
###BÖLÜM 13: KÖR KURŞUN VE D'ANGELO
Mahalle, patlamanın ardından cehenneme dönmüştü. İnsanlar çığlıklar atarak sağa sola kaçışıyor, alevler karanlık sokakları kızıl bir renge boyuyordu. Alessio, kucağındaki Efsun’la birlikte duvara yaslanmış, Matteo ve diğer korumaları hızla talimatlandırıyordu.
"Matteo! Hastane tarafını ve Fatma Anne’nin evini kontrol altına alın. Lavin’i ve Fatma Anne’yi bulup güvenli bir yere götürün! Her köşeyi tarayın! Bu sokağa benden habersiz kuş bile giremeyecek!" Alessio’nun sesi, patlamanın gürültüsünü bile bastıracak kadar güçlü ve tehditkârdı.
Efsun hala şoktaydı, titrek dudaklarından sadece "Annem... Lavin..." kelimeleri dökülüyordu. Alessio, onun yüzünü kendi elleri arasına aldı. "Sakin ol Sarca, güvendesin. Onları bulacağız, söz veriyorum."
Alessio, Efsun’u yavaşça yere indirdi ama bir an bile elini bırakmadı. Yanına gelen Adriana’ya döndü. "Adriana, Efsun’la birlikte bu karmaşadan uzaklaşın. Benim yanımdan ayrılmayın!"
Adriana başını salladı, o da Alessio kadar endişeliydi. O sırada Matteo, telsizden seslendi: "Patron! Fatma Hanım ve Lavin güvende, arka sokaktan çıkardık. Şimdi nereye götürelim?"
Alessio’nun gözleri, patlamanın yansıdığı dumanlara doğru kaydı. Mia Clark’ın bu kadar ileri gideceğini tahmin etmemişti. İstanbul’un ortasında bu kadar büyük bir saldırı, sadece bir mesaj değildi; bir savaş ilanıydı.
"Gizli sığınağa!" diye bağırdı Alessio. "Kimseye tek kelime etmeyin. Onları bekleyin, ben geliyorum!"
Kısa sürede, Alessio, Efsun ve Adriana da Matteo’nun yönetimindeki güvenli araca bindiler. Araçlar, İstanbul’un gece trafiğini adeta yırtarak, şehrin dışında, ormanlık bir alana gizlenmiş, son teknolojiyle donatılmış bir sığınağa doğru yol aldı. Yol boyunca Efsun, Alessio’nun elini sıkıca tuttu, hala titriyordu. Alessio, onun saçlarından öpüyor, sakinleştirmeye çalışıyordu.
Sığınağın kapıları, devasa bir metal canavar gibi sessizce açıldı. İçerisi, dışarıdaki kaosun aksine steril, sessiz ve fazlasıyla soğuktu. Fatma Anne ve Lavin, içerideki doktorlar tarafından kontrol ediliyordu. Efsun, annesini ve kardeşini güvenle görünce derin bir nefes aldı. Gözyaşları yanaklarından akmaya başlamıştı.
"İyi misiniz?" dedi Efsun, sesi titreyerek annesine sarıldı. "Çok korktum size bir şey olacak diye."
Fatma Anne, Efsun’un saçlarını okşadı. "O İtalyan damat var ya kızım... O kurtardı bizi. Gözü kara, tam bir aslan."
Alessio, odanın bir köşesinde durmuş, bu sahneyi izliyordu. Efsun’un ailesi güvendeydi, şimdilik. Ama Mia Clark’ın hamlesi, Alessio’nun o karanlık dünyasını bu kez Efsun’un masum hayatına doğrudan taşımıştı.
Sığınağın ana kontrol odasında, Alessio haritaların başında, Matteo ve Adriana ile bir araya gelmişti. Alessio’nun yüzü bir maske gibiydi, gözlerinde intikam ateşi parlıyordu.
"Mia Clark..." dedi Alessio, masadaki İstanbul haritasına parmağını bastırarak. "Bu hamlesi, babasının ölümünü affetmediğini gösteriyor. Ama benim aileme dokunmak, onun sonu olacak."
