33. Bölüm

Yıkıntı

LEZZA
_vandes_

Bulutlu Kule’nin en yüksek kulesindeki ofis, o sabah dünyanın geri kalanından kopmuş, zamanın uğramayı unuttuğu bir mezar sessizliğine bürünmüştü.

Valtor, balkonun soğuk mermer korkuluklarına tutunmuş, gri ve puslu ufka bakıyordu. Rüzgar, cübbesini sertçe savuruyor ama o, bu soğuğu hissetmeyecek kadar içindeki kışın esiri olmuştu.

​Zihni, Bloom’un dün geceki zehirli ama haklı feryatlarıyla doluydu.

"Sen ve ben, birbirimiz için farklı taraflarca yaratıldık..."

Her bir kelime, ruhuna atılmış bir dikiş gibi sızlıyordu. Kendi ellerine bakamıyordu; boğazında bıraktığı o kırmızı izlerin hayali, göz kapaklarının arkasına kazınmıştı.

Onu korumak için kaçtığı her adımda, aslında onu kendi karanlığının en dibine ittiğini anlamanın ağırlığı, omuzlarını birer enkaz gibi çökertmişti.

​Tam o sırada, odanın ağır sessizliğini bozan bir ses duyuldu. Kapı, hiçbir ön uyarı olmaksızın, alışılmadık bir sertlikle açıldı.

​Valtor, arkasını dönmedi. İçeri girenin kim olduğunu anlamak için büyüye ihtiyacı yoktu; odanın havası bir anda güneş ışığı ve öfke kokan yoğun bir enerjiyle dolmuştu. Stella’nın topuk sesleri, taş zeminde birer idam mahkumunun son adımları gibi yankılandı.

​Stella, masaya doğru yaklaştı. Yüzündeki o her zamanki neşeli, kaygısız ifadeden eser yoktu. Gözleri, Valtor’un sırtına sanki birer ok fırlatıyormuşçasına nefretle bakıyordu. Titreyen elini havaya kaldırdı ve parmaklarının arasında tuttuğu, gün ışığını bile içine çeken o kan kırmızısı yakut yüzüğü masanın üzerine bıraktı.

​Yüzüğün masaya çarptığında çıkardığı o ince, kristalize ses; Valtor’un kalbinde bir camın kırılmasına eş değer bir yankı uyandırdı.

​Valtor, o sesle birlikte ruhunda bir kopuş hissetti. Kalbinin bir parçasını mühürlediği, Bloom’a olan bağlılığının yegane simgesi olan o büyülü nesne, şimdi masanın üzerinde sahipsiz ve soğuk bir şekilde yatıyordu.

Büyü, Valtor’un damarlarında bir sızı gibi dolandı; yüzüğün içindeki özü, yaratıcısının varlığını hissederek acıyla titredi.

​Yavaşça arkasını döndü. Gözleri, masanın üzerindeki o küçük ama dünyaları taşıyan objeye takıldı.

Yakut, Bloom’un yokluğunu haykırır gibi sönük bir parıltı veriyordu.

​"Bu ne demek?" diye sordu Valtor. Sesi, harabeye dönmüş bir şehrin rüzgarı kadar boğuk ve bitkindi.

​Stella, bir adım geri atarak çenesini yukarı kaldırdı. Gözyaşları gözpınarlarında asılı kalmıştı ama sesini dik tutmaya çalışıyordu. "Bu, senin bittiğin yer demek, Valtor. Bu, onun pes ettiği anın kanıtı."

​Valtor’un bakışları Stella’nın öfkeli yüzüne tırmandı. İçinde bir şeylerin çığ gibi büyüdüğünü hissediyordu. "O nerede?"

​Stella acı bir gülüşle başını yana eğdi. "O gitti. Bu sabah, güneş doğmadan önce. Yanına sadece en gerekli birkaç eşyasını ve senin bıraktığın o derin yaraları aldı. Gardenya’ya döndü, Valtor. Ailesinin yanına..."

​Valtor’un elleri iki yanında yumruk oldu. "Gardenya mı? Oraya gidemez, orada korunmasız..."

​"Asıl burada korunmasızdı!" diye bağırdı Stella, artık hıçkırıklarını tutamayarak. "Senin yanındayken nefes alamıyordu! Her gece senin o buz gibi sessizliğinde boğuluyordu. Onu öldürmene gerek kalmadı Valtor. Şimdi o yüzüğünü al ve kendi yarattığın o görkemli yalnızlığında boğul."

