
Alfea’nın kulelerinin üzerinden süzülen şafak vakti, her zamankinden daha gri ve daha ağır bir sisle örtülmüştü.
Gökyüzü, yaklaşan fırtınanın habercisi olan o meşum kurşuni renge bürünürken, okulun devasa kapıları son bir kez ardına kadar açıldı.
Strateji belliydi: Lord Darkar’ın karanlık orduları tam güçle uyanmadan önce, her şeyin başladığı ve biteceği o lanetli yerin, Obsidyen Hapishanesi’nin kapısını açacak olan Siyah Kapı'nın anahtarı ele geçirilmeliydi.
Bloom, odadan çıktığından beri üzerinde taşıdığı o ürkütücü sükunetle en öndeydi.
Stella, en yakın arkadaşının elini bir an bile bırakmıyor, onun içindeki o fırtınalı sessizliğin her an bir patlamaya dönüşebileceğinden korkuyordu.
Icy, Alfea’nın kapısında, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde duruyordu. Gitmeyecekti. Riven da öyle.
Onların yapması gereken daha farklı bir şey vardı.
Grup, Pixie Köyü’nün huzur dolu ama şu an endişeyle sarsılan sınırlarına ulaştığında, doğanın kalbi sanki durmuş gibiydi. Çiçekler boyunlarını bükmüş, şelalelerin sesi bir ağıta dönüşmüştü.
Pixie Köyü’nün en derin, en kadim bölgesinde; gerçekliğin sınırlarının inceldiği o noktada Geçitler Ağacı yükseliyordu.
Bu ağaç, sıradan bir bitki değil, binlerce boyutu birbirine bağlayan kozmik bir kütüphane, bir anahtar deposuydu.
Gövdesi gümüşi bir parıltıyla titriyor, dalları gökyüzüne değil, zamanın ve mekânın dokusuna uzanıyordu.
Flora, Tecna, Musa ve Layla, yanlarındaki sadık Pixie'lerle birlikte ağacın içine adım attılar.
İçerisi, dış dünyadan tamamen bağımsız, nefes kesici bir aurayla sarmalanmıştı.
Yerçekimi burada sadece bir tavsiyeydi. Havada, sanki bir kar fırtınası kopmuşçasına uçuşan, parıldayan, dönen binlerce anahtar vardı.
Kimisi som altından, kimisi buzdan, kimisi ise saf ışıktan yapılmıştı.
Her biri bir kapıya, bir sırra veya bir mahkûmiyete aitti.
"Burası... inanılmaz," diye fısıldadı Flora, havada süzülen ve geçtiği yerde polen kokusu bırakan bir anahtara bakarak. "Ama aradığımız şeyi bulmak, samanlıkta iğne aramaktan daha zor."
"İğne değil, Flora," dedi Tecna, elindeki dijital tarayıcıyı havaya kaldırarak. "Boyutsal bir kara enerji arıyoruz. Obsidyen’in anahtarı, etrafındaki tüm ışığı emen bir frekans yaymalı."
Ancak teknoloji burada yetersiz kalıyordu. Ağacın içindeki yoğun büyüsel aura, Tecna’nın cihazlarını parazitlerle dolduruyordu. Şimdi her şey, o minik ama devasa yürekli Pixie’ye bağlıydı.
Lockette, önde olmanın getirdiği o ağır sorumluluğu omuzlarında hissederek öne çıktı. Küçük elleri titriyordu ama gözlerindeki kararlılık, bir perinin azminden farksızdı. O, geçitlerin ve yolların bekçisiydi. Doğru anahtarı bulmalıydı.
"Herkes sussun," dedi Musa nazikçe. "Lockette’in odaklanması gerekiyor."
Lockette gözlerini yumdu.
Çevresindeki binlerce anahtarın çıkardığı metalik şıkırtıları, rüzgârın fısıltısını ve ağacın özsuyunda akan kadim bilgiyi dinlemeye başladı.
Zihninde, Bloom’un acısını, Valtor’un karanlığını ve Lord Darkar’ın o buz gibi nefesini canlandırdı. O korkuyu bir pusula olarak kullandı.
"Orada..." diye mırıldandı Lockette. "Karanlığın en yoğun olduğu, hiçbir ışığın yansımadığı o soğuk nokta..."
Yukarıya, ağacın en tepesindeki bir dalın ucunda, diğerlerinden tamamen bağımsız duran, parlak gümüş, üzerine keskin şekiller işlenmiş bir anahtar gördü.
Siyah Kapı'nın anahtarı.
Obsidyen’in kapısını açacak yegâne parça.
Lockette kanatlarını çırparak o yöne doğru süzülürken, periler nefeslerini tutmuş onu izliyordu.
Tam parmak uçları soğuk metale değdiği anda, Geçitler Ağacı korkunç bir sarsıntıyla inledi.
Sanki dünya ortadan ikiye ayrılıyordu. Ağaç, anahtara yaklaşıldığını hissetmiş ve boyutlar ötesinden bir darbe indirmişti.
Ağacın içindeki büyüsel denge altüst oldu. Havada süzülen binlerce anahtar, birer şarapnel parçası gibi sağa sola savrulmaya başladı.
"DİKKAT EDİN!" diye bağırdı Layla, Morphix kalkanını arkadaşlarının üzerine gererek.
Sarsıntı öylesine şiddetliydi ki, ağacın içindeki platformlar çöktü.
Winx ve Pixie'ler, havada uçuşan metal yığınıyla birlikte aşağıya, ağacın dipsiz görünen kök boşluğuna doğru düştüler.
Toz, duman ve büyüsel parıltılar birbirine karışmıştı.
Yere çakıldıklarında, o büyüsel aura izi tamamen silinmişti.
En kötüsü de, Siyah Kapı'nın anahtarı binlerce sıradan anahtarın arasına düşmüş ve onlarla karışmıştı.
Her yer metal yığınıyla doluydu ve hepsi birbirine benziyordu.
"Olamaz..." dedi Flora, dizlerinin üzerine çökerek. "İz kayboldu. Hangi anahtarın o olduğunu anlamanın imkânı yok."
Lockette enkazın altından çıktı, kanatları hırpalanmış, küçük şapkası yan yatmıştı. Gözyaşları yanaklarından süzülürken etrafındaki binlerce anahtara baktı. "Başaramadım..."
Musa, Lockette’in yanına gidip onu küçük avuçlarının içine aldı. "Hayır Lockette, pes etme. Bunu yapabilirsin."
Tecna, tabletini bir kenara bıraktı. "Mantık bazen yanıltır, ama bağlar asla. O anahtarı gözlerinle değil, ruhunla bulmalısın."
Layla ve Flora da etrafını sardılar. Her biri, Lockette’e kendi içlerindeki umudu, gücü ve peri enerjisini aktarmaya başladılar.
Odadaki hava değişti; karanlık sarsıntının yarattığı umutsuzluk, perilerin birleşik iradesiyle dağılmaya başladı.
Lockette derin bir nefes aldı. Ağlamayı bıraktı. Bloom’un o sabahki bakışını hatırladı.
"Gözlerimi kapatmayacağım," dedi Lockette kararlılıkla.
Lockette, yerdeki binlerce anahtarın üzerinde süzülmeye başladı. Hiçbirine dokunmuyor, sadece üzerlerinden geçiyordu.
Dakikalar saatler gibi geliyordu. Uzmanlar dışarıda gün ışında öylece beklerken, ağacın içi ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü.
Birden, en köşede, bir anahtarın önünde durdu. Lockette ona baktığında, içindeki karanlığın titrediğini hissetti.
"Bu o," dedi Lockette, sesi vakur çıkıyordu.
Elini uzattı ve anahtarı kavradı. "BULDUM! YAPTIM!" diye çığlık attı Lockette.
Ağacın içindeki o karanlık baskı bir anda dağıldı. Yerini, perilerin ve Pixie'lerin birleşik zaferinin yarattığı ılık bir ışığa bıraktı. Winx kızları, birer birer Lockette’in etrafına toplandılar.
"Harikaydın Lockette!" diyen Flora, minik Pixie’yi burnundan öptü.
Layla, "İşte bu bizim küçük kahramanımız," diyerek onu havaya kaldırdı.
"Bloom bunu gördüğünde çok sevinecek," dedi Layla, Flora'nın kollarından sıyrılıp.
Geçitler Ağacı, sanki bu sevgi dolu anı kutsuyormuş gibi, dallarından altın rengi yapraklar dökmeye başladı.
Belki dünya hâlâ tehlikedeydi, belki Lord Darkar her zamankinden daha güçlüydü; ama bugün, karanlığın kalbinde küçük bir ışık yanmış ve o ışık, en imkânsız anahtarı bulmuştu.
...
Solarya’nın gökyüzü, genellikle altın sarısı bir huzurla yıkanırdı; ancak o gün, gökyüzünün en yüksek noktasında bile bir kurşuniliği, bir huzursuzluğu saklıyordu.
Solarya’nın devasa, kristal işlemeli taht odası, tarihin en gergin zirvelerinden birine ev sahipliği yapmak üzereydi.
Yüksek Krallıklar Kongresi, bin yıllık geleneklerin tozlu sayfalarından fırlayıp kanlı canlı bir gerçekliğe dönüşmüştü.
Kapıdaki muhafızlar, ellerindeki mızrakları yere vurduklarında çıkan yankı, içerideki fısıldaşmaları bıçak gibi kesti.
İçeriye giren figür, bir zamanlar Alfea’nın bahçelerinde neşeyle koşturan o kızıl saçlı peri değildi.
Bloom, üzerinde Sparks’ın krallık zırhını andıran, ejderha pulları gibi parıldayan koyu kırmızı bir pelerinle yürüyordu.
Adımları ağır, ölçülü ve ürkütücü derecede sessizdi.
Arkasında, bir gölge gibi Riven ve buzdan bir heykel kadar soğuk Icy duruyordu. Stella ise en yakın arkadaşının hemen sağındaydı; yüzünde her zamanki neşeli ifadesinden eser yoktu, aksine bir kraliçe adayının ciddiyeti ve Bloom’un içindeki o hırçın ateşi dizginlemeye çalışan bir endişe vardı.
Odanın merkezindeki yuvarlak masada Magix’in en güçlü isimleri oturuyordu: Solarya Kralı Radius, Andros Kralı Teredor, Zenith’in teknokrat liderleri, Melodi’nin asil temsilcileri ve diğerleri.
Hepsi, Bloom içeri girdiğinde istemsizce ayağa kalktılar. Bu bir nezaket değil, hayatta kalma içgüdüsüydü.
Bloom masanın başına geçtiğinde, kimsenin gözünün içine bakmadı. Ellerini masanın soğuk mermerine dayadı. Avuçlarının altındaki mermerin hafifçe cızırtıyla ısındığını görenler, yutkunmak zorunda kaldı.
"Yıllar önce," diye başladı Bloom, bakışlarını her bir kralın üzerinde tek tek gezdirerek. "Sparks yanarken, annem ve babam yok olurken, halkım küle dönerken bu masada oturanlar ne yapıyordu? Ben söyleyeyim; sınırlarınıza kalkan kurup bitmesini bekliyordunuz."
Andros Kralı Terador boğazını temizledi. "Bloom, o zamanlar şartlar..."
"Şartlar, korkaklığınızın kılıfıydı Terador," Bloom’un sesi odayı titretti. "Ama bugün buraya geçmişin hesabını sormaya gelmedim. Çünkü geçmişin hesabı, geleceği kurtarmaya yetmez. Lord Darkar geri döndü. Mandragora ve ordusu Gardenya’yı bir mezarlığa çevirmek üzereydi. Eğer bugün burada tek bir krallık bile 'tarafsızlık' kelimesini ağzına alırsa..."
