
###BÖLÜM 16: ŞAFAĞIN İTİRAFLARI VE ÇELİK KAFES
Sabahın ilk ışıkları, malikanenin ağır kadife perdelerinin arasından süzülüp odayı soluk bir altına boyarken, içeride derin bir sessizlik hakimdi. Efsun, kirpiklerinin ucuna dokunan gün ışığıyla yavaşça gözlerini araladı. Vücudu, gecenin o yakıcı ve sınır tanımayan tutkusunun izlerini taşıyordu. Henüz tam ayılamamışken, beline dolanan o devasa ve sıcak kolun ağırlığını hissetti.
Başını hafifçe çevirdiğinde, Alessio’yu yanı başında gördü. O her zaman tetikte olan, kaşları çatık, dünyayı omuzlarında taşıyan adam; şimdi çocuksu bir huzurla uyuyordu. Başını Efsun’un sağlam omzuna yaslamış, düzenli nefesleri Efsun’un boynunu ısıtıyordu.
Efsun’un yanaklarına bir alev yükseldi. Gecenin o karanlık saatlerinde yaşadıkları, Alessio’nun o dizginlenemez tutkusu ve kendi karşılık verişi zihninde canlandıkça kalbi göğüs kafesini zorlamaya başladı. "Ben ne yaptım?" diye fısıldadı içinden, ama parmakları istemsizce Alessio’nun o hafif kumral, kumralın arasına siyahların karıştığı gür saçlarına gitti. Onu bu kadar savunmasız, bu kadar "onun" olarak görmek, Efsun’un içindeki o sert savunma mekanizmalarını darmadağın ediyordu.
Tam o sırada Alessio’nun kirpikleri titredi. Okyanus mavisi gözleri aralandığında, doğrudan Efsun’un kara gözlerine kilitlendi. Alessio, uykunun mahmurluğuyla derin bir nefes alıp burnunu Efsun’un boynuna gömdü.
"Rüya sandım..." diye mırıldandı Alessio, sesi uykudan dolayı iyice kalınlaşmış ve boğuklaşmıştı. "Hala buradasın, yanımdasın."
Efsun, bakışlarını kaçırarak yorganı biraz daha yukarı çekti. "Alessio... Gece... Yani ben, öyle bir anda..."
Alessio, Efsun’un çenesini nazikçe kavrayıp yüzünü kendine çevirdi. Efsun’un o kara gözlerindeki utangaçlığı görünce dudaklarının kenarında nadir görülen, içten bir gülümseme belirdi. "Utanıyor musun Sarca? Kollarımda eriyen o kadın şimdi benden gözlerini mi kaçırıyor?"
Efsun, onun göğsüne hafifçe vurdu ama eli orada asılı kaldı. "Sadece... Beklemiyordum. Bu kadar ileri gitmeyi, bu kadar kendimi kaybetmeyi..."
Alessio, Efsun’un elini tutup kalbinin üzerine bastırdı. "Kaybetme Sarca. Bana bırak kendini. Çünkü ben seni bulduğumdan beri, kendimi kaybetmeyi çoktan göze aldım."
Huzur dolu dakikalar, Efsun’un yatakta doğrulmaya çalışmasıyla yerini tanıdık bir gerilime bıraktı. Efsun, günlerdir bu çarşafların arasında hapsolmuş gibi hissediyordu. İyileştiğini, en azından kendi başına ayakta durabileceğini kanıtlamak istiyordu.
Alessio banyoya geçtiği sırada Efsun, tüm gücünü toplayıp bacaklarını yataktan aşağı sarkıttı. Karnındaki yara hala sızlıyordu ama o dik başlı ruhu sancıdan daha güçlüydü. Ellerini komodinden destek alarak titreyen bacaklarının üzerinde durmaya çalıştı. Tam doğrulmuştu ki, kapı gürültüyle açıldı.
Alessio, elinde bir havluyla içeri girdiğinde Efsun’u ayakta görünce gözleri dehşetle büyüdü. Birkaç dev adımda yanına varıp Efsun’u omuzlarından yakaladı.
"Sen ne yapıyorsun?" diye gürledi Alessio. Sesi, az önceki o şefkatli adamdan eser kalmadığını kanıtlıyordu. "Dikişlerini mi patlatmak istiyorsun? Derhal yat o yatağa!"
Efsun, omuzlarındaki o ağır baskıya rağmen geri adım atmadı. Kara kaşları çatıldı, dili bir bıçak gibi bilenmişti. "Bırak beni Alessio! Ben senin malikanendeki antika eşyalardan biri değilim. Hareket etmem lazım, nefes almam lazım!"
"Nefes alman için önce hayatta kalman lazım!" dedi Alessio, sesi odada yankılanarak. "Seni o kanlar içinde gördüğüm anı bir daha yaşayamam ben! Anlıyor musun? Benim hayatımı mahvettin o gece, şimdi uslu dur ve iyileş."
"Uslu durmak mı?" Efsun acı bir kahkaha attı. "Beni koruduğunu sanırken aslında bir kafese kapatıyorsun. Bu kafesin altın olması, içinde nefes alamadığım gerçeğini değiştirmiyor. Ben senin tutsağın değilim Alessio D'Angelo. Ben senin sevgilinim... Eğer hala öyleysem."
Alessio, Efsun’un o keskin ve yaralı bakışları karşısında duraksadı. Onu koruma arzusu o kadar hastalıklı bir boyuta ulaşmıştı ki, Efsun’un özgürlüğünü nasıl boğduğunu o an fark etti. Gözlerindeki öfke yavaşça sönmeye başladı. Bir eliyle Efsun’un yanağını okşadı.
"Öylesin..." dedi, sesi bu sefer daha sakin ama hala otoriterdi. "En değerlimsin. Tamam, madem bu oda sana dar geliyor... Seni ben çıkaracağım. Ama kendi başına değil. Benim kollarımda."
Alessio, itiraz etmesine fırsat vermeden Efsun’u bir tüy kadar hafifmiş gibi kucağına aldı. Efsun, her ne kadar ona kızgın olsa da, o geniş omuzlara tutunmanın verdiği güven hissine yenik düşerek başını onun boyun çukuruna yasladı. Alessio, onu terasa, İtalyan güneşinin tüm ihtişamıyla parladığı o uçsuz bucaksız bağlara doğru taşırken, Efsun bu çelikten kafesin aslında ne kadar sıcak olduğunu bir kez daha anladı...
Alessio, Efsun’u kucağında taşıyarak odanın geniş Fransız pencerelerinden terasa çıktı. İtalya’nın o meşhur sabah esintisi, üzüm bağlarının ve taze toprağın kokusunu getirip Efsun’un saçlarının arasına bıraktı. Alessio, onu terasa yerleştirdiği devasa, beyaz minderlerle dolu koltuğa bir mücevher kutusuna bir elmas bırakır gibi nazikçe yerleştirdi. Ardından, Efsun’un üzerine ipek ama sıcak tutan bir battaniye örttü.
Efsun, derin bir nefes alıp güneşin tenini ısıtmasına izin verdi. "Teşekkür ederim," dedi, sesi rüzgârda uçuşan bir yaprak kadar hafifti. "Odada duvarlar üzerime geliyordu sanki."
Alessio, koltuğun kenarına, Efsun’un yanına oturdu. Elini Efsun’un elinin üzerine koydu; o devasa, çatışmalardan ve silahtan sertleşmiş parmaklar, Efsun’un narin teninde birer koruma kalkanı gibi duruyordu. Alessio’nun gözleri, uzaklardaki tepelere dikilmişti ama zihni tamamen yanındaki kadındaydı.
"Sana bir söz vermiştim Sarca," dedi Alessio, sesi okyanusun derinliklerinden gelen bir uğultu gibiydi. "Seni bu dünyanın dışına çıkaracağım demiştim. Ama şimdi görüyorum ki, dünyayı senin etrafına toplasam da yetmiyor. Seni korumak, sadece kapıları kilitlemek değilmiş. Senin yaşaman, senin o dik başlı halinle sokaklarda yürümen demekmiş."
Efsun, bakışlarını Alessio’ya çevirdi. Güneş, Alessio’nun kumral saçlarındaki altın pırıltıları açığa çıkarıyordu. "Beni sadece koruma Alessio," dedi Efsun, parmaklarını onunkilere geçirerek. "Beni yaşat. Eğer ben bu malikanenin bir odasında solar gidersem, Mia Clark zaten kazanmış demektir. Onun istediği de bu; beni korkuya hapsetmek."
Alessio, Efsun’un elini kaldırıp uzun bir öpücük kondurdu. "Seni yaşatmak için gerekirse tüm İtalya’yı ateşe veririm. Sen benim sadece sevdiğim kadın değil, bu hayatta kalan son vicdanımsın. Eğer sana bir şey olursa, ben o on yaşındaki karanlık çocuğa geri dönerim. Ve inan bana, o çocuk bu dünyayı bir saniye bile ayakta tutmaz."
Terastaki o romantik ve ağır hava, sessizliğin içinden gelen küçük bir detayla bir anda buz kesti. Efsun, yanındaki mermer sehpanın üzerine bırakılmış olan taze meyve tabağına uzanacakken duraksadı. Gözleri, tabağın hemen yanında, rüzgârla kıpırdamayan, ağır bir şeye takıldı.
Bu, malikanenin bahçesinden koparılmadığı belli olan, yapay bir pembe gül idi. Ama sıradan bir gül değildi; taç yapraklarının tam ortasına, Efsun’un klinikte kullandığı o gümüş broş iğnelenmişti.
Alessio, Efsun’un bakışlarını takip ettiğinde vücudu bir çelik yay gibi gerildi. O az önceki huzurlu adam gitmiş, yerine yırtıcı bir canavar gelmişti. "Kim koydu bunu buraya?" diye gürledi.
Efsun’un elleri titremeye başladı. Battaniyeye daha sıkı sarıldı. "Alessio... Bu broş... Ben bunu o gece düşürmüştüm."
Alessio gülü tek bir hamlede kapıp avucunun içinde parçaladı. Gözleri malikanenin bahçesindeki korumaları, kameraları ve aşılmaz denilen o duvarları taradı. Mia Clark, en güvenli dedikleri yere, Alessio’nun nefes aldığı terasa kadar sızmıştı. Gülün sapına dolanmış minik bir kağıt parçası yere düştü. Alessio kağıdı alıp okudu; yüzü kireç gibi bembeyaz oldu ama öfkesinden dişlerini sıktı. Notta sadece şu yazıyordu:
"Sığınaklar sadece bedenleri saklar demiştik sevgilim. Ruhun hala benim oyun alanımda. Mutluluklar dilerim... Şimdilik."
"Matteo!" diye haykırdı Alessio. Sesi tüm vadide yankılandı. "Tüm güvenlik ekibini avluya topla! Bugün birileri ölecek!"
Efsun, Alessio’nun elini yakaladı. Korkuyla dolu olan kara gözleri, Alessio’nun öfke kusan mavilerine kilitlendi. "Bırakma beni Alessio! Sakın gitme, o bunu istiyor. Bizi birbirimizden ayırmak, seni dışarı çekmek istiyor!"
Alessio, Efsun’u kollarının arasına alıp göğsüne bastırdı. Kalp atışları bir savaş davulu gibi hızlanmıştı. Malikanenin o kusursuz güvenliği artık bir illüzyondu. Mia Clark, içerideydi. Belki bir hizmetli, belki bir koruma, belki de sadece bir gölge olarak... Ama Mia oradaydı ve Alessio’nun en değerlisine dokunmak için doğru anı bekliyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.51k Okunma |
4.08k Oy |
0 Takip |
56 Bölümlü Kitap |