
Bedeni yanıyordu, sıcaktı ve adeta tek bir esintinin serinliğine muhtaç hissediyordu.
Çevresinde karanlığın mutlakiyetinden başka bir şey yoktu, tek bir ışık sızıntısı...
Ağır adımlarını sonlandırdığında çevresi yavaşça şekillendi ve burnunu sızlatan kan kokusu, gri gözlerinin anlamsızca yere inmesine neden oldu.
Kan...
Kan oluk oluk toprağın her bir köşesine sızmıştı ve çevresini saran binlerce kan kırmızısı çiçek, adeta ölümün habercisi misali çürümüş birer ceset gibi bir rabia yayıyorlardı.
Bakışlarını gökyüzüne kaldırdı; sanki gözleri, sevgilisinin gözlerinde taşıdığı ışığa hasret kalmıştı. Ama tek bir ışık yoktu.
Gökyüzü adeta kan kusuyordu. Ay, aşkın simgesi misali değildi, ölümün habercisi rolünü oynuyor; aydınlığı değil, karanlığı yayıyordu.
"Valtor..."
Kulaklarını dolduran bu naif ses, ilk kez kalbini aşkla değil korkuyla doldurmuştu.
Gözleri, korkarak elinde tuttuğu kanlı kılıcına indi ve kalbi, adeta bedenini parçalayacakmışçasına celallendi.
Nefesi boğazında düğümlenmişti. Bedeni kasıldı, tüm kasları gerildi ve kulaklarının duyabildiği tek şey, korkuyla bedenini sarsan kalbiydi.
Titreyen bedenine engel olmaya çabalayarak korkuyla arkasını döndü.
Dehşet, adeta tüm bedenini ele geçirmişti.
Bloom, üzerinde beyaz bir elbise vardı ve o narin ellerini karnına yerleştirmişti. Parmaklarının arasından oluk oluk kan sızıyor, elbisesini kızıla boyuyordu.
Kanla kaplı kılıcı parmaklarının arasından kayıp gitti ve kanla bezeli kızıl toprağa düştü.
O anda, gökyüzünü parçalayan gök gürültüsü ve ardından yeryüzüne inen yıldırım, bedeninin olduğu yerde titremesine neden oldu.
Adımları anında hızlandı ama Bloom, kanlar içindeki bedenini daha fazla ayakta tutamadı.
Gözleri önünde kanlı bedeni kollarına yığıldı. Ellerini korkuyla Bloom'un yarasına yerleştirdiğinde alışık olmadığı bir şişkinlik ile gözlerini, Bloom'un can çekişen gözlerinden indirdi.
Kanla kaplanmış elbise Bloom'unm şişkin karnına yapışmıştı.
"H-hayır..." boğuk ve acıyla yükselen sesi kulaklarının çınlamasına neden olmuştu.
Bu, bu bir kabustu. Kabus olmalıydı...
"S-sevgilim," diye fısıldadı Bloom zorlukla nefes vererek. Kanla kaplı elini titreyerek Valtor'un yanağına yerleştirdi. "B-bunu bize ne, neden yap-tın?..."
Bloom'un yanağından kayıp giden soğuk elini hızla yakaladı. Gözleri dehşetle aralanmıştı. "Hayır, BLOOM!"
Artık kollarında cansız yatan soğuk bedeni acıyla kolları arasına aldı. "Hayır, Bloom, aç gözlerini!"
Haykırışları, parça parça yayılırken gözyaşları içinde kolları arasındaki kanlı bedeni sıkıca sardı.
O, onu öldürmüştü, hayatını yaratılış nedenini, aşkını, amacını...
Çocuğunu...
...
Valtor, ruhunun en karanlık dehlizlerinden yükselen, bizzat kendi gırtlağından kopmuş o kan dondurucu çığlığın zihinsel yankısıyla sarsılarak uyandığında, odadaki hava sanki bir anda buz kesmişti. Göz kapakları, sanki bir felaketi haber verircesine hızla açıldı; görüş alanı başlangıçta bulanıktı, zira zihni hala o korkunç rüyanın yapışkan pençelerinden tam olarak sıyrılamamıştı. Alnından süzülen soğuk ter damlaları, ipek yastığa birer utanç lekesi gibi düşerken, göğüs kafesi hapsolmuş vahşi bir hayvanın çırpınışı gibi hızla inip kalkıyordu.
Hemen yanında, şafağın gri ışıklarıyla hafifçe aydınlanan Bloom’un o güven veren, yaşam fışkıran sıcak yüzünü buldu. Ancak bu ışık, Valtor’un içindeki o zifiri karanlığı ve iliklerine kadar işlemiş dehşeti eritmeye yetmemiş, aksine onun varlığı bir azap kaynağına dönüşmüştü.
İki uzun gündür, Bloom’a her baktığında ellerinde olmayan o hayali kanın yapışkan sıcaklığını hissediyor, genzini yakan metalik demir kokusuyla boğuluyordu.
Kabus, uyanıkken bile ensesinde gezinen, soğuk nefesini her an hissettiren görünmez bir cellat gibiydi.
Bulutlu Kule'nin yüksek tavanlı, gölgelerin duvarlarda ürkütücü birer dev gibi dans ettiği yemekhanesi, o sabah alışılmadık ve tekinsiz bir manzaraya ev sahipliği yapıyordu.
Bir yanda Stella’nın kristal şıkırtısını andıran kahkahaları ve ona hayranlıkla eşlik eden Brandon’ın sesi yükselirken; diğer yanda Tecna ve Timmy, önlerindeki veri ekranlarına gömülmüş bir halde fısıldaşıyorlardı.
Trix ise her zamanki gibi odanın en loş köşesine çekilmiş, perilerin bu trajikomik "evcilik oyununu" mide bulandırıcı bulduğunu belli eden küçümseyen bakışlarla izliyordu.
Masanın başında oturan Valtor, sanki parmaklarının arasından kayıp gitmekte olan tek gerçeklik oymuş gibi elindeki gümüş kadehi parmak boğumları bembeyaz kesilene dek sıkıyordu.
Bakışları, hemen yanındaki Bloom’un üzerinde asılı kalmıştı; ancak bu bakışlarda eski tutkudan eser yoktu, sadece derin bir keder ve korku gizliydi.
Bloom, önündeki tabakla isteksizce oynarken bir an başını kaldırıp ona o eşsiz, içten gülümsemesini sunduğunda, Valtor'un zihninde cam kırıkları gibi batan o fısıltı yeniden yankılandı: “Bunu bize neden yaptın?”
O meşum geceden sonra Valtor için dünya, renklerini yitirmiş ve gri bir sis perdesinin arkasına saklanmıştı.
Bloom’a olan derin tutkusu, yerini felç edici bir korkuya ve kendi varlığına duyduğu derin bir tiksintiye bırakmıştı. Artık ona yaklaşmıyor, teninin sıcaklığından sanki cehennem ateşiymişçesine kaçıyordu.
Bloom içten içe bu ani ve sert değişimin ağırlığı altında eziliyor, her geçen saat ruhundaki boşluğun büyümesine engel olamıyordu. Nedenini defalarca sormuş, ancak her seferinde sessiz bir duvarla karşılaşmıştı.
O günden sonra her birlikte olma girişimi, Valtor'un buz gibi bir tavırla geri çekilmesiyle sonuçsuz kalmıştı.
Valtor artık ona bir kez dahi dokunmuyor, göz göze geldiklerinde sanki ruhunun içindeki o karanlık sırrın keşfedilmesinden korkarak bakışlarını kaçırıyordu. Hatta durum öyle bir boyuta ulaşmıştı ki, Bloom artık onun yüzünü neredeyse hiç görmez olmuştu; çünkü Valtor, odaya ancak Bloom derin bir uykuya daldıktan, bilinci karanlığın merhametine teslim olduktan sonra bir gölge gibi süzülerek giriyordu.
Yatağın en uzak köşesine, sanki aralarında aşılması imkansız bir uçurum varmışçasına yerleşiyor ve şafak sökmeden yine sessizce ortadan kayboluyordu.
Bloom’un sevgi dolu, ancak cevap arayan hüzünlü bakışları yemek masasında tekrar onunla buluştuğunda, Valtor artık bu baskıya dayanamayacağını hissetti.
Sandalyesini büyük bir gürültüyle geri iterek ayağa kalktı; çıkardığı ses yemekhanedeki tüm neşeli konuşmaları bir bıçak gibi kesti.
Hiçbir açıklama yapmadan, ardında buz gibi bir sessizlik ve kalbi parça parça olmuş bir peri bırakarak yemekhaneyi terk etti.
Valtor’un arkasında bıraktığı o ağır sessizlik, yemekhanenin taş duvarlarında yankılanarak adeta somut bir kütleye dönüştü.
Az önce havada uçuşan Stella’nın neşeli cümleleri ve Brandon’ın şakacı tavırları, o sert sandalye sesinin yarattığı depremle birlikte yerle bir olmuştu.
Salonun yüksek tavanlarından sarkan meşalelerin alevi bile, sanki Valtor’un öfkesinden ve kederinden payını almışçasına bir anlığına titreyip sönecek gibi oldu.
Stella, elindeki kristal bardağı masaya bırakırken, yüzündeki o her zamanki kaygısız maske çatlayıverdi.
Arkadaşının günlerdir süren sessizliğinin farkındaydı ama Valtor’un bu denli çiğ ve sert tavrı, sabrının ve merakının sınırlarını zorlamıştı.
"Nesi var bunun böyle? Bloom, tatlım, ne oldu bu karanlıklar prensine?" diyerek kaşlarını merakla çatıp yanındaki kıza doğru döndü.
Ancak Stella, sormak istediği düzinelerce soruyu, daha dudaklarından dökülmeden yutmak zorunda kaldı.
Çünkü karşısında bulduğu yüz, o her zaman umut saçan Bloom’un yüzü değildi.
Bloom’un gözleri, sanki içindeki tüm yangınlar sönmüş ve yerini soğuk bir kül yığınına bırakmış gibi bakıyordu. Gözpınarlarında biriken yaşlar, masadaki mumların ışığını yansıtarak titriyor, ardından birer kristal damla gibi solgun yanaklarından aşağı süzülüyordu.
Dudakları titriyor, bir şeyler söylemek istiyor ama boğazındaki o devasa düğüm buna izin vermiyordu. Gözyaşları, sanki ruhunun derinliklerinde kanayan bir yaranın sızıntısı gibi durmaksızın akarken, Bloom’un bakışları boşluğa, Valtor’un az önce terk ettiği o soğuk boşluğa takılı kalmıştı.
"Bloom... Ben özür dilerim, sadece..." Stella’nın sesi, arkadaşının bu denli savunmasız ve paramparça halini görünce bir fısıltıya dönüştü.
Brandon elini Stella’nın koluna koyarak onu susturdu; zira o an tesellinin bile bir hakaret gibi kalacağı kadar ağır bir keder vardı havada.
Bloom, kendisine yöneltilen acıma dolu bakışlara daha fazla dayanamayacağını hissetti.
Göğsü, sanki içine tonlarca ağırlığında kayalar istiflenmiş gibi sıkışıyordu.
Masadaki tabakların, gümüş takımların ve çevresindeki insanların sesleri artık ona kilometrelerce uzaktan geliyormuş gibi boğuklaşmıştı.
Bir kez daha derin bir nefes almaya çalıştı ama ciğerlerine dolan tek şey, Valtor’un gidişiyle geride kalan o buz gibi yalnızlıktı.
Daha tek bir kelime dahi edemeden, ellerini masadan hızla çekti. Sandalyesinden fırlarcasına kalktığında, devirdiği su bardağının sesi bile kulaklarında uğuldamıyordu.
Gözyaşları artık görüşünü tamamen kapatmışken, hıçkırıklarını dizginleyemeyeceğini anladığı o an arkasını döndü.
Koşmaya başladı.
Bulutlu Kule’nin labirenti andıran, rutubetli ve karanlık koridorlarına doğru atıldı. Ayak sesleri taş zeminde panik dolu bir ritimle yankılanırken, tek istediği bu sessiz reddedilişin, bu dokunulmamışlığın ve ruhunu kemiren o belirsizliğin pençesinden kurtulmaktı.
Arkasında bıraktığı şaşkın bakışlar ve Stella’nın endişeli çağrıları, karanlık koridorun köşesini döndüğünde çoktan sessizliğe gömülmüştü.
Ruhu, tıpkı peşinden koştuğu adam gibi, ucu bucağı olmayan bir karanlığa doğru sürükleniyordu ve Bloom, kendi ateşinin bile bu soğukluğu ısıtmaya yetmeyeceğini o an ilk kez derinden hissetti.
Bloom, nefes nefese kalmış bir halde Bulutlu Kule’nin ıssız, yüksek tavanlı odalarından birine sığındı.
Odanın soğuk taş zeminine çöktüğünde, hıçkırıkları artık birer çığlık gibi boğazından firar ediyordu.
Çok geçmeden, kapının ağır menteşeleri gıcırdayarak açıldı ve içeriye endişe dolu bir sessizlikle Winx, onların hemen ardından ise alışılmadık bir ciddiyetle Trix girdi.
Stella, bir an bile tereddüt etmeden Bloom’un yanına diz çöktü ve ipek elbisesinin kirlenmesine aldırmadan ona sıkıca sarıldı.
Flora, elini Bloom’un titreyen omzuna koyarak doğanın o yatıştırıcı enerjisini ona akıtmaya çalışırken, Layla ve Musa ise odanın kasvetli havasını dağıtmak istercesine Bloom’un etrafında kenetlendiler.
Winx’in bu korumacı kalkanı karşısında Trix, odanın gölgelik bir köşesinde durup olan biteni her zamanki alaycı tavırlarından sıyrılarak, daha çok bir bilmeceyi çözmeye çalışan avcı bakışlarıyla izliyordu.
"Anlat bize Bloom, lütfen... Bu sadece bir kavga olamaz," dedi Stella, sesi şefkatle titrerken.
Bloom, yaşlı gözlerini arkadaşlarına çevirdi; bakışları o kadar kırık ve darmadağındı ki, bir an konuşamayacak gibi göründü.
"Bilmiyorum," diyebildi sonunda, sesi hıçkırıklar arasında kaybolurken. "Hiçbir şey bilmiyorum. O geceden sonra her şey bir anda dondu. Sanki aramızda görünmez, buzdan bir duvar var ve ben, ne kadar zorlarsam zorlayayım o duvarı aşamıyorum. Bana bakmıyor, bana dokunmuyor... Hatta artık varlığımdan bile rahatsız oluyor gibi. Akşamları ben uyumadan odaya adımını atmıyor, sabah uyandığımda ise çoktan gitmiş oluyor. Sanki vebalıymışım gibi kaçıyor benden."
Bloom’un bu çaresiz itirafı, Winx kızlarının yüreğinde derin bir sızı bırakırken, Trix üyeleri arasında anlamlı bir bakışma geçti.
Flora, Bloom’un ellerini tutarak yumuşak bir sesle araya girdi. "Belki de iç dünyasında fırtınalar kopuyordur, Bloom. Biliyorsun, Valtor’un karanlık bir geçmişi var ve bazen bu tür ruhlar, sevdiklerine zarar vermekten korktukları için onları kendilerinden uzaklaştırırlar. Bu onun seni sevmediği anlamına gelmez, aksine belki de seni korumaya çalışıyordur."
Musa ise başıyla onaylayarak ekledi. "Onun frekansı tamamen değişmiş. Zihninde yankılanan bir şeyler var, seni duymasını engelleyen bir gürültü bu. Ona biraz zaman tanımalısın, bazen susmak en yüksek sesli cevaptır."
Layla ve Tecna ise daha rasyonel bir yaklaşımla, Valtor’un zihinsel bir saldırı altında olup olmadığını ya da eski düşmanlarından birinin onun üzerinde bir büyü bırakıp bırakmadığını araştırmayı teklif ettiler; amaçları Bloom’un suçluluk duygusunu hafifletmekti.
Odanın köşesinde bir heykel gibi duran Icy, sonunda buz gibi sesiyle sessizliği bozdu. "Perilerin bu duygusal saçmalıkları beni her zaman güldürmüştür ama burada farklı bir koku var."
Darcy, gölgelerin arasından süzülerek Bloom’a doğru bir adım attı ve gözlerini kısarak devam etti, "Valtor’un gözlerindeki o şey nefret değil, Bloom. Bir adam bir kadından böyle kaçıyorsa, ya ondan korkuyordur ya da kendi içindeki canavarın o kadını yiyip bitirmesinden endişe ediyordur."
Stormy ise sabırsızca elini sallayarak, "Sana yaklaşmaması, seninle bir ilgisi olmayabilir. Belki de kendi karanlığı onu boğuyordur ve senin o parlak ışığın ona sadece yaptığı hataları hatırlatıyordur," dedi.
Trix, olayı duygusal bir yıkımdan ziyade, Valtor’un kendi içindeki güç dengesinin bozulması olarak görüyordu.
Saatler süren bu konuşmaların, sunulan tavsiyelerin ve dökülen gözyaşlarının ardından Bloom, arkadaşlarının desteğiyle biraz olsun sakinleşmişti.
Stella, onun yüzünü silip saçlarını okşarken, Bloom derin bir iç çekti.
Kızların her biri, bir umut ışığı sunmuştu ona.
Ancak Bloom’un kalbindeki o soğuk boşluk hâlâ oradaydı; çünkü biliyordu ki, başkaları ne derse desin, o karanlık koridorlarda yalnız yürüyen Valtor’un ruhuna kendisinden başka kimse dokunamazdı.
Yine de arkadaşlarının varlığı, ona o geceyi atlatacak kadar güç vermişti.
Güneşin yerini Bulutlu Kule’nin kasvetli mor ufkuna bıraktığı o gece, Bloom için hayatının en uzun ve en belirsiz bekleyişine dönüştü.
Arkadaşlarının teselli dolu sözleri, odanın her köşesine sinmiş olan o ağır sessizliği dağıtmaya yetmemişti.
Bloom, devasa yatağın içine büzülmüş, sanki uyuyormuş gibi yaparak her bir sinir ucuyla dışarıdan gelecek en ufak bir sesin, bir adımın, hatta bir nefes alışın takibindeydi.
Kalbi, göğüs kafesini zorlayan bir ritimle atarken, zihninde kızların söyledikleri yankılanıyordu.
“Seni kendinden korumaya çalışıyor olabilir,” demişti Flora; ama bu koruma biçimi, Bloom’un ruhunu diri diri gömülmekten farksız bir yalnızlığa mahkum etmişti.
Gece yarısını çoktan geçmişti ki, kapının menteşelerinden sızan o hafif, neredeyse duyulmaz gıcırtı kalbinin bir anlığına durmasına neden oldu.
Koridordan içeri sızan loş ışık, odaya giren gölgeyle birlikte anında kesildi.
Valtor gelmişti.
Valtor, odaya her zamanki mağrur ve kendinden emin adımlarıyla değil, bir hayalet gibi, sanki bastığı yerleri incitmekten ya da kendi varlığının ağırlığı altında ezilmekten korkarcasına süzüldü.
Bloom, kirpiklerinin arasından onu izlerken, adamın o her zaman kusursuz görünen dik duruşunun nasıl çöktüğünü, omuzlarının nasıl birer yıkıntı gibi aşağı düştüğünü fark etti.
Valtor, yatağın yanına gelene kadar birkaç kez durakladı; her adımında bir tereddüt, her nefesinde bir pişmanlık gizliydi.
Bloom’un yüzüne bakmamak için bakışlarını yerdeki kilimin desenlerine sabitlemişti ama yine de kızın saçlarından yayılan o taze çiçek kokusunun genzini yakmasına engel olamadı.
Valtor, yatağın en uç kenarına, Bloom ile arasına sanki bir okyanus sığabilecekmiş kadar büyük bir boşluk bırakarak ilişti.
Bloom, onun hemen arkasında olduğunu hissedebiliyordu; adamın vücudundan yayılan o karanlık ama tanıdık aura, her zamanki gibi baskın değil, bu kez yaralı ve titrek bir haldeydi.
Valtor, ellerini dizlerinin üzerine koydu; parmakları sanki hala o hayali kanla kaplıymış gibi istemsizce bükülüyordu.
Kendi kendine, ancak bir fısıltı kadar hafif bir sesle, "affet beni," dediğini duydu Bloom. Bu ses, o kadar çaresiz ve o kadar kırılgandı ki, Bloom’un içindeki tüm kızgınlık bir anda eriyip yerini derin bir şefkate bıraktı.
Bloom daha fazla dayanamadı. Gözlerini yavaşça açtı ve karanlıkta parlayan birer elmas gibi Valtor’a çevirdi.
Yataktan yavaşça doğrulurken, Valtor onun uyandığını fark ettiği an sanki bir suçüstü yakalanmış gibi geri çekilmeye çalıştı. Ama Bloom, onun kaçmasına izin vermeyecek kadar hızlıydı. Elini, adamın o buz kesmiş, titreyen elinin üzerine koydu.
"Valtor," dedi Bloom, sesi geceyi bölen huzurlu bir melodi gibiydi. "Neden kaçıyorsun? Neden beni yalnızlığa itiyorsun?"
Valtor, eline değen o sıcaklıkla sanki elektrik çarpmış gibi sarsıldı. Gözlerini Bloom’un gözlerine kenetlediğinde, oradaki o saf dehşeti görmek Bloom’un canını yaktı.
"Dokunma, Bloom." diye inledi Valtor, sesi boğuk ve çatallıydı. "Ellerimde ne gördüğümü bilmiyorsun. Bu ellerin sana ne yapabileceğinden... ne yaptığından haberin yok. Ben bir canavarım Bloom, seni yok edip güçlerini çalması için yaratılan bir canavar."
Valtor’un kelimeleri odanın soğuk havasında asılı kalırken, Bloom’un parmakları adamın elinin üzerinde hapsolmuş gibi duruyordu.
Bloom, bu kadar sert bir reddediş beklemiyordu; sanki kalbine saplanan bir buz parçası yavaş yavaş tüm damarlarına yayılıyordu. Ancak geri çekilmedi. Aksine, elini daha sıkı kavrayarak aralarındaki o görünmez uçurumu kapatmak istercesine ona doğru yaklaştı.
"Bana bak Valtor!" dedi Bloom, sesi titremesine rağmen kararlıydı. "Bunu bana yapamazsın. Beni bu belirsizliğin, bu korkunç sessizliğin içine hapsedip sonra da hiçbir şey olmamış gibi, bir yabancı gibi davranamazsın. Ne gördüğünü, neden bu halde olduğunu anlatmak zorundasın. Biz bir söz verdik, birbirimize ait olduğumuzu söyledik!"
Valtor, elini Bloom’un parmakları arasından sanki yanan bir kömüre dokunuyormuşçasına sertçe çekti. Ayağa fırladığında, cübbesi karanlık bir kanat gibi etrafa savruldu. Yüzü, ay ışığının gölgesinde bir heykel kadar kaskatı ve acımasız görünüyordu. "Bir söz mü?" diye gürledi Valtor; sesi artık o çaresiz fısıltıdan eser taşımıyor, aksine yıkıcı bir fırtınanın öncüsü gibi yankılanıyordu. "Küçük bir perinin romantik hayallerine mi inandın gerçekten Bloom? Ben Kadim Korku’nun, evrenin en saf karanlığının bir parçasıyım. Senin o 'ışık dolu' dünyan, benim zihnimdeki cehennemin yanında sadece sönük bir mum alevi kalır!"
Bloom, yatağın üzerinde dizlerinin üstüne doğruldu; göğsü hızla inip kalkıyor, nefesi boğazında düğümleniyordu. "Hayır, bu sen değilsin! Bu konuştuğun kişi o değil! Beni geceleri uykusunda sayıklayan, bana sevgiyle bakan adam nerede? Korkuyorsun Valtor... Kendi yarattığın o hayaletlerden korkuyorsun ve faturayı bana kesiyorsun!"
Valtor, Bloom’un üzerine doğru bir adım attı; aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Bloom adamın buz gibi öfkesini teninde hissetti.
Valtor’un gözleri, o derin mor karanlığın içinde şeytani bir parıltıyla yandı. "Korkmak mı? Ben korkmam, ben dehşeti bizzat yaratırım!" dedi, her bir kelimeyi bir hançer gibi savurarak. "Sana dokunmadığım her saniye, senin o kırılgan hayatını biraz daha uzatıyorum demektir. Seni nasıl parçaladığımı, o meşhur Ejder Ateşi’ni senden nasıl çekip çıkardığımı görsen, yüzüme bakmaya bile cüret edemezdin. Sen benim için sadece bir avsın Bloom. Belki biraz daha özel bir av, ama günün sonunda sadece bir basamaksın. Şimdi çekil yolumdan ve o küçük, acınası peri dünyanda mutlu olmaya çalış!"
Bloom, duyduğu bu acımasız kelimelerle sarsıldı. Gözyaşları artık kederden değil, saf bir öfkeden ve hayal kırıklığından akıyordu. Nefes nefese kalmıştı; sanki odadaki oksijen Valtor’un karanlığı tarafından emiliyordu. "Sen bir korkaksın," diye haykırdı Bloom, sesi hıçkırıklarla bölünürken. "Beni kendinden uzaklaştırarak koruduğunu sanıyorsun ama aslında sadece kendi acizliğini gizliyorsun. Beni sevmekten korkuyorsun çünkü sevgi senin o inşa ettiğin karanlık kaleyi yerle bir edecek tek şey! Bana 'av' diyorsun, ama gözlerindeki o acıyı saklayamıyorsun. Bana dokunmaya korkuyorsun çünkü dokunursan o buzdan zırhın eriyecek!"
Valtor’un yüzü bir anlığına sarsıldı, sanki binlerce yıllık sarsılmaz maskesi derin bir yerden çatlıyormuş gibi bir ifade geçti gözlerinden. Ancak bu insani kırılma, yerini hızla daha vahşi ve daha karanlık bir savunma mekanizmasına bıraktı. Kontrolünü tamamen yitirmiş bir canavar hızıyla ileri atıldı. Bloom daha ne olduğunu anlayamadan, Valtor’un buz gibi, güçlü parmakları boğazına bir pençe gibi yapıştı. Onu büyük bir hiddetle yatağın üzerinden geriye doğru sürükleyip odanın soğuk taş duvarına sertçe yasladı.
Sırtı taşın katı soğukluğuyla buluştuğunda Bloom’un nefesi kesildi. Valtor’un yüzü onunkine o kadar yakındı ki, adamın gözlerindeki o şeytani, kan kırmızı parıltı Bloom’un görüş alanını tamamen kaplamıştı.
Valtor, karanlığın en hırçın halini kuşanmış, adeta ruhunu bu kırmızı alevlerde yakmak istercesine bakıyordu.
Boğazındaki baskı canını yakıyor, teninde bir demir kıskacın soğukluğunu hissettiriyordu. Ancak beklediği olmadı; Bloom’un gözlerinde ne bir damla korku ne de bir geri çekilme emaresi vardı.
Aksine Bloom, doğrudan o kırmızı cehennemin içine, Valtor’un saklamaya çalıştığı o titrek özüne bakıyordu. Bakışları o kadar keskin ve o kadar küçümseyiciydi ki, Valtor’un elindeki baskı istemsizce sarsıldı.
Bloom, güçlükle aldığı her nefeste, karşısındaki bu devasa karanlığın aslında ne kadar zavallı bir kaçış olduğunu görüyordu.
"Yeter!" diye fısıldadı Bloom; sesi kısık, çatallı ama bir o kadar da iğneleyici bir sakinlikteydi. "Bu mu senin kudretin, Valtor? Beni bir duvara yaslayıp boğazımı sıkarak mı korkunu ekeceksin yüreğime? Bak bana... Gözlerimin içine bak ve gerçekten neyden nefret ettiğini söyle. Benden mi, yoksa bana dokunduğunda hissettiğin o dayanılmaz merhametten mi?"
Valtor’un dişleri birbirine kenetlendi, boğazındaki elinin damarları gerildi.
Bloom devam etti, sesi şimdi daha buz gibi ve mesafeliydi. "Beni bu şekilde korkutabileceğini sanman ne kadar acınası... Senden zerre kadar korkmuyorum. Ama şu an karşımda duran bu halinden, bu korkaklığından nefret ediyorum. Kendini o kadar büyük, o kadar karanlık görüyorsun ki, bir kadının sevgisinin seni yumuşatmasından ölesiye ödün veriyorsun. Gerçekten o rüyalarda gördüğün 'son'dan mı kaçıyorsun, yoksa o sonun gelmesini bekleyen bizzat kendi ellerinden mi?"
Bloom, bir an duraksadı ve gözlerini bir an bile ayırmadan Valtor’un ruhunun en karanlık köşelerine o acımasız iğneyi batırdı. "Beni parçaladığını söyleyerek beni değil, kendini ikna etmeye çalışıyorsun. Sen bir canavar değilsin Valtor, sen sadece kendi ışığından mahrum kalmış ve bu yüzden karşılaştığı her sıcaklığı yakıp kül etmek isteyen, yalnızlıktan delirmiş bir ruhsun. Sen... sen her dokunuşumda benden biraz daha uzağa firar ediyorsun çünkü gerçekle yüzleşecek cesaretin yok."
Valtor, bu sözlerin her birinin birer kaya gibi üzerine çökmesiyle sendeledi. Bloom’un boğazındaki eli önce titredi, sonra yavaşça aşağı düştü.
Parmakları, kızın teninde bıraktığı o kırmızı izlerin üzerinde bir an asılı kaldı, sanki dokunduğu yerin kutsallığından bir anlığına dehşete düşmüştü.
Hızla geri çekildi, aralarına o uğursuz mesafeyi tekrar koydu. Elini, sanki zehirli bir şeye dokunmuş gibi cübbesinin içine gizledi.
Odanın havası şimdi daha ağır, daha kasvetliydi. Bloom, sırtını duvardan çekmeden, nefes nefese ama gururlu bir tavırla ona bakmaya devam ediyordu. Valtor’un omuzları çökmüş, gözlerindeki kırmızı ateş sönmeye yüz tutmuştu; geriye kalan tek şey, karanlığın içine gömülmüş, kendi yarattığı hapishanede mahsur kalmış bir adamın sessiz çığlığıydı. Bloom’un bu sakin ama zehirli dürüstlüğü, Valtor’un ördüğü tüm duvarları yerle bir etmeye yetmişti.
Bloom yavaş bir adımla Valtor'un hemen yanına geldi ve yüzüne dahi bakmadan tüm duygularını içine gömüp acımasızca konuştu. "Sen ve ben, birbirimiz için farklı taraflarca yaratıldık. Sen beni, ben de seni yok etmek için yaratıldık. Sen aynı gücün karanlığından, ben ise aydınlığından... Durma, devam et, uzaklaştır beni. Sonumuz gördüklerinden farklı olmayacak."
Valtor'un gözleri dehşetle açıldı ve titreyen elini kaldırdı ama Bloom, dokunmasına izin vermeyerek geriledi.
"Beni kendinden uzaklaştırdığın her saniye, bizi gördüğün o sona daha da yaklaştırıyorsun."
Ve daha tek kelime dahi etmeden, çehresini süsleyen gözyaşlarına aldırmadan kapıya yöneldi. Kalbi delicesine ağrıyordu ve nefes almak onun için her geçen saniye daha da zorlaşıyordu.
Odadan çıktığında arkasında sadece kalbi kırık bir adam değil, her geçen an daha da harlanan bir yangın bırakmıştı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 45.43k Okunma |
3.22k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |