşiyor, sanki bina değil de dev bir sanat eseri duruyordu.
Sonra Azerbaycan Halı Müzesine gittiler. Dev bir halı rulosunu andıran bina içindeki el dokuması halılar adeta tarih kokuyordu.
Ardından Şirvanşahlar Sarayının taş avlularında dolaştılar. Orta Çağ'dan kalma taş duvarlar güneş ışığında sarı altın gibi parlıyordu.
Bakü Bulvarında Hazar Denizi'nden gelen rüzgâr saçlarını savurdu.
Sonra Bibiheybet Camiine uğradılar. İki rekât namaz kıldılar. Son durakları ise Kız Kalesi oldu.
Yüzyılların tanığı olan o taş kule güneş batarken kızıl bir renge bürünmüş, şehrin ortasında dimdik duruyordu.
Leyla manzaraya bakarken Yavuz elini sıkıca tuttu.
Bakü'nün rüzgârı saçlarını savururken şehir altın ışıklar içinde yavaş yavaş akşama hazırlanıyordu.
"Buranın bir hikâyesi var," dedi Yavuz, karısını arkasından sarılıp ve anlatmaya başladı:
"Rivayete göre 12. yüzyılda Şah Sultan, kızını sevdiği adama vermemek için bu kuleyi Hazar Denizi'nin kıyısına yaptırmış. Kimine göre genç kız kendini denize atmış; kimine göre de sevdiğiyle buluşup kaçmışlar. O yüzden buraya 'imkânsız aşıkların kalesi' diyenler var.
O zamanlar Hazar, buraya kadar gelirmiş. Bir rivayete göre de kale düşman eline hiç geçmediği için adına 'Kız Kalesi' denmiş. Ama en bilinen anlatı, padişahın kızı için yaptırdığıdır."
Hasret, kocasının yanına gitti. Gözlerinin içine bakarak, "Tıpkı bizim imkânsızken kavuşmamız gibi... İnşallah onlar da kavuşmuştur," dedi.
Berdan'la sımsıkı sarıldılar.
Yavuz ise kehribar gözleri dolan karısının elini bırakmadı. Elini dudaklarına götürüp usulca öptü.
Şehrin ışıkları birer birer yanmaya başlamıştı. Sokak lambaları, uzaktan yıldızlara karışan küçük ateş böcekleri gibiydi. Kuledeki taşlar gün boyu topladıkları sıcaklığı yavaş yavaş bırakıyor, bu sıcaklık akşam serinliğiyle karışıp insanın içine işleyen bir huzur yayıyordu. Tarihin yükünü taşıyan bu duvarlar, nice vedaya, nice kavuşmaya şahit olmuş gibiydi; sessizdi ama her taşında bir hikâye saklıydı.
Yüksekte olmanın verdiği o hafif baş dönmesiyle, rüzgâr saçları karıştırıyor, kalplerin ritmini hızlandırıyordu. Aşağıdaki kalabalık uğultusu buraya kadar gelmiyor; dünya, bu taş çemberin içinde bir anlığına duruyor gibiydi. Sanki zaman, onları yalnız bırakmak için nefesini tutmuştu.
Leyla, manzaraya dalmıştı. Gözlerinde denizin rengi vardı. Gün batımının son ışıkları yüzüne vuruyor, kehribar gözlerini daha da derinleştiriyordu. Yavuz, o an kalbinin göğsünde nasıl hızla çarptığını hissetti. Cebindeki küçük kutu avucuna ağırlık yapıyor, söyleyecekleri boğazında düğümleniyordu.
Ve Yavuz, işte tam o anda konuşmaya karar verdi....
Leyla'ya baktı; gün batımının son ışıkları yüzünü okşuyor, kehribar gözlerini daha da derinleştiriyordu. O gözlerde kaybolduğu ilk günü hatırladı. Kaçtığı her karanlıkta, onu hep bu bakışların aydınlattığını düşündü.
Yavaşça cebine uzandı. Küçük kutunun avucunda bıraktığı soğukluk, söyleyeceklerinin sıcaklığıyla tezat gibiydi. Kutuyu açmadan önce Leyla'nın ellerini avuçlarının arasına aldı.
"Kehribar gözlerinde yaşam bulduğum, gamzelerinin çukurunda kaybolduğum kadın..." diye başladı.
"Sana hem ayazı kara kışı yaşattım, hem baharı yaz gibi getirdim. Mevsimlerimi değiştirdin sen...
Gidişin nefesimi keserken, gelişin bana hayat verdi.
Seninle var oldu bu yürek, seninle atmaya başladı.
Zorunlu ve karanlık hayatıma yıldız gibi düştün; gülüşünle güneşimi doğurdun.
Şimdi ise bana bir can, bir evlat vereceksin...
Seni sevmemin alfabenin yirmi dokuz harfinde tarifi yok.
Sen bende, bu bedende benden de ilerisin.
Gözünde ukde kalan hiçbir şey bırakmam, kadınım, karım...
Bir ömrü, bu huysuz, çekilmez, kıskanç adamla geçirmeye devam etmek ister misin?"
Yavuz, kutuyu açtığında yüzüğün kaslı ve tok duruşu ilk anda göze çarpıyordu. İnce, narin bir yüzük değildi bu; güçlü bir formu vardı, sanki Yavuz'un karakterini taşıyordu. Üzerindeki düz yeşil taş, gün batımının kızıllığında koyu bir zümrüt gibi parladı. Taşın hemen üzerinde zarif bir sonsuzluk işareti yer alıyordu. Sonsuzluğun iki kıvrımına, ince ince işlenmiş harflerle üç isim kazınmıştı: Yavuz – Leyla – Ezra.
Bu yüzük, değeri parayla ölçülen bir mücevher değildi. Anlamı, altınından ve taşından daha ağırdı. Üzerindeki her çizgi, birlikte çıktıkları yolu; her harf, kurdukları aileyi anlatıyordu.