​Stella, daha fazla orada kalamayacağını anlayarak hızla arkasını döndü ve odayı terk etti.

Kapının çarpılma sesi, kulede bir gök gürültüsü gibi yankılandı.

​Valtor, masaya doğru sendeleyerek bir adım attı. Titreyen parmaklarıyla yakut yüzüğe dokundu. Yüzüğün soğukluğu, Bloom’un ellerinin sıcaklığını bir kez daha hatırlattı ona. Odanın içinde uçuşan toz zerreleri bile sanki Bloom’un gidişine yas tutuyordu.

​Masaya tutundu, dizlerinin bağı çözülmek üzereydi.

O muhteşem büyücü, o evrenin korkulu rüyası, şimdi elinde tuttuğu küçük bir yüzükle boşluğa bakıyordu.

Bloom gitmişti.

​Gözlerini kapattı ama gördüğü tek şey, Gardenya’nın sokaklarında, gözyaşları içinde yürüyen kızıl saçlı bir periydi.

​"Bunu bize ben yaptım..." diye fısıldadı karanlığa. "Kendi ellerimle."

...

Gardenya’nın o huzurlu, çiçek kokulu sokakları her zamanki gibi sakindi. Ancak Bloom için bu sessizlik, ruhundaki fırtınanın yanında sağır edici bir gürültüden farksızdı. Adımları ağır, omuzları ise taşıdığı kederin ağırlığıyla çökmüştü. Elinde sıkıca tuttuğu küçük çantasını, sanki dünyada tutunabileceği son dal oymuş gibi kavrıyordu.

​Evinin, çocukluğunun ve masumiyetinin sığınağı olan o yeşil boyalı kapının önüne geldiğinde bir an duraksadı.

Parmakları kapıya uzanırken titriyordu; sanki kapıyı çaldığı an, sihirli dünyadaki tüm o acı gerçekler geride kalacak ama aynı zamanda kalbindeki boşluk daha da büyüyecekti.

​Hafifçe tıkladı.

​İçeriden gelen o tanıdık, güven veren ayak seslerini duyduğunda boğazındaki düğüm biraz daha sıkılaştı. Kapı yavaşça açıldı ve Vanessa, yüzünde taze bir gülümsemeyle eşikte belirdi.

​"Bloom? Tatlım, bu ne sürpriz..."

​Vanessa’nın cümlesi, kızının yüzündeki ifadeyi gördüğü anda havada asılı kaldı. Gülümsemesi bir yaprak gibi soldu, yerini derin bir dehşet ve telaşa bıraktı. Karşısında her zaman ışık saçan, ateşiyle parlayan o güçlü peri yoktu; karşısında sadece paramparça olmuş, gözyaşları içinde sarsılan küçük kızı duruyordu.

​"Bloom... Tanrım, ne oldu sana?"

​Bloom, annesinin sesini duymasıyla birlikte içindeki barajları daha fazla tutamadı. Bir hıçkırık, göğüs kafesini yırtarcasına dışarı fırladı. Hiçbir şey söyleyemedi, tek bir kelime dahi edemedi. Sadece kendini Vanessa’nın kollarına bıraktı. O güvenli limana, hiçbir sihrin ya da karanlığın ulaşamayacağı o saf anne kucağına sığındı.

​Vanessa, telaşla kızını içeri çekip kapıyı kapattı. Bloom, annesine öyle sıkı sarılmıştı ki, sanki bıraksa sonsuz bir boşluğa düşecek gibiydi. Hıçkırıkları evin sessiz duvarlarında yankılanırken, vücudu şiddetle titriyordu.

​O sırada mutfaktan gelen Mike, duyduğu acı feryatla koridora fırladı. Elindeki gazeteyi yere düşürürken, kızının Vanessa’nın omzunda eriyip gidişini izledi. Mike’ın yüreği, Bloom’un her bir hıçkırığında adeta bir kor gibi dağlanıyordu.

​"Bloom? Kızım?"

​Mike yaklaştı, eli havada asılı kaldı; ona dokunmaya, bu denli kırılmış bir şeyi incitmekten korkar gibiydi.

Bloom’un ne yaşadığına, o kulelerde ve krallıklarda başına ne geldiğine dair en ufak bir fikri yoktu.

Onu bir düşman mı yaralamıştı? Bir canavar mı saldırmıştı? Yoksa kalbi mi?

​"Neler oluyor Vanessa? Neden bu halde?" diye fısıldadı Mike, sesi endişeden titrerken.

​Vanessa, yaşlı gözlerle kocasına baktı ve sadece başını iki yana salladı. Bilmiyordu. Ama bir annenin içgüdüsüyle, bu yaranın fiziksel bir darbeden çok daha derin olduğunu, ruhunun en ücra köşelerinden kanadığını hissedebiliyordu.

​Bloom, Mike’ın varlığını hissedince elini arkaya uzatıp babasının gömleğini yakaladı. Onu da o çemberin içine çekti. Mike, devasa elleriyle kızını ve karısını sarmalarken, Bloom’un hıçkırıkları arasında belli belirsiz bir isim döküldü dudaklarından, bir yakarış gibi:

​"Bitti... Her şey bitti..."

​Bloom, sığındığı bu yuvada, Valtor’un bıraktığı o buzdan izlerin sıcak kucaklaşmalarla erimesini dilerken; aslında hiçbir yerin, kalbindeki o karanlık boşluğu dolduramayacağını biliyordu.

Mike ve Vanessa, Bloom’u güçlükle salondaki eski, rahat koltuğa taşıdılar. Bloom’un bedeni o kadar bitkin düşmüştü ki, Mike onu kucağında taşırken kızının bir tüy kadar hafiflediğini, sanki ruhunun ağırlığını bir yerlerde bırakıp geldiğini hissetti.

​Vanessa hemen mutfağa koşup titreyen elleriyle sıcak bir çay hazırladı, Mike ise Bloom’un buz kesmiş ellerini kendi büyük, nasırlı avuçlarının içine alarak onları ısıtmaya çalıştı.

Salonun loş ışığında, Bloom’un yüzü bir hayalet kadar solgundu. Gözyaşları durmuştu ama bakışları, odadaki hiçbir şeye odaklanmadan boşlukta asılı kalmıştı.

​"Anlatmak zorunda değilsin tatlım," dedi Vanessa, titreyen çay bardağını sehpanın üzerine bırakıp Bloom’un yanına çökerken. "Sadece burada olduğunu, güvende olduğunu bil yeter."

​Bloom derin, sarsıntılı bir nefes aldı. Gözlerini babasının ellerinden çekip annesinin şefkat dolu yüzüne sabitlediğinde, içindeki o baraj tekrar çatladı. Ama bu sefer hıçkırık değil, kelimeler döküldü.

​"O..." dedi Bloom, sesi çatallı ve derinden geliyordu. "Valtor. O her şeyi mahvetti anne."

​Mike’ın kaşları çatıldı. Valtor ismini daha önce duymuştu; Bloom’un bahsettiği o karanlık, tehlikeli ve bir o kadar da karmaşık adam. Mike, bir babanın korumacı içgüdüsüyle dişlerini sıktı. "Sana zarar mı verdi Bloom? Seni tehdit mi etti? Eğer o herif buraya adımını atarsa..."

​"Hayır baba," diye kesti Bloom, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Fiziksel bir zarar değil. Keşke öyle olsaydı... Keşke sadece bir yara olsaydı, iyileşirdi."

​Evin sessizliğinde, Bloom her şeyi en başından anlatmaya başladı. Valtor ile iş birliği içinde olduğunu, Konseyi yendiklerini, her şeyin çok huzurlu olduğunu zannederken bir anda Valtor’un değişmesinden ve ellerindeki o hayali kandan ve o korkunç sonun yarattığı dehşetten bahsetti.

Mike ve Vanessa nefeslerini tutmuş, kızlarının bir kabusun içinde nasıl diri diri yandığını dinliyorlardı.

​"Bana yaklaştığında artık sevgi görmüyorum," dedi Bloom, gözleri dolarken. "Sadece korku görüyorum. Benden değil, bize yapabileceklerinden korkuyor. Ama o korkusunu bir kalkan gibi kullanıp beni dışarıda bıraktı. Dün gece... dün gece beni duvara yaslayıp boğazıma sarıldığında, gözlerinde o adamı bulmaya çalıştım. Ama orada sadece bir boşluk vardı. Bana bir 'av' olduğumu, onu değiştiremeyeceğimi söyledi."

​Vanessa, Bloom’un boynundaki o hafif, ancak dikkatli bakıldığında seçilebilen kızarıklığı fark edince elini ağzına götürdü. "Sana... sana elini mi kaldırdı?"

​Bloom acı bir tebessümle başını öne eğdi. "Beni kendinden nefret ettirmeye çalıştı. Beni buraya, Gardenya’ya dönmeye mecbur bıraktı çünkü eğer kalırsam, o rüyanın gerçek olmasından ölesiye korkuyordu. Ama anlamıyor... Beni uzaklaştırarak aslında gördüğü şeyi bizzat kendi elleriyle yaşatacak."

​Mike, oturduğu yerde öfkeden titriyordu ama Bloom’un kırılganlığı karşısında bu öfkeyi bastırmaya çalıştı. "Bir adamın korkusu, sevdiği kadına el kaldırması için bir mazeret olamaz Bloom. Seni korumak istiyorsa, yanında durmalıydı, seni terk etmemeliydi."

​"O bir canavar olduğunu düşünüyor baba," dedi Bloom, sesi şimdi daha sert, daha savunmacı bir tona bürünmüştü.

"YİNE DE APTAL BİR RÜYA İÇİN SANA BUNU YAPAMAZ!" diye bağırdı öfkeyle Mike, yerinde duramıyordu, şüphesiz Valtor karşısında olsa onun evrenin en güçlü büyücüsü olmasını zerre umursamayacak haldeydi.

Bloom kafasını onaylamaz şekilde salladı. "Bizim gördüğümüz rüyalar kehanet niteliği taşıyabilir baba. Sihirli yaratıklar buna fazlasıyla önem verir ve sadece bir yanılsama olarak görmezler." diye cevap verdi Bloom ve gözyaşlarını elinin tersiyle sildi ama bir yenisinin çehresini süslemesi vakit almadı.

"Ama en acısı ne biliyor musun? Onu hala seviyorum. Bu canımı yakıyor. Ondan nefret etmem gerekirken... Ama artık bitti. Yüzüğü ona geri gönderdim. Kalbinin bir parçasını ona iade ettim."

​Salonun pencerelerine vuran kar taneleri, sanki Bloom’un anlattığı trajedinin ritmini tutuyordu.

Vanessa, Bloom’u göğsüne çekip saçlarını okşarken; Mike camdan dışarıya, Gardenya’nın karanlık sokağına baktı. Sokağın sessizliği, Mike’ın içindeki fırtınayla tezat oluşturuyordu.

​Vanessa, Bloom’un saçlarını okşarken fısıldadı, "yüzüğü geri göndermekle doğru olanı yaptın Bloom. Sevgi, bir prangaya dönüştüğünde artık besleyici değildir, sadece tüketir. Sen onun içindeki karanlığı aydınlatmaya çalıştın ama o kendi karanlığına ait olmayı seçmiş."

​Bloom, annesinin göğsünde küçük bir kız çocuğu gibi büzülmüştü. "Bana 'seni seviyorum' derken bile gözlerinde bir veda vardı anne," dedi hıçkırıkları arasında. "Sanki beni kurtarmak için benden vazgeçmesi gerekiyordu. Ama bu bir kurtuluş değil ki... Bu bir yıkım."

Mike, kapının önünden çekilip kızının yanına döndü. Bloom’un önünde diz çöktü ve onun solgun yüzünü ellerinin arasına aldı. "Bak bana Bloom. Sen bizim biricik kızımızsın. Sen bu dünyadaki ve o sihirli dünyadaki en güçlü şeylerden birisin. Ama şu an o herif, senin tüm duygularını altüst etmiş durumda, bu yüzden o yüzüğü kalbinden de çıkarıp atmalısın."

​Bloom, babasının gözlerindeki sarsılmaz dürüstlüğe baktı.

Haklıydı mıydı?

Valtor, Bloom'u bir "av" olarak tanımlayarak aslında ona en büyük hakareti etmişti. Kalbi buz gibiydi ama bedeni ateşler içinde, sandki bir cehennem kadar sıcaktı ve hissediyordu, bu sanki onların sonuydu...

İki gün geçmişti ama zaman, Gardenya’nın üzerine çöken o ağır sis gibi donup kalmıştı.

Gökyüzü, Bloom’un ruhundaki rengi çalmışçasına kurşuni bir griye bürünmüş, kar taneleri ise gökyüzünden birer beyaz kefen gibi inmeye başlamıştı.

Bloom, cam kenarındaki kanepede dizlerini göğsüne çekmiş, bir battaniyenin altına sığınmıştı. Elindeki kahve kupasından yükselen buhar, camda ince bir buğu tabakası oluşturuyor, dış dünyayı daha da bulanıklaştırıyordu.

Gözleri, ardı arkası kesilmeyen o şiddetli kar yağışına çakılıp kalmıştı; her bir kar tanesi, sanki Valtor’un o günkü buz gibi bakışlarının yeryüzündeki yansımasıydı.

Zihni, iki gün öncesinin acısıyla değil, her şeyin en başındaki o büyülü ama zehirli başlangıçla meşguldü.

Hatıralar, bir film şeridi gibi değil, teninde hissedilen sızılar gibi canlanıyordu.

Solarya Kütüphanesi’nin o loş, tozlu rafları arasında ilk kez onun silüetini gördüğünde, içinde bir yerlerin titrediğini hatırladı.

Kim olduğunu bilmiyordu; sadece varlığıyla havayı ağırlaştıran, karanlığı bir pelerin gibi üzerinde taşıyan o adamın gizemi onu korkutmak yerine, açıklayamadığı bir merakla kendine çekmişti.

Merdivenlerdeki o kısa karşılaşma, Stella’nın balosundaki o tekinsiz dans...

Valtor, o zamanlar sadece bir düşman adayı değil, yasak bir meyve gibiydi.

Solarya askerlerinden kaçarken onu koruyan o güçlü kolların sıcaklığı hala hafızasındaydı.

O zaman kalbi neden o kadar hızlı çarpmıştı?

Nefret etmesi gereken bir yabancıya karşı hissedilen o ilkel güven duygusu, aslında felaketinin ilk habercisiydi.

Andros’un hırçın dalgaları arasında karşı karşıya geldikleri o anı düşündü.

Ona bakarken hissettiği tek şey saf bir tiksintiydi; ya da o öyle sanıyordu.

Valtor’un dudaklarından dökülen her kelime bir kırbaç gibi ruhuna inerken, Bloom o nefretin derinliklerinde tuhaf bir aşinalık bulmuştu.

Eraklyon’da, Valtor ona yaklaşıp kulağına o zehirli vaatlerini fısıldadığında; içindeki karanlığı çıkarabileceğini söylediğinde, Bloom bunun bir yalan olduğunu biliyordu.

Ama yine de...

Düşmanının inine, o karanlık kaleye gitmeyi göze almıştı. Bir parçası, o karanlıkta kendi ışığını değil, Valtor’un karanlığında kaybolmayı arzulamıştı.

Alfea baskınında neredeyse onun ellerinde ölecekti, Tecna’yı kaybetmenin verdiği devasa acıyla kendi içindeki ejderhayı bir canavara dönüştürdüğünde, Valtor’la olan bağının kopmaz bir hal aldığını anlamıştı.

Pyros’un küllerinden bir Enchantix perisi olarak doğup geri döndüğünde, ilk aradığı yüzün yine o olması ne büyük bir ironiydi?

O gün, Valtor’un ona yaklaşmasıyla duran zamanı, kalbinin göğüs kafesini döven ritmini asla unutamıyordu.

Adım adım, bir avcının tuzağına yürür gibi değil, kendi rızasıyla bir uçuruma yürür gibi ona çekilmişti.

Konsey’in, ailesinin mirasını nasıl gasp ettiğini öğrendiği o an...

Bloom için dünya bir kez daha durmuştu. Güvendiği herkesin birer yalancı, sığındığı tüm limanların birer serap olduğunu gördüğünde, gidebileceği tek bir yer kalmıştı.

Kendi gezegeni, yıkıntılar içindeki evi...

Ve Valtor yine oradaydı.

Onu kandırdığını, her şeyin bir oyun olduğunu düşündüğü o şüphe dolu gecelerde bile, aslında hayatındaki tek dürüstlüğün o adamın karanlığı olduğunu fark edememişti.

Valtor onu yüreklendirmiş, tacını ve tahtını geri alması için ona bir kalkan olmuştu.

Herkes Bloom’u Valtor'a karşı bir silah olarak görürken o, Konse'in sonunu hazırlamıştı.

Konsey’in çöküşünü izledikleri o zafer anında, yanındaki o mağrur duruşuyla Valtor, Bloom’un dünyasındaki tek gerçeklikti.

Bloom, kahvesinden bir yudum aldı ama boğazındaki o yumru hiçbir şeyin geçmesine izin vermiyordu.

Kahve soğumuştu, tıpkı hayatı gibi.

"Her şey o kadar güzeldi ki..." diye fısıldadı camdaki buğuya. Parmak uçlarıyla cama bir çizgi çekti. "Gerçek olamayacak kadar güzel."

Domino taşları bir kez daha devrilmişti. Valtor’un o son geceki bakışları, boğazındaki elinin soğukluğu ve ona bir "av" olduğunu söyleyişi...

Hepsi o muhteşem tablonun üzerine dökülmüş zift gibiydi.

Bloom, hatıralarının en güzel yerinden vurulmuştu.

Şimdi Gardenya’da, karla örtülmüş bu sessiz şehirde, elinde sadece boş bir yüzük izi ve paramparça bir kalp kalmıştı.

Valtor ona en büyük acıyı fiziksel olarak değil, ona yaşattığı o sahte ama kusursuz cenneti yıkarak vermişti.

Dışarıdaki kar şiddetini artırırken Bloom gözlerini kapattı.

Karanlığın içinde hala o gümüş saçlı adamın sesini duyar gibiydi. Ama bu sefer, o ses bir teselli değil, bitmek bilmeyen bir yasın habercisiydi.

Ateşi içten içe yanmaya devam ediyordu ama bu sefer yakmak için değil, donmamak için verilen beyhude bir çabaydı.

Çünkü Bloom biliyordu; o yüzüğü geri vermekle kalbinin bir parçasını koparıp atmıştı ama geride kalan boşluk, tüm evrenin karanlığını içine çekecek kadar büyüktü.

...

Bulutlu Kule’nin koridorlarında bir devrin sonu yankılanıyordu.

Bloom’un gidişi, sadece bir perinin vedası değil; aylardır büyük emeklerle, fedakarlıklarla ve ortak düşmanlara karşı omuz omuza çarpışarak örülen o devasa köprünün yıkılışıydı.

Periler, cadılar ve uzmanların bir arada, aynı kolej çatısı altında yaşayabileceği o ütopik rüya, Bloom’un Gardenya’ya attığı ilk adımla birlikte bir seraba dönüşmüştü.

Kalenin havası ağırlaşmış, o eski, tekinsiz soğukluk tekrar köşe başlarına sinmeye başlamıştı.

Winx, artık bu kulede kalmanın bir anlamı olmadığını anlamışlardı. Eşyalar toplanıyor, anılar unutuluyordu.

Ofis katında ise sessizlik bir zırh gibi Valtor’un etrafını sarmıştı.

Kapı, Trix’in öfkeli ve sabırsız adımlarıyla açıldı. Icy önde, Darcy ve Stormy hemen arkasında, odaya adeta bir fırtına gibi daldılar. Icy’nin gümüşi saçları öfkeden elektriklenmiş gibi görünüyordu. Masaya doğru yürüdü ve buzdan bir sertlikle ellerini masanın üzerine dayadı.

"Gidiyorlar, Valtor!" diye tısladı Icy. Sesi hem bir ihbar hem de bir suçlama gibiydi. "Winx, uzmanlar ve peşlerine taktıkları o bir sürü süslü peri... Hepsi Alfea ve Kızıl Çeşme’ye dönmek için hazırlanıyor. Akşamı bulmaz, kulede tek bir ışık zerresi bile kalmayacak."

Stormy sabırsızca odayı arşınladı. "Bloom'un o büyük birlik projesi, o muazzam 'kolej' hayali... Hepsi çöp oldu! Kule yine bize kaldı ama nedense buna sevinemiyorum."

Valtor, başını önündeki parşömenden kaldırmadı. Gözleri, eski rünlerin üzerinde mekanik bir hızla gidip geliyor, sanki dünyanın geri kalanıyla tüm bağını tek bir kağıt parçasına hapsetmiş gibi görünüyordu. Yüzündeki ifade, mermerden yontulmuş bir heykel kadar cansız ve katıydı.

Ne Stella’nın gidişi ne Bloom’un yokluğu ne de bir ordunun geri çekilişi onu sarsmışa benzemiyordu.

"Biliyorum," dedi Valtor. Sesi, derin bir kuyunun dibinden gelen yankı kadar ruhsuz ve kuruydu. "Haberlerini aldım."

Icy, onun bu tepkisizliği karşısında daha da çileden çıktı. "Sadece biliyor musun? Onları durdurmayacak mısın? Ya da en azından bir şey söylemeyecek misin? Bloom’un aylarca uğraştığı o 'barış' saçmalığı avuçlarının arasından kayıp gidiyor!"

Valtor, parşömenini yavaşça katladı. Uzun, zarif parmakları kağıdın kenarında bir an duraksadı ama bu sadece saniyelik bir histi. Sonunda bakışlarını kaldırdı; ancak bu bakışlarda ne bir hırs ne de bir acı vardı. Sadece sonu gelmez, mutlak bir boşluk.

"Böylesi daha iyi," dedi, her bir kelimeyi buzlu bir nehirde yürür gibi tane tane seçerek. "Herkes ait olduğu yere dönmeli. Işık, ışığa; karanlık, karanlığa. Bir rüyanın peşinde bu kadar uzun süre oyalanmaları bile mucizeydi."

Darcy, onun bu katı tavrındaki tuhaflığı hissetmişti. "Ruhunu da mı o yüzükle birlikte paketleyip gönderdin Valtor? Bu kadar mı umurunda değil?"

Valtor ayağa kalktı. Boyu, odadaki gölgeleri daha da uzattı. Pencereye, puslu ufka dönmeden önce son bir kez Trix’e baktı. "Umurunda olmak ya da olmamak... Bunlar zayıfların lügatinde olan kelimeler. Kaos bitti, ittifaklar sona erdi. Artık her şey olması gerektiği gibi. Onlar Alfea’nın pembe duvarları ardına dönecekler, biz ise bu kulenin gölgelerinde kalacağız. Düzen budur."

Sesi o kadar kesin ve o kadar duygudan arınmıştı ki, Trix bile bir an duraksadı. O muazzam büyücü, o evrenin korkulu rüyası, şimdi kendi elleriyle yıktığı bir imparatorluğun enkazında taht kurmuş bir kral gibi duruyordu.

Icy, öfkesinden bembeyaz kesilmiş dudaklarını araladığında, sesi sanki buz kütlelerinin birbirine sürtünürken çıkardığı o tiz ve yırtıcı sesi andırıyordu. "Düzen mi dedin?"

Icy, masaya doğru bir adım daha attı, parmaklarından sızan soğuk büyü masanın cilalı ahşabını yer yer donduruyordu. "Senin düzen dediğin şey, bir enkazın üzerinde oturup kralcılık oynamak, Valtor! Aylardır bize o kızla, o perilerle ortak olmanın 'yeni dünya' olduğunu vaaz edip durdun. Şimdi ise elini bile kıpırdatmadan her şeyin kül oluşunu izliyorsun. Sen bir lider değilsin, sen sadece kendi karanlığında boğulan bir korkaksın!"

Valtor, Icy’nin bu ağır ithamına rağmen gözlerini bile kırpmadı. Ellerini arkasında birleştirdi, bakışları hala pencerenin dışındaki o gri boşluktaydı.

"Korkaklık, bir sona direnme beyhudeliğidir, Icy. Ben sadece kaçınılmazı kabul ediyorum. Söz verdiğim gibi; ittifak bitti, ortaklık dağıldı. Sizinle olan anlaşmamızın da sonuna geldik. Kapı orada, ait olduğunuz karanlığa dönmekte özgürsünüz."

Stormy, Valtor’un bu umursamaz tavrıyla adeta çılgına döndü. Odanın içinde ufak çaplı şimşekler çakmaya başladı. "Bize kapıyı mı gösteriyorsun? Bizi kullandın! Onu kullandığın gibi bizi de mi bir kenara itiyorsun? Sen ne iğrenç bir yaratıksın! Bir canavarın bile bir onuru, bir ağırlığı olur."

Icy, bir adım daha yaklaşıp Valtor’un yüzüne, o mermer gibi donuk çehresine nefretle baktı. Sesi artık daha kısık ama çok daha keskindi. "Anladım... Olay hiç o büyük birliktelik, o büyük güç değildi, değil mi? Sen sadece o kızın parıltısından beslenmek istedin. Onu kullandın. Onun saflığını, sana olan o aptalca inancını, o parlak ejderha ateşini bir sülük gibi emdin. Ve işin bitince, o ateşi söndürüp kızı bir çöp gibi attın. Ondan yararlandın ve sıkıldın, öyle değil mi? Cevap ver!"

Valtor, yavaşça başını yana eğdi. Dudaklarının kenarında, insanın ruhunu donduracak kadar alaycı, ince ve zehirli bir gülümseme belirdi.

Gözleri, Icy’nin gözlerine ilk kez bu kadar doğrudan ve karanlık baktı. "Evet," dedi Valtor. Sesi pürüzsüz ve ürkütücü derecede sakindi. "Tam olarak öyle yaptım. Bloom, sadece bir araçtı. Benim bu evrendeki yerimi sağlamlaştırmam için gereken bir piyon, elimi ısıtan bir ateşti. Ve her araç gibi, ömrünü tamamladı. Ondan alacağımı aldım, ruhundaki o ışığı kendi karanlığım için yakıt yaptım ve sonunda... tadı kaçtı. Bir 'av' olduğunu anladığında tadı acılaştı. Ben de onu tam olarak hak ettiği yere, o zavallı insanların arasına fırlatıp attım. Sıkıldım, Icy. Bu seni neden bu kadar şaşırttı?"

Darcy, duydukları karşısında yüzünü buruşturarak bir adım geri attı. Bakışlarında bir düşmana duyulan nefretten çok, bir haşereye bakarmışçasına duyulan derin bir iğrenti vardı. "Sen... Sen bir kötünün bile sahip olabileceği o son kırıntıyı, o haysiyeti bile kirlettin. Biz kötüyüz, biz yakarız, biz yıkarız ama biz kendimize yalan söylemeyiz. Bir canavar olduğunu biliyorduk ama bu kadar alçaklaşabileceğini tahmin etmemiştik. Bir ruhun olduğunu sanmıştık, ama sen sadece bir boşluktan ibaretmişsin."

Icy, elindeki buz kristalini masaya öyle bir çarptı ki, kristal binlerce parçaya ayrılıp Valtor’un yüzüne doğru uçuştu. Valtor kıpırdamadı bile, bir tanesi yanağında ince bir çizik açtı ama o sadece gülümsedi.

"Senin o 'görkemli' dediğin yalnızlığın aslında senin mezarın, Valtor," dedi Icy, sesi tiksintiyle titreyerek. "Bloom gittiğinde sen kazandığını sanıyorsun ama aslında sen bittin. O kız senin son şansındı. Şimdi git, o masanın üzerine bıraktığı yüzüğe sarıl ve kendi iğrençliğinde çürü. Bizim yolumuz burada ayrılıyor. Senin gibi bir 'hiçlik'le daha fazla aynı havayı solumak, bizim bile midemizi bulandırıyor."

Trix, son bir nefret dolu bakış fırlatarak ofisi terk etti. Kapı, ardı ardına gelen öfke patlamalarıyla öyle bir çarpıldı ki, kulenin temelleri sarsıldı.

Valtor, odada tek başına kaldı. Sessizlik, bir karabasan gibi üzerine çöktü. Yanağındaki o ince çizikten sızan kanı parmağıyla sildi, parmağındaki kana baktı ve masanın üzerindeki o kan kırmızısı yakuta döndü. Az önceki o alaycı gülümsemesi yavaş yavaş silindi, yerini yine o katı, mermer maskesine bıraktı.

Kendi sesinin yankısı, Icy’ye söylediği o yalanlar, odanın soğuk duvarlarında çınlıyordu. "Sıkıldım... Onu sadece kullandım..."

Parmakları masanın üzerindeki yüzüğe uzandı ama dokunmadı. Elini havada asılı bıraktı. Valtor kendi inşa ettiği bu sessiz cehennemde, az önce onayladığı o "alçak" sıfatının ağırlığıyla baş başa kaldı.

 

 

Yazar Notu: Herkese Mutlu Yıllarrrrrr✨️

Dilerim yeni yılınız mutluluk ve huzur dolu bir şekilde sevdikleriniz ve seveceklerinizle birlikte geçer💙

Sizleri çok seviyorumm, bana verdiğiniz destek benim için çok değerli🎀

 

 

 

 

 

Bölüm : 31.12.2025 22:10 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...