34. Bölüm

Kırık Aynalar

LEZZA
_vandes_

Bulutlu Kule’nin kapıları, Magix tarihinin en kısa süren ama en umut dolu rüyasının üzerine büyük bir gürültüyle kapandı.

Gökyüzü, sanki bu ayrılığı onaylarcasına mor bir karanlığa bürünmüş, ufuk çizgisi Magix’in ışıklarını yutan bir uçurum gibi derinleşmişti.

Kuleyi terk eden her adım, sadece bir mekandan ayrılış değil, bir fikrin cenaze töreniydi.

O gece, kadim kulenin o buz gibi koridorlarında yankılanan tek ses, gidenlerin ayak sesleri ve rüzgarın boş odalarda attığı çığlıklardı.

Alfea’nın kapıları ardına kadar açıldığında, içeri girenler muzaffer bir ordu değil, sürgünden dönen bir grup mülteci gibiydi.

Pembe duvarlar, bir zamanlar sıcaklık ve neşe saçan o taşlar, şimdi terk edilmiş bir saray kadar soğuk ve anlamsız geliyordu.

Bloom’un bıraktığı boşluk, okulun koridorlarında fiziksel bir ağırlık gibi hissediliyordu.

Grizelda, her zamanki gibi dik ve sert duruşuyla merdiven başındaydı ama gözlüklerinin arkasındaki o keskin bakışlar bu kez otoriteyi değil, derin bir hayal kırıklığını gizliyordu. Yanında, Solarya’nın zarafetini ve otoritesini temsil eden Kraliçe Luna duruyordu. Luna’nın yüzünde, kızının ve arkadaşlarının bu yıkılmış hali karşısında bir annenin merhameti ile bir kraliçenin çaresizliği birbirine karışmıştı.

Paladium, asasıyla yere hafifçe vurarak sessiz bir yas tutuyor, doğanın ve dengenin bu kadar sertçe bozulmasının yasını tutuyordu.

Daha düne kadar "cadılar ve periler birdir" sloganıyla parlayan o meşaleler sönmüştü.

Cadılar, Alfea’nın kapısından içeri girerken başları öne eğikti.

Trix, her ne kadar gururundan ödün vermemeye çalışsa da, Icy’nin gözlerindeki o hırçın öfke bile Valtor tarafından uğratıldıkları ihanetin gölgesinde kalmıştı.

Alfea artık bir eğitim yuvası değil, birbirine yabancılaşmış iki grubun aynı çatı altında sığındığı bir yas eviydi.

Kızıl Çeşme’de de durum farklı değildi.

Ejderhaların kükremesi yerini boğucu bir sessizliğe bırakmıştı.

Tharion ve Codatorta, avluda toplanan uzmanları izlerken, sanki bir savaşı değil de bir geleceği kaybettiklerini biliyorlardı.

Codatorta’nın kılıcı kınına girerken çıkan ses, bir dönemin kapandığının resmi ilanıydı.

Uzmanlar, Bloom ve Valtor’un yan yana yürüdüğü o günlerin bir illüzyon olup olmadığını sorguluyor, kaybedilen her sihirli dostluğun yasını tutuyorlardı.

Tharion’un bakışları gökyüzünde Bloom’un ateşini arıyor ama sadece gri bulutların boğucu örtüsüyle karşılaşıyordu.

Bulutlu Kulede ise zaman gerçekten de durmuştu.

Valtor, kuleyi terk eden son grubun, Trix’in ve cadıların bile gidişini izlememişti.

Bir zamanlar Bloom’un kahkahalarının, Stella’nın şikayetlerinin ve barış planlarının yapıldığı o görkemli salonlar şimdi toz zerrelerinin dans ettiği birer mağaradan farksızdı.

Valtor, o büyük ofiste, masasının başında bir ceset kadar hareketsiz oturuyordu.

Karşısındaki yakut yüzük, sönen bir köz gibi solgunca parlıyordu.

Birkaç saat önce Trix’e söylediği o zehirli yalanlar, o "sıkıldım" itirafı, şimdi birer zehirli ok olup kendi göğsüne saplanıyordu.

Dünyanın en güçlü büyücüsü, koca bir evreni dize getirebilecek bir karanlığın efendisi, şimdi kendi yarattığı o "görkemli yalnızlığın" içinde nefes alamaz hâle gelmişti.

Gözlem küresinden baktığında, uzakta Alfea’nın ışıklarının birer birer söndüğünü gördü.

Artık orada onun için bir yer yoktu.

Orada, onun karanlığını aydınlatmaya çalışan o kızıl saçlı peri de yoktu.

Kendi elleriyle, kendi korkularını birer balta gibi kullanarak o bağı kesip atmıştı.

"İstediğin bu değil miydi, Valtor?" diye fısıldadı karanlığa.

Kendi sesinin yankısı bile ona iğrenç geliyordu.

Kule artık bir akademi ya da bir kale değildi; burası, hırsın, kibrin ve korkunun inşa ettiği, Valtor’un diri diri gömüldüğü bir anıt mezardı.

Magix’in üzerine çöken bu karanlık, yaklaşan bir fırtınanın değil, kalıcı bir kışın habercisiydi.

Ayrılık, bir matem gibi her bir taşın arasına sızmış, sihrin o ışıltılı rengini söküp almıştı.

Geriye sadece birbirine düşman olamayacak kadar yorgun, birleşemeyecek kadar yaralı bir dünya kalmıştı.

Gardenya’nın kış güneşi, gri bulutların arasından sızmaya çalışırken ancak soluk bir gümüş parıltısı bırakabiliyordu sokaklara.

Kar taneleri, gökyüzünden usulca, sanki dünyayı incitmekten korkarmışçasına iniyor; her biri Vanessa’nın çiçekçi dükkanının buğulu camında sessizce eriyordu.

Dükkanın içi, dışarıdaki o dondurucu soğuğun aksine toprak, nem ve taze kesilmiş çiçek saplarının o yoğun, hayat dolu kokusuyla doluydu. Ancak Bloom için bu koku, artık huzuru değil, sadece geçmişin bir serabını temsil ediyordu.

Vanessa, tezgahın arkasında titizlikle bir aranjman hazırlarken, sık sık göz ucuyla dükkanın en ücra köşesinde, bir heykel kadar hareketsiz duran kızına bakıyordu.

Bloom’u evden çıkarmak için binbir dil dökmüştü; dört duvar arasında kendi kederinde boğulmasına engel olmak istemişti. Ama şimdi, Bloom’un o cam kenarındaki duruşunu gördükçe, bedenen orada olsa da ruhunun çoktan hapsolduğunu fark ediyordu.

Bloom, bakışlarını önündeki vazoda duran kan kırmızısı güllere dikmişti. Güllerin o derin, kadifemsi kırmızısı ona Valtor’un ateşine dokunduğu anı, dudaklarından dökülen o yakıcı kelimeleri ve en önemlisi, masaya bıraktığı o vedanın rengini hatırlatıyordu.

Bir zamanlar ateşiyle dünyayı ısıtan parmakları, şimdi bir çiçeğin yaprağına dokunmaya korkar gibiydi; sanki dokunsa o da kül olacak, o da bu kışın soğuğuna kurban gidecekti.

Dışarıdaki karın her şeyi tek bir renge, o sağır edici beyaza boyayışını izlerken, kendi içindeki renklerin de birer birer çekildiğini hissediyordu.

Vanessa, müşterilerle ilgilenirken sesini neşeli tutmaya çalışıyor, dükkana giren yaşlı bir kadına kışın ortasında nasıl nergis yetiştirileceğini anlatıyordu.

Müşterinin gülümsemesi, paranın el değiştirmesi, kapının her açılışında içeri giren o kısa süreli soğuk esinti...

Hepsi Bloom için birer uğultudan ibaretti.

Hayat, Gardenya’nın bu küçük dükkanında tüm sıradanlığıyla akıp gidiyordu ama Bloom bu akışın tamamen dışındaydı.

"Bak tatlım," dedi Vanessa, müşterisi gittikten sonra Bloom’un yanına usulca yaklaşarak. "Bu beyaz zambaklar yeni geldi. Onların saflığı bana hep seni hatırlatır."

Bloom, annesinin sesindeki o sızıyı, onu hayata döndürme çabasındaki o çaresiz umudu duydu.

Yavaşça başını çevirdi; gözleri öylesine boş, öylesine ferini yitirmişti ki Vanessa bir an nefesinin kesildiğini hissetti. "Güzeller," dedi Bloom, sesi bir rüzgarın taşıdığı kuru bir yaprak kadar hışırtılıydı.

Yeniden cama döndü.

Sokaktan geçen insanlar, birbirine sarılan çiftler, neşeyle koşturan çocuklar...

Bloom onlara sanki başka bir gezegenin canlılarını izliyormuş gibi bakıyordu.

Gardenya’nın bu huzurlu sessizliği, ruhundaki o devasa yıkımı örtmeye yetmiyordu.

Vanessa, kızının omzuna elini koydu ama Bloom en ufak bir tepki vermedi.

"Hayatım, dışarı çıkıp biraz dolaşmaya ne dersin? Karı çok seversin sen."

Bloom, annesinin elinin omzundaki o hafif ama sevgi dolu baskısını hissettiğinde, içindeki devasa boşluğun bir anlığına sızladığını duyumsadı.

Vanessa’nın sesi, fırtınalı bir denizde uzaklardan gelen bir deniz feneri ışığı gibiydi; cılız ama ısrarcı.

Dışarı çıkmak, o bembeyaz ve sessiz boşluğun içine karışmak, belki de zihnindeki o bitmek bilmeyen diyalogları susturmanın tek yoluydu.

"Peki anne," dedi fısıltıyla. "Biraz yürürsem... belki zihnim biraz olsun durulur."

Dükkandan dışarı adımını attığında, Gardenya’nın keskin kış havası yüzüne bir tokat gibi çarptı. Ciğerlerine dolan o soğuk oksijen, göğüs kafesindeki yangını söndürmeye yetmese de ona hala yaşadığını, kanının hala damarlarında ağır ağır aktığını hatırlattı.

Parkın girişine kadar olan yolu nasıl yürüdüğünü fark etmedi bile.

Ayakları, bir zamanlar hayatının yönünü tamamen değiştiren o kadere, o unutulmaz başlangıca doğru onu kendiliğinden götürüyordu.

En sonunda ulaştı. Her şeyin başladığı o park alanı...

Karla kaplı ağaçlar, parktaki boş salıncakların zincirlerinden gelen hafif gıcırtı ve her şeyi örten o beyaz sessizlik.

Bloom, adımlarını yavaşlatarak parkın ortasındaki o geniş düzlüğe geldi.

Gözlerini kapattığında, yıllar öncesinin o güneşli gününü yeniden yaşar gibi oldu. Stella’nın parıltılı kanatlarını ilk kez burada görmüştü. Knut adındaki devasa devin ona saldırışını, içindeki o bilinmez gücün ilk kez bir ejderha kükremesiyle dışarı fırlayışını...

O gün, dünya çok daha basit bir yerdi.

İyi ve kötü keskindi; kahramanlar ve canavarlar arasındaki çizgi mermer kadar netti.

Parkın kenarında, yarısı kar yığınları altında kalmış devasa bir kütüğün yanına yaklaştı. Üzerindeki karı eliyle itmek için bile takati yoktu; öylece, o soğuk ve nemli yüzeye çöktü. Dirseklerini dizlerine dayayıp yüzünü ellerinin arasına aldı.

"Her şey burada başladı," diye mırıldandı, sesi karlı zeminde dağılıp gitti.

Kafasını kaldırıp parkın o ıssız manzarasına baktı.

Kar taneleri şimdi daha hızlı iniyordu. Bakışları, bir zamanlar Stella ile yan yana durup şaşkınlıkla birbirlerine baktıkları o noktaya takıldı. O gün sahip olduğu o saf cesaretin yerinde şimdi sadece koca bir enkaz vardı.

Gözlerinden bir damla yaş süzüldü ve kütüğün üzerindeki beyaz karın içine düşüp küçük, karanlık bir delik açtı.

Gözyaşları, sanki bir barajın infilak edişi gibi bentlerini yıktı. İlk başta omuzları hafifçe sarsılıyordu, ancak saniyeler içinde o sessiz keder, yerini ciğerlerini parçalayan, boğazında birer cam kırığı bırakan hıçkırıklara bıraktı.

Bloom, elleriyle yüzünü kapatıp kütüğün üzerinde iki büklüm oldu; sesi, ruhu diri diri gömülmüş bir canlının son feryadı gibiydi.

Hıçkırıkları parkın sağır edici sessizliğinde yankılanıyor, her nefes alışında boğazına kaçan o keskin soğuk hava, içindeki yangını daha da harlıyordu.

Göğüs kafesi, sanki içindeki o devasa ejderha dışarı çıkmaya değil, onu içeriden parçalamaya çalışıyormuş gibi şiddetle inip kalkıyordu.

Gözpınarlarından boşalan yaşlar, yanaklarındaki kar tanelerini eriterek boynuna, oradan da Valtor’un ellerinin o hayali sıcaklığını bıraktığı köprücük kemiklerine süzülüyordu.

"Neden?" diye inledi, sesi hıçkırıklarının arasında boğularak. "Neden beni bu kadar yarım bıraktın?"

Acı, öylesine fiziksel bir ağırlığa dönüştü ki, kütüğün üzerinde daha fazla dengede duramadı.

Bedeni, bir sonbahar yaprağı gibi karların üzerine yığıldı.

Dizlerini karnına çekip o buz gibi, beyaz örtünün üzerine uzandı. Karın dondurucu soğuğu giysilerinden tenine sızarken, Bloom bu acı verici teması reddetmedi; aksine, bu fiziksel sızıyı kalbindeki o tarif edilemez boşluğa bir pansuman gibi bastırdı.

Yüzü kara gömülmüş, hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ediyordu. Parmakları, altındaki donmuş toprağı ve karı pençelercesine sıktı.

Ağlamaktan gözleri şişmiş, boğazı bir ateş çemberinden geçmişçesine yanıyordu; ama duramıyordu.

Sokaktaki lambaların cılız ışığı, karın üzerinde yatan o küçük, kimsesiz figürü aydınlatıyordu.

Kar taneleri, onun sarsılan bedeninin üzerine yağmaya devam ediyor; sanki doğa, bu büyük günahın ve bu devasa kederin üzerini ebediyen örtmek istiyordu.

Soğuk, yavaş yavaş tüm uzuvlarını uyuşturmaya başladığında, Bloom’un hıçkırıkları bitkin birer iç çekişe dönüştü. Gözlerini kapatıp yüzünü karın o hissizliğine gömdü.

Zamanın nasıl geçtiğini bilmedi ama bir süre sonra Bloom, karın dondurucu kucağından doğrulduğunda artık hissettiği tek şey mutlak bir uyuşukluktu.

Üzerindeki palto kardan sırılsıklam olmuş, ağırlaşmış ve karın soğuğunu bir zırh gibi vücuduna hapsetmişti.

Sarsak adımlarla parktan çıkıp, tanıdık ama artık ona yabancı gelen sokaklara saptı. Her adımında ayakkabılarının altındaki karın gıcırtısı, zihnindeki o yıkıcı sessizlikle yarışıyordu.

Bakışları yerde, saçlarından damlayan buzlu sular kirpiklerine takılıyken, dünyanın geri kalanıyla olan tüm bağını kopardığına emindi.

“Bloom?”

O ses, bir rüyanın yırtılması gibi boşlukta yankılandı. Bloom duraksadı ama başını kaldırmadı; boğazındaki o devasa yumru nefes almasını bile zorlaştırıyordu. Arkasından gelen ayak sesleri karın üzerinde hızlıca ilerledi ve genç bir adam önünde bitti.

“Bloom, bu gerçekten sen misin?”

Başını yavaşça kaldırdığında, Andy’nin şaşkınlık ve hafif bir gülümsemeyle parlayan yüzünü gördü.

Ancak Andy’nin o her zamanki neşeli ifadesi, Bloom’un yüzünü tam olarak gördüğü an, bir camın tuzla buz olması gibi dağıldı.

Bloom’un gözleri ağlamaktan öylesine kıpkırmızı ve şişmişti ki, yüzü sanki kederden yontulmuş bir maskeydi. Saçları yüzüne yapışmış, dudakları soğuktan morarmıştı.

“Tanrım... Bloom? Sana ne oldu?” Andy’nin sesi artık bir fısıltıdan farksızdı; uzanıp Bloom’un kaskatı kesilmiş kollarını tuttu. “Sırılsıklamsın. Titriyorsun. Ne oldu sana?”

Bloom ağzını açtı ama tek bir kelime bile çıkmadı. Boğazı, o hıçkırıkların ve soğuk havanın etkisiyle sanki dikenli tellerle sarılmıştı.

Sadece boş bakışlarla Andy’ye baktı; o an Andy, lisedeyken tanıdığı o hayat dolu, mutluluk saçan kızı göremedi. Karşısında sadece sönmüş bir enkaz vardı.

“Konuşamıyorsun bile...” Andy dehşet içindeydi. Çevresine bakındı, sokak boş ve karanlıktı. “Evim hemen şu köşede, biliyorsun. Bu halde sokağın sonuna bile gidemezsin, Bloom. Zatürre olacaksın. Gel benimle, en azından ısınana ve kıyafetlerini değiştirene kadar. Evde kimse yok, rahat olabilirsin.”

Bloom, itiraz edecek gücü bile kendinde bulamıyordu. Zihni o kadar yorgun, kalbi o kadar ağırlaşmıştı ki, Andy’nin onu yönlendirmesine izin verdi.

Andy, paltosunu çıkarıp Bloom’un ıslak omuzlarına sardı ve onu kolunun altına alarak hızlı adımlarla sokağın sonundaki apartmana doğru yürüttü.

Andy’nin evinin kapısından içeri girdiklerinde, içerideki o yapay sıcaklık Bloom’un donmuş tenine iğne gibi battı.

Andy, evin kapısını kapatır kapatmaz Bloom’u sarsan o şiddetli titremeyi hissetti. Genç kızı salondaki geniş, kadife kaplı kanepeye adeta bir porselen bibloyu taşır gibi yerleştirdi.

Hiç vakit kaybetmeden şömineye yöneldi; titreyen elleriyle çıraları tutuşturdu. Birkaç saniye içinde odanın loşluğunda turuncu alevler yükselmeye başladı. Ateşin çıtırtısı, evin o sağır edici sessizliğini bozarken Andy, Bloom’un yanına diz çöktü. "Şşşt, tamam... Buradasın, güvendesin," diye fısıldadı Andy. Bloom’un soğuktan kaskatı kesilmiş parmaklarıyla düğmelerini çözemediği sırılsıklam montunu, sanki bir yarayı pansuman edercesine nazikçe çıkardı.

Bloom’un bedeni, üzerindeki ıslak ağırlıktan kurtulunca daha da şiddetli sarsılmaya başladı.

Andy hızla üst kata fırladı; birkaç dakika sonra elinde kendi kalın, yünlü hırkalarından biri, bir eşofman altı ve yumuşak bir battaniye ile geri döndü.

Onu odasına, sıcaklığın en yoğun olduğu yatağın kenarına kadar yönlendirdi. "Bunları giy Bloom. Islak her şeyi çıkar, yoksa bu soğuk ciğerlerine inecek. Ben kapının önündeyim, ihtiyacın olan her şey burada," dedi ve odadan çıkıp kapıyı aralık bıraktı.

Koridorda, sırtını duvara yaslayıp yere çöktü Andy. İçeriden gelen hışırtıları, Bloom’un güçsüz hareketlerini duyabiliyordu. "Bloom..." dedi sesi titreyerek. "Sana ne olduğunu bilmiyorum ama... Gardenya’ya döndüğüne göre bir şeyler çok yanlış gitmiş olmalı." İçeriden hiçbir cevap gelmedi. Sadece kesik, hırıltılı bir nefes alış sesi duyuluyordu.

Bloom’un hala orada olduğunu, o küçük hayat belirtisini duymak içindeki dehşeti biraz olsun yatıştırmıştı.

Ancak zihni sorularla doluydu.

Bloom lisedeyken aniden gitmişti; ailesi onun başka bir şehirde, çok prestijli ve özel bir yatılı okulda okuyacağını söylemişti.

Andy o zamanlar buna inanmıştı, hatta onun adına sevinmişti. Ama şimdi karşısında duran bu tablo...

"Hâlâ o yatılı okulda mısın Bloom?" diye sordu Andy, sesi duvara çarpıp koridorda dağılırken. "Aylardır, yıllardır neredeyse hiç haber alamadık senden. Vanessa ve Mike her zaman 'Bloom çok meşgul, Bloom çok başarılı' dediler ama... Eğer orada seni üzen, canını yakan biri varsa... ya da seni buna zorlayan bir durum..."

Sustu.

Yumruğunu hafifçe dizine vurdu.

Andy’nin dünyasında sorunlar basitti; okul zorbalığı, kötü bir ayrılık ya da yanlış bir arkadaş çevresi.

"Dönmek zorunda değilsin." diye devam etti tereddütle sözlerine.

Ama bu aslında Bloom için çok ironikti. Çünkü aslında Bloom’un kadim bir ejderhanın ateşiyle yanan, boyutlar arası savaşlara giren ve evrenin en tehlikeli büyücüsüyle imkansız bir aşk yaşayan bir peri olduğu gerçeği, onun hayal gücünün çok ötesindeydi.

Andy, Bloom'un bu halini sadece "insani" bir yıkım olarak görüyordu: Kötü bir sevgilinin bıraktığı hasar ya da ağır bir psikolojik çöküş.

İçeride, Bloom yatağın üzerinde büzülmüş, Andy’nin temiz kokan, kendisine çok büyük gelen yünlü kazağının içinde adeta kaybolmuştu.

Andy’nin "dönmek zorunda değilsin" deyişi, kalbine atılan bir dikiş gibi sızlattı onu.

Keşke bu kadar basit olsaydı, diye düşündü. Keşke tek derdim sınavlar ya da bu sokağın sonundaki kafede kiminle buluşacağım olsaydı.

Boğazındaki o keskin ağrı her yutkunduğunda ona Valtor'u hatırlatıyordu.

Ayağa kalkmaya çalıştı ama bacakları hâlâ titriyordu.

Odadaki aynada kendine baktı.

Gözleri kan çanağı gibiydi, teni ise neredeyse saydamlaşmıştı.

Bloom, aynadaki o yabancıya, ışığı sönmüş o gölgeye bakmaya daha fazla dayanamadı. Her bir hücresi, maruz kaldığı o dondurucu soğuktan ve ruhunu kemiren kederden bitkin düşmüştü.

Ağır ağır yatağın beyaz çarşaflarına doğru düştü. Andy’nin yünlü kazağına daha sıkı sarıldı; kazaktaki temiz deterjan ve hafif odunsu koku, ona o güvenli, sihir içermeyen, düz ve basit hayatını hatırlatıyordu.

Yatağa uzandığında, yastığın yumuşaklığı sanki onu içine çeken bir kara delik gibiydi. Göz kapakları, sanki üzerlerine kurşun dökülmüşçesine kapandı.

Dışarıda, koridorun sessizliğinde bekleyen Andy, içeriden gelen hareket seslerinin kesildiğini fark etti.

Uzun bir süre sadece şöminenin alt kattan gelen hafif çıtırtısını dinledi.

Bloom’un artık güvende olduğuna, en azından bedenen dinlendiğine ikna olmak istiyordu.

Yavaşça yerden kalktı, uyuşmuş bacaklarını sürüyerek kapı eşiğine geldi.

Aralıktan sızan loş ışıkta, Bloom’un yatağın ortasında küçücük kalmış figürünü gördü.

Kapıyı sessizce iterek içeri girdi. Parmak uçlarında yürüyerek yatağın kenarına yaklaştı.

Bloom öylesine derin bir uykuya dalmıştı ki, göğsünün düzensiz inip kalkışı bile yavaşlamıştı.

Andy, genç kızın kenara kaymış battaniyesini kavradı ve onu omuzlarına kadar nazikçe örttü.

Eğilip Bloom’un yüzüne yakından baktı. Uyurken bile kaşlarının arasındaki o acı dolu çatıklık silinmemişti.

Andy’nin kalbi, göğüs kafesine sığmayacak kadar büyük bir şefkatle doldu. Elini gayriihtiyari uzattı; parmak uçlarıyla o solgun yanağa dokunmak, Bloom’un saçlarını okşayıp "her şey geçecek" diye fısıldamak istedi.

Ancak eli, Bloom’un tenine bir milim kala havada asılı kaldı.

Biliyordu...

Aralarında görünmez, aşılmaz bir duvar vardı.

Andy, elini yavaşça geri çekti ve yumruk yaparak yanına düşürdü.

Son bir kez, derin bir iç çekişle kızı izledi. "Nasıl bu hâle geldin, Bloom?" diye fısıldadı karanlığa doğru.

Cevap gelmedi.

Andy, odanın ışığını bile açmadan, sessiz bir hayalet gibi geri çekilerek kapıyı kapattı.

...

Güneş, Gardenya semalarında gri bulutların arasından sızmaya çalışarak Vanessa’nın mutfağındaki sarı fayanslara soluk bir ışık düşürüyordu.

Bloom, mutfak masasında otururken önündeki bitki çayından yükselen buhara boş gözlerle bakıyordu.

Vanessa, endişeli bir anne kuş gibi etrafında dönüyor, bir dilim kızarmış ekmeğe sürdüğü ev yapımı reçeli ona uzatıyordu.

"Hadi tatlım, sadece bir ısırık," dedi Vanessa, sesi şefkatle titreyerek. "Andy dün gece seni o halde getirdiğinde kalbim duracaktı. Neyse ki o çocuk oradaydı. Bloom, lütfen... En azından bir parça bir şey ye."

Bloom ekmeğe baktı. Reçelin tatlı, meyvemsi kokusu burnuna çarptığı an, midesinde şiddetli bir çalkalanma hissetti.

Başını hızla yana çevirerek elini ağzına götürdü. "Yapamam anne... Gerçekten," diye fısıldadı.

Sesindeki cansızlık, Vanessa’nın içini daha da sızlattı.

Vanessa ekmeği tabağa bıraktı ve kızının solgun alnına elini koydu. "Buz gibisin. Dün dışarı çıkmanı hiç istememeliydim... Ciğerlerini üşütmüş olmalısın. Mide bulantın da bundandır."

Vanessa derin bir iç çekerek ayağa kalktı. "Bak ne diyeceğim, yukarı çık ve uzun, sıcak bir banyo yap. Ben içine o sevdiğin lavanta yağlarından damlatırım. Kasların gevşer, üzerindeki o uyuşukluğu atarsın. Bu sırada ben de sana içebileceğin hafif bir çorba hazırlarım, olur mu?"

Bloom itiraz etmedi. Merdivenleri bir yabancı gibi tırmandı. Her basamakta bacakları ona ihanet edecekmiş gibi titriyordu.

Banyoya girdiğinde Vanessa hızla suyu hazırladı ve odayı kısa sürede lavanta kokulu yoğun bir buhar kaplamışdı.

Bloom, Vanessa gittikten sonra kıyafetlerini çıkardı; Andy’nin dün gece ona verdiği o yünlü kazak, şimdi sanki son güvenli limanıymış gibi yere düştü.

Sıcak suyun içine girdiğinde, tenine değen ilk damlalar bedeninin soğukluğunu hızla eritmeye başladı.

Sıcaktı.

Bloom, dizlerini göğsüne çekip başını suyun içine gömdü. Suyun altındaki o boğuk sessizlikte, zihni yeniden Magix’e, o geceye kaydı.

Valtor’un o soğuk, mesafeli sesi kulaklarında yankılandı, "küçük bir perinin romantik hayallerine mi inandın gerçekten Bloom?"

Gözlerini suyun altında sımsıkı kapattı.

Midesindeki bulantı, sadece soğuktan değildi; bu, bir ihanetin, bir terk edilmişliğin ve kendi içine ektiği o imkansız umudun kökünden sökülmesinin yarattığı fiziksel bir sancıydı.

Bir süre sonra, sıcaklığın etkisiyle bedeni gevşemeye başlasa da, içindeki o boşluk daha da genişledi.

Bloom, yavaşça içinde bulunduğu sıcaklıktan ayrıldı ve ağır adımlarla banyonun buğulanmış aynasına doğru ilerledi.

Titreyen bir elle yansımasına doğru uzandı. Parmak uçları camdaki nemi sildiğinde, karşısında gördüğü siluet ona bir yabancı kadar uzaktı.

Islak kızıl saçları omuzlarına yapışmış, bembeyaz teni banyonun sıcaklığıyla yer yer kızarmıştı.

Ama bakışları...

Bakışları ölü bir yıldızın son parıltısı gibiydi.

Birden, midesindeki o bitmek bilmeyen bulantı yerini yakıcı bir ruha bıraktı.

Elleriyle lavabonun kenarını öyle sert sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi.

Aynadaki o kıza tahammül edemiyordu.

Birden elini kaldırıp aynaya sert bir darbe indirmek istedi ama eli havada asılı kaldı.

Titreyen parmaklarıyla kendi omuzlarını, kollarını, göğsünü tırmalarcasına dokunmaya başladı; sanki Valtor’un dokunuşlarının izini teninden söküp atmak, o hayalet sıcaklığı derisini yüzerek yok etmek istiyordu. Sessizce çığlık attı; boğazından ses çıkmıyordu ama yüzündeki ifade binlerce feryadı barındırıyordu.

Kafasını kaldırdı, gözlerinde gördüğü tek şey buydu işte... Dayanamıyordu ve artık, dayanmak da istemiyordu.

1 Saat Sonra

Aşağıda, dış kapının zili evin sessizliğini böldü. Vanessa, elindeki havucu kenara bırakıp kapıya yöneldi.

Karşısında Andy duruyordu; üzerinde dün geceki telaşın yorgunluğu, elinde ise küçük bir paket taze poğaça vardı.

"Andy? Hoş geldin," dedi Vanessa, zoraki bir gülümsemeyle.

"Merhaba Mrs. Peters," dedi Andy, gözlerini kaçırarak. "Bloom... Bloom nasıl? Gece boyunca hiç uyuyamadım. Onu öyle görmek..."

"İçeri gel Andy, gel. Şu an banyoda, biraz ısınsın istedim. Çok üşütmüş." Vanessa onu mutfağa davet etti ama Andy salonda kalmayı tercih etti.

Vanessa, "Ben bir bakayım, bir saat oldu, belki çıkmıştır. Sen bekle lütfen," diyerek yukarı çıktı.

Banyo kapısının önüne geldiğinde hafifçe kapıya vurdu. "Bloom? Tatlım, iyi misin? Andy geldi, seni merak etmiş."

Vanessa’nın parmak eklemleri ahşap kapıya çarptığında çıkan ses, evin ölümcül sessizliğinde yankılandı.

"Bloom? Tatlım, orada mısın? Andy geldi..."

Cevap gelmedi.

Sadece banyonun havalandırmasından gelen hafif, uğultulu bir rüzgar sesi duyuluyordu.

Vanessa’nın içindeki o anne içgüdüsü, bir buz kütlesi gibi midesine oturdu.

Elini kapı koluna atıp indirdi ama metal kol sert bir dirençle karşılaştı.

Kilitliydi.

"Bloom, cevap ver anneciğim. Endişeleniyorum," dedi Vanessa, sesi bu kez bir perde yükselmişti. Kapıyı daha sert tıklattı, sonra yumruklamaya başladı. "Bloom! Aç şu kapıyı!"

Sessizlik, sanki banyonun içinden sızan görünmez bir sis gibi koridora yayıldı.

Vanessa kulağını kapıya yasladığında, içeriden gelen o düzenli, ritmik ve dehşet verici sesi duydu: Şıp... Şıp... Şıp...

Su taşmıştı.

Kapının altındaki boşluktan, lavanta kokulu buharın yerini alan metalik, çiğ bir koku sızmaya başladı.

"ANDY! ANDY, BURAYA GEL! KAPIYI AÇMIYOR!" Vanessa’nın feryadı evi yırtıp geçti.

Aşağıdan gelen hızlı ayak sesleri merdivenleri döverken, Vanessa artık kontrolünü kaybetmişti. Kapıyı omuzluyor, tırnaklarını ahşaba geçiriyordu. "Bloom, hayır! Lütfen hayır!" diye hıçkırıyordu.

Andy koridora fırladığında, Vanessa’nın dizlerinin üzerine çökmüş, kapıyı yumruklarken ellerinin kanadığını gördü.

"Geri çekil! GERİ!" Andy’nin sesi korku ve adrenalinle çatallanmıştı.

Andy, tüm gücünü omuzlarına toplayarak kapıya yüklendi. İlk darbede ahşap çatırdadı ama pes etmedi. İkinci darbe, Vanessa’nın hıçkırıklarıyla birleşti. Üçüncüde, kilit mekanizması büyük bir gürültüyle patladı ve kapı, ardındaki dehşeti saklamaktan vazgeçerek ardına kadar açıldı.

Odanın içine dolan hava, içerideki manzarayı bir tokat gibi yüzlerine çarptı.

Banyo, bir mabedin yıkılışını andırıyordu. Lavabonun aynası, Bloom’un yumruklarıyla değil, sanki ruhunun patlamasıyla binlerce parçaya ayrılmıştı; her bir cam kırığı, yerdeki suyun içinde elmas gibi parlıyordu.

Ama yerdeki su artık berrak değildi...

Küvetten taşan su, mermer zemin üzerinde koyu kırmızı, kıvamlı nehirler oluşturmuştu.

"Hayır... Hayır, hayır, hayır..." Andy’nin sesi boğazında düğümlendi, adımları geri geri gitmek istedi ama gözleri küvete çivilenmişti.

Bloom, o kızıl saçlarının bir deniz yosunu gibi yayıldığı, pembe ve kırmızının en trajik tonuna boyanmış suyun içinde yatıyordu. Yüzü, bir mermer heykel kadar beyaz ve pürüzsüzdü. Göz kapakları kapalıydı, o ateş saçan bakışlardan eser yoktu; sadece boşluk vardı. Sağ kolu küvetin kenarından dışarı sarkmıştı; bileğindeki o derin, dikey kesikten sızan hayatı, parmak uçlarından süzülerek yerdeki cam kırıklarının üzerine damlıyordu.

Şıp... Şıp...

Vanessa, kızının yanına ulaşmak için kanlı suyun içine diz çöktü. Elbiseleri anında o sıcak, metalik sıvıyla ağırlaştı. "BLOOM! BEBEĞİM, UYAN! BAK ANNEN BURADA, HER ŞEY GEÇECEK, YALVARIRIM AÇ GÖZLERİNİ!"

Vanessa, kızının cansız görünen başını sudan çıkarıp göğsüne yasladı. Bloom’un bir zamanlar hayat aleviyle yanan bedeni şimdi buz gibiydi; sadece bileklerinden akan kan sıcaktı, son yaşam kırıntısı gibi Vanessa’nın ellerine bulaşıyordu.

Andy, titreyen elleriyle telefonuna uzanmaya çalışırken dizlerinin bağı çözüldü. Odanın her köşesine sinen lavanta ve kan kokusu genzini yakıyordu.

Bloom’un sırılsıklam olan bornozu vücuduna yapışmış, kestiği bileklerinden sızan kırmızı hatlar, bembeyaz kollarında birer lanet gibi parlıyordu.

"NEFES ALMIYOR! KALBİ...Kalbi atmıyor! BLOOM!!"

 

Bölüm : 03.01.2026 14:17 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...