Yavuz yüzüğü Leyla'nın avucuna bıraktığında, metalin ağırlığı kalplerinin verdiği sözü mühürler gibiydi.
"Bu yüzük," dedi kısık bir sesle, "bizim başlangıcımız değil... bizim devamımız."
Kutuyu açtı. Yüzük, kalenin taşlarına düşen son kızıl ışıkta parladı. O an rüzgâr bile susmuş gibiydi.
Leyla'nın gözleri doldu. Dudakları titredi; sevinçle, korkuyla ve tarifsiz bir huzurla aynı anda nefes aldı. Elini karnına götürdü; sanki karnındaki minicik can da bu ana şahitlik etsin ister gibi.
"Ben zaten seninle çoktan evlenmiştim, Yavuz," dedi kısık bir sesle.
"Kalbimde..."
Gözlerinden süzülen yaşlar, gülümsemesine karıştı. Başını salladı.
"Evet," dedi.
"Bir ömrü, seninle geçirmek istiyorum."
Yavuz yüzüğü titreyen parmaklarla Leyla'nın parmağına takarken, kulenin taş duvarları sanki bu söze tanıklık eder gibi sessizce onları içine çekti. Aşağıda dalgalar kıyıya vurdu; Hazar, bir sırrı daha saklar gibi usulca kabardı.
= Burdan sonrasında + 18 sahneler olacaktır okumak istemeyen atlayabilir. =
Kaleden otele dönen yeni evli çift, hemen odalarına çıkmışlardı. Berdan banyodaydı. Ilık suyun altında, günün ve yolculuğun yorgunluğunu geride bırakırken, Hasret odada tek başına aynanın karşısında duruyordu. Artık utanmanın yerini daha bilinçli bir cesaret almıştı. Bu gece, balayının ruhuna yakışır şekilde, yalnızca ikisine ait olacaktı.
Valizinden özenle seçtiği kırmızı jartiyer takımını çıkardı. Tenine değen kumaş, ona hem kendini hatırlatıyor hem de içindeki heyecanı büyütüyordu. Sabahlığını omuzlarına almıştı ama banyodan gelen su sesi kesildiğinde, onu yavaşça üzerinden bıraktı.
Yüzünü nazikçe temizledi, nemlendiriciyle tenine canlılık verdi. Gözlerine, yalnızca özel anlar için ayırdığı sürmeyi çekti; dudaklarını derin, sıcak bir kırmızıyla belirginleştirdi. Saçlarını parmaklarının arasından geçirerek taradı ve Berdan'ın her zaman fark edeceği o parfümden bir dokunuş bıraktı. Kalbi hızlı atıyordu; bu, korkudan değil, paylaşılan yakınlığın getirdiği tatlı bir heyecandı.
Işıkları kapattı. Oda, yalnızca gece lambalarının yumuşak aydınlığıyla kaldı. Camın önündeki tüller, klimadan gelen hafif rüzgârla usulca hareket ediyor; sanki gece, nefes alıp veriyordu.
Berdan beline doladığı havluyla banyodan çıktığında, bir an olduğu yerde kaldı. Karşısında gördüğü Hasret, tanıdığı ama her defasında yeniden keşfettiği o güzellikti. Sözler boğazında düğümlendi; bakışları, kalbinin hızına yetişemedi.
Hasret, yatağa doğru birkaç adım attı. Bu hareket, ne aceleciydi ne de çekingen; sadece kendinden emin ve sakindi.
Hasret, elindeki telefonu usulca komodinin üzerine bıraktı. Derin bir nefes aldı ve kocasına doğru adım atmaya başladı. Bugüne kadar hep Berdan gelmişti ona; mesafeleri aşan, ilk hamleyi yapan hep o olmuştu. Ama bu gece... bu gece Hasret gidecekti.
Çünkü seviyordu bu adamı. Ve istiyordu. Attığı her cesur adım, Berdan'ın kalbinde görünmez fırtınalar koparıyordu. Aralarındaki mesafe kapandıkça, bakışlar daha da derinleşti. Karşı karşıya geldiklerinde, ikisi de gözlerini birbirinden ayıramadı; zaman, o an için yavaşlamış
Hasret, parmak uçlarında hafifçe yükseldi; Berdan'ın elindeki havluyu nazik bir hareketle aldı ve yere bıraktı. Bu sakin ama kararlı dokunuş, Berdan'ın tüm dikkatini ona kilitlemeye yetmişti. Hasret'in cesur tavrı, kadınsı çekiciliği ve kendinden emin duruşu, Berdan'ın aklını başından alıyordu. Kokusuysa, onu kelimelere sığmayan bir hisle sarıp sarmalıyordu.
Hasret, gözlerini Berdan'ın gözlerinden ayırmadan ellerini kaldırdı, kocasının boynuna doladı. Yanağına kondurduğu küçük, masum bir öpücükten sonra dudaklarını kulağına yaklaştırdı. Nefesi sıcak ve sakindi.
"Bu gece seni istiyorum," dedi .
Sesindeki arzu, Berdan'ın içinde derin bir karşılık buldu. O an, kelimelerin anlamını yitirdiği; yalnızca iki kalbin, aynı ritimde attığı bir ana dönüştü.
'' Kalbime mi indireceksin kadın?'' dedi sesi derinden ve tutkuyla çıkmıştı. Gözleri adete bayram ediyordu. karısının beyaz tenine Kırmızı çok yakışmıştı.
Berdan, karısının baştan çıkaran ses tonuyla adeta kendinden geçmişti. Elleri Hasret'in belinde yerini buldu. Bakışları koyulaşmıştı; gözlerinde arzunun tüm tonları, saklanmadan parlıyordu.
Dudakları, Hasret'in dolgun ve kırmızı dudaklarında yavaşça hükmünü sürmeye başladı. İlk dokunuşlar temkinliydi; sanki anı sindirmek ister gibi... Bir eli belini usulca okşarken, diğer eli ensesinde durdu; onu hem kendine çekiyor hem de korur gibiydi.
Öpüşmeleri önce sakin, neredeyse fısıltı kadar hafifti. Sonra, içlerinde biriken duygulara yenik düşercesine daha tutkulu, daha derin bir hâl aldı. Bakü gecesi, pencereden süzülen ışıklarla
Berdan'ın her dokunuşu, Hasret'in içinde dalga dalga yayılan bir his bırakıyordu. Kalbinin ritmi hızlanıyor, bedeni onun yakınlığına sessizce karşılık veriyordu. Berdan'ın her dokunuşu, Hasret'in kasıklarında sızlamaya sebep olurken, kadınlığı zonkluyordu. Ellerini karısının dolgun, biçimli, sıkı kalçalarına indirdiğinde Hasret, bu temasın etkisiyle nefesini tutamadı; dudaklarından farkında olmadan bir ses döküldü.
Bu karşılık, Berdan'ın hoşuna gitmişti. Kalçalarını sıktığında ise gözlerini kapatıp alt dudağını dişleri arasında ezmesi, karısının dokunuşlarından ne kadar etkilendiğini hissetmek, aralarındaki bağı daha da derinleştiriyordu.
Hasret'i kalçalarından kavrayıp yavaşça yukarı kaldırdı; Hasret de içgüdüsel bir hareketle bacaklarını Berdan'ın beline doladı. Berdan, onu tutkuyla öperken adımlarını ağır ağır attı ve odadaki aynanın önüne doğru ilerledi.
Bir süre daha orada; karısının dudaklarının tadına doya doya bakarken, bedenini karısının bedenine yaklaştırdı. Bu yakınlık, aralarındaki çekimi daha da belirginleştirirken Hasret, hissettiği sertlikden etkilenerek nefesini tuttu.
Nefes nefese birbirlerinden ayrıldıklarında, gözlerinde hem aşkın hem de tutkunun sessiz bir dansı vardı.
"Çok güzelsin... Beni deli ediyorsun," dedi Berdan, karısının yüzünü elinin tersiyle okşarken.
"Kendimi zor tutuyorum, güzelim. Bu geceye hazır mısın?"
Hasret'in konuşacak gücü kalmamıştı. İçinde yalnızca ona duyduğu arzu vardı. Başını hafifçe salladı; dudaklarından belli belirsiz bir gülüş döküldü. Ardından bu kez o, kocasının dudaklarına yöneldi.
Berdan, Hasret'i kendine daha da yaklaştırırken öpücükleriyle yüzünden boynuna doğru indi. Dokunuşları aceleci değildi; her anı hissettiren, her saniyeyi derinleştiren bir yavaşlık vardı.
Berdan karısının boynundan, iki güğsünün oluğuna kadar indi. Gözlerinin önündeki dolgunluklarla daha sonra ilgilenecekti. Şimdi ilgilenmesi gereken daha özel bir yer vardı. Berdan'ın eli yavaş yavaş karısının gizli mabedinde geziniyordu. Hasret, onun her yakınlığında biraz daha kendinden geçiyor, kalbinin ritmi nefeslerine karışıyordu.
O an, kelimeler anlamını yitiriyor; geriye yalnızca iki insanın paylaştığı yoğun bir yakınlık kalıyordu.
'' Çok bekledim, çok acılar çektim ama şu an hepsine değdi. Kokun...'' dedi adam karısının dizleri önünde çökerken.
'' Tenin.. dudakların... nefesime nefes, ömrüme ömür oluyor yavrum.'' dedi Hasret'in vücudu adeta titriyordu. Bu sözler hem ruhuna hem kalbine şifaydı.
Berdan, hiç beklemeden karısının tadına bakıyor, yaptığı her dil hareketi ve öpücükler, karısını deli ediyordu.
"Ahh, Berdan," diye inliyordu kadın. Kocası tüm marifetlerini sergilerken, Hasret zirveye çıkmış ve titreyerek rahatlamıştı.
Hasret, parmaklarını Berdan'ın saçlarına dolayarak onu kendine çekti ve dudaklarına kapandı. Bu ani ve kararlı yakınlık, aralarındaki ateşi bir anda yükseltti. Berdan, karısını yeniden kucağına aldı; birkaç adım sonra yatağa doğru ilerleyip onu nazik ama sahiplenici bir şekilde bıraktı.
Sonra, üzerindeki fazlalıklardan kurtarır gibi davranarak Hasret'i özgür bıraktı. Ardından belindeki havluyu tek bir hamleyle çıkarıp yere attı. Hasret, gördüğü manzara karşısında bir an duraksadı; gözleri farkında olmadan biraz daha açıldı. Daha önce de görmüştü ama ilk gecenin utancı ve heyecanı, o anki algısını gölgelemişti. Şimdi ise bakışları daha bilinçli, kalbi daha hızlıydı.
Berdan'ın yüzünde yaramaz, kendinden emin bir gülümseme belirdi.
"Korkma güzelim," dedi yumuşak bir sesle. "İlk görüşün değil ısırmaz."
Hasret , Berdan'ın koluna vurup '' Pislik'' dedi ve kaşlarını çattı. Berdan'ın gür ve erkeksi kahkahası odada yankılandı. Sonra karısının yüzüne eğildi.
''Bu gece sana yapacaklarımı asla unutamayacaksın, güzelim.''diyen adam, karısının dudaklarına tekrardan yapıştı.
Çok geçmeden karısından da beklediği karşılığı aldı. Hasret'in elleri Berdan'ın boynunda sırtında gezinmeye başladı. Berdan ise bir yandan karısını öperken , elleri vücudunda keşifteydi.
