

Merhaba. Nasılsınız?
Bölümün neden geciktiğini beni takip edenler zaten biliyor ama hiç haberi olmayanlar için duyuru niteliğinde olsun. Bir müddettir ellerimle ilgili sağlık sorunu yaşıyorum ve yazarken zorlanıyorum. Yine de az az yazarak kopmamaya çalışıyorum. Bu nedenle bölüm gecikti ama gecikse de bölüm uzun bir bölüm boyutunda. Lütfen kısa demeyin çünkü gerçekten uzun.
Geçen bölüme sınır koymuştum, zaten geçmemiş ama lütfen oy ve yorumlarınızı esirgemeyin. Onlar benim motivasyon kaynağım. Teşekkürler.
Bölüme geçmeden emojilerimizi buraya alayım.
İYİ OKUMALAR
19.Bölüm
Bu olanlara inanamıyordum. Halbuki sabah saatleri hariç günüm rutin, olaysız gitmişti. Günü sorunsuz tamamlayacağımı da düşünmüştüm ama şimdi bu olan neydi? Beynim hemen düşüncemi düzeltti. Olan değildi, olanlar neydi?
Elektriklerin gitmesini hatta zamanın geçerek mesainin bitmesini anlardım. Anlamakla kalmaz, işyerinde unutulduğumu bile sineye çekerdim. Böyle şeyler sonuçta olabilirdi. Olamaz mıydı? Olabilirdi ama bunların üstüne bir de bulunduğum yiyecek deposunun kapısının açılmaması olamazdı. Olmamalıydı. Üst üste olaylar insanın başına gelebilirdi ama bu kadar da olmaması gerekirdi.
Ama olmuştu.
Benim başıma gelmişti.
Kapkaranlık bir depoda, tek başına kapalı kalmıştım ve yanımda telefonum dahi hiçbir şeyim yoktu. Sanki korku bir filminde bir sahnenin içindeydim ve ışıklar bu yüzden gitmişti. Sonra da olanlar olacaktı. Sonuçta filmlerde sarışınlara ne olduğu açıktı. Ya ilk sahnelerde filmden çıkardı ya da aptallık ederek canından olurdu. Şu an bir film sahnesi olmasa da her ayrıntı korku filmine eş değerdi.
Ve bunu yaşayan sarışın bendim.
Sinirlerime hakim olmak buraya kadardı. Kendimi engellemedim. Kapıya tekme atarken “Kahretsin,” dedim yüksek sesle. Hayatım böyle olmamalıydı. Bir kez daha attım. Karanlığın içinde yankılanan ses umurumda olmadı. “Kahretsin! Kahretsin!”
Biri sesimi duyması gerekiyordu.
Nefes nefese kalana kadar tekrar ettim. En sonunda durakladığımda hala bulunduğum yerde, karanlıklar içindeydim. O ana kadar da karanlığın korkutucu tarafını düşünmemeye çalışmıştım ama zihnime sızanlar oluyordu.
Karanlıktaydım.
Tek başımaydım.
Karanlığı sevmezdim. Karanlıktan nefret ederdim. Evde tek kalıyor olabilirdim ama muhakkak koridorun ışığını ya da odamdaki gece lambasını yakarak uyurdum. Zifiri karanlıkta hiçbir zaman kalmazdım. Elektrik gittiği zamanlarda bile ne yapacağım belliydi. Odamın çekmecesindeki el fenerinin varlığını bildiğimden ona koşardım. Çok sık elektrik kesintisi yaşadığım söylenemezdi ama tedbir almak iyiydi. Güven veriyordu.
Bu anımın aksine.
Kapalı alan korkum ise yoktu. Şimdiye kadar. İnsan karanlık bir yerde kapana sıkıştıysa olmayan hisleri de ortaya çıkabiliyordu. Çıkmıştı. Bana olan şu an buydu.
Koskoca restoranın bir odasında karanlıkta kalmıştım ve ne halt yiyeceğim hakkında bir fikrim yoktu. Kalbimin gümbürdemesi artarken gözlerimi kırpmak bile saçma geliyordu. Her türlü karanlığa bakıyordum.
Ne yapacaktım?
Kalbim korkuyla atmaya devam ederken kendimi bu soruyu düşünmeye zorladım.
Nefesimi… Sık sık aldığım nefesimi başta kontrol altına almalı ve sakinleşmeliydim. Paniğe kapılmamın bir yararı olmazdı. Sakinleşmeli, düzgünce düşünmeliydim. Bir yol bulabilirdim.
Bir yolu olmalıydı. Olmak zorundaydı.
“Tamam,” dedim kendimi rahatlatmaya çalışarak. “Bu işi çözeceksin kızım. Başına ne geldiyse çözdün. Bunu da çözeceksin.”
Çözecektim.
Yavaşça nefesimi verirken zihnimi çalıştırmaya odaklandım ve elimde neler olduğunu sıraladım. “Evet, şimdi şunlar var,” dedim sesli düşünerek. “Karanlıktayım ve kapı açılmıyor. Bunu biliyorum. Görünüşe göre restoranda da kimse kalmadı. Yoksa biri sesimi duyar, yardıma gelirdi. Demek ki kimse yok. Peki, tamam. Eğer kimse yardımıma gelmeyeceğine göre buradan nasıl çıkabilirdim?” Zihnim o an bir kısımda durakladı. Kapı, diye düşündüm. “Tabi ya,” derken sırtımı kapıya doğru verdim. Ben bunu nasıl düşünememiştim?
Gözlerimi kırpıştırdım. İlerimde pek bir şey göremiyordum ama ışıklar açıkken ve rafları düzenlerken deponun diğer tarafında bir kapı daha görmüştüm. Nereye çıktığı hakkında en ufak fikrim yoktu çünkü ürünleri düzenlerken açmayı denememiştim.
Belki orası da açılmazdı ama denemek zorundaydım.
Belki de açamazsam da sesimi biri duyardı ve ben de kurtulurdum. Başarısız da olabilirdim. İhtimaller vardı. Denemeden ise sonucunu bilemezdim. Bu karanlıkta odanın bir köşesine ulaşmak biraz zor olacak olsa da elimde artık bir planım vardı.
Derin bir nefes alıp verdim. “Pekala, ilerleyelim.”
Raflara çarpmamak için ellerimi öne doğru uzatarak ilk adımımı attım. Raflar üç koridor oluşturuyordu. Birbirleri arasındaki mesafe makul bir mesafeydi. Ortalarından ilerlersem, herhangi bir yere çarpmazdım. Bir yere çarpmadan ilerledim. Karanlıkta, her an bir yere çarpma korkusu bünyemi sarmıştı ama elim raflardan birinin kenarına dokunduğunda yönümü bulmam kolaylaşır diye düşündüm. İyice metale tutundum. Bir yandan da kendime telkinlerde bulunuyordum.
Sorun yoktu. İyi gidiyordum.
Adımlarımı atmaya devam ettim. Birkaç adım daha şansım yaver gitti. Sonrasında ise neredeyse tepe taklak olacaktım. Neye çarptıysam neyse ki bedenim hızla toparlanmıştı ama takıldığım an da sesimi kontrol edememiştim. Tiz kısa bir çığlık boğazımdan kaçmıştı.
Kalbimi sakinleştirmek için durakladım. Neye çarptığım hakkında fikrim yoktu. Ya da vardı. Ayakkabımla çarptığım şeyi itekledim. O an anladım. Kahrolası boş kutuydu. Onları nerede bıraktığımı bile hatırlamıyordum. Bazılarını üst üste koymuş, bazılarını da sonra toparlarım diye bulunduğum koridorlarda bırakmıştım.
Telkinlerime kaldığım yerden devam ettim.
İyi gidiyorsun kızım. Karanlıkta elbette bir şeylere çarpabilirsin.
“Kutuları unutma yeter.”
Kısa bir duraklamamın ardından adımlarımı devam ettirdim. Bu kez daha dikkatli olmaya özen gösterdim. Hangi koridordayım, diye düşündüm. Cevabım yoktu ama bilsem iyi olurdu. Ona göre diğer kapının yönünü çözebilirdim. Kapı son koridorun köşesindeydi. Uzak koridorda olmam can sıkıcı bir durum olurdu.
Önümde kutu yok gibiydi. Bir elim metalin herhangi bir yerini tutarken, yoklama yöntemimden vazgeçmedim. Ayağım boşluğu yarmaya devam etti ama nedense koridor uzadıkça uzuyor gibi geliyordu. Sonuna bir türlü varamamıştım. Varamadığım gibi de yine bir şey oldu. Elim raftakine dokunduğu an aniden yere düşen oldu.
Sesle irkildim. Elimi hızla çekerken bir adım geriledim. İlerlerken ürün ambalajlarına dokunuyordum ama şimdi neye dokunduysam düşmüştü.
“Bir de sen eksiktin!”
Ne düşmüştü acaba? Ya da neler düşmüştü? Güm diye ses çıkmıştı. Ambalajın patlayıp patlamadığından emin de değildim. Yanlışlıkla üstüne basmakta istemezdim. Öğrenmem için de yoklamam gerekiyordu.
“Of!”
Dizlerimin üstüne yavaşça çökerken elimi zemine değdirmeye çalıştım. Başta elim boşluğa dokundu. Biraz daha çabalayıp karanlığın içini yokladım ve elim sert bir yüzeye dokundu. Anlamak için daha fazla elimi üstünde gezdirdim. Düşmesiyle patlamışsa bir yerde anlardım. Orta büyüklükte bir ambalajdı. İçinde tam olarak ne olduğunu anlayamamıştım ama ambalajı inceledikten sonra zeminde ellerimi gezdirdim. Herhangi bir yiyeceğe dokunmadım. Patlamamıştı. İçim rahatlamıştı. Eğer patlamış olsaydı bir de başka bir sorunum daha ortaya çıkacaktı. Tabi kendimi buradan kurtarabilirsem, başka sorunlarla ilgilenebilirdim. Şu an en büyük sorunum hala karanlığın içinde bir odada kalmamdı.
Eski halime dönmeden önce ambalajı önümden çektim ve rafın alt kısmına değince bıraktım. Böylece ayağa kalkıp öne doğru adım attığımda takılma gibi bir durumu ortadan kaldırmış oldum.
İlerlemeye kaldığım yerden devam ettim ama iki adım atmıştım ki başka bir bela başıma geldi. Daha raftan destek bile alamamıştım.
Takıldım. Yere kapaklandım. Yere kapaklandığım yetmezmiş gibi bu normal bir kapaklanmada değildi. Ne direkt dizlerimin üstüne düşmüştüm ne de kalçamın üstüne düşmüştüm. Bir şeyin içine girmiştim.
Ben bir şeyin içine girmiştim! Daha doğrusu dizlerim içine girmişti.
“Kahretsin!” dedim yüksek sesle o an. “Kahretsin!”
Sakin kalmam artık zordu. Bir insan bunca şeye karşı zaten ne kadar sakin kalabilirdi? Kalamazdı. Nasıl düştüğümü bile anlamamıştım. Birden olmuştu ve kendimi yerde bulmuştum. Ve tabi bir şeyin içinde.
Ellerim o şeye dokunurken aniden ne olduğunu anladım ve gülmeye başladım. Kendimi durdurmaya da, ayağa kalkmaya da yeltenmedim.
Koliydi. Başıma durmadan bela oluyorlardı ve şimdi de lanet boş bir kolinin içine girmiştim.
Kim buna gülmezdi ki?
Güldüm, kahkaha attım. Gülmekten karnım acımaya başlamıştı. Kendimi bir an durduramayacağımı bile sandım ama aniden gülmeye başladığım gibi de sustum. Susmamla etrafa sessizlik yayıldı. Yalnızca kalp atışlarımın sesi kulaklarıma ulaştı. Bulunduğum an yüzüme tokat gibi çarptı.
Kahretsin! Berbat, rezil bir durumdaydım. Bu kadar da olamaz, dediğim neyse oluyordu.
Yerden destek alarak ayağa kalkarken başıma bela olan kutuyu sağa doğru bir elimle savurarak vurdum. Artık o kadar öfkeli bir haldeydim ki, bir dakika bile bu karanlıkta kalmaya tahammül edemezdim. Neredeyse yolun sonuna varmış olmalıydım. Biraz daha ilerlersem sonuca varacaktım. Yoksa aklımı yitirecektim. Bu yüzden ayağa kalktığım gibi ilerlememi bırakmadım. Bir yerden de destek almadım. Tedbirli davrandığımda başıma gelenler ortadaydı.
Başka ne olabilirdi?
Olabilecek her şey olmuştu. En fazla bir başka kutuda daha önüme çıkar, yine onun içine girerdim. Yaşamadığım olay değildi.
Ama birkaç dakika sonra mantıklı tarafım devreye girdi. Hangi kısımda olmadığımı bilmek demek, duvara toslayabileceğim ihtimalini doğuruyordu ve ben bunu asla istemiyordum.
Elimi sola değdirip rafı buldum. Rafın köşesine dokunduğumu hissettim.
“Sonunda,” dedim ama sesimde gram rahatlama yoktu. Sakinleşmemiştim de.
Koridor bitmişti. Kapı sağ tarafın köşesinde kalıyordu. Duvar ile rafların arasındaki boşluğa ilerleyerek duvarı bulmaya çalıştım. Elim kısa sürede pürüzsüz duvara dokundu. Sağıma döndüm. Bundan sonrası daha kolay oldu. Duvarı takip ederek kapıya vardım.
“Lütfen, lütfen açıl,” derken kapının kulpunu bulmaya giriştim. Elim kulpa dokunduğu an sıkıca kavradım. “Açılmak zorundasın, lütfen.”
Kapının nereye açılacağı muammaydı ama benim için şu an restoranın koridoruna çıksam yeterdi. Sonrası sonra gelirdi. Çıktığım an giyinme odasına gidecek, telefonuma koşacaktım. Restoranın çıkış kapısı kilitli olacağını biliyordum ama telefonuma ulaştığım an polisi, itfaiyeyi ya da herhangi birini arayıp yardım isteyecektim.
Ama ilk önce kapının açılması ve karanlığın kaosundan çıkmam gerekiyordu.
“Açılacak, kurtulacağım,” dedim kulpu aşağıya indirmeden. Karanlıkta da olsam, kulpu aşağıya indirirken gözlerimi sıkıca yumarak kapıyı ittim.
Ve umudum parçalara ayrıldı.
Gözlerim karanlığa hızla açıldı ama kapı ilk kapıda da olduğu gibi açılmadı. Tüm çabam hiçbir sonuca varmamıştı. Önüme çıkan engellerin sonunda ferahlığa ulaşmam gerekirken kapana kısılmaya devam ediyordum.
“Kahretsin,” dedim bir kez daha, kaçıncıyı söylediğimi sayamıyordum. İki elimi kapının yüzeyine getirirken yumruk yaptım ve kapıya vurmaya başladım. “Açılmalıydın!” Vurdum. “Buradan kurtulmalıydım!” Yine vurdum. “Biri sesimi duysun!” Bir kez daha vurdum. “Yoksa çıldıracağım!” Hayır, çıldırmıştım. Hatta çıldırmam level atlama yolunda ilerliyordu. “Kimse var mı?” diye bağırdım bu sefer. İki elimle değil de tek ele indirip kapıya vurdum. “Bu lanet yerde neden kimse yok! Neden yok? Neden? Neden? Neden?” Sonucun değişmeyeceğini bile bile her kelimem de bir tane daha kapıya vuruyordum.
Yok, olmuyordu. Sesimi duyacak kimse yoktu.
Benden bu kadardı. Elim aşağıya düştü. Pes ediyordum. Bu gece, sabaha kadar burada, bu karanlıkta kalmaktan başka çarem yoktu. Artık ufacık umut kırıntım bile kalmamıştı. Yenilmiş bir hisle geriye doğru dönerken sırtımı kapıya vererek yaslandım. Sabah olana kadar bu kapının önünde bekleyecektim. Diğer kapının olduğu tarafa giderek başıma başka belalar açacak değildim.
Yeteri kadar açmıştım.
Burası iyiydi.
Başımı kapıya yaslamaya hazırlandığım vakit ise hiç beklemediğim bir şey oldu. Zaten dakikalardır beklemediğim olaylar sıralanarak başıma geliyordu ama o an kulaklarım dikkat kesilmişti. Çünkü ses duymuştum.
Ses.
Nereden gelmişti?
Ya da duyduğumu mu sanmıştım? Bir başka ihtimal buradan kurtulmayı o kadar çok istediğimden zihnimden de uydurmuş olabilirdim. Hayır, öyle bir şey yapmamıştım. Duymuştum.
Nereden geldiğinden de emindim. Kapının diğer tarafından gelmişti ama aklım öfkeden ve çaresizlikten o kadar bulanıktı ki başta ne duyduğumu anlamamıştım. Şimdi ise sesi hala duymaya devam ediyordum.
Araba sesiydi. Arabanın kilitli kapılarının açılma sesiydi.
Kapıya doğru hızla dönerek kapıya vurdum. “Hey, orada kim var?”
Bu kapı nereye açılıyordu? Araba sesi duyduğuma göre dışarıya bir yere açılıyor olmalıydı.
Kapıya vurmaya devam ettim. “Buradayım!” dedim bağırarak. “Yardım edin! Kilitli kaldım! Arabayı lütfen çalıştırmayın!”
Arabanın çalıştığına dair ses var mı diye kısa bir duraklama yaşarken karşı taraftan aniden biri konuştu. İrkilmemem gerekirken irkildim.
“Sarışın?”
Ne?
Bana böyle seslenen bir kişi vardı. “Kasklı?” Onun sesiydi. “Buradayım! Evet, evet, benim! Kapıyı aç! Kilitli kaldım.”
Bir an ses gelmedi. Ses gelmeyince acaba tüm bu konuşmayı uydurdum mu diye düşündüm. Eğer uydurduysam zihnim ile ilgili ciddi problemler olduğunun kararına varacak boyuta girecektim.
Ama uydurmamıştım.
Kapının diğer tarafından tekrardan sesi duydum. “Bekle.”
“Bekleyeyim mi?” Böyle bir cümle asla beklemiyordum. Dakikalardır yaptığım tam olarak buydu. Bekliyordum. “Hayır,” dedim ardından hızla. “Bekleme falan yapamam artık! Burada kilitli kaldım! Sen beni duyuyor musun?”
“Gayet net duyuyorum.”
“O zaman beni buradan çıkar. Hemen!” Bir dakika daha kapalı kalmaya tahammülüm yoktu. Hem de özgürlüğe bu kadar yaklaşmışken. “Daha fazla burada kalamam. Çıkar beni buradan!”
“Biraz sakinleşmeyi deneyebilir misin?”
Sakinleşmek mi? Kapının diğer tarafından – özgür tarafından- konuşmak tabi kolaydı. Başıma gelenlerden sonra bu gece sakinlik benden uzaklaşmıştı.
“Benden sakin kalmamı isteyemezsin. Burada kapana kısılan benim ve sen hala beni buradan çıkarmadın. Açsana kapıyı!”
Neyi bekliyordu ki? Bu sabah çağırdığı gibi başka bir kapıyı açmak için çilingir mi çağırmıştı da kapıyı açmıyordu.
“Açamam.”
“Anlamadım?”
Ne demek açamazdı?
“Bu kapının anahtarı ben de yok.”
“Şaka yapıyor olmalısın.”
“Yapmıyorum, anahtar yok.”
“Nasıl anahtarın olmaz?” Akıl alır gibi değildi ve şaka yapmıyordu. Bu lanet kapının anahtarı onda yoktu. “Buradan çıkmalıyım. Kimi arıyorsan ara, beni buradan çıkar!”
“Çıkacaksın.”
“O halde çıkar beni!”
“Beklersen çıkaracağım ama beni oyalıyorsun.”
“Ne?”
“Beni dinle. Şimdi kapının önünden ayrılacağım.”
Sözünü hızla kestim. “Hayır, hayır. Hiçbir yere gitme!”
Hala zihnimin bir oyunu olup olmadığından emin olamıyordum. Onun gitmesi demek, belki de tamamen yok olması demekti.
“Sarışın,” dedi benim aksime sakince. Sesi hala diğer taraftan geliyordu. “Sorun yok. Yanına geleceğim.” Yanına geleceğim. “Ama içeriye girmem için zamana ihtiyacım var.”
“Gerçeksin değil mi?” diye sordum ansızın. Tereddüdümü bir türlü üstümden atamıyordum. “Burada olduğunu kafamdan uydurmuyorum değil mi?”
Cevap gelmesini nefesimi tutarak bekleyecektim ama ona fırsatım olmadan kapının arkasından sesi geldi.
“Gerçeğim ve yanına geleceğim. Beş dakikaya kalmadan yanındayım.” Gerçekti. “Anlaştık mı?”
Dakikalar sonra rahat bir nefes ciğerlerime girdi. “Tamam, anlaştık,” dedim. “Bir beş dakika daha karanlıkta kalabilirim.”
Kalabilirdim. Sabaha kadar kalmaktansa beş dakika neydi ki?
“Ayrılıyorum,” dedi Kasklı.
“Bir yere gittiğim yok. Bekliyorum.”
Sonra da sesi gelmedi. Yeniden yalnız kalmıştım. Kasklı’nın da dediği gibi sorun yoktu. Birkaç dakikanın ardından buradan kurtulmuş olacak, özgürlüğüme sarılacaktım. Biraz daha bekleyebilir, sakin kalabilirdim.
Karanlıkta gözlerimi kırpıştırdım.
Sırtımı kapıya doğru verdim. Zifiri karanlığın içinde herhangi bir yeri görememek bir taraftan, zamanın ne kadar akıttığını bilememek daha yorucuydu. Kasklı ile konuşmamın ardından ne kadar süre geçmişti?
Bir dakika olmuş muydu, olmamış mıydı?
Ya da geçen süre daha mı fazlaydı?
Belki de daha saniyeler geçmişti. Bilemiyordum. Karanlık tüm zamanı sanki emiyordu ve tahmin yürütmemi engelliyordu. O an beklemekten iki kat nefret ettim.
Zihnimi rahatlatmaya çabalarken odaklanmaya çalıştım. Herhangi bir yerden ses geliyor mu diye kulaklarımı sessizliğe açtım. Duyduğum yoktu. Yalnızca dakikalardır atan kalbimin sesi ve aldığım nefesimin sesini duyuyordum.
Gerçeğim ve yanına geleceğim.
Böyle demişti. Zihnimi bu kelimelerle rahatlatmaya odakladım.
Ne kadar zaman geçmişti?
“Az kaldı. Çıkacağım,” dedim kendi kendime. Zihnimin yanında kendi sesimden de duyduğum telkinlerde bulunurken olan oldu.
Işıklar açıldı. Depo birden aydınlandı. Karanlık yok oldu.
İnanamadım. Gözlerimi bu kez aydınlığa kırpıştırdım. Açtım, kapattım. Değişen olmadı. Gerçekten ışıklar gelmişti. Dakikalardır içinde tutsak olduğum karanlık ensemden düşmüştü.
Kasklı, ışıkları açmış olmalıydı ya da restorana girdiği an otomatik açılmıştı. İkinci seçenek olduğundan şüpheliydim.
Gözlerim ışığa alışırken etrafıma bakındım. Bulunduğum yerden iki rafın koridoru görünüyordu. Hangi koridordan geldiğimi, neyi yere düşürdüğümü ise göremiyordum. Yalnızca koridorun başı görünüyordu.
Kendime kızdım. İncelememin sırası değildi. Hareket etmeliydim. Çünkü Kasklı arkamdaki kapıyı açamıyorsa geriye bir kapı kalıyordu. Koridora yürüdüm. Yavaş adımlayacağımı sanırken büyük adımlarla rafların arasından kapıya ilerledim. Bu koridorda düşen bir ürün göremedim. Demek ki olanlar yan koridorda başıma gelmişti. Ben bunu düşünürken bir ses kulaklarıma çalındı.
Kapı sesi. Deponun kapısının açılma sesi.
Adımlarım hızlandı. Kapı deponun içine doğru açılmadan kapının diğer tarafına yetiştim.
Kapı açıldığı gibi Kasklı göründü ve gözlerimiz karşılaştı. Yüzünü gördüğümde ruhuma çabasız bir rahatlama yayıldı. Bu normal bir his olabilirdi. Sonuçta kilitli kaldığım yerden kurtuluyordum. Ama bunun yanında kalbimin arka arkaya zıplamaları ortaya çıkmıştı.
İnsan tepkisinin normali bu muydu?
Olmaması gerekirdi.
Kalp zıplamalarım normalde korkudan, stresten ya da adrenalinden ortaya çıkardı.
Şimdi ise bünyemde rahatlama vardı. Bunlardan hiçbiri yoktu ve kaynağını bilmediğim zıplamalarım sadece şu an başıma gelmiyordu. Bu ayrıntı ruhuma soğuk su etkisi yaptı. Onu gördüğüm her an, her ortamda yaşamaya başlamıştım.
Bir saniye. Eksik vardı.
Heyecan. Eksik olan buydu. Heyecanlandığım zaman da zıplamalarım artardı.
Yoksa… Ne? Heyecanlanıyor muydum?
Onu gördüğüm her an heyecanlanıyor olabilir miydim?
“Nasıl kaldın burada?”
Konuşan ilk Kasklı oldu. Benim de düşüncelerim hızla geldiği gibi yok oldu. Yerine başkaları aldı. Depoda kaldığım süre boyunca hissettiğim öfke kendini yeniden gösterdi.
Nasıl mı kalmıştım?
Cidden sormuş muydu?
“Onu bana mı soruyorsun?” diye çıkıştım, yanından geçip kahrolası depodan çıkarken. “Beni unuttular! Unutmaları yetmezmiş gibi de kapı üstüme kilitlendi.”
Tüm bunun yanında da karanlıkta kalmıştım.
“Kilitli kaldığından emin misin?”
Öfkeyle baktım. Yanından geçerken bana doğru dönmüştü. “Yok, bilerek karanlıkta tek başıma kalmayı tercih ettim.” Kaşlarım sertçe çatıldı. “Tabi ki de kilitli kaldım! Kapıyı açamadıysam…” Kapıyı işaret ettim. “Bu kapı kilitlenmiştir. Yoksa nasıl içeride kalabilirim? Beni biri içeriye kilitledi!”
Ya da içeride olduğumu bilmeden kilitlenmişti.
Kasklı’nın bakışları kapıya giderken ben de aklıma gelen fikirle kapıyı görebilen kamera var mı diye tavana bakınmaya başlamıştım. Öyle ya da böyle bu kapı kilitlenmişti. Ben de içeride kalmıştım. Geriye ise tek bir soru kalıyordu.
“Bu kamera her şeyi görmüştür,” dedim duvarın köşesindeki kamerayı göstererek. “İzlersen görürsün.”
“Görmüştür ama tahmin ettiğini görüntüler de göremezsin.”
Başımı hızla Kasklı’ya çevirdim. “Anlamadım?”
Bu da ne demekti?
“Kilitlendiğini sanmışsın Sarışın ama kilitlenme durumun söz konusu değil.”
“Anlamadım?” dedim yeniden. İşin gerçeği buydu. Anlamamıştım. “Sen neyden bahsediyorsun? Ben bu depoda kapalı kaldım. Kafamdan uydurmadım.”
Uydurmuş olamazdım. Bu lanet kapı açılmamıştı.
“Bunu kast etmedim.”
“Neyi kast ettin o zaman?”
Kasklı, kapının hemen yanındaydı. Konuşmadan önce biraz ileriye çıkıp kapıyı kapatır gibi yaptı. “Kapı kilitli değildi. Yalnızca mekanizması açık değilmiş.” Mekanizma mı?
“Nasıl yani?”
Konuşmak yerine kapının bir yerine bastı. Kapı, yavaşça hareket etmeye başladı. Sonra da kendi kendine durdu ama ufak bir aralık bırakmıştı. Kapı tam kapanmamıştı.
“Böyle bırakmalıydın. Yoksa kapandığı an içeriden açamazsın ve içeride kalırsın. Sana söylenmedi mi?”
Afallamıştım. Söylenmemişti. Şu an bu ayrıntıyı yalnızca ondan duyuyordum.
“Söylense içeride kalır mıydım sence?” Gözlerim kapıdaydı. Cidden öylece kapanmadan durmaya devam ediyordu. Sanki sihirli bir güç kocaman kapıyı kapatmayı engelliyordu.
“Emin misin?”
Hızla Kasklı’ya baktım. “Balık hafızalı değilim,” dedim dik dik bakarak. “Söylenmiş olsa denileni yapardım ama kimse bana bundan bahsetmedi.”
Tamam, bazen unutkan bir insan olabiliyordum. Ona bunu söyleyecek değildim. Ama bu akşam bu görevle baş başa bırakılırken kapı ayrıntısından bahseden olmamıştı. Bundan kesinlikle emindim. Canan, beni kendi görevimden başka bir göreve transfer ederken kapı hakkında bilgi vermemişti.
İsmiyle zihnim durakladı.
Canan. Tabi ya. Bunu bilerek yapmıştı. Bu akşam zaten neden beni buraya sürüklediğini anlamamıştım. Hala da anlamıyordum. Bunun için ne sebebi olabilirdi ki? Ya da benimle ne derdi olabilirdi? Bunlar belirsiz sorulardı ama bu kapalı kalmam için gerekli ayrıntıları içimden bir ses bilerek söylemediğini bağırmaya başlamıştı.
“Ben unutkan değilim,” dedim yeniden kelimeleri bastırarak. “Ama senin büyük sorumluklar verdiğin çalışanın Canan’a uyarıda bulunman gerekiyor. Çünkü bu depo düzenleme görevi, benim görev tanımımda bile yokken beni buraya gönderdi. Gönderdiği yetmezmiş gibi de bana bu ayrıntıları söylemedi ve bence bilerek söylemedi.”
“Bilerek mi?”
“Bilerek,” dedim tekrardan. “Amacı bu depoda sabaha kadar kalmamdı!”
Neredeyse de amacına ulaşacaktı.
“Neden böyle bir şey yapsın?”
“Bunu nereden bileyim ben? Ama o kadın burada işe başladığımdan beri beni sevmedi.” Ben de onu sevmemiştim. “Belki de istifa etmemi istiyordur. Beni bezdirmek istiyordur ama nedenini bana değil, o kadına sor.”
“Şu an bir miktar abartıyorsun, Sarışın. Canan, yıllardır bizimle beraber çalışır.”
Abartıyor musun?
Canan, yıllardır bizimle çalışır.
Hangisine yoğunlaşmam gerekiyordu?
Sondakine yöneldim. Bu cümlenin açıklaması ondan böyle bir davranış beklememem demekti. Söylediklerimi ciddiye almıyordu.
“Sana tek bir soru soracağım,” dedim sesimdeki bilmişliği yok etmeden.
Sor, dercesine başıyla onayladı.
Kilitli kaldığım odayı elimle işaret ettim ama gözlerim yüzündeydi. “Burası benim görev listemde var mıydı? O kolilerdeki ürünleri raflara dizip düzeltmek garsonların ya da ilk başlarda yaptığım gibi komilerin işi mi?” Cevap vermesine fırsat vermeden devam ettim. “Çünkü işe başlarken bu görev dağılımı bana söylenmedi.”
Söylenmemişti. Neden söylesin ki? Söylenecek bir durum yoktu sonuçta. Ve tek bir soru demiştim ama kendimi tutamamıştım. Nasıl olsa arka arkaya sorduğum sorular aynı yola çıkıyordu. Bir başka bakış açısıyla da şu an bu umurumda değildi.
Kısa bir saniye sessizliğini korudu. Sessizliği ise benim için cevaptı.
Sahte bir tebessüm ile gülümsedim. “Ben de öyle düşünmüştüm.”
Canan’ın verdiği bu görev benim görevim değildi. Bugün bu olanlar iyi niyet göstergesi olduğunu ise sanmıyordum. Hem de söylemesi gereken kapı detayını vermemişken…
Son söylediğimi söylememin ardından daha fazla bekleme yapmadım. Arkamda bu kahrolası geceyi bırakmak isteyerek adımımı atıp eşyalarımı almaya giyinme odasına yöneldim. Arkamdan kapının kapanma sesi duyuldu, bakmadım. Bir an önce bu restorandan gitmek istiyordum.
Tabi bu gitme isteğim başka duygularımın da eseriydi. Kilitli kalmamın öfkesi bir yana geride bıraktığım adamın Canan ile ilgili yorumumu önemsememesiydi.
Üstüne üstlük Canan’a karşı şüphe etmeyecek kadar güvenmesi sinirlerimi daha da bozmaya yetmişti. Tamam, uzun zamandır çalışanı olabilirdi. O kadının yanında beni daha yeni tanıyor da olabilirdi ama burada yalan söylediğim bir durum yoktu. İnsan tam emin olamayabilirdi de ama şüphe de mi etmezdi?
Olan ortadaydı. En azından şüphe tohumu zihninde belirmeye başlaması gerekirdi.
Büyük adımlarla koridoru bitirip aşağıya inen merdivenlere ilerlerken restoranın sessizliği arkamda bıraktığım adam kadar sinir bozucuydu. Merdivenlere varmadan aşağısının durumunu görünce, “Gerçekten mi?” dedim kendi kendime. Adımlarım yavaşladı ve merdivenlerin başına gelince durakladım.
Duraklamak zorunda kalmıştım.
Geçtiğim yerlerin ışıkları açıktı ama aşağıya inen merdivenlerin ve daha da aşağısının ışıkları yoktu. Karanlığa bakıyordum.
Şimdi nasıl aşağıya inecektim?
Tek bir yol vardı. Benim aşağısının ışıklarının nasıl yandığı hakkında hiçbir bilgim olmasa da bilen kişiyle aynı yerdeydim. Gidip Kasklı’ya aşağının ışığını açmasını isteyebilirdim. İşin gerçeği ondan şu an şu konumda başka bir şey istemek istemiyordum. Ama başka çarem yoktu.
Mecbur restoranın neresindeyse bulacaktım.
Geri dönmek üzere arkama dönecekken “Sarışın,” diyen sesini ansızın duyarak irkildim ve geriye adımladım. Kasklı’yı aramama gerek kalmamıştı. Adam, uzun boyuyla yanımdaydı ve konuşmasa geri döneceğim sırada bedenine çarpmam kaçınılmaz olurdu. Arkamdan geldiğini hatta yakınımda durduğunu bile fark etmemiştim.
Bu gece sanki her şey korkudan aklımı kaybetmeme yeminli gibiydi.
“Neden sessizce gelip birden sesleniyorsun? Aklım çıktı.” Çıkmamıştı ama bu gidişle çıkacaktı. Merdivenlere bakındım. “Aşağının ışıklarını neden yakmadın? Eşyalarımı almam için giyinme odasına gitmeliyim.”
Üstümü dahi değiştirmeden, eşyalarımı alacak ve gidecektim.
“Önceliğim bulunduğun katı aydınlatmaktı,” dedi gözlerimi yüzüne çevirmeden. “Bana bir dakika verirsen hallederim.”
Başımla onayladım. “İyi.”
Tepkimle başka bir söz kullanmadan geriye doğru dönerek restoranın içine yöneldi. Ben ise yerimde kaldım. Etrafıma bakındım. Tek kalınca ve zihnimde bir miktar susunca restoranın sessizliği daha belirginleşmişti. Merdivenlerin ışığı gelene kadar ileri geri hareket ettim. Bu akşam beklemekten çok sıkılmıştım. Bir dakika bile bir saat gibi geliyordu. Neyse ki merdivenlerin başında oyalanırken aşağısı aydınlandı. Işıkların geldiğini görür görmez aşağıya indim ama önüme çıkan engeller bitmemişti. Bu sefer de giyinme odasının kapısını açamadım.
“Çok harika! Kilitli!”
Tabi ki de kilitli olacaktı çünkü her akşam kilitleniyordu. Bu akşam Canan da restoranda olduğuna göre kesinlikle bu odayı kilitlemişti. Restoranda olduğumu bilse de depodan çıkacağımı düşünmemişti ama çıkmıştım. Eşyalarıma ulaşamıyordum.
Hışımla arkama doğru döndüğünde Kasklı, merdivenlerin son basamağından indi ve beni kapalı kapının önünde dikilirken gördü. “Kapıda kalmak huyun olmuş olabilir mi?” diye sordu halimi görünce.
Ortada ima falan yoktu. Direkt sabah olanla ile akşamında olanları birleştirerek, alay ediyordu.
Sahtece gülümsedim. “Haftada en az üç gün kapıda kalırım ben. Hem de isteyerek. Bu odanın anahtarı sende vardır diye düşünmek istiyorum. Yoksa güvenilir çalışanını uykusundan uyandırman gerekecek. Çünkü eşyalarımı almadan bir yere gitmiyorum.”
İsim kullanmamıştım ama kimden bahsettiğimi anlamıştı.
Yanıma geldiğinde elini cebine attı. “Şanslısın ki buranın anahtarları var,” dedi birden fazla anahtarın olduğu bir anahtarlık çıkardı.
“Sorma, her konuda çok şanslı insanımdır,” dedim kapıyı açsın diye yana çekilirken.
Çoklu anahtarlarının içinden zorlanmadan giyinme odasının anahtarını bularak anahtar dileğine taktı. Elindeki anahtarların nereleri açtığını merak ettim ama büyük ihtimalle restoranın bazı kapılarını açıyordu ve hangi anahtarın nereyi açtığını biliyordu.
Kapıyı tamamen açtı. Geriye çekilmeden odanın ışıklarını da yaktı.
İçeri hışımla girip dolabıma yöneldim. Dolabımı ufak anahtarıyla açtığım gibi eşyalarımı çantamın içine tıktım. Çantamı omzuma atarken ceketimi bile giymeden koluma aldım. Bir an önce restoranın bu ortamından kurtulmak istiyordum.
Kapıya ilerlerken açık kapının gördüğü alanda Kasklı göremedim ama o sırada mideme sancı girince yüzüm buruştu. Adımlarıma devam ederken mideme giren sancılar çoğaldı. Bunun ne demek olduğunu biliyordum.
Açtım.
Acıkmıştım.
Depoda kaldığım süre boyunca aç olduğumu hissetmiştim ama midem kendi kendine idare etmişti. Şimdiyse midem kazınma yolunda olduğundan kramplarım bana merhaba, diyordu.
En son ne zaman mideme yiyecek girdiğinden de emin değildim. Sabah kahvaltısı yapmamıştım. Daha doğrusu yapamamıştım ama restoranda çıktığım bir molada bir şeyler atıştırmıştım. Hangi molamda yapmıştım?
Mideme giren kramplar düşünmeme izin vermedi. Zar zor kapıya vardım. Odanın ışığını kapatıp arkamdan kapıyı kapattım. Bu kadarı yeterliydi. Ne de olsa kilitleme olayı bende değildi.
İki büklüm olmamak için kendimi zorlayarak merdivenlerden çıktım. Çantamda atıştırmalık olmasını istedim ve bunu da başka günler adına aklıma not ettim. Ama şu an boş çantam işe yaramıyordu.
Restoranın boş içine ilerlerken acıdan soluklandım. Eve nasıl gideceğimi düşünmemiştim. Beni götürecek taksiyi kendim çağırmak durumunda olduğumdan bar alanının kısmında duraklayarak çantamı ve ceketimi taburenin üstüne bırakmak istedim. Ama o an da mideme giren keskin sancı ile çantamı yere düşürdüm. Düşen çantamın tok diyen sesini umursayamadan sanki iyileştirecekmişim gibi elim mideme gitti.
Aniden giren bu sancılardan nefret ediyordum.
“Hiç sırası… Değildi. Hem de hiç.”
Nefesimi kontrol altına almaya odaklansam da her nefesimle sanki midem bıçaklanıyordu. Nefes ile mide nasıl bu kadar yakından bağlantılı olabiliyordu? Aklım almıyordu.
Yerdeki çantama uzanırken gözümün önüne kendi elimden başka bir el girdi. Benden önce çantama uzandı. Bu an bana başka bir anımı hatırlatır gibi oldu ama o an hangi anım olduğundan emin olamadım. Hatırlardım belki ama çantamla beraber gözlerimi kaldırdığımda onun bedenini yanımda görünce buna vaktim olmadı.
Yakınımdaydı. Kaliteli parfüm kokusunu alabileceğim kadar yakınımdaydı ve onunla ilgili hissettiklerim bununla da kalmamıştı. Zıplamalarımı net bir şekilde hissetmeye ve duymaya başlamıştım.
Yüzüne değen gözlerim yakınlığını teyit ederken bu kadar dibimde olmamalıydı, diye düşündüm ama bu düşüncem de aniden giren keskin sancımla yarıda kesildi.
Bakışlarımı kaçırdım. O sırada da elindeki çantamı benim koyamadığım tabureye koyduğunu gördüğümde ses etmedim. Yönümü tamamen çantama verip ne yapacaksam onun için çantamın içine elimi daldırdım.
Telefonumu arıyordum.
“Beklemeden gidecek miydin?” diye sorduğunu duydum.
“Neyi?”
“Beni.”
Kasklı’ya baktım. Gözleri üstümde, tüm hareketlerimdeydi. İfade olarak normal zamanlarda bir şey anlamazdım ama bu sefer alınmış gibiydi. Ya da bana mı öyle geliyordu?
“Seni beklememe mi istiyordun?”
“Sorduğum sorunun cevabı bu değil, Sarışın.”
Değildi.
“Bir an önce evime gitmek için hareket etmem lazımdı,” dedim, bir anlamda da aklıma onu beklemek gibi bir düşünce gelmemişti. Hem neden bekleyecektim ki? Öfkeliydim. Açtım. Midem ağrıyordu. Evime gitmek için de taksi çağırmam gerekiyordu. Aynı zamanda da Canan denilen kadına güveniyordu! “Hak verirsin ki berbat bir gece geçiriyorum. Evime gitmek istiyorum.” Çantama geri döndüm. “Nerede bu kahrolası telefon?”
Çantamın içinin doluluğundan, - ekstra olarak kıyafetlerimi de koyduğumdan- telefonumu bir türlü bulamıyordum.
“Seni götürürüm,” dediğinde ona bakmadım.
“İstemez.”
Telefonumu çantamın en altında bir yerlerde sonunda buldum.
“Sarışın,” dedi Kasklı.
Ona bakmadım.
Taksi çağıracaktım ama yine bir sorunum vardı. Buraya yakın taksi durağı numarası bilmiyordum. Neyse ki internet vardı ki konumuma yakın taksi durağı bulabilirdim.
“Seni ben götüreceğim,” dedi ben yapacağımı aşamalarımı düşünürken. Cevapta vermedim. Ona bakmadığım gibi söylediği yardımını da aldırış etmeyecektim ama başka bir harekette bulunarak beni gafil avladı.
Telefonumu elimden aldı.
Hışım ve panik karışımıyla ona döndüm. “Ne yapıyorsun?”
Panik olmuştum çünkü telefonumun ekranında birden fazla çağrı ve mesaj bildirimleri vardı. O kısa an da ekranda görmüştüm. Telefonumun ekran kilidi ise hala kapanmamıştı.
“Dikkatini çekiyorum,” dedi sakince yüzüme bakarken. “Seni ben götüreceğim.”
“Seçeneğim taksiden yana.” Elimi uzattım. “Telefonumu geri ver.”
Ekran kilidi kapanırken telefonumu geri vermedi. Bar tezgahına koydu ama eli üstündeydi. Telefona doğru hamle yaptığımdaysa elini tezgahta kaydırdı. Telefonum da eliyle beraber gitti.
Kaşlarım çatıldı. Ona bakmadan tekrar hamle yaptım. Değişen bir durum olmadı. Telefonumu geri kaydırdı. Öfkeyle yüzüne baktığımda onun aynı ki yerde ama kendi bedenimin yaptığım hamleyle dibine girdiğini fark ettim. Keşke fark etmeseydim.
Ne söyleyeceğimi unuttum. Hızla kendime geldim.
Zıplarım maksimuma çıkmıştı. Duyar diye kaygılandım ama geri hamle yapmadım. Meydan okurcasına yüzüne bakıyordum. Boyum ondan kısa olduğu için başı hafifçe bana doğru eğikti. “Oyun mu oynamak istiyorsun?” diye sordum, göğsümdeki sesi bastırmak istercesine. İlk aklıma kelimeler bunlardı. “Ne yapıyorsun?”
“Seçeneğini gözden geçirmeni sağlıyorum.”
Yani kısacası taksi seçeneğimi elimden almaya çalışıyordu.
“Fikrim böyle mi değişecek? Buna hakkın yok.”
Yüzümdeki meydan okumam olması onu da hareket ettirmedi. “Telafi etmeye hakkım var.”
“Beni sırtına atıp arabana bindiremezsin bir kere.”
Kelime seçeneğimi kullanır kullanmaz pişman oldum. Çok geçti, söylemişti ve kelimelerim dudaklarına yayılan hafif bir gülümse oluşturmuştu.
“Yapamasam da mecbur bırakırım.” Ne? Rahatlığı karşısında afallarken tepki veremeden telefonumu eline aldı. Bana geri vereceğini sandım. Öyle olmadı. Telefonumu ceketinin iç cebine koydu. “Sen istesen de istemesen de telafi edeceğim.”
Afallamam büyüdü. Şaşkınlıkla gözlerim irileşti.
“Şaka mı bu?” dedim nasıl bir yüz ifadesinde olduğumu bilmeden. “Telefonumu gasp mı ediyorsun?”
“Seni bıraktığımda geri vereceğim.”
“O zamana kadar gasp edeceksin,” dedim, normal durmaya çalışarak. Daha doğrusu yüzümden normal, sakin durmaya çalışmıyordum. Şu an ki normalim kramplarımı görmezden gelmeye çalışmaktı. Nereye kadar dayanabilirdim, bilemiyordum.
Bu gece engellerin içine resmen karşımdaki adamda eklenmişti.
“Bana başka çare bırakmadın.”
“Bu gece olanları beni eve bırakarak telafi edebileceğini sanman komik.” Komikti ama gülmüyordum. Aksine acı çekiyordum. Gözlerimi devirirken yüzümün buruştuğunu hissettim. Çantamı omzuma takmaya niyetlendim ama çantamı tabureden alamadan midem dur, dedi. Artık dayanamadım. Tabure tarafına doğru iki büklüm oldum. Taburenin kenarına tutundum. Acı dolu çıkan sesimi de engelleyememiştim.
“Sarışın,” dedi o sırada Kasklı. “Sorun ne?”
Sorun her şeydi.
“Oturmalıyım.” Etrafta gözlerimi gezdirdim. Tabureye oturamazdım. Hem yüksekti ve hem de oturmam için ekstra çaba sarf etmem gerekliydi. Sırtı olan bir yere ya da bir koltuğa oturmalıydım. Sırtımı yaslamazsam sancıları çekmeye devam ederdim.
Vakit kaybetmedim. Kasklı’ya arkamı döndüğüm gibi masanın koltuklarına ilerledim. Neden çantama atıştırmalık atmamıştım ki? Neden unutmuştum? Kendimi tokatlamak istedim. En yakın masanın koltuğuna bedenimi attığımda ve sırtımı yasladığımda biraz da olsa nefes alabildim.
“Aç mısın sen?” Sesini duyduğumda başımı daha dik tutamamıştım ama sorusunun refleksiyle ona baktım. Sorusuyla şaşırmıştım. Nasıl şaşırmazdım? Bulunduğum masanın önüne gelmişti. Gözleri üstümdeydi. Konuşamadan devam etti. “En son ne zaman yemek yedin?”
“Niye soruyorsun?” Başka ne diyeceğimi bilememiştim ama aklımdaki soru başkaydı. Neden sormuştu?
“Sarışın,” dediğinde sesi daha sabitti. Sanki azarlar gibiydi. “Cevaplarla aranın iyi olduğunu biliyorum ve ben bir cevap bekliyorum.”
“Ne sormuştun?” dedim, bir daha duymak istediğimden. Üstümdeki şaşkınlık gitmemişti. Duyarsam gerçekten de sorduğundan emin olmak istedim. Bıkkınlık göstermedi. Söylediğimi yaptı.
“Ne zaman yemek yedin?” diye sordu. Tekrar sormasını beklememiştim ama sormuştu.
Umursamaz durmaya odaklandım. Omzumu silker gibi yaptım. “Bilmiyorum.” Doğru olan buydu ama umursamaz durmam konusunda aynı durum geçerli değildi. “Şimdi sıra sende. Neden soruyorsun?”
Bunu öğrenmeliydim.
“Bu halinin sebebini çözmeye çalışıyorum, Sarışın.” Bu halimin sebebi? “Ve düşündüğüm gibiymiş.”
Düşündüğü gibi miymiş? Afallamalarımın ardı arkası kesilmedi. Düşündüğü gibiymiş. Düşündüğü gibi? Daha net olması lazımdı ama bu netlikte bana yetmişti. Şu an bu acıdan kıvrılmamın sebebini çözmeye çalıştığını söylemişti. Bundan önce ise yemek ile ilgili sorusu vardı. İki durumu birbirine bağlayabilmesinin tek bir cevabı olabilirdi.
Hatırlamıştı. Hatırlamış olmalıydı yoksa bağdaştıramazdı. Bazı durumları unutuyor olabilirdim ama o günü ben de hatırlıyordum.
Restorandaki ilk iş günümdü. İlk günümde de açlıktan midem kasılmıştı. Kasıldığı yetmezmiş gibi de elimdeki tepsiden düşenler olmuştu. Rezil olmuştum. İkinci kez tepsiden düşecekler olacağı zaman ise Kasklı, engellemişti. Sonra da Ozan’a molaya çıkmak istediğimi ve bir şeyler yemem gerektiğini söylemiştim. O da bunu bir şekilde duymuştu. Kulak misafiri olduğunu itiraf etmişti. Çünkü fazla vakit geçmeden de kendimi odasında bulmuş, odasına yemek söylemişti.
İşte hatırladığı buydu ve iki durumu şu anla birleştirmişti. Beni de şaşkına çevirmişti.
O günü unutmamıştım. Bugünü de unutamayacağım gibi.
Onun gibi parçaları bir araya getirirken pantolonun cebine elini götürdü.
“Ne yemek istersin?” diye sordu, yüzüme bakarak.
Ne mi isterim?
Her kelimesinin zihnimde tekrardan yanmasını engelleyemiyordum. Bir şeyler konuşmam gerekiyordu ama dilimi yutmuş gibiydim. Cevap veremedim. “Söyleyecek misin yoksa bana mı bırakıyorsun?”
Cevap bekliyordu.
Elbette bekliyordu.
Ve ben de rezil oluyordum.
Olmaya da devam ediyordum.
“Pekala, açlıktan konuşamayacak hale geldiğini varsayıyorum. Ben hallederim.” Sonra da arkasına doğru dönerken telefonunu kulağına götürdü. Telefonunun diğer tarafından ses geldi mi fark edemedim ama masanın yanından uzaklaşmaya başladı. Bar tarafına ilerlerken nereyi aradıysa konuştuğunu duydum ama o an rezil olduğumla o kadar ilgileniyordum ki sesine odaklanamıyordum.
Önüme döndüm. Biraz daha bakışlarımı üstünden çekmezsem rezilliğim hiç bitmeyecekti.
Neden bu kadar şok olmuştum ki? Üstüne üstlük bir de cevap verememiştim. Bu gibi durumlar başıma gelmezdi. Kasklı ile tanıştığımdan beri başıma geliyordu. Çantam masanın üstüne bırakıldığındaysa bunları düşünüyordum.
“Yakında yemeğin gelir,” derken masada karşıma oturdu.
“Bunu yapmana gerek yoktu,” dedim birden. Durumu bir şekilde toparlamam gerekiyordu. Restoranda hala durmam dahi hataydı ya da kendimi engelleyemeden durumumun firesini vermemeliydim. Vermeseydim, o zaman ne rezil olur ne de şu zıplamalarımı hissetmezdim. “Birazdan daha iyi olurdum.”
Olmazdım. Yalnızca göstermemeye çalışırdım.
“Sadece kabul etsen, itiraz etmesen. Nasıl olur?”
Geri adım atmadım.
“Olmaz. Çünkü bu hale gelmemin sebebi evime zamanında gidememem.”
Söylediğim biraz doğru, biraz da değildi. Midemin rahatsızlanması kendi aptallığımdandı. Midemin tamamen çökmesine izin vermeden arada bir şeyler atıştırmalıydım. Molalarımın arasına uzun saatler koymamalıydım. Koysam bile restoranın yemek saatlerine göre değil de kendime göre bir ayarlama yapmalıydım. Ama ben yapmamıştım. Diğer yandan ise eve varamadan takside midem kazınabilir, kramplarım ortaya çıkabilirdi. Bu ihtimalin yanında, öbür ihtimal de olabilirdi ve ben onunla daha çok ilgileniyordum.
“Dolaylı yollardan suçlu benim o halde.”
“Doğrudan sensin,” dedim aksine. Karşımda oturması bir yana gözleri üstümdeydi. Dikkatle beni dinliyordu. “Sonuçta burayı yöneten sensin,” diye devam ettim, kendi dikkatimin kontrolünü ele almaya çalışarak. “Çalışanlarının güvenliğinden sen sorumlusun ve eğer içeriyi son elemanın da restorandan çıkana kadar kontrol etmiş olsaydınız sesimi daha erken duyurabilirdim.” O anları hatırlamak istemiyordum ama nasıl olduysa sesimi Kasklı’ya duyurmuştum. Şansım onun restoranın yakınlarında olmasıydı. “Bu yüzden benden bir teşekkür bekliyorsan daha çok beklersin.”
“Haklısın, sorumluyum.” Hak vermesini beklememiştim. “Kabul ediyorum ama sorumlu kişi olarak da telafi yolunu seçiyorum, Sarışın. Bence orta yolu bulabiliriz.”
“Orta yol mu?”
“Bu geceliğine itirazlarını rafa kaldır. Benden olanları kabul et.”
Süslü cümlesinin anlamı şuydu; beni eve bırakmasını ve restorana sipariş ettiği yemeği kabul etmemdi. İkincisine zaten itiraz etsem de midem çoktan kabul etmişti, gelmesini bekliyordu. İlki de işime gelirdi ama ben gururlu bir kızdım ve koşullarım vardı.
“Öyle olsun ama ondan önce…” Elimi avuç açık şekilde masaya uzattım. “Telefonum.”
Aramızda kısacık bir sessizlik oldu. Ne düşündüğünü merak etsem de dediğimi yaparak başıyla onayladı. Elini telefonumu koyduğu ceketinin iç cebinden çıkardı.
“Al, bakalım,” dedi ama telefonumu avucuma bırakamadan telefonum birden titredi ve ekranın ışığı yandı. Kasklı’nın bakışları hissettiği titreşimle aşağıya kayarken aynı durum benim için de geçerliydi. O an beynimde kırmızı sinyal yanmasıyla gelen bildirimleri anında hatırlamama yaradı.
Telefonunu elinden kaparken parmaklarım parmaklarına değdi. Sıcak ellerini hissettim. Odaklanamamam kısa sürdü. Bu sefer benim elimde telefonum bir daha titredi.
“Birileri uyumamış galiba,” dedim normal durmaya çalışarak. Her iki titremenin bir anlamı vardı. Mesaj gelmişti. Öncekileri kısa bir an görmüştüm ama şu an ne mesajı olduğunu görememiştim bile.
Benim gibi Kasklı’nın da görmemiş olmasını umarken, “Bakmayacak mısın?” diye sordu. Çünkü telefonu ekranı kapatacak şekilde masanın üstüne koymuştum. İlk aklıma gelen hareket buydu.
Yüzüne baktığımda bana bakıyordu.
“Önemli değildir,” dedim.
“Genellikle bu saattekiler önemlidir.”
“Bu değildir.”
Görmüş müydü acaba?
“Bakmadan bilemezsin, Sarışın,” dedi sözünden geri adım atmayarak. Diretmesi hoşuma gitmemişti. Kendimi de kötü hissettirmişti. Gözlerini üstümden de çekmiyordu, sanki telefona bakmamı bekliyordu.
“Benden daha meraklısın,” dedim alaya vurarak.
“Peşin hükümlü değilim.”
“O belli,” dedim bakışlarımı kaçırırken. Canan konusu aklıma gelmişti. “Kilitli kalmamın nedenini söylediğimde bana inanmayarak belli ettin.”
Telefonumu elime aldım. Söylediğini yapmayarak direkt çantamın içine atmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Ekrana baktım. Nasılsa ekranı görmüyordu. Hem görse bile onu ilgilendirmezdi.
“Yanlış değerlendiriyorsun,” dedi Kasklı, telefon ekranına bakarken. “Kesin karar vermeyi erteledim.”
Ona bakmadım.
Mesajlar ve çağrı bildirimlerini önceden de fark etmiştim. Onların bazıları Aysel’in mesajlarıydı. Bir de araması vardı. Bunun nedenini bakmasam da az çok tahmin ediyordum. Sabah ki olayı Nil ablasına anlatmış olmalıydı. Üniversite sınıf grubundan da mesajlar vardı. Bunlara bakmayı sonraya bıraktım. Aysel’in çağrısının yanında tanımadığım bir numaradan da çağrı vardı. İki kere aranmıştı. Mesajlara geri döndüm. Pek onluk olmasa da Giresun’daki kuzenim Dilara’dan da mesaj vardı. Üstten mesajına baktığımda kelimelerinden heyecan yazıldığı belliydi.
“Bu inanmadın demek,” dedim o arada.
Platonik takıldığı babasının yanına çalışan Efe ile ilgiliydi.
Cesaretimi topladım, Betül. Dediğini yaptım. Efe ile konuştum. Yani sinyal verdim. Babamın yanında çalıştığı için benimle samimi olmaya çekiniyormuş, inanabiliyor musun? Birkaç gündür konuşuyoruzzzzzz.
Vay canına, diye düşündüm.
Memlekette olduğumda Dilara’ya duyguları varsa gidip Efe ile konuşmasını söylemiştim. Yapacağını ise düşünmemiştim. Neticede yıllardır yapamamıştı ya da Efe’den de bir atak gelmemişti. Gelmemesinin sebebini de Dilara mesajında yazmıştı. Demek ki hisleri karşılıksız değildi. Bu konuyu konuşmak için aramayı aklıma not ettim.
Dilara adına sevinirken, kendimi gülümserken buldum.
Kasklı’nın, “Bu araştıracağım demek,” dediğini duyduğumda refleksle bakışlarımı kaldırdım ve göz göze geldik. Araştıracak mıydı? Afallamıştım ama öyle demişti. Bunun bir anlamı vardı. Bu gece olanların üstüne gidecekti. Belki de Canan’ı sorgulayacaktı. Bu hoşuma gitmişti. “Belli ki sevindirici bir haber,” dedi ben bunları düşünürken. Öyleydi. Canan’ın üstüne gitmesi, o kasıntı suratında azar yemesinin hayal ederken bile mutlu olmuştum. Bakışları aşağıya kaydı. Elimdeki telefonu işaret etti. “Gülümsediğine göre.” Gülümsediğime göre mi?
Ah, o mesajdan bahsediyordu.
“Öyle. Mutlu bir haber,” dedim aniden. “Kuzenim yıllardır yapamadığını yapmış. Sevdiği çocuğa açılmış ve…” Birden söylediğim gibi birden de durakladım. Bunu neden ona açıklıyordum ki? Halimi toparlanmaya çalışarak hafifçe öksürdüm. Bakışlarımı kaçırdım. Bazen boşboğazlık yapıyordum ama şu an bunun sırası değildi. Hem de onun gibi birine karşı…
“Ve?” diyen sesini duyduğumdaysa gözlerim kendisini buldu. Devam etmemi mi bekliyordu? Galiba öyleydi. Dikkati tüm bu süre zarfında bendeydi. Beni gerçekten de dinliyordu ve tepki verdiğim her hareketi görmüştü.
“Karşılık almış,” diye tamamladım cümlemi. Şükür ki Emre’nin olayından sonra kuzenlerimin birinin sayemde mutlu olduğunu duymuştum. “Onun adına ben de seviniyordum. Bu zamanda hem düzgün ve hem de doğru kişiyi bulmak zor.”
Zordu. Bana daha da zordu. Sonuçta Can gibi birine denk gelmiştim ve peşimi bırakmıyordu. Diğer mesajlara göz atamamıştım ama ondandı.
Cevap verecek mi diye bekledim. Verecek gibi de durdu ama değişik, tuhaf konuşmamızı bakışlarını çekerek bozdu. Ardından da ayaklandı. Masanın yanından geçerken omzumdan arkama doğru bakındım ve neden ayaklandığını anladım.
Restoranın girişinden içeriye kurye gelmişti.
Oturduğumdan midemin sancısı hafiflemişti ama yemek düşüncesi kuryeyi görünce iştahımı kabartmıştı. Geride Kasklı, sipariş ettiği neyse hallederken önüme döndüm. Masada olmamasını fırsat bilerek telefonu elime aldım. En son ne geldiyse ona bakmak istemiştim ama bakamadan adım sesleri işitmemle telefonumu çantamın içine attım.
Saniye geçmedi. Önüme yemek paketi poşeti konuldu.
“Ne sipariş etmiştin?” diye sordum. Halbuki şu an ne önüme konulsa onu yerdim. Yemek seçecek durumda değildim.
“Öncekinden farklı değil,” dedi eski yerine otururken, Kasklı.
“Önceki mi?”
“Riske atmadım diyelim.”
Poşetin içine uzanırken, “Kendine neden istemedin?” diye sordum. İçindeki dürüm paketiydi ve bir tane vardı.
“Aç değilim.”
Acaba ne zaman, nerede yemişti?
Hareketlerim umurumda olmadan direkt açtım. Düzeltme. Dürümdü ama et dürümdü. O zaman demin ne demek istediğini anladım. Odasında yemek getirttiğinde menüde de et vardı ve ben o gün mideye indirmiştim. Bundan bahsediyordu. Yediğimi görmüştü. Bunu riske atmamıştı.
Hatırlaması şaşırtıcıydı ve kokusu ağzımın sularını akıtmaya yetmişti.
“Emin misin?” diye sordum bu kez de, yüzüne bakarak. “Yarısını verebilirim.”
“Afiyet olsun,” diye cevapladı.
“Anladım, aç değilsin. Hiç aç değilsin zaten.” O günü ben de hatırlıyordum. Şimdi olduğu gibi aç değildi. “Teklif var, ısrar yok.”
Dürümün ilk ısırığında bile kendimi o kadar rahatlamış hissetmiştim ki, lokmamı yutup hemen bir sonra ki ısırığı aldım.
“Bunlar ne?” diye sordum kocaman lokmamı yuttuğumda, poşetin içindekileri işaret ederek. Diğer şaşırtıcı durum ise yanındaki kutulu içeceklerdi. Birden fazlaydı. Ayran, meyve suyu, kola ve su şişesi dörtlüsü poşetin içindeydi. “Aklın baya karışmış sanıyorum. Bunu da riske atmamışsın.” Ayran kutusunu elime alıp bir elimle kutuyu çalkaladım. “Rica etsem, açar mısın? Ben hiç düzgün açamam.”
Masada kutuyu ona doğru ittim.
Açamazdım. İlla o kağıt yerini açarken üstümü batırırdım. Bir damla da olsa kıyafetime gelirdi ama şu an elimde dürüm varsa yanında ayran içmeden de olmazdı.
Hareketime şaşırdı mı, bilemedim. Yemeğimi yemeye devam ederken emri vaki olayıma bir şey demedi. Kutuya uzandı. Ayranın kağıdını profesyonelce açtı. Hayran olmamak elimde değildi. Masada bana doğru bırakınca kendimi toparladım.
“Teşekkür ederim,” dedim ayrandan yudum almadan önce.
Karşımda yemek yerken öylece durması biraz tuhaftı ama bu ilk olan bir şey değildi. Zaten bu gece başlı başına tuhaftı. Bir de baş belası sessizlik ortaya çıkıyordu.
Sessizliğin içinde kalmaya devam edeceğimi sanırken sessizliği bozdu.
“Demek vazgeçmedin,” dedi ayranımı masaya koyduğum sıra da. “Yüzüme karşı söylemeyeceğini söylemiştin. Bu gece sesimi duyunca ağzından kaçırdın.”
“Neyi?”
“Şu Kasklı hitabını.”
Ne? Yapmış mıydım? Farkında değildim ama o farkındaydı ve önceki konuşmamızı bile unutmamıştı. Ben de hatırlamaya çalıştım. Bana Sarışın diye konuşmasından dolayı rahatsızlığımı belli ettiğimi, o sırada bir şeyler söylediğimi hatırlıyordum ama tam diyalogumuzu hatırlayamadım. Cümlesi ise ipucu veriyordu.
“Yine yüzüne karşı söylemedim. Arada kapı vardı. Hem söylesem bile benimde söylemekte hakkım var. Sen söylemeye devam ediyorsun, ben de edebilirim.”
“Söylemende benim için bir sorun yok.”
Çünkü o da söylemekten vazgeçmeyecekti. Hatırlamıştım. Böyle bir cümle kurmuştu.
Dürümü ısırmadan, “Karşılık vermem hoşuna gidiyor değil mi?” diye sordum. “Eğleniyorsun.”
Öyleydi. Adamın resmen eğlencesi olmuştum. Geri adım atmayacağımı biliyordu. Bu zamana kadar inatçı olduğumu da anlamış olmalıydı. Benim aksime o da inatçıydı. Yapmaması gereken bir şeyi söylediğimde yapıyordu. Gıcıklık veya inat olsun diye yaptığına emindim. Kasıntı gibi duruyor olsa da içten içe eğleniyordu.
Bana cevap verecek gibi olurken ne diyeceğini merak ettim ama konuşmaya fırsatı olmadı. Ortamda telefon sesi çalmaya başladı. Benim telefonum olamayacak kadar sesliydi. Onun telefonu çalıyordu. Duyduğu anda da dikkati değişmişti. Bakışları üstümden çekildiği gibi cebine uzandı ve telefonunu eline aldı. Ekrana baktı. Hiçbir şey demeden ayaklanıp masadan uzaklaştı.
Arkasından bakarken bu saatte kimin aradığını merak ettim ama o anlar da yemeğimi yemeye devam ettim.
Saat kaçtı?
Bileğimde saatim yoktu. Öğrenmem için telefona bakmak gerekiyordu. Bakmadım.
Kasklı, restoranın bulunduğum yerin uzak bir mesafesinde konuşmasını biraz sürdü. Arkası bana dönüktü. Bu kadar uzun ne konuştuğu beni ilgilendirmezdi ama konuşması bitip masaya geri dönerken yemeğimi bitirmiş, çöplerimi poşete koymuş, ayaklanmıştım.
Çantamı omzuma asarken Kasklı, halime “Ayaklandığına göre iyisin,” dedi.
“Dürüm gömdüm, tabi ki de iyiyim ama ben lavaboya gidiyorum. Ellerimi yıkacağım.”
Kasklı’yı arkamda bırakarak lavabonun olduğu koridora ilerledim. Neyse ki bu koridorun ışıkları açıktı. Lavaboda fazla kalma düşüncesinde değildim. Halimden bir haberdim. Aynada yüzüme bakacak, kendime gelecektim.
Restoranın üniforması içinde, bitkin görünüyordum. Ellerimi yıkayıp yanaklarıma dokundum. Saçlarımı düzelterek geriye attım. Gözlerimin yorgunluğu yüzümden belli oluyordu. Normaldi. Tüm gün restoranın ışıkları altında bedenimin haşatı çıkmıştı.
Lavabodan çıkmaya hazırlanıyordum ki saate bakmak istedim. Çantama attığım telefonumu alırken diğer sebebim de belliydi. Kasklı’nın yanında telefonuma gelenlere tam bakamamıştım.
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Şaşırtıcı değildi. Bir buçuk sularıydı. En son atılan mesaj ise yarım saat önce atılmıştı. Bu saatte kolay kolay bana mesaj atan olmazdı. Bazen Doğanay ile konuşurdum ama o da sık olan bir durum olmaktan uzaktı. Halini düşünürsem, mesajlar zaten ona ait değildi. Kayıtlı olmayan numaradandı. Bu son iki mesajdan önce telefonumu almadığım sürede başka mesajlar da gelmişti. Arka arkaya yazdıklarını okudum.
Zaman geçti, güzelim. Sürprizimi görmüş olmalısın.
Boş görmek hoşuna gitmemiştir ama içine ne koysam bilemedim. Neleri sevdiğinden konuşamadık. Neleri seversin, Betül? Bir dahakine böyle bir hata yapmayacağım.
Bu mesajları akşam saatlerinde atmıştı. Aramalardan birkaç dakika sonraydı.
Benimle konuşmalısın, Betül. Benimle ilgilenmen gerek.
Bana herhangi bir şey yazmalısın.
En son atılan iki mesaj başkaydı.
Ben uyumadım.
Sen de yazmadın. L Sana sürpriz düşünüyorum.
Sürpriz kelimesinden nefret etmeye başlamıştım. Kapımın önüne koyduğu kutuyu unutmamıştım. Adresimi biliyor olması korkutuculuğunu koruyordu ama güneş doğduğunda yapmam gereken tek bir şey vardı.
Yeni kullanılan numaranın durumu değişmedi. Engelledim ve lavabodan dışarıya çıkıp restoranın içine ilerlerken telefonu ceketimin cebine koydum.
Kasklı, restoranın ortasında bir yerde dikiliyordu. “Artık gitmek istiyorum,” diye düşüncemi dışarıya verdiğimde geldiğimi görmüştü.
Başıyla onayladı.
Restoranın çıkış kapısına ilerlediğimizdeyse koridorda kapıya yakın beklememi söyleyerek yanımdan ayrıldı. Dediğini yaptım. Birkaç dakika sonra restoranın ışıkları teker teker sönmeye başladı. Giriş kısmı karanlığa gömüldü. Restoranın dış cephesinden aydınlanma geldiğinden tamamen karanlıkta sayılmazdım ama restoranın içine doğru bakarsam karanlık oradaydı.
Kasklı’nın gelmesi de ek olarak birkaç dakika sürdü.
Dışarısı saatin geç olmasından kaynaklı pek insan görünmese de yoldan geçen arabalar mevcuttu. Adresin cadde üzerinde olmasının avantajıydı. Hava da gündüze göre soğumuştu. Restorandan çıktığım an hissetmiştim. Ceketimin önünü kapatıp bedenimi korumaya alarak Kasklı’yı takip ettim.
Caddenin başka sokağına saptığında restoranın bu tarafına hiç gelmediğimi fark ettim. Zaman zaman hava almak için çıktığım sokak değildi ama Kasklı’nın arabası buradaydı. Restoranın hizasında gözlerim gittiğinde de sesimi duyurmaya çalıştığım metal kapıyı gördüm. Aradaki mesafe fazla yoktu ama arabası bu sokakta olmasaydı, sesimi asla duymazdı. Sokak ıssızdı. Başka restoranların arkasına bakıyordu.
Arabanın açılan kapısının sesi duyduğumda dikkatim dağıldı.
“Senin ne işin vardı?” diye sordum, araba geçmeden. “Gitmemiş miydin?”
“Gitmek üzereydim,” dedi sürücü tarafına geçtiğinde.
Öyleydi. Arabasının çalışma sesini duymuştum.
Kendi tarafımın kapısını açtım. Aniden şaşkınlığım kendisini gösterdi. Ördeğim. Buradaydı. Aklımdan tamamen çıkmıştı. Benimle işe pelüş oyuncağımda gelmişti ve gündüz de arabasından almayı unutmuştum. Ama oyuncağı poşetin içine koyduğumu hatırlıyordum. Şu an ise poşette değil, oturmam gereken koltukta öylece duruyordu.
Ördeği alıp koltuğa oturdum. “Bunun burada ne işi var?” diye sorarken poşetinin arabanın tabanında olduğunu gördüm. Uzanıp aldım, arabanın ön tarafına bıraktım.
“Unutmuşsun,” dedi.
“Onu biliyorum ama neden koltukta oturuyordu?”
Araba hareket etti. “Canı oturmak istemiştir.”
Neredeyse gülecektim. “Benimle dalga geçme. Poşetten sen çıkarmışsın. Araba da senin olduğuna göre, senin canın koltuğa koymak istemiş.”
Sokaktan çıktık. “Arabadan çıkarken düşürmüşsün. Poşetine koymaya fırsatım olmadı. Ben de sana vermek üzere oraya koydum.”
Hiç fark etmemiştim ama şu an pelüşümün yanımda olması gecenin iyi taraflarından biriydi.
“Teşekkür ederim. Kaybolmasına dayanamazdım.”
“Onu geçen gece anladım, Sarışın. Dayanamıyorsun.”
Akıp giden yoldan bakışlarım refleksle yola bakan yüzüne döndü. Geçen gece mi? Yatında kaldığım geceden ve kayıp ettiğim kolyemden sonra verdiğim tepkiden mi bahsediyordu? Öyleydi. Kolyeme bana vermişti ama benim yaptığım hareket, hareket değildi. Ağlamıştım. Onunla da kalmamıştım. Adamın göğsüne yaslanarak ağlamıştım.
Bana bakar mıydı, bilmiyordum ama gözlerimi yönelttiğim gibi hızla camdan yola çevirdim.
Cevap veremedim. Sessiz kaldım.
Ne diyebilirdim ki?
Cevapsız kalmaktan nefret etsem de konunun açılmasını istemiyordum. Çünkü kısa ve net bu gece gibi dün gece de rezil olmuştum. Her zaman ki gibi.
***
Ertesi gün sabah derslerinden birine gitmeden yapmam gerekeni yaptım ve en sonunda mahalledeki karakola gittim. Bu Can olayından kurtulmam lazımdı. Mesajları rahatsız edici duruma ulaşmış, mesajları yetmemiş gibi de adresime kadar kutu getirecek kadar kafayı yemişti. Bir şekilde engellenmesi gerekiyordu.
Karakoldaki memura her şeyi anlatarak, şikayetimi oluşturdum. Sosyal medyadan tanıştığımızı ama kendisiyle hiç yüz yüze görüşmediğimi söylemiştim. Can’ın, Can olmadığı epey açıktı. Kim olduğunu bilmiyordum. Bilgilerim sınırlıydı ama aynı okuldan olduğumuzdan şüphelendiğimi de söylemiştim. Yaşadıklarım şüpheyi silip atardı ama polis memuruna söylerken şüphe hissinin kapısını açık bırakmıştım. Çalıştığım yere geldiğini de söylemek ile söylememek arasında kalmıştım. Durumun ciddiyeti anlaşılsın diye de söylemiştim. Bunu nasıl bildiğimi sormuşlardı. Kendisinin mesajda yazdığını söylemiştim. Mesajları da göstermiştim. Diğer taraftan gerçek kimliğini bilsem daha kolay olacağını ifade verirken anlamıştım. Yine de benden bu zamana kadar hangi telefon numaralarıyla ulaştıysa, onları istemişlerdi. Silmediğimden hepsini vermiştim. Araştıracaklarını söyleyerek de karakoldan ayrılmıştım. Bilgi olduğunda da geri dönüş sağlayacaklardı. Şimdilik bu kadardı.
Okula giderken ise aklımı kurcalayan kısım vardı. Derslerde de devam etmişti. Doğanay derse gelmemişti. Ben de zaten derse yoğunlaşamıyordum. Sadece varlığım sıradaydı. Zihnim başka yerdeydi. O da ettiğim şikayetten pek verim aramayacağımdı. Neticede Can’ın tam olarak kim olduğu meçhuldü. Kimliğini bilebilsem ondan kurtulmam çok daha kolay olurdu.
Ama onu nasıl bulabilirdim?
Nasıl kim olduğunu öğrenebilirdim?
Okuldan olduğunu biliyordum ama tüm okuldaki çocukları izleyemezdim. Öğrenci işlerine mi gitseydim? Ne diyecektim peki? Çözüm değildi. Can’ın dediklerine güvenmiyordum. Aynı okuldan olabilirdik ama bölümünü bilmediğimden aynı sınıftan bile olabilirdik.
Gözlerimi sınıftaki insanların üstünde gezdirmeye başladığımda düşüncem bu yöndeydi. Yaklaşık elli kişiydik. Bunlardan yarısından azı erkekti. Can’ın gerçek ismini kullanmadığından zaten emindim ama aralarından Can ismine benzeyen isimde olan da yoktu.
İnsanları izleyerek bir sonuç elde edemezdim.
Önüme döneceğim sıradaysa Büşra’yı ön sıranın arkasında görerek durakladım. Eski bir anımızı hatırlamıştım. Bana Can’ın kartını getiren oydu. O zaman kartı kimin verdiğini sorduğumda birinci sınıflardan bir kızın ona verdiğini söylemişti. Bu işe yarayabilirdi. O kızı bulursam, onunda kimden aldığını öğrenebilirdim. Zincirleme etkisiyle Can’ın kim olduğunu bulabilirdim ama ondan önce Büşra ile konuşmam gerekiyordu.
. İşe yarar bir planımın olması içimi umutla doldurmuştu. Bu düşünceyle son dersin bitmesini bekledim. Büşra’yı dersin sonunda sınıftan çıkmadan kendisini yakalamalıydım. En sonunda ders bitip, herkes toplanmaya başladığında ayaklandım. Bir yandan acelece toparlanırken bir yandan da gözüm çantasına defterini koyan Büşra’nın üstündeydi. Telefon numarası ben de vardı ama tercihim yüz yüze konuşmaktı.
Büşra, benden önce eşyalarını toparladı. Kabanımı giymeden çantamı bile omzuma asmadan hepsini elime aldım ve sıranın olduğu yerden çıktım. Büşra, sınıfın kapısına ilerledi. Önümdeki insanlardan izin isteyerek arkasından yetişmeye çalıştım.
“Büşra,” diye seslendim, kapıdan çıkar çıkmaz. Sesimi koridorda duyarak arkasını döndü. “Konuşabilir miyiz?”
Koridordaki pencerenin önünde duraklamıştı. “Tamam, konuşalım,” dedi yanına vardığımda.
“Direkt konuya giriyorum. Sana aslında şu bana getirdiğin kart hakkında soru soracaktım. Sana o kartı bir kızın verdiğini söylemiştin, hatırlıyor musun?”
“Evet, hatırlıyorum.”
“Nasıl biri olduğunu da hatırlıyor musun?” Aradan zaman geçmişti ama her ayrıntı önemliydi.
“Niye, ne oldu ki? Kartta kötü bir şey mi yazıyordu? Eğer öyleyse bu işin parçası olduğum için kendimi kötü hissederim.”
Yüzündeki ifadeden söylediğinde samimi olduğunu düşündüm.
“Öyle bir şey,” dedim bunu kullanarak. “Zorbalandım.”
“Kahretsin.”
“Haliyle kimin benimle uğraştığını bilmem gerekiyor. Kartta hiçbir belirti yoktu.”
“Anladım.”
“O günden ne hatırlıyorsun?” diye devam ettim. “Kızın birinci sınıflardan olabileceğini söylemiştin.”
“Seni zorbalayanın o kız olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Şimdilik bilmiyorum ama belki de senin araya girdiğin gibi o da seninle asıl kişinin arasına girmiş biridir. Bunu öğrenmem için de yardımına ihtiyacım var.”
Başını anladım dercesine salladı. “Bir düşüneyim. Kız küçük birine benziyordu. O yüzden birinci sınıflardan olabileceğini düşünmüştüm ama kısa boylu, tatlı biri gibiydi.”
Ayrıntıların önemli olduğunu biliyordum ama konuşmaya devam ettikçe net bir şey çıkmayacağını anlamaya başlamıştım.
“Peki, o kızı bir daha gördün mü?”
“Hiç dikkat etmedim,” dedi.
“Bir daha görsen tanır mısın?”
“Tanırım, tabi. Hatta bir daha görürsem sana söylerim.” Ben de bunu yapmasını söyleyecektim.
“Çok sevinirim.”
“Rica ederim. Zorbalanmaktan ben de nefret ederim.”
“Ben de.”
***
Restorandaki mesaime yaklaşık saat beş olmasına on dakika kala gelmiştim. Mesaim saat beşte başlıyor, restoranın kapanmasına kadar devam edecekti. Geç kalmamıştım ama erken de gelememiştim. Çünkü yolda trafik vardı.
Üstümü değiştirmek için acelece giyimde odasına girdim. Dün gece üniformam benimle eve geldiğinden kıyafetim çantamın içindeydi. Hızla kabine girdim. Üstümü değiştirdim. Kabinden çıktığımdaysa odaya Esma’nın kapıdan içeriye girdiğini gördüm.
“Selam,” dedim onu görünce. Yukarıda onu görmemiştim.
Aynı şekilde karşılık verdi. Bugün mesaisi beşte sondu. Bu yüzden benimde mesaim beşte başlıyordu. Onun yerine geçiyordum. “Eve gitmeye can atıyorum,” dedi dolabına ilerlerken. Yüzünden yorgunluğu anlaşılıyordu.
Çantamı koymak üzere dolabın kapağını açarken, “Şimdiden ben de öyle hissediyorum,” dedim. “Bir an önce gün bitse de gitsem.”
“Kötü haber. Sen daha yeni geldin.”
“Maalesef.”
Dolabımın kapağını kapattım. “Bu arada,” dedi Esma. “Dün akşam Canan Hanım ile gittikten sonra ortadan kayboldun. Nereye gittin? Bir daha seni göremedim.”
Dün akşam demek ki Canan, beni nereye yolladığını söylememişti.
“Mutfağın deposundaydım. Kolilerdeki ürünleri yerleştirmeye yollandım.”
“Ciddi misin?”
Esma’ya döndüm. “Evet ve başıma gelmeyen kalmadı.”
“O da ne demek? Ne oldu?”
Ben de dün akşam olanları özet geçerek anlattım. Karanlıkta depoda kaldığımı, restoranda kimsenin olmadığını ama Kasklı’nın – tabi ona anlatırken Kasklı diye belirtmedim- o esnada şans eseri sesimi duyduğunu ve yardım ettiğini söyledim. Dikkatle dinlerken, giyinmeyi geri plana atmıştı. “Ve bana,” dedim en son olarak. “Kapının işleyişini anlatmadı bile. Neredeyse Canan, yüzünden sabaha kadar burada kalacaktım. İnanabiliyor musun?”
“Ben de olsam aklımı kaçırırdım,” dedi Esma şok içinde. “Ama anlamadığım bir nokta var.”
“Nedir?”
“Canan Hanım, neden böyle bir şey yaptı ki? Çalıştığım süre boyunca bizden kimse depoya girmedi.”
“Gerçekten mi?”
“Ben girmedim. Diğerlerinin de girdiğini duymadım. Depo, mutfaktaki elemanların işi.” Biliyordum. Kasklı, ilk bana inanamamış olsa da Esma’nın dedikleri düşüncelerimin doğruluğunu kanıtlar boyuttaydı.
“Ben de öyle dedim. Bu benim görevim değil dedim ama beni dinlemedi.”
“Çok tuhaf,” dedi düşünceli bir ifadeyle. “Bu sabah Sedat Bey gelir gelmez, Canan Hanım’ı yanına çağırdı. Belli ki bu olay için.”
“Öyle mi oldu?”
“Evet. Hatta Sedat Bey’in odasından çıktığından beri Canan Hanım’ın yüzü sirke satıyor.”
Canan’ı görmemiştim ama Esma’ya inanıyordum. Hem de Kasklı ile konuştuktan sonra yüzü düşmüşse bunun tek bir anlamı vardı. Dün gece araştıracağını söylediğinde doğruyu söylemişti. Başka konu hakkında da olabilirdi ama içimden bir ses olmadığını söylüyordu.
Tam ağzımı açmış, konuşacağım sırada odasının kapısı açılarak adımı duydum.
“Betül,” diye seslendi Nermin. Başını kapının aralığından uzatmıştı. “Sedat Bey, seni çağırıyor.”
“Neden?”
“Bence dün içindir,” dedi Esma, araya girerek.
“Bilmiyorum,” dedi Nermin. “Bana seni bulmam söylendi.”
“Tamam, giderim.”
“Hemen,” dedi Nermin. “Sedat Bey, yukarıda kontrol odasında.”
Kontrol odasına hiç girmemiştim ama önünden geçmiştim ve kamera odası olduğunu biliyordum. Kızlar, neden çağrıldığımı anlamamış olsa da ben anlamıştım. Depodan çıktığımda depoyu gören kameralardan söz etmiş, onlara bakmasını istemiştim. Belli ki yapmıştı.
Esma’yı odada bırakarak odadan çıktım. Nermin benimle gelmedi. Çalışma yerine geri dönmüştü. Kamera odası, giriş katında arkadaki koridordaydı. Amblemi ve duvarda güvenlik odası yazılı işareti vardı. Güvenlik odasına yaklaştığımda koridorun karşı tarafına iki kişi girdi. İki tane resmi üniformalı polisti.
Polisleri adlandıramadığım gibi bir şey mi oldu diye düşünmeden edemedim. Polisler yanımdan geçti. Güvenlik odasının tarafına döndüm. Kapı aralıktı. Kapının önüne geldiğimdeyse kapı aniden açıldı ve Kasklı göründü.
O da beni gördü.
Yüzünün ifadesi hiç iyi değildi. Kaşları çatılmış, ne olduysa ondan hoşlanmamış bir haldeydi.
“Beni çağırmışsınız,” dedim güvenlik odasındaki görevli yüzünden mesafe koyarak.
Bana cevap vermedi. Geriye dönerek odadaki görevlinin çıkmasını istedi. O da çıktı. Çıkar çıkmaz da Kasklı içeriye geçti. Hiçbir şey anlamamıştım ama arkasından odaya girdim ve kapıyı kapattım.
Odayı inceleyemeden Kasklı, “Bana niye söylemedin?” diye sordu.
Direkt yüzüne baktım. “Anlamadım.”
“Giden polisleri gördün mü?” diye sordu bu kez de.
“Koridorda gördüm.”
Neler oluyordu? Kesin bir şey olmuştu.
“Senin için buradaydılar.” Ne? “Restoranın kayıtlarını incelemeye gelmişler. Şikayetin için, Sarışın.”
-DEVAM EDECEK-
****
Bölüme oy ve yorumlarınızı unutmadan hemen verelim.
Desteğinizi sosyal medyalardan lütfen esirgemeyin.
İletişim
instagram: author.cigdem
Tiktok: __okuyan94__
Whatsaap kanalımız mevcut, gelmek isterseniz bana yukarıdaki hesaplardan yazın.
Bir de hesabımı takip ederseniz sevinirim.
NASİPSE DİĞER BÖLÜMDE GÖRÜŞMEK ÜZERE.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |