
“Evet, arkadaşlar bugünlük bu kadar yeterli.”
Başımı önümde not tuttuğum tabletimden kaldırıp medeni hukuk dersime giren hocama baktım. Neredeyse bir buçuk saat olmak üzereydi ve ders biraz daha uzasaydı uyuyakalacaktım.
“Yoklama kağıdını alabilir miyim?” Hoca, ön sıranın üzerindeki yoklama kağıdını aldı ve elindeki birkaç kitapla birlikte amfiyi terk etti. Onun gidişinin ardından amfiyi dolduran büyük kalabalık gitmek için hazırlanıp ayaklanırken ben de tıpkı diğerleri gibi önümdeki eşyalarımı toplamaya başladım.
Bugün eve uğramadan işe gideceğim için sırt çantasıyla gelmiştim. Kitaplarımı ve tabletimi elimde gezdirip kaybetme riskine girmek istemiyordum.
“Merhaba.”
Yanımda oturan kızın sesi geldiğinde başımı hafifçe sola çevirdim. Adı Leyla’ydı. Okulun açılmasından bu yana tanışık olsak da fazla içli dışlı olmamıştık. Birkaç aylık depresifliğim üniversite heyecanımı tam olarak yaşayıp arkadaş edinmeme engel olmuştu.
“Merhaba Leyla.” Ona aynı şekilde karşılık verdiğimde amfinin çıkışında bekleyen bir grubu gösterdi. “Bizimle takılmak ister misin? Kulüp tanıtım etkinliğine gideceğiz ve biraz dolaşacağız. Ardından belki kahve de içeriz.”
Sunulan teklif karşısında bakışlarım Leyla’dan kopup tekrardan bizi bekleyen küçük arkadaş grubuna gitti. Dört kişi vardı. İkisi kız ikisi erkekti. Eli yüzü düzgün insanlara benziyorlardı.
Daha doğrusu ön yargısız bakışları vardı. Yani kim olduğum çok da umurlarında değil gibiydi. Vay be… Böyle bir duruma hasret kalmıştım doğrusu.
Araf’taki mesai saatime daha baya vakit olduğu için onu dert etmedim ve gülümseyerek ayağa kalktım. “Tabi olur, size katılırım. Çağırdığın için teşekkür ederim.” Bir elimle alnımı kaşıdım ve devam ettim. “Son zamanlarda biraz huysuz gözüküyorum bu nedenle dışarıya negatif enerji yaydıysam da üzgünüm.”
Leyla hiç aldırış etmemişçesine ayaklandı ve küçük çantasını eline aldı. “Hiç önemli değil. Sonuçta hepimizin problemleri var, sürekli dört dörtlük davranamayız.”
Toksik çevremde hiç duyamayacağım cümleler kızın ağzından çıktığında kaşlarım havalandı. “Tabi. Kesinlikle.”
İkimiz diğerlerine katıldıktan sonra fakülteden çıktık ve kenarları ağaçlarla çevrilmiş bir taş yola kurulan stant alanlarına yöneldik. Oldukça kalabalık olan kulüp tanıtım etkinliği bizi içine çekerken Leyla ve kızlardan biri dans topluluğunu bulmak adına hızla yanımızdan ayrıldı. Geriye iki erkek ve bir kız arkadaş kalmıştı.
“Biz henüz tanışamamıştık değil mi?” Kız bana elini uzattı. “Ben Aleyna.” Uzattığı elini tuttum ve hafifçe sıktım. “Memnun oldum, ben de Lara.” Erkekler de sırayla isimlerini söylediler. Uzun boylu olanın adı Berke’ydi. Ona kıyasla bir tık daha kısa olan ve gözlüklü olanın adıysa Can’dı. Onlardan duyduğuma göre Leyla ile giden kızın adı da Büşra’ydı.
Dördümüz stantların yanında bakınarak yürürken adım başı yolumuz kesiliyor ve kulüp tanıtımlarına maruz bırakılıyorduk. Hatta bununla da kalınmıyor, kulüplere girmemiz için yoğun ısrarlar yapılıyordu. Hepsinden zar zor sıyrıldıktan sonra ilgimizi çeken bazı kulüplere topluca katıldık. Bunlar su sporları kulübü, uluslararası öğrenciler kulübü ve uluslararası hukuk kulübüydü. Aramıza sonradan dahil olan Leyla ve Büşra her ne kadar dans kulübüne kendileri gibi bizi de eklemeye çalışsalar da başarılı olamadılar.
Bir saat kadar orada dolaştıktan sonra yakınlarda bulunan bir kahve dükkanına geçtik ve bahçe kısmında beş altı kişinin rahatça oturabileceği koltuklu bir alana yöneldik. Bahçeye çıkmadan önce kahvelerimizi de almıştık.
Karton bardaki sütlü kahvemi masaya bırakıp ceketimi çıkarırken diğerleri de yerleşmek üzereydi. Kendimi koltuğa bıraktığımda Büşra ile kısaca tanışma merasimi yaptık ve ardından kendimizden bahsetmeye başladık. Daha doğrusu onlar konuşmaya başladı desem daha doğru olacaktı.
Berke dışında hepsi şehir dışından gelmişti. Bu nedenle de yurtta kalıyorlardı. Berke aile evinde, Aleyna özel yurtta; Leyla, Büşra ve Can ise KYK yurdunda kalıyordu. Ortaya karışık sohbet devam ederken ben de doğal olarak söze karıştım.
“Ben geçen sene ayrı eve çıktım. Ama ailem de burada. Haftanın bazı günleri akşam yemeği için bir araya geliyoruz.”
Leyla merakla sordu. “İstanbul denildiği kadar bunaltıcı mı? Yani ben Ankara’dan geliyorum daha birkaç hafta oldu buraya geleli ve şimdiden bıktım diyemem.” Omuz silktim. “Ben de temelli yerleşeli neredeyse bir yıl oluyor. Ondan öncesinde lise için Sicilya’ya gitmiştim.”
Masada övgü nidaları yükseldi. Büşra sözü devraldı. “İtalyanca biliyor musun?” Başımı olumluca salladım. “Evet, akıcı bir şekilde konuşabiliyorum. Ama buralarda pek işe yaradığı söylenemez.” Can kahvesinden yudumladıktan sonra öne atıldı. “Bence manyak bir şey kanka, çevirmenlik falan yapabilirsin yani.”
İç çektim. “Düşünmüyor değilim, bir ara ona da bakacağım.” Konuyu değiştirmek adına dudaklarımı araladım. “Ee, buradan sonra ne yapacaksınız?” Kızlar yurda geçeceklerini söylediler, Can da yurda geçip kız arkadaşıyla görüntülü konuşup vakit geçireceğini söyledi. Sol tarafımda oturan Berke de misafirleri geleceği için eve gitmek zorunda olduğunu söyledi. Sohbet koyulaşırken bir ara gözüm sol kolumdaki saate kaydı. Yediye geliyordu. Yavaştan kalksam iyi olacaktı. Bugün mesaim dokuzda başlayıp gece saat birde bitecekti. Araf bar kısmına bir kişi daha bulmuştu. Böylelikle iki vardiya çalışabiliyorduk. Büyük rahatlık olmuştu doğrusu.
“Arkadaşlar ben yavaştan kalksam iyi olacak, dokuzda mesaim başlıyor.” Herkes bana ayak uydurup kalkarken Berke söze girdi. “Çalışıyor musun?” Başımı olumluca salladım. “Evet, kuzenimin gece kulübünde bar kısmına bakıyorum yarı zamanlı.”
Üzerimde tuhaf bakışlar oluştuğunda boğazımı temizledim. “Gece kulübü dediğime bakmayın oldukça nezih bir yerdir. Kimin girip çıktığına baya dikkat edilir.”
Berke gözlerini kıstı. “Adı ne? Belki biliyorumdur.” Bahçe kısmından çıkıp ana çıkışa yürürken ellerimi ceketimin ceplerine yerleştirdim. “Araf.” Araf dememle birlikte Berke’nin gözlerinde hatırlama gibi bir duygu peyda oldu.
“A evet biliyorum orayı. Liseden arkadaşlarla birkaç kere gitmişliğimiz oldu. Gayet güzel yerdir. Ama teras katı acayip uçuk fiyatlara rezerve ediliyor. Bu nedenle genelde aşağıda takılmayı tercih ediyoruz.”
Kafamı bu dediği normalmiş gibi olumluca salladım. “Evet fiyatlar biraz pahalı. Kuzenim teras katını ve birkaç oturma alanını özellikle ayrı tutar.”
“Sohbetinizi bölüyoruz ama biz şuradaki otobüs durağına geçiyoruz size iyi akşamlar.”
Berke ve ben kahvecinin önünde dikilirken diğerlerinin gidişini izledik. Elimle ters yönü işaret ettim. “Ben arabamı almak için fakültenin otoparkına doğru yürüyeceğim. Sen?”
Kafasıyla ‘olur’ gibi bir işaret yaptı ve benimle birlikte yürümeye başladı. “İyi olur, benim de arabam otoparkta zaten.”
Kaldırımda yürürken rahat ama bir yandan da sıkıntılı bir şekilde sessizce iç çektim. Gözlerim kararmaya yüz tutmuş gökyüzünde gezinirken dilimle dudaklarımı ıslattım.
Birileriyle tanışmayalı uzun zaman olmuştu.
Birileriyle birkaç saat güzel vakit geçirmeyeli uzun zaman olmuştu.
Yargılanmayalı uzun zaman olmuştu.
En ilginciyse, Alpaslan’dan başka bir erkekle böyle uzun uzun sohbet etmeyeli uzun zaman olmuştu.
Derin bir nefes aldım. Bugün ilk defa yaklaşık beş altı saat Alpaslan ve diğer her şeyi düşünmemiştim. Yeni insanlarla tanışmak ve onlarla tartışmadan sohbet etmek o kadar güzel gelmişti ki…
Akşam soğuğu eşliğinde otoparka ulaştığımızda arabamın yanında durdum. Berke de durmuştu. Eliyle ileriyi işaret etti. “Benimkisi biraz daha ileride, sana iyi akşamlar.” Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsemeye çalıştım. “İyi akşamlar, sonra görüşürüz.” Tam gidecekti ki tekrardan bana döndü. “Belki akşam misafirleri atlatabilirsem birkaç arkadaşımla Araf’a gelirim. Bir içecek ısmarlarsın ha?” Hemen ekledi. “Yanlış anlamazsan tabi.”
Kafamı iki yana salladım. “Tabi ki de. Yanlış anlayacak bir durum yok, beklerim.”
Onunla vedalaşıp arabaya bindiğimde kafamı arkaya yasladım ve gergince soludum. “Acaba bana yürüdü mü biraz önce yoksa ben mi kafamda kurup oldukça dostane bir şeyi yanlış anladım?” Kendi kendime konuşurken kaşlarım çatıldı. Ya öyle bir şey olursa? Yutkundum. Yok ya. Olmasın. Ne güzel arkadaş edinmişken bu bozulsun istemiyordum. Dün gece Alpaslan ile birbirimize girmiş olabilirdik ama halen onu bir kenara atıp başkasına yeşil ışık yakmaya hazır değildim. Sırf Alpaslan’ı da gıcık edeceğim diye başkasını kullanmazdım.
Of, neyse ne! Daha ortada bir şey yokken neden senaryo yazıyordum ki? Herkes benim çevremdeki gibi kötü niyetli ve askıntı değildi. Aksine bugün aynı masaya oturduğum kişiler kaliteli ve hedefleri olan, iyi insanlardı. Oğlan iki nazik davrandı benimle otoparka yürüdü ve daha önce defalarca geldiği mekâna bir kez daha gelecek diye hemen zırh kuşanmaya gerek yoktu.
Değil mi?
Kendi kendimi yatıştırdıktan sonra hızlıca otoparktan çıktım ve kendimi yoğun trafiğe bıraktım. Gerçekten Leyla sormakta haklıydı. İstanbul bir süre sonra bıktıracak gibi gözüküyordu ve ben sırf bu trafik yüzünden bıkabilirdim.
Mesai saatime on beş dakika kala zar zor yetişip kendimi bar tezgahının arkasına attığımda ilk bir iki saat durmaya vaktim olmadı. Etrafıma fazla bakınamadan sadece müşterilerle ilgilenirken saat yavaştan on ikiye geliyordu. Yaklaşık bir saatim kalmıştı çıkmaya. Bir ara biten buzu yenilemek için mutfağa gidip geldiğimde Araf’ı tezgâhın önünde insanların oturduğu kısımda sandalyede buldum. Tek kaşımı kaldırdım. “Ne oldu? Bir şey mi var?”
Üzerinde neredeyse her günkü gibi siyah bir gömlek vardı. Biraz daha yaklaşırsam üzerinden buram buram sigara kokusu geleceğine emindim. Bakışları etrafta gezinirken bana baktı. “Bir yirmi dakikaya çıkabilirsin. Yeni aldığım eleman başlayacak bugün. Erken gelecek biraz.”
Omuz silktim. “Olur, süper.” Yoğun geçen bir ders gününden daha berbatı yoğun geçen bir ders gününün ardından beyni delercesine çalan müzikli bir ortamda birkaç saat bulunmaktı.
“Seninki de burada.” Tekrardan konuştuğunda kaşlarımı çattım ve hemen birkaç sandalye yanında oturan kadına içeceğini uzatıp onun önüne geldim. “Benimki kim ya?”
Başıyla geriyi, daha doğrusu teras katını işaret etti. “Alpaslan.” Kalbimin atışları adını duymamla hızlanırken devam etti. “Kaan ve Kemal ile oturmaya gelmiş. Başka yere gidecekler diye biliyordum ama sonradan fikir değiştirdi herhalde.” Gözlerimi kıstım. “Ne alaka?” Niye buraya gelmişti ki? Eylül ayında şehre geldiğinden beri buraya ayak basmıyordu. Şimdi bir anda Araf’a gelme perileri mi üşüşmüştü? Hah.
“Öğlen telefonda bir şey konuşuyorduk konuyu sana getirdi. Böyle çaktırmadan hangi günler çalıştığını falan sordu. Ben de bozuntuya vermedim.”
Kaşlarımı çattım. “Beni mi sordu? Allah Allah? Aklına gelir miydim onun ya?” Araf umursamaz halinden ödün vermedi ve omuz silkti. “Bilemiyorum artık, aranız pek bir gelgitli. Ama haberin olsun diye söyleyeyim dedim. Biliyorsun, onunla ne iş yaparsam yapayım önce seni tutarım.” Gözlerimden tabiri caizse kalpler fışkırtarak Araf’a baktım. “Sen var ya sen…” Sözümü kesti ve ayağa kalktı. “Aman aman, hemen de şımarma.” Ona bulaşmama izin vermeden benden uzaklaştı ve kalabalığa karışıp görüş açımdan kayboldu.
Diğer siparişleri hazırlamak için işimin başına dönerken istemsizce sırıttım. Demek beni sormuştu Araf’a ve buraya benim için gelmişti. Aklınca da bana çaktırmıyordu. Aptal ya. İlla biraz kıymetimin bilinmesi için kendimi mi yırtmam lazım!
Bir anda adımın seslenilmesiyle birlikte başımı ters tarafa çevirdim. Berke gelmişti. “Selam! N’aber?” Gülümsedim. “İyidir, senden?” Dudağının bir kenarı yukarı kıvrıldı. “İyidir. Biraz geç oldu ama gelebildim çocuklarla. Biraz ilerideki masalardan birinde olacağız. Ama öncesine sana selam vermek istedim.”
Bekletmeden karşılık verdim. Bu esnada mesaim de bitmişti. “İyi yapmışsın. Benim de mesaim şimdi bitti. Arkadaşlarına hiç bulaşmayayım ama istersen seninle burada bir kadeh bir şeyler içebiliriz hazır sen buraya kadar gelmişken.”
Başıyla olumlu bir karşılık verdi ve kendini tezgâhın yanındaki boş bar taburelerinden birine bıraktı. “Tamamdır bekliyorum seni.” Onu orada bırakıp personel odasına gittim ve üzerimdeki siyah yarım kollu tişörtü çıkarıp onun yerine kendi boğazlı krem rengi kazağımı geçirdim. Altımdaki kot pantolona dokunmadım.
Saçlarımı açık bıraktıktan sonra çantamı toparlayıp tekrar kulübün ana bölümüne geçtiğimde yukarı kata bakmamaya özen göstererek Berke’nin yanına oturdum ve sağ dirseğimi tezgâha yasladım. Sırt çantamı da ayağımın dibine güvenli bir şekilde bırakmıştım. Berke yeni çalışmaya başlayan barmenden bir kadeh viski isterken bense sade soda istedim. Eve arabayla gidecektim ve bu saatten sonra alkol almak istemiyordum. Dün gecenin berbat hissi hala damağımdaydı.
“Ee bugün biraz suskundun sanki?” Berke’ye meraklı bir şekilde soru yönelttiğimde cevabı geciktirmedi. “Dersler ağır olduğu için biraz canım sıkkın. Onun dışında bir sorun yok. Asıl anlatması gereken sensin. Okul açıldığından beri amfide ciddi bir surat ifadesiyle dolanan sensin.”
Hafifçe güldüm. “Öyle gözüktüğüm için üzgünüm ama son birkaç ayım pek güzel değildi.” Tahminde bulundu. “Tercihler, sonuçlar falan derken bunaldın sanırım?” Yutkundum. “Tabi onlar baya tatsızdı.” Sırıttı. “Ama bunlar tek başına bir sebep değil?” Omuzlarım düştü. Önüme bırakılan sodamdan yudumlarken konuşmaya karar verdim.
“Yaz tatilinin başında erkek arkadaşımla ayrıldık ve ikimiz de aynı çevredeyiz. Yani sürekli birbirimizi görüyoruz. Üstelik halen bu sindirilememiş bir şey.” Kafamı iki yana sarstım. “Yani biliyorum belki sana ergence geliyordur ama…” İç çektim.
“Bizimkisi biraz tutkulu bir ilişkiydi. Heyecanı kısa ama etkisi uzun sürdü.”
Şu an karşımda biriyle bir şeyler içerken bir yerlerden Alpaslan’ın bizi gözetliyor olma ihtimali bile kanımı kaynatıyordu. Her ne kadar masum ve iyi kalmaya gayret göstersem de sanırım onu kıskandırma isteğim ağır basıyordu. Yine de Berke’ye bulaşacak değildim. Evet. Kesinlikle. Sadece Alpaslan bir hayatımın olduğunu, olabileceğini fark etsin istiyordum.
“Yok ya, ne ergenliği. Herkesin hayatından böyle şeyler gelip geçer. Önemli olan ders çıkarabilmek.” Ben de bir ders çıkarırım ki sorma…
“Aynen. Ders çıkarmak çok önemli.”
Berke içkisinden içerken merakla sesini duyurabilmek için bana biraz daha yaklaştı. “Bizim üniversitede mi bari?” Kaşlarımı yukarı kaldırıp indirdim. “Yok. O Koç’ta ekonomi okuyor.”
Biraz daha konuştuktan sonra Berke arkasına doğru baktı ve bana döndü. “Ben de arkadaşları çok bekletmeden o tarafa geçsem iyi olur.” Ayağa kalktık. “Tabi, iyi eğlenceler size. Ben de gideyim. Malum baya geç oldu.”
Onunla vedalaştıktan sonra arkamı döndüm ve çıkışa yürümeye başladım. Bu sırada teras katından inip bana el sallayan Lena’yı gördüm. O ne alakaydı ya?
Uykulu bir halde sarmal merdivenin başına gittiğimde elimle onu işaret ettim. “Ne yapıyorsun burada?” Derin bir nefes aldı. “Esila, Merve, Kuzey, Bahadır ve Melih ile oturuyoruz. Bir de babam sana bakmam için özellikle bugün buraya uğramamı söylemişti. Denk geldi.”
Gözlerimi devirdim. “Aman ne düşünceli. Neyse ben gidiyorum.” Kolumdan tuttu. “Gel otur biraz. Diğerlerine de selam verirsin.”
Kafamı iki yana salladım. “Hiç halim yok Lena. Alpaslan da yukardaymış zaten. Hiç onunla yüz yüze gelesim yok. Dün akşam tartıştık falan, iyi değilim.”
Lena yüzüme bıkkınca baktı. “Biliyorum Merve bahsetti. Daha dün sabah Alpaslan’a kendimi affettireceğim demiyor muydun? Bir gecede ne değişti hemen? Bir de başka bir çocukla gördük seni. Ama sohbetiniz bölünmesin diye gelmedik. Hayırdır?”
Ofladım. “Ne bu hesap sorar gibi Lena? Okuldan arkadaşımdı oturduk bir sohbet ettik. Alpaslan’a gelirsek de ona kendimi affettirmeye çalışacağım dedim peşinde süs köpeği olacağım demedim.”
Canım sıkılırken elimle merdiveni işaret ettim. “Neyse git hadi sen. Ben hiç goygoy havamda değilim. Kimseyi çekemeyeceğim. Size iyi eğlenceler.”
Lena kollarını göğsünde birleştirdi. “Bizimle takılma lütfunda bulunup bulunmaman inan hiç umurumda değil ama bir kardeş olarak tavsiye vermeliyim: Gidersen ondan kaçtığını zannedecek.”
Son sözünü söyleyip basamakları çıkmaya başladığında omuzlarımı düşürdüm. Zayıf noktamı biliyordu. “Beni gaza getirme ya!” Kendi kendime homurdanıp arkasından çıkmaya başladığımda güldüğünü duydum. “Gülme lan.”
İkimiz üst kata çıktığımızda atmosfer direkt değişti. Müzik sesi artık daha kulak patlatmayan bir tarzda işitiliyordu ve buradaki müşteriler bir on kat daha zengindi. Lena’nın ve diğerlerinin oturduğu masaya geçtiğimizde herkes selam verdi. Ben de karşılık verdim. Merve yüzüme nasıl olduğumu ölçmek ister gibi baktığında iyiyim sinyali yolladım ve arkama yaslandım.
Masada Lena’nın dediğinin aksine Bahadır yoktu. Bunu sorgularken tam bu esnada Bahadır ve arkasından Alpaslan ile Kaan geldi. Kemal’in nerede olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Üçü büyük masada karşı tarafıma geçtiklerinde kaşlarımı çattım. Bunlar ne saçmalıyordu?
Alpaslan yüzüme biraz önce Berke ile sohbetimi ön sıradan izlediğini belli edercesine gizli bir kin ve öfkeyle bakarken ona onu umursamadığımı gösteren bakışlar attım.
“Selam Lara, nasılsın?” Kaan bana sevecen bir şekilde selam verdiğinde kaşlarımı çatmaya devam ettim. “Siz hayırdır ya? Şimdi de kendi aranızda barış mı imzaladınız?” Bahadır omuz silkti. “Sorunları uzatmaya gerek duymadık diyelim biz ona. Bu arada hoş geldin Lara.”
Yüzümü buruşturdum. “Sorunları uzatmaya gerek duymadınız mı?” Alpaslan araya girdi. “Herkes senin gibi hayatının sonuna kadar dolap çevirecek değil ya.”
“Siz de sütten çıkmış ak kaşıksınız ya.” Merve koluma dokundu. “Sakin mi olsan biraz?” Melih Merve devam edemeden konuşmaya başladı. “Hemen gelir gelmez tat kaçırmak zorunda değilsin.”
Ofladım ve Lena’ya döndüm. “Sana eve gitmek istediğimi söylemiştim öyle değil mi?” Lena boğazını temizledi. “Bahadır’ın Alpaslan’ı masaya getireceğini nereden bilebilirdim ki?” Konuştuktan sonra Melih’e döndü. “Sen de Lara’ya sürekli laf çarpıtmayı bırak. Kızla kaç ay sonra ilk defa aynı masadayız.”
Başımıza taş yağacaktı! Lena beni savunmuştu!
“Yeni bir arkadaş edinmişsin sanırım. Sohbetiniz baya akıyor gibiydi.” Alpaslan konuyu asıl çekmek istediği tarafa çekerken sırıttım. “Ben sana daha dün gece siktir git demedim mi? Sen daha ne maydanoz oluyorsun bana?”
Yeşil gözleri sinirle kısıldı. Ama asla pes edecek gibi gözükmüyordu. “Kaç aydır peşimden koşan sen değilmişsin gibi bir anda değişmen de ne komik!”
Çenemi dikleştirdim. “Sevdim de koştum! Bundan da zerre utanmıyorum. Ama sen artık şansını kaybettin!” Kimseden tık çıkmazken Alpaslan sinirle ayağa kalktı. “Şansını kaybeden ben değilim sensin!”
Masadan sinirle uzaklaştığında arkamı dönüp gittiği yere baktım. Yukarı çıkıyordu. Ne?
Bir hışımla ayağa kalktım ve çantamı Lena’nın kucağına bıraktım. “Çantama sahip çık. Bir şey olursa gebertirim seni.”
Diğerlerine de döndüm ve “Size de hiçbir şey diyemiyorum. Hepiniz meleksiniz ben şeytanım zaten oldu mu?” diye homurdandım. Adımlarımı harekete geçirip yukarı kata çıktığımda Alpaslan’ın arkasından bağırdım. “Nereye gidiyorsun sen!”
Koridorda yürürken arkasını dönmeden bağırdı. “Peşimden gelme!” Böyle konuşmasıyla koşarcasına ona doğru ilerledim ve tam odasının kapısını açtığında yetişip kendimi odaya attım. “Niye buraya geldin?”
Odanın ışığını açarken kapıyı gösterdi bana. “Seni ilgilendirmez, çık dışarı.” Kafamı iki yana salladım. “Ne demek ilgilendirmez? Bu odaların amacı belli ya hani?”
Omuz silkti ve karşımda durdu. Bense aralık kapının önünde odanın iç kısmındaydım. “Biraz önce aşağıda birisiyle konuşman beni ilgilendirmiyormuş ya, bu da seni ilgilendirmez.” Sinirle gülmeye başladım bir anda. “Sen benimle gerçekten taşak geçiyorsun bunun başka açıklaması olamaz.” Artık küfretmemeye çalışan düzgün yanımı bile köreltmişti.
“Bu odaya gelmek ne demek ya?” Sesim titredi. “Senin bu rahatlığın ne ya?” Yutkundum. “Sen Haziran’dan beri ne haltlar yiyorsun Alpaslan?” Omuzları bıkkınlıkla düştü. “Bir halt yemediğimi adın gibi biliyorsun, saçmalama.” Ellerimle yüzümü sıvazladım. “Bıktım artık.”
Ellerimi yüzümden çektim ve kafamı iki yana salladım. Gündüz geçirdiğim eğlenceli saatlerin zerresi kalmamıştı şu an.
“Senin kredin bitti artık!” Bir anda bağırdım ve kaşlarımı çattım. “Ben sana dün gece ne dedim? İki seçeneğin var dedim değil mi? Sen ne yaptın ilk seçeneği seçmedin! O nedenle bu saatten sonra sırf sana inat seni herkese üvey abim diye tanıtacağım bak da gör!
Bedeni sinirle kasılırken kaşlarını çattı. “Ne dedin ne dedin?” Duymak istememiş gibi davranması keyfimi yerine getirirken ellerimi belime koydum ve tekrar ettim. “Üvey abim dedim.”
Yeşil gözleri sinsi bir parıltıyla aydınlandı. Başını yana eğerken kısık sesle konuştu. “Sanırım ufak bir detayı sana hatırlatmam gerekiyor.”
Bir anlık boşluğumdan faydalanıp beni geriye ittirdiğinde sırtım kapıya çarptı ve kapı kapandı. Onunla kapı arasında kaldığımda sinirle karışık bir komiklikle gülümsemeye çalıştı.
“Seni seviyorum ama senden nefret de ediyorum dedim. Nefret ediyorum ve dünya ahiret bacım olarak görüyorum demedim.”
Dudakları dudaklarımın üzerine kapandığında tüm algılarım köreldi. Kaç ayın ardından onunla öpüşmek çok tuhaftı. Daha tuhaf olansa direkt bizdik.
Bu aşk, ihtiras ve nefret dolu şeyin gidişatı hiç iyi değildi. Hem de hiç… Ama çok da yaşanılası olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Yeni bölümde görüşmek üzere!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 15.76k Okunma |
2.53k Oy |
0 Takip |
58 Bölümlü Kitap |