Bacaklarında gezen eli, yavaş yavaş yukarıya doğru bir yol çizdi ve göğüslerinde durdu. Hamur yoğurur gibi karısının dolgunluklarını yoğurmaya başladı. Her hareketinde Hasret yay gibi geriliyor, kendini Berdan'a bastırıyordu.
Berdan karısının dudaklarından kopup, boynuna, gerdanına sayısız öpücüklerini bırakıyordu. Ordan aşağıya biraz önce eli ile işkence ettiği dolgunluklara indi. Hatrı sayılır bir biçimde ilgilenecekti onlarla. Dilinin ve dişlerinin yaptığı her eziyet, Hasret'i zevkin doruk noktasına doğru taşıyordu. Kocasının bedeninin altında kıvranan kadın, yataktaki çarşafı var gücüyle sıkıyordu.
Berdan, yeterli ilgi ve alakayı iki göğsüne de eşit şekilde verirken, elleri rotasını yeniden belirledi ve karısının karnından en mahrem olan topraklarına doğru ilerledi. Hasret'in ise her öpücükde gözleri adeta geriye doğru kayıyordu. Hasret'in gözleri koyulaşmıştı; hem utanıyor hem de bu yakınlığa tüm kalbiyle razı oluyordu.
Kocasına daha çok alan açan kadın, kocasını delirtiyordu. Berdan, karısının teninin verdiği haz ile patlamaya hazır bombaya dönüşüyordu. Karısının göğüslerinde olan yüzünü Hasret'in gözlerine çevirdi.
'' Çok güzelsin kadın, bunca yıl nasıl dayanmışım sensizliğe.'' dedi ve dişlerinin arasına aldığı tomurcuk ile karısına işkence etti.
Daha öncelerinde keşfedilmeyen o mabed, birtek Berdan'a özel ona aitti. Hasret, hergün yaşadığı işkenceye bu adama kavuşabilmenin ümüdi ile katlanmış, boyun eğmemiş miydi.
'' Berdan,'' diye inledi kadın. Kocasının saçlarına parmaklarını geçirirken, daha çok kendine bastırdı.
'' Bu çok güzel, öleceğim sanki.''dedi nefes nefese.
Berdan ise karısını hazır ettiğinden emin olduktan sonra, evine girmeyi bekleyen uzvunu yuvasına yerleştirmek için konumlamdırdı. Karısının koyulaşan gözlerine baktı. Hasret hazırdı ve çok istiyordu; bu gece onlar için unutulmaz olacaktı. Gözleri ile eşine onay verdi. Berdan ise yavaş yavaş, acele etmeden, adım adım ilerledi.
'' Siktir hala çok darsın.'' Hasret'in sıcak ve darlığı, Berdan'ın aklıyla oynuyordu adeta. İçeriye daha çok girdikçe, zevkin en tepesine çıkıyordu.
Hasret ise zorlansada, içine tamamını almıştı. Acısını kocasının kalın ve yapılı dudaklarında dindiriyordu.
Berdan'ın hareketleri önce yavaşken, daha sonra hızlanmaya başladı. Hasret, tırnakları ile Berdan'ın sırtına gecenin izlerini bırakıyordu. Genç çift aynı anda zevkle inleyerek rahatlamışlardı.Hasret, bir süre sonra, kocasının boşluğundan yararlanıp, üzerinden itip yatakla sırtının buluşmasını sağlamasıyla, hızlı ve atik bir şekilde kocasının üzerine ata biner gibi çıktı. Şimdi daha cesur ve daha seksiydi.
Hakimiyeti eline almıştı; kocasının yaptığı işkenceyi şimdi Hasret, kocasına yapıyordu. Odanın duvarlarınnda, iki sevdalı yüreğin aldığı deri nefeslerin ve vücutlarının birbirine temasından oluşan sesler yayılmıştı. Gece uzundu ve iki genç bu geceyi uykusuz sabah edeceklerdi.....
Leyla, üzerine giydiği siyah geceliğin içinde ağır adımlarla salona doğru yürüdü. Kumaş, yuvarlanan ayva göbeğini gizleyemiyor; hamileliğin verdiği o yumuşak, dingin güzellik bedeninde kendini açıkça belli ediyordu. Yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı. Balkondan gelen sigara dumanı, kocasının orada olduğunu haber veriyordu; Yavuz her zamanki gibi sessizce sigarasını içiyordu.
Leyla mutfağa geçti. Dolabın kapağını açarken aklında tek bir şey vardı: çikolata. Elini kavanoza uzattı, kaşığı da yanına aldı. Bu küçük kaçamakla hem kendini hem de karnındaki bebeği mutlu edecekti. Canı öylesine çikolata çekmişti ki, kokusu bile içini ferahlatmaya yetmişti.
Kaşığı kavanoza daldırırken, yaramaz bir çocuk gibi gülümsedi. Adeta çikolatayla gizli bir aşk yaşıyordu. Eğer Yavuz onu bu hâlde görseydi, elindeki kavanoza kıskançlıktan söylenip dururdu. Ne de olsa kocasının dizginlenemez, zaman zaman yorucu hâle gelen bir kıskançlığı vardı. Leyla bunu biliyor, bazen gülümsüyor, bazen de içinden derin bir iç çekiyordu.
Yavuz, sigarasını bitirip içeri geçtiğinde evin içini dolduran o tanıdık sessizlik, mutfaktan gelen hafif tıkırtılarla bozuldu. Karısının orada olduğunu anlamak zor değildi. Adımlarını yavaşlattı. Mutfak kapısına vardığında, Leyla'yı tezgâhın önünde, elindeki çikolata kavanozuyla adeta küçük bir mutluluk ânı yaşarken gördü.
Leyla, her kaşıkta gözlerini kapatıyor, çikolatayı damağında ezerken dudaklarından farkında olmadan küçük sesler dökülüyordu. O masum keyif hâli, Yavuz'un içinde bir anda tanıdık bir duyguyu alevlendirdi. Kıskançlık... Hem de yakıcı olanından.
