36. Bölüm

Kayıp Aşk

LEZZA
_vandes_

Gardenya'ya gün he yeni doğuyordu, Bloom hastanede bir odaya çıkarılmıştı, Mike ve Vanessa, Bloom'un yanından bir saniye dahi ayrılmazlarken Andy bazen geliyor, bazen gidiyordu.

Sabah beş sularıydı, kapı nazikçe tıklatıldı. Mike yorgun gözleriyle kapıyı araladığında içeri girenler, gardenya’nın sıradan hastane personeli ya da ziyaretçileri değildi. Başta Stella, arkasında Musa, Flora, Tecna ve Layla; ve onların hemen ardında, varlıklarıyla hastane koridorunu donduran Trix...

Mike ve Vanessa, karşılarında bu tuhaf grubu görünce donakaldılar. Stella, Vanessa’nın ağlamaktan kan kırmızısına dönmüş gözlerini ve Mike'ın yıkılmış o yıkılmış halini görünce bir hıçkırıkla ileri atıldı.

"Nerede?" diye bağırdı Stella, sesi tüm hastanede yankılandı. "Bloom nerede? Lütfen iyi diyin!"

Vanessa, ayağa kalmadan Stella’nın kokunu tuttu, Stella'nın gözleri Bloom'un baygın ve solgun halinden ayrılmazken kapıda kızlar yavaşça içeri girdiler.

Mike, öfkeyle Icy’ye baktı. "Sizin burada ne işiniz var?!"

Icy, her zamanki alaycı tavrından arınmış, buz gibi bir ciddiyetle cevap verdi. "Olanları biliyorsunuz sanıyorduk, artık düşman değiliz ve aksine Bloom'u önemsiyoruz. Bununla bir probleminiz mi var?"

Vanessa, "Mike," diye seslendi, açıkca sorun olmadığını açıklar gibiydi.

Flora dolu gözlerle Bloom'un yanına oturup kızıl saçları okşadı, boğuk bir sesle, "one, ne oldu?..." diye sordu.

"Bloom... Bloom intihar etmeye çalıştı. Bileklerini kesmiş." diye cevapladı onu Vanessa, sesinin yarısı içine kaçmıştı.

Winx sanki birer heykel gibi donup kaldılar.

"Ama yaşıyor," diye ekledi Mike, sesi nefretle dolarak. "Ve... bir bebek taşıyor. Onun bebeğini."

Oda bir anda ağır, boğucu bir sessizliğe gömüldü. Sanki zaman, Mike’ın dudaklarından dökülen o son kelimelerle birlikte donmuştu. "Bebek" kelimesi, hastanenin steril beyaz duvarlarında yankılandı, Winx kızlarının ve hatta Trix’in zihninde fırtınalar kopardı.

Stella, Bloom’un hareketsiz elini tutan parmaklarının titrediğini hissetti. Ağzı hafifçe aralandı ama tek bir kelime bile edemedi.

Musa, sırtını duvara yaslayıp yavaşça yere çökerken elleriyle yüzünü kapattı; Layla, öfke ve keder arasında gidip gelen bakışlarını pencereye çevirdi.

Ancak en derin sessizlik Darcy'den geldi. Darcy, duyduklarını bir yere oturtmaya çalışıyordu. Gözleri hızla Bloom’un solgun yüzüne kaydı. "Bu... bu imkansız olmalıydı," diye fısıldadı Dracy. Sesi sanki kendi duygularını bastırmaya çalışır gibiydi. "Valtor... o saf bir yaratım. Karanlık ejder ateşinin ve Üç Eski Çağ Cadılarının eseri. Biyolojik bir süreklilik, bir üreme yeteneği onun doğasında yok. Kitaplar, arşivler... hepsi onun kısır bir yıkım gücü olduğunu söyler."

Icy, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini Bloom’un sargılı bileklerinden ayıramıyordu. "Peki o zaman bu ne?" diye sordu sesi titreyerek. "Bloom’un içindeki bu canlı ne? Bir illüzyon mu?"

Tecna başını yavaşça iki yana salladı, gözlerinde aniden parlayan bir farkındalık ışığı belirdi. "Hayır, değil. Bloom... o Ejder Ateşi’nin koruyucusu. Ejder Ateşi yıkım değil, her şeyden önce yaratılıştır. Her şeyin başladığı o ilk kıvılcımdır."

Adımları Bloom’un yatağına yaklaştı, sanki görünmez bir enerji alanını inceliyordu. "Bloom’un gücü, imkansızı mümkün kılmış. Valtor’un karanlık tohumu, ancak Bloom gibi sınırsız bir yaratma gücüne sahip olan bir bedende hayat bulabilirdi. Başka hiçbir kadın, başka hiçbir peri... ne bir büyücünün ne de sıradan birinin gücü o ateşi taşımaya yetmezdi. Ve Bloom için de durum aynı... Onun içindeki o devasa ateş, ancak Valtor gibi kadim ve güçlü bir özle birleştiğinde sönüp gitmek yerine bir cana dönüşebilirdi."

Vanessa, hıçkırıklarının arasından "Yani..." diye mırıldandı. "Onlar birbirlerinden başkasıyla olamazlar mıydı?"

Tecna’nın sesi bu kez bir hüküm gibi ağırlaştı. "Hayır, bebekleri olmazdı. Onlar tam anlamıyla birbirleri için yaratılmışlar. Bu bebek, evrenin en büyük paradoksu. Bloom, başka kimseden çocuk sahibi olamazdı çünkü sıradan bir can onun ateşinde kavrulurdu. Valtor ise başka kimseden bir iz bırakamazdı çünkü onun karanlığı her rahmi kuruturdu. Sadece onlar... Sadece bu iki zıt ve devasa güç birbirini tamamlayabilirdi."

Bu açıklama odadaki havayı daha da ağırlaştırdı.

Mike, dişlerini sıkarak yumruklarını sıktı. Kızının, hayatını mahveden, dünyayı defalarca uçurumun kenarına getiren o canavarla bu kadar kopmaz bir bağla bağlanmış olması düşüncesi, içindeki babalık korunu öfkeye dönüştürüyordu. "Kaderin bu kadar acımasız olabileceğine inanmak istemiyorum," dedi Mike, sesi hırıltılıydı. "Kızımı ölüme sürükleyen o adamla, şimdi sonsuza dek bir parça üzerinden bağlanmış mı oldu?"

Flora, Bloom’un alnına düşen bir saç telini şefkatle kenara çekti. Gözyaşları Bloom’un beyaz çarşafına damlıyordu. "Bu bir mucize mi yoksa bir lanet mi bilmiyorum," diye fısıldadı. "Ama Bloom uyandığında... içindeki bu canın, onu hayata bağlayan tek şey mi olacağını, yoksa onu daha derin bir karanlığa mı gömeceğini bilmiyoruz."

Trix’in en arkasında duran Darcy ve Stormy bile sessizleşmişti.

Valtor’un, o kibirli ve yenilmez büyücünün, bir gün bir hastane odasında, canına kıymaya çalışmış bir perinin rahmindeki bir "yaşam" ihtimaliyle anılacağını hiç düşünmemişlerdi.

Pencereden sızan sabahın ilk ışıkları, Bloom’un bembeyaz yüzünde cansız bir parıltı oluşturuyordu.

Dakikalar, saatler gibi geçti; her kalp atışı, odadakilerin göğsüne bir balyoz gibi indi.

Ta ki o ana kadar...

Bloom’un solgun parmakları, üzerine örtülen beyaz çarşafın üzerinde hafifçe titredi. Kirpikleri, sanki dünyanın en ağır yükünü kaldırıyormuşçasına zorlukla aralandı. O her zaman ışık saçan, hayat dolu gökyüzü mavisi gözleri, şimdi kan çanağına dönmüş, ferini yitirmiş ve derin bir kederin sisiyle kaplanmıştı.

Bakışları, odanın tavanındaki çatlaklardan başlayarak yavaşça, neredeyse acı çekerek etrafındakilere kaydı.

Önce annesi Vanessa’yı gördü, sonra babası Mike’ı; ardından Winx kızlarının hıçkırıklarını bastıran yüzlerini ve en arkada Trix’in o alışılmadık, donuk ifadelerini...

Ama Bloom’un gözleri hiçbirinde durmadı.

Her bir yüzü bir saniyeliğine tarıyor, sonra hızla kapıya, pencerelere, odanın karanlık köşelerine bakıyordu.

Birini arıyordu...

Varlığı yakıcı bir kor gibi zihnini kavuran, yokluğu ise ruhunda devasa bir kara delik açan o kişiyi...

Dudakları hafifçe kıpırdadı, ama çıkan ses sadece kuru bir hırıltıdan ibaretti. Aradığı o karanlık ve büyüleyici enerji bu odada yoktu.

Valtor, yoktu...

"Neden?" diye fısıldadı Bloom, sesi çatlamış bir cam parçası gibi kulakları tırmalıyordu. Gözyaşları yavaş yavaş pınarlarından süzülmeye başladı.

Buğulu bakışlarını bileklerindeki kalın sargılara çevirdi. O sargıların altındaki kesikler, ruhundaki yaraların sadece küçük birer yansımasıydı. "Neden beni bırakmadınız? Neden?"

Vanessa, kızının eline kapanarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. "Bloom, yapma... Yalvarırım böyle söyleme. Biz senin aileniz, seni nasıl bırakabilirdik?"

Bloom, annesinin elini hissetmiyordu bile. Bakışları boşluğa sabitlenmişti, gözlerinden süzülen onlarca damla yaş, şakağından aşağı süzülüp yastığa gömüldü. "Sadece durmasını istemiştim," dedi fısıltıyla. "Kalbimdeki o boşluğun, benden kopan o parçanın acısının durmasını istemiştim. Beni kurtararak bana iyilik yapmadınız. Beni bu cehennemde, onsuz bir dünyada yaşatarak en büyük cezayı verdiniz."

Stella hıçkırarak öne atıldı, "Bloom, o bir canavardı! Seni mahvetti, bizi mahvetti!" diye bağırdı, ama sesi Bloom’un ruhundaki o sağır edici sessizliği delemedi.

Bloom’un gözleri aniden bir parça öfke ve sonsuz bir bitkinlikle Mike ve Vanessa’ya odaklandı. "Beni geri getirdiniz... ama içimdeki o koca boşluğu neyle dolduracaksınız? O yokken, ben artık tam değilim. Ben... ben yaşamak istemiyorum. Anlamıyor musunuz? Ben, artık hiçbir şey hissetmiyorum."

Oda yeniden o boğucu sessizliğe büründü.

Vanessa, kızının bu yaşayan ölü halini gördükçe kalbinin söküldüğünü hissediyordu.

Artık saklamanın, beklemenin bir anlamı kalmamıştı. Bu gerçeği Bloom bilmeliydi; belki bu gerçek onu uçurumun kenarından alıp hayata döndürecek tek ipti ya da onu o uçurumdan aşağı son kez itecek rüzgârdı.

Vanessa, titreyen elleriyle Bloom’un karnının üzerine elini koydu.

Bloom, annesinin bu hamlesiyle irkildi, bakışları aşağıya kaydı.

Vanessa’nın gözleri, kızının gözlerine kilitlendi; içinde dehşet, mucize ve derin bir hüzün harmanlanmıştı. "Bloom..." dedi Vanessa, sesi hıçkırıkları yüzünden kesiliyordu. "Gidemedin... Gidemezdin. Çünkü sadece kendi canına değil, bir başkasının canına da kıymaya çalıştın."

Bloom’un kaşları hafifçe çatıldı, anlam veremeyen bir ifadeyle annesine baktı. "Ne... ne demek istiyorsun anne?"

Vanessa, derin bir nefes aldı, sanki o an söyleyeceği kelimeler tüm evrenin dengesini değiştirecekmiş gibi ağır konuştu. "Ölemezsin Bloom. Çünkü... çünkü senin içinde bir kalp daha atıyor. Sen hamilesin."

Oda bir anda buz kesti. Bloom’un göz bebekleri titreyerek genişledi. Zaman durdu.

Bloom’un nefesi boğazında düğümlendi, eli gayri ihtiyari karnına doğru gitti ama dokunmaya korkuyormuş gibi havada asılı kaldı.

"Ne?" diye fısıldadı Bloom. Sesi o kadar kısıktı ki, sanki sadece kendi içindeki o derin sessizliğe konuşuyordu. "Bu... bu imkansız. O, onun üreme yetisi yok... Bizim çocuğumuz olamaz."

"Hayır Bloom," dedi Tecna, sesi titreyerek araya girdi. "Evrenin en zıt, en imkansız iki gücü... Ejder Ateşi ve Valtor’un ateşinin karanlığı... Sadece senin bedeninde bir cana dönüşebilirdi. O bebek... Valtor’un bebeği."

Bloom’un eli yavaşça, titreyerek karnının üzerine indi.

O an, o sargılı bileklerinin acısını unuttu.

O an, zihnindeki o karanlık fırtına dindi.

Parmaklarının altında, henüz çok küçük, henüz bir mucize kadar kırılgan olan o yaşam ihtimalini hissetti. Gözlerinden boşalan yaşlar artık sadece kederin değil, tarif edilemez bir şokun ve köklü bir sarsıntının yaşlarıydı.

"Onun bebeği..." dedi Bloom hıçkırarak. "İçimde... onun bir parçası mı var? Benim sev... sevdiğim adamın?..."

Kafasını yastığa geri yasladı ve tavanı izleyerek hıçkırıklara boğuldu.

Bloom, kan çanağına dönmüş gözlerini kapattı ve elini karnına daha sıkı bastırdı.

Bloom’un dudaklarından dökülen son fısıltı, odadakilerin içini ürpertti. "Benim... bizim bebeğimiz..."

Deli gibi ağlıyordu. Bu, sıradan bir üzüntü değildi; bu, ruhunun ikiye bölünüşünün, imkansızın bedeninde can bulmasının yarattığı bir sinir kriziydi.

Göğsü o kadar şiddetli inip kalkıyordu ki, bağlı olduğu monitörlerin tiz sesi odayı doldurmaya başladı. Bip sesleri, Bloom’un hıçkırıklarına eşlik eden bir ritim gibi hızlandı.

Mike, kızının bu halini görmeye dayanamayarak yüzünü Vanessa’nın omzuna gömdü.

Musa ve Flora birbirlerine sarılmış, Bloom’un acısının fiziksel bir dalga gibi kendilerine çarpışını hissederek sessizce gözyaşı döküyorlardı.

Bloom artık kontrolünü tamamen kaybetmişti. Elleriyle karnını okşuyor, sonra sanki o bebeğin içindeki karanlıktan korkuyormuş gibi ellerini çekiyor, ardından daha büyük bir pişmanlıkla tekrar sıkıca sarılıyordu.

​"Özür dilerim..." diye inledi, karnına doğru eğilerek. "Özür dilerim küçüğüm... Seni öldürmeye çalıştım. Ama baban, bizi bıraktı... Affet beni... Affet."

​Hıçkırıkları artık nefesini kesiyordu. Boğulur gibi sesler çıkarırken Vanessa atılıp kızını göğsüne bastırdı. "Tamam Bloom, tamam anneciğim... Biz buradayız. Seni bırakmayacağız."

​Ama Bloom durmuyordu. Vanessa’nın kucağında küçük bir çocuk gibi sarsıla sarsıla, ciğerleri sökülürcesine ağlamaya devam etti.

Gözyaşları çarşafları ıslatırken, Bloom’un bitap düşen bedeni yavaşça annesinin kollarında gevşedi. Ancak kapalı göz kapaklarının altından süzülen yaşlar durmak bilmedi.

Odanın sessizliğinde sadece Bloom’un her nefes alışında dudaklarından dökülen o titrek isim duyuluyordu. "Valtor..."

...

Valtor, boyutlar arası bir boşluğun soğuk ve zifiri karanlığında, zihni bir savaş alanına dönmüştü.

Bedeni, karanlık köşede, bir büyü kalkanının ardında hareketsiz yatıyordu; fakat ruhu, kendisini var eden o korkunç yaratıcıların pençesindeydi.

Karanlık bir sisin ortasında diz çökmüş haldeydi. Göğsü, sanki görünmez bir mengene tarafından sıkıştırılıyormuşçasına daralıyordu.

Etrafında dönen üç devasa gölge, kahkahalarıyla bu boşluğu titretiyordu.

Bunlar, Üç Eski Çağ Cadılarıydı; Belladonna, Liliss ve Tharma...

"Bakın şuna," dedi Belladonna’nın çatallı, buz gibi sesi. Sesi Valtor’un zihninin duvarlarında yankılanırken, karanlık bir enerji eli Valtor’un çenesini kavrayıp onu yukarı bakmaya zorladı. "Karanlık ateşimizin en büyük eseri, o mağrur büyücü... Şimdi bir zavallı gibi diz çöküyor."

Liliss, Valtor’un etrafında süzülerek fısıldadı. "O kızı gönderdin, bu zekiceydi ama sonunun ne olacağını sanıyordun ki? O peri kızını... Ejder Ateşi’nin taşıyıcısını. Onu bizden kaçırabileceğini mi sandın Valtor? Onu kendinden uzaklaştırarak koruduğunu mu düşünüyorsun?"

Valtor, dişlerini birbirine kenetledi. İçindeki karanlık ateş, cadıların baskısı altında sönmeye yüz tutmuş bir mum alevi gibi titriyordu.

Göğsündeki o dayanılmaz baskı, aslında cadıların onun özünü, yani ondan aldıkları o karanlık ateşi sıkıştırmalarından kaynaklanıyordu.

Her bir nefesi, ciğerlerine çekilen erimiş cam parçaları gibiydi.

"O... o artık bu oyunun bir parçası değil," dedi Valtor, sesi derinlerden gelen bir gök gürültüsü gibi boğuk ama kararlıydı. "Onu gönderdim ve sizin, ona dokunmanıza asla izin vermeyeceğim. O, benim..."

Tharma kahkahalarla güldü, bu ses insanın iliğini donduracak türden bir tizliğe sahipti.

"Senin mi? Sen karanlıktan yaratıldın, Valtor! Sen bizim nefretimizden, bizim yıkım arzumuzdan var edildin! Senin bir 'ışığın' olamaz. Sen sadece bir silahsın ve bir silahın duyguları olmaz."

Cadılar aniden el birliğiyle enerjilerini yoğunlaştırdılar. Valtor’un içindeki ateş, bir anda kontrolden çıkarak kendi bedenini yakmaya başladı.

Büyücü, acıyla bir inilti koyuverdi. Ruhsal formunda bile damarlarının simsiyah bir ısıyla kavrulduğunu hissediyordu.

"Onu bizden saklayamazsın," diye devam etti Belladonna, yüzünü Valtor’un yüzüne yaklaştırarak. "Onu alacağız, Efendimiz, onu istiyor."

"Siz..." dedi Valtor, sesi ilk kez titreyerek. "Ona... ona dokunmayacaksınız. Eğer ona tek bir zarar gelirse, sizi bu boyuta gömerim!"

"Hâlâ tehdit ediyor!" dedi Liliss alaycı bir tavırla. "Boyun eğ, evlat. Sen bizim eserimizsin. Onu alacağız ve Lord Darkar onu, kendi elleriyle tekrar şekillendirecek."

Valtor, içine giren o derin dehşetle haykırdı. İçindeki tüm gücü, cadıların o boğucu baskısına karşı topladı.

Göğsündeki mengene biraz daha sıkıştı; cadılar onun öz ateşini adeta bir portakal gibi sıkıp suyunu çıkarıyor, onu zayıf bırakıyorlardı.

"Asla..." diye hırıldadı Valtor. Gözlerinden akan karanlık enerji yaşları, boşluğa düştükçe buharlaşıyordu. "Onu kendimden uzak tuttum ki siz ona ulaşamayın... Onu terk ettim ki güvende olsun... Ona asla, as-la ulaşamayacaksınız!"

"Göreceğiz Valtor," dedi Belladonna, sesi yavaş yavaş uzaklaşırken. "O kız seni arayacak. O kız, senin karanlığına dönecek. Ve o gün geldiğinde, senin bu aciz merhametin hiçbir işe yaramayacak, aksine onun sonu bizzat senin elinden olacak. Yaratılış nedenini yerine getireceksin."

Karanlığın kalbinde, zamanın ve mekânın hükmünü yitirdiği o uğursuz boşlukta, Valtor’un feryadı evrenin en ücra köşelerinde yankılanacak kadar şiddetliydi.

Üç Eski Çağ Cadısı, onun etrafında birer kâbus gibi dönerek ellerindeki karanlık enerji iplerini daha da gerdiler.

Valtor’un insani formunun, o mağrur ve asil duruşunun son kırıntıları, kadim bir lanetin ağırlığı altında ezilmeye başlamıştı.

"Hayır!" diye kükredi Valtor, ancak bu ses artık bir insana ait olamayacak kadar kalın ve yırtıcıydı. "Ona... ona dokunmanıza... izin... vermeyeceğim!"

Fakat cadılar durmadı. Belladonna büyüsünü yere vurduğunda, Valtor’un sırtında tarif edilemez bir acı patladı.

Omurgası, sanki içeriden dışarıya doğru devasa bir güç tarafından parçalanıyormuş gibi kütürdeyerek genleşti. Derisi, bir kâğıt gibi yırtılırken altından insan tenine hiç benzemeyen, zifiri karanlıktan daha koyu, kurşun geçirmez ve pürüzlü bir kara ejder derisi çıkmaya başladı. Bu deri, omuzlarından aşağı bir zırh gibi yayılıyor, geçtiği her santimetreyi yakıp kavurarak dönüştürüyordu.

Valtor’un elleri, o zarif büyücü parmakları, acıyla yere kenetlendi. Tırnakları uzayarak keskin, siyah pençelere dönüştü ve bastığı karanlık zemini parçaladı. Her nefesi, ciğerlerinden dışarıya kor ateş ve duman püskürtüyordu.

"Bakın!" diye haykırdı Liliss, gözlerindeki delice bir zevkle. "Özüne dönüyor! İçindeki canavar, o zayıf aşkını yiyip bitiriyor!"

Tam o anda, Valtor’un kürek kemiklerinin arasından kanlı bir yarılma sesi geldi. Bedenini adeta bir fırtına gibi yarıp çıkan devasa, zırhlı kanatları, boşlukta açıldı.

Kanatların zarları, kurumuş kan rengindeydi. Hemen ardından, omurgasının devamı olan zırhlı kuyruğu, bir kırbaç gibi havayı döverek ortaya çıktı. Kuyruğun üzerindeki her bir pul, en keskin kılıçtan daha ölümcül, jilet gibi uçlara sahipti.

Valtor, başını göğe dikerek son bir kez "Bloom!" diye haykırmak istedi, ancak ağzından dökülen tek şey, tüm boyutları sarsan, karanlık ve kulakları tırmalayan bir kükremesi oldu. Yüzünün bir kısmını derimsi siyahlık sardı ve gözleri artık mavi değil, saf ve kör edici bir nefretle yanan kor kırmızısına dönüştü.

Zihni, cadıların o boğucu büyüsüyle her geçen saniye biraz daha siliniyordu.

Bloom’un gülüşü, onun saçlarının kokusu, aralarındaki o imkansız bağ...

Hepsi birer birer kararıyor, yerini sadece yıkım arzusuna ve mutlak itaate bırakıyordu.

Cadılar, onun bu canavar formunun tepesinde durarak büyülerini son aşamaya getirdiler.

"Bitti," dedi Tharma fısıldayarak. "Artık aşk yok. Artık merhamet yok. Sadece biz ve Lord Darkar’ın iradesi var."

Valtor, o devasa canavar formuyla yavaşça doğruldu. Kanatlarını bir kez çırptığında, karanlık boşlukta fırtınalar koptu.

O artık bir adam, bir aşık ya da bir koruyucu değildi. O, Üç Eski Çağ Cadıları’nın itaatkar, ruhsuz ve yaşayan en ölümcül silahıydı.

Ejderha formundaki bu yeni varlığı, sadece efendilerinin emrini bekleyen boş bir kap gibiydi.

Gözlerindeki o son parıltı da söndüğünde, zihninde Bloom’a dair tek bir şey kaldı; ama artık bu bir sevgi değil, yok edilmesi gereken bir hedef, Lord Darkar’a sunulacak bir kurban imgesiydi.

Valtor, karanlığın içinde tamamen kaybolmuştu.

 

 

 

Bölüm : 10.01.2026 02:34 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...