
Kılıç saplandığı yerden çıktığı anda, Sparks’ın kalbinde uyuyan o kadim Ejderha Ateşi, Obsidyen’in soğuk etine saplanan bir güneş gibi patladı.
Kılıçtan fışkıran saf, altın sarısı ve kor kırmızısı enerji, salonun kubbesine kadar yükselen bir sütun oluşturdu.
Üç Eski Çağ Cadısı; Belladonna, Liliss ve Tharma, bu ışığın şiddetiyle çığlıklar atarak geriye, karanlık dehlizlerin en ücra köşelerine doğru savruldular.
Onların o dumanlı, hayaletimsi formları, Ejderha Ateşi'nin kutsal ışığı karşısında adeta eriyordu.
"Hayır! Bu güç... bu imkansız!" diye haykırdı Belladonna, yüzünü gölgeleriyle örtmeye çalışırken. "O kılıç sadece yaşayan bir kralın elinde uyanmalıydı!"
Bloom, kılıcı havaya kaldırdığında gözleri, iki küçük güneş gibi parlıyor, saçları arkasında canlı bir yangın gibi dalgalanıyordu.
Siyah Kapı’nın dışında, Mandragora ve Canavar Ordusu ile ölüm kalım savaşı veren Uzmanlar ve Trix, Siyah Kapı'nın ardından gelen o muazzam kükremeyi iliklerinde hissettiler.
Sarsıntı o kadar güçlüydü ki, Obsidyen duvarları birer kağıt gibi yırtılıyor, zemin devasa yarıklarla ikiye bölünüyordu.
Riven, kılıcını bir canavarın göğsünden çekmeye çalışırken dengesini kaybetti. "Yer yarılıyor! Nabu, bu da ne?!"
Nabu, asasını yere saplayarak ayakta durmaya çalışıyordu. Gözleri Siyah Kapı'dan sızan o kör edici ışığa kilitlenmişti.
Mandragora, efendilerinin acı içinde geri çekildiğini hissettiğinde yüzündeki maske tamamen parçalandı. "HAYIR! EFENDİLERİM!" diye uludu. Hızla bir böcek sürüsü hâlini alıp siyah kapının balçığında kayboldu.
Icy, yüzüne çarpan sıcak rüzgarla sarsıldı. İçindeki buz büyüsü, dışarıdan gelen bu devasa ısıyla tepkimeye giriyor, teninden buharlar yükseliyordu. "Nereye gittiğini sanıyorsun seni böcek." diye mırıldandı Icy. "Kardeşlerim! Arkamı kollayın, oraya giriyorum." Ve hızla uçarak Mandragora'nın ardından kapıdan geçti.
Obsidyen’in kalbindeki hava, binlerce yıldır birikmiş bir çürüme ve aniden patlayan kutsal bir hiddetin çarpışmasıyla kıvılcımlanıyordu. Kılıcın etrafa saçtığı Ejderha Ateşi, sadece bir ışık değil, karanlığın doğasını reddeden fiziksel bir güçtü. Ancak Üç Eski Çağ Cadısı, evrenin şafağından beri var olan o kadim nefretlerini kuşanarak yeniden doğruldular.
Belladonna, Liliss ve Tharma, savruldukları gölgelerin arasından birer karabasan gibi doğruldular. Artık o hayaletimsi formları gitmiş, yerine Obsidyen’in balçığından örülmüş, devasa ve grotesk zırhlar kuşanmışlardı.
"Bu küçük kıvılcımın bizi durduracağını mı sandın peri!" diye kükredi Tharma. Ellerini yere vurduğunda, zeminden fışkıran siyah, dikenli sarmaşıklar Winx kızlarının ayaklarına dolandı. Bu sarmaşıklar sadece etlerini sıkıştırmıyor, her temas noktasından kızların yaşam enerjisini ve sihirlerini bir sünger gibi emiyordu.
Liliss, havayı donduran bir fısıltıyla kadim bir laneti mırıldandı. Salonun tavanından aşağı, erimiş karanlık damlamaya başladı. Bu damlalar yere düştüğü anda gölge canavarlara dönüşüyordu.
Ejderha Ateşi ile şekillenbilen canavarlara...
Bunu biliyorlardı çünkü ilk yıl Trix, Bloom'un gücünü çalarak bu orduyu çağırmışlardı ve bu da demek oluyordu ki bu canavarlar Ejderha Ateşinin gücüyle tekrar doğmuşlardı.
Valtor'un gücüyle...
Bloom'un elinde tuttuğu kılıcı saran parmakları bir anlığına gevşedi, bu şaşkınlığının ve hayal kırıklığının bir göstergesiydi.
Bu sırada Stella, ışığını toplamak için asasını havaya kaldırdı ama işe yaramadı; ışığı donuk, titrek bir mum alevi gibi kalıyordu. "Gücüm... sanki duvarlar sihrimi yutuyor!" diye bağırdı, sesi acıyla çatallanarak. Bir gölge pençesi omuzunu sıyırdığında dizlerinin üzerine çöktü.
Flora, onu korumak için kalkanını örmeye çalışsa da, çıkardığı sarmaşıklar saniyeler içinde karararak küle dönüştü.
Obsidyen boyutu, yaşamı temsil eden her türlü büyüye karşı zehirliydi.
Kızlar karanlığın ağırlığı altında ezilirken, Bloom tamamen farklı bir boyuttaydı. Ama uzun sürmedi...
"Onlardan... uzak... DURUN!"