O an, kavanozun yerinde kendisi olmalıydı; çikolatayı saran parmaklar, onun saçlarına dolanmalıydı.
Sessizce yaklaştı. Leyla'nın belinden sarılıp kulağına doğru eğildi. Bu ani temasla Leyla irkildi; kalbi bir an hızlandı.
"Korkma, Efülim," dedi Yavuz yumuşak bir sesle. Hem karısını hem de karnındaki küçük mucizeyi sakinleştirir gibiydi.
"Madem kendini doyurdun... biraz da beni doyur, hatun. Sana hasret, sana muhtaç birileri daha var," diye fısıldadı. Sözlerindeki yakınlık ve sıcaklık, Leyla'nın içgüdülerini harekete geçirmeye yetmişti. Zaten kocasına karşı duyduğu özlem, hamileliğin getirdiği duygusallıkla daha da derindi.
Leyla, Yavuz'un kollarında dönerek yüz yüze gelmelerini sağladı. Elinde kaşık, çikolata kavanozu ve dudağının kenarına bulaşmış küçük bir lekeyle, yaramaz bir çocuk gibi görünüyordu. Gözlerindeki bakış ise masumiyetle arzunun ince bir çizgide buluştuğu o tanıdık hâli almıştı.
Yavuz bu bakışlara daha fazla dayanamadı. Hiç vakit kaybetmeden dudaklarına kapandı. Onu yavaşça geri yönlendirerek mutfak masasına doğru ilerledi. Leyla'yı masaya oturttu, elindeki kavanozu ve kaşığı alıp bir kenara bıraktı. Ardından, ağzına aldığı çikolatayla karısının gözlerinin içine baktı.
Bir an bile beklemeden dudaklarına yeniden yaklaştı. Leyla, hem Yavuz'un yakınlığını hem de dudaklarında kalan çikolatanın tadını aynı anda hissediyor; bu beklenmedik birleşim onu daha da sarhoş ediyordu.
Nefesleri karışana kadar sürdü bu yakınlık.
"Çok güzelsin, Efülim," dedi Yavuz sonunda. "Ruhumu ele geçirip beni mahvedecek kadar... aşkından divane edecek kadar güzelsin."
Leyla, her sözde biraz daha yumuşadı. Bu adamın yalnızca dokunuşları değil, kelimeleri de insanın içine işliyordu.
Leyla, bu adama körkütük âşıktı. Ne yapsa yetmezdi; ama şu an bildiği tek şey, kocasına karşılık vermek, onu mutlu etmekti. İçindeki sevgi ve yakınlık, hamileliğin verdiği hassasiyetle daha da derinleşmişti.
Yavuz'un bakışları, karısının saten geceliğinin altında belirginleşen hatlarında bir an takılı kaldı. Dokunuşları yavaş ama kararlıydı; acele etmiyor, anın tadını çıkarıyordu. Bir yandan Leyla'nın dudaklarına usulca yaklaşırken, bir yandan da onu sakinleştiren bir yakınlıkla sarıyordu. Leyla, bu temasla içinin titrediğini hissetti; kalbi hızlandı.
Mutfak masasının başında başlayan bu yakınlık, zamanla yatak odasına taşındı. Oda, fısıltılara, karışan nefeslere ve paylaşılan anlara sessizce tanıklık etti. Yavuz, Leyla'yı incitmemeye özen göstererek, onu doya doya sevdi; ikisinin de rahatlamasını, gevşemesini sağladı. Leyla ise kendini tamamen ona bırakmıştı.
Bir süre sonra birlikte banyoya geçtiler. Günün ve duyguların ağırlığını suyun altında geride bırakırken, aralarındaki bağ daha da güçlendi. Yorgun değillerdi; aksine, sanki yeniden birbirlerini keşfetmiş gibiydiler.
Bu gece, onlar için küçük bir balayı gibi geçmişti.
= + 18 bitti =
**************************
"Sevmenin bedeli ağır olurmuydu?
Bir çift çimen göze mağlup oldum.."
Yağız, ne aramalarına ne de mesajlarına bir cevap alabiliyordu. Zeynep öyle bir engel koymuştu ki, ne yapsa sevdiği kadına derdini anlatamıyordu. Zeynep'in ördüğü duvarlar adama geçit vermiyor, onu günden güne öldürüyordu.
Dağlar pusluydu, Yağız ise efkârlıydı. İçinde kor kor yanan bir ateş vardı ve bu ateş adamı yavaş yavaş tüketiyordu.
Çarşıdan aldığı hattı telefonuna taktı. Telefon açılır açılmaz mesaj kısmına girip aklındaki numarayı tuşladı. Son kez şansını deneyecek ve eğer cevap alamazsa bir daha hiçbir şekilde Zeynep'i rahatsız etmeyecekti. Aşkını kalbine gömecek, bir daha adını dahi anmayacak, o ismi diline yasaklayacaktı.
"Bu seni son rahatsız edişim, Avukat Hanım. Biliyorum hatalıyım. Bana öfkelisin, seni anlıyorum; hatta hak da veriyorum. Leyla benim süt kardeşim. Onun tırnağı kırılsa ben dünyayı yakarım. Eğer o bebeğe bir şey olsaydı, emin ol benden geriye kalan kırmızı al bayrağa sarılı gelen tabutum olurdu. Avukat Hanım, senin zannettiğin gibi düşüncesiz, laylom biri değilim. Ama gururumu da kimseye ezdirecek bir adam da değilim. Bizim için bir gelecek varsa bu son şans. Eğer o engeller kalkmazsa artık seni bekleyen bir Yağız da olmaz."
Mesajı yazıp gönderdi.
Artık canına tak etmişti. Zeynep'ten tek bir ışık gelmezse ölürdü ama bir daha o ismi kendine yasak ederdi. Öyle gururlu, öyle onurlu bir askerdi.
Zeynep ise telefonda Yağız ile olan fotoğraflarına bakarken üstten bir bildirim düştü. Numaraya baktığında kayıtlı değildi ve isim yoktu. Mesajı açıp okuduğunda kalbindeki Yağız makamı titredi. Gözleri doldu. Fazla mı ileri gittiğini düşündü. Üstelik bu deli adamı çok özlemişti.
Mesajdaki tek bir yere takılıp kalmıştı. Orada yazan o kelime beyninde kurşun etkisi yaratmıştı.
"Al bayrağa sarılı tabutum olurdu."
Bu kelime Zeynep'in içindeki tüm öfkeyi yok etti. Yağız'ın hayatında olmaması fikri bile nefesini kesiyor, sanki kaburgaları ciğerine saplanıyordu.
Hiç düşünmeden mesajın geldiği numaranın üzerine basıp arama tuşuna bastı.
Yağız'ın gelen arama ile içinde ölmeye hazırlanan umutları yeniden yeşerdi. Hiç bekletmeden anında cevap verdi.
"Zeynep'im..." dedi. Ama sanki dilinden binlerce Zeynep dökülmüştü.
"Teğmen..." dedi Zeynep. Gözleri dolmuştu, ağlamamak için direniyordu.
Yağız derin bir nefes aldı ve bir mani söyledi:
"Bağa vardım üzüm yok,
El yarinde gözüm yok,
Ben yarimi küstürdüm,
Barışmaya yüzüm yok..."
Yağız bir mani ile durumu resmen özetlemişti. Zeynep ise duyduğu mani ile kıkırdadı.
"Çimen gözlüm, eli maşalı dilberim... Özledim ulan! Bu nasıl bir cezadır? Çok özledim lan!"
Zeynep ağlamakla gülmek arasındaki iki duyguyu aynı anda yaşıyordu.
"Ben de çok özledim." Zeynep'in üç günlük direnci bu şekilde kırılmıştı.
Zeynep de bir mani ile sevdiği adama gönderme yaptı:
"Sarı yorgan yüzledim,
Yüzleyip yüzleyip düzledim,
Ah ben bu derdi çekeli,
Asker yolu gözledim..."
Telefonun diğer ucundan koca bir kahkaha yükseldi. Güzelim kızı da kendine benzetmişti Yağız.
"Ula, eli maşalı! Benle otura kalka bana benzedin kızım," dedi Yağız keyifle.
"Ne yaparsın, sevdiğinin ya huyundan ya suyundan demişler. Ben de senin güzel huylarından aldım işte." Yağız gür bir kahkaha daha attı.
"Zeynep'im... Yeminle sesini, neşeni, gülüşünü bile özlemişim. Çimen gözlüm, ne olursa olsun bana bir daha arkanı dönme. Sensiz aldığım nefesin bile anlamı yok."
"Yağız, tamam ama sen de bir daha şu şaka olaylarına dikkat et. Bir bebeğin hayatına mal olabilirdi."
Yağız zaten öğrendikten sonra çok pişman olmuş, vicdan azabıyla yanıp kavrulmuştu.
Yağız ve Zeynep günler sonra ilk defa güzel bir sohbetin ardından mutlu bir şekilde telefonu kapattılar.
Senem, yapılan yurt inşaatı ile ilgili görüşmek için Zeynep'in odasına gelmişti. Kapıya bir kez vurup odaya girdiğinde arkadaşını otuz iki diş sırıtırken görmeyi beklemiyordu. Onu bu şekilde görünce keyiflendi.
"Avukat Hanım, galiba emmim oğlu aradı. Yüzünüzde güller açıyor," dedi.
Zeynep arkadaşına içtenlikle bakıp yüzündeki gülümsemeyi silmeden eliyle koltuğa oturmasını işaret etti ve cevap verdi.
"Emmin oğlu aradı," dedi. Senem birkaç gündür dostunun üzgün olduğunu görüyordu. Dostunun mutluluğu ile o da mutlu olmuştu.
"Uzun zamandır, özellikle birkaç gündür yüzün gülmüyordu. İyi oldu bu. Barışmanıza çok sevindim," dedi Zeynep de dostunu onayladı.
"Ben de güzelim, ben de. Yağız'la aramın bu şekilde olması beni yıpratıyordu ama hak etti, ne yapayım," diyerek cevap verdi.
"Üzme benim emmim oğlunu. Bozuşuruz sonra gelin hanım, bana görümcelik yaptırtma," diyerek dostuna inceden göz dağı verdi. Zeynep yalandan kaşlarını çattı.
"Hop hop! Bana o kırk ayak'ı savunma. Yoksa sen de onunla birlikte yanarsın, başın belaya girer hain görümce," diyerek dostunu inceden tehdit etti.
Senem ve Zeynep'in aynı anda attığı kahkahalar odayı doldurdu. Tam o sırada kapı yeniden bir kez çalındı ve Yaren içeri girdi.
Bugün hastanedeki işleri erken bitmişti; o da dostlarını ziyarete gelmişti. Gelmeden önce Kadir'in yanına, şantiyeye gitmiş ama öküz sevgilisi kibar bir dil ile resmen kovar gibi göndermişti.
Kadir kıskanç bir adamdı ve Yaren'in üzerine giydiği diz kapağı üzerindeki mini eteği adamın damarlarında adeta zehir gibi dolaşmıştı. Kimsenin gözü sevdiği kadına değmesin istiyordu.
Bilseydi hayat onlara oyunlar oynayacak... değil kovmak, sımsıkı sarılırdı.
Yaren sevdiği adama olan öfkesini atmak için kızların yanına gelmişti ama onları şen şakrak gülerken bulmayı beklemediğinden şaşırmıştı.
"Hayrola, ne oldu hanımlar? Bu neşenizi neye borçluyuz?" diyerek odaya girdi.
"Gel gel. Yağız ve Zeynep barışmış. Senin bu arkadaşın Yağız'ı savundum diye beni tehdit etti," dedi Senem ve gülmeye devam etti.
"Valla ben yengeciyim. Abilerimden ne hayır gördüm ki? Ama yengelerim öyle mi? Can bunlar can," diyerek Zeynep'e ve Leyla'ya güzel yağ yakmıştı.
Kızların mutluluğu ve neşesi o gece konak sakinlerine de sirayet etmiş, güzel bir akşam geçirmişlerdi....
Miroğlu ailesi için güzel olan akşamın sabahı ise, Leyla ve Yavuz için adeta fırtına öncesi sessizlik gibiydi.
Bugün Behruz'a yemeğe gidilecekti ve Yavuz ister istemez stres yapıyordu. Tamam, Elmira yok demişti dostu ama Yavuz yüzsüz olan o kadına asla güvenmiyordu.
Leyla kocasındaki durgunluğun farkındaydı ama bunu yorgunluğuna bağladı. Evet, Elmira'yı öğrenmişti ama Yavuz'a takıntılı biri olduğunu bilmiyordu.
Mutfakta dolaşırken diline dolanan şarkıyı kocasına uyarlıyordu:
"Antep'in kalesine astılar fermanımı,
Aman aman, aman aman, aman...
Astılar fermanımı.
Yade Zergül ve ekibi
Kestiler fermanımı,
Aman aman, aman aman...
Kestiler fermanımı..."
Sabahın sessizliğinde Leyla'nın sesi mutfağı dolduruyordu.
Yavuz ise karısının bu eğlenceli performansına hayretlee içinde baka kaldı.
“Zalim Yavuz Ağa ile
kıydılar nikâhımı…
Aman, aman, aman, aman...
Kıydılar nikahımı.. "
Yavuz tek kaşını kaldırdı. Karısına baktığında gözlerinde hafif bir kıvılcım belirdi. Yandan attığı o bakışın içinde hem eğlence hem de gizli bir meydan okuma vardı. Ama o bakışın hayra alamet olmadığı da belliydi.
Leyla bulaşıkları makineye dizerken türküsüne devam etti.
“Leyla ölür Yavuz için,
Pervane olur onun için.
Ağa’yı sevdiğim için
Kapattılar kısmetlerimi…
Aman, aman, aman, aman…”
Yavuz artık daha fazla dayanamadı. Tezgâhın önünde duran karısına doğru birkaç adımda ulaştı. Onu belinden kavradığı gibi kucakladı. Leyla ne olduğunu anlamadan kendini havada buldu.
“Yavuz! Bırak beni!” diye yarı gülerek, yarı şaşkınlıkla bağırdı.
Ama adamın umurunda değildi. Tek düşündüğü, o güzel karısını biraz daha kızdırmak, biraz daha şımartmaktı. Onu kucakladığı gibi yatak odasına götürdü.
Leyla’nın attığı küçük çığlıklar, “bırak beni” diye söylenmesi… Hiçbiri Yavuz’u durdurmadı. Aksine yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
Yatağa uzandırdığı karısının üzerine eğildi ama tüm ağırlığını vermeden, onu sıkıştıracak kadar yakın durdu.
“Zalim ağa öyle mi?” diye fısıldadı.
Başını eğip karısının gerdanına dudaklarını değdirdi. Leyla o noktadan çok gıdıklanıyordu. Kocasının ağırlığı altında kıpırdamaya çalışırken kıkırdamaktan kendini alamıyordu.
Kaçmaya çalışıyordu ama nafileydi. Yavuz kollarını iki yana koymuş, onu adeta bir mengene gibi sıkıştırmıştı. Kaçacak tek bir boşluk bile bırakmamıştı.
“Kapattılar kısmetini ha?” dedi bu kez.
Sesi alçaktı. Dudakları karısının dudaklarına çok yakındı. Nefesleri birbirine karışıyordu.
Bu kadına olan tutkusu, açlığı, arzusu… Hiç değişmeyecekti.
Az önce söylediği sözlerle onu hem kızdırıyor hem de gülümsetiyordu. Parmaklarıyla saçlarını okşuyor, dudaklarıyla yanağından boynuna kadar küçük öpücükler bırakıyordu.
Leyla kurtulmaya çalıştıkça Yavuz onu biraz daha kendine çekiyordu. Sanki karısının sabrıyla oynuyordu.
Ama Leyla da her temasında biraz daha eriyordu.
Kıkırdaması yavaş yavaş nefesinin hızlanmasına karışıyor, gözleri yarı kapalı hâlde kendini kocasına bakıyordu.
Tam kıvamına getirdiği kadını yatakta bırakıp ayağa kalktı.
Leyla, sanki bir uçurumdan düşmüş gibi bir anda kıvrandı. Az önce içinde yükselen o sıcaklık, Yavuz’un geri çekilmesiyle yarım kalmıştı.
Kehribar rengi gözleri kocasına döndü. O bakışta hem şaşkınlık hem de sitem vardı. Adeta gözlerinden ateş püskürüyordu.
Yavuz ise hiçbir şey olmamış gibi dolaba ilerledi ve akşam için giyeceği takıma bakınıyordu. Dudaklarının kenarında hafif, muzip bir gülümseme vardı.
Leyla yastığa dayanıp ona bakarken hâlâ nefesini toparlamaya çalışıyordu. Az önceki hâlinin yarım bırakılması onu iyice sinirlendirmişti.
“Yavuz…” dedi dişlerinin arasından.
Sesindeki uyarı o kadar açıktı ki, odanın içinde ince bir gerilim dolaştı.
“Efendim, karım…” dedi Yavuz, kendinden emin ve rahat bir tavırla.
Leyla, kocasının bu rahat hâllerine iyice uyuz olmuştu. Yatakta bu hâlde bırakılacak kadın mıydı o? Üstelik kocası bunu bilerek, kasten yapmıştı. Aklınca intikam alıyordu. Ama Leyla bunu asla yanına bırakmazdı.
Yataktan doğruldu. Yavaşça, bir aslanın avına kilitlenmesi gibi sessiz adımlarla Yavuz’un arkasına sokuldu.
Kocasının kalçasını eliyle sıkan kadın, sesini olabildiğince cilveli bir hâle getirerek fısıldadı:
“Sen iyice çaptan düştün, ağam… Az önce kalkmasaydın, senin için giydiğim özel iç çamaşırını görebilecektin. Tüh… Neyse, şansına küs.”
Bunu dedikten sonra kocasının kalçasına bir şaplak daha atıp hızla banyoya koştu. Çünkü biliyordu ki Yavuz, bu defa yarım bıraktığı işi kolay kolay yarım bırakmazdı.
Banyoya giren kadın aynadaki görüntüsüne bakıp dudaklarını büktü.
“Bir, iki…”
Üç demesine fırsat kalmadan Yavuz’un gür sesi evin içinde yankılandı:
“Ulan kadın!..”
Leyla şimdi istediğini elde etmişti. Bir insanı zirveye çıkarıp öylece ortada bırakmanın cezası ancak böyle verilirdi.
Yavuz, banyo kapısını resmen yumruklamaya başlamıştı.
“Aç o kapıyı, yoksa kırarım!”
Leyla ise hem biraz korkuyor hem de kudurtup ortada bıraktığı aslanın öfkesiyle gizliden gizliye keyifleniyordu.
Bir kadın istediğinde gerçekten çok tehlikeli olabiliyordu...
Uzun süren hazırlığın ardından genç çift nihayet yola çıkmıştı. İkisi de birbirine bakıp gülümsüyor, az önce yaşadıkları anların sıcaklığını hâlâ içlerinde taşıyordu. Tatil, onlara hem çok iyi gelmiş hem de birbirlerine daha da bağlamıştı.
Eli boş gitmemek için Azerbaycan’a özgü bir tepsi baklava almışlardı.
İlk durakları, Berdan ve Hasret’in kaldığı lüks otel oldu. Dostlarını da aldıktan sonra tekrar yola koyuldular.
ABBASOVA Malikanesi’nin önünde durduklarında gecenin ağır ve gösterişli havası daha kapıdan kendini hissettiriyordu.
Leyla, üzerine giydiği beyaz elbiseyle sanki gecenin içindeki en duru görüntüydü. Kruvaze yakası omuzlarına asil bir hava katıyor, ince belinden aşağı dökülen geniş eteği her adımında ona zarif ve dokunulmaz bir görünüm veriyordu.
Elindeki beyaz çanta, sade ama özenli şıklığını tamamlıyor; yüzündeki sakin ifade, güzelliğini daha da çarpıcı hâle getiriyordu. Yanında duran Yavuz ise koyu füme takım elbisesiyle Leyla’nın zarafetine yakışan sert ve karizmatik bir duruş sergiliyordu. Beyaz gömleğinin temiz görüntüsü, geniş omuzları ve kendinden emin tavrıyla, karısının elini sıkıca tutarken adeta onun en güçlü tamamlayıcısı gibi görünüyordu.
Hasret ise lacivert elbisesiyle ağırbaşlı ve etkileyici bir güzelliğe bürünmüştü. Omuzlarını zarifçe açıkta bırakan yakası, beli saran kusursuz kesimi ve aşağı doğru genişleyen eteği ona sessiz ama dikkat çekici bir asalet veriyordu.
Berdan da onun yanında düz siyah takım elbisesiyle sade, net ve güçlü bir duruş taşıyordu. Abartıdan uzak ama bulunduğu yerde ağırlığını hissettiren bir havası vardı.
Kapı çaldığında herkes birkaç saniyelik bir sessizliğe gömüldü. Ardından kapı yavaşça açıldı.
O an karşılarında Elmira belirdi.
Sarı saçları omuzlarına yumuşak dalgalar hâlinde dökülüyor, mavi gözleri soğuk bir ışık gibi parlıyordu.
Kapıyı açtığı anda bakışları önce karşısındaki kalabalığın üzerinden geçti, sonra bir yerde durdu: Yavuz ile Leyla’nın birbirine kenetlenmiş ellerinde.
Leyla ise gözlerini ondan ayırmadan kadını baştan aşağı süzdü.
Elmira’nın üzerinde, kırmızının en iddialı tonuna bürünmüş, vücudunu saran gösterişli bir elbise vardı. İnce askıları omuzlarında zarif ama kışkırtıcı bir çizgi bırakıyor, yumuşak kumaş bedeni boyunca kıvrılarak iniyor, bacağındaki cesur yırtmaç her adımına meydan okuyan bir hava katıyordu. Elbisenin o yakıcı tonu, sarı saçları ve buz gibi mavi gözleriyle birleşince Elmira’yı yalnızca güzel değil, aynı zamanda tehlikeli gösteriyordu.
Ve o an kapının eşiğinde, biri beyazın vakur gücünü, diğeri kırmızının sarsıcı cüretini taşıyan iki kadın, aynı sessizliğin içinde birbirini tartıyordu....
Bölüm sonu ballarım. Lütfen bol bol satır arası yorum yapmayı unutmayalım...
Sizce Elmira ne yapacak?
Leyla'nın tepkisi ne olacak?
Yavuz bu işin içinden nasıl çıkacak....

Haydar Aliyev müzesi

Azerbaycan halı atolyesi

Şirvanşahlar sarayı

Bakü Bulvarı

Bibiheybet Camii

Kız kalesi

Leyla'nın Elbisesi

Hasret'in Elbisesi

Elmira'nın Elbisesi
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 33.07k Okunma |
2.95k Oy |
0 Takip |
54 Bölümlü Kitap |