Efsun, odaya girdi. Gözleri yaşlı ama bakışları kararlıydı. "Bu neden oluyor Alessio? Babamın borçları yüzünden mi? Beni neden bu işe bulaştırıyorlar?"
Alessio, Efsun’a döndü. "Babanın borçları değil Sarca. Benim geçmişim. David Clark’ı ben öldürdüm. Ve kızı, intikam almak için senin kapına dayandı. Onu öldürmem gerekiyordu, ama babası gibi o da bir yerde gizlendi."
Efsun şaşkınlıkla Alessio'ya baktı. Babasının ölümünü ilk kez kendi ağzından duymuştu. Gözlerindeki dehşetle karışık hayal kırıklığı, Alessio’nun kalbine bir bıçak gibi saplandı.
"Onu ben öldürdüm Efsun," dedi Alessio, gözlerini kaçırmadan. "Ve şimdi o intikamını senden alacak. Ama buna izin vermeyeceğim. Bu, benim kanlı savaşım. Ve bu sefer, kimseye merhamet etmeyeceğim. İstanbul’da, benimle savaşmak istiyorlarsa, onlara cehennemi yaşatacağım."
Alessio, odadaki herkese baktı, sonra tekrar Efsun’un gözlerine kilitlendi. "Huzur bitti. Savaş başladı."
Sığınağın yüksek güvenlikli, metal duvarlarla çevrili ana odasında hava, patlamanın sıcaklığından daha yakıcıydı. Efsun, bir köşede durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Kara gözleri, karşısında bir dağ gibi dikilen Alessio’nun mavi gözlerine saplanmıştı.
"David Clark’ı ben öldürdüm dedin..." Efsun’un sesi, sığınağın steril sessizliğinde yankılandı. "Sen bana sadece korumacı olduğunu, işlerini temizlediğini söylemiştin Alessio. Ama sen... sen bir cellatsın."
Alessio, o 1.94’lük devasa gövdesiyle Efsun’a bir adım yaklaştı. Geniş omuzları odayı daraltıyor gibiydi. "Benim dünyamda ya cellat olursun ya da kurban, Sarca! David Clark, babamın katiliydi. Onu o uçurumdan aşağı itmek benim için bir iş değil, bir borçtu."
Efsun geri adım atmadı, kara kaşları çatıldı. "Peki kızı? Mia? O pembe saçlı kızın evimizi havaya uçurması, annemin kalp krizini tetiklemesi... Bunlar da mı senin borcun? Senin geçmişin benim ailemi öldürüyordu az kalsın!"
Alessio, Efsun’un omuzlarını kavradı. Elleri o kadar büyüktü ki Efsun’u neredeyse tamamen kaplıyordu. "Seni koruyacağım dedim! Ve bunu yaparken ellerimi daha ne kadar kana bulamam gerekirse bulayacağım. Mia Clark bir hata yaptı. Benim hayatımdaki tek temiz şeye, sana dokundu. Şimdi o pembe saçlarını kendi kanıyla boyayacağım."
Efsun, Alessio’nun bu karanlık kararlılığı karşısında ürperdi. Sevdiği adamın içindeki canavar, tüm heybetiyle oradaydı.
***
İstanbul’un varoşlarında, paslı bir hangarın içinde neon pembe ışıklar yanıp sönüyordu. Odanın ortasında, 1.73 boyunda, ince yapılı ama yay gibi gergin bir kadın duruyordu. Mia Clark. Pamuk şeker pembesi saçları, üzerindeki siyah deri ceketiyle tam bir zıtlık oluşturuyordu.
Mia, elindeki pembe bir sprey boyayla duvara devasa bir "A" harfi çizdi ve üzerine çarpı attı. "Gördünüz mü?" dedi yanındaki adamlara dönerek. "Alessio fare gibi deliğine kaçtı. Sevgilisini, o kara gözlü cadıyı koruyabileceğini sanıyor."
Masadaki Efsun’un kliniğine ait broşürü eline aldı. Efsun’un gülen fotoğrafının üzerine pembe bir sakız yapıştırdı. "Sığınaklar bedenleri saklar babacığım..." diye fısıldadı boşluğa, David Clark’ın fotoğrafına bakarak. "Ama ruhları saklayamaz. Efsun’un hayallerini yakacağız. O klinik... Alessio’nun ona verdiği o hediye, onların mezarı olacak."
Mia, pembe saçlarını arkaya savurdu ve elindeki pimi çekilmiş bir el bombasını havaya atıp tuttu. "Yazmaya devam edelim çocuklar. Sıradaki cümle: Küllerin üzerine kurulan hayaller, en çabuk yananlardır."
***
Sığınağın daha yumuşak dekore edilmiş dinlenme alanında, Lavin elindeki çay bardağını titreyen elleriyle tutuyordu. Ela gözleri, ablası Efsun’un aksine çok daha kırılgan ve korku doluydu. Karşısında oturan Adriana, sarışın saçlarını arkaya atmış, Lavin’in elini tutuyordu.
"Korkma Lavin," dedi Adriana, 1.75’lik boyuyla koltuğa yayılmış, korumacı bir tavırla. "Abim burayı bir kale gibi inşa etti. Mia ya da bir başkası... Buraya kimse giremez."
Lavin yutkundu, ela gözleri Adriana’ya kilitlendi. "Ablam... Ablam bu adamı gerçekten seviyor mu Adriana? Her yer patlarken, insanlar ölürken nasıl sevebiliyor? Biz böyle bir hayatın içine nasıl düştük?"
Adriana hüzünle gülümsedi. "Biz bu hayatın içine doğduk Lavin. Ama abim Efsun’u tanıdığından beri ilk kez gerçekten nefes alıyor. Bu savaş sadece Mia ile değil, abimin kendi karanlığıyla olan savaşı. Ve inan bana, abim bu savaşı ne pahasına olursa olsun kazanacak."
***
Alessio ve Matteo, devasa ekranların başında İstanbul’un güvenlik kameralarını tararken, içeriye üstü başı is içinde bir koruma girdi. Elinde pembe, parfümlü bir zarf vardı.
"Patron... Klinikte bulduk. Kapıya iğnelenmişti."
Alessio zarfı hırsla çekip aldı. İçinden bir tutam neon pembe saç ve bir not çıktı. Notta, çocuksu bir el yazısıyla şunlar yazılıydı:
"Sığınaklar bedenleri korur Alessio, hayalleri değil. Açılış törenini kaçırmayacağım. Pembe uğurumla orada olacağım. - Mia"
Alessio notu elinde buruştururken odadaki hava bir anda buz kesti. Efsun’un binbir emekle kurduğu, her bir eşyasını elleriyle yerleştirdiği o klinik artık Mia’nın oyun alanıydı.
Alessio, Matteo’ya dönüp gürledi: "Klinikteki her santimetreyi tarayacaksınız! Mia Clark o kapıdan girdiği an, orası onun son durağı olacak. Efsun’un hayallerine dokunmanın bedelini ona ödetene kadar durmayacağım!"
Sığınaktaki o karanlık itiraftan sonra Efsun’un etrafına ördüğü duvarlar yeniden yükselmişti. Alessio’ya bakarken gözlerinde o eski, mesafeli ve buz gibi ışıltı vardı. Alessio ne zaman yaklaşmaya çalışsa, Efsun’un dili bir bıçak gibi kesiyordu: "Beni koruduğunu sanma Alessio, sadece etrafıma daha büyük bir hapishane inşa ediyorsun."
Alessio, İstanbul’un bu pembe kaosu içinde sevdiği kadını ve ailesini koruyamayacağını anlamıştı. Bir karar aldı. Fatma Anne, Lavin, Adriana ve Efsun’un bulunduğu odaya adımını attığında, yüzünde taviz vermeyen bir otorite vardı.
"Mia artık bir gölge değil, bir yangın," dedi Alessio, Fatma Anne’nin ellerini tutarak. "Adriana ve Efsun’u İtalya’ya gönderip sizi burada bırakamam. Hepiniz benimle geliyorsunuz. İtalya’daki malikane şu an dünyanın en güvenli yeri. Orada imkanlarımız sonsuz, güvenliğiniz benim namusumdur."
Fatma Anne ve Lavin, mahalledeki o korkunç patlamanın dehşetini hala üzerlerinden atamadıkları için, içlerindeki korkuyla bu teklifi kabul ettiler. Efsun ise sadece sustu; gitmek istemiyordu ama ailesinin canı söz konusuydu.
Apar topar binilen özel uçak, saatler sonra İtalya topraklarına indi. İtalya’daki malikane, Efsun’un en son kaçırılma olayından sonra adeta bir kaleye dönüştürülmüştü. Her köşede son teknoloji termal kameralar, güvenlik testlerinden geçmiş en seçkin korumalar ve aşılması imkansız duvarlar...
Bu sırada Alessio, İstanbul’daki patlamanın izlerini silmek için servet harcıyordu. Mahalledeki hasar gören her evi onartıyor, arabaların bedelini ödüyor, Mia’nın açtığı yaraları altınla kapatmaya çalışıyordu. Ama Efsun’un ruhundaki yarayı kapatamıyordu.
Akşamüstü, malikanenin o yüksek tavanlı çalışma odasının kapısı aralık kalmıştı. Efsun, koridordan geçerken Alessio ve Matteo’nun boğuk seslerini duydu. Durdu ve nefesini tuttu.
"Mia’nın mektubu..." diyordu Alessio, sesi hiddet doluydu. "Kliniği hedef alacağını açıkça yazmış. Orayı bir mezarlığa çevirmek istiyor. Efsun’un hayallerini yakmadan durmayacak."
Efsun duyduklarıyla sarsıldı. Mia’nın mektubunu kendisinden gizlemişti! Alessio yine "onun iyiliği için" gerçeği saklamıştı. Efsun’un içindeki öfke, hayal kırıklığıyla birleşti ama belli etmedi. Sessizce odasına süzüldü.
Üzerindeki ağır havayı dağıtmak istercesine siyah, spor bir pantolon ve deri ceketini giydi. Kara saçlarını sıkıca topladı. Kara gözlerinde o eski, inatçı parıltı vardı. Malikanenin o devasa güvenliğinde, korumaların nöbet değişim saatindeki o beş dakikalık boşluğu bir psikolog titizliğiyle analiz etmişti.
Arka bahçedeki servis kapısından, gölgelerin arasından süzülerek çıktı. Malikanenin biraz uzağındaki ana yola kadar koştu ve kalbi küt küt atarken geçen ilk taksiyi durdurdu.
"Clinica D'Angelo," dedi taksiciye, sesi buz gibiydi.
Taksi İtalya’nın karanlık yollarında ilerlerken, Efsun dikiz aynasından malikanenin uzaklaşan ışıklarına baktı. Alessio onu korumak için kafese kapatmıştı ama Efsun, Mia ile olan hesabını kendi kliniğinde, kendi kurallarıyla kapatmaya gidiyordu. Kendi hayalleri için savaşmayan bir kadın, Alessio D'Angelo'nun yanında sadece bir süs eşyası olurdu; ve Efsun Sarca asla bir süs eşyası değildi...
***
Malikanenin o devasa avizeleri altındaki sessizlik, Lavin’in telaşlı adımlarıyla bozuldu. Lavin, ablasının odasına girmiş ama boş yatağı ve açık duran gardırop kapağını görünce kalbine bir ağırlık çökmüştü. Hemen aşağıya, Alessio’nun Matteo ile harita başında olduğu çalışma odasına daldı. Ela gözleri korkuyla irileşmişti.
"Alessio! Ablam yok... Odasında yok, bahçede yok. Hiçbir yerde yok!"
Alessio, duyduğu cümleyle elindeki kalemi ortadan ikiye böldü. gövdesi bir yay gibi gerildi. "Ne demek yok Lavin? Güvenlik kameralarına bakın! Hemen!" diye gürledi. Dakikalar içinde Matteo, Efsun’un servis kapısından süzülüp bir taksiye bindiği o bulanık görüntüyü ekrana getirdi.
Alessio’nun mavi gözleri öfkeyle karardı. "Klinik..." dedi, sesi bir canavarın hırıltısı gibiydi. "Mektubu duydu ve oraya gitti. Oraya, Mia’nın kucağına gitti!" Alessio, ceketini bile almadan, belindeki silahı kontrol ederek kapıya fırladı. Şehrin her yerindeki adamlarına haber saldı ama içindeki o amansız içgüdü ona tek bir yeri işaret ediyordu: Efsun’un hayallerinin evi, yani klinigi.
***
Efsun, taksiden indiğinde kliniğin önündeki o sessizlik onu ürpertmişti ama geri dönmeye niyeti yoktu. Anahtarıyla kapıyı açtı, içeri girdi ve koridorun loş ışığında kendi ofisine doğru yürüdü. Kapıyı açtığında ise kanı dondu.
Kendi çalışma masasında, deri koltuğunda bacak bacak üstüne atmış bir kız oturuyordu. Mia Clark. Pamuk şeker pembesi saçları, masanın üzerindeki beyaz doktor önlüğüyle tezat oluşturuyordu. Mia, elinde Efsun’un kalemini çevirirken o alaycı, ince sesiyle konuştu:
"Vay vay vay... Küçük psikolog hanım, kafesinden kaçmış. Alessio seni o sığınaklara sığdıramadı mı yoksa?"
Efsun sustu. Nefreti, damarlarında akan kandan daha sıcaktı. Mia, masadan kalkıp Efsun’un etrafında dönmeye başladı. "Biliyor musun, babamın frenlerini senin sevgilin kestiğinde, senin gibi birinin onun yatağını ısıtacağını düşünmemişti. Sen sadece bir oyuncaksın Efsun. Kırıldığında yenisini alacak."
"Yeter!" diye bağırdı Efsun. Artık sadece dili değil, elleri de keskindi. Cebinde sakladığı o küçük ama keskin cerrahi bıçağı bir anda çıkardı ve Mia’nın o küstah suratına doğru savurdu.
Mia şaşırmıştı ama o bir örgütün içinde büyümüştü. Hızla geri çekildi. "Demek tırnakların var!" dedi ve belinden kendi bıçağını çıkardı. Ofis bir anda bir savaş alanına döndü. Dosyalar havada uçuşuyor, mobilyalar devriliyordu. Efsun, nefretle beslenen bir hırsla saldırıyordu ama Mia daha profesyoneldi.
Bir boğuşmanın sonunda Mia, Efsun’un bileğini büküp bıçağını yere düşürdü. Efsun’u masaya sertçe bastırdı, dizini karnına dayadı. Mia, kendi bıçağını havaya kaldırdı, ucu Efsun’un o kara gözlerinin tam üzerindeydi. "Oyun bitti, psikolog. Babama benden selam götür!"
Tam o anda, ofis kapısı menteşelerinden fırlayacakmış gibi bir gürültüyle açıldı.
"ELİNİ ONDAN ÇEK!"
Alessio, elinde gümüş grisi silahıyla kapı eşiğinde belirdi. Geniş omuzları kapıyı tamamen kapatıyordu. Silahın namlusu doğrudan Mia’nın o pembe saçlı kafasına kilitlenmişti.
Mia, Efsun’un boğazındaki bıçağı çekmeden Alessio’ya baktı. Alessio, bir adım öne çıktı, sesi yerin altından geliyormuş gibi derindi:
"Seni o klinikten sadece parçalara ayrılmış halde çıkarırım Mia. Efsun’un tenine o bıçağın ucu değerse, yemin ederim seni bin parçaya böler, babanın yanına posta kutusuyla gönderirim. Şimdi... o elindeki oyuncağı yere bırak ve cehennemine geri dönmeden önce son duasını et."
Alessio’nun gözdağı o kadar ağırdı ki, ofisteki hava oksijensiz kalmış gibiydi. Mia gülümsedi ama gözlerinde ilk kez gerçek bir korku belirdi. Alessio D'Angelo, sevdiği kadın için dünyayı yakmaya gelmişti.
Ofisin içindeki hava, barut kokusuyla karışmış bir elektrikle yüklüydü. Alessio’nun silahı Mia’nın şakağına, Mia’nın bıçağı ise Efsun’un boğazına kilitlenmişti. Ancak Mia, saniyeler içinde beklenmedik bir hamle yaparak Efsun’u masanın üzerinden savurup belindeki silahı çekti. Şimdi iki namlu birbirine bakıyordu.
Mia, pembe saçlarının altından nefret kusan gözlerle gülümsedi. "Defol buradan Alessio! Burası artık babamın intikam sahnesi!"
Alessio’nun parmağı tetikteydi, gözünü bile kırpmıyordu. Sesi, sarsılmaz bir kaya gibi sert çıktı: "Burası benim mülküm, burası benim param ve burası benim krallığım! Şimdi o elindekiyle birlikte cehennemine defol Mia!"
"Benim kaybedecek bir şeyim yok!" diye bağırdı Mia ve aynı anda parmağı tetiğe asıldı.
O salise içinde oda silah sesleriyle sarsıldı. Alessio, Mia’nın omuz hizasına doğru tetiği çekerken, Mia’nın namlusu bir anda Alessio’dan sapıp köşede kendine gelmeye çalışan Efsun’a döndü.
PAT! PAT!
İki el silah sesi koridorda yankılandı. Alessio’nun mermisi Mia’nın omzunu parçalayıp onu geriye savururken; Mia’nın kör kurşunu, Efsun’un karnının sağ tarafına, karaciğerinin hemen altına saplandı.
Efsun, aldığı darbenin şiddetiyle arkasındaki kitaplığa çarptı. Gözleri şaşkınlıkla açıldı, önce hiçbir şey hissetmedi, sadece sıcak bir sıvının beyaz gömleğini hızla kırmızıya boyadığını gördü. Dizlerinin bağı çözüldü ve yavaşça yere yığıldı.
"EFSUN!"
Alessio’nun haykırışı, yıkılan bir imparatorluğun sesi gibiydi. Mia, omzundaki yaraya rağmen acıyla inleyerek arkasındaki büyük ofis penceresine doğru atıldı. Camı silahının kabzasıyla indirip aşağıda bekleyen aracına, karanlığın içine doğru kendini bıraktı. Ama Alessio’nun gözü artık dünyayı görmüyordu.
Alessio, mesafeyi tek bir hamlede aşarak Efsun’un yanına diz çöktü. Elleri titreyerek Efsun’un yarasının üzerine bastırdı. "Hayır, hayır, hayır... Bak bana Sarca! Gözlerini kapatma!"
Efsun’un nefesi boğazında düğümleniyordu. Karaciğerine isabet eden o kurşun, her nefes alışında canını yakıyordu. "Alessio..." diye fısıldadı, sesi sanki çok uzaklardan geliyordu. "Klinik... çok güzel olmuştu..."
"Sus, konuşma! Dayanacaksın!" Alessio, bir eliyle kanı durdurmaya çalışırken diğer eliyle Matteo’ya bağırıyordu: "HELİKOPTERİ HAZIRLAYIN! DOKTORLARI DİKİN AYAĞA! ÖLÜYOR, ÇABUK OLUN!"
Alessio, Efsun’u kucağına aldığında onun hafifleyen bedeni kalbini bin parçaya böldü. Efsun’un o kara gözleri yavaş yavaş kapanırken, Alessio onun soğumaya başlayan tenini kendi göğsüne bastırdı.
"Beni bırakamazsın Sarca... Duydun mu beni? Sen gidersen ben bu dünyayı içindekilerle birlikte yakarım! Aç gözlerini!"
Malikanenin en korunaklı duvarlarını, sığınakları, korumaları aşan o tek mermi; Alessio D'Angelo'nun en büyük kalesini, kalbini tam ortasından vurmuştu. Kliniğin bembeyaz zemininde, Efsun’un hayallerinin üzerinde şimdi sadece koyu kırmızı bir kan izi kalmıştı.
---
bu bölüm nasıldı?
artık oy ve yorum sınırı yok biliyorsunuz jdjdjdj
neys destek bekliyorum
oy ve yorum yapı lo
Mia Clark Fotoğrafı getirdim size ;
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.51k Okunma |
4.08k Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |