
Bulutlu Kule’nin en yüksek odasında, zamanın ve mekânın dışında kalmış bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Dışarıda, Magix’in geri kalanı huzurlu bir uykunun kucağındayken, karanlığın efendisi kendi zihninin parmaklıkları ardında bir mahkûm gibiydi.
Valtor, kadife koltuğuna gömülmüş, gözlerini bir an bile ayırmadan şöminede dans eden kızıl alevleri izliyordu.
Ateşin çatırtısı, taş duvarlarda yankılanan tek sesti; tıpkı zihninde yankılanan o son sözler gibi.
Kadehinden bir yudum almadı, sadece parmaklarının arasında çevirdi. Şarabın koyu kırmızısı, şöminenin ışığında tıpkı Bloom’un saçları gibi parlıyordu. O saçlar ki bir zamanlar parmaklarının ucunda hissettiği tek gerçek sıcaklıktı. Şimdi ise o sıcaklık, yerini ruhunu donduran bir ayaza bırakmıştı.
"Neden?" diye mırıldandı Valtor. Sesi, boş odada yabancı bir fısıltı gibi dağıldı. "Neden seni unutamıyorum, küçük peri?"
Zihni, o lanetli güne geri döndü.
Gökyüzünün kurşuni bir renge büründüğü, Ejder Ateşi’nin iki farklı kutup gibi birbirini hem çektiği hem de ittiği o ana.
Bloom karşısında duruyordu; gözlerinde o her zamanki sarsılmaz kararlılık, ama derinlerde bir yerde, sadece Valtor’un görebileceği o tereddüt kırıntısı...
"Durma, uzaklaştır beni," diye bağırmıştı Bloom. Sesi titriyordu. "Beni kendinen uzaklaştırdığın her saniye, bizi gördüğün o sona daha da yaklaştırıyorsun."
Valtor, şöminenin önünde acı bir gülümsemeyle o anı tekrar yaşadı.
O gün ona verdiği cevabı hatırladı. "Ben bir canavarım Bloom, seni yok edip güçlerini çalması için yaratılan bir canavar."
Ama gerçek bu kadar basit miydi?
Hayır.
O gün, Bloom’un elini uzattığı o kısacık saniyede, Valtor ilk kez korkmuştu.
Gücünü kaybetmekten değil, Bloom’un içinde uyandırdığı o tuhaf, insani duygudan korkmuştu.
Vazgeçmek zorunda kaldığı şey sadece bir krallık veya sınırsız güç değildi; o gün, asla sahip olamayacağı o tek şeyi, bir kalbin sıcaklığını elinin tersiyle itmişti.
Alevler biraz daha hiddetlendi.
Valtor, şömineye bakarken aslında Bloom’un yüzünü görüyordu. Onun öfkesini, merhametini ve o kahrolası saflığını.
Kadim büyücü, binlerce yıl boyunca pek çok şeyden vazgeçmişti. Onurundan, özgürlüğünden, hatta varlığından... Ama hiçbir vazgeçiş, Bloom’dan kopmak kadar canını yakmamıştı.
"Beni sevmen gerekmiyordu," diye düşündü Valtor, gözlerini kısarak. "Sadece yanımda durman, o ateşi benimle paylaşman yeterliydi. Ama sen... Domino Prensesi, bir canavarın eşi olmayı tercih ettin."
Kendi kendine sorduğu soruların cevabı hep aynı kapıya çıkıyordu.
O bir yaratıktı; Üç Kadim Cadı’nın karanlık bir sanatla yarattığı, saf Ejder Ateşi’nin gölgesiydi.
Bloom ise o ateşin kendisiydi.
Gölge, ışığa ne kadar yaklaşırsa o kadar silinirdi.
Bu yüzden onu kendinden uzaklaştırmıştı. Onu yok etmemek için, kendini yok etmeyi göze almıştı.
"Lanet olsun," dedi aniden, elindeki kadehi büyük bir öfkeyle şömineye fırlatarak. Kristal kadeh taşlara çarpıp bin parçaya bölündü, içindeki şarap ateşin üzerine döküldüğünde cızırdayarak buharlaştı. "LANET OLSUN!"
Ayağa kalktı ve odanın içinde bir aslan gibi volta atmaya başladı. Pelerini arkasında gece gibi dalgalanıyordu. Bulutlu Kule’nin soğuk koridorları bile onun içindeki bu yangını söndürmeye yetmiyordu.
Bloom’un o günkü bakışını unutamıyordu. O hayal kırıklığıyla dolu, yaşlı gözlerini...
Valtor ona ihanet ettiğinde, Bloom’un içindeki bir şeylerin sonsuza dek koptuğunu biliyordu. Ve o kopan parça, aslında Valtor’un tek kurtuluş biletiydi.
Pencerenin kenarına gitti ve dışarıdaki sonsuz karanlığa baktı.
"Eğer o gün..." diye düşündü. "Eğer o gün elini tutsaydım... Ne olurdu?"
Bu sorunun cevabı hiçbir zaman bilinmeyecekti.
Valtor, gururunun ve doğasının kurbanı olmuştu. Bloom’u kurtarmak adına onu kaybetmişti. Onu o karanlık savaştan, kendi karanlığından uzak tutmak için kalbini kırmıştı.
Şimdi ise elinde kalan tek şey, bu soğuk kule ve şöminenin başında bitmek bilmeyen bu iç hesaplaşmaydı.
Ejder Ateşi’nin gerçek gücü yakmak değil, yaşatmaktı. Ama Valtor bunu çok geç anlamıştı. Onun ateşi artık sadece kendini yakıyordu.
Bulutlu Kule’nin sessizliği, Valtor’un acısıyla birleşerek odayı tamamen kapladı.
Dışarıda şafak vakti yaklaşıyordu ama Valtor için güneşin bir önemi yoktu. Onun güneşi, çok uzun zaman önce, bir veda cümlesiyle batmıştı.
Şimdi sadece küller, anılar ve hiç bitmeyecek bir pişmanlık kalmıştı.
Duvarlar bile Valtor’un ruhundan sızan o tarifsiz kederle terliyor, taşların arasındaki kadim çatlaklar bu ağır havayı taşıyamaz hale geliyordu.
Pencereden sızan solgun gün ışığı, şöminenin külleri arasında can çekişen son kıvılcımları aydınlatırken, zaman sanki akmayı bırakmış, bu lanetli kuleyi evrenin merkezindeki bir mezara dönüştürmüştü.
Valtor, o sarsılmaz heybetinden sıyrılmış, kadife koltuğunun dibinde, sanki üzerine tüm gökyüzü yıkılmış gibi dizleri üzerine çökmüştü. Elleri, taş zemini o kadar sert pençeliyordu ki, tırnaklarının altında ezilen taş tozu, ruhunun parçalanmışlığına eşlik ediyordu.
Aniden, göğsünün tam ortasında, ateşinin kök saldığı o karanlık boşlukta bir patlama yaşandı. Bu fiziksel bir darbe değildi; bu, varoluşun en temel bağının, binlerce yıldır kopmayan o görünmez halatın tek bir saniyede koparılmasıydı.
Valtor, sanki göğsüne binlerce kızgın mızrak aynı anda saplanmış gibi bir hırıltıyla geriye doğru savruldu. Ciğerlerindeki hava bir anda çekildi, dünya etrafında tersine dönmeye başladı. Bu acı, ne bir büyücünün ihanetine ne de bir savaşın yarasına benziyordu.
Bu acı, Bloom’un yaşam enerjisinin, o muazzam ve sıcak ışığının sönmeye başladığının habercisiydi.
Onu kendinden uzaklaştırmış, kalbini bir kılıç gibi paramparça etmişti ama ruhunun o en derin köşesinde, Bloom’un varlığı Valtor’un tek yaşama sebebiydi.
Şimdi o ışık, karanlık bir el tarafından boğuluyordu.
"Hayır..." diye inledi, sesi odanın soğukluğunda paramparça oldu. "H-hayır, küçük peri... Bunu, y-yapma."
Gözleri, acıdan ve dehşetten yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı. Zihninde, bir film şeridi gibi değil, sanki şu an yaşanıyormuşçasına Bloom’un görüntüleri belirdi. Ama bu görüntüler ışık saçmıyordu; Bloom bir boşluğun içinde süzülüyor, o canlı kızıl saçları etrafında ölü birer alev gibi savruluyordu.
Valtor, onun her bir nefesinin seyreldiğini, her bir kalp atışının ruhunda bir deprem yarattığını hissediyordu.
Onu korumak için, onu kendi karanlığından ve düşmanlarından sakınmak için ona en büyük kötülüğü yapmış, elini itmişti.
Onu korumak için kendinden uzaklaştırmıştı...
"Senin yaşaman gerek, gerekiyordu," diye fısıldadı, ağzından sızan kanın sıcaklığı çenesine doğru süzülürken. "Y-yalvarırım, dur!"
Acı, ikinci bir dalga halinde geldi; bu sefer daha vahşi, daha insafsızdı.
Valtor’un bedeni, kontrolü dışındaki bir güçle taş zeminde bir yay gibi gerildi. Damarlarında akan karanlık büyü, sahibiyle birlikte can çekişiyordu.
Bloom’un o an hissettiği her korku, tenine değen her ölümcül soğukluk, Valtor’un sinir uçlarında birer yangın başlatıyordu.
Bir zamanlar "canavar" olduğunu söyleyerek gurur duyduğu o taş kalbi, şimdi Bloom’un ismini her atışında bir hançer gibi göğsüne saplıyordu.
Onu kaybetmek, sadece bir kadını ya da bir gücü kaybetmek değildi; bu, evrenin son ışığının sönmesi, Valtor’un karanlıkta sonsuza dek kör kalmasıydı.
Göz yaşları, daha önce hiç tatmadığı bir yakıcılıkla yanaklarından süzülüp yerdeki tozlara karışırken, bilinci yavaşça bulanmaya başladı.
Tüm gücünü, tüm o bin yıllık karanlık birikimini boğazında topladı.
Bulutlu Kule’nin en tepesinden, ormanların derinliklerine, okyanusların dibine ve Domino’nun karlı zirvelerine kadar ulaşacak, kaderi bile sarsacak o dehşet verici, acı dolu haykırış koptu.
"BLOOM!!"
Sesi yankılandıkça odadaki aynalar tuzla buz oldu, şöminedeki küller havaya savrularak simsiyah bir kar gibi üzerine yağdı.
Valtor, başı soğuk zemine çarparak düşerken, son bir çabayla elini boşluğa, sanki Bloom oradaymış da elini tutacakmış gibi uzattı.
Parmakları boş havayı yakaladı ve ardından her şey derin, sessiz ve mutlak bir karanlığa gömüldü.
...
Alfea’nın avlusunda, akşamüstü güneşinin yerini alan morumsu bir alacakaranlık hüküm sürüyordu. Ancak bu kez ne perilerin kahkahaları ne de sihirli derslerin heyecanlı mırıltıları vardı.
Alfea, bir zamanlar en parlak yıldızı olan Bloom’un gidişiyle, ruhu sökülmüş bir fener gibi sönükleşmişti.
Cadılar ve periler, aynı bahçede, birbirlerinden sadece birkaç metre ötede ama aralarında koca bir uçurum varmış gibi duruyorlardı.
Stella, okulun girişindeki mermer basamaklara çökmüş, elinde tuttuğu sönük bir güneş kristalini evirip çeviriyordu. Gözleri kan çanağı gibiydi; Solarya’nın en neşeli prensesi, günlerdir tek bir espri bile yapmamıştı. “Daha fazla dayanamıyorum,” dedi Stella, sesi rüzgarda titreyerek. “Ona gitmeliyiz. O gece, Bulutlu Kule’den ayrıldığında... Bloom’un gözlerindeki o ifade... Buna daha fazla katlanamam.”
Musa, duvara yaslanmış, kulaklıklarını boynuna indirmişti. “Tüm Magix’te bir uyumsuzluk var. Valtor’un o gün söyledikleri... Hepimiz onun yalan olduğunu biliyoruz ama Bloom... O, o yalanı kalbine bir hançer gibi sapladı.”
Tam o sırada, gölgelerin arasından üç figür belirdi. Trix, her zamanki o küstah duruşundan uzak, daha çok yaralı birer yırtıcı gibi yaklaştı. Icy’nin buzdan elleri yumruk halindeydi. “Biz de geliyoruz,” dedi Icy, buz gibi bir sesle.
Flora irkilerek ayağa kalktı. “Siz mi? Neden?”
“Kes sesini doğa perisi!” diye tısladı Stormy, ama sesi eskisi kadar hırçın değildi. “Biz de ihanete uğradık. Valtor bizi de o soğuk kulede bir çöp gibi bıraktı. Ama Bloom... O farklıydı. Onun yanında olmalıyız, yoksa bu sessizlik hepimizi delirtecek.”
Darcy başıyla onayladı. “Bloom'un içinde yanan o bağın ne kadar derin olduğunu biliyoruz. Eğer Bloom o bağı kendi elleriyle kopardıysa, geriye kalan boşluk onu içeriden tüketiyor olmalı.”
...
Gardenya Şehir Hastanesi’nin ameliyathane koridoru, sanki hayat ile ölüm arasındaki o ince çizgide asılı kalmış, donmuş bir zaman dilimi gibiydi. Tavandaki floresan lambaların cızırtılı, beyaz ışığı; parlatılmış yer karolarından yansıyarak ortamın o steril, soğuk ve acımasız havasını daha da pekiştiriyordu.
Vanessa, ameliyathanenin o büyük, çift kanatlı kapısının hemen yanındaki duvara bir gölge gibi çökmüştü. Gözpınarları artık kurumuştu ama hıçkırıklarının sarsıntısı tüm bedenini bir deprem gibi titretmeye devam ediyordu. Elleri, hala kendi kızının kanıyla lekelenmişti; yıkamayı reddetmişti, sanki o kanı silerse Bloom’un hayata tutunan son bağını da koparacakmış gibi bir dehşet içindeydi. "Neden?" diye fısıldadı, sesi bir nefes kadar cılızdı. "Neden koruyamadım onu? Gözlerindeki o yangını nasıl göremedim?"
Mike, Vanessa’nın hemen yanında, dizlerinin üzerine çökmüş haldeydi. Bir zamanlar Gardenya’nın en güçlü ve güvenilir itfaiyecisi olan bu adam, şimdi koca bir binanın enkazı altında kalmışçasına omuzları düşmüş, yıkılmıştı. Vanessa’nın titreyen elini kavradı, dudaklarını eşinin alnına bastırdı ama kendi gözyaşları da karısının saçlarına karışıyordu.
Mike, hayatı boyunca pek çok yangınla savaşmıştı; ateşin ne kadar yıkıcı olabileceğini bilirdi. Ama Bloom’un içindeki o ejder ateşinin, kendi sahibini böyle sessizce küle çevirebileceğini hiç hayal etmemişti.
Birkaç metre ötede, koridorun en karanlık köşesinde Andy duruyordu. Sırtını duvara yaslamış, kafasını kollarının arasına gömmüştü. Parmakları, hala Bloom’un o buz gibi teninin dokusunu hissediyor, burnuna o lavanta ve kan kokusu çarpıyordu.
Lisedeki o neşeli kızın, o sönük ve paramparça cesede dönüşme anı zihninde bir film şeridi gibi başa sarıp duruyordu. "Benim evimdeydi," diye inledi Andy, sesi kollarının arasında boğularak. "Dün gece benim evimdeydi ve ben hiçbir şey anlamadım. Sadece üzgün olduğunu sandım... Tanrım, ölmesine izin verme. Lütfen."
Ameliyathane kapısının üzerindeki o uğursuz kırmızı ışık, sanki koridordaki herkesin ruhunu emen bir göz gibi son bir kez parladı ve ansızın söndü.
O an, zamanın dişlileri gıcırdayarak durdu.
Koridordaki ağır dezenfektan kokusuna karışan o sağır edici sessizlik, hastanenin kalbinde bir ur gibi büyüdü.
Kapılar, metalik bir iniltiyle iki yana açıldı.
Dışarı çıkan doktor, sanki bir savaştan değil de bir cehennemden dönmüş gibiydi. Yeşil cerrahi önlüğü, yer yer Bloom’un kanıyla lekelenmiş, alnındaki ter damlaları bitkinlikten gözlerine süzülmüştü.
Maskesini tek eliyle indirirken omuzlarındaki o devasa yükün ağırlığıyla hafifçe sendeledi.
Vanessa, oturduğu yerden bir yay gibi fırladı. Dizlerindeki dermanın tükendiğini hissetse de, bir annenin o içgüdüsel kuvvetiyle doktorun önüne atıldı. Elleriyle doktorun kollarını kavradı; parmaklarındaki kurumuş kan izleri, doktorun önlüğündeki taze kanla birleşti. "Doktor... Lütfen," diyebildi Vanessa. Sesi, harabeye dönmüş bir şehrin rüzgarında savrulan bir kül tanesi gibiydi. "Kızım... Bloom... Yaşıyor, değil mi?"
Mike, devasa gövdesiyle Vanessa’nın arkasında bir kale gibi durmaya çalışıyordu ama gözlerindeki o parçalanmışlık, bir babanın en büyük çaresizliğini haykırıyordu.
Andy, kollarının arasından başını kaldırıp nefesini tutarak doktorun dudaklarından dökülecek o ilk heceye kilitlendi.
Doktor, derin ve titrek bir nefes verdi. Gözlerindeki o mesleki sertlik, yerini derin bir merhamete bıraktı. "Çok zor bir ameliyattı," dedi doktor, sesi yorgunluktan kısılmıştı. "Vücudundaki kanın neredeyse yarısını kaybetmişti. Bileklerindeki kesikler o kadar derindi ki... Eğer on dakika, hatta beş dakika daha geç kalsaydınız, şu an bu konuşmayı yapıyor olmazdık. Ama kızınız... O gerçekten bir savaşçı. Hayata tutunmak için inanılmaz bir direnç gösterdi."
Vanessa, hıçkırıklarla sarsılarak Mike’ın göğsüne yığıldı. "Yaşıyor... Yaşıyor Mike, duyuyor musun?" diye feryat etti.
Ancak doktorun yüzündeki o tuhaf, karmaşık ifade geçmemişti. Elindeki dosyayı hafifçe sıktı, Mike ve Vanessa’ya biraz daha yaklaşarak sesini alçalttı.
Bu bir mucize miydi yoksa yaklaşan fırtınanın habercisi mi, kendisi de emin değil gibiydi.
"Bir şey daha var," dedi doktor, kelimeleri seçerek. "Vücudu bu kadar ağır bir travmayı atlatırken, biz de içeride bir mucizeye tanık olduk. Bloom’un direncinin kaynağı belki de buydu."
Mike, kaşlarını çatarak doktorun gözlerinin içine baktı. "Ne demek istiyorsunuz? Başka bir sorun mu var?"
Doktor, hafifçe yutkunarak o sarsıcı gerçeği bıraktı koridorun ortasına. "Kızınız, hamile. Ve mucizevi bir şekilde, geçirdiği bu ağır operasyona ve kan kaybına rağmen, bebek hâlâ hayata tutunuyor. Her ikisi de şu an güvende."
O an koridordaki hava, sanki bir buz kütlesine dönüştü.
Mike, duyduğu kelimeleri zihninde bir yere oturtmaya çalışırken yüzü bembeyaz kesildi. "Bebek mi?" diye sordu, sesi bir fısıltıdan ibaretti. "Bebek mi dediniz? Bloom... Nasıl olur?"
"Bebek mi?" diye yankıladı Andy, duvara tutunarak. Zihninde Bloom’un son günlerdeki o hüzünlü sessizliği birleşti.
Doktor başıyla onayladı. "Henüz çok yeni. En fazla bir aylık. Bloom’un bile bundan haberi olduğunu sanmıyorum. Vücudu, bebeği korumak için adeta bir savunma kalkanı oluşturmuş. Tıbbi olarak açıklanması çok güç ama şu an ikisi de yaşıyor."
Vanessa, ellerini karnına götürdü; sanki kızının karnındaki o minicik canı, o karanlık ve ışıktan doğan melez ruhu kilometrelerce öteden hissetmiş gibiydi.
Bloom, kendisinden vazgeçmişti; bileklerini keserken dünyadan, acısından ve sevgisinden kaçmak istemişti.
Ama bedeni, o minicik yaşam tohumunu korumak için kendi ölümüne direnmişti.
Sessizliği Mike’ın hırıltılı nefesi bozdu. "Bir bebek..." dedi tekrar, bu kez sesi öfke ve acıyla titriyordu. "Kızımın canını alan adam, ona bir hayat mı bıraktı?"
Gardenya Hastanesi’nin o soğuk koridoru, artık sadece bir yas evi değildi; burası, evrenin en tehlikeli sırrının, bir nefes kadar yakın olduğu bir sığınaktı.
Bloom, uyanacaktı; ama uyandığında ne kestiği bileklerinin sızısı ne de kaybettiği aşkı onun en büyük imtihanı olacaktı.
Artık içinde, hem ejderhanın ateşini hem de karanlığın efendisinin mirasını taşıyan minicik bir kalp atıyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 45.43k Okunma |
3.22k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |