69. Bölüm

BÖLÜM 68 - 2. KİTAP BÖLÜM 11

Serra Bıçakcılar
_ssaree_

 

 

Ben geldim! Sizi hemen bölüme uğurluyorum. Bölüm sonunda buluşalım!

İYİ OKUMALAR

LAVİNİA ARAL

Flashback devam.

“Be-benim aklım almıyor! Siz nasıl bir ailesiniz? Hepiniz nasıl bir olup da Ares’e bu kadar çok kıyabilirsiniz?” dedim içime dolan öfkeyle daha fazla susamayarak.

Odadaki herkes suspus haline devam ederken hepsine şok içinde bakıyordum.

Aden Sancaktar yanaklarından süzülen yaşlarla bakışlarını benden kaçırırken titreyen bedenini gizleyemiyordu. Benim kadar olmasa da onun da bedeni zayıftı. Titremelerini gözle görebiliyordum.

“Seni anlıyorum evlat. Ares’i seviyorsun belli ama yargılayacağın kişiler biz değiliz.” dedi Demir Sancaktar eşinin ağlamasına dayanamamış olacak ki.

Tam dudaklarımı aralayıp ona aynı öfkeyle cevap verecekken oturduğu sandalyeyi karısının yanına ilerleterek eşinin titreyen elini tuttu. Tüm bunları yaparken bakışları ara ara karısına kaysa da ilgisi bendeydi.

“Sınanmadığın günahın masumu sayılmazsın tıpkı sınandığın günahın suçlusu sayılmadığın gibi.”

Kaşlarımın daha çok çatıldığını hissettim. Ne demek istemişti şimdi?

“Ne bu şimdi kendinizi aklamaya mı çalışıyorsunuz? Siz, sizden sonra Ares’in başına neler geldi biliyor musunuz? O daha küçücük bir çocukken zorla cinayet işletildi ona! Yetmedi o cinayeti işlemek istemediği için o cesetle kaç saat aynı odada bırakıldı!”

Ben avazım çıktığı kadar bağırırken içimde bir volkanın patlamadan önceki fokurdayışlarını hissediyordum. Benim bağırışımla Demir Sancaktar bir anlık gözlerini sımsıkı yumarken Aden Sancaktar bu kez sesli hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Ali dayı zaten bunları biliyor olmalı ki hiçbir tepki vermiyordu. Sadece yüzü gittikçe kasılıyor gibiydi.

“Kendimizi aklamaya falan çalışmıyoruz. Tüm bunların bizim canımızı yakmadığını mı sanıyorsun? Sence o an imkânımız olsa küçük oğlumuzun bedenine yapılan saldırılara izin verir miydik?”

Sancım, devam eden bu konuşmanın her bir anında daha da artıyordu. Bu konuyu konuşmak istemiyordum ama birinin Ares’in hakkını savunması gerekiyordu.

Birinin geçmişteki o küçük Ares’i sahiplenmesi ve onu koruması gerekiyordu.

“Yaşıyorsunuz? Yaşıyorsunuz nasıl imkânınız yoktu? Yaşıyorsunuz!” dedim isyan eder bir tonda.

Yaşıyorlardı. Nasıl küçük çocuklarını artlarında bırakabilirlerdi? Yaşıyorlardı.

“O zaman yaşamıyorduk.”

Duyduğum ama anlamadığım cümleyle kasıklarımda hissettiğim sancının artması ve eş zamanlı bebeğimin hareketleri bir bıçak gibi kesildi. Kalp atışlarımın sekteye uğradığını hissettim.

Yaşıyorlardı. Görüyordum. Karşımdalardı.

Nasıl yaşamıyorlardı?

Sormak istedim. ‘Nasıl yaşamıyorsunuz?’ diye sormak istedim ama alt bölgemdeki acı soluğumu da kesmişti. Konuşamadım.

Acı dolu bir inlemeyle ellerim kasıklarıma kapanırken aklımdaki her şey bir anlık durmuştu. Düşünebildiğim ve hissedebildiğim tek şey kasıklarımdaki acıydı.

“Lavinia?”

“Lavinia!”

“Lavinia!”

Aynı anda duyduğum üç farklı ses panikle bana yönelirken günlerdir yaşadığım şeylerin üstüne bugünün her şeyi ikiye katladığını hissediyordum.

Gözlerimin önünde uçuşan siyah benekler ve uğuldayan kulaklarım işi hiç iyi kılmazken bilincimi açık tutamıyordum. Yaptığım tek şey ellerimi karnıma sarmaktı. Dahasına gücüm yetmiyordu.

Bedenimdeki son güç kırıntılarının da bacaklarımdan başlayarak tüm bedenimden çekilişini sızılı bir karıncalanmayla hissederken devamında olanlar bende yoktu. Zihnim zifiri karanlığa kendini çabucak teslim etmişti.

*** 

Bir evin kokusunu alıyorsan o evin misafirisindir, diye bir söz okumuştum bir yerde. Çok olmasa da geçmişte bir zamanda sanırım liseye yeni geçtiğim dönemde çıkmıştı o söz karşıma. O an yaşadığım aydınlanmanın kalbimde yarattığı sancıyı asla unutmam.

Ben kendimi bildim bileli doğduğum evin kokusunu alırdım. Annemin kullandığı lavanta özlü temizleyicilerden kokardı hep ama o evin farklı ayrı bir kokusu daha vardı. O ev, çok o ev gibi kokardı işte. Dahası ben içerisinde bulunduğum her evin kokusunu alırdım. Yani bu ne demekti? Bulunduğum hiçbir eve ait değil miydim?

O zamanlar buna bir anlam verememiştim. Çünkü küçüktüm. Bir insan nasıl doğduğu eve ait olamazdı? Şimdi anlayabiliyordum.

Bazen doğduğun eve bile ait olamayabilirdin.

Ne doğduğum ev ne anneannemin evi ne Ares’in Sarıyer’deki rezidansı ne Bostancı’daki o ev... Hiçbiri bir Riva etmiyordu. Kaldığım kaç evi toplarsam toplayayım bahçesine ellerimizle şakayıklar ektiğimiz o evle eş değer değildi hiçbiri.

Çünkü hepsinin kokusunu alırdım ama bir o evin kokusunu bilirdim. O ev, dokusuyla kokusuyla çok tanıdıktı çok bizdi ama bunu asla adlandıramazdım.

Şimdi gözümü üçüncü kez açtığım bu evin kokusu da iyi kötü zihnime kazınmıştı. Artık bu evin kokusunu da öğrenmiştim ve alıyordum ama bu da yuva değil demekti değil mi?

Ne acıydı!

Saat çoktan akşam saatlerini geçerek geceye yaklaşmış olmalıydı. Derin bir nefes verdim sızlayan kasıklarımı ovalarken. Başım çatlayacak derece ağrıyordu. Gözlerimin şişliğini bilmek için aynaya bakmama gerek yoktu çünkü ziyadesiyle o şişlikleri hissediyordum. Bakış açım daralmış, gözlerim şişmekten küçülmüştü sanki.

Uzandığım yataktan dikkatli hareketlerle oturur pozisyona geçerken kollarımdaki serum izlerim sızladı. Sabahki fenalaşmadan sonra yine birçok serum takılmıştı. Öyle ki artık sık sık serum takılmaktan delik deşik olmuş sağ kolum dayanamamıştı ve bugün tekrar damar yolu açılırken damarım patlamıştı o yüzden sol koluma takılmıştı serum. Hoş sol kolumun da sağ kolumdan bir farkı yoktu ama onun durumu bir tık daha iyiydi.

Bünyem artık daha fazla şeyi kaldıramadığını nasıl belli edebilirdi bilmiyordum. Tüm gücümün tükendiğini hissedebiliyordum.

Ali dayıda bu konuda benimle hem fikir olmalı ki ben adam akıllı dinlenip toparlanana kadar değil bir yere gitmemi bu odadan çıkmamı bile yasaklamıştı. Ve bu süreçte tabi ki Aden ve Demir çiftiyle konuşmam da yasaklanmıştı.

Ne zamanki iyice dinlenip gücümü toparlardım işte o zaman her şeyi konuşacak ve ne yapacaksak o zaman yapacaktık. Öncelik bebeğimdi. Bu her ne kadar içime sinmese de bende bu konuda hemfikirdim.

Sabahki fenalaşmam ve kısa süreli bayılmamdan sonra zaten gelecek olan doktor daha hızlı getirtilmişti. O doktorun yanında getirdiği birçok cihazla yaptığı kontrolde beni azarlarcasına yaptığı konuşmadan sonra hemfikir olmama gibi bir lüksümün olmadığı bir kere daha yüzüme çarpılmıştı.

Bana ‘Bebeğini yaşıyorken sağ bir biçimde doğurmak istiyorsan artık uyarılara harfi harfine uyman gerekiyor!’ demişti. Yani kendinin de bebeğinin de yaşamasını istiyorsan artık başka şansın kalmadı bu son gibi bir şey demişti.

Başka seçeneğim yoktu. Ne dedilerse kabul etmiştim. Bebeğimin canını şansa bırakamazdım çünkü biliyordum ki bu hayatta şans hiçbir zaman benden yana olmamıştı ve olmazdı da.

Benim bebeğimin ne doğacağı ev kaderi olacaktı ne de düştüğü rahmi kederi.

Bunun için kaç kere kanlar içindeyken içimden yeminler etmiştim. Ne çok acı çekmiş, nelerle uğraşmıştım.

Aksine asla izin vermezdim.

Yatmaktan ağrıyan sırtım oturduğum saniyelerde biraz olsun rahatlarken bu kez de oturmaktan belime ufak ufak ağrılar girmeye başlamıştı. Tekrardan olduğum yerde uzandım. Bedenimi dikkatlice sağa döndürürken sağ elimin avuç içini yastıkla yanağım arasına sıkıştırdım. Sol elim karnıma kapanmışken yaşlarla dolu gözlerimi sımsıkı yumdum.

Ares gelmişti ve ben onu istiyordum ama bebeğim için ondan uzak durmam gerekiyorsa bunu yapacaktım.

Başka seçeneğim yoktu bunu içten içe biliyordum. Ares beni bulsaydı, buraya gelseydi yeni bir kıyamet kopardı. Nasıl oluyordu hala daha bilmiyordum ama öldü sandığı annesiyle babası yaşıyordu.

Yani bir gerçeği daha sanrı çıkmıştı ve bunun sonu kıyametti.

Olmazdı. Bir kıyamete daha giremezdim. Bunu şu anda ne bebeğim kaldırabilirdi ne de bedenim.

Her şeye rağmen benim mutlu olmak istediğim ve yaşamak istediğim bir hayatım vardı. Daha iyileşememiştim henüz ölemezdim.

Flashback bitiş.

17 Ekim Pazar sabah saatlerinden devam.

Görmek bazen yetmiyordu. Elinden hiçbir şey gelmediğinde vicdanınla yaptığın hesaplaşmada sağ çıkamıyordun.

İçten içe Ares’e ihanet edenin ben olmadığımı bilsem de bir aydır burada ailesiyle birlikte gizlilik ve sükûnet içinde yaşadığımdan vicdanım asla susmuyordu. O hala daha her yerde beni ararken ben burada öldü bildiği ailesiyle kahvaltı yapıyordum.

Suçlu değildim çünkü bende bebeğim için bir zorunluluk içerisindeydim. Daha yeni girdiğim 21. haftamda hala daha hamileliğimin normal düzeye dönmesini bekliyordum. En başından beri sorunlu bir hamilelik yaşadığımdan ve sık sık düşük yapmanın eşiğine geldiğimden hamileliğim bir türlü toparlanmıyordu.

Her ne kadar bebeğim artık beş aylık olsa da riskler bir türlü bitmemişti. Bu kez de bazı değerlerimin asla normal olmamasından erken doğum riskiyle karşı karşıyaydım.

Her şeye rağmen şükür ki bebeğimin sağlığı fazlasıyla iyiydi. Hatta en başından beri hep ileriden giden boyu ve kilosu hala daha aynı seyirdeydi. Otuz santime ulaşan boyuyla birlikte 415 gram olan kilosu doktorun tombik bebek olacak söylemlerine yeterli bir dayanaktı. Şimdiden adı tombalak olarak çıkmıştı bile.

Ama ne yazık ki babasının bunların hiçbirinden haberi yoktu.

Artık daha fazla bir şey yiyemeyeceğimin bilincinde elimdeki çatalı tabağımın kenarına bıraktım. Bakışlarım yine karşımdaki Aden ve Demir çiftine kayarken yıllardır nasıl tüm bunlarla yaşadıklarını sorguluyordum. Ben daha bir ay olmasına rağmen çıldırmanın eşiğine gelmişken geçen onca yıldan bahsediyordum.

Şaşılmayacak gibi değildi. En az yaşama nasıl tutunduklarını öğrendiğim o gece gibi.

Ali dayının bana her şeyi yasaklamasının üzerinden iki haftaya yakın bir süre geçmişti. Bu iki haftada ben tıpkı Ali dayının dediği gibi ne bir yere gitmiştim ne de Aden ve Demir çiftiyle görüşmüştüm. Aynı evin içerisindeydik ama asla denk gelmemiştik. Bunda benim iki hafta boyunca tuvalet ihtiyacım ve cama çıkıp hava almam dışında yataktan hiç çıkmamamın etkisi büyüktü.

Günler boyunca sadece uzanıp durmuştum. Bu süreçte her şeye rağmen sağ olsun Ali dayı her şeyimle ilgilenilmesini sağlamıştı. Doktorlar sürekli kontrole gelip gitmişti. Yemekler sürekli yatağıma gelmişti. Hatta canım sıkılmasın diye yatağımın karşısına bir televizyon bile takılmıştı. İyi ki de takılmıştı. Uyumadığım her an düşünmekten kafayı yemeyeyim diye sürekli internetten bir şeyler izlemiş durmuştum.

Ama her şeye rağmen bir noktada artık daha fazla dayanamamış ve bir akşam vakti saat gece yarısına yaklaşırken kendimi bahçeye atmıştım. Odanın üstüme üstüme gelmesini bu kez cama çıkarak bastıramadığım bir geceydi.

O zaman bahçedeki kamelyada Aden ve Demir çiftini otururken bulmayı beklemiyordum. Tıpkı Sancaktar ailesinin sırlar dolu geçmişinin diğer parçalarını bir gecede öğrenmeyi beklemediğim gibi.

Flashback başlangıç.

İçimde bir yerde, kalbimde. Her yer, her yerdeydi. Nereden tutarsam tutayım hep elimde kalan bir şeyler vardı. Bir türlü olduramıyor, hiçbir şeyi yerine oturtamıyordum.

Dikkatli adımlarım beni sonunda bahçeye çıkarttığında ayaklarımın çıplak olmasını umursamadan direkt bahçeye çıktım. Ev ne kadar eski olsa da son derece bakımlı ve temizdi. Tıpkı bahçesi gibi. Bunun rahatlığıyla çıplak ayaklarımla gecenin ayazında bahçede adımlamaya başladım.

Derin ve sık nefesler alıyordum. İçim daralıyordu. Bu, uzun zamandır yaşadığım bir durumdu ama son günlerde daha çok artmıştı.

Bir sırrın tam ortasına düşmüştüm ve susmam gerekiyordu. Eski Lavinia bunun ne demek olduğunu tam kavrayamasa da susmayı bilirdi. Ama şimdiki Lavinia... Bunun ne demek olduğunu ondan daha iyi kimse bilemezdi ve susmak artık onun yapacağı son şey bile değildi.

Ağzı sütten yanan yoğurdu üfleyerek yerdi ama ben artık direkt yoğurt yemiyordum.

Rahmimin içinde olduğu yerde dönüp duran bebeğim içimde kopan fırtınaları bilen tek kişiydi. Hissettiklerimi hisseden tek kişi.

Yine fazlasıyla bunaldığımı hissetmiş olacak ki şu anda fazlasıyla hareketliydi. Ellerimi çıkık karnıma sararak okşamaya başladım. Bir sorun olmadığına inanmalıydı. Benim iyi olmadığımı bilmemeli ve o iyi olmalıydı.

Çünkü hiçbir çocuk ebeveyninin derttaşı ya da psikoloğu değildi. Olmamalıydı.

“Lavinia, bir sorun mu var?”

Bahçenin en uç noktalarında göz ucuyla beni izleyen korumalar dışında kimsenin olmadığını sandığım anda yakınımdan duyduğum ses irkilmemi sağladı. Bakışlarım hızla sağa doğru dönerken hızlanan nefesimi kontrol altına almaya çalıştım.

Az ilerimde ağaçların arasında kalan kamelyada oturan ikiliyi görmeyi beklemezken kaşlarım bir sorgu içerisinde yukarı kalktı.

“Hayır yok.” dedim güç bela bulduğum sesimle.

Sırasıyla oturduğu yerde ayaklanarak birkaç adım bana yaklaşmış Aden Sancaktar’a ve onun arkasında kalan kamelyada tekerlekli sandalyesiyle duran Demir Sancaktar’a baktım. Büyük bir merakla bana bakıyorlardı.

“Karnını tuttuğunu görünce bir şey oldu sandık. Bir de bahçeye birden çıkınca sen...”

Refleks halinde ellerim karnımdan çekildi. Bebeğim bunu beğenmemiş olmalı ki sert bir tekme attı. Ellerim o kadar çok karnıma sarılıyordu ki sanırım buna alışmıştı. Temas bağımlısı bir bebek beni bekliyor gibiydi.

“Şey çok hareketliydi biraz sakinleşsin diye temas kuruyordum.” dedim söyledikten sonra anında pişmanlık duyarken. Neden gereksiz bilgiler veriyordum ki?

Benim memnuniyetsizliğimin aksine söylediklerim Aden Sancaktar’ın yüzünde buruk bir tebessüm oluşturdu. Tıpkı kocasında oluşan tebessüm gibi.

“O zaman iyiysen bize eşlik etmek ister misin? Bitki çayı içiyorduk.”

Harelerimdeki renklerle fazla benzerlik içeren bakışlar gözlerimin içine hevesle bakarken içimden onları reddetmek gelmedi. Başımı hafifçe aşağı yukarı sallarken Aden’in bana doğru uzattığı eline doğru ilerledim.

Birkaç adımda yanına ulaşsam da bana doğru uzattığı elini tutamadım. O eli yıllardır Ares tutamamışken şimdi ben hiç tutamazdım. Her şeye rağmen Aden’in elini tutamamak benim içimi burkarken Aden buna görünür bir tepki vermedi. Sadece yüzünde anlayışlı bir tebessüm oluşmuştu.

“Ayakların neden çıplak? Ben sana bir terlik getireyim hem çayını da alırım. Ihlamur içer misin?”

Kamelyadaki minderlerle kaplı rahat gözüken koltuğa ağır hareketlerle oturdum.

“Terliğe gerek yok iyiyim ben böyle ve evet ıhlamur içerim.”

Çıplak ayaklarımı bacaklarımın altına toplarken arkamdaki minderi basit bir hareketle düzelterek arkama yaslandım.

“Olmaz öyle bebeğin üşür sonra. Ben hemen geliyorum.” diyerek bir kere daha itiraz etmeme izin vermeden hızlı adımlarla eve ilerledi.

Anaç tavırları içten içe hoşuma giden kadının ardından buruk bir tebessümle baktım. Ben her ne kadar bu tavırlara fazlasıyla muhtaç olsam da bu tavırları hak eden asıl kişi Ares’ti.

O dışarıda bir yerlerde hala daha beni ararken ben burada öldü sandığı ailesiyle birazdan çay içecektim. Bunu öğrendiğinde de gider miydi?

Bilmiyordum ama geçmişte yaşadığım tecrübeye göre bir tahminim vardı. Derin bir iç çektim.

“Artık biraz daha iyi misiniz? Doktorlarınla görüştüm ciddi bir problem olmadığını söylüyorlar ama sen nasıl hissediyorsun?”

Bakışlarım Ares’in yirmi yıl sonra bir savaştan çıkmış haline kayarken yüz ifademi sabit tutmaya çalıştım. Vücudunun görünür yerlerindeki yanık derisine bakmamaya çalışmak oldukça güçtü. Tıpkı Aden’de de olduğu gibi.

Dudaklarımda benden bağımsız oluşan buruk tebessümle başımı aşağı yukarı salladım. “İyi olacağız sadece zamanı geldiğinde sağlıklı bir doğum yapmam gerekiyor. Hamile olduğumu öğrendiğimden beri o kadar çok şey yaşadım ki... Maalesef artık benim için normal bir hamilelik süreci mümkün değil.”

Artık değildi. Bebeğimi sağlıklı bir biçimde kucağıma alabilmem için hamileliğimin geri kalanı beni birçok şeye mahkûm ediyordu. Bir sürü destek takviye gibi hiçbir iş yapmayıp sadece yatmak gibi.

Daha fazla beni strese sokacak, üzecek, gerecek bir olayın içinde olmamak için bir sır olup hiç var olmamış gibi gizlice yaşamak gibi.

“İyi olacaksınız.” dedi Demir Sancaktar’da beni onaylayarak. “Artık biz de varız ve siz iyi olacaksınız.”

İlk an ne dediğini tam anlayamadım. Kaşlarım sorgu içerisinde çatıldı.

“A-ares artık her şeyi öğrenecek mi?” sorusu gayriihtiyari bir biçimde dudaklarımdan döküldü.

Demir Sancaktar titrek bir sesle sorduğum soruma ilk an sadece bakakaldı. Sonrasında tam cevap verecekken aramıza geri katılan Aden Sancaktar bunu böldü.

“Henüz değil ama çok yakında.” Bir elinde tuttuğu dumanı tüten çayı bana uzatırken diğer elindeki terlikleri de ayak ucuma doğru yere bıraktı. “Yıldırım bulunmadan tıpkı sen gibi bizim de elimiz kolumuz bağlı.”

Günlerdir anlam veremediğim asıl konunun açılmasıyla anında bu duruma itiraz ettim.

“Bu dediğiniz şey gerçekten bir tek bana mı çok saçma geliyor? Ya Yıldırım’da tıpkı babası gibi yıllarca bulunamazsa? Kubat sizin hayatınızdan yirmi yıl çalmışken oğlunun da bir yirmi yıl çalmayacağı ne malum?”

Benim onlar gibi verecek bir yirmi yılım yoktu. Birkaç ay bile benden neler götürmüştü. Yirmi yılı nasıl kaldırabilirdim? Üstelik artık tek başıma da değildim!

“Hiçbirimizin yapamadığını Ares yaptı ve Kubat meselesini halletti. Eminim yakında oğlunu da halledecektir.” diyen adama biraz şok çokça da öfkeyle baktım.

Halletti dediği mesele adam öldürmekti! Kubat’tan en az herkes kadar bende nefret etsem de yine de bir insanı öldürmekten söz ediyorduk!

“Bunu ne kadar basit bir şeymiş gibi dillendiriyorsunuz? Oğlunuz birisini öldürdü ve siz bir kere daha öldürür ve yılların meselesi böylece hallolur mu diyorsunuz? Bu kadar basit bir mesele mi bu?”

Benimle dalga geçiyor olmalılardı. Kubat’ın bu yeryüzüne safi zarar olduğunu bende biliyordum ama konu Ares’in katil olmasıydı!

O daha ailesini yeni kaybetmiş küçücük bir çocukken bir cinayete zorlanmışken zaten yeterince yara almıştı. Şimdi yetişkinliğine tekrar bu yarayı hatırlatmanın bir mantığı var mıydı?

“Elbette değil canım ama bizim yaşadıklarımızda basit değildi.” diyen Aden Sancaktar tam olarak hangi tarafta olduğunu belli etmese de kocasını yalnız bırakmadı.

Burnumdan alaycı sesli bir soluk verirken bakışlarımı bahçede gezdirdim. Tanrının elbette bir bildiği vardı ama ya onların zamanında Ares’ten alınmasının sebebi Ares’i daha fazla şeyden korumaksa?

Sonuçta ‘Hayrın içinde şer, şerrin içinde hayır vardır.’ diye boşuna denmiyordu.

“Sence elimde olsa oğlumun bunları yaşamasına izin verir miydim? Ya da tüm bu pis işleri yapmasına?”

Demir Sancaktar’a döndüm. Konuşurken ellerini iki yana açmış kendini gösteriyordu. Bana onu da anlamamı ister gibi bakıyordu.

“O patlamada her ne kadar bir tek kızımız toprağın altına girse de biz de gerçekten öldük.” diyerek benim bir cevap vermemi aldırmadan konuşmasını sürdürdü.

Yine ilk günkü konuya çıkmıştı mesele.

“O gün ne oldu?” dedim direkt açıkça. Patlama gününü deli gibi merak ediyordum. Ben bu hayata gelme mücadelesindeyken onlar o gün ne yaşamıştı?

“Bunları konuşmasak daha iyi olmaz mı sizce de?”

Araya giren kadına başımı olumsuzca salladım. Her ne kadar Ares’ten önce öğrenmek istemesem de sonuçta olan olmuştu ve ben günlerdir onun arkasından iş çeviriyor gibi öldü sandığı ailesiyle gizlice bir yaşam sürüyordum. Yani artık ondan önce öğrenmemin hiçbir anlamı yoktu benim gözümde.

Ares zaten her şeyi öğrendiğinde beni yargılayacak bir şey bulurdu. Sen ailemin yaşadığını benden önce mi öğrendin? Bunu benden kaç gündür saklıyordun? Döndüğümü bilmene rağmen neden bana ulaşmadın? Falanlar ve filanlar...

Yine beni terk edecek bir sebep bulmamasının imkânı yoktu. İnsanlar genelde beni bırakmak için çok kolay sebepler bulurlardı.

O da bulurdu. Zaten daha önce bir kere bulmuştu.

“Ben sizin mezarınıza gittim. Hikayenizi kaç ağızdan dinledim. Her şeyden önce ben sizin yasınızı tuttum. Acınızı Ares’in gözlerinde tattım, onunla birlikte yaşadım. Bunca yıldır nasıl yaşıyor olabilirsiniz?”

Son cümlelerime doğru titreyen sesim miydi Aden’in gözlerini dolduran, Demir’i uzaklara daldıran? Bilmiyordum.

Bildiğim tek şey Ares’in acısı gerçekti.

Annemle kız kardeşime bir suikast düzenlendi ve babamda hiç beklenmeyen bir anda o suikastın içine dahil oldu, demişti. Bu onu durdurmadı ve o, üçünü de aldı, demişti.

O kadar hissiz dinlendirilmişti ki bu sözleri... Sanki herkesten gizlenen dördüncü bir cinayet vardı ve bu o’ydu. Karşımdaki hissizliği cansız bir bedendekinden farksızdı.

“O zaman...” diyerek söze başladı Demir Sancaktar ama konuşamadan duraksamak zorunda kaldı. Peş peşe sert yutkunuşlar yaşadı. Zorlandığını görmemek imkansızdı.

“Demiröz o piçle pazarlığa oturduğunu herkesten gizlemeye çalışmış ama pazarlığa oturdukları yer Mahzen’miş.”

Kaşlarım çatıldı. Demiröz diyordu baba değil. Bunu daha sonra düşünmek üzere görmezden gelerek asıl dikkatimi çeken yere odaklandım.

Mahzen dediği yerin neresi olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Aklımın daha en başından bulandığını hissettim. Tam Mahzen’in ne olduğunu soracaktım ki Demir Sancaktar devam ettiği konuşmasında yaptığı açıklamayla buna gerek bırakmamıştı.

“Mahzen, illegal bir topluluk. İçerisinde birçok derin devlet adamlarını, yüksek kesimden iş adamlarını, MİT’ten üst düzey yöneticileri ve bunun gibi birçok insanı barındırıyor. Tehlikenin olduğu değil doğduğu bir yer. Hiç sağlam değil.”

Aklıma hemen Ali dayının onu beni nasıl bulduğuyla ilgili sorguladığımda söylediği sözler düştü.

“Ares ayrı bir arayış içerisindeydi ben ayrı.”

“Ares’in bilmediği çok şey var ve onları anlatmak için doğru zaman bu zaman değildi o yüzden ben herkesten gizli hareket etmek durumunda kaldım.”

“Ben Zero’yu da birçok şeyi de biliyordum. Ondan herkesten birkaç adım öndeydim.”

“Ali dayıda mı Mahzen’den birisi?” dedim konuşmasını kaba bir biçimde bölmeyi umursamayarak. Her şey yavaş yavaş yerine oturuyordu.

“Evet. Pazarlıktan da bu şekilde haberi olmuş ama bunu patlamadan yalnızca bir saat önce öğrendiğinden her şey için çok geçti. O kadar geçti ki hiçbir şey yapamadım. Elimizde hiç seçenek yoktu o yüzden zorunda bırakıldığımızı yaşadık.”

Demir Sancaktar konuştukça zihnime dolan anılarla olduğum yerde kasıldım. Biliyordum. Kubat her şeyi bizzat anlatmıştı. Biliyordum.

“Ali dayı bana patlamayı haber verdiğinde Ares’le birlikte Demiröz’e gidiyorduk. Evden çıkalı çok değil on ya da on beş dakika olmuştu. O gün Ares’i de alarak yanına gitmem için fazla ısrarcıydı, ilk başta bu tavrına pek anlam veremesem de Ares’i özlediğini düşünmüştüm. Ares’e fazla düşkündü.”

Daha fazla dayanamadım. Sol gözümden irice bir yaş akarken bu kez sözü ben devraldım.

“Sizi ısrarla yanına çağırdı çünkü pazarlığa oturma sebebi siz ikinizin yaşamasıydı. O dönem sen Kubat’ın kuyruğuna çok basmışsın, gözüne çok batmışsın. Siz ikiniz sağ olun, Kubat’ın bu davadaki içi artık soğusun ve bu konu sonsuza dek kapansın diye iki canı gözden çıkardı.”

Burnumu çektim.

“Senin tüm her şeyden haberdar olup geri dönmen beklenmedikmiş. Seni tutmaya çok çalışmış ama yapamamış. Demiröz o evden ikinizi çıkartmak için Kubat’a yalvarmış. Seni geri döndürememiş ama Ares’i bir şekilde yanına almış.”

Göz yaşlarım tek tük akmasını sürdürürken yutkunmaya çalıştım. Elimde buz tutan çayı artık içmek istemiyordum. Onu ilerimdeki masaya uzanarak bıraktım.

Aden Sancaktar’da çoktan göz yaşlarını akıtmaya başlamışken “Biliyorsun.” dedi.

Başımı aşağı yukarı salladım.

“Bizzat Kubat anlatmıştı.” dedim. “O zaman ona inanmak hiç istemedim. Bunun için çok direndim. ‘Onlar her ne olursa olsun bir aile. Ailelerde ihanet olmaz.’ demiştim.”

Güldüm. Bu histerik bir gülüştü ama çokça acı barındırıyordu. “Bunu dediğimde bana gülmüştü. Sanırım sende böyle bir şey demişsin.”

Birkaç saniye duraksadım. O esnada Kubat’ın kurduğu cümleyi tam anlamıyla hatırlamak için biraz düşündüm.

“O benim sevdiğim adamın babası ve benim de öyle. Babalar ailelerini korur, onlara ihanet etmez.” diyerek hatırıma düşen cümleyi direkt aktardım.

Dudaklarımdan dökülen cümlelerle Aden’in yüzünde oluşan buruk tebessüm acıyla titredi.

“Dedim.” dedi. “Dedim ve çok yanıldım.”

Onu anlıyordum. Onu çok iyi anlıyordum.

“Bende çok yanıldım.” dedim ortak noktamızı dillendirme ihtiyacı duyarken.

Aden artık sesli iç çekişlerle ağlamaya başladığında ben kendimi hala daha tutuyordum. Gözlerimden her ne kadar yaşlar dökülse de kendimi tam anlamıyla salmıyordum.

Demir Sancaktar çoktan tekerlekli sandalyesini karısının dibine çekerek onun ellerine sıkıca sarılmıştı. Karısına onun ağlamasına dayanamıyormuş gibi bakıyordu.

Bir zamanlar Ares’te bana böyle bakardı.

Bakışlarımı kaçırdım. Gördüğüm manzara bence çok güzeldi ama içimdeki Ares’le birlikte sevilmiş o küçük kız çocuğu çok kıskanmıştı.

“Ben eve döndüğümde yapacak hiçbir şeyim yoktu. Bildiğim tek şey babamın ihaneti, dayımınsa bizim için bir şeyler yapacağıydı. Ama o an o kadar hiçbir şey bilmiyordum ki aslında. Oysaki daha düne kadar o piçi yakalamaya bir nefes kadar yakındım, her şeyi bildiğimi sanıyordum. Dahası kendimi, ailemi koruyacak kadar güçlü sanıyordum.”

Son cümleyi öyle bir hisle söylemişti ki sanırım artık öyle sanmıyordu.

Aden Sancaktar eşinin sözlerine dayanamamış olmalı ki ağlayışına aldırış etmeden hızla konuşmaya girdi. “Öylesin. Korudun. Senin suçun değildi sen elinden geleni yaptın.”

Ağzından sözler nafile bir çabaya girmiş gibi çıkmıştı. Yıllardır bu konuşmaları yaptıkları aşikardı. Demir Sancaktar olan her şeyden kendini mi suçluyordu?

“Ama o patlamaya engel olamadım.” dedi. Sözcükleri ağzından tek tek çıkmıştı. Sesi oldukça boğuk bir halde gırtlaktan gelmişti. Bana döndü alev alev bakan bakışlarıyla.

“O patlama oldu. Biz o evin içinden çıkamadık. Kızımız toprağın altına girdi, bizse yıllar süren o komaya.”

Koma mı?

Aklıma hiç gelmeyen ama oldukça olası olan ihtimalle dumura uğramış gibi hissettim. Tamam bir savaştan çıkmış gibi gözüküyorlardı evet ama yıllar süren bir koma hali...

Ben bu ihtimali hiç düşünmemiştim.

“Küçük oğlumuzu bunca kötülüğün içinde bırakmak hiç istemezdik ama biz gözümüzü açtığımızda zaten olanların çoğu olmuştu. Üstelik ilk uyandığımızda ikimizde yatağa bağlı haldeydik. İstesek de yine bir şey yapamazdık. Ancak Ali dayı sayesinde ufak tefek müdahalelerde bulunabildik.” diyerek eşinin konuşmasını devam ettirdi Aden Sancaktar.

Karısını desteklercesine başını salladı Demir Sancaktar. İtiraf edilen her bir bilgide boğazına bir yumru oturuyormuş gibi boğazını temizledi sertçe.

“Uyandık uyanmasına da yatağa bağımlı halimizin dışında hiçbir anımız da net değildi. Kontrol edemediğimiz bedenler, sürekli gelip giden bir hafıza, oldukça yavaş iyileşen bir beden ve hiç iyileşmeyen bazı parçaları... Yıllarca bir hastane odasında kapalı kaldık.”

Aynı hisle bende dolup taşarken yutkunmaya çalıştım. Nafile bir çabaydı ama belki boğazımda oluşan o yumru gider diye bunu yine de denedim. Gitmedi.

“Yıllar süren bir tedavi sürecine girdik. Hala daha devam eden tedavilerimiz var. Yıllardır gücümüzü toplamaya çalışıyoruz ama gördüğün hal bu. Yirmi yılda ancak bu kadar oldu.”

Bakışlarım yaralarla bezenmiş iki beden üzerinde dolaşmasın diye kendimi zorlukla zapt ederek derin bir nefes aldım. Akıl alır gibi değildi yaşanılan şeyler.

“Ben...” Durdum. Ne diyeceğimi bilemedim. Üzgünüm mü diyecektim yoksa çok üzgünüm mü?

Hangi kelimenin bir anlamı olurdu şu anda?

Hiçbirinin.

Aden Sancaktar'da bunu biliyor olmalı ki yanaklarındaki yaşları titreyen elleriyle silerken bana kocaman gülümsedi.

“Biliyorum canım, biz de.”

Bebeğim içerideki kıpırtılarına ara vermeden hareketlerini sürdürürken sesli bir oflama eşliğinde derin bir nefes daha aldım. Bahçeye çıkmadan önce içime dolan daraltının tekrardan gelmesiyle bedenimi rahatlatmaya çalıştım.

“Ben zaten o Demiröz’ü gördüğüm ilk andan beri hiç sevememiştim.”

Sözcükler benden bağımsız dilimden dökülürken bu sözlerimi en az karşımdaki çift kadar bende beklemiyordum.

Ne? 

Gerçekten şu anda bu mu denilirdi?

Söylediklerim komik gelmiş olmalı ki Aden Sancaktar sesli bir kahkaha atarken Demir Sancaktar sanki kendi babasından bahsedilmiyormuş gibi rahat gözüküyordu.

“Şey yani ben tam öyle demek istemedim. Yani istedim de bu kadar pat diye demek istememiştim.” diyerek saçma bir açıklama içerisine girdim panikle.

Gittikçe battığımı hissediyordum. Kızımda bundan en az babaannesi kadar zevk almış olmalı ki hareketleri daha da hoyratlaştı.

“Sorun değil seni anlayabiliyorum.” diyen kadınla bakışlarım bir kez daha hemen yanındaki adama kaydı. Karısıyla hemfikir gözüken adamla biraz rahatlarken bende gülümsedim.

Saatin gece yarısını çoktan geçtiği bu gecede üç yaralı beden bir kamelyada çaylarıyla kâh sinirlenip yükselerek kâh gözyaşları içerisinde acı çekerek kâh da gülümseyerek sohbet ederken ortada tek bir ortak noktaları vardı.

Katilleri.

Üstelik yabancı da değil en yakınlarından birisiydi, Demiröz.

Sevdiği kadını ve doğmamış kızını kaybettikten sonra ailesini koruyacak diye en çok ailesine zarar veren o adam.

Karısından sonra geçen o zamanda kötülük öylesine işlemişti ki içine, kokusu sinmişti tenine. Değil tanrıdan tövbe dilenip dua etmek, kırk kere hatim de etse Kur'an'ı Kerim’i; kırk hamamda da kırklansa ne o kötülük içinden sökülürdü ne de kokusu teninden.

-BÖLÜM SONU-

 

 

Bölümü nasıl buldunuz?

 

 

Neler çekti bunlar ya? Ayrıntıları ilerleyen bölümlerde göreceğiz.

 

 

Biliyorsunuz ki şu anda güncel hayatta Lavinia'nın doğum gününe çok yaklaştık ve benimde. Sizden bir hediye elbette ki istiyorum o da bol bol etkileşim.

 

Lütfen beğeni ve bol bol yorum yapmayı unutmayın. Tabi ki kitabımızı elden ele yaymayı da!

 

 

Yeni yılın ilk bölümü de hayırlı uğurlu olsun. Bol bol bölümlerin geldiği bir yıl diliyorum hepimize. Kendinize iyi bakın, sizi seviyorum!

Bölüm : 08.01.2026 22:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...