Bloom duraksadı. Masaya biraz daha eğildi. Gözlerindeki beyaz ışık anlık olarak parlayıp söndü. "...O krallığı Darkar’dan önce ben haritadan silerim."
Oda buz kesti.
Icy, bu manzaradan aldığı zevkle hafifçe kıkırdadı.
Riven ise kılıcının kabzasını sıkarak Bloom’un arkasında bir gölge gibi durmaya devam etti.
Kral Radius, kızının gözlerindeki endişeyi gördü. Stella’nın Bloom’a olan sarsılmaz desteği, Solarya’nın tarafını çoktan belirlemişti.
Radius ayağa kalktı, pelerini omuzlarından dökülürken elini kalbine koydu. "Solarya, şafağın ve güneşin koruyucusudur Bloom," dedi Radius, sesiyle odayı ısıtmaya çalışarak. "Kızım Stella seninle birlikteyken, Solarya ordularının başka bir yerde olması düşünülemez. Güneşin tüm gücü, Sparks’ın sancağı altında toplanacaktır. Size ihanet etmeyeceğiz."
Radius’un bu çıkışı, odadaki barajın kapağını açtı. Andros Kralı Teredor, yanındaki kraliçesiyle birbirine bakıp ayağa kalktı. "Andros’un suları karanlığa teslim olmayacak. Layla’nın cesareti bize rehberlik ediyor. Gemilerimiz ve deniz büyücülerimiz, ilk saldırıda yanınızda olacak."
Zenith temsilcileri, her zaman mantık ve veriyle hareket eden o soğuk insanlar bile, Bloom’un yaydığı enerjinin matematiksel bir yıkım gücü olduğunu anlamışlardı. "Stratejik analizler tek bir sonucu gösteriyor," dedi Zenith delegesi. "Sizin yanınızda durmak, var olmanın tek yolu. Zenith’in teknolojisi Sparks’ın surlarını koruyacak."
Masanın kenarında duran Icy, küçümseyen bir tavırla gülümsedi. "Hepiniz korkuyorsunuz," diye araya girdi, sesi bir hançer kadar keskindi. "Ve korkmalısınız da. Darkar’ın ne olduğunu, neleri göze aldığını biliyoruz. Ama bildiğim bir şey daha vasa o da aklı olanın Bloom'a düşman olmaması gerektiği ve ben kaybeden tarafta olmaktan nefret ederim."
Riven, kılıcının kabzasını sıkarak öne çıktı. "Siyasetiniz bittiyse ordulardan konuşalım. Gerçek savaşçılara ihtiyacımız var. Bloom’un arkasında duracaksanız, bunu titreyerek değil, canınızı ortaya koyarak yapmalısınız."
Bloom, konuşmalar boyunca ifadesini değiştirmedi. Eskiden olsa bu destekler karşısında duygulanır, herkese sarılırdı. Şimdiyse sadece başını hafifçe eğmekle yetindi.
"Güzel," dedi Bloom. "Bu savaş sadece kılıçla veya büyüyle kazanılmayacak. Bu savaş, her birinizin içindeki o 'ihanet' tohumunu söküp atmanızla kazanılacak. Lord Darkar sizin korkularınızdan besleniyor. Benim ise korkuya ayıracak vaktim yok."
Stella, Bloom’un omzuna elini koydu. "Biz bir aileyiz Bloom. Sadece Winx değil, tüm Magix."
Bloom, Stella’nın elinin üzerine kendi elini koydu. Kısa bir an için, o sert bakışlarında eski, tanıdık bir sıcaklık parladı ama hemen ardından yerini sarsılmaz bir kararlılığa bıraktı.
"Hazırlanın," dedi Bloom, sesi tüm sarayı titreterek. "Şafak vakti, Siyah Kapı’yı açacağız. Ve o kapı açıldığında, bunun geri dönüşü olmayacak."
Odadaki tüm hükümdarlar, Bloom’un önünde eğildiler. Bu bir teslimiyet değil, tarihin gördüğü en büyük ittifakın, Ejderha Ateşi’nin etrafında kenetlenmesiydi. Sparks’ın küllerinden doğan o küçük kız, artık sadece bir prenses değil, tüm krallıkların kaderini elinde tutan bir imparatoriçeydi.
Bloom odadan çıktığında, arkasında bıraktığı krallar ilk kez Sparks’ın neden evrenin merkezi olduğunu ve Ejder Ateşi’nin neden hem yaşamın hem de ölümün kaynağı olduğunu anladılar.
...
Karanlığın kalbi, Lord Darkar’ın yeraltı sarayının dehlizlerinde, zamanın bile akmaya korktuğu o dipsiz boşlukta atıyordu.
Burası ne bir krallıktı ne de bir kale; burası, varoluşun unutulmuş bir çürüme noktasıydı.
Duvarlardan sızan siyah sular, aşağıda diz çökmüş olan binlerce karanlık ruhun sessiz fısıltılarıyla birleşiyordu.
En tepede, gölgelerden örülmüş tahtında Lord Darkar, zırhının içindeki o boşluktan sızan antik bir nefes gibi oturuyordu.
Karşısında duran iki figür ise evrenin gördüğü en tehlikeli dengeyi temsil ediyordu.
Valtor, bir köşede, karanlığın içinden yontulmuş bir heykel gibi dikiliyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde o meşhur, sinir bozucu derecede sakin ve üstünlük taslayan gülümsemesiyle duruyordu. Topladığı büyüler, damarlarında akan saf karanlık ateş, etrafındaki havayı bile ağırlaştırıyordu.
Darkar bile, bu adamın içindeki gücün artık bir hizmetkâr sınırlarını aştığını, bir rakip boyutuna ulaştığını hissedebiliyordu.
Mandragora ise bir böcek gibi Darkar’ın ayaklarının dibinde titriyor, pençelerini birbirine sürterek efendisinin gazabından ya da Valtor’un küçümseyen bakışlarından kaçmaya çalışıyordu.
"Zaman daralıyor," dedi Lord Darkar. Sesi, sanki binlerce kemik aynı anda kırılıyormuş gibi ruhsuzca yankılandı. "Bloom, o küçük peri... Krallıkları aklınca bir araya getirdi. Obsidyen’in kapısına dayanmak üzereler. Siyah Kapı’nın anahtarı ellerinde."
Valtor, başını hafifçe yana eğerek gümüşi saçlarının arasından Darkar’a baktı. Sesi pürüzsüz ama bir kış rüzgarı kadar dondurucuydu. "Bırak gelsinler," dedi Valtor. "Umut, en tatlı zehirdir. Onlar oraya Üç Eski Çağ Cadılarını kurtarıp bizi yok edeceklerini sanarak geliyorlar. Kendi sonlarını, kendi elleriyle inşa ettikleri bir kahramanlık masalıyla süslüyorlar. Ne kadar ironik... Bizim istediğimiz şeyi, bize altın tepside sunacaklar."
Darkar, tahtından öne doğru eğildi. "Obsidyen sadece bir hapishane değil, Valtor. O, gerçekliğin bittiği yerdir. O boyutun yok edilmesi demek, evrenin temel taşlarından birinin sökülmesi demektir. Üç Eski Çağ Cadısı serbest kaldığında, yıkım o kadar büyük olacak ki, Bloom’un o cılız Ejderha Ateşi bile sönüp gidecek."
"O, o kadar güçsüz değil." diye araya girdi Valtor, gözlerinde mor bir parıltı çakarak, "Endişelenme, Ejderha Ateşi aynı zamanda benim de damarlarımda akıyor ve ben, karanlığın en derin ordularını çağırmak için bunu bir meşale olarak kullanacağım. Boyutlar arası yırtık açıldığında, sadece Cadılar değil, bin yıldır aç bekleyen tüm gölge iblisleri benim irademle bu evrene akacak."
Mandragora, sinsi bir hırıltıyla öne çıktı. "Ve ben... Benim canavar ordum, perilerin o parlak kanatlarını tek tek yolacak. Üç Anne’nin yanında duracağım. Onlar serbest kaldığında, Bloom ve onun o zavallı arkadaşları, karanlığın ne kadar derin olduğunu bizzat hissedecekler. Onları çiğ çiğ yiyeceğiz!"
Valtor, Mandragora’ya tiksinen bir bakış attı. "Gürültü yapma, Mandragora. Senin görevin basit: Winx’i meşgul et ve onların Obsidyen’i yıkmalarına yardım et. Onlar o boyutu yok ettiklerini sanırken, sen sadece yol açacaksın. Asıl hamle, toz duman yatıştığında gelecek."
Valtor, yavaş adımlarla Darkar’ın tahtına yaklaştı.
Aralarındaki güç dengesi, odadaki havayı elektrikle dolduruyordu.
Darkar, Valtor’un artık kendisine boyun eğmediğini biliyordu. Bu iş bittiğinde onun da icabına bakacaktı.
"Plan kusursuz," dedi Valtor, sesi fısıltıdan hallice ama tüm sarayda duyulacak kadar kudretliydi. "Obsidyen yok olacak. Üç Eski Çağ Cadıları geri dönecek. Winx, kazandığını sandığı saniyede, her şeyin aslında yeni başladığını anlayacak. Önce o küçük perileri, sonra da diz çöktürdükleri o korkak kralları yerle bir edeceğiz. Magix’in üzerine çökecek olan gece, bir daha asla güneşle tanışmayacak."
Lord Darkar, devasa gölge pençesini tahtın kenarına vurdu. "Defol Mandragora! Siyah Kapı’nın ardında onları karşıla! Bu şafak, evrenin gördüğü son aydınlık olacak."
Mandragora korkak bir tavırla yerden fırladı ve neredeyse sendeledi. Saygıyla ve korkuyla hızla geri çekildi.
Mandragora’nın pençelerinin mermer zemin üzerindeki tıkırtıları yankılanarak uzaklaştığında, karanlık sarayın devasa salonunda sadece iki devin sessizliği kaldı.
Lord Darkar’ın zırhından sızan kara buğu, sanki Valtor’un etrafındaki mor, elektrikli auraya dokunmaya korkuyormuşçasına geri çekiliyordu.
Valtor, yerinden kımıldamadı.
Bakışlarını uzaklaşan Mandragora’nın ardından çekip, Darkar’ın o dipsiz bir kuyuya benzeyen yüzüne çevirdi.
Aralarındaki sessizlik, binlerce yılın yükünü taşıyan, her an patlamaya hazır bir baraj gibiydi.
"Bana öyle bakma, Darkar," dedi Valtor, sesi bu kez daha alçak ama daha keskin çıkıyordu. "İçinden geçenleri duyabiliyorum. O kadim, paslı zihninde benim de sonumu planladığını görebiliyorum. Üç Cadı serbest kaldığında, benim artık ihtiyaç duyulmayan bir araç olacağımı düşünüyorsun."
Darkar, tahtının kollarını sıktı. Metalin ezilme sesi sessizliği böldü. "Sen, fazla özgüvenlisin, Valtor. Ejderha Ateşi’nin bir parçasına sahip olman, seni benim dengim yapmaz. Sen sadece bir gölgesin, ben ise Karanlık Zümrüdüanka'nın kendisiyim."
Valtor hafifçe gülümsedi, bu gülümseme bir dosttan çok, avını izleyen bir yırtıcınınkine benziyordu.
Adımlarını yavaşlatarak tahtın etrafında yarım bir daire çizdi. "Karanlık, ışık olmadan tanımlanamaz," dedi Valtor, sakinliğini koruyarak. "Sen sadece yok etmeyi biliyorsun. Saf, kaba, estetikten yoksun bir yıkım. Ben ise... Ben o yıkımı bir sanat eseri gibi işliyorum. Bloom’un krallıkları bir araya getirmesi, senin için bir tehdit olabilir ama benim için sadece büyük bir şölenin hazırlığı. Onlara birleşme şansını verdim çünkü hepsini aynı anda, aynı umutsuzlukla boğmak, tek tek avlamaktan çok daha tatmin edici."
Darkar ayağa kalktı. Devasa boyu, salonun tavanındaki gölgelere kadar uzandı. "Bu bir oyun değil! Obsidyen Boyutu yok edildiğinde, evrenin dokusu yırtılacak. Eğer Bloom, o kılıcı gerçekten kullanırsa..."
"Kullanacak," diye sözünü kesti Valtor, tam karşısında durarak. "Onun içindeki o 'kahramanlık' dürtüsünü bizzat ben besledim. O boyutu yıkacaklar çünkü sevdiklerini kurtarmanın tek yolunun bu olduğuna inanıyorlar. İroniye bak... Üç Eski Çağ Cadısı'nı serbest bırakan kişi, Sparks’ın son varisi olacak. Kendi halkının katillerini elleriyle zincirlerinden kurtaracak."
Valtor, elini havaya kaldırdı; parmaklarının arasında küçük, mor bir alev dans ediyordu.
"O an geldiğinde," diye devam etti Valtor, gözlerini Darkar’ın karanlık yüzüne dikerek. "Sen ordunla önden gideceksin. Mandragora ve canavarları, perilerin üzerine atılacak. Ben ise en tepede, boyutlar arasındaki o çatlakta duracağım. Ejderha Ateşi'nin karanlık özünü, senin o hayal bile edemeyeceğin gölge iblislerini çağırmak için kullanırken... yanında duran müttefikin mi yoksa efendin mi olacağıma o zaman karar vereceğim."
Darkar’ın içindeki o antik ruh, bu küstahlık karşısında sarsıldı. Elini Valtor’un boğazına doğru uzattı ama Valtor bir sis gibi geri çekilip birkaç metre ötede tekrar belirdi.
"Bana saldırma Darkar. Henüz değil," dedi Valtor, sesi artık daha karanlık ve otoriterdi. "Birbirimizi yok etmeden önce, dünyayı yok etmemiz gerekiyor. Biliyorsun, Üç Cadı geri döndüğünde, bu evren ikimize de dar gelecek. Ama o zamana kadar, bu sahte ittifakın tadını çıkar. Ben, Obsidyen’in kıyısında olacağım. Bloom’un o saf ışığının, kendi elleriyle yarattığı karanlıkta nasıl boğulduğunu izlemek için sabırsızlanıyorum."
Valtor arkasını döndü, kanatları demir gibi hışırdayarak yere sürtündü. Çıkışa doğru yürürken son bir kez duraksadı.
"Ve sakın unutma... O boyuttan sadece Cadıların çıkmayacak. Spraks ordusu, Marion ve Oritel de onlarla beraber kurtulacaklar. Şafak vakti geldiğinde, Siyah Kapı sadece bir girişi değil, tüm evrenin mezarını temsil edecek."
Valtor’un arkasını dönüp gitmeye hazırlandığı o an, salonun derinliklerinden gelen boğuk ve hırıltılı bir kahkaha, havadaki statik elektriği bıçak gibi kesti.
Lord Darkar, tahtının önünde devasa bir gölge gibi yükseldi. Adımları mermeri titretmiyordu; o, zeminin üzerinde süzülen bir hiçe sayış gibiydi.
"Kadınını yok etmeye gerçekten hazır mısın, Valtor?"
Darkar’ın sesi, zehirli bir sarmaşık gibi Valtor’un zihnine sızmaya çalışıyordu.
Valtor duraksadı. Omuzları kımıldamadı, nefesi hızlanmadı. Sadece o buz gibi sessizliğiyle bekledi.
Darkar, Valtor’un etrafında sinsi bir akbaba gibi dönmeye başladı. "Onu ilk gördüğün anı hatırla," diye fısıldadı Darkar. "Onun o saf, evcilleştirilmemiş ateşini... O ateşi kendi içinde hissettiğini, onunla bir bütün olmak istediğini biliyorum. Ona olan tutkun, bin yıllık yalnızlığının tek meyvesiydi. Onu sadece bir güç kaynağı olarak değil, kendine denk tek varlık olarak gördün. Şimdi bana bakıp, o çok sevdiğin 'sanat eserini' parça parça edeceğini mi söylüyorsun?"
Darkar, Valtor’un yüzünü görebilmek için yanına kadar sokuldu. "Ejderha Ateşi’nin iki yarısı birbirini arzular. Sen onu yok edemezsin. Yoksa hâlâ o kızıl saçlı perinin diz çöküp sana sığınacağı rüyasını mı görüyorsun?"
Valtor yavaşça Darkar’a döndü. Yüzünde ne bir öfke ne de bir yumuşama vardı; sadece dipsiz bir boşluk. Gözleri, içinde fırtınaların koptuğu mor birer galaksi gibi sabitlenmişti.
"Aşk mı?" dedi Valtor. Sesi, bir mezar taşının soğukluğu kadar hissizdi. "Aşk, fanilerin ve ilkel duygulara hapsolmuş varlıkların sığınağıdır, Darkar. Bloom bir kadın değil; o, yanlış ellere düşmüş kutsal bir enstrüman. Ve bir enstrüman, doğru melodiyi çalamıyorsa, akordunun bozulması değil, tamamen parçalanması gerekir."
Valtor, Darkar’a doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe kapandığında, Valtor’un yaydığı karanlık baskı, Darkar’ın zırhındaki rünleri çatırdattı.
"Onun o 'ışığı' beni cezbetmiyor; o ışığın altında yatan yıkım potansiyeli beni büyülüyor," diye devam etti Valtor. "Onu yok etmekten çekineceğimi mi sanıyorsun? Aksine, onun son nefesini verirken gözlerinde göreceğim o hayal kırıklığı, evrenin en saf karanlığını doğuracak. Kendi yarattığı umudun, kendi kanıyla boğulmasını izlemek... İşte benim asıl sanatım bu olacak."
Darkar, Valtor’un gözlerindeki o mutlak kararlılığı görünce duraksadı. Beklediği o insani zaafiyet kırıntısını bulamamıştı.
Valtor, Darkar’ın bile tahayyül edemeyeceği kadar korkunç bir noktaya evrilmişti.
"Oritel ve Marion geri döndüğünde," dedi Valtor, dudaklarında çarpık bir gülümsemeyle. "Bloom’u onlara ben teslim edeceğim. Ama bir kurtarıcı olarak değil. Onlara, kızlarının cesedini ve krallıklarının sonsuz karanlığa gömülüşünü izleteceğim. Senin o 'kadın' dediğin şey, benim için sadece bu evrenin idam fermanındaki son mühürdür. Onu yok ettiğimde, Sparks’ın ateşi değil, benim iradem baki kalacak."
Valtor, elini Darkar’ın göğüs zırhına, tam o karanlık kalbinin olduğu yere koydu. Hafif bir cızırtı duyuldu ve zırhın üzerinde mor, kararmış bir iz bıraktı.
"Çekil yolumdan," dedi Valtor, otoritesiyle tüm sarayı sarsarak. "Şafak sökerken, o çok korktuğun ama arzuladığın kıyameti başlatacağım. Ve o an geldiğinde, senin bile Bloom için acı çekmemi dileyeceğin kadar acımasız olacağım."
Valtor, pelerininin altında bir gölge tufanı kopararak salonun çıkışına yürüdü.
Arkasında bıraktığı Darkar, tarihin en karanlık ittifakının aslında en büyük tehdidiyle karşı karşıya olduğunu anlamıştı.
Valtor artık sadece dünyayı değil, cehennemin bizzat kendisini bile yönetmeye talipti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 45.43k Okunma |
3.22k Oy |
0 Takip |
41 Bölümlü Kitap |