Bloom hızla ileri atıldığında kılıcı yatay bir kavisle savurdu. Kılıcın ucundan çıkan alev dalgası, Tharma'nın yarattığı gölge sarmaşıkları birer toz bulutu gibi dağıttı.
Bloom durmuyordu; bir savaş makinesi gibi Belladonna’nın üzerine atıldı.
Belladonna, büyüsünü savunma pozisyonuna getirip önünde devasa bir karanlık kalkan oluşturdu. Ama Bloom’un darbesi indiğinde, kalkan kağıt gibi parçalandı.
Bloom, kılıcını cadının omuzuna sapladığında, Belladonna’nın ağzından dumanlar ve siyah bir sıvı fışkırdı.
Cadının çığlıkları, binlerce camın aynı anda kırılması gibi kulakları tırmalayan bir frekanstaydı.
O sırada kapıdan fırtına gibi giren Icy, bu dehşet verici manzarayı gördü. İçindeki buz büyüsü, salonun merkezindeki ısıyla çatışıyor, etrafında kontrolsüz bir sis perdesi oluşturuyordu.
Mandragora, ana salonun tavanındaki bir çatlağa tırmanmış, efendilerine yardım etmek için iğrenç büyüler fısıldıyordu.
"Seni parazit!" diye bağırdı Icy, Mandragora’nın bulunduğu sütunu devasa bir buz kütlesiyle dondurarak, "Buna izin vereceğimi sanman komik, böcek!"
Ancak Icy bile buradaki baskıyı hissediyordu.
Üç Eski Çağ Cadısı, Bloom’u durduramayacaklarını anlayınca strateji değiştirdiler. Üçü güçlerini birleştirerek havada dairesel bir boşluk açtılar.
"Eğer kılıcı bırakmazsan Sparks Prensesi," dedi Tharma hırıltıyla, "sevgili peri arkadaşların bu boşluğun içinde sonsuza dek yok olacak!"
Winx, merkeze doğru çekilen devasa bir vakumun etkisindeydi.
Musa ve Tecna, birbirlerine tutunarak ayakta kalmaya çalışıyorlardı ama ayakları yerden kesilmişti bile.
Obsidyen’in karanlığı, kızların sihrini o kadar hızlı çekiyordu ki, dönüşümleri bile titremeye başlamıştı.
Bloom, kılıcıyla son bir darbe indirmek üzereyken kızların acı dolu çığlıklarını duydu.
"Icy! Bir duvar ör!" diye bağırdı Bloom.
Icy, bir an duraksadı. Normalde bir periden emir almak onun doğasına aykırıydı, ancak etrafındaki atmosferin ağırlığı ve Mandragora’nın o mide bulandırıcı tıslamaları sabrını taşırmıştı. "Bu iğrenç boşluğu kapatmaktan zevk alacağım!" diye kükredi.
Icy, ellerini birleştirip tüm içsel nefretini ve buzun mutlak sıfır noktasındaki soğuğunu açığa çıkardı. Avuçlarından fışkıran devasa buz sarkıtları, vakumun ağzına doğru bir baraj gibi örüldü.
Ejderha Ateşi’nin ısısıyla temas eden buz, etrafa kör edici bir sis yayıyor ama geçici de olsa kızların çekilmesini durduruyordu.
O saniyelik boşluğu yakalayan Bloom, kılıcı iki eliyle kavradı. Gözlerindeki altın ışık o kadar yoğunlaşmıştı ki, artık bir periden çok kadim bir tanrıçayı andırıyordu. "YETER ARTIK!" diye haykırarak kılıcı havada devasa bir kavisle savurdu.
Kılıcın ucundan ayrılan saf plazma halindeki ateş dalgası, Belladonna, Liliss ve Tharma’nın birleşik gücünü bir camı tuzla buz eder gibi parçaladı. Üç cadı, kurdukları bağın kopmasıyla geriye doğru savrulurken, Obsidyen’in zemini bu muazzam enerji boşalmasıyla sarsıldı.
Tam o sırada, Siyah Kapı’nın eşiğinde iki karanlık siluet daha belirdi. Darcy ve Stormy, dışarıdaki Mandragora ordusunu yarıp geçmiş, içerideki bu kozmik kaosa dalmışlardı.
"Partiyi bizsiz mi başlattınız?" Stormy’nin sesi, salonun tavanında patlayan şimşeklerle eşzamanlı olarak duyuldu.
Darcy, illüzyonlarını ve gölge manipülasyonunu devreye sokarak, kızların ayaklarına dolanan o sülük benzeri sarmaşıkları hedef aldı. "Sizi kurtarmadığımız bir gün gelecek mi acaba?" diye söylenerek parmaklarından mor enerji okları fırlattı. Sarmaşıklar, kendi doğalarına ait bir güçle vurulunca gevşedi.
Stormy ise yarattığı devasa hortumlarla, balçığa saplanmış olan Flora ve Stella’yı havaya kaldırıp güvenli bir zemine savurdu.
Trix ve Winx, tarihte ilk kez bu kadar senkronize bir şekilde, hayatta kalma içgüdüsüyle omuz omuza çarpışıyordu.
Ancak Tharma ve Liliss, çabuk toparlandılar. Zırhlarının içinden fışkıran siyah dumanlar, devasa pençelere dönüştü. "Hainler! Kendi türünüze ihanet etmenin bedelini ödeyeceksiniz!" diyerek Trix’e doğru atıldılar.
Liliss’in attığı karanlık mızraklar Icy’nin bariyerini çatlatırken, Tharma’nın yarattığı yer sarsıntıları Stormy’yi havada yakalamaya çalışıyordu.
Bloom, kılıcıyla Belladonna’yı köşeye sıkıştırmış, onu ardı ardına vurduğu ateş darbeleriyle savunmasız bırakmıştı.
Ama bir an kafasını çevirdiğinde gördüğü manzara kalbini sıkıştırdı. Stella’nın kanatları titriyor, Musa ve Tecna bitkinlikten dizlerinin üzerine çöküyor, hatta Trix’in o kibirli duruşu bile Obsidyen’in yaşam emen atmosferi yüzünden soluyordu.
Bu boyut, içindeki herkesi bir parazit gibi tüketiyordu.
"Dayanamıyorlar..." diye mırıldandı Bloom. Hayal kırıklığı ve korku, yerini mutlak bir kararlılığa bıraktı.
Bloom, kılıcı yere dik bir şekilde sapladı. Gözlerini kapattı ve ruhunun derinliklerindeki o uçsuz bucaksız volkanı uyandırdı.
Vücudundan fışkıran ejderha alevini tek bir merkezde toplamak yerine, sekiz ayrı kor parçasına böldü. Her bir alev parçası, havada süzülen birer anka kuşu gibi süzülerek arkadaşlarına doğru uçtu.
Alevler kızların göğüslerine çarptığı anda, Obsidyen’in o ağır, çürük kokulu havası dağıldı.
Stella, vücudunu saran altın sıcaklıkla gözlerini açtı; bitkinliği uçup gitmiş, yerine güneşin çekirdeğinden gelen bir güç yerleşmişti.
Flora’nın ellerinden çıkan sarmaşıklar artık siyah değil, kor gibi parlayan zümrüt yeşiliydi.
Icy bile, içine giren bu yabancı ama muazzam sıcaklıkla birlikte buz büyüsünün buzdan bir aleve dönüştüğünü hissetti.
Artık sadece bir peri ve üç cadı değil; hepsi Ejderha Ateşi’nin kutsal koruması altındaki birer ışık ordusuydu.
Bloom, kılıcı yerden çekip arkadaşlarının yanına süzüldüğünde, saçları arkasında gerçek bir güneşin taç yaprakları gibi dalgalanıyordu.
Salonun geniş kanadında, Flora, Tecna, Layla, Stella ve Stormy, adeta bir mahşer provasının ortasındaydı.
Valtor’un o lanetli hatırasından beslenen, derileri kor gibi parlayan ama ruhları saf karanlık olan canavarlar, hırlayarak kızların üzerine atılıyordu.
Stella, göğsündeki o yeni, yakıcı sıcaklıkla asasını havaya kaldırdığında, bu kez ışığı sönmüyor, aksine etrafındaki her şeyi kör edecek bir şiddetle patlıyordu. "Güneşin Gazabı!" diye haykırdı.
Asasından çıkan ışık huzmeleri, canavarların o kırmızı etlerine çarptığında onları saniyeler içinde küle çeviriyordu.
Ancak canavarlar bitmek bilmiyordu; her biri öldüğünde, arkasından on tane daha balçığın içinden fırlıyordu.
Flora, normalde narin olan doğa büyüsünün, Ejderha Ateşi ile nasıl bir canavara dönüştüğünü dehşet ve hayranlıkla izliyordu.
Elleriyle yere dokunduğunda, zeminden fışkıran sarmaşıklar artık yeşil değil, közlenmiş bir ağacın damarları gibi kıpkırmızıydı. Bu devasa dikenli kollar, canavarları boğarken onları sadece sıkıştırmıyor, içten içe yakıyordu.
"Dayanmalıyız!" diye bağırdı Flora, sesi savaşın gürültüsü arasında yankılanırken.
Tecna, parmaklarını havada hızla hareket ettirerek, Ejderha Ateşi’ni analiz etti ve onu bir enerji ağına dönüştürdü. "Layla! Sağ tarafa odaklan!"
Layla, Morphix’ini alevle harmanlayarak devasa, kaynayan bir plazma dalgası oluşturdu. "Anlaşıldı Tecna! Bu yaratıkları geldikleri deliğe geri postalayalım!"
Layla’nın fırlattığı Morphix dalgaları, çarptığı her canavarı patlatırken, Stormy tepelerinde bir intikam tanrıçası gibi süzülüyordu. Ejderha Ateşi ile güçlenen yıldırımları artık mor değil, beyaza yakın bir tondaydı ve her çakışında Obsidyen’in tavanından devasa taş bloklarını canavarların üzerine indiriyordu.
"Bu güç... bu inanılmaz!" diye kükredi Stormy, vahşi bir kahkahayla.
Salonun merkezinde ise zaman ve mekân bükülüyordu. Bloom, Icy, Darcy ve Musa, evrenin en büyük kötülüğü olan Üç Eski Çağ Cadıları ile burun buruna gelmişlerdi.
Belladonna, elindeki gölge büyüsünü Bloom’a doğrulttuğunda, havada siyah bir delik açıldı.
Bloom, kılıcıyla bu deliği ikiye bölerken, kılıcın çıkardığı metalik ses ruhları titretiyordu.
Bloom’un her hamlesi, bir güneşin patlaması kadar yıkıcıydı; ancak Belladonna’nın kadim savunması, binlerce yıllık bir nefretle örülmüştü.
Icy, Bloom’un arkasından bir gölge gibi fırladı. Buz büyüsü, merkezdeki devasa ısıyla erimek yerine, Bloom’un paylaştığı ateş sayesinde "Siyah Buz" denilen, kırılması imkansız bir maddeye dönüşmüştü. "Senin o soluk yüzünü dondurmak için kaç yıldır bekliyorum, ihtiyar!" diyerek Tharma’nın üzerine devasa buz mızrakları yağdırdı.
Tharma, bu mızrakları karanlık bir kalkanla durdurmaya çalışsa da, Icy’nin yeni gücü kalkanı delip geçti ve cadının zırhında derin yaralar açtı.
Darcy, karanlığın içindeki gölgeleri manipüle ederek Liliss’in algılarıyla oynuyordu. "Kendi karanlığında boğulmaya ne dersin?" diye fısıldadı Darcy.
Liliss, etrafında binlerce Bloom görüyordu. Gerçek Bloom’un nerede olduğunu anlayamadığı o saniyelik boşlukta, Musa devreye girdi.
Musa, ses dalgalarını Ejderha Ateşi ile senkronize etmişti. "Bu şarkı sizin sonunuz olacak!" diye bağırdı. Elindeki enerji disklerini birbirine çarptığında çıkan ses, sadece duyulmuyor, fiziksel bir yıkım dalgası olarak ilerliyordu. Bu "Ateşli Sonat", Liliss’in kurmaya çalıştığı büyü bariyerlerini cam gibi tuzla buz etti.
Savaşın şiddetiyle Obsidyen kalesi parçalanmaya başlamıştı. Belladonna, yüzündeki o korkunç ifadeyle ellerini göğe kaldırdı. "Bizi yenemezsiniz! Biz karanlığın kendisiyiz!"
Üç cadı el ele tutuştuğunda, ortalarında devasa, siyah bir güneş oluşmaya başladı. Bu, yaşamı ve ışığı yutan bir tekillikti.
Bloom, kılıcını iki eliyle sımsıkı kavradı. Arkadaşlarının ve Trix’in tükenmek üzere olduğunu hissedebiliyordu. Icy’nin alnından terler süzülüyor, Musa’nın ses telleri zorlanıyordu.
"Icy, Darcy, Musa! Birleşik büyü!" diye bağırdı Bloom.
Icy, bir anlık tereddütten sonra sıkıca Bloom'un boştaki elini kavradı; soğuk ve sıcağın bu imkansız buluşması etrafa devasa bir enerji boşalımı yaydı. Darcy ve Musa da diğer taraftan Bloom’a ve Icy'e bağlandılar.
Musa’nın yıkıcı ritmi, Darcy’nin illüzyon enerjisi ve Icy’nin mutlak sıfır soğuğu, Bloom’un Ejderha Ateşi ile birleşti.
O anda Bloom'un elindeki kılıç, bu birleşik gücün uyymuyla saf mavi ışığını arttırdı.
Bloom kılıcı savurduğunda, kılıçtan çıkan enerji Üç Eski Çağ Cadısılarına yöneldi ve o an zaman durdu.
Işık ve karanlık birbirini yutmaya çalışırken, Obsidyen’in duvarları bu basınca dayanamayıp dışarıya doğru patladı.
Siyah Kapı’nın dışındaki Uzmanlar, kapının ardındaki bu devasa ışık sızıntısını gördüklerinde gözlerini kaçırmak zorunda kaldılar.
Patlama öyle bir şiddetteydi ki, Belladonna, Liliss ve Tharma’nın o grotesk zırhları parça parça dökülmeye başladı.
Ama umulduğu gibi olmadı...
Zaman, kristal bir vazonun yere düşmesi gibi binlerce parçaya ayrıldı. Havada asılı kalan enerji dalgaları bir anlığına dondu, ardından korkunç bir doğa yasasıyla yön değiştirdi.
Kılıcın ucundan geri fışkıran o yıkıcı güç, Winx ve Trix’i birer kağıt parçası gibi havaya savurdu.
Bloom, elindeki kılıcın avuçlarını kavurduğunu, parmak kemiklerinin çatladığını hissetti ama sesini çıkaramadı; ciğerlerindeki hava, göğsüne inen o devasa balyoz darbesiyle boşalmıştı.
Icy, buzdan duvarının cam gibi tuzla buz olduğunu gördü; Musa’nın ses büyüsü, kendi yarattığı frekansın geri tepmesiyle sustu.
Siyah Kapı’nın dışında, yorgun bedenlerinin sarhoşluğuyla canavarları temizleyen Uzmanlar, kapının ardındaki bu kozmik sarsıntıyla neye uğradıklarını şaşırdılar.
Brandon, kılıcını savurmaya çalışırken yerin altından gelen o muazzam basınçla havaya fırladı.
Nabu ve Riven, Obsidyen’in duvarlarından kopan devasa kaya bloklarının altında kalmaktan son anda kurtulsalar da, sarsıntının şiddeti onları bilmedikleri karanlık dehlizlere doğru sürükledi.
Bloom, sert zemine çarptığında dünya sustu.
Önce mutlak bir karanlık, ardından beyninin içinde yankılanan, ruhunu tırmalayan o tiz, bitmek bilmeyen çınlama...
Kulaklarından sızan sıcak sıvının, şakağından akan kanla birleştiğini hissedebiliyordu ama bedenini hissedemiyordu.
Parmak uçları, Obsidyen’in soğuk ve kirli zeminine sürtündü.
Her nefes alışı, boğazına cam kırıkları dolduruluyormuş gibi bir acı veriyordu.
Görüş açısı, kan kırmızısı bir perdenin arkasından süzülen soluk bir ışık gibiydi.
Bulanık, sallantılı ve gerçeküstü...
Zorlukla, titreyen kollarından destek alarak gövdesini yerden kaldırmaya çalıştı.
Dirsekleri her an pes edecekmiş gibi titriyordu.
Başını yavaşça geriye çevirdi.
Gördüğü manzara...
Flora, parçalanmış kanatlarıyla bir kenara yığılmış, bilincini yitirmişti. Stella’nın o her zaman parlayan sarı saçları, Obsidyen’in balçığına bulanmış, ışığı sönmüştü.
Ama Bloom’un kalbini asıl durduran şey, birkaç metre ötedeki sessizlikti.
Layla, Morphix’inin kalıntıları arasında, bir heykel gibi kaskatı yatıyordu. Her zaman hareketli olan, fırtınalara meydan okuyan kızın bedeni, enerjisi emilmiş bir koza gibi boştu.
Biraz ötesinde Darcy vardı. Bedeni tamamen çökmüş ve sanki yaşam belirtisi yoktu. Sadece ölümün o ağır, gri kokusu vardı.
"H-hayır..." diye fısıldayabildi Bloom. Dudaklarından dökülen kelime, ağzındaki kan tadıyla birleşti. Gözyaşları, yüzündeki toz ve kana karışarak çenesinden süzülürken, önünde beliren gölgeyle donup kaldı.
Sıcak, çok sıcak parmaklar...
O parmaklar, Bloom’un çenesini sertçe kavrayıp başını yukarı kaldırdı. Bu dokunuş bir zamanlar güven vermişti, bir zamanlar en derin korkularını uyandırmıştı ama şimdi sadece mutlak bir dehşet saçıyordu.
Bloom, bulanık gözlerini kırpıştırarak karşısındakine baktı. Gözyaşları arasından seçtiği o siluet...
Valtor.
O tanıdık, asil ama zehirli yüz; şimdi her zamankinden daha karanlık, her zamankinden daha güçlüydü. Gözlerindeki o parıltı sönmüş, yerini Obsidyen’in kendisinden daha yoğun bir boşluğa bırakmıştı.
Bloom’un çenesini sıkan parmakları merhametten yoksundu; derisini eziyor, kemiklerini zorluyordu.
Valtor, aşağılayıcı bir ifadeyle eğildi. Yüzü, Bloom’un yüzüne o kadar yakındı ki, onun buz gibi nefesini teninde hissedebiliyordu.
"Küçük kıvılcımım..." diye mırıldandı Valtor. Sesi, kadim bir mezarın açılış sesi gibi boğuk ve ürperticiydi. "Gerçekten bu kılıcın ve zavallı dostlarının seni kurtarabileceğine mi inandın?"
O anda, salonun yıkıntıları arasından yükselen o kulak tırmalayıcı kahkahalar duyuldu. Üç Eski Çağ Cadısı; Belladonna, Liliss ve Tharma, artık zayıf birer hayalet değillerdi. Valtor’un arkasında, zaferlerinin tadını çıkararak süzülüyorlardı. Onların varlığı, Valtor’un gücüyle beslenerek devasa bir heybet kazanmıştı.
"Bak ona!" diye haykırdı Belladonna, sesi yıkık sütunlarda yankılanırken. "Sparks’ın son umudu, kendi kanında boğuluyor!"
Valtor, Bloom’un gözlerinin içine baktı; o bakışta ne sevginin kırıntısı ne de eski bir düşmanlığın saygısı vardı. Sadece mutlak bir mülkiyet arzusu ve yıkım vardı.
"Seni ben yarattım Bloom," dedi Valtor, parmaklarını onun kanlı yanağında, bir celladın şefkatiyle gezdirerek. "Ve şimdi, senin ve o çok sevdiğin arkadaşlarının sonunu izleme şerefini sana bahşediyorum. Obsidyen’in sonsuz karanlığına hoş geldin."
Bloom, çenesini tutan o güçlü elin altında çaresizce titrerken, gözleri tekrar Layla ve Darcy’nin cansız bedenlerine kaydı. İçinde bir şeylerin kopup gittiğini, Ejderha Ateşi’nin bile bu kederin karşısında sönmeye yüz tuttuğunu hissetti.
Karanlık sadece etrafını değil, ruhunu da yutuyordu.
Bloom’un ciğerlerine dolan her nefes bir jilet kesiği gibi boğazını parçalarken, bilincinin kıyısında asılı kalan o fısıltı devleşti.
Bitemez.
Taşlaşmış halkı, sürgün edilmiş ve lanetlenmiş ailesi, hırpalanmış, ölümün köşesinde dolaşan arkadaşları...
Ve hepsinden öte teninin altında atan o minik, mucizevi kalp atışı.
Kendi canından bir parça, bu zifiri karanlığın ortasında yeşermeye çalışan o masum hayat...
Bloom, bir anne kurdun koruma içgüdüsüyle sarsıldı. Gözbebekleri, saf altından bir alev denizine dönüştü. Ejderha Ateşi, bir zamanlar damarlarında nazlı bir nehir gibi akarken, şimdi bentlerini yıkan devasa bir tsunamiye dönüştü.
Toprak sarsıldı, havada asılı kalan toz zerreleri köz parçalarına dönerek yanmaya başladı.
Valtor, altındaki bu ani güç patlamasını hissettiği an, yüzündeki o kibirli gülümseme yerini vahşi bir kararlılığa bıraktı. "Hâlâ direniyorsun," diye gürledi sesi ve zırhlı, buz gibi elleri bir pençe gibi Bloom’un narin boğazına kapandı. Onu tek hamlede yerden kaldırıp havaya kaldırdığında, Bloom’un ayakları yerden kesildi. Boğazındaki basınç o kadar şiddetliydi ki, kıkırdaklarının ezilme sesini kendi zihninde duyabiliyordu.
Titreyen elleriyle Valtor’un çelik gibi sert bileklerini kavradı. Parmak uçlarından sızan turuncu alevler, adamın cildini dağlamaya, kıyafetlerini küle çevirmeye başladı.
Et yanığı kokusu havayı ağırlaştırırken Valtor acıyla hırladı ama elini gevşetmedi. Aksine, parmaklarını daha da derinlere, Bloom’un nefesini tamamen kesecek bir noktaya bastırdı.
"Defol!" diye inledi Bloom, sesi boğuk bir hırıltıdan ibaretti. "S-senden... iğreniyorum!"
Bloom’un bedeninden yayılan ısı o kadar yükseldi ki, etraftaki taşlar eriyip lav kıvamına gelmeye başladı.
Üç Eski Çağ Cadısı, bu saf ışığın karşısında yüzlerini kapatarak geri çekildiler; onların gölge bedenleri bu ateşin karşısında buharlaşma tehlikesiyle karşı karşıyaydı.
"Aptal kız!" diye bağırdı Belladonna, sesi bir baykuşun çığlığı gibi kulak tırmalıyordu. "HEPİMİZİ ERİTECEKSİN"
Valtor, Bloom’un gözlerinin içine baktı. O gözlerde artık korku yoktu. Sadece saf, katıksız bir fedakarlık ve yıkım vardı. Bloom, ellerini daha sıkı kenetledi. Ateş, kollarından yukarı, omuzlarına ve oradan Valtor’un göğsüne doğru bir sarmaşık gibi dolandı. Valtor’un asil yüzü acıyla çarpıldı; bu ateş sadece tenini değil, içindeki o çalınmış gölge enerjiyi de kavuruyordu.
"Sen..." dedi Valtor, sesi ilk kez titreyerek. "Nereden buluyorsun bu gücü? Bu sadece Ejderha Ateşi değil..."
Bloom, son gücüyle dudaklarını araladı. Kanlı dudaklarının arasından dökülen kelimeler, Obsidyen’in tarihine kazınacak bir yemin gibiydi. "Bu, senin gücün!"
Bloom, boğazını sıkan o devasa elin altında yavaş yavaş dünyanın kararmaya başladığını hissediyordu.
Ne kadar dirense de ciğerleri feryat ediyor, beynine giden oksijen azaldıkça görüş alanı kenarlardan yanmış bir kâğıt gibi siyah lekelerle doluyordu.
Tam o sırada, Obsidyen’in zeminindeki mutlak sessizlik, fizik kurallarını altüst eden bir titreşimle sarsıldı.
Yıkıntıların arasında, bir kaya yığınının gölgesinde Musa, titreyen elleriyle yerden destek alarak doğrulmaya çalışıyordu. Dudakları patlamış, sesi kendi kulaklarını sağır edecek kadar hasar görmüştü. Ama Bloom’un havada alevler içinde çırpınan bedeni ve Valtor’un Bloom'un alevlerine rağmen o kibirli duruşu, Musa’nın içindeki son enerji kırıntısını dönüştürdü.
Bloom’un onlara aşıladığı o küçük Ejderha Ateşi kıvılcımı, Musa’nın kalbinde bir fırtınaya yol açtı.
Musa, gözlerini yumdu. Artık ne acıyı hissediyordu ne de etrafındaki yıkımı. Sadece evrenin o gizli frekansını arıyordu.
Ve buldu.
Önce cılız bir mırıltı gibi başladı; ardından tüm Obsidyen’i, tüm boyutu ve belki de tüm evreni sarsacak o devasa çığlık yükseldi. Bu bir şarkı değildi; bu bir ağıt, bir isyan, saf bir irade patlamasıydı.
"YETER!"
Musa’nın sesi, Ejderha Ateşi’nin kızıl enerjisiyle sarmalanmış devasa bir sonik dalga halinde patladı.
Ses, fiziksel bir maddeye dönüştü; havayı parçaladı, taşları toz haline getirdi ve Valtor’un etrafındaki o aşılmaz karanlık kalkanı bir cam gibi indirdi.
Valtor, beklemediği bu hamleyle sarsıldı. Kulaklarından sızan kan ve zihninde patlayan binlerce cam kırığı hissiyle elini Bloom’un boğazından çekmek zorunda kaldı.
Geriye savrulurken, Obsidyen’in duvarları bu kontrolsüz gücün altında inledi.
Zayıf, bitkin ama ölümcül bir büyüydü bu.
Bloom, sertçe yere çakıldı. Boğazını tutarak hırıltıyla nefes almaya çalışırken, ciğerlerine giden her hava zerresi bir bıçak gibi batıyordu.
Ama durmadı. Duramazdı.
"Musa..." diye fısıldadı, arkadaşının o kahramanca çıkışına bakarak.
Bloom, ellerini tekrar yere koydu. Bu sefer kalkarken hissettiği şey sadece acı değildi; bu, öfkeydi.
Musa’nın sesi yükseldikçe, görünmez gümüş teller havada bir örümcek ağı gibi örülmeye başladı.
Bu teller, birer yaşam damarı gibi süzülerek Layla’nın kaskatı kesilmiş bedenine ve Darcy’nin ruhsuz siluetine uzandı.
"Uyanın!" diye haykırıyordu melodisi.
Layla’nın parmak uçları hafifçe titredi. Morphix kalıntıları, Musa’nın frekansıyla rezonansa girerek yeniden parlamaya, sönmeye yüz tutmuş bir kalbin ritmiyle atmaya başladı. Darcy’nin solgun yüzüne, yaşamın o acı verici sıcaklığı yavaş yavaş geri dönüyordu.
Üç Eski Çağ Cadısı, bu tınıdan iğrenerek pençelerini havaya kaldırdılar. "Kes gürültüyü, aptal peri!" diye gürledi Tharma, parmak uçlarından simsiyah bir yıldırım fırlatarak.
Ancak yıldırım, hedefine ulaşamadan havada mor bir ışık patlamasıyla dağıldı. Tecna, titreyen ellerini önünde birleştirmiş, dişlerini birbirine kenetlemişti. Önünde yükselen dijital bariyer, her darbede çatlıyor ama Tecna’nın sarsılmaz iradesi ve dostlarına olan sarsılmaz sadakatiyle yeniden onarılıyordu.
"Veri akışı tamamlandı," diye fısıldadı Tecna, sesi zorlanmaktan kısılmıştı. "Seni koruyacağım. Musa... devam et!"
Valtor birkaç adım geriledi. Elleri, az önce Bloom’un boğazını sıkan o pençeleri, şimdi kendi şakaklarına kenetlenmişti.
Zihninde binlerce cam kırığı aynı anda dönmeye, anılarını ve benliğini parça parça etmeye başladı.
Başına saplanan o keskin, dondurucu ağrı; bir kılıç darbesinden çok daha derindi. Bu, fiziksel bir yaralanma değil, varoluşsal bir çatırdamaydı.
Valtor, o asil ve karanlık duruşunu ilk kez kaybetti. Dizleri titredi, omuzları çöktü. Gözbebekleri bir anlığına tamamen karardı, ardından çiğ bir beyazlıkla parladı. Az önce Bloom’un teninden kendi damarlarına akan, onu kavuran o gücün yankısını hissediyordu. Ama bu güç, Ejderha Ateşi’nin o saf, yakıcı aydınlığı değildi.
Bu güç... tanıdıktı.
"Hayır..." diye inledi Valtor. Sesi, kendi kulaklarına bile yabancı, parçalanmış bir hırıltı gibi geldi. "Bu imkansız."
Kendi içindeki karanlığın aynalanmış bir versiyonuyla çarpışmıştı.
Bloom'un o son çaresiz hamlesinde açığa çıkan enerji, Valtor’un yıllardır evrenin ücra köşelerinden, kadim kütüphanelerinden ve ruhlardan çaldığı o karanlık büyü birikiminin tıpatıp aynısıydı.
Bloom, Valtor’un ruhuna sızmış ve adamın kendi silahını ona karşı bir kalkan, bir mızrak gibi kullanmıştı.
Valtor’un zihninde görüntüler birer birer patladı: Onu ilk gördüğü o an, savaşları, çatışmaları, ona ilk dokunduğu zaman ve onu ilk öptüğü, onu kolları arasına alıp kokusunu içine hapsetmek isteği o onlarca anı...
Her şey birbirine karıştı. Zihni tam bir karmaşa içindeydi ve bunu durduramıyordu.
Yaratımına ait olmayan duygular yavaşça onu gaspederken çığlık atmamak ve acıyla kıvranmamak için zor duruyor, o asil gururu karanlığını boğan güçle çatırdıyordu.
O an anladı...
Gözleri dehşetle aralandı.
Sessizlik sicim gibi ruhuna işlerken kan kırmızısı gözlerinin yerini gri bulutlar aldı ve yavaşça Bloom'un titreyen bedenini süzdü.
Dinledi...
Duyabiliyordu, onun kalp atışını... Duyuyordu.
Bloom, yerdeki kanlı ellerini yumruk yaparak doğruldu. Saçları yüzüne yapışmış, gözleri ise hala o tekinsiz altın rengiyle yanıyordu.
Karşısındaki devin sarsıldığını, o aşılmaz kalenin surlarında devasa bir gedik açıldığını gördü.
"Acıyor mu, Valtor?" diye sordu Bloom. Sesi, bir çocuğun masumiyetinden çok, bir intikam soğukluğunu taşıyordu. "Kendi karanlığının aynasında boğulmak nasıl bir his?"
Valtor, başını yavaşça kaldırdı. Yüzündeki o her zamanki kibirli ifade, yerini saf bir dehşete bırakmıştı. "Sen..." dedi, kelimeleri ağzında dağılıyordu. "Sen, benim parçamı taşıyorsun."
Üç Eski Çağ Cadısı, durumun ciddiyetini anlayarak çığlıklarla öne atıldılar.
Belladonna’nın büyüsü, Bloom'un üzerine inerken Flora'nın sarmaşıklarıyla canlandırdığı bariyeri büyüyü soğurdu ve mekan siyah kıvılcımlarla aydınlandı.
Karanlık, katedralin devasa sütunları arasında bir yılan gibi kıvranıyordu. Valtor, sendeledi. Dizleri, o güne dek hiçbir ordunun veya hiçbir perinin önünde bükülmeyen o kibirli dizleri, şimdi varoluşun ağırlığı altında titriyordu. Göğüs kafesi, sanki içinden dışarıya doğru parçalanmak isteyen bir canavarı hapsetmişti.
"Benim parçam..." diye fısıldadı yeniden. Sesi, kadim bir mağaranın tavanından düşen buz parçaları kadar keskin ve kırılgandı.
Gözlerindeki gri bulutlar, Bloom’un sarsılan bedenine odaklandığında, zaman yavaşladı.
Valtor’un zihni, Üç Eski Çağ Cadısı’nın ruhuna kazıdığı o sahte "hakikat" ile kalbinin derinliklerinden gelen o ilkel, vahşi feryat arasında bir savaş alanına dönmüştü.
Cadılar ona tüm o anıların birer illüzyon olduğunu fısıldamıştı; Bloom’un dokunuşlarının bir zehir, öpücüğünün ise gücünü çalmak için kurgulanmış birer tuzak olduğu...
Lord Darkar’ın gölgesi, Valtor’un merhametini ve insaniyetini emip bitirmişti.
Ama şimdi...
O ritim.
Düzenli olmayan, hızla çarpan o çift kalp atışı.
Biri Bloom’a aitti; yorgun, öfkeli ve tükenmiş.
Diğeri ise...
Diğeri minicik bir kıvılcımdı.
Ejderha Ateşi’nin ve Saf Karanlığın birleştiği o imkansız noktada doğan, henüz isimsiz bir fırtınaydı.
"İmkansız," dedi Valtor, eliyle kalbini tutarak. "Bu bir oyun... Bu senin son tuzağın, değil mi Bloom? Benim zayıflığımı, o sahte anları kullanarak beni yıkmak istiyorsun!"
Bloom, Flora’nın sarmaşıkları arkasından güçlükle doğruldu. Bir eli karnına gitti; bu refleksif, korumacı bir hareketti. Gözlerindeki altın rengi ışık, yerini derin bir kederin gölgesine bıraktı. "Bu bir oyun değil, Valtor," dedi sesi titreyerek. "Senin o gururun, o karanlık efendilerine olan sadakatin gözlerini öyle kör etmiş ki... kendi kanını bile bir düşman oku sanıyorsun."
Üç Eski Çağ Cadısı, Belladonna’nın liderliğinde çığlıklar atarak havada süzüldüler. "Onu dinleme Valtor!" diye gürledi Tharma. "O bir peri! O, sana yalan söylüyor! Seni yok etmek için her şeyi yapar! Bu yüzden, o seni yok etmeden önce sen onu yok et!"
Valtor, başını iki yana salladı. Zihnindeki cam kırıkları şimdi birer bıçağa dönüşmüştü.
O anıları hatırlıyordu: Kütüphane kuytularında fısıldaştıkları o geceleri, savaşın ortasında birbirlerine kenetlendikleri o anı...
Cadılar bunların "oyun" olduğunu söylüyordu.
Ama ruhu...
Ruhu bu acının sahte olamayacağını haykırıyordu.
"Bu imkansız!?" diye haykırdı Valtor. Sesi tüm katedrali sarstı, tavandaki vitraylar patladı. "Benim çocuğumun olamayacağını biliyorsun! Eğer bu gerçekse... eğer içindeki o şey benden bir parçaysa, neden bana bu nefretle bakıyorsun?"
Bloom, bir adım öne çıktı. "Çünkü sen," dedi Bloom, yanağından süzülen bir damla yaş kanlı eline düşerken, "Valtor değilsin. Sen, benim sevdiğim adam değilsin." Ve elini kaldırıp parmağıyla Icy, Stella ve Stormy ile savaşan cadıları işaret etti. "Onların yarattığı bir gölgesin. Benim sevdiğim adam, cocuğumun babası olan adam... o, bu karanlığın içinde bir yerde hapis. Ve o adam, benim tek bir saç telime dahi kıyamazdı."
Valtor’un gözleri bir anlığına tamamen beyaza döndü. O an, zihnindeki baraj patladı. Cadıların ördüğü yalan duvarları, o minik kalp atışının yarattığı sismik dalgalarla yıkılmaya başladı.
Anılar birer birer geri geldi, ama bu sefer "sahte" birer görüntü olarak değil; duygusuyla, kokusuyla, ağırlığıyla.
"Ben ne yaptım?" diye inledi Valtor. Elleri kan içindeydi. Bloom’un boğazındaki parmak izlerini gördü. Kendi ellerinin iziydi bunlar.
"Valtor, kendine gel!" diye bağırdı Liliss, kara bir enerji topunu Bloom’un üzerine fırlatırken.
Valtor, bir aslan çevikliğiyle öne atıldı. Ama bu sefer saldırı için değil, siper olmak için. Kara enerji, Valtor’un sırtında patladı.
Büyücü, bir acı nidası bile çıkarmadan Bloom’un önünde diz çöktü.
Kanı, siyah ve ağır, yerdeki mermere damlıyordu.
"Valtor!" diye çığlık attı Bloom, dizlerinin üzerine çöküp onun yüzünü ellerinin arasına alarak.
Valtor, zorlukla nefes alıyordu. Gözleri tekrar o derin, anlamlı ve acı dolu eski rengine dönmüştü. Titreyen elini kaldırdı, ama Bloom’un yüzüne dokunmaya cesaret edemedi. Eli havada asılı kaldı, sonra yavaşça aşağıya, Bloom’un karnına doğru indi.
Parmak uçları, o ince kumaşın üzerinden hayatın merkezine dokunduğunda, Valtor’un gözyaşları yavaşça çehresine indi.
"Affetme beni," diye fısıldadı Valtor. Gözyaşları, Bloom’un ellerindeki kanla karışıyordu. "Beni, asla affetme Bloom."
Bloom, onun elini tutup karnının üzerine bastırdı. "Benden farklı bir şey beklemen hata olurdu." dedi hıçkırarak. "Ama, oğlunun sana ihtiyacı var."
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 45.43k Okunma |
3.22k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |