
Siyah Kapı, Winx’i yutan devasa bir kara delik gibi kapandığında oluşan vakum, etraftaki havayı saniyeler içinde emip bitirdi.
O sağır edici sessizlik, yerini Mandragora’nın tiz, kulak tırmalayan kahkahasına bıraktı.
"Saldırın Canavarlarım" diye haykırdı Mandragora, kanat benzeri uzuvlarını açarak meydanın tepesinde bir kabus gibi süzülürken. "O zavallı periler... Obsidyen’in ebedi kucağında eriyecekler!"
Brandon, kılıcının yaydığı altın ışıkla etrafını saran üç canavarı tek hamlede biçti. "Hattı koruyun!" diye gürledi. "Kızlar dönene kadar bu kapıyı kimse geçemeyecek!"
Helia, eldivenlerinden çıkan lazer iplerini birer kırbaç gibi kullanarak havada uçuşan böceksi yaratıkları birbirine bağladı ve onları sertçe zemine çarptı.
Timmy, lazer tüfeğiyle canavarların eklem yerlerini hedef alırken; liderliği üstlenen Brandon ve Riven, adeta bir ölüm dansı sergiliyorlardı.
Riven’ın çift taraflı kılıcı, karanlık havada mor bir iz bırakarak dönüyordu. Bir canavarın sert kabuğunu yardığında fışkıran vıcık vıcık, yeşil sıvı zırhına sıçradı. "İyi dedin Brandon," diye bağırdı Riven, nefes nefese. "Ama bu lanet
yaratıkların sonu yok!"
Mandragora, gözlerini perilerin arkasından batan Trix’e dikti. "Siz..." dedi sesi binlerce fısıltının birleşimi gibi çıkarak. "Atalarımızın kanını taşıyan küçük cadılar! Onların mirasına ihanet edip bu zavallı ölümlülerle ve perilerle mi saf tutuyorsunuz? Siz birer yüz karasısınız!"
Icy, ellerinden yayılan dondurucu aura ile zeminindeki balçığı anında kristal bir buz kütlesine çevirdi. Gözleri, her zamankinden daha soğuk ve kararlıydı. "Ataların mirası mı?" diye sordu, sesi bir buz parçasının kırılması kadar keskindi. "Onlar Obsidyen'de çürürken biz dünyayı diz çöktürmeyi öğrendik Mandragora. Ama bir farkımız var: Ben, benim olanı kimseden emir alarak seçmem. Ve Bloom..." Icy duraksadı, zihninde Diamond krallığının karlar altındaki sessizliği belirdi. "Bloom bana borçlu olduğum şeyi verdi. Kimse benim borçlu olduğum bir kraliçeye dokunamaz!"
Icy’nin parmaklarından çıkan buzdan mızraklar, Mandragora’nın etrafındaki karanlık kalkanı döverken, Stormy kahkahalar atarak gökyüzünü siyah yıldırımlarla doldurdu. "Hadi ama Mandragora! Bu kadar ciddi olma," dedi Stormy, ellerini birleştirip devasa bir Karanlık Hortum oluştururken. "Kötülüğün bile bir estetiği vardır. Senin bu böcek sürün sadece mide bulandırıcı. Biraz elektrik şokuna ne dersin?"
Darcy, grubun stratejisti olarak sessizce gölgelere karışmıştı. "Sınırlar vardır," diye mırıldandı ciddi bir sesle. "Karanlık bir hapishane değil, bir güç olmalıdır. Sen ise sadece bir kölesin."
Savaşın en kızıştığı anda, Riven bir canavar sürüsü tarafından köşeye sıkıştırıldı. Kılıcı bir canavarın göğsüne saplanmışken, arkasından gelen devasa bir pençe tam kafasını parçalamak üzereydi.
Tam o sırada, zemin gölgeye dönüştü. Darcy, Riven’ın tam arkasında belirdi. "Dikkat et, vahşi çocuk," dedi Darcy soğuk bir gülümsemeyle ve elinden çıkardığı illüzyon okları ile canavarın gözlerini kör etti. Canavar acı içinde uluyarak geri çekilirken Riven şaşkınlıkla arkasına baktı.
"Beni mi kurtardın?" diye sordu Riven, kılıcını geri çekerek.
"Sadece manzarayı bozmanı istemedim," diye yanıtladı Darcy ve tekrar gölgelerin içinde kayboldu.
Meydanın diğer ucunda Mandragora, Trix’in ortak saldırısı altında geri çekilmek zorunda kalmıştı. Icy, buzdan dev bir ejderha figürü oluşturarak Mandragora’nın üzerine sürdü. Mandragora, karanlık enerjiden pençeleriyle buzu parçalasa da Stormy’nin arkadan gelen yıldırım darbesiyle sarsıldı.
"Siz!" diye haykırdı Mandragora, yüzündeki maske benzeri deri çatlarken. "Atalar uyanınca ilk sizin ruhunuzu hasat edecek!"
"O zamana kadar," dedi Icy, ellerini havaya kaldırarak. "Bizim hükmümüz sürecek."
Meydan artık tam bir mahşer alanıydı. Uzmanlar, canavar ordusunun ilk dalgasını Trix’in de yardımıyla püskürtmeyi başarmıştı. Ancak Siyah Kapı’dan sızan o vıcık vıcık enerji, Mandragora’yı beslemeye devam ediyordu.
Brandon, kılıcını kalkanına vurarak diğerlerini topladı. "Hâlâ kapının önündeyiz! Trix! Bu kadını meşgul etmeye devam edin!"
"Bize emir verme Uzman!" diye gürledi Stormy, tepelerinde patlayan bir şimşekle birlikte. "Biz sadece oyun alanımızı temizliyoruz!"
Ancak Icy, bakışlarını kapıya dikmişti. Winx’in gittiği o boşlukta ne hissettiklerini biliyordu. İçindeki o nadir, bastırılmış dürüstlük kırıntısıyla fısıldadı. "Dayan Bloom... Eğer o cehennemden çıkamazsan, intikamını alacak kadar kötü olmaya devam edeceğim."
Icy, avuçlarını birleştirerek Obsidyen’in dondurucu soğuğunu kendi iradesiyle büktü. "Sonun geldi, Mandragora!" diye bağırdı. Dev bir buz kütlesi, bir gökdelen heybetiyle havada belirdi ve Mandragora’nın üzerine doğru bir cellat baltası gibi inmeye başladı.
Stormy, gökyüzünü yırtan mor yıldırımlarla kadını bir çemberin içine hapsetmiş; Darcy ise Mandragora’nın zihnini binlerce illüzyonla parçalara ayırarak savunmasını tamamen çökertmişti.
Mandragora, çaresizlik içinde bir çığlık attı.
Trix, tam o anda zaferin tadına bakmak üzereydi. Ancak tam mızraklar ve yıldırımlar hedefe ulaşacakken, meydanın zemininden, hiçbir ışığın kaçamayacağı kadar koyu bir gölge sütunu yükseldi.
Sessiz, ani ve mutlak bir yıkım...
Büyük bir patlama meydana geldi. Icy, Stormy ve Darcy; tek bir dokunuşla savrulan yapraklar gibi geriye uçtular. Bedenleri, meydanın geometrisi bozuk, sivri taşlarına çarparak durabildi.
"Bu... bu da neydi?" diye inledi Stormy, ağzına dolan kan tadını tükürerek.
Karanlık dumanların arasından, zırhının her bir parçasından kadim bir kötülük damlayan o figür belirdi. Darkar’ın Karanlık Elçisi. Gardenia’nın sokaklarında Bloom’un Ejderha Ateşi ile küle döndüğünü sandıkları o kabus, şimdi daha heybetli, daha çürümüş ve daha güçlü bir şekilde karşılarındaydı.
"Tekrar karşılaştık, hainler," dedi Elçi, sesi mezar taşlarının birbirine sürtünmesi gibi derinden geliyordu. "Ve bu, sonunuz olacak."
Elçi’nin gelişiyle birlikte Mandragora, sanki yeni bir can almışçasına ayağa kalktı.
Uzmanlar için durum artık bir savunma savaşından, bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştü.
"Timmy, dikkat et!" diye bağırdı Helia.
Elçi, havada elini salladığı anda yerden çıkan simsiyah kazıklar Timmy’nin üzerine doğru fırladı. Helia, lazer ipleriyle son anda Timmy’yi geri çekmeyi başardı ama kazıklardan biri Brandon’ın omzunu sıyırarak geçti. Brandon, acıyla inleyerek diz çöktü; kılıcı zemindeki balçığa saplanırken Stella'nın kılıcı saran ışığı zayıfladı.
"Brandon!" Riven, ileri fırlayarak Brandon’ın önünde bir kalkan oluşturdu. Bir yandan Mandragora’nın böceksi ordusuyla boğuşuyor, bir yandan Elçi’nin savurduğu o vıcık vıcık enerji toplarından kaçmaya çalışıyordu. "Trix! Kalkın artık! Yoksa bu sefer gerçekten öleceğiz!"
Icy, sarsılarak ayağa kalktı. Alnından süzülen ince bir kan sızıntısı gözünün kenarından akıyordu. Gözlerindeki o mavi ateş, şimdi saf bir nefretle yanıyordu. "Ölmek mi?" diye tısladı Icy. "Ben henüz Bloom’a faturayı kesmedim. Kimse beni bir kenara fırlatamaz!"
Savaş alanı artık kontrol edilemez bir karmaşaya teslim olmuştu.
Darcy, Elçi’nin etrafını saran karanlık bulutlarla kendi illüzyonlarını birleştirmeye çalıştı ama Elçi, Darcy’nin zihnini doğrudan hedef aldı. Darcy, acı içinde kafasını tutarak yere yığıldı; kendi kabuslarının içinde boğuluyordu.
Stormy, kontrolünü tamamen kaybederek meydanın ortasında bir yıkım kasırgası başlattı. Dev taş parçaları havada uçuşuyor, hem canavarları hem de zemini parçalıyordu. "Sizi de, efendinizi de, bu lanet olası kapıyı da yok edeceğim!" diye kükredi.
Riven ve Brandon, sırt sırta vermişlerdi. Brandon omzundaki yaraya rağmen kılıcını bırakmıyordu ama hareketleri yavaşlamıştı.
Elçi, bir gölge pençesiyle Riven’ın göğüs zırhını parçaladı; Riven metrelerce uzağa savrularak sert bir şekilde bir sarkıta çarptı.
Mandragora ve Elçi, bir ölüm düeti yapıyorlardı. Elçi büyüsünü her yere vurduğunda zemin yarılıyor, içinden vıcık vıcık, sülük benzeri yaratıklar fışkırıyordu. Bu yaratıklar, yaralı Uzmanların zırhlarına tırmanmaya çalışıyordu.
"Bakın," dedi Elçi, elini Siyah Kapı'ya doğru uzatarak. "İçerideki perilerinizin çığlıklarını duyuyor musunuz? Obsidyen onları sindiriyor. Siz ise burada, tarihin unutulmuş bir köşesinde çürüyeceksiniz."
Icy, sendeleyerek Darcy’nin yanına ulaştı ve kardeşini o zihinsel hapishaneden çekip çıkardı. "Toparlanın," dedi Icy, sesi şimdi daha hırıltılı ama daha kararlıydı. "Bu böceklerden kurtulup Winx'e yardım etmeliyiz, içeri girmeliyiz."
Darcy şaşkınlıkla ağzının kenarından akan kanı sildi, "sayımız az Icy, biz içeri girersek bu çocuklar burada ölür."
"Sağ ol ya," diye sitem etti Riven nefes nefese ve kılıcıyla güçlükle bir canavarı daha ortadan ikiye böldü. "Böyle söyleyince hiç yardımcı oluyorsunuz."
Trix, birbirlerine baktılar, bu karanlık mabedden çıkmak için güçlerini birleştirirlerse belki işe yarayabilirdi.
"Kardeşlerim," diye fısıldadı Icy ve elinde oluşturduğu buz büyüsüyle ağırca öne çıktı. "Hadi onlara asıl karanlık neymiş gösterelim."
Karanlık, buz ve fırtına; karanlık ve yıkıcı birleşik büyüyü oluşturmak için bir araya geldiler.
Meydanın ortasında, siyah bir güneş gibi büyüyen bu enerji, Mandragora ve Elçi’nin üzerine doğru harekete geçti.
Ancak Elçi, büyüsünü tutan elini havaya kaldırdı ve Obsidyen’in derinliklerinden gelen bir gücü emerek saldırıyı karşıladı.
Patlama o kadar büyüktü ki, Siyah Kapı bile sarsıldı. Meydanın tavanı çatırdamaya, devasa kayalar aşağıya yağmaya başladı.
Trix’in birleşik kara büyüsü; mutlak sıfırın dondurucu soğuğu, gökyüzünü yırtan mor yıldırımlar ve zihinleri felç eden illüzyon enerjisiyle devasa bir Karanlık Güneş gibi parlıyordu. Bu enerji, Mandragora ve Elçi’nin üzerine bir kıyamet senfonisi gibi çökerken, Elçi yerinden kıpırdamadı bile.
Elçi, büyüsünü sertçe vurdu. Siyah Kapı’dan sızan vıcık vıcık, kadim Obsidyen enerjisi, Elçi’nin parmak uçlarından süzülerek Trix’in saldırısına karşı devasa bir baraj oluşturdu.
İki muazzam güç odağı tam ortada çarpıştığında, ortaya çıkan basınç etraftaki Uzmanları ve canavarları onlarca metre geriye savurdu.
Hava artık solunamaz bir haldeydi; büyülerin çarpışmasından doğan statik elektrik Brandon’ın zırhını sarsıyor, Riven’ın ciğerlerini yakan bir ozon kokusu yayıyordu.
Icy, dişlerini sıkarak tüm iradesini öne sürdü. "Yıkıl artık!" diye haykırdı. Parmak uçlarından çıkan buz kristalleri, Elçi’nin karanlık kalkanına çarptığında cam kırılma seslerine benzer dehşet verici çatırtılar çıkarıyordu.
Ancak Elçi, Obsidyen’in bitmek bilmeyen karanlığını emiyordu. Trix’in oluşturduğu o muazzam enerji topu, havada asılı kalmış, bir ileri bir geri gidiyordu. Bir an Icy ve kardeşleri bastırıyor, bir sonraki an Elçi’nin yaydığı o çürümüş enerji dalgası büyüyü Trix’e doğru geri itiyordu.
"Küçük cadılar..." dedi Elçi, sesi yıkılan bir binanın gürültüsünü andırıyordu. "Sizin karanlığınız sadece bir mum ışığı. Ben ise bizzat gecenin kendisiyim!"
Mandragora, bu enerji çarpışmasının yarattığı boşluktan yararlanarak kanatlarını açtı ve havada süzülerek Uzmanların üzerine zehirli iğnelerini yağdırmaya başladı. Brandon yaralı omzuyla kalkanını kaldırmaya çalışıyor, ama dizlerinin bağı çözülüyordu. Riven, kılıcını savururken tökezledi; tepelerinden düşen devasa bir kaya parçası az kalsın onu eziyordu.
Meydanın tavanı artık tamamen pes etmişti; koca sarkıtlar birer mızrak gibi zemine saplanıyor, her darbede yer sarsılıyordu.
Trix kan ter içindeydi. Stormy’nin gözleri tamamen beyaza dönmüş, Darcy’nin burnundan sicim gibi kan süzülmeye başlamıştı.
Büyüleri yavaş yavaş onlara doğru geri itiliyordu.
Elçi’nin karanlık eli havada bir santim daha öne uzandığında, Trix’in birleşik büyüsü titredi. Eğer o enerji patlarsa, sadece Elçi değil, Trix ve tüm meydan toz bulutuna dönecekti.
"Dayanamıyoruz!" diye bağırdı Stormy, sesi fırtınanın gürültüsünde zar zor duyuluyordu. "Geri tepiyor!"
Tam o anda, karanlığın ve yıkımın ortasında saf, parlak ve kadim bir ışık belirdi.
Nabu, asasını havaya kaldırarak savaş meydanının ortasına, Trix’in tam arkasına bir meteor gibi iniş yaptı. Gözlerinde sarsılmaz bir kararlılık vardı.
"Yalnız değilsiniz!" diye gürledi Nabu. Asasını yere vurduğu anda, zeminden yükselen altın sarısı ve mistik mavi rünler, Trix’in titreyen büyüsünün etrafını bir koruma kalkanı gibi sardı.
Nabu, kendi enerjisini, büyüsünü Trix’in karanlık frekansıyla birleştirdi. Nabu’nun enerjisi, Trix’in vahşi gücüne bir omurga, bir yön verdi.
"Şimdi!" diye bağırdı Nabu. Asasından çıkan muazzam büyü akımı, Trix’in saldırısına eklenince, o siyah güneş bir anda göz kamaştırıcı bir Karanlık Plazmaya dönüştü.
Büyü bir anda inanılmaz bir ivme kazandı. Elçi’nin o ana kadar sergilediği kibirli duruş sarsıldı. Gözleri şaşkınlıkla açılırken, Nabu ve Trix’in birleşik gücü Elçi’nin savunma barajını bir camı parçalar gibi tuzla buz etti.
Ortaya çıkan şok dalgası Mandragora’yı bir böcek gibi duvara yapıştırdı. Elçi, o devasa karanlık enerjinin doğrudan göğsüne çarpmasıyla birlikte acı dolu, insanüstü bir çığlık attı.
Siyah Kapı’nın önündeki zemin tamamen yarıldı; devasa çatlaklar Obsidyen’in derinliklerine kadar uzandı.
Elçi’nin zırhı parçalara ayrılırken, vücudundan dumanlar yükselerek geri savruldu ve Siyah Kapı’nın eşiğinde, karanlığın içinde kaybolmaya zorlandı. Mandragora ise aldığı darbenin etkisiyle sarsılarak diz çöktü, yüzündeki o korkunç deri maske tamamen çatlayıp döküldü.
Toz bulutu yavaşça dağılırken, meydan tanınmaz haldeydi. Her yer yıkık taşlar, canavar leşleri ve büyü yanıklarıyla doluydu. Nabu, asasına dayanarak ağır ağır soluklanırken, Trix üyeleri hâlâ elleri havada, yarattıkları bu yıkımın büyüklüğüne kendileri bile inanamayarak bakıyorlardı.
Icy, Nabu’ya doğru yan yan baktı; gözlerinde hem bir minnet hem de alışılageldik o sert gurur vardı. "Fena değildin büyücü," diye mırıldandı kanayan dudağını silerken. "Ama sakın buna alıştığımızı sanma."
Riven, kılıcını kınına sokarken Nabu’nun omzuna elini koydu. "Tam zamanında dostum. Tam zamanında."
Ancak Siyah Kapı hala orada, sessiz ve tehditkar bir şekilde duruyordu. İçeriden gelen o boğucu soğuk, asıl savaşın henüz bitmediğini hatırlatıyordu.
...
Obsidyen’in kalbine doğru atılan her adım, sanki varoluşun kendisinden bir parçayı söküp alıyordu.
Bloom’un öncülüğünde ilerleyen Winx, az önce kurtuldukları illüzyonların bıraktığı ruhsal yorgunlukla, birbirlerinin eline, koluna, kanadına tutunarak bu lanetli dehlizde süzülüyordu.
Hava artık sadece soğuk değil, aynı zamanda tarihin tozuna ve pişmanlığın kokusuna bulanmıştı.
Tünelin sonu, devasa, kubbeli bir salona açıldığında, perilerin kanat çırpışları istemsizce yavaşladı.
Işık, Bloom’un avuçlarından titreyerek yayılıyor; ancak bu ışık, karanlığı aydınlatmak yerine, orada saklı kalan o dehşet verici trajediyi bir tiyatro sahnesi gibi kare kare ortaya çıkarıyordu.
"Tanrım..." diye fısıldadı Flora, ellerini ağzına götürerek. Sesi, bin yıllık bir mezarın içinde yankılanır gibi titredi.
Burası bir zindan değildi; burası, Sparks Krallığının son nefesinin dondurulduğu bir mezarlıktı.
Önlerinde, tarif edilemez bir acıyla yoğrulmuş bir insan piramidi yükseliyordu. Yüzlerce, binlerce Sparks askeri ve halkı; kadınlar, yaşlılar, genç şövalyeler... Birbirlerinin üzerine yığılmış, onlarca, yüzlerce, binlece beden.
Vücutları geometrisi bozuk, keskin bir kaya dokusuna bürünmüştü ama yüzlerindeki o dehşet verici ifade, on sekiz yıl geçmesine rağmen hâlâ taze bir yara gibi açıktı.
Kimisi bir çocuğun elini tutmaya çalışırken, kimisi son bir dua için ellerini göğe kaldırmışken Obsidyen’in lanetine yakalanmıştı.
Her bir taşlaşmış bedenden, sanki hâlâ sessiz bir çığlık yükseliyor, havadaki o vıcık vıcık karanlık bu sessiz feryatlarla besleniyordu.
Bloom, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Attığı her adımda, ayaklarının altında çıtırdayan şeyin sadece taş değil, halkının umutları olduğunu bilmek ruhunu parça parça ediyordu.
"Bu... bu korkunç," diye fısıldadı Stella, eliyle ağzını kapatarak. Her zaman neşeli olan gözleri, bu devasa trajedinin karşısında sönmüştü. "Tüm bir halk... burada, bu pisliğin içinde..."
Piramidin en tepesinde, bu acı yığınının zirvesinde bir figür duruyordu. Diğerlerinden daha heybetli, zırhı Obsidyen’in paslı dumanıyla kararmış ama vakarı bozulmamış bir adam: Kral Oritel.
Kral, dizlerinin üzerine yarı yarıya çökmüş durumdaydı. Sağ eli, hemen önünde saplanmış olan, Sparks’ın kılıcına doğru uzanmıştı. Kılıç, taşlaşmış kralın parmak uçlarından sadece bir milim ötedeydi. Oritel’in yüzünde, bir kralın halkını koruyamamasının verdiği o ezici azap ve son bir hamleyle kılıcına ulaşıp karanlığı delme isteğinin yarattığı o amansız irade donup kalmıştı.
Bloom, babasının yanına ulaştığında hıçkırıkları artık birer feryada dönüştü. Titreyen ellerini, babasının o soğuk, pürüzlü taş yanağına koydu.
"Baba..." diye inledi Bloom. "Ben geldim... Küçük kızın geldi."
Oritel’in taşlaşmış gözleri, sonsuz bir boşluğa bakıyordu. Ancak o taşın içinde, hâlâ yanmaya devam eden bir ruhun sızısını hissetmek mümkündü.
Bloom, başını babasının taş göğsüne yasladı. Kalp atışı yoktu. Sıcaklık yoktu. Sadece on sekiz yılın biriktirdiği o buz gibi, kokuşmuş yalnızlık vardı.
"Onca yıl," diye hıçkırdı Flora, bir askerin taşlaşmış eline dokunurken. "Onca yıl boyunca bu karanlıkta, bu şekilde hapsoldular. Ne yaşayabildiler, ne de huzur içinde ölebildiler."
Musa, ellerini havaya kaldırdı; buradaki sesleri duymaya çalıştı ama duyduğu tek şey, ruhların zamansızca koparılmasından doğan o devasa, sağır edici hüzün senfonisiydi.
Musa, gözyaşları sicim gibi akarken. "Her bir taşın altında yarım kalmış bir hayat, söylenmemiş bir 'seni seviyorum' yatıyor. Burası... burası bir mezarlık gibi."
Bloom, babasının kılıcına uzanan elini tuttu. Kendi canlı, sıcak parmakları, babasının soğuk ve ölü taşıyla temas ettiğinde, Sparks’ın tüm acısı bir elektrik akımı gibi Bloom’un kalbine aktı.
Halkının yanışını, çocukların korkusunu, annelerin çaresizliğini hissetti.
"Beni affedin," dedi Bloom, sesi Obsidyen’in tavanında yankılanırken. "Sizi burada, bu zifiri karanlığın içinde yapayalnız bıraktığım için beni affedin."
Layla, etrafındaki bu taş yığınlarına bakarken yumruklarını sıktı. "Bu senin suçun değil," dedi sesi titreyerek. "Bu açgözlü insanların asla ellerindeki ile yetinmeyip evrenin düzenini bozmak istemelerinin bir sonucu, kaos."
Bloom, babasının dizlerinin dibine çöktü.
Etrafındaki Winx perileri, bu devasa acı piramidinin önünde birer ışık hüzmesi gibi dizildiler.
Bloom, başını tekrar Oritel’in dizine yasladı ve o an, Obsidyen’in sessizliğini sadece tek bir şey bozdu: Bloom’un, taşın üzerine düşen ve düştüğü yerde bir kıvılcım gibi parlayan o sıcak gözyaşları. Bloom’un taşlaşmış kralın dizlerine düşen gözyaşları, sadece bir kederin dışavurumu değil; on sekiz yıllık bir hasretin, bir halkın küle dönmüş umudunun son yakarışıydı. Her bir damla, o buz gibi gri taşa değdiğinde cızırtıyla buharlaşıyor, ama ardında silinmez bir parıltı bırakıyordu.
Tam o sırada, salonun kubbeli tavanından aşağıya, sanki gökyüzü irin kusuyormuş gibi simsiyah, vıcık vıcık bir sis tabakası indi. Salonun o mezar sessizliğini, binlerce kemiğin aynı anda kırılmasını andıran, tiz ve iğrenç bir kahkaha serisi yırttı.
"Ah, ne kadar dokunaklı bir tablo..."
Sesin sahibi, havada bir gölge gibi süzülerek beliren Belladonna’ydı. Yanında Liliss ve Tharma, Üç Eski Çağ Cadıları, Winx'in etrafında birer akbaba gibi dönmeye başladılar.
"Bakın kız kardeşler," dedi Tharma, çarpık parmaklarıyla taşlaşmış piramidi işaret ederek. "Minik prenses sonunda evine dönmüş. Ama sanırım ziyafet için biraz geç kaldın, Bloom. Halkın biraz... sertleşmiş, öyle değil mi?"
Liliss, Oritel’in taşlaşmış yüzüne iyice yaklaştı, yüzünde mide bulandırıcı bir acıma ifadesiyle: "Ah, zavallı Oritel. On sekiz yıldır elini kılıcına uzatıyor ama parmakları o kadar soğuk ki... Tıpkı Sparks’ın külleri gibi. Senin o sıcak gözyaşların bile bu buzu eritmeye yetmez, küçük peri."
Winx perileri, cadıların yaydığı o muazzam karanlık baskı altında savunma pozisyonuna geçtiler.
Stella'nın ışığı titriyor, Flora'nın elleri korkuyla sarsılıyordu.
Ancak Bloom...
Bloom yerinden kıpırdamadı.
Önce hıçkırıkları kesildi. Omuzları dikleşti. Eğik olan başını yavaşça kaldırdığında, gözyaşlarının izi yanaklarında iki gümüş hat gibi parlıyordu ama gözleri artık birer göl değildi.
Bloom, babasının taşlaşmış elinin üzerinden elini çekti ve yavaşça ayağa kalktı. Elinin tersiyle gözyaşlarını sertçe sildi; bu hamlesi, zayıflığa veda edişinin bir nişanesiydi.
"Sakın bana 'küçük peri' demeye cüret etme." dedi Bloom. Sesi o kadar soğuk ve o kadar derinden geliyordu ki, cadıların alaycı kahkahaları birer birer boğazlarında düğümlendi.
"Ne dedin sen?" diye tısladı Belladonna.
Bloom, bir adım öne çıktı. Attığı her adımda, ayak bastığı o vıcık vıcık zemin alev alıyor, karanlığı metrelerce geriye itiyordu.
"Halkımı bu taşların arasına hapsettiniz, babamı hileyle dondurdunuz ve bununla gurur duyuyorsunuz." dedi Bloom, sesi bir kraliçenin yıkım fermanı gibi salonda yankılandı. "Ama siz sadece korkaklarsınız. Işıktan korktuğunuz için karanlığa sığındınız, hayattan korktuğunuz için ölümü kutsadınız."
Bloom, elini Oritel’in parmak uçlarından sadece bir milim ötedeki o mavi alevli kılıca, Sparks’ın Kılıcı’na uzattı.
"Siz bir son değilsiniz," dedi Bloom, gözlerini cadıların o boş ruhlarına dikerek. "Siz sadece, diğerlerinin de gerçek ateşin ne kadar yakıcı olduğunu anlaması için yaratılmış birer gölgesiniz. Ama şimdi..."
Bloom’un parmakları kılıcın kabzasına değdiği anda, salonun tavanı bembeyaz bir ışıkla sarsıldı.
"Bu sadece bir kılıç değil," dedi Bloom, parmaklarını kılıcın kabzasına kenetlerken. "Bu, Sparks’ın sönmeyen iradesi! Ve bugün sizi, bu karanlığın en derin çukuruna, bir daha asla çıkamayacağınız şekilde gömeceğim!"
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 45.43k Okunma |
3.22k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |